Orman Şerhi Nedeniyle Tapu Sicilinden Doğan Devlet Sorumluluğu

by Avukat Erdal Ersoy
Orman Şerhi Nedeniyle Tapu Sicilinden Doğan Devlet Sorumluluğu

Tapu siciline orman şerhi işlenmesi nedeniyle mülkiyet hakkı kısıtlanan ya da tapusu iptal edilen taşınmaz malikleri, zararlarını Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi çerçevesinde Devlet aleyhine tazminat davası yoluyla talep edebilir. Bu madde, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlar için Devleti sorumlu tutmakta ve bu sorumluluğu kusursuz sorumluluk esasına dayandırmaktadır.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 1007Kaynağı aç
Madde 1007- Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür. B. İşlemler I. İşlemlerin konusu 1. Tescil
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/644, K. 2025/129Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2023/644 E.  ,  2025/129 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/3257 E., 2022/3106 K. ASIL VE BİRLEŞEN YALOVA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ 2017/50 ESAS SAYILI DAVALARDA; BİRLEŞEN YALOVA 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ 2017/44 ESAS SAYILI DAVADA ; ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 20.09.2022 tarihli ve 2022/3903 Esas, 2022/12317 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasında birleştirilerek görülen Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine dayalı tazminat ve taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile Hazine adına tescili davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir. Kararın asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı … vekilinin istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabulüne, diğer dosyalar yönünden ise istinaf başvurusunun reddine, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulüne, ana dosya bakımından davanın kabulüne, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyası yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen dosyalarda davalı … vekili ile asıl ve birleşen dosyada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozma kararının iki numaralı bendi yönünden direnilmiştir. Direnme kararı asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. ASIL DAVA 1. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkiline ait Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların öncesinde herhangi bir sınırlama bulunmamasına rağmen 09.09.2013 askı tarihli ve 54 nolu Orman Kadastro Komisyon kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürerek dava konusu taşınmazların orman sayılan kısımları ile ilgili olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi gereğince şimdilik 10,000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır. 2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur. II. BİRLEŞEN DAVA 1.Birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyasında davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, taşınmazın 09.09.2013 askı tarihli ve 54 nolu Orman Kadastro Komisyonu kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürerek 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi gereğince şimdilik 10,000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır. 2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur. III. BİRLEŞEN DAVA 1.Birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davacı … idaresi vekili dava dilekçesinde; Yalova Kadastro Mahkemesinin 2013/238 esasında görülerek kesinleşen karara göre, Yalova ili Çiftlikköy ilçesi … köyü 133 ada 2 ve 4 parselde davalı adına kayıtlı taşınmazların orman niteliğinde olduğunu ve bu taşınmazların kesinleşmiş orman tahdit sınırları içerisinde kaldığının belirlendiğini, ancak tapulama çalışmaları sırasında hatalı olarak tespit gördüğünü ve yolsuz olarak davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek taşınmazların tapu kaydının iptal edilerek orman niteliğiyle Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur. IV. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 09.04.2019 tarihli ve 2016/743 Esas, 2019/179 Karar sayılı kararıyla; birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptaline ve eylemli orman vasfıyla hazine adına tapuya tesciline, ana dosya bakımından davanın kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 70,256,25 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden tahsiliyle davacıya ödenmesine karar verilmiştir. V. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 14.10.2021 tarihli ve 2019/3028 Esas, 2021/2167 Karar sayılı kararıyla; birleşen 2017/50 Esas sayılı dosyada dava konusu taşınmazın (127 ada 19 parsel) tapu kaydında orman şerhi olsa bile, henüz bu taşınmazın kesin olarak orman sınırları içinde kaldığının araştırılmaması, tapu kaydının iptal edilip Hazine adına tescilinin yapılmamış olması sebebiyle bu taşınmaz yönünden davacı aleyhine bir zararın doğduğunu kabul etmenin hukuka aykırı olacağı, istinaf sebepleri ve kamu düzeniyle sınırlı olarak yapılan inceleme neticesinde davalının istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … vekilinin istinaf başvurusunun 2017/50 Esas sayılı dosya yönünden kabulüne, diğer dosyalar yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, birleşen Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/44 Esas sayılı dosyasında davanın kabulü ile 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptaliyle eylemli orman vasfıyla Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, ana dosya bakımından davanın kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine, birleşen Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/50 Esas sayılı dosyası yönünden davanın reddine karar verilmiştir. VI. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyalarda davalı … vekili ile asıl ve birleşen dosyada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır. 2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''…Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; davacı adına kayıtlı dava konusu Çiftlikköy İlçesi, … Köyü 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihinde "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davacının bu şerhle birlikte taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satın aldığı, bu taşınmazlar hakkında Orman Genel Müdürlüğünce açılan tapu iptali ile orman vasfı ile Hazine adına tescil davasının iş bu dosya ile birleştirildiği, dava konusu Çiftlikköy ilçesi … Köyü 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın ise 1971 yılında genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına tescil edildiği, 21.05.2014 tarihinde intikalen mülkiyetinin davacı adına tescil edildiği, taşınmaz üzerine 19.03.2012 tarihinde "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davalı … Müdürlüğünce 07.02.2012 tarihinde açılan dava ile dava konusu taşınmaz olan 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın orman vasfı ile Hazine adına tescil edildiği, kararın istinaf edilmediğinden 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, eldeki asıl davanın 7.12.2016, birleştirilen 2017/50 E. sayılı davanın ise 19.01.2017 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığı anlaşılmıştır. 1) Dava konusu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına 1971 yılında tescil edildiği, üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 19.03.2012 tarihinde taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu ve davalı-karşı davacı … tarafından 07.02.2017 tarihinde tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın yargılamanın devamında 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla davacının mülkiyet hakkının daimi şekilde kısıtlandığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı TMK'nın "Sorumluluk" kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder" hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu'nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK'nın 1007 nci maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; istinaf incelemesinde taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi, 2)Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre, dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihli "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davacının dava konusu iş bu taşınmazları şerh ile 09.07.2013 tarihinde satış yoluyla edindiği anlaşılmıştır. Buna göre Devlet tapu sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1020 nci maddesinin.: "Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez." hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazı devralan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2 nci maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından bu parseller yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…" gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği gerekçesiyle bozma kararının iki numaralı bendi yönünden direnme kararı verilmiştir. VII. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Asıl ve birleşen dosyada davalı … vekili temyiz dilekçesinde; bilirkişiler tarafından taşınmazların değerinin yüksek tespit edildiğini, verim miktarlarının ortalamanın üzerinde alındığını, kapitalizasyon faizi ve objektif değer artış oranının gerçeği yansıtmadığını, açılan davanın belirsiz alacak davası olmadığını, ıslahın süresinde yapılmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihinde orman sınırları içine alındığına yönelik şerh konulduğu, davacının ise dava konusu taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satış yoluyla edindiği eldeki 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007 ve 1020. maddeleri 2. Değerlendirme A- Direnme kararına karşı temyiz istemi yönünden yapılan incelemede; 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 2. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. 3. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. 4. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594). 5. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması, halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır. 6. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4). 7. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. 8. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tâbi tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498). 9. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır. 10. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür. 11. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303). 12. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. 13. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir. 14. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. 15. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. 16. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir. 17. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. 18. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir. 19. Somut olayda, dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlar dava dışı Murat Aydın adına kayıtlı iken tapu kayıtlarına 19.03.2012 tarihinde orman sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuş, davacı … ise anılan şerhle birlikte taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satın almıştır. 20. Sonrasında davacı … tarafından 133 ada 2 ve 4 parsellere ilişkin olarak hazırlanan orman kadastro komisyonu kararının iptali için dava açılmış, Yalova Kadastro Mahkemesinin 24.09.2014 tarihli ve 2013/238 Esas, 2014/62 Karar sayılı kararı ile davacının açtığı orman kadastro tespitine itiraz davasının reddine karar verilmiş ve verilen karar derecaattan geçmek suretiyle 10.10.2016 tarihinde kesinleşmiştir. 21. Eldeki direnmeye konu asıl dava 07.12.2016 tarihinde 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı açılmıştır. 22. Bu noktada tapudaki şerhi görmesine rağmen taşınmazı satış suretiyle devralan malikin hukuki durumunu açıklamakta yarar bulunmaktadır. 23. Tapu sicili kurumunun amacı, taşınmaz üzerindeki ayni hakları açıklamak olduğu göz önünde tutulursa, bu sicilin ilgili kişilerin incelemesine açık olması gerektiği kolayca anlaşılır. 24. 4721 sayılı Kanun'un 1020. maddesi; “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez” hükmünü içermektedir. 25. Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarfetmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez (Kemal Oğuzman, Özer Seliçi, Saibe Oktay Özdemir, Eşya Hukuku, İstanbul 2017, s. 154 vd.). 26. Dosya kapsamına göre 1971 yılında yapılan kadastro çalışması sonucu dava dışı Kamil Köken adına tespit ve tescil edilmiş olan, intikal ve satış işlemlerini takiben 23.12.2003 tarihinde dava dışı Murat Aydın tarafından satın alınan ve 19.03.2012 tarihinde de tapu kaydına orman şerhi işlenen 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlar, 09.07.2013 tarihinde davacı tarafından satış suretiyle devralınmıştır. 27. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …, tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazların hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike (davacı) satın aldığı taşınmazların tapu kayıtlarının uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun'un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmazlara ait tapu kayıtlarına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla somut olayda tapu sicili kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez. 28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği, somut olayda anılan şerhin tek başına taşınmazlar üzerinde özel mülkiyeti sona erdiren bir işlevinin bulunmadığı, zarar ile sorumluluk arasında illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin ağır kusurunun olmadığı, bu nedenle direnme uygun olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 29. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 30. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. B- Uyulan kısımlara yönelik temyiz talepleri yönünden yapılan incelemede; 31. Temyize konu bozma kararında yer alan ve “…1) Dava konusu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına 1971 yılında tescil edildiği, üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 19.03.2012 tarihinde taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu ve davalı-karşı davacı … tarafından 07.02.2017 tarihinde tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın yargılamanın devamında 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla davacının mülkiyet hakkının daimi şekilde kısıtlandığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı TMK'nın "Sorumluluk" kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder" hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu'nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK'nın 1007 nci maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; istinaf incelemesinde taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi…” gereğine işaret eden bozma nedenine mahkemece uyularak bozma doğrultusunda işlem yapılmıştır. Bu durumda bozma kararına uyularak oluşturulan hüküm Özel Dairesince incelenmediğinden, bu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için de dosya Özel Daireye gönderilmelidir. VIII. KARAR Açıklanan sebeplerle; I- A bendinde (§1-30) gösterilen gerekçelerle asıl ve birleşen dosyada davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA oy çokluğu ile, II- B bendinde (§31) gösterilen gerekçelerle, uyulan kısımlar yönünden kurulan hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE oy birliğiyle, 12.03.2025 tarihinde kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y" Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, somut olayın koşullarında orman olması nedeniyle tapusu iptal edilen iki taşınmaza ilişkin olarak davacıya (taşınmaz malikine) tazminat ödenip ödenmeyeceği hususundadır. Sayın çoğunluk, davacının taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde bir şerh bulunması nedeniyle tazminat hak kazanmayacağı sonucuna vararak Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına hükmetmiştir. Aşağıda açıklamış olduğumuz nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının dosya kapsamına ve somut olayın özelliklerine daha uygun olduğunu düşündüğümüzden Sayın Çoğunluğun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır: Dava konusu taşınmazlar 1971 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak tarla vasfıyla … isimli kişi adına tapuya tescil edilmiştir. Kadastro tespit tutanaklarında taşınmazların otuz yıldan beri nizasız, fasılasız ve malik sıfatıyla …'in zilyetliğinde olduğu ve 5 yıl kadar önce … tarafından satın alındığı belirtilmiştir. Kadastro tutanaklarına ilişkin dava açılmamış olması nedeniyle tutanaklar kesinleşmiş ve taşınmazlar aynı yıl … adına tapuya tescil edilmiştir. Öte yandan taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine 19.03.2012 tarihinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh konulmuştur. Davacı … (davacı) ise 09.07.2013 tarihinde taşınmazları tapuda satın almış ve kendi adına tescil ettirmiştir. Davacının taşınmazları satın almasından sonra (25.11.2013 tarihinde) tapunun beyanlar hanesine bu kez -Yalova Orman İşletme Müdürlüğünün bir yazısına istinaden- "tapu iptali ve tescil için dava açılacaktır" şeklinde şerh konulmuştur. Diğer taraftan dava konusu taşınmazların bulunduğu bölgede 2012 yılında başlayan orman sınırlarının ve orman vasfını kaybeden yerlerin tespitine dair orman kadastro çalışmaları 19.07.2013 tarihinde tamamlanmış ve 09.09.2013 tarihinde ilan edilmiştir. Davacı, askı ilan süresi içinde (09.10.2013 tarihinde) Yalova Kadastro Mahkemesine (Kadastro Mahkemesi) dava açarak; dava konusu taşınmazlara ilişkin orman kadastro komisyonları tarafından yapılan tespitin hatalı olduğunu, taşınmazların orman vasfında değil tarım arazisi (tarla) niteliğinde yerler olduğunu ileri sürmüş ve taşınmazların orman sayılmayan yerlerden olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Kadastro Mahkemesi 24.09.20214 tarihinde, dava konusu taşınmazların niteliğine ilişkin bilirkişi raporlarını hükme esas alarak taşınmazların orman vasfında olduğu sonucuna varmış ve davanın reddine karar vermiştir. Anılan karar davacı tarafından temyiz edilmekle Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince 07.12.2015 tarihli kararla -vekâlet ücreti bakımından düzeltilmek suretiyle- onanmıştır. Davacının karar düzeltme talebi de aynı Dairenin 10.10.2016 tarihli kararıyla reddedilmiş; böylelikle hüküm bu tarihte kesinleşmiştir. Davacı bu kez 07.12.2016 tarihinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 1007. maddesine dayalı olarak tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde; taşınmazların öncesinde herhangi bir sınırlama bulunmamasına rağmen 09.09.2013 askı tarihli orman kadastro komisyon kararı ile orman olarak belirtilen yerlerden sayıldığını ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Diğer taraftan birleşen (2017/44 Esas sayılı) dosyada, … (Orman İdaresi); davalı adına tapuda kayıtlı bulunan söz konusu taşınmazların Kadastro Mahkemesinin kesinleşen kararına göre orman niteliğinde olduğunu ve bu taşınmazların kesinleşmiş orman tahdit sınırları içerisinde kaldığının belirlendiğini, ancak kadastro çalışmaları sırasında hatalı olarak tespit gördüğünü ve yolsuz olarak davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek taşınmazların tapu kaydının iptal edilerek orman niteliğiyle Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesince; dava konusu taşınmazların tapusunun iptali istemiyle Orman İdaresince açılan davanın, davacı tarafından açılan tazminat davası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; Orman İdaresinin davasının kabulü ile taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, ayrıca davacının davasının kabulü ile 403,660,20 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Hükmün davalı … tarafından temyiz edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince direnme kararına konu olan taşınmazlar bakımından Hazine vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş; buna karşılık direnme kararına konu olmayan bir başka taşınmaz hakkında verilen hükümde isabetsizlik bulunduğundan bahisle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm tesis edilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın davalı … davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince tüm taşınmazlara ilişkin tazminat istemleri yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda Daire, direnme kararına konu taşınmazlar bakımından; tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra ve bu şerhi görmesine rağmen taşınmazı devralan davacının iyiniyetli olduğundan ve dürüst davrandığından söz edilemeyeceği, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığının söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmenin mümkün olmayacağı değerlendirmesinde bulunarak direnme kararına konu taşınmazlar bakımından açılan tazminat davasının reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince, söz konusu taşınmazlara ilişkin olarak önceki hükümde direnilmesine karar verilmiştir. Kararda taşınmaz üzerinde bulunan şerhin illiyet bağını kesmediğine, zira taşınmazın orman sınırları içine alındığına dair şerhin taşınmazın alım satımına veya devrine engel olmadığına değinilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi ayrıca orman kadastrosu komisyon kararının ilanı, bu ilandaki tespitlere yönelik açılan itiraz davasında verilen kararın kesinleşmesi sonrasında tapu iptal ve tescil davasının açılması, dava konusu taşınmazlarda devir ve temlikin engellenmesi için ihtiyati tedbir talebinde bulunulması ve davacı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tescili süreçlerinin; davacının dava konusu taşınmazları satın alma suretiyle tapu maliki olmasının ardından gerçekleşmesine dikkat çekmiştir. Bölge Adliye Mahkemesine göre önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin bu haktan faydalanmaması gerektiğinin kabulü hakkaniyetli bir sonuç değildir. Davacının orman şerhi konulmasına rağmen niteliği henüz kesinleştirilmemiş, ilanı yapılmamış, itiraz ve dava yolları neticelenmemiş taşınmazı satın almasında zarar ile illiyet bağını kesecek yoğunlukta kötüniyeti olduğuna dair bir durum ortada olmadığından tazminat davasının kabulüne karar verilmelidir. Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK'nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin 1. fıkrasında "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur." hükmüne yer verilmiştir. Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır. Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Bu nedenle koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK'nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK'nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK'nin 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında "Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir." değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin "tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna" ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK'nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Somut olayda, davacının tapuda tarla vasfıyla kişi adına kayıtlı iki ayrı taşınmazı satın almasına müteakip Orman İdaresince açılan dava sonucunda taşınmazların orman vasfında olmaları nedeniyle tapularının iptal edilmesi söz konusudur. Davacı, tapuda satın aldığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyetinin sona ermesi sebebiyle TMK'nın 1007. maddesine göre tazminat talep etmektedir. Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK'nın 16.06.2010 tarihli ve E.2010/4-349, K.2010/318 sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut olayda; Sayın Çoğunluk, taşınmazları satın aldığı sırada tapu kayıtlarında "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiş ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK'nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu bağlamda temel hareket noktası davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir. Bu çerçevede ilk olarak dava konusu iki taşınmazın 1971 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiş, kadastro tespitinin ilanı sürecinde ilgili kamu tüzel kişileri (Hazine veya Orman İdaresi) tespite itiraz etmeyerek ve taşınmazların esasında orman vasfında olduğunu ileri sürmeyerek bunların özel mülke konu edinilmesini önlememiş; bu durum, taşınmazların gerçek kişi adına tapuya tescil edilmelerine sebebiyet vermiştir. Kadastro tespitinden sonra da taşınmazlar uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. Bu bağlamda 19.03.2012 tarihine kadar taşınmazların ormanla ilgisinin olduğu yönünde hiçbir kayıt tapu siciline işlenmiş değildir. Anılan tarihte ise taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh konulmuştur. Ne var ki bu şerh, tek başına dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman niteliğinde olduğu anlamına gelmemekte; dahası taşınmazlar üzerindeki özel mülkiyeti sona erdiren bir işleve sahip bulunmamaktadır. Bu çerçevede özellikle söz konusu şerhin verildiği 2012 yılında, yörede yapılan orman sınırlarının ve orman vasfını kaybeden yerlerin tespitine dair orman kadastro çalışmalarının henüz tamamlanmamış ve ilan edilmemiş olduğunun altı çizilmelidir. Söz konusu çalışmalar davacının taşınmazı satın almasından (09.07.2013) sonra 19.07.2013 tarihinde tamamlanmış ve 09.09.2013 tarihinde ilan edilmiştir. Dolayısıyla davacının taşınmazları satın aldığı sırada her ne kadar taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh varsa da taşınmazların orman niteliğinde olduğu yönünde hukuki bir kesinlik bulunmamaktadır. Nitekim davacının taşınmazların orman sınırları içine alınması yönündeki orman kadastrosuna karşı -askı ilan süresi içinde- itiraz davası açtığı; Kadastro Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, taşınmazların niteliğine dair yapılan incelemede orman vasfında olduklarının anlaşılması nedeniyle davanın reddine karar verildiği ve hükmün 10.10.2016 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. Buna göre dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman vasfında olduğu hususu ancak 10.10.2016 tarihi itibarıyla kesinlik kazanmıştır. Dolayısıyla davacının taşınmazları orman vasfında olduğunu bilerek satın aldığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle salt tapu kaydının beyanlar hanesinde yer alan ve hukuki bir kesinlik içermeyen "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerhin varlığından bahisle davacının taşınmazları satın aldığı sırada kötüniyetli olduğunu kabul etmek uygun görünmemektedir. Bu bağlamda somut olayın koşullarında, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir. Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 40 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazların esasında orman niteliğinde olmaları sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir. Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017). Somut olayda davacı adına tapuda tarla vasfıyla kayıtlı olan taşınmazların orman niteliğinde olduğundan bahisle tapuları iptal edilmiştir. Davacının tapusunun iptal edilmesi, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahaledir. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca -Anayasanın 13. maddesi gereğince- ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir. Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018). Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir. Somut olayda Sayın Çoğunluk; davacının tarla vasfında iken tapu yoluyla satın aldığı taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde yer alan "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh sebebiyle -taşınmazların tapu kaydı iptal edilmesine rağmen- davacıya tazminat ödenmemesinde hukuka aykırılık görmemiştir. Oysa ki Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak -hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009). Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan "davalıdır" şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine "davalıdır" şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasa'nın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyi niyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt "davalıdır." kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır. Mahkemece, sonuç olarak olarak müdahaleyle başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmiş olup başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (Fener Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24/11/2021). Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh nedeniyle TMK'nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. Son olarak bu tür durumlarda taşınmaz üzerinde mülkiyeti sona erdirilen kişilere ödenecek tazminata ilişkin de bazı hususlara değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle TMK'nın 1007. maddesi bağlamında Devletin sorumlu tutulabilmesi için tapu sicilinin hukuka aykırı tutulması sebebiyle bir zararın doğmuş olması gerekmektedir. Esasında zarar, sorumluluğun ve dolayısıyla tazminat yükümlüğünün en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Buradaki zarar, maddi zarardır, bu çerçevede tapu sicilinin tutulmasından dolayı manevi olarak zarara uğrandığı yönündeki dava ve istemlerin anılan kanun hükmü gereğince kabulü mümkün değildir. Tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasıyla gerçekleşen maddi zararın kapsamına; bir ayni hakkın kaybedilmesi sebebiyle maruz kalınan külfetin de dahil olduğu açıktır. Bu kapsamda Devletin sorumluluğu bakımından zararın miktarının belirlenmesi gerekir. Devletin sorumluluğu bakımından zarar miktarının tespiti, tazminat miktarının belirlenebilmesi için zaruridir. Zira devletin sorumluluğu kapsamında tazmin edilecek miktar, zarar miktarını geçemez (Pekmez, C. (2013). Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu. XII Levha, İstanbul, s. 135-136.) Önemle vurgulamak gerekir ki; tapu kaydının iptali ve/veya taşınmaza ilişkin mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle, tapu (taşınmaz) sahibinin gerçek zararı neyse bu zararı telafi etme bağlamında ödenecek tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali ve/veya mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Buna göre tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği tutarda olmalıdır (HGK'nın 05.03.2003 tarihli ve E.2003/19-152, K.2003/125 sayılı; 29.09.2010 tarihli ve E.2010/14-386, K.2010/427 sayılı; 15.12.2010 tarihli ve E.2010/13-618, K.2010/668 sayılı kararları). Elbette zarara uğrayan kişinin gerçek zararının tespitinde ve buna göre bu zararı telafi edecek tazminat tutarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihi, zararın meydana geldiği tarihtir. Bu anlamda bir taşınmaz üzerindeki mülkiyetin, kişi adına oluşan tapu kaydının iptali suretiyle sona erdirildiği durumlarda; bu mülkiyetin kaybı nedeniyle ödenecek tazminatın tespitinde taşınmaz üzerindeki mülkiyetin kaybedildiği tarih dikkate alınmalıdır. Öte yandan ödenecek tazminatın belirlenmesinde, taşınmazın mülkiyetinin kaybedildiği tarihteki vasfına göre bir inceleme yapılmalıdır. Bu kapsamda "değerlendirme tarihi" itibariyle taşınmazın niteliği arazi ise net gelir metodu yöntemi ile, taşınmaz arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek zarar (değer) belirlenmelidir. Buna göre kişiler adına tapuda tescil edilmiş olan taşınmazların tapusunun taşınmazın esasında kamu malı olması nedeniyle iptal edildiği ve taşınmaz üzerindeki özel mülkiyetin bu suretle sona erdirildiği durumlarda kişilere TMK'nın 1007. maddesi kapsamında ödenecek tazminat tutarı belirlenirken taşınmazın gerçek değerini etkileyen olumlu/olumusuz tüm etmenler göz önüne alınmalıdır. Bu kapsamda taşınmazın tapu kaydının üzerinde bulunan şerhlerin de taşınmazın değerini önemli ölçüde etkileme işlevi bulunmaktadır. Örneğin taşınmazın tapu kaydında yer alan "orman sınırları içinde olduğu", "kıyı kenar çizgisi içinde olduğu", "doğal ya da arkeolojik sit alanında olduğu" ve "üzerinde ipotek bulunduğu" gibi şerhler taşınmazın değerini büyük oranda düşürmektedir. Dolayısıyla bu tür durumlarda taşınmazın arsa veya arazi vasfına göre belirlenecek değeri üzerinden bu şerhler nedeniyle ortaya çıkan eksilmenin tenkis edilmesi ve tazminat miktarının buna göre belirlenmesi gerekmektedir. Nitekim AİHM'de mülkiyet hakkının her olayda tam tazminat ödenmesini garanti etmediğini, kamu menfaatinin meşru amaçlarının bazı hâllerde -büyük ekonomik reformlar gibi- taşınmazın gerçek bedelinin altında tazminatı müstahak kılabileceğini ifade etmektedir (Vistiņš ve Perepjolkins/Letonya [BD], B. No: 71243/01, 25.10.2012). Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir. Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının onanması ve fakat hükmedilen tazminatın yukarıda değinilen esaslar çerçevesinde incelenmek üzere dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki kararına katılmıyoruz.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/672, K. 2025/130Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2023/672 E.  ,  2025/130 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/307 E., 2022/452 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 24.05.2022 tarihli ve 2021/6561 Esas, 2022/9255 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davalı Hazineye karşı açılan davanın kabulüne, orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davalı Hazine vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle; yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Kanun'un 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun'un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı Hazine vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek, Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin maliki olduğu Kocaeli ili Karamürsel ilçesi … mahallesi 141 ada 20 parsel sayılı taşınmazın 16.083,67 m2'lik bölümünün Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı kararı ile orman vasfıyla hazine adına tapuya kayıt ve tescil edildiğini, davacının tapuya güvenerek maliki olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle ve kendisine herhangi bir bedel ödenmediği için tazminat şartlarının oluştuğunu ileri sürerek şimdilik 100.000,00 TL tazminatın tapu kaydına şerhin konulduğu tarihten işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, talebini ıslah ile artırmıştır. II. CEVAP 1. Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; idari yargının görevli olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, orman olarak nitelendirilen yer için tazminat ödenmesi gerekmediğini, Hazinenin sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı … idaresi vekili cevap dilekçesinde; husumetin Hazineye yöneltilmesi gerektiğini, tazminat şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 08.01.2020 tarihli ve 2019/267 Esas, 2020/7 Karar sayılı kararıyla; dava konusu taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde "orman tahdit haritasının içerisindedir" şeklinde şerh konulduğu, mahkemenin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı kararı ile taşınmazın 16.083,67 m2'lik kısmının iptali ile orman vasfı ile hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği, kararın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin kararı ile onanarak 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine göre tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olduğu gerekçesiyle davalı Hazineye karşı açılan davanın kabulü ile 654.122,86 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya verilmesine, orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 03.03.2021 tarihli ve 2020/846 Esas, 2021/224 Karar sayılı kararıyla; ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır. 2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''…Aşağıda açıklanan nedenlerle Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi'nin esastan reddine ilişkin kararın kaldırılmasına karar verildikten sonra ilk derece mahkemesi kararının incelenmesinde; Dosyada bulunan bilgi ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; dava konusu Kocaeli İli, Karamürsel İlçesi, … Mahallesi, 141 ada, 20 parsel sayılı 23.593,18 m2 yüzölçümlü taşınmazın 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu sebebiyle dava dışı şahıs adına tespit ve tescil edildiği, 1966 yılında davacılar murisinin taşınmazı edindiği 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar, davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …'a mirasen intikal ettiği aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, Karamürsel Asliye Hukuk Hukuk Mahkemesi'nin 2015/183 Esas-2018/332 Karar sayılı dosyası ile dava konusu taşınmazın 16.083,67 m2'lik kısmının orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiği bu kararın 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın ise 02.07.2019 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açıldığı anlaşılmıştır. Arazi niteliğindeki dava konusu taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; Davacılar murisinin 1966 yılında taşınmazı edindiği 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar, davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …'a intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, davacının taşınmazda bulunan 2/3 oranındaki hissesini taşınmazın orman tahdit sınırları içerisinde kaldığını gösteren şerh ile edindiği anlaşılmış olup, buna göre Devlet Tapu Sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1020 nci maddesinin.: "Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.'' hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazın 2/3 oranındaki hissesini devir alan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından, davacının taşınmazda bulunan ve murisinden intikal eden 1/3 oranındaki hissesi bakımından davanın kabulüne, orman olduğuna dair şerhi görerek satın aldığı 2/3 oranındaki hissesi bakımından davanın reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Doğru görülmemiştir…" gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; bozma kararındaki karşı oy yazısında açıklanan gerekçe doğrultusunda direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı Hazine vekili temyiz dilekçesinde; husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, tazminatın zamanaşımına uğradığını, tazminat talebinin yasal dayanağının bulunmadığını, taşınmazın gerçek değeri üzerinden bedelin belirlenemeyeceğini, faiz başlangıç tarihinin yanlış takdir edildiğini, hükme esas alınan bilirkişi raporunun denetime elverişli olmayıp hatalı ve eksik tespitler içerdiğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kök murisin 1966 yılında taşınmazı edindiği, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içerisinde kaldığına dair şerh konulduğu, 27.02.2015 yılında taşınmazın 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …'a intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olduğu eldeki 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının diğer paydaşlardan satın aldığı taşınmazın 2/3 payı yönünden uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre satın aldığı hisselere ilişkin olarak davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007 ve 1020. maddeleri 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 2. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. 3. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. 4. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594). 5. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır. 6. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4). 7. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. 8. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabî tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498). 9. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır. 10. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür. 11. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303). 12. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. 13. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir. 14. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. 15. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. 16. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir. 17. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. 18. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir. 19. Somut olayda, dava konusu taşınmaz muris … … adına kayıtlı iken tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuş, 27.02.2015 tarihinde taşınmaz 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …'a intikal etmiş, aynı gün davacı diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de satın alarak taşınmazda tam hisse ile malik olmuştur. 20. Eldeki direnmeye konu dava 02.07.2019 tarihinde Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine dayalı açılmıştır. 21. Bu noktada tapudaki orman şerhini görmesine rağmen diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini satış suretiyle devralan malikin (davacının) hukuki durumunu açıklamakta yarar bulunmaktadır. 22. Tapu sicili kurumunun amacı, taşınmaz üzerindeki ayni hakları açıklamak olduğu göz önünde tutulursa, bu sicilin ilgili kişilerin incelemesine açık olması gerektiği kolayca anlaşılır. 23. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesi; “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez” hükmünü içermektedir. 24. Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarfetmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez (Kemal Oğuzman, Özer Seliçi, Saibe Oktay Özdemir, Eşya Hukuku, İstanbul 2017, s. 154 vd.). 25. Dosya kapsamına göre, 1955 yılında yapılan kadastro çalışması sonucu dava dışı Feyzi Küçükçalık adına tespit ve tescil edilmiş olan, ardından 05.12.1966 tarihinde muris … … tarafından devralınan ve 06.06.1991 tarihinde tapu kaydına orman şerhi işlenen taşınmaz, 27.02.2015 tarihinde 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … oğlu … ile dava dışı… ve …'a miras yolu ile intikal etmiş, aynı gün davacı diğer hissedarların 2/3 oranındaki hissesini de tapudan satış suretiyle devralmıştır. 26. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı …, dava dışı… ve …'a ait hisseleri devraldığı işlem sırasında, söz konusu taşınmazın hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike satın aldığı 2/3 payın uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun'un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla davacının diğer paydaşlardan satın aldığı 2/3 oranındaki pay yönünden tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez. 27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında orman şerhli taşınmazdaki paylarını devretmemiş olsalardı davacının kardeşleri olan diğer mirasçılara tazminat ödeme yükümlülüğünde olduğu kabul edilen Devletin sorumluluğunun somut olayda ortadan kalkacağının kabulünün mümkün olmayacağı, önceki malik açısından tazminata yönelik hakkın varlığı kabul edilirken, kötüniyetli olduğu kanıtlanamamış yeni malikin de bu haktan faydalanması gerektiği, zarar ile sorumluluk arasında illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin ağır kusurunun olmadığı, aksi kabulün mülkiyet hakkının ihlâli niteliği taşıdığı, bu nedenle direnme uygun olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 28. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 29. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12.03.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. ''K A R Ş I O Y'' Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen olayda uyuşmazlık, kök murisin taşınmazı, arazi kadastrosu ile adına tescil edilen malikten edindikten sonra tapu kaydına orman şerhi konulduğu bilahare mirasçılara intikal eden taşınmazda bir mirasçının diğer iki mirasçının payını da satın alarak tapuda tam malik hâline geldiği ve tapuya güvenerek maliki olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle uğradığı zararın “tapu sicilinin yanlış tutulmasına bağlı olarak” Hazineden tazminine ilişkindir. Dava konusu taşınmaz, 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu ile vergi kaydına dayalı zilyetlik sebebiyle tarla vasfıyla dava dışı 3 kişi adına tapuya tescil edilmiştir.1966 yılında davacıların murisi tarafından edinildiği vefatıyla birlikte 27.02.2015 tarihinde 1/3'er payla davacı mirasçı ile diğer iki mirasçısına intikal ettiği, aynı gün davacı mirasçının diğer mirasçıların paylarını da satın alarak taşınmazda tam malik olduğu kayden anlaşılmıştır. Dava konusu taşınmazın bulunduğu bölgede (…) arazi kadastrosundan sonra 6 No.lu Orman Kadastro Komisyonunca 1744 sayılı Kanun'la değişik 3. madde uygulaması yapılmasına 02.11.1981 tarihinde başlanmış ve 06.11.1981 tarihinde ilan yapılmıştır. Davacı, uyuşmazlığa konu davadan önce, Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında, 03.05.2015 tarihinde … aleyhine açtığı açtığı davada, tapulu taşınmazının bir kısmının orman içine alınarak kamulaştırmasız el atma nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL tazminatın tahsilini talep etmiş, davalı … orman şerhli taşınmaza yönelik davanın husumetten ve esastan reddini, karşı davası ile davacı adına olan tapu kaydının iptali ile orman vasfıyla hazine adına tapuya tescilini istemiştir. Mahkemenin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararıyla, dava konusu taşınmazın 16.083,67 m² kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı için orman vasfı ile hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, tapu sicilinin beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur. Davacının somut uyuşmazlığa konu olarak Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2021/6561 Esas sayılı dosyasında açtığı davada, dava konusu taşınmazın 16.083,67 m² Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği, davacının tapuya güvenerek malik olduğu taşınmazın elinden çıkması nedeniyle ve kendisine herhangi bir bedel ödenmediği için tazminat şartlarının oluştuğunu belirterek şimdilik 100.000,00 TL'nin tapu kaydına şehrin konulduğu tarihten işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar Hazine ve Orman Genel Müdürlüğünden müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiş, talebini ıslah ile birlikte 654.122,86 TL'ye çıkarmıştır. Davalı Hazine vekili idari yargının görevli olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, husumetin orman idaresine yöneltilmesi gerektiğini, orman olarak nitelendirilen yer için tazminat ödenmesi gerekmediğini belirterek, davanın reddini savunmuştur. Davalı … husumetin hazineye yönetilmesi gerektiğini, tazminat şartlarının oluşmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince, davaya konu taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit haritası içerisindedir şeklinde şerh konulduğunu, mahkemenin 2015/183 Esas sayılı dosyasında kesinleşen kararı ile 16.083,67 m² kısmının iptali ile orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği kararın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin onama kararı ile 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği Türk Medeni Kanunu 1007. maddesine göre tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan devletin sorumlu olduğu gerekçesiyle, davacının Hazineye yönelik davasının kabulü ile 654.122,86 TL tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte hazineden tahsiline, davacının orman yönetimine açtığı davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davalı hazine vekili tarafından İstinaf edilmesi üzerine Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesince İstinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Kararın davalı hazine vekili tarafından temyizi üzerine özel dairece, davanın tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle vuku bulan zararın Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi uyarınca tazminini istemine ilişkin olduğu, istinaf kararının kaldırılarak, dava konusu taşınmazın 1955 yılında arazi kadastrosu sebebiyle dava dışı şahıs adına tespit ve tescil edildiği 1966 yılında davacılar murisinin taşınmazı edindiği 27.02.2015 tarihinde taşınmazın 1/3'er oranında hisseler ile mirasçılar davacı … ile dava dışı … ve …e mirasen intikal ettiği, aynı gün davacının diğer hissedarların 2/3 oranında hissesini de satın alarak tam hisse ile malik olduğu, taşınmazın tapu kaydına 06.06.1991 tarihinde orman tahdid sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu, Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dosyasında 16.083,67 m² kısmın orman vasfı ile hazine adına tesciline karar verildiği, bu kararın 07.05.2019 tarihinde kesinleştiği eldeki davanın ise 02.07.2019 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığının anlaşıldığı, arazi niteliğindeki dava konusu taşınmaza gelir metodu esas alınarak, değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmediği, ancak ……..Türk Medeni Kanunu'nun 1020. maddesinde tapu sicili herkese açıktır ilgisini inanılır kılan herkes tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazın 2/3 oranındaki hissesini devir alan davacının iyiniyetli olduğundan ve TMK 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez, hâl böyle olunca davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicili kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından davacının taşınmazda bulunan ve murisinden intikal eden 1/3 oranındaki hissesi bakımından davanın kabulüne, orman olduğuna dair şerhi görerek satın aldığı 2/3 oranındaki hissesi bakımından davanın reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi doğru görülmemiştir gerekçesiyle, karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Karşı oy yazısında, davacının orman tahdit sınırları içerisinde bulunan ve murisinden kalan dava konusu taşınmazdaki hem kendi payı hem de kardeşleri olan diğer mirasçılardan satın aldığı paylar için eldeki davayı açtığı mahkemece tüm paylar yönünden davanın kabul edildiği karara yönelik istinaf taleplerinin Bölge adliye Mahkemesince esastan reddedildiği, davacının miras yoluyla edindiği payı yönünden davasının kabulüne rağmen aynı şekilde miras yoluyla dava konusu taşınmaza paydaş durumundaki kardeşlerine ait olan payları devraldığı için cezalandırması anlamına gelecek bir durumla karşı karşıya bırakılmasının hakkaniyet ilkelerine aykırılık teşkil edecek orman şerhli taşınmazdaki paylarını devretmemiş olsalardı davacının kardeşleri olan diğer mirasçılara tazminat ödeme yükümlülüğünde olduğu kabul edilen devletin sorumluluğunun somut olayda ortadan kalkacağının kabulünün mümkün olmadığı, eski malik açısından var olabilecek bir hakkın kötüniyetli olduğu ispatlanamamış yeni malik için de şüphesiz geçerli sayılması gerektiği davacının kardeşlerinin paylarını satın almasında illiyet bağını kesebilecek yoğunlukta kötüniyetli olduğuna dair herhangi bir tespitin dosya kapsamda bulunmadığı gerekçesiyle, çoğunluğun görüşüne katılmadıklarını belirtmişlerdir. İlk Derece Mahkemesince bozma kararına karşı oy yazısında açıklanan gerekçe doğrultusunda direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK'nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur." hükmüne yer verilmiştir. Tapu sicili, aynî haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu sicili ile sağlanmıştır. Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas , 2020/895 Karar sayılı kararı). Bu nedenle kanun koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK'nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK'nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında; "Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir." değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin "tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna" ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Kusur aranmaksızın sorumluluğun düzenlendiği hâller, kusursuz sorumluluk hâlleri olarak ifade edilmektedir. Doktrin kusursuz sorumluluk hâllerini olağan sebep sorumluluğu ve tehlike sorumluluğu şeklinde ikili ayrıma tâbi tutarken, TBK'da; hakkaniyet sorumluluğu, özen (sebep) sorumluluğu ve tehlike sorumluluğu şeklinde ayrıma tâbi tutulduğu görülmektedir. Tazminattan indirim sebeplerini düzenleyen …….. TBK’nın 52. maddesine göre; "Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir." TBK md. 52 öngörülen sebepler daha çok zarar görenle ilgilidir. "Hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı" yönündeki genel hukuk ilkesinin etkisiyle, maddede sayılan belirli hâl ve durumlarda tazminattan indirim yapılması mümkün bulunmaktadır. Anılan madde kapsamında yer alan indirim sebeplerinden bir kısmı; zarar verici fiile rıza, ortak veya kişisel kusurdur. Ortak kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu özensiz bir hareket tarzıdır. Ortak kusur, kasdi olabileceği gibi ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. Zarar görenin ortak kusuru tespit edilirken, aynen zarar verenin kusurunda olduğu gibi objektif kusur kriterlerine başvurulmalı, yani objektifleştirilmiş kusur kavramı esas alınmalıdır. Zarar görenin ortak kusuru illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, zarar veren sorumluluktan kurtulacak ve tazminat ödemeyecektir. Buna karşılık zarar görenin ortak kusuru bu yoğunlukta değilse ortak sebep olarak tazminattan indirim sebebi teşkil edecektir. Zira bu hâlde, zarar görenin kusuru, diğer ortak sebepler arasında kısmi bir sebep olarak zararın doğmasına veya artmasına katkıda bulunmuştur (Eren, Fikret; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2020, s. 868). Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK'nin 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücû hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Somut uyuşmazlıkta, dava konusu taşınmaz, 1955 yılında yapılan arazi kadastrosu ile vergi kaydına dayalı zilyetlik sebebiyle tarla vasfıyla dava dışı 3 kişi adına tapuya tescil edilmiştir.1966 yılında davacıların murisi tarafından edinildiği vefatıyla birlikte 27.02.2015 tarihinde 1/3'er payla davacı mirasçı ile diğer iki mirasçısına intikal ettiği, Aynı gün davacı mirasçının diğer mirasçıların paylarını da satın alarak taşınmazda tam malik olduğu kayden anlaşılmıştır. Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/183 Esas, 2018/332 Karar sayılı 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararıyla dava konusu taşınmazın 16.083,67 metrekarelik kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı için orman vasfı ile hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, Tapu sicilinin beyanlar hanesine 06.06.1991 tarihinde orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur. Davacı, tapuda miras yoluyla kendisine intikal eden ve diğer mirasçılardan pay almak suretiyle oluşan, taşınmazın tamamı üzerindeki mülkiyetinin sona ermesi sebebiyle TMK'nın 1007. maddesine göre tazminat talep etmektedir. Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK'nın 16.06.2010 tarihli ve 2010/4-349 Esas, 2010/318 Karar sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut uyuşmazlıkta; Sayın Çoğunluk, davacının diğer mirasçılardan paylarını satın aldığı sırada tapu kayıtlarında "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının diğer mirasçı payları ile sınırlı olarak iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK'nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu bağlamda temel hareket noktası davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özellikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir. Bu çerçevede ilk olarak dava konusu taşınmazın 1955 yılında kesinleşen arazi kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiştir. Kadastro tespitinden sonra da taşınmazın uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde kullanılmasına devam edilmiştir. Ancak Karamürsel Asliye Hukuk mahkemesinin 2015/183 Esas sayılı dava dosyasında yapılan yargılama sonucunda 07.05.2019 tarihinde kesinleşen kararla, dava konusu taşınmazın tapusunun kısmen iptali ile orman vasfı ile tapuya tesciline karar verilmiştir. Yargılama öncesinde başlatılan Orman kadastro komisyon çalışması nedeniyle 06.06.1991 tarihinde taşınmazın tapu sicili beyanlar hanesine "orman tahdit sınırları içinde kaldığı" şeklinde şerh konulmuştur. Bu bağlamda somut olayın koşullarında, davacının miras yoluyla edindiği payı yönünden davasının kabulüne rağmen aynı şekilde miras yoluyla dava konusu taşınmaza paydaş durumundaki kardeşlerine ait olan payları devraldığı için davasının reddiyle karşı karşıya bırakılmasının hakkaniyet ilkelerine aykırılık teşkil edeceği, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir. Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 60 yılı aşkın, kısmen tapunun iptali ile orman vasfı ile hazine adına tapuya tescile ilişkin kesinleşmiş hüküm itibariyle 64 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazın kısmen orman niteliğinde olması sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya miras yoluyla gelen 1/3 payı dışında diğer mirasçılardan aldığı 2/3 pay yönünden herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının ihlâli olduğu mülkiyet hakkının kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017). Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca Anayasanın 13. maddesi gereğince ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir. Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018). Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM'nin 12/5/2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir. Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009). Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan "davalıdır" şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine "davalıdır" şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyiniyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasanın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyiniyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt "davalıdır." kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır. Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında kısmen orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman tahdit sınırları içinde kaldığı" şeklindeki şerh nedeniyle TMK'nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. Son olarak bu tür durumlarda taşınmaz üzerinde mülkiyeti sona erdirilen kişilere ödenecek tazminata ilişkin de bazı hususlara değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle TMK'nın 1007. maddesi bağlamında Devletin sorumlu tutulabilmesi için tapu sicilinin hukuka aykırı tutulması sebebiyle bir zararın doğmuş olması gerekmektedir. Esasında zarar, sorumluluğun ve dolayısıyla tazminat yükümlüğünün en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Buradaki zarar, maddi zarardır, bu çerçevede tapu sicilinin tutulmasından dolayı manevi olarak zarara uğrandığı yönündeki dava ve istemlerin anılan kanun hükmü gereğince kabulü mümkün değildir. Tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasıyla gerçekleşen maddi zararın kapsamına; bir ayni hakkın kaybedilmesi sebebiyle maruz kalınan külfetin de dahil olduğu açıktır. Bu kapsamda Devletin sorumluluğu bakımından zararın miktarının belirlenmesi gerekir. Devletin sorumluluğu bakımından zarar miktarının tespiti, tazminat miktarının belirlenebilmesi için zaruridir. Zira devletin sorumluluğu kapsamında tazmin edilecek miktar, zarar miktarını geçemez (Pekmez, C. (2013). Tapu Sicilinin Tutulmasından Devletin Sorumluluğu. XII Levha, İstanbul, s. 135-136.) Önemle vurgulamak gerekir ki; tapu kaydının iptali ve/veya taşınmaza ilişkin mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle, tapu (taşınmaz) sahibinin gerçek zararı neyse bu zararı telafi etme bağlamında ödenecek tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali ve/veya mülkiyetin kaybedilmesi nedeniyle tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Buna göre tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği tutarda olmalıdır (HGK'nın 05.03.2003 tarihli ve 2003/19-152 Esas, 2003/125 Karar sayılı; 29.09.2010 tarihli ve 2010/14-386 Esas, 2010/427 Karar sayılı; 15.12.2010 tarihli ve 2010/13-618 Esas, 2010/668 Karar sayılı kararları). Elbette zarara uğrayan kişinin gerçek zararının tespitinde ve buna göre bu zararı telafi edecek tazminat tutarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihi, zararın meydana geldiği tarihtir. Bu anlamda bir taşınmaz üzerindeki mülkiyetin, kişi adına oluşan tapu kaydının iptali suretiyle sona erdirildiği durumlarda; bu mülkiyetin kaybı nedeniyle ödenecek tazminatın tespitinde taşınmaz üzerindeki mülkiyetin kaybedildiği tarih dikkate alınmalıdır. Öte yandan ödenecek tazminatın belirlenmesinde, taşınmazın mülkiyetinin kaybedildiği tarihteki vasfına göre bir inceleme yapılmalıdır. Bu kapsamda "değerlendirme tarihi" itibariyle taşınmazın niteliği arazi ise net gelir metodu yöntemi ile, taşınmaz arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek zarar (değer) belirlenmelidir. Buna göre kişiler adına tapuda tescil edilmiş olan taşınmazların tapusunun taşınmazın esasında kamu malı olması nedeniyle iptal edildiği ve taşınmaz üzerindeki özel mülkiyetin bu suretle sona erdirildiği durumlarda kişilere TMK'nın 1007. maddesi kapsamında ödenecek tazminat tutarı belirlenirken taşınmazın gerçek değerini etkileyen olumlu/olumsuz tüm etmenler göz önüne alınmalıdır. Bu kapsamda taşınmazın tapu kaydının üzerinde bulunan şerhlerin de taşınmazın değerini önemli ölçüde etkileme işlevi bulunmaktadır. Örneğin taşınmazın tapu kaydında yer alan "orman sınırları içinde olduğu", "kıyı kenar çizgisi içinde olduğu", "doğal ya da arkeolojik sit alanında olduğu" ve "üzerinde ipotek bulunduğu" gibi şerhler taşınmazın değerini büyük oranda düşürmektedir. Dolayısıyla bu tür durumlarda taşınmazın arsa veya arazi vasfına göre belirlenecek değeri üzerinden bu şerhler nedeniyle ortaya çıkan eksilmenin tenkis edilmesi ve tazminat miktarının buna göre belirlenmesi gerekmektedir. Nitekim AİHM de mülkiyet hakkının her olayda tam tazminat ödenmesini garanti etmediğini, kamu menfaatinin meşru amaçlarının bazı hâllerde büyük ekonomik reformlar gibi taşınmazın gerçek bedelinin altında tazminatı müstahak kılabileceğini ifade etmektedir (Vistiņš ve Perepjolkins/Letonya [BD], B. No: 71243/01, 25.10.2012). Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde "orman tahdit sınırları içinde kaldığı " şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir. Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının onanması ve fakat hükmedilen tazminatın yukarıda değinilen esaslar çerçevesinde incelenmek üzere dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki kararına katılamıyoruz. … … ''K A R Ş I O Y'' Dava, TMK 1007. maddesine dayanılarak açılmış tazminat isteğine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Dairece bu kararın bozulması üzerine Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, somut olayın koşullarında orman olması nedeniyle tapusu iptal edilen taşınmaza ilişkin olarak davacıya (taşınmaz malikine) tazminat ödenip ödenmeyeceği hususundadır. Sayın çoğunluk, davacının taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde bir şerh bulunması nedeniyle tazminat hak kazanmayacağı sonucuna vararak Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına hükmetmiştir. Dava konusu taşınmaz 1955 yılında tapulama ile dava dışı … adına tescil edilmiş, 1966 yılında davacımız …'in murisi tarafından satın alınmış, 1991 yılında taşınmaz üzerine orman şerhi konulmuş, 2015 yılında intikalen mirasçılar adına tescil edilmiş, aynı gün davacı … diğer iki kardeşinin miras paylarını satın almış ve tamamına malik olmuş, 2019 yılında ise taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle orman vasfı ile Hazine adına hükmen tesciline karar verilmiş, eldeki somut dava ise 02.07.2019 tarihinde açılmıştır. Eldeki davada davacının tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK'nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasında "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur." hükmüne yer verilmiştir. Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır. Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Bu nedenle Kanun Koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK'nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK'nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında "Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir." değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin "tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna" ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve aynî hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden aynî hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK'nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK'nin 13.12.2022 tarihli ve 2020/(20)8-16 Esas, 2022/1720 Karar sayılı kararı). Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK'nın 16.06.2010 tarihli ve 2010/4-349 Esas, 2010/318 Karar sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut olayda; Sayın Çoğunluk, Davacının kardeşlerinin payını satın aldığı sırada tapu kayıtlarında "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacının taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiş ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK'nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu nedenle temel hareket noktası, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir. Bu çerçevede ilk olarak dava konusu taşınmazın 1955 yılında kesinleşen tesis kadastrosu ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiş, kadastro tespitinin ilanı sürecinde ilgili kamu tüzel kişileri (Hazine veya Orman İdaresi) tespite itiraz etmeyerek ve taşınmazların esasında orman vasfında olduğunu ileri sürmeyerek bunların özel mülke konu edinilmesini önlememiş; bu durum, taşınmazların gerçek kişi adına tapuya tescil edilmelerine sebebiyet vermiştir. Kadastro tespitinden sonra da taşınmazlar uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. 1991 yılına kadar taşınmazların ormanla ilgisinin olduğu yönünde hiçbir kayıt tapu siciline işlenmiş değildir. Anılan tarihte ise taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh konulmuştur. Ne var ki bu şerh, tek başına dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman niteliğinde olduğu anlamına gelmemekte; dahası taşınmazlar üzerindeki özel mülkiyeti sona erdiren bir işleve sahip bulunmamaktadır. Nitekim bundan sonra veraseten intikal yoluyla mirasçılara geçmiştir. Davacının, kardeşlerinin miras paylarını satın almasında kötüniyeti olduğunun kabulü mümkün değildir. Zira Özel Daire, davacının kendi miras payı bakımından tazminat alabileceğini kabul etmiştir. Tartışma konusu kardeşlerin payı bakımındandır. Somut olayın koşullarında, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir. Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla 60 yılı aşkın bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazların esasında orman niteliğinde olmaları sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir. Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017). Somut olayda davacı adına tapuda tarla vasfıyla kayıtlı olan taşınmazların orman niteliğinde olduğundan bahisle tapuları iptal edilmiştir. Davacının tapusunun iptal edilmesi, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahaledir. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca -Anayasa'nın 13. maddesi gereğince- ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir. Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu nedenle idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018). Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM, 12/5/2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar sayılı kararı ). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir. Somut olayda Sayın Çoğunluk; davacının tarla vasfında iken tapu yoluyla satın aldığı taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde yer alan "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh sebebiyle -taşınmazların tapu kaydı iptal edilmesine rağmen- davacıya tazminat ödenmemesinde hukuka aykırılık görmemiştir. Oysa ki Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK'nin 17.11.2020 tarihli ve 2020/(20)16-136 Esas, 2020/895 Karar sayılı kararı). Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak -hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlâl edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009). Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlâl edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan "davalıdır" şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine "davalıdır" şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyiniyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasanın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyiniyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt "davalıdır." kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır. Mahkemece, sonuç olarak olarak müdahaleyle başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmiş olup başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (Fener Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24/11/2021). Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazdaki kardeşlerinin miras paylarını satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh nedeniyle kötüniyetli olduğunun kabulüyle TMK'nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir. Sonuç itibariyle Mahkemenin, davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının uygun bulunması, ancak hükmedilen tazminatın miktarının denetlenmesi için dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki görüşüne katılmıyorum.

Devletin Tapu Sicilinden Doğan Kusursuz Sorumluluğu

Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesi, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu sorumluluk kusursuz sorumluluk niteliğinde olup zarar görenin devlet görevlilerinin kusurunu kanıtlaması gerekmez. Sorumluluk için aranan, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin varlığı ve bu işlem ile zararlı sonuç arasında nedensellik bağının bulunmasıdır; eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bu sorumluluk bakımından önemi yoktur. Devlet, ödediği tazminat nedeniyle zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilerine rücu hakkını saklı tutar; kusurun varlığı ya da yokluğu yalnızca bu iç ilişkide önem taşır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/637, K. 2025/165Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2023/637 E.  ,  2025/165 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/397 E., 2023/47 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 03.11.2022 tarihli ve 2022/608 Esas, 2022/15315 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine dayalı tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnme kararı verilmiştir. 2. Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı … vekili dava dilekçesinde; müvekkiline ait İstanbul ili Silivri ilçesi … köyünde bulunan 1358 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına herhangi bir kamulaştırma yapılmaksızın "kısmen orman sınırları içinde kalmıştır" şerhi konulduğunu, davalının bu fiilinin müvekkilinin tapuda tasarrufunu engellediğini ileri sürerek orman olarak ayrılan bölümünün ifraz edilerek tapusunun iptali ile davalı adına tesciline, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL'nin davalıdan dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsili ile müvekkiline ödenmesini talep etmiş, 13.04.2017 tarihli dilekçesiyle talebini artırmıştır. Davalı Cevabı 5.1. Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; taşınmaz üzerindeki şerhin kamulaştırmasız el atma anlamına gelmediğini, bu taşınmazın Devlet ormanı niteliğinde olduğunu, davacının hâlen tapuda malik olarak gözüktüğünü, herhangi bir devir olmadığından davacının bu durumda bir talebinin söz konusu olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. 5.2. Davalı … İdaresi vekili cevap dilekçesinde, müvekkili yönünden davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının hâlen tapuda malik olarak gözüktüğünü, herhangi bir devir olmadığından davacının bu durumda bir talebinin söz konusu olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı 6. Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.07.2014 tarihli ve 2013/164 Esas, 2014/369 Karar sayılı kararı ile; mahkemenin görevsizliği nedeni ile davanın reddine, davacının idari yargı yoluna başvurmakta muhtariyetine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 08.06.2016 tarihli ve 2015/17606 Esas, 2016/11461 Karar sayılı kararı ile; “…Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; Dava konusu taşınmazın bulunduğu köyde 1949 yılında orman tahdit komisyonu tarafından tahdit yapılıp, sınırları kesinleştirilerek devlet ormanı adı altında 1952'de tapuya tescil edildiği, daha sonra bu orman alanı içinde bir kısım yerlerin 6831 sayılı yasa 2/B çalışmaları yapılarak hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı, 81 adet parselin 2/B kararlarının iptali için Hazine … aleyhine dava açtığı, mahkeme kararı ile orman sınırları dışına çıkarılma kararlarının iptal edilidiği ve kesinleştiği, 1990 yılında yapılan genel arazi kadastrosunda dava konusu taşınmazın tapulama tutanağında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı belirtildiği halde, itirazlı olduğundan tutanağın kesinleşmediği, 12/05/1992 tarihinde hükmen taşınmazın … adına tescil edildiği, davacınında taşınmazı bu kişiden 09/09/2002'de satın aldığı, satın aldığından taşınmaz üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 2005 yılında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu, dava konusu taşınmazın eylemli orman alanı içersinde kalan 2699,38 m²'lik kısmının tapuda davacı adına kayıtlı olmakla beraber hukuki değerini yitirdiği anlaşılmıştır. 4721 sayılı TMK'nun sorumluluk kenar başlığını taşıyan 1007. maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder" hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanununu haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK'nun 1007. maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; mahkemece, işin esasına girilip taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle yargı yolu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Mahkemenin İkinci Kararı 9. Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.04.2017 tarihli ve 2017/47 Esas, 2017/128 Karar sayılı kararı ile; (bozma kararına uyulmasına karar verildikten sonra), dava konusu taşınmazın bir kısmının kesinleşen orman tahdit sınırları içinde kaldığının şerh edildiği, bu suretle malikin mülkiyet hakkı ve tasarruf yetkisinin kısıtlandığı, malikin mülkiyet hakkının kısıtlanmasına karşın idarece herhangi bir tazminat ödenmediği gerekçesiyle davanın kabulü ile, 215.950,40 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, 1358 parsel sayılı taşınmazın 20.05.2014 havale tarihli bilirkişi raporuna ekli krokide (A) harfi ile gösterilen kısmının (2.699,38 m2) davacı adına olan tapusunun iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı 10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı hazine vekili ve davalı … idaresi vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 11. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 25.02.2020 tarihli ve 2017/8130 Esas, 2020/963 Karar sayılı kararı ile; “…Dava TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazminat, tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. TMK’nın 1007. maddesine dayalı olarak açılan tazminat davalarında yasal hasım Hazinedir. Davanın tapu iptal ve tescil talebini de içermesi nedeniyle Orman Yönetiminin davada taraf olmasında isabetsizlik yoksa da- TMK’nın 1007. maddesi gereğince açılan tazminat davası yönünden Orman Yönetimine husumet yöneltilemeyeceğinden davanın husumetten reddi gerekirken, yazılı şekilde kabul edilen tazminatın müşterek ve müteselsilen Hazine ve Orman Yönetiminden tahsiline karar verilmiş olması doğru görülmemiştir. Bunun dışında mahkmece yapılan araştırma ve inceleme de hüküm kurmaya yeterli değildir. Mahkemece tüm tahdit evrakları getirtilerek taşınmazın kesinleşen tahdit içinde kalan kısmı orman tahdit haritasında gösterilerek kesin olarak tespit edilmemiş, davacının uğradığı zararı tespit ederken, arsa niteliğine kabul edilen taşınmazın dava tarihindeki piyasa rayiçlerine göre belirlenen bedeli esas almıştır. Hemen belirtilmelidir ki Medenî Kanunun 1007. maddesinde sözü edilen zarar gerçek zarar olup, burada gerçek zarar; tapunun yüzölçümünün azalması nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idi ise aynı durumun yeniden tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı). Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihine göre belirlenecek olup, bu tarih ise zararın meydana geldiği tarihtir. Davanın niteliğine göre tazminat miktarı belirlenirken, öncelikli konu, gayrimenkulün niteliğinin ve değerinin hesaplanması olup, arazi niteliğindeki taşınmazlarda, başka deyişle tarım alanlarında net gelir esas alınarak, arsa niteliğindeki taşınmazlar için ise emsal karşılaştırması yapılarak değer belirlenmelidir. Dava tapu iptali ve tescil istemiyle birlikte açıldığına göre değerlendirme tarihinin dava tarihi olarak alınmasında ve dava tarihi itibariyle de 1/1000 ölçekli uygulama imar planında konut alanında kaldığı anlaşılan taşınmazın arsa olarak kabulünde bir isabetsizlik yoktur. Ancak arsa niteliğindeki taşınmazın değerinin emsal kıyaslama yöntemiyle yapılmamış olması, keşif sırasında inşaat bilirkişisi dinlenilmemiş olması da doğru değildir. Eksik araştırma inceleme ve yetersiz bilirkişi raporlarına dayanılarak hüküm kurulamaz. O halde mahkemece, dava konusu taşınmazın bulunduğu yörede yapılan orman tahdidine ilişkin tüm işe başlama, çalışma, işi bitirme ve sonuçlarının askı ilan tutanakları ile taşınmazın bulunduğu yeri orman tahdit sınır noktalarıyla birlikte gösterir onaylı orman tahdit haritasının getirtilirek, dosya içine konulmalı, arsa niteliğinde bulunan dava konusu taşınmaza yönelik olarak, emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tespiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak, taşınmazdan DOP payının düşülmesinin gerekip gerekmediği belirtilmek, taşınmaz üzerinde var ise muhdesatın bayındırlık resmi birim fiyatları esas alınarak yıpranma payı düşülmek suretiyle gerçek zararın belirlenmesi gerektiğinden, taraflara, dava konusu taşınmaz ile aynı bölgeden bulunamaması halinde yakın bölgelerden ve değerlendirme tarihinden önce ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer nitelikli ve yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınmalı, gerekli görülürse re'sen emsal getirtme yoluna gidilmeli ve bu emsallere göre değer biçilmesi için konunun uzmanı bilirkişilerden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren rapor alınmalı, emsal alınan taşınmazlara ilişkin resmi satış akit tablolarının tapu müdürlüğünden getirtilmeli, emsal taşınmazlar ile çekişmeli taşınmaza ait Arsa Metrekare Rayiç Bedeli Takdir Komisyonu tarafından belirlenen emlak vergisine esas olan m² değerleri, ilgili Belediye Başkanlığı Emlak Vergi Dairesinden istenmesi, tazminat istemine konu taşınmaz ile emsal alınan taşınmaz/taşınmazların satış tarihleri itibariyle imar düzenlemesi sonucu oluşmuş imar parselleri olup olmadıkları, imar parseli iseler düzenleme ortaklık payının düşülüp düşülmediğinin, düşülmüş ise oranının belediye başkanlığı imar ve tapu müdürlüklerinden sorulmalı, dava konusu taşınmazın, emsal taşınmazlara göre üstünlük oranı yönünden bilirkişi kurulu raporunun denetlenmeli, taşınmazın kesinleşen tahdit sınırları içerisinde kalan kısmı tespit edilerek bu kısmın tapusunun iptaline karar verilmeli, taşınmazın tahdit sınırları içerisinde kalan kısmının dava tarihindeki gerçek değeri hesaplattırılmalı, ve oluşacak sonuca göre karar verilmelidir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Mahkemenin Üçüncü Kararı 12. Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2021 tarihli ve 2020/182 Esas, 2021/485 Karar sayılı kararı ile; (bozma kararına uyulmasına karar verildikten sonra), 1990 yılında yapılan arazi kadastrosunda dava konusu taşınmazın tapulama tutanağında bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı belirtildiği hâlde, itirazlı olduğundan tutanağın kesinleşmediği, 12.05.1992 tarihinde taşınmazın hükmen … adına tescil edildiği, …'nin de taşınmazı anılan şahıstan 09.09.2002 tarihinde satın aldığı, 2005 yılında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu, dava devam ederken …'nin 27.05.2019 tarihinde dava konusu taşınmazı … Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.ye satış suretiyle devrettiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 125/2. maddesi gereği davaya yeni malik davacı gösterilmek ve kararda da bu şirketin davacı olarak ismi yazılmak sureti ile devam olunduğu, dava konusu taşınmazın eylemli orman alanı içerisinde kalan kısmının tapuda davacı adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddi ile 215.950,40 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden tahsili ile davacıya verilmesine, 1358 parsel sayılı taşınmazın 20.05.2021 tarihli rapor ekinde yer alan krokide "A" harfi ile gösterilen 1.970,73 m2'lik ve "B" harfi ile gösterilen 614,61 m2'lik olmak üzere toplam 2.585,34 m2'lik kısmının davacı adına olan tapu kaydının iptali ile orman vasfıyla davalı Hazine adına tesciline, davalı … yönünden davanın usulden reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Üçüncü Bozma Kararı 13. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 14. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 03.11.2022 tarihli ve 2022/608 Esas, 2022/15315 Karar sayılı kararı ile; “…Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; dava konusu taşınmazın bulunduğu köyde 1949 yılında orman tahdit komisyonu tarafından tahdit yapılıp, sınırları kesinleştirilerek Devlet ormanı adı altında 1952'de tapuya tescil edildiği, daha sonra bu orman alanı içinde bir kısım yerlerin 6831 sayılı Kanun uyarınca 2/B çalışmaları yapılarak Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı, 81 adet parselin 2/B kararlarının iptali için Hazinenin … aleyhine dava açtığı, mahkeme kararı ile orman sınırları dışına çıkarılma kararlarının iptal edildiği ve kesinleştiği, 1990 yılında yapılan genel arazi kadastrosunda dava konusu taşınmazın tapulama tutanağında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı belirtildiği halde, itirazlı olduğundan tutanağın kesinleşmediği, 12.05.1992 tarihinde taşınmazın hükmen … adına tescil edildiği, …'nin taşınmazı bu kişiden 09.09.2002 tarihinde satın aldığı, satın aldığında taşınmaz üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 2005 yılında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu, …'nin işbu davayı 27.03.2013 tarihinde açtığı, yargılama devam ederken …'nin dava konusu taşınmazı 09.10.2019 tarihinde … Yapı İnşaat Turizm San. ve Ticaret Ltd.Şti.’ye devrettiği, daha sonrada devir alan şirketin 09.09.2020 tarihinde taşınmazı … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd.Şti.’ye satış yoluyla devrettiği, … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd.Şti.’nin dava konusunun devri nedeniyle HMK'nın 125/2. madde gereğince taraf değişikliği talebi ile davanın kabulüne karar verilmesini içeren 14.07.2021 tarihli dilekçesini dosyaya ibraz ettiği anlaşılmıştır. Dosya kapsamına göre, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 12.07.2005 tarihli ve 4634 yevmiye sayılı işlem ile şerh konulduğu, yargılama sırasında … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd.Şti.’nin taşınmazı orman olduğunu gösteren şerh ile 09.09.2020 tarihinde satış yoluyla edindiği anlaşılmıştır. Buna göre Devlet tapu sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1020. maddesinin "Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.'' hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazı devir alan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi tapu kaydında orman tahditi sınırları içinde kaldığına dair şerh bulunan taşınmazı bilerek ve isteyerek satın alan ayrıca önceki tapu maliki … tarafından şerhin tasarruf hakkını kısıtladığı gerekçesiyle açılan tapu kaydının iptali ile tazminat istemli davadaki alacağı temlik almasından dolayı uğradığı zararı TMK'nın 1007 nci maddesi uyarınca Devletten isteyen davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 15. Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.02.2023 tarihli ve 2022/397 Esas, 2023/47 Karar sayılı kararı ile; davacının dava konusu taşınmazı dava devam ederken satın aldığı, 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesi gereğince dava konusunu devralan kişinin esas itibariyle önceki malike halef olduğu, halefiyet kuralı gereğince de söz konusu kişi önceki malikin aktif-pasif tüm borçlarını devraldığı, davacının iyiniyetinin tespitinde dava tarihinin esas alınması gerektiği, tapu sicilinin hatalı tutulmasından kaynaklanan eldeki tazminat davasında dosya içerisinde tapunun devralınmasını engelleyen herhangi bir şerh bulunmadığı, Yargıtay kararında belirtildiği şekilde dava konusu alacağı devralan kişinin şerhi bilerek aldığı ve bu nedenle 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi gereğince oluşan zarar ile illiyet bağının kesileceği şeklinde kabulün, mülkiyet hakkına kısıtlama getireceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 16. Direnme kararı süresi içinde davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 17. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yargılama sırasında … Tur. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.nin taşınmazı orman olduğunu gösteren şerh ile 09.09.2020 tarihinde satış yoluyla edindiği eldeki 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 18. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat davası ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 19. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. 20. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. 21. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594). 22. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır. 23. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4). 24. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. 25. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tâbi tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498). 26. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır. 27. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür” hükmü öngörülmüştür. 28. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303). 29. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. 30. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir. 31. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. 32. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. 33. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanması gerekmektedir. 34. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. 35. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir. 36. Somut olayda, dava konusu taşınmaz 1949 yılında orman tahdit komisyonu tarafından tahdit yapılmak suretiyle sınırları kesinleştirilerek Devlet ormanı adı altında 1952 yılında tapuya tescil edilmiştir. 37. Sonrasında dava konusu taşınmazın da içinde bulunduğu bir kısım yerler 6831 sayılı Kanun uyarınca 2/B çalışmaları yapılarak Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılmış, 81 adet parselin 2/B kararlarının iptali için Hazine tarafından … aleyhine açılan davada, mahkeme kararı ile orman sınırları dışına çıkarılma kararlarının iptal edildiği ve kesinleştiği anlaşılmıştır. 38. 1990 yılında yapılan genel arazi kadastrosunda dava konusu taşınmazın tapulama tutanağında taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığı belirtilerek itirazlı olduğu açıklanmış, 12.05.1992 tarihinde de hükmen … adına tescil edilmiştir. 39. Taşınmaz … tarafından orman vasfında olduğuna dair herhangi bir kısıtlayıcı şerh bulunmaksızın 09.09.2002 tarihinde tapuda satış suretiyle devralınmış, 2005 yılında da taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur. 40. Davacı … vekilince, 27.03.2013 tarihinde 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı eldeki tazminat davası açılmış, yargılama sürerken taşınmaz 09.10.2019 tarihinde … Yapı İnşaat Turizm San. ve Ticaret Ltd. Şti'.ye, anılan şirket tarafından da 09.09.2020 tarihinde … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.'ne satış suretiyle temlik edilmiştir. 41. … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.nin dava konusunun devri nedeniyle 6100 sayılı Kanunun 125/2. madde gereğince taraf değişikliği talebi ile davanın kabulüne karar verilmesini içeren 14.07.2021 tarihli dilekçesini dosyaya ibraz ettiği anlaşılmıştır. 42. Bu noktada yargılama sırasında tapudaki şerhi görmesine rağmen taşınmazı satış suretiyle devralan davacı … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.nin hukuki durumunu açıklamakta yarar bulunmaktadır. 43. Tapu sicili kurumunun amacı, taşınmaz üzerindeki ayni hakları açıklamak olduğu göz önünde tutulursa, bu sicilin ilgili kişilerin incelemesine açık olması gerektiği kolayca anlaşılır. 44. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesi; “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez” hükmünü içermektedir. 45. Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarfetmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyi niyet iddia edemez (Kemal Oğuzman, Özer Seliçi, Saibe Oktay Özdemir, Eşya Hukuku, İstanbul 2017, s. 154 vd.). 46. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dava konusunu 6100 sayılı Kanun'un 125/2. maddesi uyarınca yargılama devam ederken devralan davacı … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazın bir bölümünün hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, davacıya satın aldığı taşınmazın bir bölümünün uyuşmazlık konusu ve mevcut kaydın doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun'un 1020. maddesi uyarınca davacının bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydının bir bölümüne orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla davacının tapu kaydına orman şerhi konulması sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zarar açısından tapu sicili kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez. 47. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında yargılama sırasında dava konusunu devralan kişinin, davacının yerine geçip, onun hak ve yetkilerini kullanacağı, başka bir anlatımla 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesi gereğince dava konusu alacağı devralan kişinin esas itibariyle önceki malike halef olacağı, ayrıca somut olayda anılan şerhin tek başına taşınmaz üzerinde özel mülkiyeti sona erdiren bir işlevinin bulunmadığı, zarar ile sorumluluk arasında illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin ağır kusurunun olmadığı, dolayısıyla ilk derece mahkemesince verilen direnme kararı uygun olduğundan diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 48. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 49. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. KARAR Açıklanan sebeplerlerle; Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. Maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.03.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi. "K A R Ş I O Y" 1. İlk derece mahkemesi ile Özel Daire arasındaki temel uyuşmazlık; yargılama sırasında … Tur. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.nin taşınmazı orman olduğunu gösteren şerh ile 09.09.2020 tarihinde satış yoluyla edindiği eldeki 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin davada, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın doğup doğmadığı, davacının uğradığı zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. 2. Çoğunluk görüşüne aşağıda açıklanan nedenlerle katılınmamıştır. 3. Somut olayda davacı … taşınmazı, …'den 09.09.2002 tarihinde orman olduğunu gösteren kısıtlayıcı bir şerh bulunmaksızın satın almış, sonrasında 12.07.2005 tarihinde taşınmazın bir kısmının orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulmuştur. Davacı …'nin eldeki davayı 27.03.2013 tarihinde açtığı, yargılama devam ederken dava konusu taşınmazı 09.10.2019 tarihinde … Yapı İnşaat Turizm San. ve Ticaret Ltd. Şti.ye devrettiği, devralan şirketin de 09.09.2020 tarihinde taşınmazı … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.ye satış suretiyle temlik ettiği, … Turizm İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.nin dava konusunun devri nedeniyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125/2. madde gereğince taraf değişikliği talepli 14.07.2021 tarihli dilekçesini dosyaya ibraz ettiği anlaşılmıştır. 4. Bu noktada dava konusunun devri ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin açıklanması gerekmektedir. 5. 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesinde; “…(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir: a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur. b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür. (2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. (Ek cümle: 22/7/2020-7251/11 md.) Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur” hükmüne yer verilmiştir. 6. Bu hüküm, dava konusunun davanın açılmasından sonra devrini (müddeabihin temlikini) düzenlemektedir. Dava açıldıktan sonra sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi “tasarruf serbestisi” kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş, 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesi, dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki hâlinde yapılacak usul işlemlerini belirlemiştir. 7. Uyuşmazlık konusu mal, alacak veya hak, dava açılmadan önce devredilirse 6100 sayılı Kanunun 125. maddesi uygulanmaz. 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesinin 2. fıkrası gereğince davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilirse, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve davaya kaldığı yerden itibaren devam eder. Başka bir anlatımla 6100 sayılı Kanun'un 125/2. maddesinde, davacı tarafından dava konusunun üçüncü kişiye devredilmesi hâlinde, devralan üçüncü kişinin, hukuk gereği (ipso iure) davacı sıfatı ve buna bağlı olarak davayı takip yetkisi kazanacağı ve davanın yeni davacı ile süreceği kabul edilmiştir. 8. Davacının dava konusunu devretmesi durumunda, davalının tercihi aranmadan, devralan, davacının yerine kendiliğinden (resen) geçerek yargılama aşamasında her zaman davada taraf sıfatını kazanacaktır. Dolayısıyla 6100 sayılı Kanun'un 125/2. maddesinde, davalıya 1. fıkradakine benzer seçimlik haklar tanınmamıştır; devir alan kişinin davacının yerine geçmek suretiyle davaya kaldığı yerden devam edeceği ilkesi getirilmiştir. Dava konusu hangi aşamada devredildiyse, o andan itibaren devralan kişi davanın tarafı hâline gelecektir. 9. Dava hakkı, asıl (subjektif ) hakkın içinde bulunan bir hak olduğu için asıl hakkın devri ile dava hakkı (açılmış olan davayı takip etme hakkı) da devredilmiş olur. Asıl hak devredilince devreden kişinin, davacı sıfatı da devir alana geçer. 10. Bu açıklamalar çerçevesinde eldeki dava yönünden yargılama sırasında dava konusunu devralan kişinin, 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davacının yerine geçerek onun hak ve yetkilerini kullanacağı, sonuç itibariyle de tapu sicilinin tutulmasından doğan zarardan Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekeceği cihetle, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararı uygun olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılamıyorum. "K A R Ş I O Y" Dava, TMK 1007. maddesine dayanılarak açılmış tazminat isteğine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Dairece bu kararın bozulması üzerine Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu (HGK) önüne gelen olayda uyuşmazlık, somut olayın koşullarında orman olması nedeniyle tapusu iptal edilen taşınmaza ilişkin olarak davacıya (taşınmaz malikine) tazminat ödenip ödenmeyeceği hususundadır. Sayın çoğunluk, davacının taşınmazları satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde bir şerh bulunması nedeniyle tazminata hak kazanmayacağı sonucuna vararak Bölge Adliye Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına hükmetmiştir. Dava konusu taşınmaz 1992 yılında hükmen dava dışı … adına tescil edilmiş, 2002 yılında davacı … tarafından satın alınmış, 2005 yılında taşınmaz üzerine orman şerhi konulmuş, 2013 yılında malik Hasan tarafından somut dava açılmış, yargılama sırasında 2019 tarihinde davacı … Yapıya, ondan da 2020 yılında … Turizme satılmıştır. Eldeki davada davacının ve temlik alanların tazminat isteminin hukuki dayanağı TMK'nın 1007. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasında "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur." hükmüne yer verilmiştir. Tapu sicili, ayni haklarda aleniyet prensibine hayat vermek ve hukuki işlem güvenliğini sağlamak amacıyla tutulan resmî kayıtlar olarak tanımlanabilir. Taşınmazlara ilişkin hak ve işlem güvenliğinin tesis ve temin edilebilmesi bakımından tapu sicil kayıtlarını tutma ödevi Devlet tarafından üstlenilmiştir. Bu çerçevede taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır. Ülke genelinde taşınmazlarla ilgili olarak sağlıklı bir hukuk düzeninin inşası, kamu mallarının korunması ve kişilerin mülkiyet haklarının zedelenmemesi bakımından tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukukî duruma uygun tutulması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamıştır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Bu nedenle Kanun Koyucu bizzat Devlet eliyle tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu güven yüzünden uğradığı zararlardan Devletin sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Esasında TMK'nın 1007. maddesinde öngörülen sorumluluk ile kişilerin tapu siciline duydukları güvenin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Hukuk Genel Kurulu da taşınmazda Devletin tapu sicilini tutmasının, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğinde olduğunu vurgulamış, ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesinin, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlı olduğuna dikkat çekerek TMK'nın 1007. maddesinde kanun koyucunun sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edindiğini belirtmiştir (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu aslidir. Bu bağlamda tapu sicilinin yolsuz tutulması sebebiyle meydana gelen zarar, tapu memurunun veya denetim makamının kusurundan kaynaklansa da Devlet bu zarardan birinci derecede sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulu da bir kararında "Devlet’in tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir." değerlendirmesinde bulunmuştur (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Öte yandan burada öngörülen sorumluluk tamamen objektif nitelikte bir sorumluluktur. Bir başka ifadeyle Devlet, tapu sicilinin tutulması nedeniyle oluşan zararlardan kusursuz olarak sorumludur. Yine bu sorumluluk tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararları kapsar. Hukuk Genel Kuruluna göre de Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Dolayısıyla Devletin "tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna" ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, modern hayatla birlikte zarar olasılıklarını çoğaltan gelişmelerle birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamada elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu sorumluluk türünün özel görünümlerinden biri olan tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece TMK'nın 1007. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Buna göre Devlet (İdare), illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması ya da hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir (HGK'nın 13.12.2022 tarihli ve E.2020/(20)8-16, K.2022/1720 sayılı kararı). Bu bağlamda ilk olarak Hukuk Genel Kurulunca; tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olarak nitelendirildiği ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edildiği hatırda tutulmalıdır (HGK'nın 16.06.2010 tarihli ve E.2010/4-349, K.2010/318 sayılı kararı). Buna göre kadastro tespiti ile kişiler adına oluşan tapu kayıtlarının taşınmazların kamu malı niteliğinde olması sebebiyle iptal edildiği durumlarda, Devletin tazminat sorumluluğunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca olduğunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut olayda; Sayın Çoğunluk, Davacı …’ın taşınmazı sattığı sırada tapu kayıtlarında "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunması dolayısıyla davacıdan HMK 125/1.m.gereği dava konusunu devralan diğer davıcıların, taşınmazların orman vasfında olduğunu bilebilecek durumda olduğunu, zira tapu sicilinin ilgililerine açık olduğunu belirterek davacının iyiniyetli olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiş ve tazminata hak kazanamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Oysa ki yukarıda da değinildiği üzere TMK'nın 1007. maddesi uyarınca, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu nedenle temel hareket noktası, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir. Bu çerçevede ilk olarak dava konusu taşınmazın 1992 yılında kesinleşen mahkeme kararı ile kişiler adına tarla vasfıyla tapuya tescil edildiği gözardı edilmemelidir. Taşınmazlar kamu makamlarının gerçekleştirdiği kadastro işlemi sonunda tapuya tescil edilmiş, kadastro tespitinin ilanı sürecinde ilgili kamu tüzel kişileri (Hazine veya Orman İdaresi) tespite itiraz etmiş, yapılan yargılama sonucunda taşınmaz gerçek kişi … adına tapuya tescil edilmiştir. Mahkemenin bu kararından sonra artık tapu malikinin kötüniyetinden bahsedilemez. HMK’nın 125/2. maddesi gereği dava konusunun devrine gelince, bu maddenin uygulanması suretiyle dava konusunun devralınması durumunda da devralanın kötüniyetinden bahsedilemeyecektir. Zira Kanunun vermiş olduğu hakkın kullanımı nedeniyle kötüniyet söz konusu olamaz. Davacı …’ın kötüniyetinden bahsedilemeyeceğine göre bu davacının hakkını devralan diğer davacının da kötüniyetinden bahsetmek mümkün değildir. Tapu iptal escil davalarında tapu malikinden sonra taşınmazı iktisap edenlerden birinin iyiniyetli olması hâlinde artık kötüniyet zinciri kesilmiş olmakla, iyiniyetli olan malikten sonraki maliklerin kötüniyetinden bahsedilemez. Diğer yandan, davacı …’ın talebi, hakkını devrettiği için reddedilmiş, bundan devralan davacıların talebi ise kötüniyetli oldukları gerekçesilyle reddedilmiş olmakla, Devletin tapu sicilini hatalı tutması nedeniyle sorumluluğundan kurtulması sonucu doğacaktır. Ayrıca, davacı …’dan taşınmazı temlik alan diğer davacılar yargılama sonunda rücu yoluyla, birbirlerine verdikleri taşınmaz bedelini tahsil edecekler, davacı … ise Devletten taşınmaz bedelini isteyemeyecek, istemesi hâlinde ise kesin hüküm itirazı ile karşılaşacaktır. Halbuki, HMK 125/2. maddesi düzenlemesi olmasaydı davacı … dava konusu olan taşınmazı devredemeyecek ve bedelini, açmış olduğu dava sonucu tahsil edecekti. Hâl böyle olunca sırf HMK 125/2. maddesinin varlığı nedeniyle davacıların zarara uğramasının kabulü mümkün değildir. Yasa koyucu bu düzenlemeyi getirirken böyle bir sonucu düşünmemiştir. Tapunun hükmen oluşmasından sonra da taşınmazlar uzun yıllar boyunca özel mülk statüsünde bulunmaya devam etmiştir. 2005 yılına kadar taşınmazların ormanla ilgisinin olduğu yönünde hiçbir kayıt tapu siciline işlenmiş değildir. Anılan tarihte ise taşınmazlara ilişkin tapu sicilinin beyanlar hanesine "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh konulmuştur. Ne var ki bu şerh, tek başına dava konusu taşınmazların hukuki olarak orman niteliğinde olduğu anlamına gelmemekte; dahası taşınmazlar üzerindeki özel mülkiyeti sona erdiren bir işleve sahip bulunmamaktadır. Somut olayın koşullarında, tapu sicilinin tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olarak; zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde zarar görenin (davacının) ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir. Diğer yandan Hukuk Genel Kuruluna göre tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlâl ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır. Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Bu kapsamda somut olayda davacının tapuda satın aldığı ve satım tarihi itibarıyla uzunca bir süredir tarla vasfıyla tapuya tescil edilmiş olan taşınmazların esasında orman niteliğinde olmaları sebebiyle tapusunun iptal edilmesi, buna karşılık davacıya herhangi bir tazminat ödenmemesinin Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı yönünden de incelenmesi gerekmektedir. Anayasanın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017). Somut olayda davacı adına tapuda tarla vasfıyla kayıtlı olan taşınmazların orman niteliğinde olduğundan bahisle tapuları iptal edilmiştir. Davacının tapusunun iptal edilmesi, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahaledir. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasaya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca -Anayasanın 13. maddesi gereğince- ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir. Ölçülülük ilkesi uyarınca, kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, kişilerin şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017). İdarenin ölçülülük bağlamında iyi yönetim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014). Bu nedenle idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018). Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği gözardı edilmemelidir (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011). Kamuya ait orman ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı amacı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasında makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir. Somut olayda Sayın Çoğunluk; davacının tarla vasfında iken tapu yoluyla satın aldığı taşınmazların tapu sicil kaydının beyanlar hanesinde yer alan "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh sebebiyle -taşınmazların tapu kaydı iptal edilmesine rağmen- davacıya tazminat ödenmemesinde hukuka aykırılık görmemiştir. Oysa ki Hukuk Genel Kurulunca da ifade edildiği üzere Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır (HGK'nın 17.11.2020 tarihli ve E.2020/(20)16-136, K.2020/895 sayılı kararı). Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesinin, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içerdiğini kabul etmekle birlikte; mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak -hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâlde- bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermektedir (bkz. N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/3/2009). Anayasa Mahkemesi de taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin bir bireysel başvuruda tapu kaydında yer alan "davalıdır" şeklindeki şerhin tazminata hak kazanmaya engel olduğu yönündeki yaklaşımı inceleme konusu yapmıştır. Karara konu olayda kadastroda gerçek kişi adına tespit edilen ve tapuya tescil edilen bir taşınmaz söz konusudur. Hazine tarafından bu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi ve tespit dışı bırakılması istemiyle dava açılmış ve Mahkeme tarafından yazılan yazıya istinaden Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından tapu sicilinin beyanlar hanesine "davalıdır" şerhi işlenmiştir. Sonrasında taşınmaz başvurucu tarafından satın alınmış, bilahare Mahkemece taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesine hükmedilmiştir. Akabinde başvurucunun TMK'nın 1007. maddesi uyarınca açtığı tazminat davası anılan şerhe dayanılarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu olay bağlamında tapu siciline güven ilkesinin iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarının korunması amacına yönelik olduğunu, bu ilkeden tapu kayıtlarını doğru bir biçimde oluşturma ve tutma sorumluluğunda olan kamu otoriteleri lehine sonuçlar çıkarılmasının Anayasa'nın 35. maddesiyle bağdaşan bir yorum olmadığını ifade etmiştir. Mahkemeye göre kamu otoriteleri, iyi niyetli üçüncü kişi olmadığı gibi bu kayıtları bizzat oluşturan ve tutanlardır. Kamu otoritelerinin oluşturduğu kaydın hatalı olması nedeniyle doğan sorumluluğundan başvurucunun tapunun iptal edileceğini öngörebileceğine atıfla kurtulması düşünülemez. Devletin hatalı olarak oluşturduğu tapunun alış ve satış işlemlerine konu edilmesi hukuken yasak değildir. Salt "davalıdır." kaydı bulunan taşınmazın başka bir kişiye satılmış olması, tapu sicilini doğru oluşturma sorumluluğunu ihlâl etmesinin sonuçlarına katlanmaktan devleti kurtarmamalıdır. Mahkemece, sonuç olarak olarak müdahaleyle başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmiş olup başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu kanaatine varılmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine karar verilmiştir (… Maden Yapı İnşaat Otelcilik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. [2.B.], B. No: 2019/4977, 24/11/2021). Bu itibarla somut olayın koşullarında; esasında orman niteliğinde bulunması sebebiyle tapusunun iptaline karar verilen davacının, tapuda tarla vasfıyla tescil edilmiş olan taşınmazını diğer davacıların satın aldığı sırada tapunun beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklindeki şerh nedeniyle kötüniyetli olduğunun kabulüyle TMK'nın 1007. maddesi kapsamında tazminata hak kazanamayacağı yönündeki yaklaşımın anılan maddede öngörülen Devletin tapu sicil kayıtlarının tutulması nedeniyle kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlemenin yanı sıra Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı değerlendirilmektedir. Somut olayda davacı söz konusu taşınmazları satın aldığı sırada taşınmazların tapu kaydının beyanlar hanesinde "orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir" şeklinde şerh bulunduğundan tarla vasfındaki taşınmazın değerinde bu şerh nedeniyle meydana gelen eksilmenin tespit edilerek bu tutarın tenkis edilmesi suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın belirlenmesi ve bu tutarın tazminat olarak ödenmesi yoluna gidilmelidir. Sonuç itibariyle Mahkemenin, davacıya tazminat ödenmesi gerektiği yönündeki direnme kararının uygun bulunması, ancak hükmedilen tazminatın miktarının denetlenmesi için dosyanın Yargıtay 5. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki görüşüne katılmıyoruz.

Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturur. Bu bütünlük nedeniyle kadastro kayıtlarındaki hatalardan da TMK m. 1007 anlamında Devlet sorumludur. Kadastro görevlilerinin gerçek hukuki duruma uymayan kayıtlar düzenlemeleri ve taşınmazın niteliğinde yaptıkları yanlışlıklar da bu sorumluluk kapsamında değerlendirilmektedir.

Tapu mevzuatına uygunluğun tek başına yeterli olup olmadığı ve hukukun genel ilkelerine aykırılığın da TMK m. 1007 sorumluluğunu doğurup doğurmayacağı meselesi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarındaki azınlık görüşlerinde ele alınmış bir konudur. Bu görüşe göre tapu sicilinin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı olmayıp hukukun genel ilkelerine uygunluğu da kapsamalıdır. Ancak bu yaklaşımın HGK çoğunluğunca benimsenip benimsenmediği mevcut karar metinlerinden doğrudan tespit edilememektedir.

TMK m. 1007 Kapsamındaki Tazminat Yalnızca Maddi Zararı Karşılar

Bu madde uyarınca tazminat talep edilebilecek zarar maddi zarardır. Tapu sicilinin tutulmasından dolayı manevi zarara uğranıldığı yönündeki taleplerin bu hüküm kapsamında kabulünün mümkün olmadığı, Yargıtay kararlarında dile getirilen bir değerlendirmedir; ancak bu tespit ağırlıklı olarak karşı oy metinlerinde yer aldığından çoğunluğun bu noktadaki tutumu ayrıca değerlendirilmelidir. Tazminat miktarının zarar miktarını geçemeyeceği ve gerçek zararın tapu kaydının iptali nedeniyle malikin mal varlığında meydana gelen azalma olduğu ise Yargıtay kararlarında karşılıklı paylaşılan bir değerlendirmedir.

Tazminat Hesabında Değerleme Yöntemi

Tazminatta esas alınacak değerlendirme tarihine ilişkin Yargıtay kararlarında farklı yaklaşımlar mevcuttur. Bir bozma gerekçesinde dava tarihinin değerlendirme tarihi olarak esas alınması ve dava tarihi itibarıyla arsa vasfındaki taşınmaz için emsal kıyaslama yönteminin uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Buna karşın bazı karşı oy görüşlerinde mülkiyetin kaybedildiği tarihin değerlendirme tarihi olarak esas alınması ve o tarihteki vasfa göre taşınmaz arazi niteliğindeyse net gelir metodu, arsa niteliğindeyse emsal karşılaştırması yöntemi uygulanması önerilmiştir. Bu iki yaklaşım arasındaki metodolojik ayrılık henüz kesin bir çoğunluk içtihadıyla çözüme kavuşturulmamıştır. Arazi niteliğindeki taşınmazlara gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde isabetsizlik bulunmadığı ise Özel Daire bozma gerekçesinde saptanmış; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu noktayı bozma kapsamı dışında bırakmıştır.

Tapu kaydında orman şerhi, kıyı kenar çizgisi, sit alanı veya ipotek gibi şerhler taşınmazın değerini önemli ölçüde düşürür. Tazminatın belirlenmesinde bu şerhler nedeniyle ortaya çıkan değer eksilmesinin tenkis edilmesi gerektiği görüşü, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun ilgili kararlarındaki azınlık görüşlerinde kapsamlı biçimde ele alınmıştır. Bu tenkis yönteminin çoğunluk kararınca benimsenip benimsenmediği mevcut metinlerden doğrudan tespit edilememektedir; ilgili dosyalar yeniden inceleme aşamasına gönderildiğinden uygulama henüz kesin bir sonuca bağlanmamıştır.

Orman Şerhinin Aleniyeti ve Nedensellik Bağına Etkisi

Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde gösterilmesini veya örneklerinin verilmesini isteyebilir. TMK m. 1020 uyarınca kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez. Beyanlar hanesindeki orman şerhinin tapu siciline işlenmesiyle birlikte Devlet, bu kaydın varlığını kamuoyuna duyurmuş olmaktadır.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2022/2039, K. 2022/11584Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2022/2039 E.  ,  2022/11584 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi Taraflar arasında görülen davanın yapılan yargılaması sonucunda; ilk derece mahkemesince verilen kararın istinaf incelemesi üzerine bölge adliye mahkemesinin yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmünün Yargıtay’ca incelenmesi taraf vekillerince istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü: – K A R A R – Dava, çekişmeli taşınmazın kıyı kenar tahdidi içinde kalması nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı, taraf vekilleri tararfından yapılan istinaf başvurularının Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi'nce HMK'nın 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiş olup; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Aşağıda açıklanan gerekçelerle Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi'nin istinaf başvurusunun esastan ret kararı kaldırıldıktan sonra Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2020/346E – 2021/279 K sayılı kararının incelenmesinde; Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre; dava konusu … parsel sayılı taşınmazın 08/08/1969 tarihinde … adına tapulama işlemi ile tescil edildiği, daha sonra taşınmazın adı geçenin mirasçılarına 04/11/2020 tarihinde intikal ettiği, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 03/06/2020 tarihinde kıyı kenar çizgisinin kıyı tarafında kaldığına dair şerh düşüldüğü; davacının taşınmazı 19/11/2020 tarihinde 3019 yevmiye sayılı işlem ile üzerindeki şerhin getirdiği yükümlülük ile birlikte satın aldığı anlaşılmıştır. Buna göre Devlet tapu sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1020. maddesinin: "Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.'' hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazı devir alan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2. maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir. Taraf vekillerinin temyiz isteminin kabulü ile Kocaali Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2020/346 E-2021/279 K sayılı hükmünün HMK'nın 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca kararın bir örneğinin Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi'ne GÖNDERİLMESİNE, davacıdan peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine, 23/06/2022 gününde oyçokluğuyla karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Davacı satın almış olduğu taşınmazın kıyı kenar çizgisinde kalması nedeniyle, Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesine göre bu davayı açmıştır. Mahkemece davanın kabulü yönünde verilen kararın, davacının tapu kaydındaki “taşınmazın kıyı kenar çizgisinde kalmaktadır” şerhini görerek satın aldığı bu nedenle kötüniyetli sayılarak verilen bozma kararına açıklayacağımız nedenlerden dolayı katılmadığımızdan, karara muhalefet şerhimizdir. Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesinde, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun, nitelik itibarıyla kusursuz sorumluluk olduğu hususu gerek doktrinde gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanıksız olarak tutulmuş olan kayıtlar nedeniyle doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamalarında kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğu kuşkusuzdur. TMK’nın 1007. maddesinde kabul edilip sorumluluğun doğabilmesi için ilk şart, Tapu Sicil Tüzüğü'nün 7. maddesinde sayılan ana ve yardımcı sicillerin Devlet tarafından tutulması için gerekli bir eylem veya işlemin bulunmasıdır. Bildirim yükümlülükleri, sicilin tutulmasına ilişkin araçların korunması, saklanması, kayıtların yazımından önce gerekli araştırmaların yapılması, siciller ile ilgili örneklerin ilgilisine verilmesi, sicildeki bilgilerin eksik ya da yanlış ve eksik çıkartılması gibi hususlar da tapu sicilinin tutulması kavramı içine girmektedir. Devletin sorumluluğundan sözedebilmek için bu kayıtların tutulması sırasında bir hatanın mevcut olması veya gerçeğe aykırı bir sicilin tutulmuş olması gerekir. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle Devletin sorumlu tutulmasının ikinci şartı bir zararın oluşmuş olmasıdır. Zarar tehlikesi var olmakla birlikte henüz zarar doğmamış ve başka türlü zararın önlenmesi imkanı var ise, ayni hakkını kaybeden veya ayni hakkı sınırlandırılan kişi, tapu kaydının düzeltilmesi davası ile ya da tapu memurunun bir işlemi ile hakkına kavuşabilecekse, zararın doğduğundan söz edilemez. Zararın varlığının kesin olarak anlaşıldığı hallerde Devletin sorumluluğundan söz edilebilecektir. Yerleşmiş Yargıtay ugulamalarında; kesinleşmiş orman sınırları ya da kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazların tapu kaydı henüz iptal edilmemiş bile olsa, zararın doğduğu kabul edilmektedir. Kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi ya da orman tahdidi içinde kalan taşınmaz için tapu sicilinin yolsuz oluşturulduğu benimsenmektedir. TMK. Md 1007' ye göre Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için meydana gelen zarar ile, tapu sicilinin tutulması arasında illiyet bağının bulunması, ayrıca zarar görenin bu illiyet bağını kesecek derecede bir kusurunun bulunmaması gerekir. Eğer zarar görenin bir kusuru var ve bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, Devletin sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Bu nedenle davacının tapu kaydındaki “taşınmaz kıyı kenar çizgisi içinde kalmaktadır” şerhine rağmen taşınmazı satın almış olmasında davacıya bir kusur yüklenebilecek mi, davacı kötü niyetli sayılabilecek mi, davacı kötü niyetli sayılacak ise, bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta mıdır sorularının cevabı önem taşımaktadır. Tapu sicilinin tutulmasından doğan Devletin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk hali olduğundan, sorumluluğun ortadan kalkması için illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması gerekir. Burada zararın doğduğu anın tespiti illiyet bağının kesilip kesilmemesi yönünden önem arz etmektedir. Zira davacının tapu kaydındaki “kıyı kenar çizgisi” şerhini görerek ve bilerek taşınmazı satın almış olmasının zararın oluşumuna katkısının bulunup bulunmaması, devletin sorumluluğunun tespiti açısından önemlidir. Bir taşınmazın orman tahdidi ya da kıyı kenar çizgisi içinde kalmış olması ve bu hususların kesinleşmesi ile birlikte talep hakkının doğduğu kabul edilmektedir. Bu sınırlar içinde kalan tapunun iptal edilmiş olması şartı aranmamaktadır. Yani zarar Devletin tapu verdiği bir taşınmazın orman sınırları ya da kıyı kenar çizgisi sınırlarına alınmasıyla doğmuş olmaktadır. Zarar doğduktan sonra bu tür bir taşınmazı satın alan davacının zararın doğumunda bir katkısının olduğundan söz edilemez. Zira davacı taşınmazı satın almadan evvel zarar oluşmuştur. Ancak tapu iptal edilmeği için bu tür tapu devrinin önünde bir engel de bulunmamaktadır. Önceki malikin talep hakkının bulunmadığı bir durumda yeni malik talep hakkı elde edecek olsa ve devir sırf bu amaçla yapılmış olsaydı, davacının eyleminin illiyet bağının kesilmesine neden olduğu kabul edilebilirdi. Zira burada zarar görenin bu eylemi zararın meydana gelmesinin sebebi olarak ortaya çıkmış olacaktı. Zarar görenin eyleminin zararın ortaya çıkmasının bir sebebi halini almadığı durumlarda illiyet bağının kesildiğinden söz edilemez. Çünkü zarar ve sorumluluk zaten doğmuştur. Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa md. 35/1 AİHS ek protokol 1-1) Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi olarak belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği hüküm altına alınmıştır. Bütün bunların yanında mülkiyet hakkı kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma gerçekleştirilirken T.C. Anayasa'sının 90/5. maddesi ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince AİHM tarafından oluşturulan 30/05/2006 tarih ve 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere "…bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…" "…kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…" bu önlem alınırken "başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği…" kişinin "…kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı açıktır. Bir başka ifadeyle kamu yararı mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, devletin, verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. Somut olayda davacı kıyı kenar çizgisinde bulunan taşınmazı satın almış ve eldeki davayı açmış, mahkemece dava kabul edilmiştir. Yukarıda açıklamış olduğumuz nedenlerden dolayı davanın kabulünün doğru olduğunu düşündüğümüzden, mahkeme kararının onanması gerektiği görüşündeyiz. Bu nedenle çoğunluğun bozma kararına katılmıyoruz.

Şerhin taşınmaz ediniminden önce mi sonra mı konulduğu, nedensellik bağının değerlendirilmesinde belirleyici bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin E. 2022/2039, K. 2022/11584 sayılı kararında, beyanlar hanesine orman şerhi işlendikten sonra bu şerhi bilerek taşınmazı devralan alıcı bakımından, zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığının söylenemeyeceği ve zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının kurulamayacağı gerekçesiyle davanın reddi gerektiği sonucuna oyçokluğuyla varılmıştır. Aynı sonuç Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/644, K. 2025/129 ve E. 2023/672, K. 2025/130 sayılı kararlarında da oy çokluğuyla benimsenmiştir.

Buna karşın söz konusu kararlar oyçokluğuyla verilmiş olup azınlık görüşleri farklı bir sonuca ulaşmaktadır. Azınlık görüşüne göre TMK m. 1007 kapsamında temel mesele, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil; uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki nedensellik bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun, üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesecek nitelikte ağır kusurunun ya da öngörülemeyen hâlin varlığı gerekmektedir. Bu görüşe göre tapu siciline işlenmiş bir şerhin özel mülkiyeti sona erdiren bir işlevi bulunmamaktadır.

Şerh Öncesi Edinimler ve Miras Yoluyla İntikal

Orman şerhinin tapu siciline işlenmesinden önce taşınmazı edinen ya da miras yoluyla devralan kişiler bakımından ise farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/672, K. 2025/130 sayılı kararında çoğunluk, murisin taşınmaza iştirak ettiği payı miras yoluyla devralan davacı bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır; buna karşın orman şerhini görerek satın alınan pay yönünden davanın reddi gerektiği kabul edilmiştir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin E. 2022/3903, K. 2022/12317 sayılı kararında ise şerh öncesi dönemde miras yoluyla taşınmazı edinen kişi yönünden bölge adliye mahkemesinin kararı bozularak dosya yeniden inceleme için iade edilmiştir.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2022/3903, K. 2022/12317Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2022/3903 E.  ,  2022/12317 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : Yalova 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen davanın yapılan yargılaması sonucunda; ilk derece mahkemesince verilen kararın istinaf incelemesi üzerine bölge adliye mahkemesinin yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmünün Yargıtayca incelenmesi taraf vekillerince istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü: – K A R A R – Dava, mülkiyeti davacıya ait taşınmazın kesinleşen orman tahdit sınırları içinde kalması nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK'nın 1007 nci maddesi uyarınca tazmini ve taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tescili istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince, asıl ve birleştirilen davaların kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı davalı … vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesince 2017/50 E sayılı birleştirilen dosya yönünden kabulü ile dava konusu 127 ada 19 parsel yönünden orman vasfı ile Hazine adına tesciline ilişkin açılmış bir dava olmadığından davacı aleyhine zarar oluşmadığından davanın reddi gerektiğinden bahisle HMK'nın 353/l-b-2 maddesi uyarınca yeniden esas hakkında karar verilmiş, asıl ve birleştirilen diğer dosyalar hakkındaki istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş olup; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; davacı adına kayıtlı dava konusu … İlçesi, … Köyü 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihinde "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davacının bu şerhle birlikte taşınmazları 09.07.2013 tarihinde satın aldığı, bu taşınmazlar hakkında Orman Genel Müdürlüğünce açılan tapu iptali ile orman vasfı ile Hazine adına tescil davasının iş bu dosya ile birleştirildiği, dava konusu … ilçesi … Köyü 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın ise 1971 yılında genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına tescil edildiği, 21.05.2014 tarihinde intikalen mülkiyetinin davacı adına tescil edildiği, taşınmaz üzerine 19.03.2012 tarihinde "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davalı … Müdürlüğünce 07.02.2012 tarihinde açılan dava ile dava konusu taşınmaz olan 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın orman vasfı ile Hazine adına tescil edildiği, kararın istinaf edilmediğinden 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, eldeki asıl davanın 7.12.2016, birleştirilen 2017/50 E. sayılı davanın ise 19.01.2017 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığı anlaşılmıştır. 1) Dava konusu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmazın genel kadastro çalışmaları sırasında davacı murisi adına 1971 yılında tescil edildiği, üzerinde orman vasfında olduğuna dair kısıtlayıcı herhangi bir şerhin bulunmadığı, 19.03.2012 tarihinde taşınmazın orman tahdit sınırları içinde kaldığına dair şerh konulduğu ve davalı-karşı davacı … tarafından 07.02.2017 tarihinde tapusunun iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın yargılamanın devamında 11.09.2018 tarihinde kesinleştiği, dolayısıyla davacının mülkiyet hakkının daimi şekilde kısıtlandığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı TMK'nın "Sorumluluk" kenar başlığını taşıyan 1007 nci maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder" hükmü yer almakta olup, burada Devletin sorumluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Sicil tutma işleminden kaynaklanan uyuşmazlıklarda Borçlar Kanunu'nun haksız fiile ilişkin kurallarının da uygulanacağı kuşkusuzdur. Davacının istemi 4721 sayılı TMK'nın 1007 nci maddesinden kaynaklanan zarar olduğuna göre; istinaf incelemesinde taşınmazın niteliği ve zararın kapsamı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi, 2)Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre, dava konusu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazların tapu kaydına 19.03.2012 tarihli "orman sınırları içine alındı" şerhi konulduğu, davacının dava konusu iş bu taşınmazları şerh ile 09.07.2013 tarihinde satış yoluyla edindiği anlaşılmıştır. Buna göre Devlet tapu sicil kaydındaki şerhin tesisini sağlayarak kaydın bu hali ile değerlendirilmesi gerektiği hususunu aleniyete intikal ettirmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1020 nci maddesinin.: "Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez." hükmü nazara alındığında tapunun beyanlar hanesine şerh işlendikten sonra bu şerhi tapuda görmesine rağmen taşınmazı devralan davacının iyi niyetli olduğundan ve TMK’nın 2 nci maddesi uyarınca dürüst davrandığından söz edilemez. Hal böyle olunca, davacının tapusunun iptali sebebiyle bir zararının oluştuğu kabul edilse bile bu zararın tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklandığı söylenemeyeceği gibi zarar ile tapu işlemleri arasında nedensellik bağının varlığından da bahsetmek mümkün olmayacağından bu parseller yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir. Taraf vekillerinin temyiz itirazı yerinde görüldüğünden hükmün BOZULMASINA, davalı idare harçtan muaf olduğundan harç alınmamasına, davacıdan peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine, 20/09/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Dava, mülkiyeti davacıya ait taşınmazların kesinleşen orman tahdit sınırları içinde kalması nedeniyle uğranılan zararın TMK’nın 1007 nci maddesi uyarınca tazmini ve taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tescili istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince asıl ve birleştirilen davaların kabulü yönünde verilen karara karşı davalı … vekilince yapılan istinaf başvurusunun bölge adliye mahkemesince davaya konu 127 ada 19 parsel sayılı taşınmaza ilişkin 2017/50 E. sayılı birleştirilen dosya yönünden kabulü ile 127 ada 19 parsel sayılı taşınmaz yönünden orman vasfı ile Hazine adına tesciline ilişkin açılmış bir dava olmadığından ve davacı aleyhine bir zarar oluşmadığından davanın reddi gerektiğinden bahisle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında karar verilmiş, davaya konu 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin asıl ve birleştirilen diğer dosyalar hakkındaki istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararla birlikte hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Temyiz incelemesi sonunda Dairemizin bozma kararının çoğunluk görüşüne dayalı (2) numaralı bendinde; dava konusu taşınmazlardan 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin olarak, “orman sınırları içine alındı” şerhini görerek satın alan davacının kötüniyetli sayılarak bu parseller yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi doğru görülmeyerek verilen bozma kararının sadece bu kısmına açıklayacağımız nedenlerle katılmamaktayız. TMK’nın 1007 nci maddesinde tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Bu sorumluluğun nitelik itibarıyla kusursuz sorumluluk olduğu hususu gerek öğretide gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız olarak tutulmuş olan kayıtlar nedeniyle doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamalarında kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğu kuşkusuzdur. TMK’nın 1007 nci maddesinde kabul edilen sorumluluğun doğabilmesinin ilk şartı, Tapu Sicil Tüzüğünün 7 nci maddesinde sayılan ana ve yardımcı sicillerin Devlet tarafından tutulması için gerekli bir eylem veya işlemin bulunmasıdır. Bildirim yükümlülükleri, sicilin tutulmasına ilişkin araçların korunması, saklanması, kayıtların yazımından önce gerekli araştırmaların yapılması, siciller ile ilgili örneklerin ilgilisine verilmesi, sicildeki bilgilerin eksik ya da yanlış çıkartılması gibi hususlar da tapu sicilinin tutulması kavramı içine girmektedir. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için bu kayıtların tutulması sırasında bir hatanın mevcut olması veya gerçeğe aykırı bir sicilin tutulmuş olması gerekir. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle Devletin sorumlu tutulabilmesinin ikinci şartı, bir zararın oluşmasıdır. Zarar tehlikesi var olmakla birlikte henüz zarar doğmamış ve zararın başka türlü önlenmesi imkânı var ise aynî hakkını kaybeden veya aynî hakkı sınırlandırılan kişi, tapu kaydının düzeltilmesi davası ile ya da tapu memurunun idari bir işlemi ile hakkına kavuşabilecekse zararın doğduğundan söz edilemez. Zararın varlığının kesin olarak anlaşıldığı hallerde Devletin sorumluluğundan söz edilebilecektir. TMK’nın 1007 nci maddesine göre Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için gereken bir diğer şart, meydana gelen zarar ile tapu sicilinin tutulması arasında illiyet bağının bulunması, ayrıca zarar görenin bu illiyet bağını kesecek derecede bir kusurunun bulunmamasıdır. Eğer zarar görenin bir kusuru var ve bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise Devletin sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Bu nedenle somut olayda davacının tapu kaydındaki “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şerhine rağmen taşınmazı satın almasında davacıya bir kusur yüklenebilecek mi, davacı kötü niyetli sayılabilecek mi, davacı kötü niyetli sayılacak ise bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta mıdır sorularının cevabı önem taşımaktadır. Öncelikle, hatalı olarak verildiği düşünülse dahi Devlet kurumlarınca özel mülkiyete konu edilerek gerçek ve tüzel kişiler adına tesis ve tescil edilen taşınmazlara ait tapu kayıtları kazanılmış hak oluşturacaklarından, hiçbir gerekçe ile “yok hükmünde” veya “geçersiz” sayılamazlar. Tapu kayıtları bedelsiz olarak iptal edilemez. Tapu kayıtlarının iptal edilmesi üzerine açılan bedel (tazminat) davaları reddedilemez. Aksi yöndeki düşünce, Anayasamızın 90 ıncı maddesi ile mülkiyet hakkına ilişkin hükümlerine, hukuk devletinin güvenilirliği ve devamlılığı ilkesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (1) No.lu Protokolünün 1 inci maddesine açıkça aykırılık teşkil eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanında olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi, hukuken öngörülebilir olup kamu alanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç da içermektedir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, mülkiyet tespitine ilişkin hukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı halde bir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesi şeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin, kamunun yararı ile bireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bu müdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararak başvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No: 37451/97, 11/10/2005, §§ 36-43; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04, 10/03/2009, §§ 34-41) Tapu sicilinin tutulmasından doğan Devletin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk hali olduğundan, sorumluluğun ortadan kalkması için illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması gerekir. Burada zararın doğduğu anın tespiti illiyet bağının kesilip kesilmemesi yönünden önem arz etmektedir. Zira davacının tapu kaydındaki şerhi görerek ve bilerek taşınmazı satın almasının zararın oluşumuna katkısının bulunup bulunmaması, Devletin sorumluluğunun tespiti açısından önemlidir. Bu değerlendirme şüphesiz her somut olayın kendi şart ve özelliklerine göre yapılmalıdır. Dairemizin bozma kararının çoğunluk görüşüne dayalı (2) numaralı bendinde, davacının tapu kaydında “orman sınırları içinde kaldığı bildirilmiştir” şerhi bulunan ve tapusunun iptal edilme ihtimalini öngörebildiği taşınmazları satın alması nedeniyle tazminat ödenmesini isteyemeyeceği düşüncesiyle kararın bozulması gerektiği kabul edilmiştir. Böyle bir kabul, Devletin hatalı kayıt oluşturmasından kaynaklı sorumluluğu ile taşınmazın orman şerhinin bilinerek satın alınması olgusu arasında, bu kusursuz sorumluluğu bertaraf edecek nasıl bir bağlantı olduğunu izah etmeye yetecek dayanaktan yoksundur. Zira orman şerhini içerse de alım-satıma engel bir açıklama, tedbir kararı, vs. bulunmayan tapu kaydına güvenerek bulunduğu hâl üzere taşınmazı satın alan kişinin tapusunun kamu yararına dayalı meşru bir amaçla da olsa bedelsiz iptali ile tüm zararın davacıya yüklenmesi, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin hatalı işlem yapan idare lehine bozulması sonucunu doğurur. Davacının orman şerhli bir taşınmazı satın almış olması Anayasa’nın 35 inci maddesindeki güvenceleri ortadan kaldırmaz. Salt “orman” şerhli bir taşınmazın satın alınması, ilgili idarenin tapu sicilini gecikmeksizin, doğru ve eksiksiz oluşturma sorumluluğunun ihlalini mazur göstermeye yetmemelidir. Şayet önceki malikin talep hakkının bulunmadığı bir durumda, yeni malik talep hakkı elde edecek olsa ve devir sırf bu amaçla yapılmış olsaydı, davacının eyleminin illiyet bağının kesilmesine neden olduğu kabul edilebilirdi. Zira burada zarar görenin bu eylemi zararın meydana gelmesinin sebebi olarak ortaya çıkmış olacaktı. Zarar görenin eyleminin zararın ortaya çıkmasının bir sebebi halini almadığı durumlarda illiyet bağının kesildiğinden bahsedilemez. Çünkü zarar ve sorumluluk zaten doğmuştur. Somut olayda; dava konusu 133 ada 2 ve 4 sayılı parsellerin tapu kayıtlarına 19.3.2012’de orman şerhi konulmuş, davacı bu taşınmazları 9.7.2013’te satın almıştır. Bu satıştan sonra 9.9.2013 tarihinde 54 No’lu Orman Kadastro Komisyonunca neticelendirilen orman kadastro çalışmaları ilan edilmiştir. Tapu maliki davacı tarafça dava konusu 133 ada 2 ve 4 parseller ile 127 ada 19 parsele ilişkin olarak 9.10.2013 tarihinde orman kadastrosu tespitine itiraz davası açılmış, Yalova Kadastro Mahkemesinde farklı dava dosyalarında yürütülen yargılama sonrasında itiraz davalarının reddine karar verilmiş, hüküm 133 ada 2 ve 4 parseller yönünden 10.10.2016 tarihinde kesinleşmiştir. Akabinde her iki taşınmazın da tapu kütüklerinin beyanlar hanesine 19.1.2017’de “tapu iptal ve tescil davası açılacağı” şerh edilmiş ve Orman Genel Müdürlüğünce 7.2.2017’de Yalova 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde 2017/44 E. sayılı eldeki dosyamızın davacısı aleyhinde tapu iptali ve tescili davası açılmış, dava eldeki dava dosyamız ile birleştirilmiştir. Sonrasında da, sözkonusu taşınmazların “üçüncü şahıslara devir ve temlikinin önlenmesi” yönünde ilgili mahkemeden alınan ihtiyatî tedbir kararı gereğince tapu kütüklerine 10.2.2017’de şerh konulmuştur. Dosya kapsamındaki sürecin özetinden de anlaşılacağı üzere; orman kadastrosu komisyon kararının ilanı, bu ilandaki tespitlere yönelik açılan itiraz davasında verilen kararın kesinleşmesi sonrasında tapu iptal ve tescil davasının açılması, dava konusu taşınmazlarda devir ve temlikin engellenmesi için ihtiyati tedbir talebinde bulunulması ve davacı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile orman vasfıyla Hazine adına tescili süreçleri davacının dava konusu taşınmazları 9.7.2013 tarihinde satın alma suretiyle tapu maliki olmasının ardından gerçekleşmiştir. Eski malik açısından var olabilecek bir hak, kötü niyetli olduğu ispatlanamamış yeni malik için de şüphesiz geçerli sayılmalıdır. Davacının, orman şerhi konulmasına rağmen niteliği henüz kesinleştirilmemiş, ilanı yapılmamış, itiraz ve dava yolları henüz sonuçlanmamış hattta başlamamış taşınmazları satın almasında illiyet bağını kesebilecek yoğunlukta kötü niyetli olduğuna dair herhangi bir tespit dosya kapsamında yapılamamıştır. Bir kimsenin iyiniyetli olmadığına dair şüphe, kötü niyet ispatlanamadığı müddetçe nedensellik bağını kopartacak boyutta ve mülkiyet hakkı gibi temel bir anayasal hakkın ihlali için yeter düzeyde kabul edilemez. (Bkz. Aynı anlamda, Anayasa Mahkemesi, B. No:2019/4977, 24.11.2021) Yukarıda açıklamış olduğumuz nedenlerden dolayı dava konusu taşınmazlardan 133 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin olarak da davanın kabulü gerektiği düşüncesiyle Dairemiz bozma kararının (2) no’lu bendi yönünden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz. 24/05/2022

Görevli ve Yetkili Mahkeme ile Husumet

TMK m. 1007'ye dayanan Devlet sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür. Bu yetki kuralı doğrudan kanun hükmünden kaynaklanmaktadır. Orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddedildiği görülmektedir.

Zamanaşımı Süresi

TMK m. 1007 kapsamındaki tazminat davasının on yıllık zamanaşımı süresi içinde açılması gerektiği Yargıtay kararlarında olgusal tespit olarak yer almaktadır. Bu sürenin somut olayda tam olarak hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağı, tapu iptal kararının kesinleşme tarihi mi, orman sınırının kesinleşme tarihi mi yoksa zararın öğrenildiği tarih mi olduğu kaynaklarda tartışılmamıştır.

Anayasal ve Uluslararası Boyut

Tapunun iptali hâlinde tazminat ödenmemesinin Anayasa m. 35 kapsamında mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahale oluşturabileceği değerlendirmesi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarındaki azınlık görüşlerinde kapsamlı biçimde ele alınmıştır. Bu görüşe göre kamuya ait ormanların ve diğer malların korunmasındaki kamu yararı ile kişilerin mülkiyet hakkı arasındaki makul denge, mülkiyetine müdahale edilen kişiye tazminat ödenmesi veya zararının başka yollarla telafi edilmesi koşuluyla sağlanabilir. Anayasa Mahkemesi çeşitli kararlarında ve AİHM de tazminat ödenmeksizin tapu kaydı iptal edilen başvurucular yönünden, örneğin N.A. ve diğerleri/Türkiye (B. No: 37451/97, 11.10.2005) ve Rimer ve diğerleri/Türkiye (B. No: 18257/04, 10.3.2009) davalarında, adil dengenin bozulduğu sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte bu anayasal ve uluslararası çerçevenin orman şerhi taşıyan taşınmazı şerhi bilerek satın alan alıcılara uygulanıp uygulanamayacağı, yukarıda aktarılan HGK çoğunluk kararlarında farklı bir sonuca varılması nedeniyle tartışmalı olmaya devam etmektedir.

Sık Sorulan Sorular

Orman şerhi nedeniyle TMK m. 1007 davası kime karşı açılır?

Dava Hazineye karşı açılır. TMK m. 1007 uyarınca tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan sorumlu olan taraf Devlettir. Orman idaresine karşı açılan davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle usulden reddedildiği görülmektedir.

Taşınmazı orman şerhini görerek satın alan kişi tazminat talep edebilir mi?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2025 yılındaki oy çokluğuyla verilen kararlarına göre, beyanlar hanesindeki orman şerhini görerek taşınmazı satın alan alıcı bakımından zarar ile tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmaması arasında nedensellik bağının kurulamayacağı ve bu nedenle TMK m. 1007 kapsamında tazminat talebinin reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Ancak bu kararlar oyçokluğuyla verilmiş olup azınlık görüşleri zıt yönde değerlendirmeler içermektedir.

Orman şerhinden önce taşınmazı miras yoluyla edinen kişi tazminat alabilir mi?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/672, K. 2025/130 sayılı kararında çoğunluk, miras yoluyla intikal eden pay bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini benimsemiştir. Dolayısıyla orman şerhinin tapu siciline işlenmesinden önce taşınmazı miras yoluyla edinen kişiler bakımından farklı bir değerlendirme yapılmaktadır.

Kadastro hatası nedeniyle konulan orman şerhi de bu kapsamda değerlendiriliyor mu?

Evet. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler oluşturduğundan, kadastro kayıtlarındaki hatalardan da TMK m. 1007 anlamında Devlet sorumludur. Kadastro görevlilerinin gerçek hukuki duruma uymayan kayıtlar düzenlemeleri ve taşınmazın niteliğinde yaptıkları yanlışlıklar da bu sorumluluk kapsamında ele alınmaktadır.

TMK m. 1007 davası hangi mahkemede açılır?

TMK m. 1007'den doğan Devlet sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.

Bu davada zamanaşımı süresi ne kadardır?

Yargıtay kararlarında bu tür davaların on yıllık zamanaşımı süresi içinde açıldığı olgusal olarak tespit edilmiştir. Ancak bu sürenin somut olayda hangi tarihten itibaren başlayacağı konusunda kaynaklar arasında tartışılmış, belirlenmiş bir genel kural bulunmamaktadır.

Tazminat hesabında taşınmazın değeri nasıl belirlenir?

Tazminatta esas alınacak değerlendirme tarihine ilişkin Yargıtay kararlarında farklı yaklaşımlar mevcuttur; bu konudaki metodolojik ayrılık henüz kesin bir çoğunluk içtihadıyla sonuçlandırılmamıştır. Taşınmazın arazi niteliğinde olduğu durumlarda net gelir metodu, arsa niteliğinde olduğu durumlarda ise emsal karşılaştırması yöntemi uygulanması gerektiği Yargıtay kararlarında dile getirilen bir yaklaşımdır. Tapu kaydındaki şerhlerin taşınmazın değerini düşürdüğü ve bu eksilmenin tazminat hesabında dikkate alınması gerektiği Yargıtay kararlarında azınlık görüşleri çerçevesinde ele alınan bir mesele olmakla birlikte, bu hesaplama yönteminin somut uygulaması ilgili davalarda henüz kesinleşmemiştir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu