Katkı Payı Alacağı Davasında Şartlar ve Süre

by Avukat Erdal Ersoy
Katkı Payı Alacağı Davasında Şartlar ve Süre

7589 sayılı Kanunun 19. maddesiyle HMK m.107, 31 Temmuz 2026’da yürürlükten kaldırılmıştır. Bu tarihten önce açılan davalarda eski m.107 uygulanmaya devam eder; aşağıdaki belirsiz alacak açıklamaları bu eski dosyalarla sınırlıdır. Yeni davalarda kaldırılmış m.107’ye dayanılarak belirsiz alacak davası açılamaz. HMK m.109/4 kapsamında kısmi davada talep, aynı davada bir defaya mahsus, tahkikat sona erinceye kadar iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmadan artırılabilir; bu durumda artırılan kısımda zamanaşımı dava tarihinden kesilmiş sayılır. Ayrı ek dava ve yalnızca fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması bu artırım sonucu ile aynı değildir.

7589 sayılı Kanun, Madde 19Kaynağı aç
YARGININ ETKİN VE VERİMLİ İŞLEMESİNE YÖNELİK BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN Kanun No. 7589 Kabul Tarihi: 16/7/2026 MADDE 1- 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun 114 üncü maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki cümleler eklenmiş ve yedinci fıkrasının (6), (8) ve (9) numaralı bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Tüm maliklerin miras yoluyla edindikleri ve mirasçılar dışında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkının bulunmadığı taşınmazlar bakımından ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesi hâlinde yapılacak açık artırmalarda birinci artırma sadece malik olan mirasçılar arasında yapılır. Sadece malik olan mirasçılar arasında yapılacak bu artırma usulü bir defaya mahsus olmak üzere uygulanır.” “6. Satış talep eden ve artırmaya katılmak isteyen alacaklının, en geç artırma süresinin bitiminden önceki iş günü mesai bitimine kadar satışı yapan icra dairesine müracaat etmesi hâlinde alacağın teminatı karşıladığı miktar kadar kendisinden teminat alınmayacağı, açık artırmalarda Hazinenin teminat göstermekten muaf olduğu.” “8. Elektronik satış portalında verilecek tekliflerin haczedilen malın muhammen kıymetinin yüzde ellisi, ortaklığın satış suretiyle giderilmesinde birinci artırmanın sadece malik olan mirasçılar arasında yapıldığı durumlarda muhammen kıymetin yüzde yüzü, ikinci artırmada ise muhammen kıymetin yüzde ellisi ile o malla güvence altına alınan ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan alacakların toplamından hangisi fazla ise bu miktarı ve ayrıca bu miktara ilave olarak paraya çevirme ve paylaştırma masraflarını geçmesi gerektiği. 9. İhale alıcısının en yüksek teklifi verip de süresi içinde ihale bedelini yatırmaması hâlinde, alınan teminatın iade edilmeyip öncelikle satış masraflarından mahsup edileceği, kalan miktarın icra dosyaları bakımından alacaklarına mahsuben hak sahiplerine ödeneceği; süresi içinde ihale bedelini yatırmayan ihale alıcısının satış isteyen alacaklı olması durumunda, muhammen bedelin yüzde onunun kendi alacağından mahsup edileceği ve bu satış için yapılan masrafın kendisi üzerinde bırakılarak borçluya yüklenmeyeceği; ortaklığın satış suretiyle giderilmesinde en yüksek teklifi verip de ihale bedelini süresi içinde yatırmayan ihale alıcısından alınan teminatın kendisine iade edilmeyerek satış masrafları mahsup edildikten sonra paydaşlara payları oranında ödeneceği, süresi içinde ihale bedelini yatırmayanın paydaş olması durumunda ise alınan teminatın tamamının diğer pay sahiplerine payları oranında ödeneceği; ayrıca en yüksek teklifi verip de süresi içinde ihale bedelini yatırmayan ihale alıcısına, teklif ettiği bedelin yüzde beşi oranında satışı yapan icra dairesince veya satış memurunca idari para cezası verileceği, verilen bu cezanın 6183 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tahsili için tahsil dairesine bildirileceği.” MADDE 2- 18/1/1972 tarihli ve 1512 sayılı Noterlik Kanununun 55 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “ MADDE 55- Noterlik evrak ve defterleri mahkeme, sulh ceza hâkimliği ve Cumhuriyet başsavcılıklarınca veya resmî daireler tarafından yahut konusu da belirtilmek suretiyle noterlikte soruşturmaya yetkili kılınan kimselerce incelenebilir. Mahkeme, sulh ceza hâkimliği veya Cumhuriyet başsavcılığı tarafından, noterlik evrakının aslının istenmesi hâlinde ilgili noter, evrakın bir örneğini çıkarıp aslına uygunluğunu onaylar. Noter, onayladığı örneği aslının yerinde saklar ve evrakın aslını ilgili mercie gönderir. Mahkeme, sulh ceza hâkimliği, Cumhuriyet başsavcılığı veya soruşturmaya yetkili kılınan resmî daire tarafından noterlik evrakının onaylı bir örneğinin istendiği durumlarda, noter istenilen evrakın aslını elektronik ortamda taramak ve güvenli elektronik imzayla imzalamak suretiyle oluşturduğu onaylı örneği ilgili mercie elektronik ortamda gönderir. Elektronik ortamda gönderme imkânı bulunmayan durumlarda evrakın aslına uygunluğunu onaylayarak onaylı örneği ilgili mercie gönderir. Bu madde uyarınca yapılan işlemler için yevmiye numarası verilmez. Posta masrafı ve 112 nci madde uyarınca düzenlenen tarifeyle belirlenen yol masrafı hariç olmak üzere harç, vergi, değerli kâğıt ücreti dâhil herhangi bir ücret alınmaz.” MADDE 3- 6/1/1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun geçici 27 nci maddesinin onüçüncü fıkrasında yer alan “on yıl” ibaresi “on dört yıl” şeklinde değiştirilmiş ve maddenin onyedinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Bu fıkra hükümleri, 23/7/2030 tarihine kadar uygulanmaz.” MADDE 4- 6/1/1982 tarihli ve 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve ikinci fıkrasında yer alan “yirmibeşbin” ibaresi “dört yüz seksen altı bin” şeklinde değiştirilmiştir. “1. Düzenleyici işlemlere karşı açılanlar hariç, aşağıda sayılan davalar idare mahkemesi hâkimlerinden biri tarafından çözümlenir: a) Konusu dört yüz seksen altı bin Türk Lirasını aşmayan; idari işlemlere karşı açılan iptal davaları ve tam yargı davaları. b) İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim öğrencileri hakkında tesis edilen uzaklaştırma ve ilişik kesme sonucunu doğuranlar hariç disiplin cezası ile sınıf geçme, not tespiti, yurt, kredi ve burs işlemlerine karşı açılan davalar. c) Kamu görevlileri hakkında tesis edilen geçici görevlendirme, yolluk, lojman ve izin işlemlerine karşı açılan davalar. d) Kamu görevlilerine verilen uyarma cezasına karşı açılan davalar. e) Mesleki faaliyeti geçici veya sürekli olarak engelleyenler hariç olmak üzere, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının üyeleri hakkında verdiği disiplin cezalarına karşı açılan davalar. f) 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan davalar.” MADDE 5- 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 45 inci maddesinin üçüncü ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “3. Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararına ilişkin yaptığı inceleme sonunda; a) Kararı hukuka uygun bulursa, b) Kararın sonucu hukuka uygun olmakla birlikte gösterilen gerekçeyi doğru bulmaz veya eksik bulursa kararın gerekçesini değiştirerek, c) Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak, istinaf başvurusunun reddine karar verir.” “5. Bölge idare mahkemesi; a) İlk inceleme üzerine verilen kararlar ile usule ilişkin verilen diğer nihai kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulması, b) Davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması, c) Dilekçenin reddine karar verilmesi gerekirken bu karar verilmeksizin dava hakkında karar verilmesi, d) Dosyanın eksik veya yanlış hasımla tekemmül ettirilerek karar verilmesi, e) Talep hakkında karar verilmemesi yahut eksik hükümle karar verilmesi, f) Keşif veya bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği hâlde yaptırılmadan karar verilmesi, g) Duruşma yapılması gerektiği hâlde duruşma yapılmadan karar verilmesi, hallerinde, istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine kesin olarak karar verir. Ancak bölge idare mahkemesi, (f) ve (g) bentlerindeki eksikliği kendisi gidererek karar verebilir. Bu fıkrada sayılan haller dışında kararın kaldırılarak dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine karar verilemez.” MADDE 6- 2577 sayılı Kanunun 46 ncı maddesinin birinci fıkrasının başına “1.” ibaresi eklenmiş, (c) bendi yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “2. Birinci fıkra kapsamında olmayan davalarda bölge idare mahkemesinin istinaf kanun yolu incelemesinde ilk derece mahkemesi kararını kaldırması üzerine yeniden verdiği kararlar, tebliğinden itibaren otuz gün içinde Danıştayda temyiz edilebilir. Ancak, aşağıda sayılan dava ve işler bakımından kaldırma kararı üzerine yeniden bir karar verilmiş olsa dahi temyiz yoluna başvurulamaz: a) İdare ve vergi mahkemelerinde tek hâkimle görülen davalar. b) 2/7/1941 tarihli ve 4081 sayılı Çiftçi Mallarının Korunması Hakkında Kanunun uygulanmasından kaynaklanan davalar. c) 4/12/1984 tarihli ve 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanunun uygulanmasından kaynaklanan davalar. d) 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun uygulanmasından kaynaklanan davalar. e) Miktar veya değeri itibarıyla birinci fıkranın (b) bendinde belirtilen temyiz sınırının altında kalan bölge idare mahkemesinin yeniden verdiği karar ile ilk derece mahkemesi kararı arasındaki farkın, miktar itibarıyla 45 inci maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen parasal sınırı geçmeyen kararlar. f) Sadece vekalet ücreti ve yargılama giderlerine ilişkin verilen kararlar.” MADDE 7- 14/4/1982 tarihli ve 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanunun mülga 26 ncı maddesi başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir. “Atama ve görev süresi: MADDE 26- Adli tıp ihtisas kurulu başkan ve üyeliklerine atanmak için en az tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık belgesi ya da alanında doktora derecesi almış olmak şarttır. Adli tıp ihtisas kurulu başkan ve üyeleri ile adli tıp grup başkanları ve adli tıp ihtisas dairesi başkanlarının görev süresi dört yıldır. Yeni atanan veya görevlendirilenler göreve başlayıncaya kadar süresi dolanların görevi devam eder.” MADDE 8- 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 10 uncu maddesine mevcut üçüncü, ondördüncü ve onbeşinci fıkralarından sonra gelmek üzere sırasıyla aşağıdaki fıkralar eklenmiş, maddenin mevcut onikinci fıkrasında yer alan “onaltıncı” ibaresi “ondokuzuncu” şeklinde ve mevcut onsekizinci fıkrasında yer alan “sözlü sınavlara ilişkin hususlar Türkiye Adalet Akademisince çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” ibaresi “sözlü sınavlara ilişkin diğer hususlar Türkiye Adalet Akademisince çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” şeklinde değiştirilmiştir. “Adli yargı hâkim ve savcı yardımcıları ile idari yargı hâkim yardımcılarına ilgisine göre; Anayasa ve insan hakları hukuku, ceza hukuku, özel hukuk, idare hukuku, vergi hukuku ve usul hukuku alanları ile duruşma yönetimi, karar ve gerekçeli karar yazımı, adalet hizmetlerinin yönetimi ve denetimi, uluslararası kuruluşlar ve sözleşmeler, sık karşılaşılan davalar ve kişisel gelişim konularında eğitim verilir.” “Yazılı sınavlarda eğitim verilen konulardan soru sorulur. Sınavlar, yüz tam puan üzerinden değerlendirilir. Mazereti sebebiyle yazılı sınavlara katılamayan hâkim ve savcı yardımcıları, mazeretlerinin ortadan kalktığı günden itibaren durumlarını en geç beş iş günü içinde Türkiye Adalet Akademisine bildirir. Yazılı sınav kurulunca mazereti haklı görülenlerin yazılı sınavı, Akademi tarafından belirlenen tarihte yapılır. Yazılı sınav sonuçları, yazılı sınav kurulunca tutanağa bağlanır ve Akademiye teslim edilir.” “Sözlü sınavda hâkim ve savcı yardımcısının; a) Eğitim konularına ilişkin mevzuat, içtihat ve uygulama bilgisi, b) Mesleki yeterliliği, hukuki meseleleri kavrama, çözme ve ifade etme yeteneği, c) Özgüveni, temsil kabiliyeti ve davranışlarının mesleğe uygunluğu, ç) Türkçeyi etkin bir şekilde kullanma becerisi ile genel kültür ve yetenek düzeyi, değerlendirilir. Sözlü sınav, bu fıkrada belirtilen hususların her biri yirmibeşer puan üzerinden değerlendirilerek yapılır. Sözlü sınav kurulunun her bir üyesi tarafından verilen puanlar ayrı ayrı tutanağa geçirilir. Sözlü sınav puanı, üyelerin yüz üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasıdır. Sözlü sınav sonuçları, sözlü sınav kurulunca tutanağa bağlanır ve Akademiye teslim edilir. Mazereti sebebiyle sözlü sınava katılamayan hâkim ve savcı yardımcıları, mazeretlerinin ortadan kalktığı günden itibaren durumlarını en geç beş iş günü içinde Türkiye Adalet Akademisine bildirir. Sözlü sınav kurulunca mazereti haklı görülenlerin sözlü sınavı, Akademi tarafından belirlenen tarihte yapılır.” MADDE 9- 2802 sayılı Kanunun 63 üncü maddesinin ikinci fıkrasına (e) bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki bent eklenmiş ve diğer bent buna göre teselsül ettirilmiştir. “f) Mesleğin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurmak,” MADDE 10- 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunun 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “ MADDE 1- 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni üzerinden yapılır. Söz konusu reeskont oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında 30 Haziran günü belirlenen oranın yüzde sekseni geçerli olur.” MADDE 11- 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 440 ıncı maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesine “talimat uyarınca,” ibaresinden sonra gelmek üzere “Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemine entegre elektronik satış portalında” ibaresi eklenmiştir. MADDE 12- 4721 sayılı Kanunun 444 üncü maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Satış, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemine entegre elektronik satış portalında açık artırmayla yapılır ve ihale vesayet makamının onamasıyla tamam olur; onamaya ilişkin kararın ihale gününden başlayarak on gün içinde verilmesi gerekir.” MADDE 13- 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 158 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(4) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.” MADDE 14- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 80 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “(2) İnceleme sonuçları kimlik bilgilerinden arındırılmış şekilde mahsus bir sisteme kaydedilir ve bir örneği dosyasında delil olarak saklanmak üzere soruşturma veya kovuşturma makamına gönderilir. Sisteme kaydedilen ve dosyada delil olarak saklanan bilgiler, kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz süresinin dolması, itirazın reddi, beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilip kesinleşmesi hâllerinde derhâl, diğer hallerde mahkeme kararının kesinleşmesinden itibaren yirmi yıl geçmesiyle Cumhuriyet savcısının huzurunda yok edilir ve bu husus dosyasında muhafaza edilmek üzere tutanağa geçirilir. Bilgisi sisteme kaydedilen kişi bu süre içinde kişisel verinin saklanmasını gerektiren amacın ortadan kalkması veya haklı bir nedenin bulunması halinde hâkim veya mahkemeden bu bilgilerin silinmesini talep edebilir.” “(3) Bu madde uyarınca sisteme kaydedilen bilgiler, yürütülmekte olan bir soruşturma veya kovuşturma kapsamında maddî gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla mahkeme, hâkim veya Cumhuriyet savcısı kararıyla kullanılabilir. Mahkeme veya hâkim kararlarına karşı itiraz yoluna; Cumhuriyet savcısının kararına karşı ise sulh ceza hâkimliğine başvurulabilir. (4) İnceleme sonuçlarının mahsus sistemde kaydedilmesi, saklanması ve imhası ile bu kayıtlardan yararlanmaya ilişkin esas ve usuller, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı tarafından müştereken çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” MADDE 15- 5271 sayılı Kanunun 231 inci maddesinin beş ila ondördüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, müsadereye ilişkin hükümler hariç, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder. (6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın; aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (7) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması hâlinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. (8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi hâlinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak; a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması hâlinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine, b) Bir meslek veya sanat sahibi olması hâlinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına, c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. (9) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler hâlinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir. (10) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. (11) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması hâlinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı hâlinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. Açıklanan veya yeni kurulan hükme itiraz edilebilir. İtiraz mercii ancak bu fıkradaki koşullarla sınırlı olarak bir değerlendirme yapabilir. (12) 272 nci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi tarafından verilen kararlar hakkında 286 ncı madde hükümleri uygulanır. 272 nci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının ilk derece mahkemesi sıfatıyla bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilmesi hâlinde temyiz yoluna gidilebilir. İstinaf ve temyiz yolunda karar ve hüküm, usul ve esasa ilişkin hukuka aykırılıklar yönünden incelenir. (13) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. (14) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, işkence ve eziyet suçları ile kamu görevlisinin görevi sebebiyle işlediği ve Anayasanın 17 nci maddesi kapsamında kötü muamele kabul edilebilecek suçlar hakkında uygulanmaz.” MADDE 16- 5271 sayılı Kanunun 247 nci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “(3) Kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabilir. Ancak, daha önce sorgusu yapılmamış ise, mahkûmiyet ve ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilemez. Güvenlik tedbirine karar verilmesi halinde kaçak sanık veya müdafii, savunma hakkının kullanılmak istendiğini belirterek yargılamanın yenilenmesini talep edebilir.” MADDE 17- 5271 sayılı Kanunun 308 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(1) Yargıtay ceza dairelerinin yargı yeri belirlenmesi ve görevsizlik kararları hariç olmak üzere tüm kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, dosyanın kendisine teslim edildiği tarihten itibaren üç ay içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz.” “(4) İstem, sanık veya sanık adına kanun yoluna başvurma hakkı olanlar ile katılan, katılma isteği karara bağlanmamış ya da katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar tarafından yapılır.” MADDE 18- 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 55 inci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. “Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar nedeniyle, zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına haksız fiil veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten; zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilinemediği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına ise karar tarihinden itibaren kanuni faiz işletilir. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplara bağlı tazminatlar için ifa amacıyla tahkikat başlayıncaya kadar ödenen bedel, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilir.” MADDE 19- 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 107 nci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. MADDE 20- 6100 sayılı Kanunun 109 uncu maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(4) Alacağın sadece bir kısmının dava edildiği durumlarda talep konusu, aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın tahkikatın sona ermesine kadar artırılabilir. Bu durumda zamanaşımı, artırılan kısım bakımından da dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılır.” MADDE 21- 6100 sayılı Kanunun 147 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Duruşmalar arasındaki süre üç aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması veya istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek daha uzun bir süre belirleyebilir.” MADDE 22- 6100 sayılı Kanunun 149 uncu maddesine üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkralar buna göre teselsül ettirilmiştir. “(4) Ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmaya katılmasına karar verilenler hakkında, 154 üncü maddenin üçüncü fıkrasının (ç) bendinde belirtilen ikrar, yeminin edası, davanın geri alınmasına muvafakat, davadan feragat, davayı kabul ile sulh olma hâlleri hariç olmak üzere, elle atılan imzaya ilişkin hükümler uygulanmaz.” MADDE 23- 6100 sayılı Kanunun 166 ncı maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “İlk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bununla bağlıdır.” MADDE 24- 6100 sayılı Kanunun 168 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “ MADDE 168- (1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde görülmekte olan davalar yönünden verilen birleştirme kararına karşı sadece istinaf yoluna başvurulabilir. (2) İlk derece mahkemelerince verilen ayırma kararlarına karşı istinaf yoluna; bölge adliye mahkemelerinin birleştirme ve ayırma kararları hakkında ise temyiz yoluna, ancak hükümle birlikte gidilebilir. Şu kadar ki, bu husus tek başına, bölge adliye mahkemesinde hükmün kaldırılarak esastan incelenme; Yargıtayda ise bozma sebebi teşkil etmez.” MADDE 25- 6100 sayılı Kanunun 362 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “(3) Bölge adliye mahkemesinin yaptığı inceleme sonucunda istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edilerek yeniden esas hakkında verilen kararın kabul edilen ya da reddedilen kısmının, miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen parasal sınırın üzerinde olması halinde temyiz edilebilir. Şu kadar ki; a) Miktar veya değeri itibarıyla birinci fıkrada belirtilen temyiz sınırının altında kalan bölge adliye mahkemesinin yeniden esas hakkında verdiği karar ile ilk derece mahkemesi kararı arasındaki farkın, miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen parasal sınırı geçmemesi halinde bu karara karşı temyiz yoluna başvurulamaz. b) Miktar veya değeri itibarıyla birinci fıkrada belirtilen temyiz sınırının altında kalan bölge adliye mahkemesinin yeniden esas hakkında verdiği kararın, sadece yargılama gideri veya vekâlet ücretine ilişkin olması halinde bu karara karşı temyiz yoluna başvurulamaz.” GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 2004 sayılı Kanunun 114 üncü maddesinde yapılan değişiklikler, bu değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilanı yapılmış açık artırmalar hakkında uygulanmaz. Bu açık artırmalar bakımından değişiklikten önceki hükümlerin uygulanmasına devam olunur. (2) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 2576 sayılı Kanunun 7 nci maddesinde yapılan değişiklikler, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılan davalar bakımından uygulanır. (3) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 2577 sayılı Kanunun 46 ncı maddesinde yapılan değişiklikler, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra bölge idare mahkemelerince verilen kararlar hakkında uygulanır. Bu tarihten önce bölge idare mahkemelerince verilen kararlar hakkında, bu Kanunla yapılan değişikliklerden önceki hükümler uygulanır. (4) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 2659 sayılı Kanunun mülga 26 ncı maddesinin yeniden düzenlenmesi suretiyle görev süresi belirlenen adli tıp ihtisas kurulu başkan ve üyeleri ile adli tıp grup başkanları ve adli tıp ihtisas dairesi başkanlarından; bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla dört yıl veya daha fazla süreyle görev yapmış olanların görevleri sona erer, dört yıldan daha az süreyle görev yapmış olanlar kalan süreyi tamamlar. Bu madde kapsamında görev süresi sona erenler, yerlerine atama veya görevlendirme yapılıncaya kadar görevine devam eder. (5) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 4721 sayılı Kanunun 440 ıncı ve 444 üncü maddelerinde yapılan değişiklikler, açık artırma suretiyle satışına karar verilip de bu değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilanı yapılmış açık artırmalar hakkında uygulanmaz. Bu açık artırmalar bakımından değişiklikten önceki hükümlerin uygulanmasına devam olunur. (6) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 5237 sayılı Kanunun 157 nci veya 158 inci maddesi uyarınca haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası kanun yolu incelemesinde bulunan sanıklardan, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5237 sayılı Kanunun 158 inci maddesine eklenen dördüncü fıkranın uygulanacağı sanıkların bölge adliye mahkemeleri ceza dairelerinde bulunan dosyaları hakkında bozma kararı verilir ve dosya ilk derece mahkemelerine gönderilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar ise gelişlerindeki usule uygun olarak ilk derece mahkemelerine gönderilir. (7) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 5237 sayılı Kanunun 157 nci veya 158 inci maddesi uyarınca haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası infaz aşamasında olan ve haklarında 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesi uygulanmamış hükümlülerden, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5237 sayılı Kanunun 158 inci maddesine eklenen dördüncü fıkranın uygulanacağı hükümlüler, mağdurun uğradığı zararı mahkemece yapılacak ihtardan itibaren altı ay içinde aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanabilir. Bu süre içinde mağdurun zararı tamamen giderilinceye kadar, bu fıkra uyarınca infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilemez. Bu fıkra hükümleri, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hüküm verilmiş olup da kanun yoluna başvurulmaması sebebiyle bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra kesinleşen hükümler bakımından da uygulanır. (8) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5271 sayılı Kanunun 308 inci maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişiklik, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra teslim edilen dosyalar hakkında uygulanır. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce teslim edilmiş olan dosyalar hakkında önceki hükümlerin uygulanmasına devam olunur. (9) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 6098 sayılı Kanunun 55 inci maddesinde yapılan değişiklik, söz konusu değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar hakkında uygulanır. Bu değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar bakımından maddenin değişiklikten önceki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. (10) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 6100 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan 107 nci maddesi, yürürlükten kaldırılma tarihinden önce açılan davalar bakımından uygulanmaya devam olunur. MADDE 26- (1) Bu Kanunun; a) 3 üncü maddesi 23/7/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde, b) 11 inci, 12 nci ve 22 nci maddeleri yayımı tarihinden itibaren üç ay sonra, c) Diğer maddeleri yayımı tarihinde, yürürlüğe girer. MADDE 27- (1) Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.

Resmî kaynak

Katkı payı, eşler arasında mal ayrılığının geçerli olduğu dönemde, 1 Ocak 2002’den önce edinilen mala para ya da para ile ölçülebilen maddi bir değerle ve karşılıksız yapılan katkıdan doğar. Bu tarihten sonra edinilen mallarda yasal rejim edinilmiş mallara katılma rejimidir; talep, şartlarına göre değer artış payı veya katılma alacağı olarak nitelendirilir. Hangi alacağın söz konusu olduğu, her malın edinim tarihine göre ayrı belirlenir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/13153, K. 2014/11554Kaynağı aç
8. Hukuk Dairesi         2013/13153 E.  ,  2014/11554 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Katkı payı alacağı … ile … aralarındaki katkı payı alacağı davasının reddine dair Antalya 3. Aile Mahkemesi'nden verilen 07.03.2013 gün ve 154/256 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekilleri, dava dilekçelerinde vekil edeni ile davalının 1977 yılında evlendiklerini, Hollanda Mahkemesi'nde açılan ve 12.09.2001 tarihinde sonuçlanan boşanma kararı ile boşandıklarını, yabancı mahkeme karanının … 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2004/197 Esas ve 2004/172 Karar sayılı ilamı ile tenfizine karar verildiğini, tenfiz kararının 03.06.2004 tarihinde kesinleşmesi ile Türkiye'de infaz edilir hale geldiğini, vekil edeninin Hollanda'da çalıştığını ve davalı eş ile birlikte yaşadıklarını, evliliğin devamı süresince 01.01.2002 tarihine kadar vekil edeninin çalışmaları sonucunda elde edilen birikimler ve davacı tarafından alınan kredilerle; 2001 yılında…plakalı araç, 1993 yılında …Mahallesi …Sokak … No:… ve … nolu daire, 1998 yılında …Mahallesi …ada … parseldeki …nolu bağımsız bölüm ile … yılında … Köyünde …ve … parsellerde toplam bir dönüm arsayı satın aldığını, bedellerinin tamamen vekil edenlerinin çalışması sonucu elde edilen kazançlar ve çekilen kredilerle ödendiğini, dava konusu araç ve taşınmazların değerlerinin bu aşamada bilmeleri mümkün olmadığından HMK'nun 107. maddesi gereğince dava konusu değer tahkikat sonucu belirlendiğinde taleplerini artırmak koşuluyla şimdilik 10000 TL harç değeri gösterildiğini açıklayarak araçtan ve taşınmazlardan kaynaklanan katkı payı alacağının dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir. Davalı kadın vekili, 10.03.2012 tarihli cevap dilekçesiyle; davanın katkı payı alacağı davası olduğunu, BK'nun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zaman aşımına tabi bulunduğunu, tarafların 2001 yılında Hollanda'da boşandıklarını, 2004 yılında da boşanma kararının tenfiz edildiğini, 5718 SK'nun (MÖHUK'un) 59. maddesi gözetildiğinde; yabanca mahkeme kararının kesinleşmesi tarihinden davanın açıldığı tarihe kadar 10 yıllık zaman aşımının geçtiğini, davanın öncelikle zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini ve zaman aşımı def'inde bulunduklarını, davacının araca bir katkısının bulunmadığını ve 2009 yılında satıldığını, …ada …parseldeki … nolu bağımsız bölümün yarı yarıya alındığını, gerek araç ve gerekse taşınmazla ilgili davacı tarafın iddialarının doğru olmadığını, haksız ve yersiz açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, "…boşanma kararının kesinleştiği tarihten dava tarihine kadar 10 yıllık zaman aşımı süresinin geçtiği ve zaman aşımı def'inin yerinde bulunduğu gerekçesiyle 5718 sayılı Kanun'un 59. maddesi uyarınca davanın reddine.." karar verilmesi üzerine hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, TKM'nin 170. maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen taşınmazlardan kaynaklanan katkı payı alacağı isteğine ilişkindir. Taraflar 07.10.1977 tarihinde evlenmiş, 12.09.2001 tarihinde açılan ve kabulle sonuçlanan yabancı mahkemenin 16.01.2002 tarihinde kesinleşen boşanma kararı ile boşanmışlardır. Eşler arasında evlendikleri tarihten… sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, taraflar, başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinde 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı, 12.09.2001 tarihine kadar edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (TMK. m. 202, 4722 SK. m. 10). Eşler arasındaki mal rejimi TMK'nun 225/2. maddesi uyarınca boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Boşanmaya ilişkin yabancı mahkeme kararı 16.01.2002 tarihinde kesinleşmiş olup eldeki dava ise, 15.02.2012 açılmıştır. Bu durum karşısında somut olayda, TMK'nun 5. maddesi yoluyla 6098 sayılı TBK'nun 146 ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun'un 59. maddesinin değerlendirilmesi gerekir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun'un 59. maddesi uyarınca; “Yabancı ilamın kesin hüküm veya kesin delil etkisi yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder.” Hemen belirtmelidir ki, her mahkeme kararının kesin hüküm ve icra kabiliyeti olmak üzere iki ayrı sonucu bulunmaktadır. Kesin hüküm teşkil eden mahkeme kararları-istisnalar dışında- icra kabiliyeti de taşırlar. Ne var ki, hem kesin hüküm, hem de icra kabiliyetini birlikte taşımayan mahkeme kararları da görülmektedir. Bir mahkeme kararının kesin hüküm ve icra kabiliyeti olmak üzere iki sonucu birlikte taşıyıp taşımadığı, kesin hüküm teşkil eden o mahkeme kararının hukuki niteliğine göre belirlenir. Aynı sonuç yabancı mahkeme kararları için de söz konusudur. Kesin hüküm, bir uyuşmazlığı nihai olarak ortadan kaldıran ve o hususun mahkemelerde yeniden inceleme konusu yapılmasına engel olan kanuni hakikat vasfıdır ve kararın aynı konuda, aynı taraflar arasında, aynı sebeple yeniden kaza organı önünde muhakeme konusu yapılamamasıdır. İstisnalar dışında icra kabiliyeti olan kararlar, hem maddi hem de şekli kesinlik taşıyan kararlardır. Maddi anlamda kesin hükmün, taşıdığı niteliğin gereği olarak, iki sonucu bulunmaktadır: kararın kesin delil teşkil etmesi ve aynı konuda, aynı taraflar arasında, aynı sebeple dava açılması halinde karşı tarafın kesin hüküm itirazında bulunabilmesidir. İşte yabancı mahkeme kararının tanınmasının hukuki gerekçesini, kararın kesin hüküm kuvveti oluşturmaktadır. Tanıma; “Bir mahkeme kararının kesin hüküm kuvvetinin yabancı ülkede kabulü”; tenfiz ise; “Bir mahkeme kararının, sahip olduğu kesin hüküm kuvvetinin sonucu olarak, maddi icra muamelelerini gerekli kılan kamu gücünü harekete geçiren vasfı”dır. Her mahkeme kararı hem kesin hüküm, hem de icra kabiliyetini birlikte taşımamakta; bazı kararlar nitelikleri gereği yalnız kesin hüküm teşkil etmekte, fakat icra kabiliyetleri bulunmamaktadır. İşte bu tür yabancı mahkeme kararları yalnız tanınabilir; tenfiz edilemezler. Çünkü icra kabiliyetleri yoktur. Tespit kararları ile yenilik doğurucu kararların Türkiye’de yalnız tanınmaları mümkün olup; bunlara tanıma şartları uygulanacaktır. Eda kararlarının ise, hem tanınmaları hem de tenfizleri mümkündür. Boşanma kararları hukuksal nitelikçe yenilik doğurucu kararlardandır. Yenilik doğrucu kararlar ise, bir hukuki durumun kurulması, değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması için hak sahibinin iradesinin kafi gelmemesi ve durumun ancak bir mahkeme kararı ile doğmasının gerekli olduğu hallerde açılan dava sonucu verilen karardır. Bu kararların hukuki alanda etkili olmaları için icraya ihtiyaçları yoktur. Bu kararlar taşıdıkları inşai tesir (yenilik doğrucu etki) ile arzu edilen sonuçları doğururlar. Hukukumuzda, yenilik doğurucu oldukları kabul edilen kararlar, babalık kararı, evlenmenin butlanı, ölüme bağlı tasarrufların iptali, nesebin reddi, evlat edinmeye izin ve boşanma kararları olarak sayılabilir. Bu kararların icra özelliği olmayıp; yabancı mahkeme kararı sadece bu kararlara yönelikse ve Türkiye’de nüfus kayıtlarında işlem yapılması amaçlanıyorsa, tanıma kararı bu amacı gerçekleştirmeye yeterli olacaktır. Görülmektedir ki, boşanma kararları hukuki nitelikçe yenilik doğurucu kararlardan olmakla, tanınmaları olanaklıdır. Ne var ki, bir boşanma kararı aynı zamanda icraya koymayı gerektiren, bir eda kararını (tazminat, nafaka, çocuk teslimi gibi) da taşıyorsa bu halde kararın eda bölümü için tenfiz şartlarının aranması gerekir. Diğer taraftan, tanıma yabancı mahkemece verilen kesinleşmiş bir kararın kabul edilmesi işlemi olup; tanımada amaç, sadece kararın maddi anlamda kesinliğinden yararlanılmasıdır. O halde, tanıma kararı verilebilmesinin ön koşulu bir yabancı mahkeme kararının varlığı ve bu kararın kesinleşmiş olmasıdır. 5718 sayılı Kanunun (MÖHUK), yukarıya metni aynen alınan 59.maddesinde; yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisinin, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edeceği düzenlenmiştir. Bu hükümle, yabancı mahkemeye ait ilamın kesin hüküm veya kesin delil etkisinin yabancı mahkeme kararının tanınmasından itibaren değil, somut olayda tanımaya konu yabancı mahkemeye ait boşanma kararının kesinleştiği andan itibaren etkisini göstereceği kabul edilmiştir. Bir başka deyişle, tanıma kararları nitelikleri gereği, verildikleri andan geriye etkili olarak yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarih itibariyle hüküm ifade edecektir. Bunun sonucu olarak da; boşanma kararının tanınması halinde taraflar, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren boşanmış kabul edilecek; boşanmanın kesinleşmesine bağlı hukuki sonuçlar da, yine bu tarihten itibaren hüküm ifade edecektir. Açıklanan bu yasal düzenlemeye paralel bir başka düzenleme de, 23.11.2006 gün 26355 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 58. maddesinde yer almaktadır. Sözü edilen düzenlemede; yabancı mahkemelerce verilen boşanma kararları için Türk mahkemelerince tenfiz veya tanıma kararı verilip, tanıma ve tenfiz kararının kesinleşmesi halinde; boşanma tarihinin tanıma ve tenfiz kararının kesinleşme tarihi değil; yabancı mahkemece verilmiş olan kararın kesinleşme tarihi olacağı kabul edilmiştir. Aynı Yönetmeliğin 157.maddesinde: “(1)….Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun hükümleri uyarınca, yabancı devlet mahkemelerinden verilen ve ilgili Devletin kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların işleme konulabilmesi için, yetkili Türk mahkemesince tenfiz edilmesi veya tanınması zorunludur. (2) Devletimizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin bu konudaki hükümleri saklıdır.” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hükme göre de, yabancı mahkeme kararlarının Nüfus Müdürlüklerince işleme konulabilmesi için, yetkili Türk Mahkemesince tenfizi veya tanınması gerekmektedir. Öte yandan, 5718 sayılı Kanunun (MÖHUK) 52. maddesinin ilk cümlesinde, kararın tenfiz edilmesinde “hukukî yararı” bulunan “herkes”in tenfiz isteminde bulunabileceği düzenlenmiştir. Vurgulamakta yarar vardır ki, bu düzenleme, daha önceki Kanun metninde olmayıp, 5718 sayılı Kanunla getirilmiştir. MÖHUK'nun 8.maddesine göre, “Zamanaşımı, hukuki işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tabidir.” Şıpka, “… Yabancı mahkemenin boşanma kararının Türkiye'de tanınması ön koşulu ile, bu boşanma kararı yabancı mahkemede kesinleştiği andan itibaren hükün doğurmuş sayılacağından, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda da Yargıtay'ın kabul ettiği zamanaşımı süresi olan bir yıllık süre, yabancı mahkemede kesinleşen boşanma davasının kesinleşme tarihinden itibaren başlaması gerekir. Zira boşanma kararlarının tenfizi için belirli bir zamanaşımı süresi bulunmadığından, yabancı mahkemece verilen kesinleşmiş boşanma kararı uzun yıllar sonra Türkiye'de açılan tenfiz kararının kesinleştiği tarihten başlatmak, 5718 sayılı MÖHUK'un 59. maddesinin hükmüne, amacına ve gerekçesine aykırı olduğu gibi, bu uygulama sonucunda, 20-25 yıl önce yabancı ülkelerde boşanmış olan eşleri, bugün dahi mal rejimi tasfiyesi ya da katkı payı davaları ile karşı karşıya getirebileceği endişemizi belirtmek isteriz” görüşünü savunmuştur. (Doç. Dr. Şükran Şıpka, Türk Hukukunda, Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Uygulamaya İlişkin Sorunlar. 1. baskı, 2011, İstanbul, s: 365, ayrıca aynı kitap, s: 361 vd. bkz, Daire'nin 8.6.2009 tarih ve 2030 E, 2937 sayılı kararı hariç bugüne kadarki kararları aynı yöndedir.) Tanıma yada tenfiz kararı kesinleştiği tarihten itibaren yabancı mahkemenin boşanma kararı hukuki sonuçlarını doğurur, yargısına varıldığı takdirde karşılaşılan şu sonuçları ortaya koymak mümkündür. 1-Mal rejimi yabancı mahkemede açılan boşanma davasının dava tarihinde değil, yabancı mahkeme kararının tanıma ya da tenfizi kararının kesinleştiği andan itibaren sona erer ve tasfiye bu tarihten sonra yapılabilir. 2-Zaman aşımının başlangıcı; zaman aşımı tanıma/tenfiz edilen ve kesinleşen bu kararlardan sonra yabancı boşanma kararının kesinleştiği tarihten itibaren değil, yani tanıma ve tenfiz kararının kesinleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar. 3-Eşler arasındaki evlilik, bu durum karşısında yabancı boşanma kararının tanınmasından ya da tenfizinden sonra kesinleştiği tarihte değil, tanıma/tenfiz karanının kesinleştiği tarihte sona ermiş olur. 4-Boşanmanın fer'i (eki) haklarına ilişkin olarak zaman aşımının yer aldığı TMK.nun 178. maddesindeki bir yıllık özel zaman aşımı süresinin başlangıcı, yabancı boşanma kararının kesinleştiği tarih (MÖHUK. m. 59) değil, tanıma/tenfiz kararının kesinleştiği tarih olacaktır. 5-Eşlerin ikisi de Türk asıllı ve yurt dışında çalışıyorlar. Eşlerden biri yabancı mahkemede açtığı boşanma davasının reddedilmesi ve o ülke hukukuna göre kesinleşmesi durumunda ve TMK'nun 166/4. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi ile 3 yıllık filli ayrılığa dayanılarak yeniden boşanma davası açıldığında 3 yıllık sürenin başlangıç tarihi hangi karara göre ve nasıl değerlendirilecektir? Yabancı mahkemeden verilen boşanmanın reddine ilişkin kararın yetkili Türk Mahkemesi'nce tanınmasına ya da tenfizine karar verilip, bu karar da kesinleştiğinde MÖHUK’un 59. maddesinin amacına uygun olarak yabancı mahkemenin kesinleşme tarihi esas alındığında tarafların boşanmalarına karar verilmesi mümkün olacaktır. Tanıma ya da tenfiz kararının kesinleşme tarihi baz alındığında ise, aradan beklide çok uzun süre geçmesine karşın yine en azından bir 3 yıl daha bekleyecekler ve ondan sonra TMK'nun 166/4. fıkrasına dayanılarak boşanma davasını açabileceklerdir. Bunun ise, toplum ve aile yapısı üzerinde yaratacağı aksi yöndeki etki, eşlerin karşı karşıya kalacağı psikolojik sorunlar vs. lerin etkisini hesaplamak mümkünmüdür? TMK'nun 166/4. maddesindeki 3 yıllık sürenin başlangıcı konusu önemli bir sorun olarak ortada kalmaktadır. 6-Boşanma kararlarının tenfizi ya da tanınması için belirlenmiş bir zaman aşımı süresi de yoktur. Bu nedenle, yabancı mahkeme kararının tanıma ve tenfizi konusunda her zaman dava açılabilir. Tanıma ya da tenfizin kesinleşme tarihi esas alındığında işin daha da uzamasına neden olacağı açıktır. Yabancı mahkemeden verilen boşanma kararının kesinleştiği tarihten tanıma/tenfiz kararının kesinleştiği tarihe kadar edinilen malların durumu ne olacaktır?. 7-Yabancı mahkemeden verilen boşanma kararının verildiği ülke hukukuna göre kesinleşmesinden sonra fakat bu kararın tanınması ya da tenfizi için yetkili Türk Mahkemesinde açılan davanın devamı sonrasında veya böyle bir dava hiç açılmamış ancak bu arada eşlerden biri ölmüş olsa, böyle bir varsayımda; yabancı mahkemenin verdiği boşanma kararının tanınmasına ya da tenfizine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra yabancı boşanma kararının kesinleştiği tarih zaman aşımının başlangıç tarihi olarak kabul edildiğinde, sağ kalan eş, ölen eşin mirasçısı olmayacaktır. Bu durum, TMK'nun 181, MÖHUK’un 52, 54, 58 ve 59. maddelerini amacına uygun düşecektir. Fakat zaman aşımının başlangıcı tanıma yada tenfiz kararının kesinleşme tarihi kabul edildiğinde ise, sağ kalan eş ölen eşin mirasçısı olabilecektir. 8-Eşlerden biri Türk vatandaşı, diğeri ise, yabancı uyruklu olduğu varsayımından hareket edildiğinde yabancı uyruklunun ülkesinde verilen boşanma kararı kesinleştiği tarihte o ülke hukukuna göre tüm hukuki sonuçlarını doğuracak yabancı uyruklu eş kararın kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış olacak, ancak Türk vatandaşı eş tanıma ve tenfiz kararının kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış kabul edilecektir. Böyle bir çelişkili ve garip bir durum ortaya çıkmış olacaktır. Tüm bu açıklamalar karşısında her ne kadar tanıma kararı 03.06.2004 tarihinde kesinleşmiş ise de, yabancı mahkemenin boşanmaya ilişkin ilamı 16.01.2002 tarihinde kesinleştiğinden hukuki sonuçlarını bu tarih itibariyle doğurduğu, anılan madde hükmü gereğidir. Dava mal ayrılığı rejimi döneminde edinilen taşınmazlarla ilgili katkı payı alacağı isteğine ilişkin olduğuna göre olayda, Borçlar Kanunu'nun başka türlü hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava için öngördüğü 10 yıllık zamanaşımı süresini öngören TMK'nun 5.maddesi yollamasıyla TBK'nun 146. maddesindeki düzenlemenin uygulanması gerektiği hususunda duraksama da yoktur. Yabancı Mahkemeden verilen boşanma kararının kesinleştiği 16.01.2002 tarihinden eldeki davanın açıldığı 15.02.2012 tarihine kadar TBK'nun 146. maddesindeki 10 yıllık zaman aşımı süresi geçtiğinden mahkemece, zaman aşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde usul ve Kanun'a aykırı bir yön bulunmamaktadır. Davacı vekilinin usule ve esasa ilişkin temyiz itirazları yerinde bulunmadığından reddi ile yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle ONANMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve aşağıda dökümü yazılı 24,30 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 0,90 TL'nin temyiz eden davacıdan alınmasına, 05.06.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Taraflar Hollanda Utrecht Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 16.01.2002 tarihinde kesinleşen ilamı ile boşanmışlardır. Söz konusu boşanma ilamı, …. Asliye Mahkemesi'nin 03.06.2004 tarihinde kesinleşen kararıyla tanınmıştır. Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin temyize konu dava ise 15.02.2012 tarihinde açılmış, davalı tarafça, süresinde zamanaşımı def’inde bulunulmuştur. Mahkemece, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un 50. maddesi hükmüne göre, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o Devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk Mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. Aynı Kanun'un 58/1. maddesine göre de, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi, yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. 59. madde de ise, yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisinin, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edeceğine yer verilmiştir. Karşılığı Mülga 2675 sayılı Kanun'da bulunmayan 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un 59. maddesi, yabancı mahkemelerce verilen kararların maddi hukuk bakımından ülkemizde hüküm ifade etmeye başlayacağı tarihi göstermeye ilişkin olup, önemli bir eksikliğin giderilmesi bakımından oldukça yerinde bir düzenlemedir. Bu kanun maddesi gereğince; yabancı mahkemelerce verilen hukuk davalarına ilişkin ilamların maddi hukuka ilişkin etkisinin tanıma tenfiz kararının kesinleşmesinden sonra değil de, yabancı mahkeme ilamlarının kesinleşmesinden itibaren hüküm ifade edeceği belirlenmiştir. Söz konusu kanuni düzenleme sayesinde, özellikle ticaret, borçlar, miras ve aile hukuku yönünden maddi hukuk bakımından belirsizlik giderilmek suretiyle önemli haksızlıklar engellenmiştir.Somut olay bakımından anılan Kanun maddelerinin değerlendirilmesi gerekirse; tanıma tenfiz kararı verilmek koşuluyla, eşler yabancı mahkemenin boşanmanın kabulüne ilişkin ilamının kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış sayılırlar. Bu kanuni düzenlemeye göre, sonraki tarihlerde tanıma tenfiz kararı verilse dahi, evlilik birliği yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte sona erer. 5718 sayılı Kanun'un 59. maddesiyle getirilen bu düzenleme sayesinde, eşler yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış sayılacaklarından tanıma tenfiz kararının verildiği tarihe kadar geçen ara dönemde birbirlerine mirasçı olmayacaklar, duruma göre doğan çocuk evlilik dışı doğmuş sayılacaktır. Bu düzenlemeyle, yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarih ile tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarih arasındaki ara dönemdeki belirsizlik ortadan kaldırılmıştır. Aksi takdirde, bu dönemde, henüz tanıma tenfiz kararı verilmediğinden evliliğin devam ettiğinin kabulü gerekir ve beraberinde çözümü zor yeni uyuşmazlıklara neden olur. Açıklandığı üzere; 59.madde, yabancı mahkeme ilamının maddi hukuk bakımından etkisinin hüküm ifade edeceği döneme açıklık getirmiştir. Sayın çoğunluk ile muhalefet arasındaki görüş ayrılığı, dava hakkının kullanılmasında karşılaşılan zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme ilamının kesinleşmesi tarihinde mi? Yoksa tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarihte mi? başlatılacağıdır. Çoğunluk, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin alacak davalarında, zamanaşımının yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte başlatılması gerektiğini savunmakta, muhalefet ise tanıma-tenfiz kararının kesinleşmesinden sonra başlatılması gerektiğini savunmaktadır. Yabancı mahkemelerce verilmiş ve kesinleşmiş boşanma ilamı hakkında, Türk mahkemelerince tanınma tenfiz karar verilmedikçe eşler Türk kanunlarına göre boşanmış sayılmayacaklarından, ara dönemde boşanmaya bağlı olarak Türkiye'de açılacak tazminat, nafaka ve mal rejiminin tasfiyesi gibi bazı dava haklarının kullanılması imkanı olmayacaktır. Başka bir anlatımla, bu ara dönemde açılan davaların, davanın görülebilirlik ön koşulu (evlilik devam ettiğinden) gerçekleşmediğinden reddedilmesi gerekecektir. Sayın çoğunluğun savunduğu görüşün benimsenmesi durumunda; tanıma-tenfiz kararından önceki ara dönemde, taraflar boşanmaya bağlı diğer dava haklarını kullanamayacak, ancak zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Zamanaşımı, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarihte başlayacağından, tanıma tenfiz kararından sonra açılacak davaların zamanaşımı süresinin geçmiş olması sonucu ile karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır. Bu görüş, hak sahibinin haktan yararlanmasına izin vermeden, zamanaşımını başlatmak demektir ki; bu durum, hakkın özüne, hakkaniyete, toplum vicdanına ve adalete aykırıdır. Zamanaşımının işlemeye başlamayacağı, başlamışsa duracağı halleri düzenleyen 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 153. maddesinin 6. fıkrasına göre (eBK 132/6); Alacak, Türk mahkemelerinde ileri sürülemeyecek durumda ise zamanaşımı işlemez. Açıklanan bu kanuni düzenlemede muhalefet görüşünü doğrulamaktadır. Söz konusu kanuni düzenleme olması dahi, gelişmiş ülke hukukçularının kabul ettiği evrensel hukuk genel prensibine göre; ileri sürülmesi zamanaşımına bağlanan hakların kullanılmasında, zamanaşımı, söz konusu hakkın kullanılabilir duruma geldiği tarihte başlar. Bir hak kullanılabilir duruma gelmeden zamanaşımı işletilemez. O halde; mal rejiminin tasfiyesine ilişkin alacak davalarındaki, dava açma zamanaşımı, boşanmaya bağlı dava haklarının kullanılabilir hale geldiği, tanıma tenfiz kararının kesinleşmesi tarihinde başlatılması gerekir. Nitekim, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 15.07.2009 gün 8466/4071 ile 15.07.2009 gün 8466/14071 ve 8. Hukuk Dairesi'nin 08.06.2009 gün 2030/2937 sayılı kararları da muhalefet görüşü doğrultusundadır. Açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle onanması yönündeki görüşüne katılmamaktayız.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/6188, K. 2014/16175Kaynağı aç
8. Hukuk Dairesi         2014/6188 E.  ,  2014/16175 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Mal rejiminden kaynaklanan davalar (Esasen katkı payı alacağı ve katılma alacağı) … ile … aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan davalar (Esasen katkı payı alacağı ve katılma alacağ) davasının kısmen kabulüne, kısmen reddine dair ..Aile Mahkemesi'nden verilen 11.12.2013 gün ve 527/955 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay'ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 16.09.2014 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davalı … bizzat ve vekili Av. … ve karşı taraftan davacı ….vekili Av. … geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı … vekili, davacının 1970 yılında çalışmaya …’ya gittiğini, 1972 yılında yurtdışında davalı ile evlendiğini, evlenme öncesi ve sonrası davacının çikolata fabrikasında 1980 yılına kadar çalışarak gelir elde ettiğini, tüm kazancını davalıya verdiğini, tarafların 1981 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptıklarını ve kesin dönüş sebebiyle davacıya fabrika tarafından 6.000 Gulden tazminat ödendiğini, davacının ortak kazançla 1984, 1988, 1998, 2000, 2004 yıllarında Türkiye’de taşınmazlar edindiğini, yatırımlar yaptığını, tarafların 1990 yılına kadar Türkiye’de kaldıklarını, davalının tekrar işçi olarak yurt dışına gitmek istediğinde oturum hakkı kalmadığından gidemediğini, bu yüzden anlaşmalı boşandıklarını ve davalının Hollanda’lı bir bayanla evlenerek 1995 yılına kadar evli kalıp oturum hakkı aldığını, bu arada davacının Türkiye’de davalı ile birlikte yaşadıkları konutta kaldığını, oturum hakkı alan davalının yabancı eşinden boşanıp tekrar davacı ile resmi nikah yaptığını, bir yıl kadar sonra 1997 yılında davalının yurtdışından malulen emekli olduğunu, davacının ise 1997 yılında tekrar ….’da bir fabrikada işe girdiğini, bir yıl sürekli çalışarak gelirini davalıya aktardığını, 1998 yılından itibaren ise ara işlerde çalıştığını, sonrasında davalının bir bayanla gayri resmi evlenip birlikte yaşamaya başladığını, hatta davacı aleyhine boşanma davası açtığını ancak reddedildiğini, 2007 yılından itibaren davacının yurt dışında yalnız bırakıldığını açıklayarak diğer talepleri yanında davacının katkıda bulunduğu edinilen mallardan hisse alacağının da belirlenmesi suretiyle payı da hesaplanarak mal tasfiyesine karar verilmesini istemiş, dava dilekçesinde değeri 10.000 TL olarak göstermiş, daha sonra Mahkeme ara kararı üzerine 13.01.2011 tarihli açıklama dilekçesi vererek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere talebe konu taşınmazları tek tek bildirerek değeri 20.000 TL olarak açıklamış, harcını da yatırdığı 22.11.2013 tarihli ıslah dilekçesi ile de bilirkişi raporuna göre mal ayrılığı döneminde edinilen mallar için 297.489,12 TL katkı payı alacağı, edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde ise 28.727,50 TL katılma alacağı isteğinde bulunmuştur. .//.. 2014/6188-16175 -2- Davalı … vekili, dava dilekçesindeki hususların gerçeği yansıtmadığını, tarafların ayrı yaşamasında davacı tarafın kusurlu bulunduğunu, davacının evlilik birliği devam ederken üzerine düşen görev ve sorumluluklarını yerine getirmediğini, davalının yıllarca yurt dışında çalışarak birikimler yaptığını, en sonunda da çalışmaları nedeni ile hasta düştüğünü, davacının maddi durumunun davalıdan daha iyi olduğunu, zamanaşımının geçtiğini, davacının çalışmasının malların edinildikleri dönemlere ait olmadığını açıklayarak davacının maddi taleplerinin reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile, taraflar arasında görülen davada 2002 yılı öncesi edinilen mallardan,… Merkez … mevkiinde 101 parsel için 9.153,83 TL, 111 parsel için 5.245,45 TL, 108 parsel için 18.873,34 TL, 112 parsel için 5.965,42 TL, 339 parsel için 9.452,10 TL, …mevkii 1448 parsel için 8.639,57 TL…kasabası 463 ada 3 parsel için 7.268,21 TL, …2108 ada 10 parsel için 210.749,46 TL, … Mahallesi 158 ada 18 parsel için 22.141,75 TL katkı payı alacağı olarak toplam 297.489,12 TL, 2002 yılı sonrası edinilen mallardan; Aksaray Merkez Kuskun mevkii 213 parsel için 14.640,00 TL, Paşacık mahallesi 1905 ada 19 parsel için 14.087,50 TL olarak toplam 28.727,50 TL olmak üzere toplam kabul edilen 326.216,62 TL'nin davalıdan tahsiline, 1110 ada 3 parsel ile ilgili katılma alacağı ve tasfiye talebinin reddine, davacı vekilinin araçlarla ilgili süresinde ve usulüne uygun olarak açılmış bir dava bulunmadığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar ilk olarak 04.07.1977 tarihinde evlenmiş ve 23.07.1990 tarihinde boşanmışlardır. Daha sonra ikinci kez 30.08.1995 tarihinde evlenmişler ve 13.10.2010 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 30.05.2011 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK'nun 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında ilk evlilik bakımından taraflar arasında TKM’nin 170.maddesine göre mal ayrılığı rejimi, ikinci evlilik için ise sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden, eşler arasında 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TKM'nin 170.m.), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise, yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (TMK.nun 202, 4722 sayılı Yasa'nın 10.m.). Dava konusu …. Mahallesi 1158 ada 18 parselin 115/581 payı 05.07.1989, … köyü 101,108,111 ve 339 parseller 19.01.1984, 112 parsel 14.02.1984, … köyü 1448 parselin 1/2 payı ise 08.10.1984 tarihinde tarafların ilk evlilikleri sırasında, …. Mahallesi 2108 ada 10 parsel 22.08.2000, …. Köyü 463 ada 3 parselin 212/636 payı 18.08.1999 tarihinde tarafların ikinci evlilikleri sırasında davalı … adına edinilmişlerdir. Bu taşınmazlar açısından davacının talebi katkı payı alacağına ilişkindir…. 1905 ada 19 parsel 11.09.2007, Yapılcan Köyü 213 parsel ise tarafların ikinci evlilikleri sırasında ve aralarında edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli iken davalı … adına edinilmiş olup, dosya kapsamına göre davacının bu talebi ise katılma alacağı niteliğindedir. Kural olarak, 743 sayılı TKM'nin yürürlükte olduğu; 01.01.2002 tarihinden önce eşler arasında yasal mal ayrılığının geçerli olduğu dönemde, karı ve kocanın diğerinden katkı payı karşılığında bir tazminat isteyebilmesi için mutlaka parasal veya para ile ölçülebilen maddi bir değer koymak suretiyle katkısının bulunması gerekir. Katkı payı alacağı hesabında, her iki tarafın evliliğin başından mal varlığının edinildiği tarihe kadarki gelirlerinin ayrı ayrı hesaplanması tarafların sosyal statüleri ile konumlarına göre yapabilecekleri kişisel harcamaları ile kocanın 743 sayılı TKM'nin 152. maddesi uyarınca evi geçindirme yükümlülüğü sonucu yapması gereken harcamalar toplam gelirlerinden ayrı ayrı çıktıktan sonra her birinin ayrı ayrı yapabilecekleri tasarruf miktarlarının belirlenmesi, toplam tasarruf miktarı karşısında davacının tasarrufu ile yapmış olduğu katkı oranının tespit edilmesi, bu oran ile dava konusu mal varlığının dava tarihi itibariyle tespit edilen sürüm bedeli ile çarpılarak davacının bu biçimde katkı payı alacağının saptanması ve hüküm altına alınması gerekir. .//.. 2014/6188-16175 -3- Evlilik içinde 01.01.2002 tarihi sonrası eşlerden biri adına edinilen mal varlığı üzerinde ise diğer eşin yasadan kaynaklanan artık değerin yarısı oranında katılma alacağı isteme imkanı bulunmaktadır (TMK’nun 231, 236/1.m.). TMK'nun 222. maddesi gereğince, belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Bir eşin bütün mallarının aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilmesi gerekir. Katılma alacağı bakımından talepte bulunan eşin çalışıp çalışmaması veya herhangi bir katkıda bulunup bulunmamasının bir önemi de yoktur. Katılma alacağı yasadan kaynaklanmaktadır. Bu tür davalarda, eklenecek değerlerden (TMK.m.229) ve denkleştirmeden (TMK.m.230) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere edinilmiş malın (TMK.m.219) toplam değerinden mala ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan artık değerin (TMK.m.231) yarısı üzerinden (TMK.m.236/1) tarafların kazanılmış hakları da dikkate alınarak katılma alacağının hesaplanması gerekir. Mal rejiminin tasfiyesi nedeni ile açılan alacak davalarında mal ayrılığı rejiminde edinilen mal varlığı ile ilgili katkı payı alacağı yönünden TMK'nun 5. maddesi yollamasıyla Türk Borçlar Kanunu'nun 146 (eski Borçlar Kanunu 125). maddesine göre 10 yıllık zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Diğer taraftan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 17.04.2013 tarih ve 2013/8-375 Esas, 2013/520 Karar sayılı kararıyla edinilmiş mallara katılma rejimi (değer artış payı alacağı ve katılma alacağı) bakımından TMK'nun 5. maddesi yoluyla 6098 sayılı TBK'nun 146.maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı öngörülmüş, bu görüş Daire tarafından da benimsenmiştir. Bu durumda edinilmiş mallara katılma alacağı davalarında da TMK'nun 5. maddesi yoluyla 6098 sayılı TBK'nun 146. maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekecektir (mülga BK.m.125.). Ancak 10 yıllık zamanaşımının başlaması konusunda duraksama söz konusudur. Ağırlıklı görüş eşler arasında mal rejiminin sona erdiği tarih olan boşanma davasının açıldığı tarih başlangıç süresi olarak kabul edilmektedir. Ne var ki 6098 sayılı TBK'nun 153/1-3.bendine göre “Evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için zamanaşımı işlemeye başlamaz, başlamışsa durur.” Kanunun bu açık hükmü gözetildiğinde başlangıç tarihi olan boşanma davasının açıldığı tarihte mal rejimi eşler arasında sona ermiş olsa bile zamanaşımı işlemeyeceğinden (duracağından) ve boşanma kararının kesinleştiği tarihe kadar da bu durma devam edeceğinden ancak boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren TBK'nun 146. maddesinde öngörülen zamanaşımı işlemeye başlayacaktır. Yani zamanaşımının başlangıç tarihinin saptanan bu olgu karşısında boşanma kararının kesinleştiği tarih olarak kabul edilmesi gerekir. Olayda zamanaşımı def’i nedeniyle, taraflar arasında dava konusu yapılan mal varlığının edinme tarihleri dikkate alındığında öncelikle ilk evliliğin sona erdiği boşanmanın kesinleştiği 23.07.1990 tarihinden itibaren 13.10.2010 dava tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçip geçmediğinin çözüme kavuşturulması gerekir. Az yukarıda da açıklandığı üzere 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 153.maddesinde (818 sayılı BK m.132) zamanaşımının durma sebepleri düzenlenmiş olup aynı maddenin 3.bendinde “Evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için” zamanaşımının duracağı, zamanaşımını durduran sebeplerin ortadan kalktığı günün bitiminde zamanaşımı işlemeye başlayacağı veya durmadan önce başlamış olan işlemesini sürdüreceği yazılıdır. Maddede açıklandığı üzere bu maddede yazılı sebeplerin varlığı halinde zamanaşımı işlemeyecek, eğer işlemeye başlamışsa bu sebepler ortadan kalkana kadar duracaktır. Taraflar arasında ilk evlilik sırasında davalı adına edinilen mal varlığı ile ilgili mal rejiminin tasfiyesi sebebiyle istenebilecek katkı payı alacağı bakımından zamanaşımı süresi boşanma kararının kesinleştiği 23.07.1990 tarihinde başlayacaktır. Bu tarihten itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresi ise 23.07.2010 tarihinde dolmaktadır. Ancak zamanaşımı süresi işlemeye başladıktan sonra taraflar yeniden 30.08.1995 tarihinde evlendiklerine göre 818 sayılı Borçlar Kanununun 132.maddesine (6098 sayılı TBK m.153) göre zamanaşımı süresi olduğu yerde duracaktır. Bu süre, tarafların ikinci evlilikleri sona erdiğinden, boşanma kararının kesinleştiği 30.05.2011 tarihinden itibaren kaldığı yerden itibaren işlemeye devam edecektir. Bu durumda ilk boşanmanın kesinleştiği tarihten sonra geçen (5 yıl 1 ay 7 günlük) süreden .//.. 2014/6188-16175 -4- sonra ikinci boşanmanın kesinleştiği tarihten sonra işleyen süre (dava tarihine kadar henüz süre işlememiş olup ıslah tarihine kadar ise 3 yıl 1 ay 9 gün geçmiştir) dikkate alındığında gerek 13.10.2010 dava tarihine, gerekse 22.11.2013 ıslah tarihine kadar 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçmediği açıktır. Mahkemece evlilik süresi içinde zamanaşımı süresinin işlemediği ve durduğundan hareketle, zamanaşımı süresinin dolmadığı kabul edilerek dava konusu tüm malvarlığı ile ilgili olarak yargılamaya devam edilmesi ve hesaplamada dikkate alınmaları doğru görülmüştür. İşin esası ile ilgili davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, toplanan deliller ve dosya kapsamına göre davacının da çalıştığı ve mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen taşınmazlara katkıda bulunduğu kabul edilerek, dava konusu yapılan mal varlığı değerlerinin edinme tarihleri de gözönünde bulundurularak usul ve yasaya, Yargıtay içtihatlarına uygun şekilde alınan bilirkişi raporları doğrultusunda yazılı şekilde katkı payı ve katılma alacağına hükmedilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmadığına, bu tür davalarda fedakarlığın denkleştirilmesi ve hakkaniyet kuralının da gözetilmesi gerektiğine göre yerinde olmayan davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.100,00 TL Avukatlık Ücreti'nin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacıya verilmesine, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, aşağıda dökümü yazılı 5.571,00 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 16.712,86 TL'nin temyiz eden davalıdan alınmasına, 16.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 202Kaynağı aç
Madde 202- Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır. Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler. B. Mal rejimi sözleşmesi I. Sözleşmenin içeriği

Döneme göre mal rejimi

Türk Medeni Kanunu’nun 202. maddesine göre yasal rejim olarak edinilmiş mallara katılma rejimi esastır. Eşler mal rejimi sözleşmesiyle kanunda gösterilen başka bir rejimi de seçebilir. Seçim yapılmamışsa 1 Ocak 2002’ye kadar 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 170. maddesindeki mal ayrılığı, bu tarihten rejimin sona ermesine kadar edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanır. Aynı eski hüküm, başka bir usul kabul edilmiş olsa bile kanunda gösterilen sebeplerden birinin gerçekleşmesi hâlinde de mal ayrılığının uygulanacağını düzenler; bu sebeplerin listesi ilgili kesitte açıklanmaz ve hüküm yürürlükten kaldırılmıştır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/8-1137, K. 2013/879Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2012/8-1137 E.  ,  2013/879 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ        : İzmir 4. Aile Mahkemesi TARİHİ        : 01/03/2012 NUMARASI        : 2011/1164-2012/245 Taraflar arasındaki “katkı payı ve katılma alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 4. Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.4.2010 gün ve 2006/344 E., 2010/360 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8.Hukuk Dairesinin 15.02.2011 gün ve  2010/5844 E., 2011/729 K. sayılı ilamı ile; (…Davacı A.A. vekili dava dilekçesinde; vekil edeniyle davalı Ş.A.’nın 1971 yılında evlendiklerini, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan boşanma davasıyla boşandıklarını, davalı eşin ısrarı üzerine öğretmenlik görevini yürüten vekil edeninin 1977 yılında işinden ayrıldığını, kazancından ve işten ayrılırken aldığı tazminatlardan yaptığı birikimlerle ……’den alınan arsa üzerine villa yapıldığını, bu villanın davalı adına tapuda kayıtlı bulunduğunu, davalının daha sonra burayı satarak 657 ada 1 parseldeki araziyi satın aldığını, 1988 yılında davalı bu taşınmazdan bir kısmını Türkan Coşkun ve R. Y.adındaki şahıslara satmak üzere anlaştığını, satış bedelini tahsil ettiği halde tapuda alıcılar adına ferağ vermediğini, ailenin onurunu kurtarmak amacıyla vekil edeni aynı mevkide bulunan 258 ada 10 parseldeki kendisine ait taşınmazın bir kısmını bu şahıslara tapuda devrettiğini, böylece 657 ada 1 parselde bulunan ve T.ve R.’e gitmesi gereken taşınmazdaki bir bölümünü davalıya kazandırdığını, bundan ayrı 1992 yılında Hatay-……..’da annesinden miras olarak intikal eden payını ablasına 40.000.000 TL ile yine vekil edenine ait kooperatif hissesini de 11.000.000 TL’ye satarak davalı tarafından 1998 ada 4 nolu parselde kayıtlı iş merkezinin 18 nolu bağımsız bölümü ile birinci kat 2 nolu bağımsız bölümüne katkıda bulunduğunu, bunlarında davalı adına tapuda kayıtlı olduğunu açıklayarak 657 ada 1, 1898 ada 4 sayılı parselde bulunan 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin edinilmesinde   vekil  edeninin  katkısının   hesaplanarak dava  tarihinden  işleyecek   yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak vekil edenine verilmesini istemiş, mahkemenin istemi üzerine dosyaya sunmuş olduğu 04.10.2006 tarihli dilekçe ile istek miktarının 300.000 YTL olduğunu  bildirmiş ve bu miktar üzerinden peşin harcını yatırmıştır. Davacı A.A.vekili, birleştirilen İzmir 2.Aile Mahkemesinin ait 2006/511 Esas sayılı dava dosyasına ait  15.05.2006 tarihli dilekçesiyle de; 01.01.2002 tarihinden sonra yürürlüğe giren yeni MK.nun hükümleri uyarınca davalı eş tarafından edinilen tüm taşınmaz mal varlığının bankalarda bulunan mevduat ve hisse senetlerinin davalının çocuklarına devrettiği taşınmazların ayrıca davalının ortağı olduğu ……Elektronik Ltd.Şti. ile  Set Elektronik Ltd.Şti’ndeki davalıya ait hisse ve kar oranlarının da belirlenerek tasfiyeye  tabi tutulmasını ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla  vekil edenine ait olan ve belirlenecek payın vekil edenine ödenmesini istemiş, harca esas değeri 1.000 TL olarak göstererek açmış olduğu bu davada ıslahla değerin 50.000 TL olduğunu açıklayarak açıklamış ve  bu değer üzerinden harcı yatırmıştır. Davalı-birleşen davanın davacısı Ş. A.vekili ise; A.A. tarafından açılan davaların yerinde olmadığını, zira talep konusu 657 ada 1 parsel ile 1898 ada 4 parseldeki 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin edinilmesine, A.’nin hiçbir katkı sağlamadığını, vekil edeninin 01.01.2002 yılından sonra edindiği, 25272 ada 1 parsel dışında taşınmazı bulunmadığını, borsa ve bankalarda parası ve hisse senedi olmadığını, çocuklarına muvazaalı olarak devrettiği herhangi bir taşınmaz da bulunmadığını, vekil edeninin ortağı  olduğu şirketlerde 01.01.2002 den sonra kar payı dağıtılmadığını belirterek reddine karar verilmesini savunmuş ve  03.12.1982 tarihinde tüm bedeli  vekil edeni tarafından ödenerek satın alınmasına rağmen A. A. adına kayıtlanan 1173 ada 2 parseldeki 9/10 hisse ile yine tüm bedeli vekil edeni tarafından ödenerek satın alınmasına rağmen A. adına tapuda kayıtlı bulunan 258 ada 10 parselin bedelleri toplamı olan 450.000 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte A.’den alınarak vekil edeni Ş.’ye verilmesini istemiştir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine dava konusu yapılan Urla 1 parselde kayıtlı taşınmazın katkı payı talebinin reddine, davacıya ait Urla daki 15 parsel nolu taşınmazın harici satış sözleşmesiyle davalı tarafça üçüncü kişilere satıldığı bedelin davacıya ödenmediği anlaşıldığından 52260 TL’lik alacaktan 400 TL’lik kısmının dava tarihinden,  bakiye kalan kısmın ise ıslah tarihi olan 04.10.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının davalıya ait İzmir Kahramanlardaki taşınmaza yönelik katkı payı talebinin reddine, birleştirilen Karşıyaka 2.Aile Mahkemesinin 2006/511 Esas sayılı dosyasındaki davanın kısmen kabul ve kısmen reddi ile davacının Karşıyaka şemiklerde kain 25272 ada 1 parselde kayıtlı taşınmaz nedeniyle doğan 140.000 TL’lik katılma alacağının  keşif tarihi olan 25.01.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının müşterek çocukları üzerine muvazaalı olarak geçirildiği iddia ettiği taşınmazlar ile İMKB’de işlem gören hisse senetleri ve davalının hissedarı olduğu limited şirketlere yönelik katılım alacağı talebinin reddine, birleştirilen İzmir 10.Aile Mahkemesinin 2007/540 Esas sayılı dosyasında davalı-karşı davacının davacıya ait taşınmazlara yönelik katkı alacağı davasının reddine karar verilmesi üzerine hükmün kendi açtıkları davaların reddine ilişkin bulunan  bölümleri davacı-karşı davalı A.vekili tarafından hükmün davalı-karşı davacı Ş. tarafından açılan davanın reddine yönelik bölümü ise Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar 31.03.1971 tarihinde evlenmişler, 09.06.2003 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün kesinleşmesiyle 30.01.2006 tarihinde boşanmışlardır. Taraflar arasında evlenme tarihinden 4721 sayılı TMK.nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinde kadar 743 sayılı TKM’nin 170.maddesi gereğince mal ayrılığı, bu tarihten boşanma davasının açıldığı 09.06.2003 tarihine kadar edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. (TMK. m.202, 225) Uyuşmazlık konusu 657 ada 1 sayılı parselin tapu kaydına göre  19/42 payı davacı-karşı davalı A.A.adına kayıtlı olup, bu payın A. tarafından 29.09.1998 tarihinde davalı-karşı davacı Ş.A.’ya satılması sonucunda tam payı olarak Ş. adına tapuda kayıtlı olduğu anlaşılmıştır. Davacı A., Ş.’ye devrettiği 19/42 payın bu taşınmaza yapmış olduğu katkılar karşılığı olduğunu kabul ettiğine ve bu payı bedelsiz devrettiğini ileri sürdüğüne göre davalı eşi Ş.’e bağışladığının kabulü gerekir. Yani yapılan işlem satış değil, bağıştır. Bağıştan dönme konusunda Borçlar Kanununun 244 ve devamı maddeleri gereğince yöntemine uygun biçimde açılmış bir dava ve istek bulunmadığına ve yerel mahkemece de bu istek aynı gerekçeyle reddedildiğine göre davacı-karşı davalı A. A. vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde bulunmamıştır. Davacı A. tarafından açılan ve birleşen davada kabulüne karar verilen taşınmazdan başka Ş. adına kayıtlı başka bir taşınmaz bulunmadığı, hisse senedi ve mevduat olmadığı, davalının ortağı olan ve 01.01.2002’den önce taraflar arasındaki mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde kurulduğu anlaşılan şirketlerin 01.01.2002’den sonra kâr elde etmedikleri,  davalının çocukları B.ve S. adına 01.01.2002 tarihi ile taraflar arasındaki mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı 09.06.2003 tarihi arasında kayıtlanmış herhangi bir taşınmaz bulunmadığı anlaşıldığına göre A.’nın 01.01.2002’den sonra edinildiğini ileri sürdüğü mal varlığına yönelik olarak katılma alacağının bulunmadığı açık olduğundan aynı gerekçelerle  bu yöndeki davanın reddine karar verilmesinde de herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalı-karşı davacı Ş. A. vekilinin temyiz itirazlarına gelince: Davalı Ş. A.vekili, birleşen İzmir 4.Aile Mahkemesine ait 2007/534 Esas sayılı dava dosyasına ait dilekçeyle dava konusu yaptığı 1173 ada 2 sayılı parseldeki 9/10 pay ile 258 ada 10 parselin bedeli vekil edeni Ş.tarafından ödendiğini ve bu şekilde alınan taşınmazların davacı-karşı davalı A. A. adına tapuda kayıtlandığını ileri sürmüştür. İddianın ileri sürülüş biçimine göre bu şekilde davacı-karşı davalı A. adına alınan  taşınmazlara ilişkin satın alma gizli bağış niteliğindedir. Az yukarıda 657 ada 1 sayılı parsel için belirtilen durum bu taşınmazlar için de geçerlidir. Bağıştan dönme konusunda yöntemine uygun bir biçimde açılan bir dava ve istekte bulunmadığına göre birleşen davanın davacısı Ş.A. vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerinde görülmemiştir. Saptanan bu somut ve hukuki olgular karşısında davacı-karşı davalı A. vekili ile davalı-karşı davacı Ş. A. vekilinin 657 ada 1, 258 ada 10, 1173 ada 2 parseldeki A.adına kayıtlı 9/10 pay ile hüküm fıkrasının 2/b bendinde açıklanan çocuklar üzerine geçirildiği iddia edilen taşınmazlar İMKB’de işlem gören hisse senetleri ve davalı Ş.’in hissedarı olduğu limited şirketlerdeki isteklere yönelik tüm temyiz itirazları yerinde bulunmadığından reddi ile açıklanan hususlara ilişkin hüküm fıkralarının oybirliğiyle ONANMASINA, Davacı-karşı davalı A. A. vekilinin ..İli, .İlçesi, .ada, ..parseldeki 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlere ilişkin temyiz itirazlarına gelince: Söz konusu bağımsız bölümler inşaat halindeyken  29 Nisan 1986 tarihli harici satış sözleşmesiyle bedeli taksitler halinde 15 Temmuz 1986 ilâ 15 Mayıs 1987 tarihleri arasında ödenmek üzere toplam 11.000.000 TL bedelle üçüncü kişiden satın alınarak sonradan davalı-birleşen dosya davacısı Ş. A. adına tapuya 06 Kasım.1992 tarihinde tescil edilmiştir. Dosya içeriğine göre satış bedelinin sözleşmede belirtilen tarihlerde taksitler halinde ödendiği konusunda  uyuşmazlık bulunmamaktadır. Her ne kadar tapu daha sonraki tarihte davalı-birleşen dosya davacısı Şener adına tescil edilmiş ise de edinme tarihi olarak, harici satış sözleşmesinin düzenlendiği ve bedellerin ödendiği tarih sürecini kabul etmek gerekir. Kooperatif yönetim kurulu karar defterine göre, A. A. adına kayıtlı dava dışı kooperatif payını 20 Kasım 1986 tarihinde üçüncü kişiye satmıştır. Her ne kadar 11.000.000 TL’ye satıldığı ileri sürülmüş ise de, karar defterinde satış bedeline ilişkin bir açıklama yapılmadığı gibi bu yöne ilişkin araştırma ve inceleme de yapılmamıştır. Davacı-karşı davalı A. adına kayıtlı kooperatif payının satış tarihi ile dava konusu 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin edinme tarihleri çakışmaktadır. Olağan hayat akışına ve Yargıtay’ın önceki uygulamalarına göre, Ayşen adına kayıtlı kooperatif payının satışından elde edilen gelirin bir başka yere harcandığı ileri sürülüp kanıtlanamadığına göre aynı tarihlerde satın alınarak sonradan davalı-birleşen dosya davacısı Ş.adına tapuya tescil edilen bağımsız bölümlerin edinilmesine katkıda bulunulduğunun kabulü gerekir. Ne var ki; A. tarafından üçüncü kişiye satılan kooperatif payının satış tarihindeki bedeli belirlenmemiştir. Mahkemece, inşaat mühendisi ve emlak uzmanından oluşan bilirkişi kurulundan söz konusu dava dışı kooperatif payının satış tarihindeki inşaat seviyesi de göz önünde bulundurularak değerinin belirlenmesi, bundan sonra 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlere alım tarihi itibariyle yapılan katkı oranının saptanması, bulunan bu oranlar ile bağımsız bölümlerin dava tarihindeki değerleri çarpılarak davacı-karşı davalının katkı payı alacağı miktarının tespit edilmesi gerekirken bu hususun göz ardı edilmesi doğru görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davacı-davalı A. vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; katkı payı ve katılma alacağı istemine ilişkindir. Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Daire'ce yukarıda yazılı gerekçeyle katkı payı alacağı yönünden kısmen bozulmuş; Yerel Mahkemece, " .İli, ..İlçesi, 1898 ada, 4 parseldeki 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlere davacı-davalı kadının katkısının kanıtlanamadığı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize, davacı-davalı vekili getirmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelen uyuşmazlık; Davacı-davalı kadının; annesinden intikal eden, İzmir, Hatay-..daki kooperatif hissesini satarak, Davalı-davacı koca adına kayıtlı, ….., 4. parsel, 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin edinilmesine katkıda bulunup bulunmadığı noktasında toplanmakta olup, uyuşmazlık sübuta ilişkindir. Söz konusu 2 ve 18 nolu bağımsız bölümler, inşaat halindeyken 29.04. 1986 tarihli harici satış sözleşmesiyle, bedeli taksitler halinde 15.07.1986 ilâ 15.05.1987 tarihleri arasında ödenmek üzere toplam 11.000.000 TL bedelle üçüncü kişiden satın alınarak, sonradan davalı-davacı Ş.A. adına tapuya 06.11.1992 tarihinde kat mülkiyeti kurulmak suretiyle tescil edilmiş olup, satış bedelinin sözleşmede belirtilen tarihlerde ve taksitler halinde ödendiği konusu taraflar uyuşmazlık konusu değildir. Eşler arasında, başka mal rejimi seçilmediğinden, yasal mal rejimi geçerlidir. Buna göre; tarafların evlendiği 31.3.1971 tarihinden 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (743 sayılı TKM.nin 170. m.), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği(boşanma davasının açıldığı) 9.6.2003 tarihine kadar (4721 sayılı TMK.nun 225/2. m.) yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi(4721 sayılı TMK.nun 202.m) geçerlidir(4722 Sayılı  Türk Medenî Kanununun  Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 10). Dava konusu bağımsız bölümlere ilişkin, haricen satın alınma sözleşmesinin düzenlenme tarihi ve bedellerin ödendiği tarih süreci nazara alındığında; taşınmazların 1.1.2002 tarihinden önce edinilmiş olmaları nedeniyle, o dönemde taraflar arasında geçerli olan mal rejiminin, yasal mal rejimi olan mal ayrılığı rejimi olduğu da(743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi m. 170) çekişme konusu değildir. 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nde katkı yapı alacağı konusunda bir düzenleme bulunmamakta ise de, gerek Yargıtay uygulamasında((H.G.K. 03.02.1999 gün ve 1999/2-56 E. – 40 K.; 07/06/2000 gün ve 2000/2-959 E. – 972 K.) gerekse de öğretide(Dural, Mustafa/Öğüz, Tufan/Gümüş, Alper.: Türk Özel Hukuku, Cilt III, Aile Hukuku, İstanbul 2005, S.417; Özuğur, A. İhsan: Mal Rejimleri, 4.B, Ankara 2007, S.147; Zeytin, Zafer: Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi, 2.B., Ankara 2008, s.139)  anılan dönem için bir eşin diğer eşe ait malın edinilmesine katkı yaptığının kanıtlanması halinde, bu katkıyı isteyebileceği kabul edilmektedir. Nitekim bu husus 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 S. Türk Medeni Kanunu ile kabul edilmiş ve “Değer Artış Payı” başlığı ile TMK m. 227’de yer almıştır. Düzenleme; “eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur”  şeklinde ifade edilmiştir. Eldeki olayda; davacı-davalı kadın, kendisine ait kooperatif hissesini satmak suretiyle koca adına kayıtlı 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin edinilmesine katkıda bulunduğunu iddia etmiş, koca ise kadının katkısı olmadığını savunarak iddiaya karşı çıkmıştır. Uyuşmazlığın sübuta ilişkin bulunmasına göre; eşler arasında ispat sorunu gündeme gelecektir. Konu eşler arasında cereyan etmiş olmakla, davacı-davalı kadın katkısı her türlü delille kanıtlanabilecektir(HMK m. 203/1-a). Buna göre, kadın iddiasını tanıkla ispatlayabilir. Ne var ki, olayların eşler arasında ve çoğu zaman dört duvar arasında olup bittiği göz önüne alındığında tanıkların yakın akrabalar olacağı, hatta tanıkla ispatın dahi güç hale geleceği açıktır. Bu halde olağan hayat deneyimleri, ülke gerçeklerinin de sübutun kabulünde gözden ırak tutulmaması gerekir. Davacı-davalı tanıklarından Saniye, davacı- davalı kadının kardeşi olup, kadının kooperatif hissesinin satılarak bedelinin kocaya aktarıldığını belirtmiştir. Hatta bu aktarımların, kocanın iş yerine katkı olsun diye yapıldığını da aynı tanık ifade etmiştir. Kadına ait kooperatif hissesinin satış tarihini ve yeniden kocanın taşınmazları edinme tarihlerini hatırlatmak gerekirse; i. Kooperatif kayıtlarına göre, kadın kendisine ait kooperatif payını 20.11.1986 tarihinde üçüncü kişiye satmıştır. ii. 2 ve 18 nolu bağımsız bölümler 29.4.1986 tarihli harici satış sözleşmesiyle alınmıştır. Bedeli taksitler halinde 15.7.1986 ilâ 15.5.1987 tarihleri arasında ödenmiştir. Her ne kadar tapu, kat mülkiyetinin kurulması ile  06.11.1992 tarihinde koca adına oluşmuş ise de, taşınmazın edinme sürecini, harici satın alma ve taksitlerin ödenme tarihleri olarak kabul etmek gerekir. Şu hale göre; kadının kooperatif hissesini satma ve kocanın davaya konu bağımsız bölümleri edinme tarihleri örtüşmektedir. Eş söyleyişle, kadının katkı iddiası tarih olarak doğrulanmaktadır. Kadına ait kooperatif hissesinin satışının, kocaya ait taşınmazların edinme tarihinin başında ya da öncesinde olmaması da sonuca etkili değildir. Zira, kooperatif hissesinin satışı tarihinde edinilen taşınmazlara ait taksit ödemeleri devam etmiştir. Bu açıklamalardan sonra, davacı-davalı kadının kooperatif hissesini salt katkı amacıyla satıp satmadığı noktasında ispat külfetinin kimde olduğu konusunun irdelenmesi gerekecektir. Öğreti ve Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, 6. B, İstanbul 2001, s. 1989; HGK., T.17.02.2010, E. 2010/6-46, K. 2010/75). Somut olayda; yukarıdaki satış ve edinme tarihleri ile kadının iddiası göz önüne alındığında, olağan hayat deneyimlerine göre kadının kooperatif hissesinin satışından elde ettiği geliriyle koca adına alınan bağımsız bölümlerin edinilmesine katkıda bulunduğunun kabulü gerekir. Zira, bu dönemde evin bakımı eş ve çocukların iaşe yükümlülüğü kocaya aittir(743 S. Türk Kanunu Medenisi m. 152). Davalı-davacı kocanın bu olağan durumun aksine, kadının kooperatif hissesinin satışından elde edilen gelirin başka bir şekilde kullanıldığını ileri sürüp ispatlaması gerekir ki, kocanın böyle bir iddiası da esasen olmamıştır. Açıklanan bu nedenlerle, davacı-davalı kadının kooperatif hissesinin satışından elde ettiği gelir ile koca adına kayıtlı bağımsız bölümlerin edinilmesine katkıda bulunulduğu kabul edilmelidir. Ancak, kooperatif payının satış tarihindeki bedelinin belirlenmesi gerekir. Yerel Mahkemece, aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı-davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile; direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun'un 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.06.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY YAZISI Dava, 743 sayılı TKM.nin 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen mallardan kaynaklanan katkı payı alacağı ile 4721 sayılı TMK.nun 202 ve devamı maddeleri gereğince yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminden doğan katılma alacağı isteğine ilişkindir. Yerel mahkemenin kararının temyizi üzerine katılma alacağı ile katkı payı alacağına ilişkin bazı hüküm fıkralarının Dairece oy birliği ile onanmasına karar verildiği, sadece katkı alacağına ilişkin 11.000 TL’nin davacı tarafından davalı eş adına kayıtlı bulunan ve onun tarafından satın alınan 1898 ada 4 parselde ki 2 ve 18 nolu bağımsız bölümlerin alımına katkı yapılıp yapılmadığı hususunda bozma sevk edilmiştir. Uyuşmazlık konusu 1898 ada 4 parselde bulunan 2 nolu bağımsız bölüm 16.05. 1986, aynı parselde yer alan 18 sayılı bağımsız bölüm ise 29.04.1986 tarihinde davalı tarafından harici satış sözleşmelerine dayalı olarak edinilmiştir. Davacı-davalı A. A.vekili, dava dilekçesinde; vekil edenine ait kooperatifte ki payının 20.11.1986 tarihinde üçüncü kişiye satıldığını, bu payın satışından elde edilen 11.000 TL’nin 2 ve 18 sayılı bağımsız bölümlerin alınmasına katkı yapıldığını açıklamış, 13.09.2010 tarihli temyiz dilekçesinde ise 2 nolu bağımsız bölüm (dükkan) 11.000 TL ye satın alındığına göre kooperatif payından elde edilen 11.000 TL’nin bu taşınmaza harcanmak üzere davalı-davacı Ş. A.’ya verildiğinin kabul edilmesi gerektiği iddiasında bulunmuştur. Dava konusu 2 nolu bağımsız bölümün alım tarihi olan 16.05.1986 tarihinde altı ay dört gün, 18 sayılı büronun alım tarihi olan 29.04.1986 tarihinde altı ay yirmi yedi gün sonra davacı-davalı A. tarafından kooperatif payının 20.11.1986 tarihinde üçüncü kişiye satıldığı dosya kapsamıyla sabittir. Saptanan bu durum karşısında bağımsız bölümlerin satın alındığı tarihlerde henüz kooperatif payı A. tarafından satılmamıştır. Bu bakımdan dilekçedeki açıklamalar ile 13.09.2010 tarihli temyiz dilekçesindeki iddialara değer verme olanağı bulunmamaktadır. Davacı-davalı A. vekili ve A., yargılamanın hiçbir aşamasında sundukları her türlü dilekçe ile delil dilekçeleri de dahil 20.111986 tarihinde satılan kooperatif payının satışı sonucu elde edilen 11.000 TL’nin davacı tarafından haricen satın alınan dükkan (harici satış senedine göre taksitleri 15 Ekim 1986 ila 15 Mayıs 1987 tarihleri arasında ödenmesi ön görülmüştür.) ve satın alınan büronun (taksitlendirme planı 15 Ekim 1986 ila 15 Haziran 1987 olarak belirlenmiştir.) taksit ödemelerine harcandığı ya da bu taksitler karşılığı verildiği konusunda bir iddia ve beyanlarına rastlanılmamıştır. Dinlenen davalı tanıkları söz konusu paranın bağımsız bölümlerin alımına harcanmadığını, davacı-davalı A.’in tanıkları olan kardeşleri her ne kadar söz konusu paranın davalı tarafından satın alınan dükkan ve büroya harcandığını belirtmişlerse de, A.’in kardeşleri olup, beyanlarının objektif olduğundan söz edilemez ve bu beyanlara değer verilemez. Bağımsız bir tanığın beyanı ise, sonucu ulaşmak açısından yeterli bilgiye sahip olmadığı saptanmıştır. Somut olgular böyle olunca kooperatif payı, söz konusu dükkan ve büronun alım tarihinden çok sonra 20.11.1986 tarihinde evlilik birliği içerisinde satıldığı ve bu satımın taksitlerinin ödeme tarihleriyle kısmen çakıştığı, bu nedenle hayatın olağan akışı da gözetildiğinde söz konusu paranın taksit ödemelerine harcandığı yolundaki değerli çoğunluğun görüşlerine katılma olanağı bulunmamaktadır. TMK.nun 6. maddesi gereğince davacı iddiasını, davalı ise savunmasını kanıtlamakla yükümlüdür. Davacı-davalı Ayşen ve vekili yukarıda açıklandığı gibi bu yöndeki iddialarını kanıtlayamamışlardır. Bu nedenle yerel mahkemenin bu bakımdan verdiği red kararı dosya kapsamına usul ve kanuna uygun bulunmaktadır. Hakkaniyet  ve fedakarlığın denkleştirilmesi kuralları da buna uygun düşmektedir. Saptan bu somut ve hukuki olgular karşısında direnme kararının onanmasına karar verilmesi gerekirken sayın Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca bozulmasına karar verilmesi biçiminde gerçekleşen görüşlerine açıklanan nedenlerle katılmıyorum. .
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2019/238, K. 2022/319Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2019/238 E.  ,  2022/319 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “mal rejiminden kaynaklanan katkı payı alacağı” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen “asıl davanın kısmen, birleşen davanın taleple bağlı kalınarak kabulüne” ilişkin karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı taraflarca temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ A) Asıl Dava Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 11.02.2008 tarihli asıl dava dilekçesinde; tarafların 01.08.1985 tarihinde evlendiklerini, … Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.06.2002 tarihli ve 2002/510 E., 2002/324 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiğini, kararın 28.06.2002 tarihinde kesinleştiğini, evlilik birliği içerisinde davalı adına …’te bir adet dubleks mesken, …’ta kooperatiften alınan bir ev, … …’de üzüm bağları ve bir adet aracın alındığını, müvekkilinin öğretmen davalının ise jeoloji mühendisi olduğunu, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen bu mallara yaptığı katkısının kendisine ödenmediğini ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL alacağın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 06.03.2008 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davanın zamanaşımı süresi dolduktan sonra açıldığını, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, protokol nedeniyle davacının … … ve …’ta bulunan gayrimenkuller ve araba nedeniyle mal rejiminden kaynaklanan alacak hakkı talep edemeyeceğini, … …’de mevcut bağların müvekkiline annesinden miras kaldığını, kaldı ki davalı adına kayıtlı olan malvarlıklarının edinilmesinde davacının hiçbir katkısının bulunmadığını, evlilik birliği içerisinde davacı adına … ve …’da birer adet daire alındığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı: 6. … Aile Mahkemesinin 15.10.2008 tarihli ve 2008/165 E., 2008/1196 K. sayılı kararı ile; taraflar arasındaki mal rejiminin, boşanma davasının açıldığı 13.06.2002 tarihinde sona erdiği, boşanmaya ilişkin kararın 28.06.2002 tarihinde kesinleştiği, buna göre mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 132/2. maddesi uyarınca bir yıllık zamanaşımı süresinin 28.06.2003 tarihinde sona erdiği, davalının yasal süresi içerisinde zamanaşımı itirazında bulunduğu, davanın kanunda belirlenen bir ve beş yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra 11.02.2008 tarihinde açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 05.05.2011 tarihli ve 2010/18089 E., 2011/7708 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar 01.08.1985 tarihinde evlenmiş, davaya konu taşınmazlar ile araç 01.01.2002'den önceki tarihlerde alınmış, 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davası 28.06.2002 tarihinde karara bağlanmış, boşanma hükmü ise 28.06.2002'de kesinleşmiştir. Dava konusu taşınmazlar ile aracın alındığı tarih itibariyle eşler arasında 743 sayılı Türk Kanuni Medenisi uyarınca mal ayrılığı rejimi geçerlidir. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinde katkı payı ve buna uygulanacak zamanaşımı konusunda bir hüküm bulunmadığından Borçlar Kanunu genel hükümleri uygulanır. Zamanaşımı süresi Borçlar Kanununun 125. maddesi gereğince on yıldır. Boşanma davasının açıldığı 13.06.2002 tarihi itibarıyla mal rejiminin sona erdiği göz önünde bulundurularak Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçmemiş olduğu dikkate alınıp tarafların iddia ve delilleri doğrultusunda işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B) Birleşen Dava: Davalı-Birleşen Davacı İstemi: 9. Davalı-birleşen davacı vekili 27.06.2012 tarihli dava dilekçesinde; kadın eşin evlilik birliği içerisinde … ve …’de iki adet daire edindiğini, bu taşınmazların alımında müvekkilinin yarı oranında katkısı bulunduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklarının saklı kalması kaydıyla 10.000TL katkı payı alacağının tahsilini ve kadın eş tarafından açılan dava ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 10. Davacı-birleşen davalı vekili 03.08.2012 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, …’da bulunan evin bekârlık tasarrufları ile alındığını …’de bulunan evin ise aslen babasına ait olduğunu, ancak babasının yaşlı ve sağlık sorunları olması nedeniyle evin alınmasına ilişkin işlemlerle kendisinin ilgilendiğini, bu nedenle tapu kaydının adına yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Islah: 11. (1) Davacı-birleşen davalı 01.12.2105 tarihli “eksik harcın ikmali” konulu dilekçesinde; dava dilekçesinde talep ettiği 10.000TL dava değerini bilirkişilerce belirlenen değer doğrultusunda HMK’nın 448 ve 107. maddeleri uyarınca 117.250,66TL'ye çıkarttığını belirterek eksik harcı ikmal etmiştir. (2) Davalı-birleşen davacı vekili 16.12.2015 tarihli ıslah dilekçesine itiraz dilekçesinde; alacağın bilirkişi raporu ile tespit edilmesinin söz konusu olmadığını, davacının ıslah niteliğindeki talebinin zaman aşımı nedeniyle reddinin gerektiğini, 28.06.2002 tarihinde boşanan taraflar yönünden 01.12.2015 ıslah tarihi itibariyle zaman aşımı süresinin dolduğunu, eldeki davanın HMK’nın yürürlülük tarihi öncesinde açıldığını, dolayısıyla davanın belirsiz alacak davası olarak kabul edilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin İkinci Kararı: 12. … Aile Mahkemesinin 28.12.2015 tarihli ve 2011/1687 E., 2015/2014 K. sayılı kararı ile; asıl dava yönünden yapılan yargılamada 6100 sayılı HMK'nın 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girdiği, böylece dava tarihi itibariyle yasalarda bulunmayan belirsiz alacak davasının sisteme dahil edildiği, HMK’nın 107. maddesine göre davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenemeyeceği hâllerde alacaklının asgari bir miktar ve değer belirterek belirsiz alacak davası açabileceği, dava konusu alacak yönünden davacının matematiksel olarak kendi katkısını hesaplamasının mümkün olmadığı, alacak miktarının mahkemece yapılan keşif, tarafların gelir durumları, tasarruf miktarları, davalı kocanın evi geçindirme yükümlüğü gibi hususların tartışılarak belirlenebileceği, somut olayda davacının alacak miktarının 16.03.2015 tarihli bilirkişi raporu ile tespit edildiği, zaman aşımı süresinin rapor tarihi itibariyle işlemeye başlayacağı, aksi hâlde hakkaniyete aykırı sonuçlar doğabileceği, dava tarihi itibariyle belirsiz alacak davası bulunmamakla HMK’nın 448. maddesi gereğince 6100 sayılı Kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağının belirtildiği, bu durumda HMK’nın 107. maddesi gereğince işlem yapılmasının yasaya uygun olduğu gerekçesiyle araçtan dolayı 3.492TL, …’da bulunan taşınmazdan dolayı 35.045,05TL, …’te bulunan taşınmazdan dolayı 78.713,51TL katkı payı alacağının, … …’de bulunan taşınmazlar yönünden davanın atiye bırakıldığı ve bu taşınmazlar yönünden 1.000TL talep edildiği göz önüne alınarak toplamda 116.250,66TL katkı payı alacağının davalı-birleşen davacıdan tahsiline, birleşen dava yönünden ise …’da bulunan taşınmaz yönünden 28.652TL ve …’de bulunan taşınmaz yönünden 37.101TL katkı payı alacağına karşılık davacının 10.000TL talep ettiği gözetilerek bu tutarın davacı-birleşen davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı: 13. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde taraflarca temyiz isteminde bulunulmuştur. 14. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 07.02.2017 tarihli ve 2016/6712 E., 2017/1285 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davacı-(birleşen davada davalı) vekilinin tüm ve davalı-(birleşen davada davacı) vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2-Davalı-(birleşen davada davacı) vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Dosya kapsamı incelendiğinde Davalı-davacı tarafça, yargılama sırasında asıl dava yönünden yapılan 01.12.2015 tarihli ıslahın zamanaşımına uğradığı, ıslahla yükseltilen miktarın reddine karar verilmesi gerektiğine ilişkin itirazın Mahkeme tarafından reddedildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, asıl dava yönünden kısmen kabulüne ilişkin gerekçesinde, "Davalı vekili davacı tarafça dava değerinin artırılmasını yasaya uygun olmadığını, zira alacağın bilirkişi raporu ile tespit edilmesinin söz konusu olmadığını, davacının ıslah niteliğindeki talebinin zaman aşımı nedeniyle reddi gerektiğini, 28/06/2002 tarihinde boşanan taraflar yönünden 30/11/2015 ıslah tarihi itibariyle zaman aşımı süresinin dolduğunu, Yargıtay 8 Hukuk Dairesinin kararlarına göre HMK yürürlülük tarihinden önce hukukumuzda olmayan belirsiz alacak davasının kanunun yürürlülük tarihinden önce açılmış sayılmasının mümkün olmadığını, ıslah talebinin reddi gerektiğini belirtmiş ise de; 6100 sayılı HMK'nın 1/10/2011 tarihinde yürürlüğe girdiği ve dava tarihi itibariyle yasalarımızda bulunmayan belirsiz alacak davasının sistemimize dahil edildiği, HMK 107 maddesi gereğince davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenemeyeceği hallerde alacaklının asgari bir miktar ve değer belirterek belirsiz alacak davası açabileceği, dava konusu alacak yönünden davacının matematiksel olarak kendi katsını hesaplamasının mümkün olmadığı, alacak miktarının mahkemece yapılan keşif, tarafların gelir durumları, tasarruf miktarları, davalı kocanın evi geçindirme yükümlüğü gibi hususların tartışılarak bilirkişice belirlenmesi gerektiği, derdest davada davacının alacak miktarının hukukçu bilirkişi tarafından verilen 16/03/2015 tarihli bilirkişi raporu ile belirlendiğinin ve zaman aşımı süresinin bilirkişi rapor tarihi itibariyle işlemeye başlayacağının kabulü gerektiği aksine kabul durumunda hakkaniyete aykırı sonuçlar doğabileceği, dava tarihi itibariyle sistemimizde belirsiz alacak davası mümkün olmamakla birlikte HMK 448 maddesi gereğince 6100 sayılı kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağı, bu durumda HMK 107 maddesi gereğince işlem yapılmasının yasaya uygun olduğu kanaatine varılarak davacı tarafın artırım dilekçesi, hukukçu bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davacının araçtan dolayı 3.492,00TL, … da ki taşınmazdan dolayı 35.045,5TL …te ki taşınmazdan dolayı 78.713,51TL katkı payı alacağının bulunduğu anlaşılmış. Ancak atiye bırakılan … …de ki 1000TL talep edilen taşınmazlarla ilgili talep atiye bırakıldığından toplam 116.250,66TL katkı alacağına, " hükmedildiği anlaşılmaktadır. Davacı-(birleşen davada davalı) taraf, dava dilekçesinde, evlilik birliği içerisinde davalı erkek adına edinilen bir adet araç, bir adet bağ ve iki adet mesken yönünden davacı kadının katkısı olduğu bildirilerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL katkı payı alacağının faizi ile davalıdan tahsili talep edilmiştir. Mahkemece, verilen süre içerisinde davacı-(birleşen davada davalı) taraf 13.10.2008 tarihli sundukları dilekçe ile …'teki eve katkısından dolayı evin yarı parasının, … ilçesindeki villa için günümüz değerinin yarısı, …'deki üzüm bağı yönünden katkısı nedeniyle üzüm bağından gelecek gelirin yarısı, ayrıca üzüm bağının satılması halinde satış değerinin yarısını, araç yönünden bugunkü değeri üzerinden yarı payını talep ettiklerini belirtmiştir. Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılamada verilen süre içinde 26.01.2012 tarihli dilekçe ile davacı-(birleşen davada davalı) vekili fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla …'teki evin sürüm değerinin %65'inden az olmamak üzere 6.000,00 TL, …daki villa için sürüm değerinin %65'inden az olmamak üzere 2.000,00 TL, …deki üzüm bağı için sürüm değerinin %65'inden az olmamak üzere 1000,00 TL, araç yönünden ise sürüm değerinin %65'inden az olmamak üzere 1.000,00 TL alacağın faizleriyle birlikte talep ettiklerini açıklamıştır. Hesap bilirkişi raporundan sonra Mahkemeye, davacı-davalı asıl tarafından sunulan 01.12.2015 tarihli dilekçe ile davalarının belirsiz alacak davası olduğu belirtilerek bilirkişi raporu doğrultusunda 117.250,66 TL'nin faiziyle tahsili talep edilmiştir. Asıl davanın açıldığı 11.02.2008 tarihi itibariyle 1086 sayılı HUMK yürürlüktedir. Belirsiz alacak davası, HUMK'nın yürürlükte olduğu dönemde yer almayan bir dava türü olup 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle kabul edilmiştir. Bu durumda eldeki asıl davanın açıldığı tarihte HUMK yürürlükte olduğuna göre, HMK döneminde açılan davalar açısından uygulanma imkânı bulunan belirsiz alacak davası ile ilgili hükümlerin asıl dava dosyası bakımından uygulanması düşünülemez. Davacı-(birleşen davada davalı) taraf 11.02.2008 tarihli dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 10.000,00 TL talep ettiğini bildirmiştir. 01.12.2015 tarihli mahkemeye sunduğu 117.250,66 TL talebe ilişkin dilekçe ise ıslah niteliğindedir. Dosya içinde yer alan boşanma evrakları incelendiğinde, tarafların 01.08.1985 tarihinde evlendiği; 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, 28.06.2002 tarihinde kesinleşmesiyle boşandıkları anlaşılmaktadır. 743 sayılı TKM’nın 170. maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen mallardan kaynaklanan katkı payı alacağı TMK’nun 5. maddesi yoluyla TBK’nun 146 (eski BK.m.125) maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır. Somut uyuşmazlıkta, ıslah yapıldığı tarih itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir. Davalı-davacı vekili ıslaha karşı açıkça ve süresinde karşı koyduğuna göre asıl dava yönünden ıslahla arttırılan miktarın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. Her ne kadar hüküm fıkrası 1. bendinde "1-Davanın kısmen kabulü ile 116.250,66.TL'nin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine", şeklinde yazılmış ise de bunun "..davalı-davacıdan tahsili ile davacı-davalıya ödenmesine", yine hüküm fıkrasında 2. bendinde " 2-Birleşen davanın taleple bağlı kalınarak kabulü ile 10.000.TL'nin birleşen dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine," şeklinde yazılmış ise de bunun "..davacı-davalıdan tahsili ile davalı-davacıya ödenmesine" şeklinde olması gerekmekte ise de bu husus maddi hatadan kaynaklanıp mahallinde her zaman düzeltilmesi mümkün yazım hatası niteliğinde olduğundan bozma nedeni yapılmamıştır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 15. … Aile Mahkemesinin 22.05.2018 tarihli ve 2018/201 E., 2018/514 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında, asıl davanın açıldığı 11.02.2008 tarihinde 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) hükümlerinin yürürlükte olduğu, 01.10.2011 tarihinde ise HMK’nın yürürlüğe girdiği ve HMK’nın 448. maddesi gereğince “bu kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağının” öngörüldüğü, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih itibariyle derdest olan dosyaya usul hükümlerinin uygulandığı ve 107. maddesi kapsamında belirsiz alacak davası açılabileceğinin belirtildiği, dolayısıyla yargılaması devam eden dosyaya 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) TMK'nın 4. maddesi de dikkate alınarak belirsiz alacak davası olarak devam edildiği, davacının bilirkişi raporundan sonra dosyaya sunduğu 01.12.2015 tarihli dilekçenin ıslah niteliğinde olmayıp tamamlama harcı niteliğinde olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 16. Direnme kararı yasal süresi içerisinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 17. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda; HUMK’nın yürürlükte olduğu tarihte fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan eldeki davaya belirsiz alacak davası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olup olmadığı, belirsiz alacak davası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığına karar verildiği takdirde, davacı-birleşen davalı vekilinin 01.12.2015 tarihli dilekçesinin ıslah dilekçesi niteliğinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan davada 01.12.2015 tarihinde artırılan alacak miktarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE A) Davacı-birleşen davalı vekilinin temyiz talebi yönünden yapılan incelemede; 18. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, mahkemece direnme kararı öncesinde verilen kararın taraflarca temyiz edildiği, Özel Dairece davacı-birleşen davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddedilerek bozma kararı verildiği, direnme kararının ise yeniden taraflarca temyiz edildiği dikkate alındığında, direnme öncesi verilen kararı temyiz eden ve temyiz itirazları reddedilen davacı-birleşen davalı vekilinin direnme kararını temyizinde hukukî yararının bulunup bulunmadığı, bu bağlamda temyiz isteminin reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 19. Bilindiği üzere hukukî yarar, dava şartı olduğundan temyiz incelemesi yapılabilmesi için de gerekli bir şarttır. 20. Mahkeme kararını temyiz edip, bu istemi Özel Dairece reddedilen taraf yönünden karar kesinleşmiş olmakla, artık bu tarafın direnme kararını temyizde de hukukî yararı bulunmamaktadır. 21. O hâlde davacı-birleşen davalı vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. B) Davalı-birleşen davacı vekilinin temyiz talebi yönünden yapılan incelemede; 22. Yerel Mahkemenin ilk ve direnme karar gerekçesinin temelini eldeki davanın, belirsiz alacak davası niteliğinde görülmesi gerektiği yönündeki kanaat oluşturmaktadır. 23. Hemen belirtilmelidir ki; usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Başka bir deyişle medeni usul hukukunda, kural olarak kanun değişikliklerinde “derhal uygulanırlık ilkesi” geçerlidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır. 24. Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. 25. Dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin tekrarlanması nedeniyle emek ve zaman kaybına neden olacaktır. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar tersine bir kural benimsenmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C: I-II, İstanbul 1992, s. 78; Pekcanıtez, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 48). 26. Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak; 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nın “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1. maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde, yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır. 27. Belirsiz alacak davası ise hukukumuza ilk kez HMK ile girmiştir. Bu Kanun’un 107/1. maddesinde “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” düzenlemesi mevcuttur. Ancak yukarıdaki açıklamalar ışığında eldeki davada, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ve gerekli harçların yatırılması ile dava açma işlemi tamamlanmış olduğundan HMK ile getirilen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümler uygulanamayacaktır. Başka bir deyişle HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak kısmi dava şeklinde açılan eldeki davanın, HMK’nın yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüşeceği kabul edilemez. Ayrıca HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde açılan davalar HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra kısmi ıslahla belirsiz alacak davasına dönüştürülemeyeceği gibi tam ıslahla dahi belirsiz alacak davası hâline gelmez. Zira davanın tamamen ıslahında, tamamen ıslah edilen dava, ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, ilk dava tarihinde açılmış kabul edilecek ve ilk dava tarihinde yürürlükte olan usul hükümleri uygulanacaktır. 28. Dolayısıyla davacının; HMK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce, HUMK’nın yürürlükte olduğu 11.02.2008 tarihinde açtığı eldeki davada, HMK ile hukukumuza giren belirsiz alacak davasına ilişkin düzenlemenin somut uyuşmazlıkta uygulanabilirliği bulunmamaktadır. 29. Ne var ki Mahkemenin direnme gerekçesinin bir diğer dayanağı da davacının 01.12.2005 tarihli dilekçesinin “ıslah” dilekçesi olmayıp “tamamlama harcı” niteliğinde bir dilekçe olması gerektiği yönündeki kanaati olduğundan uyuşmazlığın çözümü için “ıslah” ve “zamanaşımının kesilmesi” kavramlarının da açıklanması gerekmektedir. 30. Kavram olarak ıslah; taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. IV, İstanbul 2001, s. 3965). Islah müessesesi, dava değiştirme, başka deyişle iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden bir imkândır. Zira bu suretle, aslında yasal itiraz ile karşılaşılabilecek olan herhangi bir taraf işlemi, ıslah kurumu yardımı ile artık bu itiraza imkân vermeksizin yapılabilmektedir (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. I-II, İstanbul, 1992, s. 534). 31. Islaha ilişkin temel düzenleme HMK’nın 176. ve devamı (HUMK’nın 83. ve devamı) maddelerinde yer almakla birlikte, ıslah HMK’nın 141. maddesindeki iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının istisnası olarak belirtilmektedir. 32. Islahın düzenlendiği bu maddeler dikkate alındığında; ıslahın konusu tarafların yapmış oldukları usul işlemleridir. Bu bakımdan ancak tarafların yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilebilir. Tarafların yapmış olduğu usul işlemleri, yargılamanın ilerlemesi için yapılan, şartları ve etkileri usul hukuku tarafından düzenlenmiş olan işlemlerdir. Bir taraf ancak kendi yapmış olduğu usul işlemlerini ıslah edebilir; karşı tarafın veya mahkemenin yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilemez (Kuru, s. 4020). Gerek öğretide gerekse uygulamada ıslah yoluyla davanın değiştirilebileceği veya genişletilebileceği, aynı şekilde savunmanın da genişletilebileceği ilke olarak kabul edilmektedir. Yine HUMK’nın yürürlükte olduğu tarihte kısmi dava olarak açılan bir davada, müddeabihin artırılıp artırılmayacağı hususu da bir usul işlemi olup, ıslahın konusunu teşkil etmektedir. 33. Islahın amacı, yargılama sürecinde şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddi hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğundan, hak ve alacağı bu sürecin dışında ortadan kaldırmış olan işlemlerin, yani maddi hukuk işlemlerinin ıslah yoluyla düzeltilebilmesi elbette ki mümkün değildir. Bir başka deyişle, maddi hakkı sona erdiren maddi hukuk işlemleri ıslahla düzeltilemez. Feragat, kabul, sulh gibi işlemler, velev ki dava içinde yapılsın, asıl hakkı ortadan kaldırdıklarından, usul işlemi olduğu kadar maddi hukuk işlemi mahiyetini de taşımaktadır ve bu sebeple, bu işlemlerin ıslah yoluyla düzeltilmesi imkânsızdır (Özekes, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 1517). Çünkü ıslah, yargılama hukukunun şekle ve süreye bağlılığından kaynaklanan zımni hak kayıplarının telafisi için öngörülmüş bir müessesedir. 34. Davanın tamamen ıslahı, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir. Gerek öğretide gerekse uygulamada, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır (Kuru, s. 3998 vd; Özekes, s. 1537). 35. Gelinen aşamada açıklanması gereken diğer bir husus da “zamanaşımının kesilmesi” kavramıdır. 36. Somut olaya uygulanması gereken Borçlar Kanunu’nun 133/2. [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 154/2.] maddesi gereğince; alacaklı dava veya def’î yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa zamanaşımı kesilir. Ancak, BK’nın 135/1. (TBK’nın 156/1.) maddesi gereğince; zamanaşımının kesilmesiyle kesilme tarihinden başlayarak yeni bir süre işlemeye başlar. Dava veya def'î yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, davanın devamı süresinde taraflardan birinin yargılamaya ilişkin her bir işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır [BK m. 136/1 (TBK m. 157/1)]. 37. Öğreti ve uygulamada kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir (Kuru, s. 1541 vd.; Pekcanıtez, s. 1008). Başka deyişle kısmi dava açılması hâlinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilecek, ancak talep konusu yapılmayan geri kalan kısım bakımından ise zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Kısmi dava ile talep edilmeyen alacağın geri kalan kısmı için zamanaşımı BK’nın 133. (TBK’nın 154.) maddesindeki diğer kesilme nedenleri dışında ancak aynı yargılamada karşı tarafın rızası veya ıslah talebinde bulunma tarihinde yahut geri kalan kısım için ikinci dava açılacaksa ikinci davanın açıldığı tarihte kesilmiş olur. Davacının geri kalan kısım için ıslaha başvurması veya ikinci dava açması durumunda davalının zamanaşımı def'înde bulunabileceğinden tereddüt etmemek gerekir (Pekcanıtez, s. 1008). 38. Eldeki davada taraflar; 01.08.1985 tarihinde evlenmiş, 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 28.06.2002 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir. Eşler arasında sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden; evlilik tarihi olan 01.08.1985 tarihinden TMK'nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin (Medeni Kanun) 170. maddesi ile düzenleme altına alınan mal ayrılığı rejimi, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği 13.06.2002 tarihine kadar ise TMK 202/1. maddesi ile düzenlenen edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Kadın eşin dava konusu ettiği taşınmazların tescil kayıtlarının ise eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu tarihlerde erkek eş adına oluşturulduğu anlaşılmıştır. Medeni Kanun’da katkı payı ve buna uygulanacak zamanaşımı konusunda bir hüküm bulunmadığından Borçlar Kanunu genel hükümleri uygulanması gerektiği dikkate alındığında buradan varılacak sonuç; bir alacak davası olan mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda on yıllık zamanaşımı süresinin tarafların boşanmasına ilişkin kararın kesinleştiği tarihte işlemeye başlayacağıdır. 39. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; tarafların boşanmasına ilişkin hükmün 28.06.2002 tarihinde kesinleştiği, davacının ise eldeki davayı 11.02.2008 tarihinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla evlilik birliğinden doğan katkı payına ilişkin 10.000TL bedelin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ettiği, yargılama sırasında 01.12.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 117.250,66TL’ye yükselttiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte davalı vekili tarafından ıslah ile artırılan miktar yönünden zamanaşımı def'înde bulunulduğu görülmektedir. 40. Somut olayda mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davasına ilişkin on yıllık zamanaşımı süresinin tarafların boşanmasına ilişkin hükmün kesinleştiği 28.06.2002 tarihinde işlemeye başlayacağı hususunda ihtilaf bulunmamaktadır. Eldeki dava ise 11.02.2008 tarihinde on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olup, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 10.000TL katkı payı talep edilmiştir. Açılan eldeki dava ile sadece talep edilen miktar yönünden zamanaşımı kesilmiş, şimdilik denilerek istenmeyen katkı payı alacağı yönünden işleyen zamanaşımı süresi ise kesintiye uğramamıştır. Bu durumda ıslah tarihi olan 01.12.2015 tarihi itibari ile ıslahla artırılan miktar için davalının usulüne uygun şekilde ileri sürdüğü zamanaşımı def'î karşısında on yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunun kabulü gerekmektedir. 41. Şu hâlde; yerel mahkemece, davacı tarafın ıslahla artırdığı miktar yönünden Borçlar Kanunu ile öngörülen on yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle bu kısma ilişkin istemin reddine karar verilmesi gerekirken, kabul kararı verilmesi doğru değildir. 42. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; eldeki davanın HUMK döneminde açılmış olması nedeniyle belirsiz alacak davası olarak değerlendirilemeyeceği, yerel mahkemenin bu gerekçesinin yerinde olmadığı, ancak direnme kararından sonra verilen Yargıtayın 24.05.2019 tarihli ve 2017/8 E., 2019/3 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinin bulunmadığı ve sadece dava dilekçesinde belirtilen miktarın düzeltilmesi niteliğinde olduğu sonucuna dayandığı için içtihadı birleştirme kararlarının usulü kazanılmış hak ilkesinin istisnası olarak henüz kesinleşmemiş tüm davalara tatbikinin gerekli olduğu, içtihadı birleştirme kararlarının sonuçlarının bağlayıcı ve gerekçelerinin ise yol gösterici olduğu, bu nedenle miktar artırımına ilişkin ıslahın artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmayıp dava dilekçesindeki miktar kısmının düzeltilmesi olarak kabul edilmesi gerektiği, ne var ki bu tartışmanın yapılabilmesi için öncelikle geçerli bir ıslahın varlığının gerektiği, somut olay değerlendirildiğinde ise talep artırımına ilişkin ıslahın bozma sonrasında yapıldığı, bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı için ıslahla miktarın arttırılmasının geçersiz bir usul işlemi olduğu, dolayısıyla mahkemece bozmadan sonra yapılan ıslahın geçersiz olduğu gözetilerek bir karar verilmesi gerekçesiyle direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 43. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 44. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; I- A bendinde (§18-21) belirtilen gerekçelerle davacı-birleşen davalı vekilinin direnme kararına yönelik temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan oy birliği ile REDDİNE, II- B bendinde (§22-44) belirtilen gerekçelerle davalı-birleşen davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince oy çokluğu ile BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 15.03.2022 tarihinde karar verildi. KARŞI OY Belirsiz alacak davası hukukumuza 6100 sayılı HMK 'da yer alan düzenlemeler ile girmiş olup eldeki dava bu Kanunun yürürlüğünden önce HUMK döneminde açılmış olduğundan açılan davanın belirsiz alacak davası olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Dava; açıldığı tarih itibarıyla kısmi dava niteliğinde olup dava açılmakla tamamlanmış işlem meydana geleceğinden HMK 448. maddedeki zaman bakımından uygulanma kuralına göre bu davanın kısmi dava olarak açıldığı kesinleşmiş olup, bu davanın artık belirsiz alacak davası olarak açıldığı sonucuna varılamayacaktır. Islah tarihinde HMK' nın yürürlüğe girmiş olması da bu davanın belirsiz alacak davası olarak nitelenebilmesine imkân vermez. Mahkemenin bu gerekçeye dayalı olarak direnmiş olması isabetli olmamıştır. TBK 154. maddede dava yoluyla mahkemeye başvurulmuş ise yani dava açılmışsa zamanaşımının kesileceği düzenlenmiştir. Bu maddenin de yorumunun sonucu olarak, Özel Dairenin bozma kararını verdiği tarih ile mahkemenin direnme kararını verdiği tarihteki yerleşik yargılamasal uygulamalarda dava açılmakla ancak dava dilekçesindeki miktar için zamanaşımının kesileceği kabul edilmekte olup bozma kararı geçerli bir ıslahın varlığı hâlinde bu yargısal uygulamalara da uygundur. Direnme kararından sonra 24.05.2019 tarihinde verilen 2017/8 esas, 2019/3 karar sayılı bir içtihadı birleştirme kararında kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin artırılması hâlinde, artırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedileceği belirtilmiştir. Bu karar zamanaşımı ile ilgili değil ise de İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı olmakla birlikte gerekçeleriyle de yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu içtihadı birleştirme kararında varılan sonucun temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesindeki miktarın değiştirilmesi olduğudur. Bu karar ile ıslahla miktar artırımı ek dava olarak görülmemiş ve sadece dava dilekçesinde yazan miktarın değiştirilmesi, diğer bir ifadeyle bu miktarın düzeltilmesi olarak görülmüştür. Bu kararın sonucu olarak miktar artırımına ilişkin yapılan ıslahın da artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmadığı için ıslahla artırılan kısım için de zamanaşımının dava tarihine göre hesaplanması gerekip gerekmediğinin tartışılması gerekmekle birlikte bu tartışmayı yapabilmek için önce geçerli bir ıslahın varlığı gerekir. 04.02.1948 gün ve 1994/10 Esas 1948/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu kararın değiştirilmesine gerek olmadığına dair 06.05.2016 tarih ve 2015/1-2016/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; bir yargılama işlemi olan ıslah, soruşturma ve yargılama bitinceye kadar yapılması mümkün olup, karar, temyiz incelemesi sonucu bozulduktan sonra artık ıslah yapılamayacaktır. 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren değişiklik ile bozmadan sonra ıslahı mümkün kılan hüküm getirilmiş ise de bu hüküm değişiklik sonrası yapılacak ıslah için uygulanabilir. Zira yapıldığı tarihte geçersiz olan tamamlanmış işleme kanun değişikliği sonucu geçerlilik tanınarak bir sonuca varılması mümkün olmayacaktır. Yukarıda yapılan açıklamalarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; talep artırımına ilişkin ıslah, bozma kararı sonrası yapılmıştır. Bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı için ıslahla miktarın artırılması geçersiz bir usul işlemi niteliğindedir. Bu geçersiz işleme dayalı olarak işin esası incelenip alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı uğramamış ise istenebilecek alacak olup olmadığı varsa miktarının ne olduğu konusunda bir araştırma ve inceleme yapılabilmesi mümkün değildir. Zira alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığının incelenmesi esasa ilişkin bir inceleme olup geçerli bir şekilde talep edilmemiş bir alacağa ilişkin esastan inceleme yapılabileceğinden söz edilemez. Mahkemece bozmadan sonra yapılan ıslahın geçersiz olduğu gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken bu miktar artırımına değer verilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. Direnme hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan, ıslah ile istenen miktarlar yönünden alacağın zamanaşımına uğradığı gözetilerek karar verilmesi yönünde olan Özel Daire kararı gibi direnme hükmünün bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
743 sayılı TÜRK KANUNU MEDENİSİNİN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMIŞ HÜKÜMLERİ m. 170Kaynağı aç
Madde 170 – Karı koca, evlenme mukavelenamesi ile kanunda muayyen diğer usullerden birini kabul etmedikleri takdirde veya kabul edipte kanunda gösterilen sebeplerden birinin hüdusu halinde, aralarında mal ayrılığı cereyan eder. (B) AKDİ USUL : I. Usul intihabı :

Türk Medeni Kanunu’nun 218. maddesi, edinilmiş mallara katılma rejimini hem edinilmiş malları hem de her eşin kişisel mallarını içine alacak biçimde tanımlar. 222. maddeye göre bir malın belirli bir eşe ait olduğu ileri sürülüyorsa bunu ileri süren kişi kanıtlar. Aidiyeti kanıtlanamayan mallar eşlerin paylı mülkiyetinde kabul edilir. Aksinin kanıtlanmasına kadar bir eşe ait mallar edinilmiş mal sayılır.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 218Kaynağı aç
Madde 218- Edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar ile eşlerden her birinin kişisel mallarını kapsar. II. Edinilmiş mallar
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 222Kaynağı aç
Madde 222 – Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir. B. Yönetim, yararlanma ve tasarruf

Türk Medeni Kanunu’nun 225. maddesine göre mal rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer. Evliliğin iptali, boşanma ya da mal ayrılığına geçilmesi hâlinde rejim, dava tarihinden geçerli olarak sona erer. Boşanma davasının açıldığı tarih bu nedenle sona erme tarihidir. Mal rejiminden doğan hakkın dava yoluyla kullanılabilmesi için ise boşanma kararının kesinleşmesi gerekir.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 225Kaynağı aç
Madde 225 – Mal rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer. Mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hâllerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. II. Malların geri alınması ve borçlar 1. Genel olarak
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/7, K. 2025/498Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2024/7 E.  ,  2025/498 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi SAYISI : 2022/115 E., 2022/834 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 03.11.2021 tarihli ve 2021/5382 Esas, 2021/8091 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasında karşılıklı görülen yasal mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince her iki davanın reddine karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının, taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı-karşı davacı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 26.10.1989 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının bulunduğunu, geçimsizlik nedeniyle Bakırköy 1. Aile Mahkemesinin 18.08.2005 tarihli ve 2005/655 Esas, 2005/744 Karar sayılı kararı ile eşlerin anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiğini, kararın 14.11.2005 tarihinde kesinleştiğini, evlilik birliği içerisinde ortak kazanımla edinilen malların davalı adına kaydedildiğini, ayrıca şirket hisseleri bulunduğunu, davalının müvekkiline mal rejiminden kaynaklanan alacak hakkını ödeyeceğine dair taahhüdünü bugüne kadar yerine getirmediğini ileri sürerek alacak miktarının tam ve kesin olarak belirlenememesi nedeniyle gayrimenkul hakkı bakımından şimdilik 150.000,00 TL, hisse devri yönünden de şimdilik 62.500,00 TL bedelin faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP VE KARŞI DAVA Davalı-karşı davacı vekili cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, davacının duruşmada hazır bulunduğunu ve "kendisi için nafaka ve tazminat istemediğini, eşya ve talebinin ve paylaşacak bir mallarının bulunmadığını" beyan ettiğini, dolayısıyla taraflar arasında mal rejiminden kaynaklanan bir alacak davasının görülmesinin mümkün olmadığını, açılan davanın dürüst davranma ilkesine aykırı olduğunu, tüm bunlara rağmen davacının açmış olduğu dava karşısında müvekkilinin de evlilik birliği içerisinde edinilen ve davacı adına kayıtlı olan üç adet taşınmaz yönünden şimdilik 50.000,00 TL bedel talep ettiğini savunarak, yargılama neticesinde tespit edilecek alacağın faiziyle birlikte davacıdan alınarak müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 05.05.2017 tarihli ve 2015/1042 Esas, 2017/404 Karar sayılı kararı ile; mevcut deliller ve özellikle Bakırköy 1. Aile Mahkemesinin 2005/655 Esas sayılı dosyası incelendiğinde tarafların anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği, kararın 14.11.2005 tarihinde kesinleştiği, 18.08.2005 tarihli duruşmada tarafların her ikisinin de açıkça "paylaşılacak bir malları ve eşya talepleri olmadığını" beyan ettikleri ve tutanağı imzaladıkları, Hukuk Genel Kurulunun 27.11.2013 tarihli ve 2013/8-185 Esas, 2013/1601 Karar sayılı içtihadı dikkate alındığında tarafların aralarındaki mal rejimini tasfiye ettiklerinin kabulü gerektiği gerekçesiyle her iki davanın da reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 11.03.2019 tarihli ve 2017/2807 Esas, 2019/403 Karar sayılı kararı ile; tarafların anlaşmalı boşandıkları ve duruşmada açıkça "paylaşılacak bir malları olmadığı" ifadesi ile mal rejimini tasfiye ettikleri anlaşıldığından davaların reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. VI. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile "…Somut olayda, mahkemece tarafların anlaşmalı boşanma davasının duruşmasındaki beyanlarına göre, mal rejimini tasfiye ettiklerinin kabulü gerektiği gerekçesiyle dava ve karşı davanın reddine karar verilmiş ise de, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre karar hatalı olmuştur. Şöyle ki; tarafların boşanma dava dosyasına sundukları boşanma protokolünde mal rejimin tasfiyesine yönelik bir düzenleme olmadığı gibi, gerekçe ve hükümde de mal rejiminin tasfiyesine yönelik bir hüküm yoktur. Diğer yandan, feragatin somutlaştırılmış bir hak ile ilgili kayıtsız ve şartsız, herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık olması gerekir. Bu durumda, 18.08.2005 tarihli duruşmada davacı kadının "Paylaşılacak bir malımız ve eşya talebim yoktur", davalı erkeğin ise "Paylaşılması gerekli bir malımız ve eşya talebim yoktur" şeklindeki anlatımlarının mal rejiminin tasfiyesi yönünden feragat olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. O halde, mahkemece iddia ve savunma doğrultusunda taraf delilleri toplanarak sonuca göre asıl ve karşı davanın esasıyla ilgili bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki kararda yer alan gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacı-karşı davalı vekili temyiz dilekçesinde; asıl davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı-karşı davacı vekili temyiz dilekçesinde; karşı davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların 4721 sayılı Kanun’un 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği anlaşılan eldeki davada; eşlerin 18.08.2005 tarihli duruşmada yer alan ve birbiri ile uyumlu "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklindeki beyan ve ifadelerinden, mal rejiminden kaynaklanan alacaklarına ilişkin tasfiyeyi gerçekleştirmiş oldukları sonucuna varılıp varılamayacağı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 202 ilâ 241. maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddelerinin incelenmesinde yarar görülmektedir. 2. Mal rejimi; eşlerin tabî oldukları rejim süresince edindikleri mallar üzerindeki hakları, birbirlerine ve üçüncü kişilere karşı sorumlulukları ile rejim sona erdiğinde bu malların paylaştırılması yönündeki kurallar bütününü ifade etmektedir. 4721 sayılı Kanun hükümleri uyarınca mal rejimleri, yasal ve seçimlik olarak iki gruba ayrılmıştır. Kanun’un 202/1. maddesinde; eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır, denilmek suretiyle Türk Hukukunda yasal mal rejimi, edinilmiş mallara katılma rejimi olarak benimsenmiştir. 3. Yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimine yönelik düzenlemeler 4721 sayılı Kanun'un 218 ilâ 241. maddeleri arasında yer almaktadır. Edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar (TMK md. 219) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını (TMK md. 220-221) kapsar. 4. Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi için tasfiyeye konu malın hangi grupta yer aldığının belirlenmesi zorunludur. Zira mal varlığının yer aldığı grup, bu mal varlığının tasfiyeye girip girmeyeceği veya tasfiyeye girmesi hâlinde ne şekilde tasfiye edileceği açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki; edinilmiş mallara katılma rejiminde kural, mal gruplarının değişmezliğidir. 4721 sayılı Kanun'un 221. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ile açıklanan istisnalar dışında, eşler; mal gruplarını değiştiremezler, aksine ilişkin sözleşmeler geçersizdir. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir (TMK md. 222/3). 5. Edinilmiş mallara katılma rejiminde tasfiye davasının görülebilmesi için eşler arasındaki mal rejiminin sona ermiş olması gerekir. 4721 sayılı Kanun'un 225. maddesi ile "Mal rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer. Mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hâllerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer" hükmü düzenleme altına alınmıştır. 6. Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesiyle birlikte eşler veya mirasçılar tarafından açılabilecek davalar; değer artış payı alacağı (TMK md. 227) davası ve artık değere katılma alacağı (TMK md. 231) davalarıdır. Bu iki alacak türünün özellikleri, koşulları ve hesaplama yöntemleri arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, tasfiye davalarına özgü usul ve esasa yönelik genel ilkelerin tamamı her iki dava türü için de geçerlidir. 7. Eldeki davada olduğu gibi mal rejiminin tasfiyesinde evlilik birliğinin anlaşmalı boşanma neticesinde sona ermesi hâli özellik arz eden durumlardan biridir. Öyle ise uyuşmazlığın çözümü için "anlaşmalı boşanma" kavramının da açıklanması gerekmektedir. 8. Bilindiği üzere 4721 sayılı Kanun'un 166/3. maddesinde eşlerin anlaşmalı olarak boşanmalarına ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Buna göre evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının, hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz. 9. Maddede değinildiği üzere anlaşmalı boşanmanın sağlanması için boşanmanın fer'î niteliğindeki taleplerde taraflar arasında uzlaşma gerçekleşmelidir. Bu talepler kanun koyucu tarafından "boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu" olarak ifade edilmiştir. Maddede geçen "boşanmanın mali sonuçları" kavramı mal rejiminin tasfiyesini kapsamaz. Boşanmanın malî sonuçları ile anlaşılması gereken Kanun'un 174. maddesinde düzenlenen boşanma nedeniyle maddi-manevi tazminat, 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası ile 182. maddesinde düzenlenen iştirak nafakasıdır. Bununla birlikte, boşanma davasında tarafların mal rejiminin tasfiyesi hakkında anlaşma yapmasını engelleyen yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. 10. Mal rejiminin tasfiyesi boşanmanın fer'îsi niteliğinde olmayıp; eşler, tasfiyeyi anlaşmalı boşanma ile birlikte yapabilecekleri gibi bu yöndeki haklarını zamanaşımı süresi içerisinde daha sonra da kullanmak isteyebilirler. Bu konuda anlaşma sağlanamaması anlaşmalı boşanma davasının reddi sonucunu doğurmaz ve anlaşmalı boşanmaya bir etkisi olamaz. Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse, tarafların sırf anlaşmalı olarak boşanmış olmaları aralarındaki mal rejimini de tasfiye ettikleri anlamında kabul edilemez. 11. Diğer yandan; eşler, anlaşmalı boşanmada mal rejiminin tasfiyesine karar verdikleri takdirde bu durum doğmamış bir hakkın kullanımı anlamına da gelmez. Zira boşanma ile sona eren evlilikler yönünden mal rejiminin tasfiyesi davasının görülebilirlik koşulu olarak boşanmanın gerçekleşmesi aranmakta ise de eşler arasındaki mal rejiminin sona erdiği tarih, kabulle sonuçlanan boşanma davasının dava tarihi olup (TMK md. 225/2), mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı dava tarihi itibariyle doğmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mal rejiminden kaynaklı hakkın dava yolu ile kullanılabilmesi, diğer bir ifadeyle mal rejiminin tasfiyesine karar verilebilmesi için eşlerin boşanmalarına ilişkin kararın kesinleşmesi gerektiğidir. Anlaşmalı boşanmada ise eşler boşanma davası açmakla doğmuş hakları olan mal rejiminin tasfiyesine yönelik tasarrufta bulunabilirler. 12. Zorunlu olmamakla birlikte; eşler, anlaşmalı boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesi konusunda da anlaşma yapabilirler. Anlaşma, mal rejiminin tasfiyesinide içermekte ise ayrı bir geçerlilik şartı aranmaz. Anlaşmalı boşanmada, taraflar edindikleri mal varlığını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat ederek mal rejiminin tasfiyesini gerçekleştirebilirler. Usulüne uygun şekilde yapılan anlaşma ile boşanma davası neticelenmiş ve karar kesinlemiş ise tarafların tekrar mal rejimi tasfiyesi talep etmeleri mümkün olmaz. Anlaşmalı boşanmanın tasfiyeyi kapsadığı kabul edilen durumlarda; boşanmadan sonra taraflardan herhangi birinin tekrar tasfiye talebinde bulunması, 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesinde düzenlenen "dürüst davranma" kuralına aykırılık teşkil etmekte ve hakkın kötüye kullanılması anlamına gelmektedir. 13. Önemle belirtmek gerekir ki; boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesi hususunda da anlaşma yapılmak isteniyorsa, bu hususun hiçbir duraksamaya yer vermeyecek açıklıkta olması çok önemlidir. Anlaşma metninde, soyut, muğlâk, her anlama gelebilen, farklı şekilde yorumlanmaya açık, müphem kelime ve cümleler kullanılmamalıdır. 14. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde; tarafların Bakırköy 1. Aile Mahkemesinin 18.08.2005 tarihli ve 2005/655 Esas, 2005/744 Karar sayılı kararı ile 4721 sayılı Kanun'un 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği,18.08.2005 tarihli duruşmada hazır bulunan eşlerin her ikisinin de "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklinde beyanda bulundukları, boşanma kararının 14.11.2005 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Özellikle anlaşmalı boşanmaya dayanak 18.08.2005 havale tarihli protokolün incelenmesinde ise; yasal mal rejiminin tasfiyesine yönelik bir hükme yer verilmediği gibi boşanma kararının hüküm fıkrasında da eşler arasında geçerli edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesine ilişkin bir karar verilmediği anlaşılmaktadır. Böyle olunca eşlerin, salt anlaşmalı boşanma dava duruşmasında yer alan beyanlarından hareketle; rejim süresince edindikleri mal varlıklarını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat iradesi göstermek suretiyle mal rejiminin tasfiyesini gerçekleştirdikleri sonucuna varmak mümkün değildir. 15. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; eşlerin anlaşmalı boşanma dava duruşmasında paylaşacak bir malımız yoktur şeklinde beyanda bulundukları, beyanda yer alan "mal" tabirinden mal rejiminin tasfiyesini kapsadığı sonuca ulaşılması gerektiği zira 4721 sayılı Kanun'un "eşler arasındaki mal rejimi" başlığı altında düzenlenen bölüm ve ayrımların altında yer alan bir çok kanun maddelerinde "mal veya malvarlığı" tabirinin kullanıldığı, dolayısıyla boşanma davalarında yer alan "mal" tabirinden boşanmanın eki niteliğinde nafaka ve tazminatların değil yasal mal rejiminden kaynaklanan alacak haklarının anlaşılması gerektiği, özellikle eldeki tasfiyeye ilişkin davanın boşanma davasının kesinleşmesinden dokuz yıl sonra açıldığı da dikkate alındığında direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu ve onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 16. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. VII. KARAR Açıklanan sebeple; Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373 maddesinin 1. fıkrası uyarınca kararı veren Küçükçekmece 2. Aile Mahkemesine gönderilmesine, 10.09.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y" 1. İlk Derece Mahkemesi ile Özel Daire arasındaki temel uyuşmazlık; tarafların 4721 sayılı Kanun’un 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği anlaşılan eldeki davada; eşlerin anlaşmalı boşanma davasının oturumunda "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklindeki beyanlarına rağmen, boşanmadan sonra tekrar tasfiye talebinde bulunup bulamayacakları noktasında toplanmaktadır. 2. Taraflar 26.10.1989 tarihinde evlenmiş, 09.08.2005 tarihinde açılan boşanma davasının anlaşmalı şekilde 4721 sayılı Kanun’un 166/3. maddesine göre kabulüne ilişkin hükmün 14.11.2005 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasında başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (743 sayılı TKM md. 170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4721 sayılı TMK md. 202). 3. Bilindiği üzere mal rejiminin tasfiyesi boşanmanın fer'îsi niteliğinde olmayıp; eşler, tasfiyeyi anlaşmalı boşanma ile birlikte yapabilecekleri gibi bu yöndeki haklarını zamanaşımı süresi içerisinde daha sonra da kullanmak isteyebilirler. 4. Bunun yanında taraflar, anlaşmalı boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesi konusunda anlaşma da yapabilirler. Anlaşma, mal rejiminin tasfiyesini de içermekte ise ayrı bir geçerlilik şartı aranmaz. Anlaşmalı boşanmada, taraflar edindikleri mal varlığını paylaşarak veya tasfiyeye yönelik haklarından feragat ederek mal rejiminin tasfiyesini gerçekleştirebilirler. Usulüne uygun şekilde yapılan anlaşma ile boşanma davası neticelenmiş ve karar kesinlemiş ise tarafların tekrar mal rejimi tasfiyesi talep etmeleri mümkün olmaz. Anlaşmalı boşanmanın tasfiyeyi kapsadığı kabul edilen durumlarda; boşanmadan sonra taraflardan herhangi birinin tekrar tasfiye talebinde bulunması, 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesinde düzenlenen "dürüst davranma" kuralına aykırılık teşkil etmekte ve hakkın kötüye kullanılması anlamına gelmektedir. 4. Somut olayda; İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemelerince anlaşmalı boşanma davasında yer alan "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklindeki beyanın mal rejiminin tasfiyesini kapsadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, buna karşılık Özel Dairece yapılan yargılamada anılan beyanın tasfiyeyi kapsamadığı gerekçesiyle hükmü bozmuştur. Özel Dairenin bozma kararı çoğunluk tarafından benimsenmiştir. 5. Çoğunluk görüşüne aşağıda açıklanan nedenlerle katılınmamıştır. 6. Öncelikle belirtmek gerekir ki; mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C.2, s.2045). Tarafların boşanmalarına ilişkin yargılamanın yapıldığı, Bakırköy 1. Aile Mahkemesinin 2005/655 Esas sayılı dosyasındaki 18.08.2005 tarihli duruşmada yer alan "paylaşacak bir malımız ve eşya talebimiz yoktur" şeklindeki beyanları mahkeme içi ikrar niteliğinde olup; eldeki davada kesin delil teşkil ettiği hususu her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır. 7. Çözüme kavuşturulması gereken bir diğer husus da; boşanma davalarında, tarafların tutanağa geçirilen imzalı beyanlarında sözünü ettikleri “mal ve eşya” sözcüklerinden, mal rejiminin tasfiyesine konu edilebilecek mal varlıklarının anlaşılıp anlaşılamayacağıdır. 8. Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabının birinci kısmının dördüncü bölümünün başlığı "Eşler Arasındaki Mal Rejimi" olarak düzenleme altına alınmıştır. Aynı bölümün ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci ayırımları ise sırasıyla "Edinilmiş Mallara Katılma, Mal Ayrılığı, Paylaşmalı Mal Ayrılığı ve Mal Ortaklığı" başlıklarını taşımaktadır. Söz konusu bölüm ve ayırımların altında yer alan birçok kanun maddelerinde de "mal" veya "malvarlığı" tabiri kullanılmıştır. Nitekim 219. maddede "Edinilmiş Mallar", 220. maddede "Kişisel Mallar" ve 222/2. maddede "Paylı Mülkiyete Konu Mallar" hakkında düzenlemeler yer almaktadır. 9. Aynı Kanun’un "Eşya Hukuku" adını taşıyan dördüncü kitabının ikinci bölümü "Taşınmaz Mülkiyeti" üçüncü bölümü ise "Taşınır Mülkiyeti" başlıkları ile düzenlenmiştir. Diğer yandan Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndaki birçok düzenlemelerden de; mal ve eşya tabirleri ile “taşınır ve taşınmaz” varlıkların ifade edilmesi amaçlanmıştır. 10. Dolayısıyla tüm bu anlatılan kanunlar, bölüm başlıkları ve kanun maddeleri bir bütün olarak ele alıp değerlendirildiğinde, boşanma davalarındaki “mal veya eşya” tabirinden, eşlerin sahip oldukları ve mal rejiminin tasfiyesi davalarında konu edilebilecek, ekonomik değeri bulunan taşınır-taşınmaz varlıkların tamamının anlaşılması gerekmektedir. 11. Hâl böyle olunca tarafların 18.08.2005 tarihli duruşmada yer alan beyanlarının mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu ve anlaşmalı boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesini de gerçekleştirdikleri gözetilmeksizin, boşanma hükmü kesinleştikten dokuz yıl sonra açıldığı anlaşılan eldeki davada eşlerin kesin delil niteliğindeki beyanlarını yok sayarak, davaların esası hakkında hüküm kurulması gerektiği sonucuna varılması, 4721 sayılı Kanun’un 2. maddesinde düzenlenen “Dürüst Davranma” kuralına aykırı olup, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. 12. Açıklanan nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılamıyorum.

Bir olayda tapu, kat mülkiyetinin kurulmasıyla daha sonra koca adına oluşmuş olsa da edinme süreci harici satın alma ve taksitlerin ödendiği tarihlere göre kabul edilmiştir. Bu tarihler 1 Ocak 2002’den önce olduğu için mal ayrılığı uygulanmıştır. Bu belirleme o taşınmazların alım ve ödeme sürecine bağlıdır; tapu tarihinin her olayda dikkate alınmayacağı şeklinde genel bir kural değildir.

Katkı payının şartları

Mal ayrılığı döneminde diğer eşten katkı karşılığı tazminat istenebilmesi için parasal veya para ile ölçülebilen maddi bir katkının bulunması gerekir. Katkının bağışlama amacı taşımaması ve uygun bir karşılığın alınmamış olması da aranır. Malın 1 Ocak 2002’den önce edinilmiş olması, sonraki dönemdeki talebin değer artış payı veya katılma alacağı olarak nitelendirilmesinden ayrılır.

Evlilik sürerken katkı payı istenemeyeceği ve rejim sona ermeden açılan davanın reddedileceği yönünde bir değerlendirme vardır. 225. madde, katkı payı davasının açılma anını ayrıca düzenlemez. Ret ifadesinin usule mi esasa mı ilişkin olduğu da gösterilmiş değildir. Bu nedenle evlilik devam ederken açılan her davanın aynı sonuçla reddedileceği kesin bir kural olarak söylenemez.

Katkı payının kişisel hak olduğu, yalnız para olarak istenebileceği, malın aynen iadesinin veya tapuya pay tescilinin istenemeyeceği şeklinde bir değerlendirme bulunmaktadır. Değer artış payı ve katılma alacağı ise Türk Medeni Kanunu’nun 239. maddesinde ayın veya para olarak ödenebilecek alacaklar arasında düzenlenmiştir. Bu ödeme biçimi, mal ayrılığı dönemindeki katkı payıyla aynı hüküm değildir.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 239Kaynağı aç
Madde 239- Katılma alacağı ve değer artış payı ayın veya para olarak ödenebilir. Aynî ödemede malların sürüm değeri esas alınır; bir mesleğin icrasına ayrılmış birimler ile işletmelerin ekonomik bütünlüğü gözetilir. Katılma alacağının ve değer artış payının derhâl ödenmesi kendisi için ciddî güçlükler doğuracaksa, borçlu eş ödemelerinin uygun bir süre ertelenmesini isteyebilir. Aksine anlaşma yoksa, tasfiyenin sona ermesinden başlayarak katılma alacağına ve değer artış payına faiz yürütülür; durum ve koşullar gerektiriyorsa ayrıca borçludan güvence istenebilir. 2. Aile konutu ve ev eşyası

Değer artış payı

Türk Medeni Kanunu’nun 227. maddesi, bir eşin diğer eşe ait malın edinilmesi, iyileştirilmesi veya korunmasına karşılıksız ya da uygun karşılık almaksızın katkıda bulunması hâlinde, tasfiyede oluşan değer artışından katkı oranında alacak hakkı tanır. Hesap malın tasfiye anındaki değerine göre yapılır. Mal değer kaybetmişse katkının başlangıç değeri esas alınır. Mal önceden elden çıkarılmışsa ödenecek miktarı hâkim hakkaniyete göre belirler.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 227Kaynağı aç
Madde 227 – Eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur ve bu alacak o malın tasfiye sırasındaki değerine göre hesaplanır; bir değer kaybı söz konusu olduğunda katkının başlangıçtaki değeri esas alınır. Böyle bir malın daha önce elden çıkarılmış olması hâlinde hâkim, diğer eşe ödenecek alacağı hakkaniyete uygun olarak belirler. Eşler, yazılı bir anlaşmayla değer artışından pay almaktan vazgeçebilecekleri gibi, pay oranını da değiştirebilirler. III. Eşlerin paylarının hesaplanması 1. Kişisel malların ve edinilmiş malların ayrılması

Eşler, yazılı anlaşmayla değer artışından pay almaktan vazgeçebilecekleri gibi pay oranını da değiştirebilir. Bu imkân 227. maddede değer artış payına ilişkindir; mal ayrılığı dönemindeki katkı payından feragati ayrıca düzenlemez.

Katılma alacağı ve artık değer

Türk Medeni Kanunu’nun 231. maddesine göre artık değer, ekleme ve denkleştirmeden gelen tutarlar da katılarak her eşin edinilmiş mallarının toplamından bu mallara bağlı borçların düşülmesiyle bulunur. Değer eksilmesi hesaba katılmaz. 236. madde, her eşe veya mirasçılarına diğer eşin artık değerinin yarısı üzerinde hak tanır ve karşılıklı alacakların takas edilmesini öngörür.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 236Kaynağı aç
Madde 236- Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar. Alacaklar takas edilir. Zina veya hayata kast nedeniyle boşanma hâlinde hâkim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranının hakkaniyete uygun olarak azaltılmasına veya kaldırılmasına karar verebilir. 2. Sözleşmeye göre a. Genel olarak
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 231Kaynağı aç
Madde 231- Artık değer, eklenmeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere her eşin edinilmiş mallarının toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktardır. Değer eksilmesi göz önüne alınmaz. IV. Değerin belirlenmesi 1. Sürüm değeri

1 Ocak 2002’den sonra eşlerden biri adına edinilen malvarlığı üzerinde diğer eş, 231 ve 236. maddeler uyarınca artık değerin yarısı oranında katılma alacağı isteyebilir. Katılma alacağı yasadan doğar. Talep eden eşin çalışmış olması veya katkı yapmış olması gerekmez. Bu yön, ölçülebilir katkı aranan katkı payından farklıdır.

Zina veya hayata kast nedeniyle boşanmada hâkim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranını hakkaniyete uygun olarak azaltabilir veya kaldırabilir. Bu imkân artık değerdeki pay oranına ilişkindir ve yarı pay sonucunun istisnasıdır. Metin, aynı azaltma veya kaldırmanın katkı payına uygulanacağını yazmaz.

Katılma alacağı hesabında eklenecek değerler ve denkleştirmeden gelen miktarlar dâhil edinilmiş malların toplamından mala ilişkin borçlar çıkarılır. Kalan artık değerin yarısı üzerinden, kazanılmış haklar dikkate alınarak sonuca varılır. Zina veya hayata kast hâlindeki pay indirimi ya da kaldırma ayrıca değerlendirilir.

Hesapta kullanılan değer

Değer artış payında ölçü, 227. maddedeki tasfiye sırasındaki değerdir. Değer kaybında katkının başlangıç değeri, mal elden çıkmışsa hâkimin hakkaniyetle belirleyeceği alacak esas alınır. Mal ayrılığı dönemindeki katkı payı için başka bir yöntem açıklanmıştır: tarafların malın edinildiği tarihe kadarki gelirleri, kişisel harcamaları, kocanın evi geçindirme yükümlülüğünden doğan harcamaları ve tasarruf miktarları ayrılarak katkı oranı bulunur; oran, malın dava tarihindeki sürüm değeriyle çarpılır.

Kooperatif payından edinilen bağımsız bölümlerde, payın satış tarihindeki değerinin inşaat seviyesi dikkate alınarak inşaat mühendisi ve emlak uzmanından oluşan bilirkişi kurulunca belirlenmesi benimsenmiştir. Katkı oranı alım tarihine göre saptanır ve bağımsız bölümlerin dava tarihindeki değerleriyle çarpılır. Katkının kabulü için bu bedelin belirlenmesi gerektiği, aksi hâlde direnmenin usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmiştir. Yöntem o uyuşmazlıktaki kooperatif payına ilişkindir.

Çelişkili bilirkişi raporları bulunan bir dosyada, son rapora göre hesap yapılması araştırmanın yetersizliği sayılmıştır. Önceki raporlar arasındaki çelişkiyi giderecek yeni bir rapor alınması gerektiği kabul edilmiştir. Bu sonuç, her katkı payı dosyasında yeni keşif yapılmasını zorunlu kılmaz.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2021/8891, K. 2022/3160Kaynağı aç
2. Hukuk Dairesi         2021/8891 E.  ,  2022/3160 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi DAVA TÜRÜ : Katkı Payı ve Katılma Alacağı-Müdahalenin Önlenmesi ve Ecrimisil Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından asıl dava konusu tasfiyeye konu 2290 (yeni 10399) ada 94 parsel sayılı taşınmazın değeri ve katkı payı alacağına işletilen faiz yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Somut olayda, mahkemece yazılı şekilde karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme yeterli değildir. Şöyle ki, 2290 (yeni 10399) ada 94 parsel sayılı taşınmaz için dosya kapsamına alınan değer tespitine ilişkin bilirkişi raporlarında binanın metrekaresinde ve dava tarihindeki arsa ve bina değeri arasında fahiş farklılık olduğu, buna rağmen raporlar arasındaki çelişki giderilmeden son alınan bilirkişi raporuna göre katkı payı alacağı ve katılma alacağının hesaplandığı anlaşılmaktadır. O halde, mahkemece konusunda uzman bilirkişilerden yeni heyet oluşturup keşif yapılarak, önceki raporlar arasındaki çelişkileri giderecek yeni bir rapor alınarak sonuca göre alacağın hesaplanması gerekir. Kabule göre de, asıl davada davanın açılış tarihi itibariyle katkı payı alacağına yönelik talep HMK 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası niteliğinde olduğundan davacı tarafça sunulan 29.09.2017 tarihli dilekçenin ıslah dilekçesi değil, katkı payı alacağı yönünden talep miktarını açıklama dilekçesi olduğu kabul edilmelidir. O halde, mahkemece, kabul edilen katkı payı alacağı miktarının tamamına (29.09.2017 tarihli dilekçede belirtilen miktarla sınırlı olmak kaydıyla) dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi dahi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi kararının yukarıda gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oy birliğiyle karar verildi. 04.04.2022 (Pzt.)

Zamanaşımı

Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesine göre kanunda aksine hüküm bulunmadıkça her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. Türk Medeni Kanunu’nun 5. maddesi, bu Kanun ile Borçlar Kanunu’nun genel nitelikli hükümlerinin uygun düştüğü ölçüde bütün özel hukuk ilişkilerine uygulanacağını düzenler. Mal ayrılığı döneminde edinilen mala ilişkin katkı payında bu yolla on yıllık sürenin uygulanacağı kabul edilmiştir. Katılma alacağı davalarında da aynı on yıllık süre benimsenmiştir. Öğretide anılan bir yıllık süre ile uygulanan on yıllık süre aynı kural olarak birleştirilemez.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 5Kaynağı aç
Madde 5 – Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır. D. İspat kuralları I. İspat yükü
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 146Kaynağı aç
MADDE 146- Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. II. Beş yıllık zamanaşımı

On yıllık sürenin boşanma kararının kesinleşmesinden işlemeye başladığı kabul edilmiştir. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiş olsa bile, evlilik sürdüğü için sürenin işlemediği veya durduğu ve bu durumun kesinleşmeye kadar devam ettiği açıklanmıştır. Buna karşılık sürenin boşanma davasının açıldığı tarihten başlatılması da aynı konuda değerlendirilen diğer ölçüdür. Kesinleşme tarihi ile dava tarihi, tek ve zorunlu başlangıç kuralı hâline getirilemez.

İşlemeye başlamış zamanaşımı, eşlerin yeniden evlenmesiyle durabilir ve sonraki boşanma kararının kesinleşmesinden kaldığı yerden devam edebilir. Bu uygulama, yeniden evlenme ve ikinci boşanmanın kesinleşme tarihlerini içeren olaya bağlıdır.

Kısmi talep, yalnız talep edilen miktar yönünden zamanaşımını keser. Bir dosyada istenmeyen bölüm için süre kesilmemiş; ıslahla artırılan miktar, usulüne uygun zamanaşımı def’i karşısında on yıllık sürenin dolduğu kabul edilerek reddedilmesi gereken kısım sayılmıştır. Islahın geçersiz olduğu için zamanaşımının incelenemeyeceği görüşü kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Başka bir dosyada ise duran süre dikkate alındığında dava ve ıslah tarihlerinde on yılın dolmadığı kabulü doğru bulunmuştur. Her ıslahın süreyi kestiği veya her artırılan kısmın zamanaşımına uğradığı sonucu çıkmaz.

Yabancı ilamın kesin hüküm veya kesin delil etkisi, 5718 sayılı Kanun’un 59. maddesine göre yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder. Tanıma kararlarının geriye etkili olduğu ve boşanmanın tanınması hâlinde tarafların yabancı kararın kesinleştiği andan itibaren boşanmış sayılacağı oyçokluğuyla kabul edilmiştir. Boşanmanın kesinleşmesine bağlı sonuçların, bu arada zamanaşımı başlangıcının, aynı andan mı yoksa tanıma ya da tenfiz kararının kesinleşmesinden mi doğacağı aynı uyuşmazlıkta farklı değerlendirilmiştir. Boşanma kararları yenilik doğurucu olduğundan tanınabilir. Karar tazminat, nafaka veya çocuk teslimi gibi bir eda hükmü de taşıyorsa bu bölüm için tenfiz şartları aranır.

İspat ve talep

Katkı payında ispat yükü, katkıyı ileri süren davacıdadır. Davacı, malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına yaptığı katkıyı somut delillerle ortaya koyar. Kredi taksitlerinin ödenmesi bu kapsamda değerlendirilebilir; belirli bir delilin her olayda yeterli olduğu söylenemez. Bir dosyada ziynetlerin taşınmaz ve araç alımında kullanıldığı iddiası, tanık beyanları, dosya kapsamı ve yemin karşısında ispat edilememiştir. Bu sonuç o iddiaya özgüdür.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2022/8459, K. 2023/6315Kaynağı aç
2. Hukuk Dairesi         2022/8459 E.  ,  2023/6315 K. "İçtihat Metni" … MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/956 E., 2022/1356 K. DAVA TARİHİ : … KARAR : Davalı erkek vekilinin başvurusunun esastan reddine, davacı kadın vekilinin başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kısmen kaldırılarak kaldırılan yönlerden yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına İLK DERECE MAHKEMESİ : Kütahya 1. Aile Mahkemesi SAYISI : 2022/2 E., 2022/211 K. Taraflar arasındaki ziynet eşyalarının aynen, mümkün olmaması halinde bedelinin iadesi ile katkı payı, değer artış payı ve katılma alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın davacı kadın vekili ve davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı erkek vekilinin başvurusunun esastan reddine, davacı kadın vekilinin başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kısmen kaldırılarak kaldırılan yönlerden yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı kadın vekili ve davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; Davalı erkek vekilinin temyiz dilekçesinin incelemesinde; Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir. Dosya içeriğine göre, davalı erkek aleyhine hükmedilen katılma alacağı miktarı 10.500,00 TL olup Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibari ile kesinlik sınırı olan 107.090,00 TL’nin altında kaldığı anlaşılmakla; davalı erkek vekilinin temyiz dilekçesinin miktardan reddine karar vermek gerekmiştir. Davacı kadın vekilinin gerekli şartları taşıdığı anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1. Davacı kadın vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin düğünde ve ortak çocuklarının doğumunda takılan ziynet eşyalarının müvekkilinin kayınvalidesinin evinde saklandığının düşünürken davalının boşanma aşamasında müvekkiline ziynet eşyalarının malların edinilmesi sırasında kullanıldığını söylediğini, davalı adına edinilen taşınmaza müvekkilinin ziynet eşyaları ile hem katkısının olduğunu hem de artık değer üzerinde de alacak hakkı olduğunu, davalının ayrıca davalı adına kayıtlı bulunan taşınmazdaki evlerden kira geliri elde ettiğini, uzun yıllardır müvekkilinin ailesinin müvekkili ve çocuğuna baktığını, müvekkilinin ailesinin katkısının da göz ardı edilemeyeceğini, ev eşyalarının da müvekkili ve ailesi tarafından alındığını, davalı adına edinilen araçta da müvekkilinin hakkı olduğunu belirterek; davalı adına kayıtlı ortak konut ve dükkanların ve … plakalı aracın edinilmesinde katkısı bulunan müvekkilinin tespit edilen hissesi oranının aynen veya faiziyle birlikte davalıdan tahsilini, tarafların evlilik süresince devam eden mal rejiminin tasfiye edilerek müvekkili ile davalı tarafından birlikte alınan taşınmaz ve araç için şimdilik 10.000,00 TL'nin tasfiyenin sona ermesinden itibaren yürütülecek yasal faiziyle birlikte tahsilini, taşınmazlardan elde edilen kira gelirlerinin tespiti ile müvekkilinin hissesine düşen oranda faizi ile birlikte davalıdan tahsilini; müvekkiline ve ortak çocuklara ait ziynet eşyalarının da davalıdan alınarak müvekkiline aynen iadesine, aynen iade mümkün değilse bedelin tespiti ile faiziyle birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir. 2. Davacı kadın vekili 08.01.2015 tarihli dilekçesinde; müvekkiline düğünde takılan ziynetlerin ve ortak çocukların doğumundan takılan altınların adet, cins ve değerlerini açıklayarak, nicelik ve niteliklerini ile bugünkü değerleri belirtilen ziynet eşyalarından ötürü müvekkilinin toplam bugün itibariyle 68.482,00 TL'yi bulan alacağı mevcut olmakla birlikte fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ve değeri bilirkişi tarafından tespit edildikten sonra eksik kalan nispi harcın tamamlanması suretiyle şimdilik 5.000,00 TL'nin; 2005-2014 yılları arasında davalının elde ettiği kira gelirimin toplam 108.040,00 TL olduğunu belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ve değeri bilirkişi tarafından tespit edildikten sonra eksik kalan nispi harcın tamamlanması suretiyle elde edilen kira geliri üzerinden müvekkiline ödenmesi gereken şimdilik 2.000,00 TL'nin; taşınmaz ve araç yönünden de fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ve değeri bilirkişi tarafından tespit edildikten sonra eksik kalan nispi harcın tamamlanması suretiyle müvekkiline ödenmesi gereken şimdilik 5.000,00 TL'nin tasfiyenin sona ermesinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsilini talep ettiklerini açıklamıştır. 3. Davacı kadın vekili 11.10.2017 tarihli dilekçesinde; ev eşyaları yönünden davadan feragat etmiştir. 4. Davacı kadın vekili 26.02.2019 tarihli dilekçesinde; fazlaya ilişkin hakları ve dava açma hakkı saklı kalmak kaydıyla ıslah dilekçesinin ve davanın kabulü ile, araç yönünden katılma alacağı nedeniyle 10.500,00 TL'nin, kira gelir yönünden katılma alacağı nedeniyle 71.431,79 TL'nin karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tashilini; ziynet eşyalarının öncelikle aynen iadesini bu mümkün değilse ziynet alacağı nedeniyle 86.967,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı erkek cevap dilekçesinde; taşınmazın 1/3 hissesinin evlenmeden önce, kalan hissesinin de anne ve babasından bedel ödenmeksizin devraldığını, davacının ziynet eşyalarının taşınmazın edinilmesinde kullanılmadığını, aracın kredi kullanılarak alındığını ve ödemelerini kendisinin yaptığını, ev eşyalarının da ailesinin katkısı ile aldığını, davacının malların edinilmesine katkısının olmadığını belirterek; davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı asıl 10.03.2022 tarihli (2) nolu celsede; daire ve dükkanlardan kira geliri elde ettiğin, aile birliği içerisinde elde edilen kira gelirinin harcandığını, dükkanların yıllardır boş ve kiracısız olmadığını, kira gelirini elden aldığını; düğün, nikah, kına gibi merasimlerde takılan ziynet eşyalarının ve ortak çocukların doğumunda doğum hediyesi olarak takılan ziynet eşyalarının şahsında, annesinde veya aile bireylerinin herhangi birinde bulunmadığını, evlilik tarihinden itibaren davacıya ait ziynetlerin hiçbir zaman annesinde saklanmadığını, söz konusu ziynet eşyalarının taşınmaz ve aracın alımında kullanılmadığını belirterek yemin etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI A. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı İlk Derece Mahkemesinin 26.03.2019 tarih, 2014/824 Esas, 2019/215 Karar sayılı kararı ile, 209 ada 110 parseldeki 3 katlı binanın 1/3 hissesinin tarafların evlenme tarihinden önce 29.11.1979 tarihinde davalı tarafından satın alındığı, dolayısıyla davalının kişisel malı olduğu, taşınmazın 2/3 hissesinin 26.04.2005 tarihinde davalının anne ve babası tarafından davalıya devredildiği, her ne kadar davacı taraf bu devrin satış niteliğinde olduğunu, bedeli karşılığı taşınmazın 2/3'lük kısmının edinildiğini iddia etmiş ise de dinlenen tanık beyanları, dosya kapsamında mevcut diğer bilgi ve belgeler uyarınca taşınmazın 2/3 hissesinin davalının anne ve babası tarafından davalıya karşılıksız olarak devredildiği, bu taşınmazın alımında davacıya ait ziynetlerin ya da iddia edildiği üzere davacının anne ve babasının herhangi bir katkısının olmadığı; … plakalı aracın 31.12.2001 tarihinde satın alındığı, davalının bu araç için kredi kullandığı, kredinin 01.01.2002 tarihinden sonra ödendiği, aracın edinilmiş mal olarak kabulünün gerektiği, hesap bilirkişisi tarafından davacının bu araç için katılma alacağının 10.500,00 TL olarak hesaplanmasının dosya ile uyumlu ve denetime elverişli olduğu, davacının aracın alımında ziynetlerin kullanıldığını ve davaya konu malların alımında ailesinin davacı ve ortak çocuklara bakması sebebiyle davacının katkısının olduğunu iddia etmiş ise de dinlenen tanık beyanları ve tüm dosya kapsamından davacının bu iddialarını ispatlayamadığı; davacı vekilinin ev eşyalarına yönelik davadan feragat ettiği; taşınmazlardan davalının kira geliri elde ettiği ancak davacı tarafın bu kira gelirlerinin mal rejiminin sona erdiği tarihte davalının malvarlığı içerisinde bulunduğunu, tüketilmeyip tasarruf edildiğini ispatlayamadığı; davacının dava dilekçesi ile ziynet eşyalarının davalının annesinde saklandığını sandığını ancak bu ziynetlerin malların alımında kullanıldığını öğrendiklerini beyan ettiği, ziynet eşyalarının taşınmaz ve aracın alımında kullanıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, bu hususta dinlenen davacı tanıklarının birbiri ile çelişir nitelikte beyanlarda bulundukları, bir kısım davacı tanıklarının beyanlarının davacıdan duydukları vakıalara ilişkin olduğu, gerek davalı tarafından sunulan CD içeriği, gerekse davacı …'in beyanından anlaşıldığı üzere bu ziynetlerin 5-10 yıl öncesine kadar, taşınmazın davalı tarafından edinilmesinden sonra dahi davacı tarafından kullanıldığı, davacının, bu ziynet eşyalarının davalının annesinde olduğunu da ispat edemediği gerekçesiyle; davacının katılma alacağı talebine ilişkin davasının kabulü ile 10.500,00 TL katılma alacağının işbu karar tarihi olan 26.03.2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının katkı payı alacağı, değer artış payı alacağı ve kira bedeli alacağı ve ziynet eşyalarına yönelik davasının reddine, davacının ev eşyalarına yönelik talebinin de feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. B. Bölge Adliye Mahkemesinin Gönderme Kararı 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı erkek vekili tarafından kabul edilen araç yönünden, davacı kadın vekili tarafından reddedilen ziynet ve kira geliri yönünden istinaf başvurusunda bulunulmuştur. 2. Bölge Adliye Mahkemesinin 08.12.2021 tarih ve 2019/1528 Esas, 2021/1891 Karar sayılı karar ile, davacı vekilinin dava dilekçesinde açıkça yemin deliline dayandığı, vekâletnamesinde yemin teklifine ilişkin özel yetkinin bulunduğu, ispat yükünün davacı tarafta bulunduğu gözetilerek, davacı vekiline yemin teklif etme hakkı hatırlatılmak suretiyle sonucuna göre bir karar verilmesinin gerekeceği gibi 26.03.2019 tarihli duruşmada taraflar "toplanmasını, incelenmesini istedikleri delillerinin kalmadığını" beyan etmişlerse de davacı tarafın delilleri arasında sayılan yemin delilinin davacı tarafa hatırlatılmaması sebebiyle bu delile dayanmaktan açıkça vazgeçmediğinin kabulünün de mümkün olmadığı, bu nedenle davacı tarafa yemin delili hatırlatılmadan karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle; taraf vekillerinin başvurularının kabulü ile, İlk Derece Mahkemesinin kararının kaldırılmasına, dosyasının usulüne uygun şekilde yargılama yapılarak karar verilmesi için İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. C. İlk Derece Mahkemesinin Son Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıdaki başlıkta tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, 209 ada 110 parseldeki 3 katlı binanın 1/3 hissesinin tarafların evlenme tarihinden önce 29.11.1979 tarihinde davalı tarafından satın alındığı, dolayısıyla davalının kişisel malı olduğu, taşınmazın 2/3 hissesinin 26.04.2005 tarihinde davalının anne ve babası tarafından davalıya devredildiği, her ne kadar davacı taraf bu devrin satış niteliğinde olduğunu, bedeli karşılığı taşınmazın 2/3'lük kısmının edinildiğini iddia etmiş ise de dinlenen tanık beyanları, dosya kapsamında mevcut diğer bilgi ve belgeler uyarınca taşınmazın 2/3 hissesinin davalının anne ve babası tarafından davalıya karşılıksız olarak devredildiği, bu taşınmazın alımında davacıya ait ziynetlerin ya da iddia edildiği üzere davacının anne ve babasının herhangi bir katkısının olmadığı; … plakalı aracın 31.12.2001 tarihinde satın alındığı, davalının bu araç için kredi kullandığı, kredinin 01.01.2002 tarihinden sonra ödendiği, aracın edinilmiş mal olarak kabulünün gerektiği, hesap bilirkişisi tarafından davacının bu araç için katılma alacağının 10.500,00 TL olarak hesaplanmasının dosya ile uyumlu ve denetime elverişli olduğu, davacının aracın alımında ziynetlerin kullanıldığını ve davaya konu malların alımında ailesinin davacı ve ortak çocuklara bakması sebebiyle davacının katkısının olduğunu iddia etmiş ise de dinlenen tanık beyanları ve tüm dosya kapsamından davacının bu iddialarını ispatlayamadığı; davacı vekilinin ev eşyalarına yönelik davadan feragat ettiği; taşınmazlardan davalının kira geliri elde ettiği ancak davacı tarafın bu kira gelirlerinin mal rejiminin sona erdiği tarihte davalının malvarlığı içerisinde bulunduğunu, tüketilmeyip tasarruf edildiğini ispatlayamadığı; davacının dava dilekçesi ile ziynet eşyalarının davalının annesinde saklandığını sandığını ancak bu ziynetlerin malların alımında kullanıldığını öğrendiklerini beyan ettiği, ziynet eşyalarının taşınmaz ve aracın alımında kullanıldığının davacı tarafça ispat edilemediği, bu hususta dinlenen davacı tanıklarının birbiri ile çelişir nitelikte beyanlarda bulundukları, bir kısım davacı tanıklarının beyanlarının davacıdan duydukları vakıalara ilişkin olduğu, gerek davalı tarafından sunulan CD içeriği, gerekse davacı …'in beyanından anlaşıldığı üzere bu ziynetlerin 5-10 yıl öncesine kadar, taşınmazın davalı tarafından edinilmesinden sonra dahi davacı tarafından kullanıldığı, davacının, bu ziynet eşyalarının davalının annesinde olduğunu da ispat edemediği gerekçesiyle; davacının katılma alacağı talebine ilişkin davasının kabulü ile 10.500,00 TL katılma alacağının işbu karar tarihi olan 10.03.2022 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacının katkı payı alacağı, değer artış payı alacağı ve kira bedeli alacağı ve ziynet eşyalarına yönelik davasının reddine, davacının ev eşyalarına yönelik talebinin de feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı kadın vekili ve davalı erkek vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1. Davacı kadın vekili istinaf dilekçesinde; davalının, taşınmazın önce babası tarafından kendisine satıldığını beyan ettiğini, ardından davalı … olan babasının beyanında taşınmazı oğlu davalıya tapuda satış olarak gösterip bağışladığını beyan ettiğini, sadece bu muvazaalı işlemin bile davalının beyanlarının ne kadar çelişkili olduğunu ve müvekkili aleyhine muvazaalı işlem yaparak kötü niyetle hareket edildiğini gösterir nitelikte olduğunu, davalının yargılamanın her aşamasında açıklama yapmaktan kaçınarak kira geliri elde etmediğine yönelik bir tutum sergilediğini, ancak 10.03.2022 tarihli celsede davalının teklif edilen yemini yerine getirerek "davaya konu daire ve dükkanlardan kira geliri elde ettim", "dükkanlar yıllarıdır boş ve kiracısız değildir", "kira gelirini elden alıyordum" demek suretiyle bu husustaki iddiaları doğruladığını, ancak Mahkemece kesin delil niteliğinde olan yemin dikkate alınmaksızın kira bedeline ilişkin taleplerinin reddine karar verildiğini, bu hususun usul ve yasaya aykırı olduğunu, ayrıca duruşmada dinlenen davalının babasının "iki daire ve iki dükkan şuan kiradadır. toplamda 1.020,00 TL kira geliri bulunmaktadır, bunu da oğlum alıyor" demek suretiyle hem anılan taşınmazların bir kira getirisi olduğunu hem de bunun bizzat oğlu olan davalı tarafından alındığını beyan ettiğini, buna karşın davalının söz konusu kira gelirini ortak konuta harcadığına dair tek bir cümlesi dahi olmadığını, kira gelirlerinin tüketilmeyip davalı tarafından tasarruf edildiğinin açıkça ortada olduğunu, boşanma davası yargılamasında dinlenen tanıklar ve sunulan deliller ile davalı kocanın evine bakmadığı ve tüm gelirlerini kendi şahsına harcadığı yönündeki iddialarının ispat olunduğunu; ziynet eşyalarının kadına bağışlanmış sayılacağını, davalının ziynet eşyalarını müvekkiline verdiğini ispatlayamadığını, davalı tarafında CD'nin süresinde sunulmadığını, muvafakatlarının olmadığını, hükme esas alınamayacağını, tanık beyanları ile ziynetlere yönelik iddianın ispatlandığını; taşınmazların ve aracın değerindeki artıştan müvekkilinin hakkının olduğunu, katılma alacağına faizin dava tarihinden itibaren hükmedilmesi gerektiğini belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. 2. Davalı erkek vekili istinaf dilekçesinde; tanık olarak dinlenen davacının babasının… plakalı aracın evlilik birliği içinde alındığını, bu aracı alırken müvekkilin evlenmeden önce sahip olduğu aracın satıldığını, bu aracın bedelinin yaklaşık yeni aracın 1/3'ünü karşıladığını, davacının aracın alımıyla ilgili ziynetlerin bozdurulduğuna dair herhangi bir şey söylemediğini beyan ettiğini, bilirkişi tarafından müvekkilinin kişisel malından gelen paranın düşümü yapılmadan hesaplama yapılmasının hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, araç için müvekkilinin çektiği krediyi evlenmeden önce çekip ödediğini, bu nedenle davacının araca yönelik katılma alacağının bulunmadığını belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda başlıkta tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, 209 ada 110 parseldeki 3 katlı binanın 1/3 hissesinin tarafların evlendikleri tarihten önce davalı tarafından satın alınması nedeniyle davalının kişisel malı olduğu, davacının taşınmazın bu kısmında katkı payı alacağı, değer artış payı alacağı ve katılma alacağının bulunmadığı, taşınmazın 2/3 hissesinin 26.04.2005 tarihinde davalının anne ve babası tarafından davalıya devredildiği, davacı taraf bu devrin satış niteliğinde olduğunu, bedeli karşılığı edinildiğini iddia etmiş ise de, toplanan delillerden taşınmazın 2/3 hissesinin davalının anne ve babası tarafından davalıya karşılıksız olarak devredildiği, bu taşınmazın alımında davacıya ait ziynetlerin, ya da iddia edildiği üzere davacının anne ve babasının herhangi bir katkısının olmadığı, dolayısıyla davacının davaya konu bu taşınmazın edinilmesinde katkı payı alacağı, değer artış payı alacağı ve katılma alacağının bulunmadığı; … plakalı aracın 31.12.2001 tarihinde davalı adına satın alındığı, davalının bu araç için kredi kullandığı, kredi borcunun da 01.01.2002 tarihinden sonra ödendiği dikkate alındığında, davaya konu aracın edinilmiş mal olarak kabulünün ve İlk Derece Mahkemesince itibar edilen hesap bilirkişisi raporunun denetime elverişli olduğu, davacı tarafından davaya konu aracın alımında ziynetlerin kullanıldığı ve davaya konu malların alımında davacının ailesinin davacı ve ortak çocuklara bakması sebebiyle davacının katkısının olduğu iddia edilmiş ise de, toplanan deliller ile davacının açıkça yemin deliline dayanması nedeni ile yaptırılan yemin içeriğinden, davaya konu araçta davacının katkı payı alacağı ve değer artış payı alacağının olmadığı; ancak İlk Derece Mahkemesinin 26.03.2019 tarihli kararı ile 10.500,00 TL katılma alacağının karar tarihi olan 26.03.2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınmasına karar verildiği halde, 10.03.2022 tarihli ikinci karar ile 10.500,00 TL katılma alacağının ilk karar tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verilmesi gerekirken ikinci kararın verildiği tarihten itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmesinin yerinde olmadığı; davacının dava dilekçesinde elde edilen kiraların davalı tarafından harcanmakta olduğunu, bu kira gelirlerinde davacının da hakkının bulunduğunu beyan ederek kira alacağı talebinde bulunulmuş ise de, kira gelirleri bakımından kira gelirlerinin elde edilmesinin ispatının yeterli olmadığı, bu kira gelirlerinin mal rejiminin sona erdiği tarihte davalının malvarlığının içinde olduğunun ve tüketilmeyip tasarruf edildiğinin ispatlanması gerektiği, toplanan tüm bilgi ve belgelerden taşınmazlardan davalının kira geliri elde ettiği anlaşılsa da, davacının bu kira gelirlerinin mal rejiminin sona erdiği tarihte davalının malvarlığı içerisinde bulunduğunu, tüketilmeyip tasarruf edildiğini ispatlayamadığı, davacının yemin delili ile de bu hususu ispatlayamadığı; davacının dava dilekçesinde ziynetlerin malların alımında kullanıldığını iddia etmiş ise de, dinlenen tanık beyanları, tüm dosya kapsamı ve davalı tarafından yapılan yemin ile bu ziynet eşyalarının taşınmaz ve aracın alımında kullanıldığının davacı tarafça ispat edilemediği gerekçesiyle; davalı erkek vekilinin başvurusunun esastan reddine, davacı kadın vekilinin başvurusunun katılma alacağına işletilen faizin başlangıç tarihi yönünden kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmünün (1) nolu bendinin kaldırılarak kaldırılan yönlerden yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davacının katılma alacağı talebine ilişkin davasının kabulüne, 10.500,00 TL katılma alacağının ilk karar tarihi olan 26.03.2019 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı kadın vekili ile davalı erkek vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı kadın vekili temyiz dilekçesinde; davalının, taşınmazın önce babası tarafından kendisine satıldığını beyan ettiğini, ardından davalı … olan babasının beyanında taşınmazı oğlu davalıya tapuda satış olarak gösterip bağışladığını beyan ettiğini, sadece bu muvazaalı işlemin bile davalının beyanlarının ne kadar çelişkili olduğunu ve müvekkili aleyhine muvazaalı işlem yaparak kötü niyetle hareket edildiğini gösterir nitelikte olduğunu, davalının kira gelirlerinin evlilik birliği içinde harcandığını ispatlaması gerektiğini, boşanma davası yargılamasında dinlenen tanıklar ve sunulan deliller ile davalı kocanın evine bakmadığı ve tüm gelirlerini kendi şahsına harcadığı yönündeki iddialarının ispat olunduğunu; düğünde takılan takıların kadına bağışlanmış sayılacağını, davalının ziynet eşyalarını müvekkiline verdiğini ispatlayamadığını, davalı tarafında CD'nin süresinde sunulmadığını, muvafakatlarının olmadığını, hükme esas alınamayacağını, tanık beyanları ile ziynetlere yönelik iddianın ispatlandığını; taşınmazların ve aracın değerindeki artıştan müvekkilinin hakkının olduğunu, ziynet, kira alacağı ve değer artış payı yönünden kararın temyiz edildiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı erkek vekili temyiz dilekçesinde; tanık olarak dinlenen davacının babasının… plakalı aracın evlilik birliği içinde alındığını, bu aracı alırken müvekkilin evlenmeden önce sahip olduğu aracın satıldığını, bu aracın bedelinin yaklaşık yeni aracın 1/3'ünü karşıladığını, davacının aracın alımıyla ilgili ziynetlerin bozdurulduğuna dair herhangi bir şey söylemediğini beyan ettiğini, bilirkişi tarafından müvekkilinin kişisel malından gelen paranın düşümü yapılmadan hesaplama yapılmasının hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, araç için müvekkilinin çektiği krediyi evlenmeden önce çekip ödediğini, bu nedenle davacının araca yönelik katılma alacağının bulunmadığını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, ispat yükü, delillerin değerlendirilmesi noktasında toplanmaktadır. Dava, ziynet eşyalarının aynen, mümkün olmaması halinde bedelinin iadesi ile, değer artış payı, katkı payı ve katılma alacağı istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 26 ıncı maddesi, 33 üncü maddesi, 190 ıncı maddesi, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri; 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin (743 sayılı Kanun) 152 nci maddesi, 153 üncü maddesi, 170 inci maddesi, 186 ncı maddesinin birinci fıkrası, 189 uncu maddesi; 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 146 ncı maddesi, 544 üncü maddesi; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 285 inci ve devamı maddeleri. 646 ncı maddesi; 4722 Sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un (4722 sayılı Kanun) 10 uncu maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 1 inci maddesinin ikinci fıkrası, 6 ncı maddesi, 179 uncu maddesi, 202 nci maddesi, 219 uncu maddesi, 220 nci maddesi, 222 nci maddesi, 225 inci maddesinin ikinci fıkrası, 229 uncu maddesi, 230 uncu maddesi, 231 inci maddesi, 235 inci maddesinin birinci fıkrası, 236 ıncı maddesinin birinci fıkrası. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen …, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, taşınmazlar yönünden İlk Derece Mahkemesinin ilk kararının taraflarca istinaf edilmemesi nedeniyle taraflar lehine oluşan usuli kazanılmış hakka göre karar verilmiş olduğunun anlaşılmasına göre usul ve kanuna uygun olup … kadın vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; A. Davalı Erkek Vekilinin Temyiz Dilekçesinin İncelemesinde; Davalı erkek vekilinin temyiz dilekçesinin miktardan REDDİNE, B. Davacı Kadın Vekilinin Temyizi Yönünden; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden davacıya yükletilmesine, Peşin alınan harcın istek halinde yatıran davalıya geri verilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 20.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. … …

31 Temmuz 2026’dan önce açılan ve eski HMK m.107’nin uygulanmasına devam edilen davalar bakımından: Alacağın miktarı veya değeri dava açılırken tam ve kesin belirlenemiyor ya da bunun belirlenmesi imkânsızsa, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinin birinci fıkrasına göre hukuki ilişki ve asgari miktar ya da değer belirtilerek belirsiz alacak davası açılabilir. Karşı tarafın bilgisi veya tahkikat sonunda alacak tam belirlenebiliyorsa davacı, tahkikat bitmeden verilecek iki haftalık kesin sürede talebini, iddiayı genişletme yasağına tabi olmadan kesinleştirebilir. Aksi hâlde dava, belirtilen miktar veya değer üzerinden karara bağlanır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 107Kaynağı aç
MADDE 107– (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) (Değişik:22/7/2020-7251/7 md.) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. (3) (Mülga:22/7/2020-7251/7 md.) İnşaî dava

31 Temmuz 2026’dan önce açılmış eski HMK m.107 kapsamındaki davalarda: Bir katkı payı istemi, açıldığı tarih itibarıyla belirsiz alacak davası sayılmış; sonradan verilen dilekçe ıslah değil, talep miktarını açıklama dilekçesi kabul edilmiştir. Kabul edilen alacağın, bu dilekçedeki miktarla sınırlı tamamına dava tarihinden faiz yürütülmesi gerektiği belirtilmiştir. Değerlendirme o dilekçeye özgüdür.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 165. maddesinin birinci fıkrasına göre hüküm, başka bir davaya, idari makamın tespitine veya dava konusu hukuki ilişkinin varlığına kısmen ya da tamamen bağlıysa mahkeme yargılamayı bunların sonucuna kadar bekletebilir. Bekletme zorunlu değildir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 165Kaynağı aç
MADDE 165- (1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir. (2) Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa görevli mahkemeye veya idari makama başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idari makama başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir. DÖRDÜNCÜ AYIRIM Davaların Birleştirilmesi ve Ayrılması Davaların birleştirilmesi

31 Temmuz 2026’dan önce açılmış eski HMK m.107 kapsamındaki davalarda: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 448. maddesinin birinci fıkrasına göre yeni usul hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır. Dava açma işlemi eski usul döneminde tamamlanmışsa, fazlaya ilişkin hak saklı tutularak açılan kısmi dava kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüşmez. Kısmi veya tam ıslahla da bu davaya dönüştürülmez.

Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362. maddesi uyarınca temyiz edilemez. Sınırın altındaki temyiz dilekçesinin reddi gerekir. İstinaf edilmeyen ilk karardaki taşınmaz uyuşmazlığı yönünden usuli kazanılmış hak oluşabileceği kabul edilmiştir. Kesinlik sınırının tutarı karara ve tarihe göre değişebileceğinden burada belirli bir tutar verilmemektedir.

Ödeme, faiz ve güvence

Türk Medeni Kanunu’nun 239. maddesine göre katılma alacağı ve değer artış payı ayın veya para olarak ödenebilir. Aksine anlaşma yoksa faiz tasfiyenin sona ermesinden başlar. Durum ve koşullar gerektiriyorsa borçludan güvence istenebilir. Katılma alacağının veya değer artış payının derhâl ödenmesi borçlu eş için ciddi güçlük doğuracaksa, borçlu ödemelerin uygun bir süre ertelenmesini isteyebilir. Madde, katkı payı alacağının faiz başlangıcını düzenlemez.

Katkı payında faizin dava tarihinden, ıslah edilen kısımda ise ıslah tarihinden başlayacağı yönünde bir anlatım vardır. Başka bir olayda miktarı açıklayan dilekçe ıslah sayılmamış ve faiz dava tarihine bağlanmıştır. Bu iki ölçü, her katkı payı alacağı için tek faiz başlangıcı hâline getirilemez.

Anlaşma, feragat ve aldatma

Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesine göre evlilik en az bir yıl sürmüşse, eşlerin birlikte başvurması veya birinin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Boşanma kararı için hâkimin tarafları bizzat dinlemesi, iradelerin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumuna ilişkin düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hüküm, malî sonuçların katkı payını veya katılma alacağını kapsayıp kapsamadığını açıkça söylemez.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 166Kaynağı aç
Madde 166- Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir. Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz. (Değişik dördüncü fıkra:14/11/2024-7532/13 md.) Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak bir yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. B. Dava I. Konusu

Boşanmanın malî sonuçları kavramının mal rejiminin tasfiyesini kapsamadığı; bunun maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk ve iştirak nafakasını ifade ettiği açıklanmıştır. Mal rejimi tasfiyesi boşanmanın ferisi değildir. Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse salt anlaşmalı boşanma, mal rejiminin tasfiye edildiği anlamına gelmez. Tarafların ayrıca tasfiye konusunda anlaşması engellenmiş değildir.

Usulüne uygun tasfiye anlaşmasıyla sonuçlanıp kesinleşen boşanmadan sonra yeniden tasfiye istenemeyeceği kabul edilmiştir. Tasfiyeyi kapsayan anlaşmadan sonraki yeni talep dürüstlük kuralına aykırı olabilir. Feragatin, somutlaştırılmış bir hakka ilişkin, kayıtsız, şartsız ve kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta olması gerekir. Feragat beyanının açık, kayıtsız ve şartsız olması zorunluluğu da bu kapsamda uygulanır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2023/1061, K. 2023/2206Kaynağı aç
2. Hukuk Dairesi         2023/1061 E.  ,  2023/2206 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1396 E., 2022/2053 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Foça Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi SAYISI : 2021/18 E., 2022/76 K. Taraflar arasındaki mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı kaıdn vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 03.05.2023 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen günde duruşmalı temyiz eden davacı asıl … ve karşı taraf davalı … vekili Av. … geldiler. Gelenlerin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı kadın vekili dava dilekçesinde; davalının Çiğli Su Teknolojileri A.Ş.'nin % 40'ına sahip olduğunu, tarafların evlilik birliği devam ederken davalının bu şirketten pay alarak şirketin ortaklarından biri olduğunu, davalının şirketteki ortaklığının ilk olarak 24.11.2017 tarihinde tescil edildiğini ve 29.11.2017 tarihli, 9462 sayılı Türkiye Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edildiğini, Çiğli Su Teknolojileri A.Ş ise, … Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin tek pay sahibi olduğunu, … Makina San. ve Tic. A.Ş. yine tarafların evlilik birliği içinde, 03.10.2007 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilerek kurulduğunu, … Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin de … Makina Montaj ve Pazarlama A.Ş.'nin tek pay sahibi olduğunu, bahse konu bu 3 şirketin de doğrudan ve dolaylı olarak sahiplerinden birinin davalı olduğunu, davalı adına alınan tüm hisselerin evlilik birliği içinde taraflarca birlikte edinildiğinden edinilmiş mal olduğunu, müvekkilinin ortağı olduğu Çiğli Su Teknolojileri A.Ş. ve onun da sahibi olduğu … Makina San. ve Tic. A.Ş.'deki hisselerin tamamının 108 Milyon Dolar karşılığında ''EBARA'' adlı Japon firmaya satılacağını, anlaşmanın imzalandığı ancak devir için Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un 10 uncu maddesi gereğince Rekabet Kurumu kararının beklendiğinin haricen öğrenildiğini, … Makina San. ve Tic. A.Ş'nin Facebook'taki kendi duyurusu ve internetteki haber sitelerinin de bu durumu doğruladığını, dava sırasında Rekabet Kurulunun devri onaylaması halinde davalının şirketlerini devretmesinin ardından yurt dışına kaçacağını ve mal kaçırma hazırlığında olduğunu, müvekkili ile davalının 22.08.1997 tarihinde evlendiklerini ve 03.10.2018 tarihli anlaşmalı boşanma protokolünü imzaladıklarını, Foça Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/277 Esas, 2018/248 Karar sayılı dosyasıyla boşanmalarına karar verildiğini ve kararın 25.10.2018 tarihinde kesinleştiğini, tarafların evlilik birliği içinde edinilmiş mallar ve sair değerler bakımından gerekli düzenlemeyi kendi aralarında yaptıklarını, tarafların anlaşmalı boşanma davasındaki iradesinin ve isteminin anlaşarak boşanma ile boşanmanın fer'ilerine ilişkin olduğunu, anlaşmalı boşanma protokolünün 6 ncı maddesinde ’tarafların evlilik birliği içinde edinilmiş mallar ve sair değerler bakımından gerekli düzenlemeyi kendi aralarında yapacakları' hususunun açıkça yer aldığını, taraflar arasında 04.10.2018 tarihli bir protokol daha imzalandığını, bu protokolün konusunun 'katkı payına ilişkin hükümlerinin düzenlenmesi' olduğunu, ne var ki davalının bu protokoldeki hilesinin müvekkili tarafından henüz öğrenildiğini, davalının hilesi nedeniyle müvekkilinin 04.10.2018 tarihli protokolle bağlı olmadığını, davalının haricen yapılan 04.10.2018 tarihli protokolün 4 No'lu maddesinde de 'İzmir Ticaret Sicil Müdürlüğünün 134487 numaralı sicilinde kayıtlı … Makina San. ve Tic. A.Ş.'de bulunan hisselerinin tamamı veya bir kısmının üçüncü kişilere satılması halinde, satış bedelinin belli oranını müvekkile ödeyeceğini, belli bir oranını ise taraflarca açılacak ortak hesapta çift imza yetkili olarak değerlendirileceğini' müvekkiline yazılı olarak taahhüt ettiğini, müvekkilinin … Mak. San. ve Tic. A.Ş.'nin Japon firmaya satılacağını, devir izni için Rekabet Kurumu kararının beklendiği haberini ilk öğrendiğinde 04.10.2018 tarihli Protokolün 4 üncü maddesindeki geciktirici koşulun gerçekleşmek üzere olduğunu, alacağının muaccel hale geldiğini düşünerek sevindiğini, ancak ticaret sicil kayıtları incelendiğinde, davalının 04.10.2018 tarihli protokolü imzaladığı esnada protokolde adı geçen … Makina San. ve Tic. AŞ.'de hissedarı olmadığını, davalının -evlilik birliği içinde edinilen- bu şirketteki hisselerinin tamamını sözleşmeden yaklaşık 1 yıl önce üçüncü bir kişiye devrettiğinin görülebileceğini, yani davalının bu şirketteki hisselerinin tamamını daha önce devrettiği halde, gerçeğe aykırı beyanda ve taahhütlerde bulunmak suretiyle müvekkilinin aldattığını, müvekkilinin iradesinin davalının hilesi nedeniyle sakatlandığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 36 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca işbu protokolün geçersiz olduğunu, protokol hile nedeniyle geçersiz hale geldiğinden, taraflar arasındaki mal rejiminin artık protokol hükümlerine göre değil, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'ndaki (4721 sayılı Kanun) eşler arasındaki mal rejimi kurallarına göre tasfiyesi gerektiğini, bu nedenle katılma alacağı ve mal rejiminin tasfiyesine ilişkin talepleri olduğunu, diş hekimi olan olan müvekkilinin şirketin büyümesi için kendi işini bırakarak 01.07.2010 tarihinden davalıyla boşandığı tarihe kadar … Mak. San. ve Tic. A.Ş.'de canla başla, gece gündüz demeden çalıştığını, şirkette satın alma ile imalat alanlarında çok … yıllar fiilen görev yaptığını, gerek … Mak. San. ve Tic. A.Ş.'nin gerekse de … Makina Montaj ve Pazarlama A.Ş.'nin yıllar içinde bu kadar büyüyüp Türkiye'nin en büyük pompa üreticisi haline gelmesinde müvekkilinin katkısı ve emeğinin çok büyük olduğunu, fakat bu hisse devirleri döneminde tarafların halen evli olması ve şirketteki yönetim işleriyle davalının ilgilenmesi, müvekkilinin yönetim işlerinden hiç anlamaması, ilgisinin de olmaması gibi nedenlerle müvekkilinin bu karışık pay devri ilişkisinden yeni haberdar olduğunu, davalının şirket hisselerinin evlilik birliği içinde ve taraflarca birlikte edinildiğinden edinilmiş mal olduğunu, evlilik birliği içinde edinilen bahse konu şirketin hisselerinin tasfiye tarihindeki değerinin belirlenmesi için öncelikle üç şirketin de tasfiye tarihindeki rayiç değerinin (tüm malvarlıkları, demirbaşlarıyla birlikte) tespiti ile müvekkilinin katılma alacağının buna göre hesaplanması gerektiğini, 6100 sayılı Hukuk Usulü Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 107 nci maddesi uyarınca belirsiz alacak davası olarak açtıkları davada sembolik bir değer belirttiklerini, alacağın miktarı veya değerinin uzmanların incelemesi sonucunda tam ve kesin olarak belirli hale geldiğinde, kesin rakam belirlendiğinde eksik harcı ödeyeceklerini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 4721 sayılı Kanunu’nun 218 ila 241 … maddelerine göre taraflar arasındaki mal rejiminin tasfiyesine, katılma alacağının kabulüne (6100 sayılı Kanun'un 107 nci maddesi uyarınca, kesin rakam belirlendiğinde eksik harcını ödemek ve talep sonucumuzu buna göre değiştirmek kaydıyla) şimdilik 250.000,00 TL'lik kısmının tasfiyenin sona ermesinden başlayarak yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; davacı kadın vekili 15.02.2022 tarihli dilekçesinde, bedel artırımı hakları saklı kalmak kaydıyla dava değerini 2.000.000,00 TL olarak ıslah ettiklerini beyan etmiştir. II. CEVAP Davalı erkek vekili cevap dilekçesinde; davanın yetkili mahkemede açılmadığını, zamanaşımı süresi işledikten sonra davanın açıldığını, … Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin davacı dahil tüm paydaşlarının paylarını Çiğli Su Teknolojileri A.Ş.'ne sattıklarını, davacının payları için alım bedeli olan 19.000,00 TL alıcı Çiğli Su Teknolojileri A.Ş. tarafından davacıya iki aşamada ve davacının banka hesabına yatırılarak ödendiğini, davalının davacıyı hileli davranışları ile kandırdığı iddiasının … olmadığını, … Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin davalı dahil tüm paydaşlarının paylarının tamamını Çiğli Su Teknolojileri A.Ş.'ne sattığının ilanda açıkça ifade edildiğini, ticaret sicilinde tescil ve Türk Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edildiğinin davacı tarafça ikrar edildiğini, davacının davalının paylarının tamamını Ekim 2017 tarihinde Çiğli Su Teknolojileri A.Ş.'ne sattığını bilmesinin hayat deneyimleri ile sabit olduğunu, boşanma davasının ise Ekim 2018 tarihinde açıldığını, satış işleminin boşanmadan bir yıl önce yapıldığını, belirtilen tarih aralarında tarafların aynı evde ikamet ettiklerini ve aynı işte çalıştıklarını, aynı evde yaşayan ve aynı işte çalışan tarafların bir diğerinin bu gibi işlemleri bilmediklerinin düşünülemeyeceğini, taraflar arasındaki mal rejiminin tasfiyesinin mahkeme içi ikrar ve feragat sonucunda gerçekleştiğini, tarafların iradeleri ve mahkeme huzurundaki ikrarları ile aralarındaki edinilmiş mallar rejiminin 03.10.2018 tarihli protokol hükümlerine göre sona erdirildiğini, tarafların birbirlerine karşı muvazaayı ancak yazılı belge ile ispatlayabileceklerini, 04.10.2018 tarihli belgenin geçersiz bir belge olduğunu ve geçersiz belge olması nedeniyle başka herhangi bir hukuksal tartışmanın konusu olamayacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, boşanma protokolünün 6 ıncı maddesinde evlilik birliği içinde yapılacak mallarla ilgili düzenlemeyi kendi aralarında yapacaklarından bu haklarından feragat ettiklerinin düzenlendiği, boşanmaya karar verilen 05.10.2018 tarihli celsede de katkı payı gibi herhangi bir talepleri olmadığını beyan ettikleri, her ne kadar protokolde katkı payı alacağından feragat edildiği belirtilmiş ise de, tarafların beyanında 'katkı payı gibi değerler' ve protokolde ise 'edinilmiş mallarla ilgili düzenlemeyi kendi aralarında yapacağından' ifadesinin geçtiği, tarafların Mahkemeye sundukları protokolde açık bir şekilde edinilmiş mallarla ilgili düzenlemeyi kendi aralarında yapacaklarının kararlaştırıldığı, bu nedenlerle Mahkeme nezdinde ileri sürmekten feragat edilen hususların geniş olarak katkı payı, katılma alacağı ve değer artış payı gibi edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan tüm alacak kalemlerini kapsadığı, davacı tarafın mal rejiminden kaynaklanan alacak kalemlerini gerek Mahkeme nezdinde vermiş olduğu beyanla ikrar etmesi, gerekse Mahkemeye sunulan anlaşmalı boşanma protokolünde belirtmesi nedeniyle reddine karar verildiği; Mahkemeye sunulmayan taraflar arasında harici olarak düzenlenen 04.10.2018 tarihli protokolün davalı tarafın hilesi sonucu düzenlendiği iddiasının değerlendirilmesinde ise, aldatma müessesesinin 6098 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinde düzenlendiği, aldatmanın söz konusu olabilmesi için, bir aldatma fiilinin, aldatma kastının ve illiyet bağının olması gerektiği, ispat yükünün aldatılan tarafa olduğu, somut olayda, davacı 04.10.2018 tarihli harici protokolün davalı tarafın hilesi ile yapıldığını, o tarihte … Şİrketi'nin hisselerinin olmadığını bilseydi sözleşmeyi yapmayacağını iddia etmiş, bu hususu tanık beyanları ile ispatlamaya çalışmıştır. Her ne kadar hile haksız bir fiil niteliğinde olsa ve tanık beyanlarıyla ispatlanabilse de TTSG kayıtlarından davacının da şirketin kuruluşundan itibaren … Makina San. ve Tic. A.Ş.'nde hisse sahibi olduğu, daha sonra … Makina San. ve Tic. A.Ş.'ndeki davacı hisselerinin de Çiğli Su Teknolojileri A.Ş.'ne satıldığı, davalı tarafın dosyaya sunduğu delillerden davacının şirket hisselerinin satışı için davalıya vekâletname verdiği, yazılı deliller, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6102 sayılı Kanun) 36 ncı maddesi uyarınca aleni olan ve yayımlanan sicil kayıtlarının bilinmediği iddia edilemeyen Türk Ticaret Sicili Gazetesi (TTSG) kayıtları ve davacının kendisinin de hissedar olduğu şirketteki satış işlemini bilmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu hususları dikkate alınarak yazılı deliller, TTSG kayıtları karşısında tanık beyanlarına itibar edilmeyeceği, hile ile ilgili olarak ispat yükü kendisinde olan davacı tarafın iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı kadın vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı kadın vekili istinaf dilekçesinde özetle; müvekkilinin protokolündeki feragat beyanının protokoldeki koşulların gerçekleşmesine bağlı olması sebebiyle hakkın özünden bir feragatin söz konusu olmadığını, feragatin koşula bağlanamayacağını, davalının protokol tarihinde hissedarı olmadığını bilmesine rağmen şirketin satılması halinde ödeme yapmayı taahhüt ederek davacıyı aldattığını, iradesinin sakatlandığını, katılma alacağı yönünden feragatin söz konusu olmadığını, bunun da dinlenen tanıkların beyanları ve protokoller ile ispat edildiğini, hile sebebiyle protokolde yer alan feragat beyanının sakatlandığını, protokolün infaz kabiliyetinin olmadığını, davalının dürüstlük kuralına aykırı davarndığını, hukuki dayanaktan yoksun, eksik, şekli ve görünüşte gerekçeyle hukuka aykırı karar verildiğini, hile dışındaki iddiaları hakkında Mahkemece bir değerlendirme yapılmadığı, delillerin değerlendirilmediğini, geçersiz protokole dayalı işlemlerin de geçersiz olduğunu, dosyanın bilirkişiye gönderilmeden karar verildiğni, dosyanın geldiği aşama itibariyle verilen kararın sürpriz karar vermeme yasağına aykırılık oluşturduğunu, kaldı ki feragatin geçerli olduğunun kabul edilmesi halinde kesin hüküm söz konusu olacağından davanın esastan değil usulden reddi gerektiğini, bu halde de nispi değil maktu vekâlet ücretine hükmedilmemiş olmasının da hatalı olduğunu, protokolün infaz kabiliyeti olmadığından mal rejimin tasfiye edilmesi gerektiğini, koşula bağlanan feragatin de geçersiz olduğunu, davalının hilesinin sabit olduğunu, keza feragatin geçerliliği düşünülecek ise protokol hükümleri ve beyanlara göre 'katkı payı ve katkı alacağından' feragat edildiği, 'katılma alacağından' feragatin söz konusu olmadığını, davalının savunmasının hakkın kötüye kullanımı niteliğinde ve dürüstlük kurallarına aykırı olduğunu, hiç kimsenin hak talep edemeyeceği sözleşmeyi imzalamayacağını belirterek istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, hile iddiasını ispat yükünün davacı da olduğu, her ne kadar şirket yönetimi ile ilgili konuların davalı eşe bırakıldığı, tarafların … Makine San. Tic. A.Ş.'deki hisselerinin davalı tarafından satışından haberdar olunmadığı ileri sürülmüş, korkutulması, aldatılması, iradesinin fesada uğratılması dışında "…hiç kimsenin aleyhine olan bir sözleşmeyi bilerek imzalamayacağı, bu durumun hayatın olağan akışına aykırı olacağı…" belirtilerek hilenin ispatı için tanık beyanlarına ve 04.10.2018 tarihli protokole dayanıldığı belirtilmiş ve tanıkları davacının satıştan haberdar olmadığını beyan etmiş iseler de; sembolik nitelikte de olsa davacının da şirkette hisse sahibi olması, bu hisselerin satışı için davalıya vekâletname vermesi, hisse devir bedeli adı altında davacının banka hesabına bir miktar paranın (11.000,00 TL) gönderildiğinin anlaşılması, ticaret sicil gazetesinin niteliği ve yayınlanan hususlar gözetildiğinde tanık beyanlarına üstünlük tanınması mümkün olmadığı, kaldı ki 04.10.2018 tarihli protokolün kim tarafından düzenlendiği konusunda da tarafların farklı iddialarının olduğu, bir kabul olmadığı, boşanma dava dilekçesinin davacının avukatının imzasını içermesine göre daha önce düzenlenen söz konusu protokolün de en azından davacı vekilinin bilgisi dahilinde düzenlenmiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olduğu, aksi yönde soyut iddia dışında somut bir delil de bulunmadığı, Mahkemece "hile iddiasının ispat edilemediği" yönündeki değerlendirmesinde bir isabetsizlik olmadığı; somut olayda, 04.10.2018 tarihli boşanma protokolünden sonra düzenlenen boşanma dava dilekçesinde geçen "…evlilik birliğinin kurulmasından sonra edinilmiş mal ve değerler bakımından taraflar arasında gerekli düzenlemeyi yapmış olduklarından birbirlerinden karşılıklı olarak katkı payı talepleri de bulunmamaktadır…" şeklindeki açıklamaları, tarafların duruşmadaki "…katkı payı, katkı alacağı, ziynet bedeli gibi herhangi bir talebim yoktur…" şeklindeki beyanları, hüküm fıkrasındaki "Tarafların ev eşyaları ve şahsi eşyalar, katkı payı, katılma alacağı ve mal rejimi konusunda anlaştığı görülmekle bu hususta karar verilmesine yer olmadığına," şeklindeki hükmün taraflarca istinaf edilmeksizin kesinleştiğinin anlaşılmasına göre, davacının "katkı payı alacağı" ve (genel olarak katkı payı alacağı ile değer artış payı alacağını ifade eder şekilde kullanılan) "katkı alacağı" haklarından feragatinin koşula bağlı olduğunun kabulü olanaklı olmadığı gibi 04.10.2018 tarihli protokolün başlığı ve 3 no'lu bendi gözetildiğinde davacının katkı payı ve değer artış payı alacağından koşulsuz olarak feragat ettiği kabul edilmesi gerektiği; davacının feragat beyanında açıkça katılma alacağından söz edilmemekte ise de 04.10.2018 tarihli boşanma protokolünde "…evlilik birliğinin kurulmasından sonra edinilmiş mal ve değerler bakımından taraflar arasında gerekli düzenlemeyi yapmış olduklarından birbirlerinden karşılıklı olarak katkı payı talepleri de bulunmamaktadır…", duruşmadaki beyanlarında geçen "…maddî ve manevî tazminat, katkı payı, katkı alacağı, ziynet bedeli gibi herhangi bir talebim yoktur…" şeklindeki açıklama ve ifadeler ile özellikle boşanma kararındaki "…Tarafların ev eşyaları ve şahsi eşyalar, katkı payı, katılma alacağı ve mal rejimi konusunda anlaştığı görülmekle bu hususta karar verilmesine yer olmadığına…" şeklindeki hükmün taraflarca istinaf edilmeksizin kesinleşmiş olmasına göre davacının feragatinin katılma alacağını da kapsadığının kabulü gerektiği; davacı taraf dilekçelerinde hile iddiasına dayanmış olup 04.10.2018 tarihli protokolün bu sebeple hükümsüz olduğunu ileri sürerek katılma alacağı talebinde bulunduğu, dilekçelerinde söz konusu protokolün ifa imkansızlığı (infaz kabiliyeti yokluğu) sebebiyle hükümsüz olduğu yönünde bir iddiaya yer verilmediği, 31.01.2022 tarihli davaya ilişkin uzman görüşünün sunulması konulu dilekçede bu bu iddiaya yer verildiği, davalı tarafın iddianın genişletilmesine açık muvafakati bulunmadığı, talep iddianın genişletilmesi niteliğinde olduğu, davacı tarafından bu konuda usulünce yapılmış bir ıslah işlemi de bulunmadığı; Mahkemece, dava hile iddiasının sabit olmaması sebebine dayalı olarak davanın reddine karar verildiği, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT) 13 üncü maddesinin birinci fıkrasına uyarınca nispi vekâlet ücretine hükmedildiği, davacının dayandığı hukuki sebep ve bu sebebin sabit olmamasına göre yerinde vekâlet ücretinin … olduğu belirtilerek; davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı kadın vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı kadın vekili temyiz dilekçesinde özetle; delillerin değerlendirilmeden ve tartışılmadan karar verildiğini, 04.10.2018 tarihli protokolün ifa imkansızlığı nedeniyle geçersiz olduğunu, infaz kabiliyetinin olmadığını, kesin hükümsüz olduğunun resen gözetilmesi gerektiğini, 04.10.2018 tarihli protokolün tasfiye sözleşmesi niteliğinde olduğunu, somut olayda hakkın özünden vazgeçme niteliğinde bir feragat olmadığını, bu haklara ilişkin aralarında düzenleme yapılacağının taraflarca bayan edildiğinin, bu haklardan feragat olmadığını, anlaşmalı boşanma davasının işbu dava için kesin hüküm olamayacağı, keza feragatin geçerliliği düşünülecek ise protokol hükümleri ve beyanlara göre 'katkı payı ve katkı alacağından' feragat edildiği, 'katılma alacağından' feragatin söz konusu olmadığını, davalının kendi hilesinin altına 04.10.2018 tarihli protokole imza attığını, müvekkilinin iradesinin 04.10.2018 tarihli protokoldeki davalının hilesi nedeniyle sakatlandığı, hilenin yazılı delille de sabit olduğunu, tanık beyanlarıyla da ispatlandığını, davalının savunmasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu, verilen kararın sürpriz karar vermeme yasağına aykırılık oluşturduğunu, davanın esastan değil usulden reddi gerektiğini, bu halde de nispi değil maktu vekâlet ücretine hükmedilmemiş olmasının da hatalı olduğunu, protokolün iptali hakkında açılan davanın sonucunun beklenmesi gerektiğini belirterek hükmün bozulması talep edilmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, mal rejimine yönelik sözleşmenin irade sakatlığı nedeniyle geçerli olup olmadığı, hilenin bulunup bulunmadığı, anlaşmalı boşanma davasında mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan haklardan feragat edilip edilmediği ve davanın esastan reddi nedeniyle vekâlet ücretinin maktu mu nispi mi hesaplanması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Dava, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Kanun'un 190 ıncı maddesi, 203 üncü maddesi, 307 ve devamı maddeleri, 323 üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi, 326 ncı maddesi, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 … maddeleri, 4721 sayılı Kanun'un 6 ncı maddesi, 219 uncu maddesi, 220 nci maddesi, 222 nci maddesi, 225 … maddesinin ikinci fıkrası, 227 nci maddesi, 229 uncu maddesi, 230 uncu maddesi, 231 … maddesi, 232 nci maddesi, 235 … maddesinin birinci fıkrası, 236 ıncı maddesinin birinci ve ikinci fıkrası, 6098 sayılı Kanun'un 36 ve devamı maddeleri; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun (1136 sayılı Kanun) 164 üncü maddesi, 168 … maddesi, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) 13 üncü maddesi; Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 Esas, 2010/536 Karar ile 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 Esas, 2020/549 Karar sayılı kararları. 3. Değerlendirme 1. 6098 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında "Aldatma" başlığıyla "Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir." şeklinde düzenlenmiştir. 2. Kanunda hilenin tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak, bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. 3. Hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur. Hilede irade sakatlığı iradenin beyanında değil, iradenin oluşumunda meydana gelmektedir. İradenin oluşumundaki sakatlık ise kişinin kendisi dışında başka birinin kasıtlı bir aldatma fiiliyle gerçekleşmektedir. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 Esas, 2010/536 Karar; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 Esas, 2020/549 Karar sayılı kararlarında da hilenin, gerçek durumu bilmesi hâlinde bir kimsenin kabul etmeyecek olduğu bir şeyi kabul etmesine diğer bir kimse tarafından yol açılması olduğu vurgulanmıştır. 4. Hilenin varlığının kabulü için bazı şartların gerçekleşmesi gerekir. Birinci şart, aldatma fiili dir. Aldatan şahıs diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması da gerekmez (6100 sayılı Kanun md. 36/1). Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda … olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. İkinci şart, aldatma kastı'dır. Aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi hâlinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmaya sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Üçüncü şart ise, illiyet bağı'dır. Sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasıydı ya hiç yapmayacak ya da daha … şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tabi bir illiyet bağı bulunmalıdır (…, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s. 414 vd., Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2010 tarihli ve 2010/1-502 Esas, 2010/536 Karar; 08.07.2020 tarih ve 2017/1-1831 Esas, 2020/549 Karar sayılı kararları). 5. Aldatmayı (hileyi) ispat yükü, aldatılan tarafa yani davacı kadına aittir. Hata, hile ve ikrah iddialarının senede bağlanması mümkün olmadığından senetle ispat edilmesinde maddî imkânsızlık vardır. Bu nedenle hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6100 sayılı Kanun’un 203 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde senede karşı senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayılmış olup, hile olgusunun tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür. 6. Somut olayda, tarafların Foça Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2018/277 Esas, 2018/248 Karar sayılı dava dosyası ile anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği, Mahkemeye sunulan 03.10.2018 tarihli protokolün (6) nolu maddesinde "Katkı Payı Hükümleri" başlığında "Taraflar evlilik birliği içinde edinilmiş mallar ve sair değerler bakımından gerekli düzenlemeyi kendi aralarında yapacak olmaları nedeniyle birbirlerinden katkı payı talepleri bulunmadığını, bu haklarından karşılıklı olarak feragat ettiklerini kabul ve beyan ederler." şeklinde düzenleme yapıldığı; taraflar arasında 04.10.2018 tarihli "Taraflar arasındaki katkı payına ilişkin hükümlerin düzenlemesi" konulu harici bir sözleşme yapıldığı, işbu sözleşmenin Mahkemeye sunulmadığı; 05.10.2018 tarihinde boşanma davasının açıldığı, dava dilekçesinde (5) nolu maddesinde "…Evlilik birliğinin kurumasından sonra edinilmiş mal ve değerler bakımından taraflar arasında gerekli düzenlemeyi yapmış olduklarından birbirlerinden karşılıklı olarak katkı payı talepleri bulunmamaktadır…" şeklinde açıklama yapıldığı; 09.10.2018 tarihli boşanma duruşmasında ise davacı kadının "…davalı ile birlikte tanzim ettiğimiz 03.10.2018 tarihli protokol gereğince anlaşmalı olarak boşanmamıza karar verilsin, … Bunun dışında maddî manevî tazminat, katkı payı, katkı alacağı, ziynet bedeli gibi herhangi bir talebim yoktur…" şeklinde beyanda bulunduğu; boşanma hükmünde "…9- Taraflarca birlikte tanzim olunan 03.10.2018 tarihli protokolün aynen onaylanmasına ve kararın eki sayılmasına…" ve "…13-Tarafların ev eşyaları ve şahsi eşyalar, katkı payı, katılma alacağı ve mal rejimi konusunda anlaştığı görülmekle, bu hususta karar verilmesine yer olmadığına…" karar verilmiş, karar istinaf edilmeksizin kesinleşmiştir. 6. Dosya kapsamında dinlenen davacı tanıklarının beyanları, ticaret sicili kayıtları, boşanma dava dosyasının içeriği bir bütün halinde değerlendirildiğinde; taraflar arasında harici olarak yapılan 04.10.2018 tarihli sözleşmenin içeriğindeki düzenlemeye konu olan davalının şirket hissesinin sözleşmenin yapıldığı tarihten önce 22.11.2017 tarihinde devredildiği, davalı erkeğin, davacı kadını sözleşme yapmayası için gerçek dışı beyanda bulunduğu ve sözleşme tarihinden önce şirket hissesinin devredildiği bilinseydi davacı kadının yapmış olduğu sözleşmeyi ya hiç yapmayacak ya da daha … şartlarda yapacağı anlaşılmaktadır. O halde, 04.10.2018 tarihli harici sözleşme aldatma (hile) nedeniyle geçersizdir. 7. Diğer yandan, 6100 sayılı Kanun'un 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrasına göre, feragat beyanının açık, kayıtsız ve şartsız olması zorunlu olup, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden davacı kadının mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklı haklarından usulüne uygun feragati olduğundan da söz edilmez. 8. O halde, Mahkemece, iddia ve savunma kapsamında tüm deliller toplanarak davacının mal rejiminin tasfiyesine yönelik işin esası hakkında karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozma sebebine göre davacı kadın vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde yatırana iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 04.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Başkaca talebin bulunmadığı veya bütün hakların alındığı yönündeki genel ifadelerin tazminat ve nafaka gibi boşanmanın eki talepleriyle sınırlı kalacağı, mal rejimi alacaklarını etkilemeyeceği yönünde bir görüş vardır. Buna karşılık, tarafların mal taleplerinin bulunmadığı yönündeki ifadenin, kesinleşen boşanma kararıyla onanan somut protokolde mal rejiminden kaynaklanan alacağı da kapsadığı kabul edilmiştir. Başka bir protokolde evlilikte edinilen eşyaların rızaen paylaşıldığı, sonradan talepte bulunulmayacağı ve duruşmada mal paylaşımı konusunda anlaşmazlık bulunmadığı bildirilmiştir. Sonuç protokolün içeriğine bağlıdır; kısa bir ifadenin her olayda aynı sonucu doğuracağı söylenemez.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2013/8-185, K. 2013/1601Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2013/8-185 E.  ,  2013/1601 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Söğüt Asliye Hukuk (Aile)  Mahkemesi TARİHİ : 20/09/2012 NUMARASI : 2012/182-2012/179 Taraflar arasındaki  “mal rejiminden kaynaklanan alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Söğüt Asliye Hukuk(Aile) Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04/03/2011gün ve 2010/139 E.- 2011/45 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 5.6.2012 gün ve 2012/3587 E.-5314 K.  sayılı ilamıyla; (…Davacı vekili, vekil edeninin çalışarak elde ettiği gelir ve babası M. K.tarafından verilen 6500 TL para ile evlilik birliği içinde kooperatif üyeliği sonucu davalı adına tapuya kayıt ve tescil edilen 93 ada 366 parsel sayılı taşınmazda 19 numaralı meskenin edinilmesine davacının katkıda bulunduğunu  açıklayarak, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 30.000 TL katkı payının dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak vekil edenine ödenmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, boşanma davası sırasında tarafların imzaladıkları protokolün 3. maddesine göre, tarafların birbirlerinden mal talepleri olmadığı hususunun düzenlendiğini ve kesinleştiğini belirterek, kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davacının boşanma davası sırasında protokol düzenleyerek mal talebinde bulunmadığı ve bu şekilde anlaşmalı olarak davalı eski eşinden boşandığı, protokolün mahkemece onaylandığı, protokoldeki mal ibaresinin dar kapsamlı algılanamayacağı kanaatine varılmakla davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edildikten sonra, Dairemizin 27.12.2011 gün ve 2011/3139 Esas 2011/7755 Karar sayılı ilamı ile çoğunluk görüşüyle onanması üzerine, davacı vekili tarafından süresi içinde karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur. Dava, mal rejiminden kaynaklanan alacak isteğine ilişkindir. Söğüt Asliye Hukuk Mahkemesinin (Aile Mahkemesi sıfatıyla) 13.10.2009 tarih 2009/160 Esas, 2009/244 Karar sayılı dosyası arasında bulunan “Protokol” başlığını taşıyan davacı S. K. ile davalı E. K.tarafından imzalanan 07.10.2009 tarihli protokolün 3 nolu bendinde; “tarafların mal talepleri yoktur” ibaresi yer almaktadır. Bunun dışında malla ilgili başka bir açıklama ve belirleme söz konusu değildir. Anılan protokol anlaşmalı boşanma için hazırlanmış ve dosyaya sunulmuştur. Yargılama oturumunda da, davacı, protokolün içeriğini kabul ediyorum, açıklamasında bulunmuştur. Kural olarak, boşanma davalarıyla birlikte mal rejimine ilişkin açıklamaların ve eşler arasında varılan sonuçların anlaşma protokolünde yer almalarında herhangi bir sakınca bulunmayıp bunu engelleyen bir kanun hükmü de yoktur. Yine ilke olarak, dar kapsamlı olarak ifade edilen ibarelerin boşanmanın feri niteliğinde bulunan nafaka, maddi–manevi tazminat gibi istekleri kapsadığı kabul edilebilir. Mal rejiminden kaynaklanan istekler boşanmanın eki niteliğinde istekler olmadığından anlaşma ya da protokol, mal rejimlerini de kapsıyor ise bu taktirde taşınır ve taşınmaz mal niteliğinde bulunan katkı payı ya da artık değere konu olan bu tür eşyaların açık bir biçimde tek tek, bentler halinde protokolde yer alması gerekir. Somut olayda, herhangi bir açık ibare bulunmamaktadır. Sadece, "mal talepleri yoktur" ibaresi yer almaktadır. Mal tabirinin tüm taşınır ve taşınmazları kapsadığını kabul etmek mal rejimi davalarının mantığına ve hakkın özüne aykırı düşer. Mal tabiri oldukça dar bir kavramdır. Bu nedenle bu tabirin katkı payı ya da edinilmiş mallardan kaynaklanan taşınmaz ya da taşınır niteliğindeki eşyaları da kapsadığının kabulüne olanak bulunmamaktadır. Mahkemece, katkı payı ve katılma alacağına ilişkin taraf delillerinin toplanması ve tüm taraf deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre işin esası ile ilgili olumlu veya olumsuz bir hüküm kurulması gerekirken, dava konusu taşınmazın protokol kapsamında kaldığı görüşünden hareketle yukarıda yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır…) gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davacı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, eşler arasında mal rejiminden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili özetle; kooperatif evinin yarısının davacıya ait olduğunu, bedelinin davacıya ödenmediğini, davaya konu evin iç kısım işlerinin yaptırılması aşamasında davacının babasının 6.500 TL verdiğini, taraflar söz konusu gayrimenkulü evlendikten sonra aldıklarını, 30.000 TL katkı payının davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili savunmasında; boşanmaya esas protokolün 3. maddesinde, tarafların birbirinden mal taleplerinin olmadığı belirterek davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, protokol ve tüm dosya kapsamından davacının protokol düzenleyerek mal talebinde bulunmadığını ve bu şekilde anlaşmalı olarak boşandığı, protokolün mahkemece onaylandığı, protokoldeki mal ibaresinin dar kapsamlı algılanamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, önce onanmış, daha sonra karar düzeltme aşamasında Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davacı vekili getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık tarafların anlaşmalı boşanma davası sırasında düzenledikleri protokolde yer alan “tarafların mal talepleri yoktur” şeklindeki ifadenin, eşler arasında “mal rejiminden kaynaklanan alacak” isteklerini de kapsayıp kapsamayacağı noktasında toplanmaktadır. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle tarafların boşanmalarına ilişkin Söğüt Asliye Hukuk(Aile) Mahkemesi'nin 2009/160-244 sayılı kesinleşen kararı ile onanan protokol hükmü uyarınca tarafların karşılıklı mal taleplerinin bulunmadığına ilişkin protokoldeki ifadenin mal rejiminden kaynaklanan alacağı da kapsadığının anlaşılmasına göre, yerel mahkemenin aynı hususları gözeterek yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, direnme kararının onanması gerekir. S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan, başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.11.2013 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. 1-Hukuki nitelendirme Dava,  yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan katılma alacağı (TMK. m.202, 218, 219, 222, 229,230,231,232,235,236) ile değer artış payı alacağı (TMK.m.227) isteğine ilişkindir. 2-Mahkemenin ret gerekçesi Mahkemece, “boşanma dosyasında yer alan 07.10.2009 tarihli protokol ve tüm dosya kapsamı ile davacının protokol düzenleyerek mal talebinde bulunmadığı, bu şekilde anlaşmalı olarak boşandığı ve protokolün mahkemece onaylandığı, protokoldeki “ mal ”  ibaresinin dar kapsamlı algılanamayacağı gerekçesiyle eski kararında ısrar edilerek davanın reddine karar verilmesi ve kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi  üzerine“, ısrar hükmü, Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nun sayın çoğunluğunca onanmasına karar verilmiştir. 3-Karşı oy gerekçesi Taraflar 26.05.2002 tarihinde evlenmiş, 12.10.2009 tarihinde açılan anlaşmalı boşanma kararının 13.10.2009 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Evlilik tarihinden boşanma davasının açıldığı 12.10.2009 tarihine kadar eşler başka bir mal rejimini de seçtiklerini ileri sürmediklerinden aralarında yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir ( TMK.m. 202,4722 S.K.m.10). Eşler arasındaki yasal mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir (TMK.m.225/2). Eldeki davaya konu olan mesken eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde 28.12.2007 tarihinde davalı eş (koca) adına alınmıştır. Her iki eşte çalışmakta olup, belirli bir gelire sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ancak, edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilen mallardan kaynaklanan katılma alacağı açısından istekte bulunan eşin çalışıp çalışmamasının yada bir gelire sahip bulunup bulunmamasının herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Kanun gereği, diğer eşin edinilmiş malları üzerinde yarı oranında katılma alacağı hakkı mevcuttur (TMK.m.236/1). 4-Anlaşmalı boşanma koşulları ve eşlerin anlaşmalı boşanmanın mali sonuçları konusunda anlaşmaları zorunluluğu TMK.nun 166/3. fıkrası gereğince hakimin anlaşmalı boşanmaya karar verebilmesi için, anılan fıkrada öngörülen tüm koşulların gerçekleşmiş bulunması gerekir. buna göre evlilik 1 yıl sürmüş olacak , taraflar huzurda dinlenilecek, bundan ayrı  nafakalar ve çocukların velayeti ile maddi ve manevi tazminat konularında anlaşmaları zorunludur. Fıkrada belirtilen boşanmanın mali sonuçları ibaresiyle , “ kastedilen TMK.nun 174. maddesinde yer alan maddi ve manevi tazminat, aynı Kanunun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakası, çocuklar için bağlanacak nafaka ve boşanmanın fer’i (eki) sayılan diğer haklar kastedilmektedir”. Mal rejimlerinden kaynaklanan mallar kesinlikle TMK.nun 166/3. fıkrasında kastedilen boşanmanın mali sonuçları arasında sayılmamaktadır. Çünkü, gerek doktrinde ve gerekse uygulamada baskın görüş; mal rejimleri ile ilgili davaların boşanmanın eki niteliğinde davalar olmadığı, onlardan bağımsız bir dava oldukları yönündedir.uygulamada bu konuda bir duraksama söz konusu değildir. Bu  bakımdan tarafların anlaşmalı boşanma protokolü yaparken mal rejimi konusunda anlaşmaları zorunlu değildir. Bu konuda anlaşma sağlanamadığı gerekçesiyle de anlaşmalı boşanma davasının reddi sonucunu doğurmaz.  Ve anlaşmalı boşanmaya bir etkisi olamaz. Ancak, taraflar anlaşmalı boşanma protokolü yaparken aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan mallar bakımından anlaşmalarına engelleyen bir hükümde bulunmamaktadır. Bu nedenle, mal rejimi konusunda bir anlaşma yaparken   bunu açık bir şekilde ifade etmeleri gerekmektedir. Örneğin, katılma alacağı ile değer artış payı alacağına konu mallar üzerinde herhangi bir hak talep etmiyorum, yada ev eşyalarından, taşınır ve taşınmaz mallardan kaynaklanan bir alacak isteğim yoktur veya katkı, katılma ve değer artış payı alacağı istemiyorum şeklinde açık bir biçimde genel kavramlardan hareket edilerek protokol yapmaları mümkündür. Tüm sorun katkı, katılma ve değer artış payı alacağı isteyip istemediklerini belirten genel kavramların protokolde yer alması ve bunun açık bir biçimde ifade edilmesidir.böyle bir durumda dahi Hukuk Genel Kurulunun 24.02.2010 tarih ve 2010/2-96 Esas, 2010/106 Karar sayılı kararına göre, bu tür protokoller ve tutanağa geçen imzalı beyanlar mahkeme içi ikrar olarak nitelendirilmektedir. Mal rejiminin tasfiyesi olarak değerlendirilmemektedir. Somut olayda,  07.10.2009 tarihli protokolün 3 nolu bendinde, “ tarafların mal talepleri yoktur “ şeklinde bir ibare yer almaktadır. Bu ibare oldukça kapalı ve ne anlama geldiği de tam olara anlaşılamamaktadır. Söz edilen ibare teknik anlamda bir feragati ifade etmektedir. Feragat ise, Hukuk Genel Kurulunun 22.02.2012 tarih, 2011/2-733 Esas, 2012/87 Karar sayılı kararında vurguladığı gibi, açık ve seçik olarak yapılması gerekir. çünkü, feragat sadece mevcut davadan değil o dava ile istenen haktan da vazgeçme anlamına gelmektedir. Davadan feragat neticesinde, feragata konu teşkil eden hak tamamen düşer ve artık bir daha dava konusu yapılamaz. Bu bakımdan, davadan veya herhangi bir haktan feragatin açık, kesin ve koşulsuz olması kanun gereğidir. Nitekim, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel kurulunun 22.05.1987 gün ve 1986/4 Esas 1987/5 karar sayılı ilamının gerekçesinde; “yasaların uygulanmasında, hakların korunması doğrultusunda hareket etme gereği karşısında, açık bir irade beyanı olmadan davadan feragat edildiği sonucunun çıkarılamayacağı kabul edilmiştir” öğretide de, feragatin açık ve kesin olması gerektiği kabul edilmektedir. Bu bakımdan protokolün 3 nolu bendinde yer alan ibare teknik anlamda bir feragat olmakla beraber açık, seçik, kesin ve koşulsuz olduğu söylenemez. Böyle bir feragatin hukuki sonuç doğurduğunu kabul etmek mümkün değildir. öte yandan, tarafların mal talepleri yoktur ibaresi katılma alacağından kaynaklanan her türlü malı kapsadığını da kabul etmek olanaksızdır. Bu ibareden, eşlerden biri diğerine bir bakıma ben senin kişisel  malını istemiyorum anlamı da çıkmaktadır.  İbarenin her türlü malı kapsadığının kabulü halinde hukukun bir bakıma şekle feda edileceği sonucuna ulaşılacaktır. Bu haliyle hakkın  özü hatta kendiside ortadan kalkmış olacaktır. Söz konusu protokolün boşanma kararının eki haline geldiği ve onaylandığı da söylenemez. Çünkü, anlaşmalı boşanma kararının hüküm fıkrasında taraflar mal konusunda anlaştıklarında bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Yani mallar konusunda kurulmuş bir hüküm olmadığı gibi, tarafların imzalarını taşıyan protokolün mahkemece onaylanmasına şeklinde bir ifade de yer almamaktadır. Sadece, bu husus gerekçe kısmında yer almış olup, bilindiği gibi mahkemelerin kararlarının gerekçesi açıklayıcı nitelikte olduklarından, bağlayıcı bir özellikleri bulunmamaktadır. Kararların bağlayıcı kısmı hüküm fıkralarıdır. Bu bakımdan  protokolün mahkemece onaylandığı ve kararın eki haline geldiğini söylemek güçtür. Boşanma veya ayrılığın fer’i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz (TMK.m.184/1-5.bent). 5- Doğmayan haktan feragat olmaz TMK.nun 23. maddesine göre, “Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez.” Bu hüküm, “ doğmayan haktan feragat olmaz “, ilkesini içermektedir. Doğmayan haktan feragat olmaz ilkesinin kaynağı iç hukukta TMK.nun 23. maddesidir. Evrensel hukuk kuralları da doğmayan haktan feragat olmaz ilkesini öngörmektedir. Esasen bu konuda gerek doktrinde ve gerekse uygulamada bir görüş ayrılığına rastlanılmamaktadır. Söz konusu madde medeni haklardan yararlanma ve aynı zamanda medeni hakları kullanmaktan feragat etmeyi yasaklamıştır. Henüz doğmamış haklar, gerek iç hukuk ve gerekse evrensel hukuk kurallarına göre medeni hak niteliğinde olduğu veya oldukları kabul edilmektedir. 6- “ Doğmayan haktan feragat olmaz “ ilkesinin yargısal kararlara yansıması -Cezayı icap ettiren olaydan şikayet etmek hakkı şahsiyet ile ilgili medeni haklardandır. Medeni Kanunun 23. maddesi uyarınca, bir kimse medeni haklardan ve onları kullanmaktan kısmen olsun vazgeçemez. Türk Ceza Kanunun da; karının veya kocanın zinasına, diğer eşin evvelce muvafakat etmiş olması hali şikayet hakkını önleyecek bir olay olarak kabul edilmemiştir. Bundan başka zina fiilinin başlamasından evvel kadının, kocasının evli olmayan bir kadınla zinasına rıza gösterdiğine ve bu rızanın her türlü baskıdan uzak bulunduğuna yer vermek, kadının sosyal durumuyla bağdaşamaz. Bu itibarla kadının kocasının zinasına önceden muvafakat etmiş olması veya muvafakatını belli edecek şekilde davranmış olması TCK’nun 180. maddesinde yazılı 6 aylık süre içerisinde şikayet hakkını kullanmasına engel olamaz (YİBK 23.5.1966 T. 1966/3 Esas, 1966/5 K). Medeni Kanunun 23. maddesine göre kimse, medeni haklarını kullanmaktan feragat edemez. Doğmamış haklar, medeni hak niteliğindedir. Onun için henüz hükme bağlanmamış bir kararın temyiz edilemeyeceğine dair sözleşme ve beyan geçersizdir. Çünkü, doğmamış haklardan feragat etmek caiz değildir. İlmi ve kazai içtihatlar da hükümden önce temyiz hakkından vazgeçilemeyeceği hususunda mutabakat halindedir (2. HD. 7.1.1971 T. 16 E, 1971/49 K). Dava hakkı, şikayet haklarından olup, feragat edilemez (TKM. m.23). Bu itibarla, nafakadan önceden vazgeçme hüküm ifade etmez (2.HD.11.4.1972 T.315 Esas,1972/1285 K). Doğmamış haktan peşinen vazgeçilemeyeceği yolundaki evrensel hukuk ilkesi gözden kaçırılarak, davacının borç miktarına itiraz etmeyeceği ve dava açmayacağına dair beyanına dayanılmak suretiyle sonradan çıkarılan borca karşı dava hakkından feragat ettiğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır (11. HD. 14.10.1997 T. 1997/4264 E, 1997/7002 K). Taraflar arasındaki sözleşmede her ne kadar cezai şartın fahiş olmadığına ilişkin hüküm bulunduğu iddia edilmiş ise de, doğmamış haktan feragat edilemeyeceğinden bu husus araştırılmalıdır. Mahkemece, hükmedilen cezai şartın fahiş olmadığı tartışılmalı, şayet fahiş görülür ise indirilecek miktar belirlenip, sonucuna göre bir karar verilmelidir (13. HD. 11.10.2004 T. 2004/6611 E, 2004/14120 K). Kadastro komisyonu tarafından karar verilmedikçe 3402 sayılı Kadastro Kanununun geçici 5. maddesi gereğince doğrudan kadastro mahkemesine dava açması mümkün değildir. Davacı, yasal prosedüre uygun dava açmadığını öğrenince, erken açtığı davayı yürütmek istememiş ve davadan feragat etmiştir. Doğmayan bir haktan feragat hukuken sonuç doğurmaz (HGK. 31.3.1993 T. 1992/16-759 E, 1993/132 K). Kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca yapımı yüklenilen inşaatın gecikmesi nedeniyle cezai şart ve kira kaybı zararının tahsili istemiyle açılan davada, davalı yüklenici mal sahibi olan davacının gecikmeden kaynaklanan cezai şart ve gelir kaybına ilişkin feragat verdiğini ileri sürerek davanın reddini istemiş ise de, feragat tarihinden sonra oluşan zarar için feragat hüküm doğurmayacağından zararın hesaplanarak hüküm altına alınması gerekir (15. HD. 4.4.2007 T. 2006/1819 E, 2007/2112 K) Boşanma davasında, tazminat ve nafaka talebinden vazgeçildiğine ilişkin beyan, hakkın doğumundan önce feragat mümkün olmadığından geçerli değildir (2. HD. 24.2.2003 T. 2003/1076 E, 2003/2320 K). Feragat ve kabul gibi irade beyanları kayıtsız ve koşulsuz olmalıdır (7. HD. 22.4.2005 T. 2005/1253 E, 2005/1268 K). Katılma alacağı tasfiye ile birlikte  “ MUACCEL ” olur. Bu nedenle katılma alacağının derhal ifası gerekir. Katılma alacağının, katılma alacağı borçlusu eşin mal varlığından veya terekesinden elde edilip edilmeyeceği tasfiye sonunda katılma alacağının doğduğu, belirlendiği ve elde edilemeyeceğinin anlaşıldığı andan itibaren üçüncü kişiden istenilebilecektir. 7-Eşler Arasındaki Mal Rejiminin Sona Ermesi Anı ile Mal Rejiminin Tasfiyesi Anı TMK. 225. maddesine göre, mal rejimi; eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulü durumunda ölüm ve sözleşme tarihlerinde sona erdiği gibi, mahkemece, evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hallerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. Somut olayda, eşler arasındaki evlilik anlaşmalı boşanma kararının 13.10.2009 tarihinde kesinleşmesiyle sona ermiştir. Eşler arasındaki yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi de anlaşmalı boşanma davasının açıldığı 12.10.2009 tarihinde sona ermiş bulunmaktadır. Evlilik tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar edinilen mallar, edinilmiş mal sayılır (TMK.m.219). Evlilik boşanmayla sona ermiş ise, boşanma kararı kesinleşmeden eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesinin yapılması olanaklı görülmemektedir. Şayet boşanma davasıyla birlikte veya ondan ayrı olarak mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma kararının kesinleşmesinden önce açılmış ise, HGK.nun 26.9.2012 T. 2012/8-192 E, 2012/629 Karar sayılı kararına göre bekletici mesele yapılmakta ve açılan boşanma davasının olumlu sonuçlanıp kesinleşmesi beklenmektedir. Boşanma davasının reddi halinde mal rejiminin tasfiyesi davasının da reddedileceği bir gerçektir. Çünkü açılan boşanma davasının olumlu sonuçlanıp kesinleşmesi, mal rejiminin tasfiyesi davasının görülebilirlik ön koşulunu oluşturmaktadır. 4721 sayılı TMK.nun Değerlendirme Anı, başlığını taşıyan 235/1. maddesine göre; mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar, tasfiye anındaki değerleriyle hesaba katılırlar. Görüldüğü gibi, mal rejiminin sona erme tarihi, boşanma dava tarihi olduğu halde malların değerlendirme anı, kanuni deyimle tasfiye anındaki değer olarak belirtilmiş olup, bu tarih; kural olarak, verilecek karar tarihidir. Bu nedenle mal rejiminin tasfiyesine konu malların değeri verilecek karar tarihine en yakın tarihte ki bir tarihte belirlenir. Değer tespit tarihi ile kararın verileceği tarih arasında değer artışına yol açacak bir süre olmamalı yada önemli sayılmayacak bir değer artışı söz konusu olmalıdır. Hali hazırda uygulama bu yönde gelişme göstermekte ve bu ilke sapma göstermeksizin uygulanmaktadır. Şu halde, mal rejiminin tasfiyesi davası, kural olarak, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılması gerekmektedir. Ve bu tarihten sonra açılacak mal rejimi davasının karara bağlanması ve kesinleşmesiyle  mal rejiminin tasfiyesi sona ermektedir. Bu durum karşısında katılma alacağı, beklenen, beklenti halinde olan ve gelecekte elde edilmesi gereken beklemece bir hak olarak gerek doktrin ve gerekse uygulama tarafından kabul edilmektedir. İşte bu nedenle doğmayan haktan feragat olmaz, görüşünü savunmaktayım. Zira katılma alacağı davası açılmakla birlikte henüz katılma alacağının hak edilip edilemeyeceği yada ne miktarda olacağı, daha ötesi katılma alacağının olup olmadığı henüz belli ve belirlenebilmiş değildir. Alacağın ancak, mal rejiminin tasfiyesinin yapılıp sona ermesiyle belirgin hale geldiğinin kabulü gerekmektedir. Doktrinde ağırlıklı görüş bu yöndedir. 8-Borçlu Eşin Alacaklısı, Katılma Alacağını Haczedebilir mi? Katılma alacağına konu taşınmaz borçlu eş adına iken anlaşmalı boşanma protokolü ile diğer eşe bırakıldığı yada tapuda yaptığı satış ve devirle diğer eşe intikal ettirildiği bir an için varsayalım. Borçlu eşin alacaklısı, anlatıldığı biçimde taşınmazın diğer eşe bırakılması yada intikalinin muvazaalı olduğunu, alacaklıyı zarara uğratmak amacını taşıdığını gerekçe göstermek suretiyle borçlu eş hakkında icra takibi yaparak ve takibin kesinleşmesi sonucu haczedilecek borçluya ait mal bulunmadığı durumlarda diğer eşe intikali sağlanan taşınmaz için İcra İflas Kanunun 120/2. maddesi gereğince icra müdürü tarafından verilen yetki üzerine borçlunun yerine geçmek suretiyle diğer eşe karşı katılma alacağı davasını açıp açmayacağı ve bu konuda takip yapıp yapmayacağı tartışmalı olmakla birlikte bir dosya nedeniyle bu konu Dairece görüşülmüş ve şu sonuca varılmıştır. Birinci olarak, gerek uygulamada ve gerekse doktrinde boşanma davası açılana kadar icra takibinin yapılamayacağı ve borçlu eşin borcundan dolayı alacaklının katılma alacağı davasını açamayacağı yönündedir. İkinci olarak, boşanma davası olumlu sonuçlanıp, kesinleşmeden mal rejiminin tasfiyesi davası eşler tarafından dahi açılamayacağı, açılmış ise az yukarıda açıklandığı üzeri HGK. kararı uyarınca bekletici mesele yapılacağı söz konusu olduğuna göre boşanma kararının kesinleştiği tarihe kadar da, borçlu eşin alacaklısı tarafından icra takibi yapılamayacağı ve katılma alacağı davasının açılamayacağı görüşü benimsenmiştir. Varılan bu sonuç “ doğmayan haktan feragat “ olmaz ilkesinin açık bir ifadesi değil midir? Bu konuda Daire başkan ve üyeleri arasında fikir birliğine varılmıştır. Kural olarak, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra eşlerin birbirlerine karşı katılma alacağı davasını açma imkanları bulunduğuna göre artık bu tarihten sonra borçlu eşin alacaklısının da icra müdürünün vereceği yetki üzerine borçlunun yerine geçerek açıklanan örnekte olduğu gibi diğer eşe karşı katılma alacağı davasını açmalıdır. Doğal ki, yapılacak yargılama sonunda borçlu eşin katılma alacağı olduğu belirlendiği taktirde yada belirlenen oranda alacaklının bu katılma alacağından alacağını alması imkanına kavuşacaktır. Hal böyle iken, doğmayan haktan feragat olmaz ilkesinin göz ardı edilmesi düşünülemez. Doktrinde ağırlıklı görüş; mal rejiminin tasfiyesine ilişkin kararın kesinleşmesiyle beklenen (ileride alınması gereken beklemece) hak niteliğinde bulunan katılma alacağı belirgin hale geleceğinden ancak kesinleşme tarihinden sonra borçlu eşin alacaklısı katılma alacağını icra takibine koyabilir ve haczedebilir yönündedir. Haciz uygulanan taşınmaz, tapuda şikayetçiler adına kayıtlıdır. Kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre borçluya düşeceği belirtilen bağımsız bölümler için haciz uygulanmıştır. Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki kat karşılığı inşaat sözleşmesinin icrasına bağlı olarak ileride doğması muhtemel haklar üzerine haciz konulması yasaya aykırıdır. Bir hakkın yerine getirilmesi ve kamu düzeniyle ilgili olan bu konudaki şikayetin İİK.nun 16/2. maddesi gereğince süreye tabi olmadığı da gözetilerek şikayetçilere ait taşınmazlar üzerine konulan hacizlerin kaldırılması yerine istemin reddi isabetsizdir (12. HD. 6.5.2010 T. 2010/10087 E, 2010/11314 K). 30.11.2006 tarihinde haciz yapılan iş yerinin davacılar ile borçlu tarafından adi ortaklık şeklinde işletildiği dolayısıyla haczedilen malların adi ortaklık malı olduğu anlaşılmaktadır. Adi ortaklıkta, ortaklık malı, ortaklardan birinin şahsi borcu dolayıyla haczedilemez. BK.nun 534. maddesine (6098 s. TBK. m.638) göre bir ortağın alacaklıları haklarını ancak ortağın tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler (21. HD. 1.12.2008 T: 2008/3210 E,. 2008/18587 K). Somut olgu şöyle bir örnekle de açıklanabilir; Eşler anlaşmalı yada diğer boşanma sebeplerinden biriyle boşanma davasını açabilirler. Ne var ki, yargılama devam ederken henüz açılan boşanma davası herhangi bir biçimde sonuçlanmadan eşlerden birinin ölümü halinde ve  mirasçılar yada mirasçılardan biri TMK.nun 181. maddesindeki hakkı kullanmadıkları takdirde, artık evliliğin boşanmayla değil, ölümle sona erdiğinin ve mal rejiminin de ölüm tarihinde son bulduğunun kabulü gerekir. Böyle bir durumda doğmayan haktan feragat olmaz ilkesi göz ardı edildiğinde durum nasıl değerlendirilecektir? Buna karşın eldeki davaya konu olayda, anlaşma protokolün 3 nolu bendinde açıklandığı gibi “tarafların mal talepleri yoktur” ibaresi esas alınarak mal rejimi davası redle sonuçlandırılabilecek midir? Buna olumlu cevap vermek mümkün müdür? Çünkü yargılama sırasında ölüm olayı gerçekleşmiş ve eşler arasındaki mal rejimi, ölüm tarihinde sona ermiştir. Bu da, doğmayan haktan feragat olmaz ilkesini doğrulayan bir gerçekliktir. 4721 sayılı TMK.nun eşler arasındaki mal rejimiyle ilgili kısmında yer alan madde başlıklarında bulunan “mal” ibaresinden hareketle (karşı oy yazısında) anlaşmalı boşanma  protokolündeki “tarafların mal talepleri yoktur” ibaresinin her türlü malı kapsadığı sonucuna ulaşmak kesinlikle mümkün değildir. Bu yönde gerçekleşen Yüksek HGK’nun değerli çoğunluğun görüşüne de katılamıyorum. Her şeyden önce bu tür bir gerekçe hukuki bir gerekçe olamaz. Bu görüşten hareket edilirse anlaşmalı boşanmayı düzenleyen TMK.nun 166/3. maddesinde yer alan “…boşanmanın “mali” sonuçlarıyla çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulmaları şarttır” cümlesinde yer alan “mali sonuçları” özellikle de “mali=mal” tümcesinin de her türlü malı kapsadığı ve buna bağlı olarak katkı, katılma ve değer artış payı alacağına konu malların da bu kapsama girdiği sonucuna ulaşılacaktır. Ne var ki azınlık görüşü sahipleri ile birlikte HGK’lunun değerli çoğunluğunun bunu kabul etmedikleri ortadadır. Az yukarıda da açıklandığı üzere mal rejimi davaları boşanmanın eki niteliğinde olmayıp, ondan bağımsız bir dava olduğundan, bu maddede geçen ve  sözü edilen “mali=mal” ibaresi yada tümcesi kesinlikle her türlü malı kapsamamaktadır. Doktrin dahil azınlık ile çoğunluğun bu yönde farklı düşünmediği kanısındayım. Saptanan tüm bu somut ve hukuki olgular karşısında dava konusu taşınmazın edinilmiş mal olduğu, anlaşmalı boşanma protokolünde yer alan “tarafların mal talepleri yoktur.” ibaresinin mal rejimleriyle bir ilgisinin bulunmadığı ve edinilmiş mallara katılma rejimine konu malları kapsamadığı, bu anlaşmanın yapıldığı tarihte eşler arasında henüz evliliğin devam ettiği ve sonuçlanmadığı, katılma alacağının bu nedenle henüz doğmadığı, ancak, mal rejiminin tasfiyesi ve sona ermesi sonucu katılma alacağının belirgin hale geleceği, dolayısıyla tüm bunlardan hareketle henüz doğmayan haktan feragat olamayacağı ilkesi gözetilerek direnme kararının bozulması gerekirken, onanması şeklinde gerçekleşen Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nun sayın çoğunluğunun görüşlerine açıklanan nedenlerle katılmıyorum.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/9389, K. 2014/4769Kaynağı aç
8. Hukuk Dairesi         2013/9389 E.  ,  2014/4769 K.ANLAŞMALI BOŞANMAMAL REJİMİNİN TASFİYESİTÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 202 "İçtihat Metni" K.. A.. ile M.. A.. (…) aralarındaki mal rejimine dayalı alacak davasının reddine dair Lüleburgaz 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi'nden verilen 25.12.2012 gün ve 425/567 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına, aynı Mahkemenin 2012/307 Esas sayılı dosyasında görülüp sonuçlandırılan anlaşmalı boşanma davasına konu müşterek imzalı dava dilekçesinde “…Boşanmamızın doğuracağı mali sonuçları…belirtir anlaşma-protokol imzaladık…dilekçe ekinde sunuyoruz…” biçiminde işaret edilen 02.07.2012 tarihli protokol metninde “…Evlilik birliğinde edinmiş olduğumuz eşyaları rızaen paylaştık, sonradan her iki taraf da bir talepte bulunmayacaktır…” cümlesi ile mutabık kalmalarına, 13.07.2012 günlü ilk oturuma gelen tarafların serbest iradeleri ile protokolü tekrarla “…Aramızda mal paylaşımına ilişkin anlaşmazlık bulunmamaktadır…” sözleri ile bu durumu kabullendiklerini açıkça bildirmelerine, emsal nitelikteki Y. HGK.’nun 27.11.2013 gün ve 2013/8-185 Esas, 2013/1601 Karar sayılı içtihadına nazaran tarafların aralarındaki mal rejimini tasfiye ettiklerinin kabulü gerekmesine göre yerinde bulunmayan davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve aşağıda dökümü yazılı 24,30 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 0,90 TL'nin temyiz eden davacıdan alınmasına, 20.03.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. Dava, mal rejiminden kaynaklanan alacak isteğine ilişkindir. Yerel mahkemece verilen davanın reddine ilişkin hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairece oyçokluğuyla onanmasına karar verilmiştir. Taraflar, 22.07.1993 tarihinde evlenmiş, 02.07.2012 tarihinde açılan boşanma davasının kabulle sonuçlanması ve temyizden feragat nedeniyle 11.09.2012 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre, dava konusu taşınmazın tapu kaydı dosya arasında bulunmadığından ve edinim tarihi bu nedenle tam olarak tespit edilemediğinden mal rejiminin türü konusunda kesin bir nitelendirme yapma olanağı olmamıştır. Anlaşmalı boşanma dosyasına taraflarca imzalanmak suretiyle sunulan 02.07.2012 tarihli protokolün 1 nolu bendinde; “… evlilik birliğinde edinilmiş olduğumuz eşyaları rızaen paylaştık, sonradan her iki tarafta bir talepte bulunmayacaktır…” boşanma dava dilekçesinin 5 nolu bendinde ise; “… boşanmamızın doğuracağı mali sonuçları ve çocuklarımızın durumlarını belirtir bir anlaşma -protokol imzaladık. Bunu dilekçemize ekli olarak sunuyoruz…”, yargılamanın 13.07.2012 tarihli yargılama oturumunda da her iki taraf aynı; “aramızda mal paylaşımına ilişkin anlaşmazlık bulunmamaktadır…”, beyanları yer almaktadır.Alınan bu beyanlar gözetildiğinde mal rejiminden kaynaklanan katkı payı alacağı veya katılma alacağı hakkının taraflar arasında ortadan kalkıp kalkmadığı mal rejimi kapsamında kalan malların örneğin somut olayda bağımsız bölümün anılan beyanlar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği çoğunluk ile azınlık arasında uyuşmazlık noktasını oluşturmaktadır. 1-Hukuki nitelendirme Dava, mal rejiminden kaynaklanan alacak isteğine ilişkindir. Lüleburgaz İlçesi, 8 Kasım İlçesi Toki Küme evleri A/6 Blok, K:3, Daire:15 1261 ada 1 parselde bulunan bağımsız bölümün dava konusu yapıldığı ancak tapu kaydının dosya arasında bulunmadığı, söz konusu meskenin krediyle alındığı ve kredi borcunun halen devam ettiği emlak konuta ait dosya arasında bulunan bilgi ve belgelerden anlaşılmıştır. 2-Mahkemenin ret gerekçesi Mahkemece, “boşanma davasının 13.07.2012 tarihli yargılama oturumunda sözü edilen “mal” ve “eşler” sözcüklerinden taraflara ait ve mal rejiminin tasfiyesine konu olabilecek taşınır ve taşınmaz malların tümünün amaçlandığının kabulü gerektiğinden davacının davasının reddine karar verilmesi üzerine hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır. 3-Anlaşmalı boşanma koşulları ve eşlerin anlaşmalı boşanmanın mali sonuçları konusunda anlaşmaları zorunluluğu TMK.nun 166/3. fıkrası gereğince hakimin anlaşmalı boşanmaya karar verebilmesi için, anılan fıkrada öngörülen tüm koşulların gerçekleşmiş bulunması gerekir. Buna göre evlilik 1 yıl sürmüş olacak, taraflar huzurda dinlenilecek, bundan ayrı nafakalar ve çocukların velayeti ile maddi ve manevi tazminat konularında anlaşmaları zorunludur. Fıkrada belirtilen boşanmanın mali sonuçları ibaresiyle , “ kastedilen TMK.nun 174. maddesinde yer alan maddi ve manevi tazminat, aynı Kanun'un 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakası, çocuklar için bağlanacak nafaka ve boşanmanın fer’i (eki) sayılan diğer haklar kastedilmektedir”. Mal rejimlerinden kaynaklanan mallar kesinlikle TMK.nun 166/3. fıkrasında kastedilen boşanmanın mali sonuçları arasında sayılmamaktadır. Çünkü, gerek doktrinde ve gerekse uygulamada baskın görüş; mal rejimleri ile ilgili davaların boşanmanın eki niteliğinde davalar olmadığı, onlardan bağımsız bir dava oldukları yönündedir. Uygulamada bu konuda bir duraksama söz konusu değildir. Bu bakımdan tarafların anlaşmalı boşanma protokolü yaparken mal rejimi konusunda anlaşmaları zorunlu değildir. Bu konuda anlaşma sağlanamadığı gerekçesiyle de anlaşmalı boşanma davasının reddi sonucunu doğurmaz. Ve anlaşmalı boşanmaya bir etkisi olamaz. Ancak, taraflar anlaşmalı boşanma protokolü yaparken aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan mallar bakımından anlaşmalarına engelleyen bir hükümde bulunmamaktadır. Bu nedenle, mal rejimi konusunda bir anlaşma yaparken bunu açık bir şekilde ifade etmeleri gerekmektedir. Örneğin, katılma alacağı ile değer artış payı alacağına konu mallar üzerinde herhangi bir hak talep etmiyorum, yada ev eşyalarından, taşınır ve taşınmaz mallardan kaynaklanan bir alacak isteğim yoktur veya katkı, katılma ve değer artış payı alacağı istemiyorum şeklinde açık bir biçimde genel kavramlardan hareket edilerek protokol yapmaları mümkündür. Tüm sorun katkı, katılma ve değer artış payı alacağı isteyip istemediklerini belirten genel kavramların protokolde yer alması ve bunun açık bir biçimde ifade edilmesidir. Böyle bir durumda dahi Hukuk Genel Kurulu'nun 24.02.2010 tarih ve 2010/2-96 Esas, 2010/106 Karar sayılı kararına göre, bu tür protokoller ve tutanağa geçen imzalı beyanlar mahkeme içi ikrar olarak nitelendirilmektedir. Mal rejiminin tasfiyesi olarak değerlendirilmemektedir. Somut olayda, 02.07.2012 tarihli protokolün 1 nolu bendinde, “evlilik birliğinde edinmiş olduğumuz eşyaları rızaen paylaştık sonradan her iki tarafta bir talep bulunmayacaktır“ şeklinde bir ibare yer almaktadır. Bu ibareyle dava dilekçesinde ve yargılama oturumunda yer alan ibareler oldukça kapalı ve ne anlama geldiği de tam olarak anlaşılamamaktadır. Söz edilen ibare teknik anlamda bir feragati ifade etmektedir. Feragat ise, Hukuk Genel Kurulunun 22.02.2012 tarih, 2011/2-733 Esas, 2012/87 Karar sayılı kararında vurguladığı gibi, açık ve seçik olarak yapılması gerekir. Çünkü, feragat sadece mevcut davadan değil o dava ile istenen haktan da vazgeçme anlamına gelmektedir. Davadan feragat neticesinde, feragata konu teşkil eden hak tamamen düşer ve artık bir daha dava konusu yapılamaz. Bu bakımdan, davadan veya herhangi bir haktan feragatin açık, kesin ve koşulsuz olması kanun gereğidir. Nitekim, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 22.05.1987 gün ve 1986/4 Esas 1987/5 Karar sayılı ilamının gerekçesinde; “yasaların uygulanmasında, hakların korunması doğrultusunda hareket etme gereği karşısında, açık bir irade beyanı olmadan davadan feragat edildiği sonucunun çıkarılamayacağı kabul edilmiştir” öğretide de, feragatin açık ve kesin olması gerektiği kabul edilmektedir. Bu bakımdan protokolün 3 nolu bendinde yer alan ibare teknik anlamda bir feragat olmakla beraber açık, seçik, kesin ve koşulsuz olduğu söylenemez. Böyle bir feragatin hukuki sonuç doğurduğunu kabul etmek mümkün değildir. Öte yandan, tarafların mal talepleri yoktur ibaresi katılma alacağından kaynaklanan her türlü malı kapsadığını da kabul etmek olanaksızdır. Bu ibareden, eşlerden biri diğerine bir bakıma ben senin kişisel malını istemiyorum anlamı da çıkmaktadır. İbarenin her türlü malı kapsadığının kabulü halinde hukukun bir bakıma şekle feda edileceği sonucuna ulaşılacaktır. Bu haliyle hakkın özü hatta kendiside ortadan kalkmış olacaktır. Söz konusu protokolün boşanma kararının eki haline geldiği ve onaylandığı da söylenemez. Çünkü, anlaşmalı boşanma kararının hüküm fıkrasında taraflar mal konusunda anlaştıklarında bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Yani mallar konusunda kurulmuş bir hüküm olmadığı gibi, tarafların imzalarını taşıyan protokolün mahkemece onaylanmasına şeklinde bir ifade de yer almamaktadır. Sadece, bu husus gerekçe kısmında yer almış olup, bilindiği gibi mahkemelerin kararlarının gerekçesi açıklayıcı nitelikte olduklarından, bağlayıcı bir özellikleri bulunmamaktadır. Kararların bağlayıcı kısmı hüküm fıkralarıdır. Bu bakımdan protokolün mahkemece onaylandığı ve kararın eki haline geldiğini söylemek güçtür. Boşanma veya ayrılığın fer’i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz (TMK.m.184/1-5.bent). 4- Doğmayan haktan feragat olmaz TMK.nun 23. maddesine göre, “Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez.” Bu hüküm, “ doğmayan haktan feragat olmaz “, ilkesini içermektedir. Doğmayan haktan feragat olmaz ilkesinin kaynağı iç hukukta TMK.nun 23. maddesidir. Evrensel hukuk kuralları da doğmayan haktan feragat olmaz ilkesini öngörmektedir. Esasen bu konuda gerek doktrinde ve gerekse uygulamada bir görüş ayrılığına rastlanılmamaktadır. Söz konusu madde medeni haklardan yararlanma ve aynı zamanda medeni hakları kullanmaktan feragat etmeyi yasaklamıştır. Henüz doğmamış haklar, gerek iç hukuk ve gerekse evrensel hukuk kurallarına göre medeni hak niteliğinde olduğu veya oldukları kabul edilmektedir. 5- “ Doğmayan haktan feragat olmaz “ ilkesinin yargısal kararlara yansıması -Cezayı icap ettiren olaydan şikayet etmek hakkı şahsiyet ile ilgili medeni haklardandır. Medeni Kanun'un 23. maddesi uyarınca, bir kimse medeni haklardan ve onları kullanmaktan kısmen olsun vazgeçemez. Türk Ceza Kanunu'nda; karının veya kocanın zinasına, diğer eşin evvelce muvafakat etmiş olması hali şikayet hakkını önleyecek bir olay olarak kabul edilmemiştir. Bundan başka zina fiilinin başlamasından evvel kadının, kocasının evli olmayan bir kadınla zinasına rıza gösterdiğine ve bu rızanın her türlü baskıdan uzak bulunduğuna yer vermek, kadının sosyal durumuyla bağdaşamaz. Bu itibarla kadının kocasının zinasına önceden muvafakat etmiş olması veya muvafakatını belli edecek şekilde davranmış olması TCK’nun 180. maddesinde yazılı 6 aylık süre içerisinde şikayet hakkını kullanmasına engel olamaz (YİBK 23.5.1966 T. 1966/3 Esas, 1966/5 K). Medeni Kanun'un 23. maddesine göre kimse, medeni haklarını kullanmaktan feragat edemez. Doğmamış haklar, medeni hak niteliğindedir. Onun için henüz hükme bağlanmamış bir kararın temyiz edilemeyeceğine dair sözleşme ve beyan geçersizdir. Çünkü, doğmamış haklardan feragat etmek caiz değildir. İlmi ve kazai içtihatlar da hükümden önce temyiz hakkından vazgeçilemeyeceği hususunda mutabakat halindedir (2. HD. 7.1.1971 T. 16 E, 1971/49 K). Dava hakkı, şikayet haklarından olup, feragat edilemez (TKM. m.23). Bu itibarla, nafakadan önceden vazgeçme hüküm ifade etmez (2.HD.11.4.1972 T.315 Esas,1972/1285 K). Doğmamış haktan peşinen vazgeçilemeyeceği yolundaki evrensel hukuk ilkesi gözden kaçırılarak, davacının borç miktarına itiraz etmeyeceği ve dava açmayacağına dair beyanına dayanılmak suretiyle sonradan çıkarılan borca karşı dava hakkından feragat ettiğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır (11. HD. 14.10.1997 T. 1997/4264 E, 1997/7002 K). Taraflar arasındaki sözleşmede her ne kadar cezai şartın fahiş olmadığına ilişkin hüküm bulunduğu iddia edilmiş ise de, doğmamış haktan feragat edilemeyeceğinden bu husus araştırılmalıdır. Mahkemece, hükmedilen cezai şartın fahiş olmadığı tartışılmalı, şayet fahiş görülür ise indirilecek miktar belirlenip, sonucuna göre bir karar verilmelidir (13. HD. 11.10.2004 T. 2004/6611 E, 2004/14120 K). Kadastro komisyonu tarafından karar verilmedikçe 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun geçici 5. maddesi gereğince doğrudan kadastro mahkemesine dava açması mümkün değildir. Davacı, yasal prosedüre uygun dava açmadığını öğrenince, erken açtığı davayı yürütmek istememiş ve davadan feragat etmiştir. Doğmayan bir haktan feragat hukuken sonuç doğurmaz (HGK. 31.3.1993 T. 1992/16-759 E, 1993/132 K). Kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca yapımı yüklenilen inşaatın gecikmesi nedeniyle cezai şart ve kira kaybı zararının tahsili istemiyle açılan davada, davalı yüklenici mal sahibi olan davacının gecikmeden kaynaklanan cezai şart ve gelir kaybına ilişkin feragat verdiğini ileri sürerek davanın reddini istemiş ise de, feragat tarihinden sonra oluşan zarar için feragat hüküm doğurmayacağından zararın hesaplanarak hüküm altına alınması gerekir (15. HD. 4.4.2007 T. 2006/1819 E, 2007/2112 K) Boşanma davasında, tazminat ve nafaka talebinden vazgeçildiğine ilişkin beyan, hakkın doğumundan önce feragat mümkün olmadığından geçerli değildir (2. HD. 24.2.2003 T. 2003/1076 E, 2003/2320 K). Feragat ve kabul gibi irade beyanları kayıtsız ve koşulsuz olmalıdır (7. HD. 22.4.2005 T. 2005/1253 E, 2005/1268 K). Katılma alacağı tasfiye ile birlikte “ MUACCEL ” olur. Bu nedenle katılma alacağının derhal ifası gerekir. Katılma alacağının, katılma alacağı borçlusu eşin mal varlığından veya terekesinden elde edilip edilmeyeceği tasfiye sonunda katılma alacağının doğduğu, belirlendiği ve elde edilemeyeceğinin anlaşıldığı andan itibaren üçüncü kişiden istenilebilecektir. 6-Eşler Arasındaki Mal Rejiminin Sona Ermesi Anı ile Mal Rejiminin Tasfiyesi Anı TMK. 225. maddesine göre, mal rejimi; eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulü durumunda ölüm ve sözleşme tarihlerinde sona erdiği gibi, mahkemece, evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hallerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. Evlilik boşanmayla sona ermiş ise, boşanma kararı kesinleşmeden eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesinin yapılması olanaklı görülmemektedir. Şayet boşanma davasıyla birlikte veya ondan ayrı olarak mal rejiminin tasfiyesi davası boşanma kararının kesinleşmesinden önce açılmış ise, HGK.nun 26.9.2012 T. 2012/8-192 E, 2012/629 Karar sayılı kararına göre bekletici mesele yapılmakta ve açılan boşanma davasının olumlu sonuçlanıp kesinleşmesi beklenmektedir. Boşanma davasının reddi halinde mal rejiminin tasfiyesi davasının da reddedileceği bir gerçektir. Çünkü açılan boşanma davasının olumlu sonuçlanıp kesinleşmesi, mal rejiminin tasfiyesi davasının görülebilirlik ön koşulunu oluşturmaktadır. 4721 sayılı TMK.nun Değerlendirme Anı, başlığını taşıyan 235/1. maddesine göre; mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar, tasfiye anındaki değerleriyle hesaba katılırlar. Görüldüğü gibi, mal rejiminin sona erme tarihi, boşanma dava tarihi olduğu halde malların değerlendirme anı, kanuni deyimle tasfiye anındaki değer olarak belirtilmiş olup, bu tarih; kural olarak, verilecek karar tarihidir. Bu nedenle mal rejiminin tasfiyesine konu malların değeri verilecek karar tarihine en yakın tarihteki bir tarihte belirlenir. Değer tespit tarihi ile kararın verileceği tarih arasında değer artışına yol açacak bir süre olmamalı yada önemli sayılmayacak bir değer artışı söz konusu olmalıdır. Hali hazırda uygulama bu yönde gelişme göstermekte ve bu ilke sapma göstermeksizin uygulanmaktadır. Şu halde, mal rejiminin tasfiyesi davası, kural olarak, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra açılması gerekmektedir. Ve bu tarihten sonra açılacak mal rejimi davasının karara bağlanması ve kesinleşmesiyle mal rejiminin tasfiyesi sona ermektedir. Bu durum karşısında katılma alacağı, beklenen, beklenti halinde olan ve gelecekte elde edilmesi gereken beklemece bir hak olarak gerek doktrin ve gerekse uygulama tarafından kabul edilmektedir. İşte bu nedenle doğmayan haktan feragat olmaz, görüşünü savunmaktayım. Zira katılma alacağı davası açılmakla birlikte henüz katılma alacağının hak edilip edilemeyeceği yada ne miktarda olacağı, daha ötesi katılma alacağının olup olmadığı henüz belli ve belirlenebilmiş değildir. Alacağın ancak, mal rejiminin tasfiyesinin yapılıp sona ermesiyle belirgin hale geldiğinin kabulü gerekmektedir. Doktrinde ağırlıklı görüş bu yöndedir. 7-Borçlu Eşin Alacaklısı, Katılma Alacağını Haczedebilir mi? Katılma alacağına konu taşınmaz borçlu eş adına iken anlaşmalı boşanma protokolü ile diğer eşe bırakıldığı yada tapuda yaptığı satış ve devirle diğer eşe intikal ettirildiği bir an için varsayalım. Borçlu eşin alacaklısı, anlatıldığı biçimde taşınmazın diğer eşe bırakılması yada intikalinin muvazaalı olduğunu, alacaklıyı zarara uğratmak amacını taşıdığını gerekçe göstermek suretiyle borçlu eş hakkında icra takibi yaparak ve takibin kesinleşmesi sonucu haczedilecek borçluya ait mal bulunmadığı durumlarda diğer eşe intikali sağlanan taşınmaz için İcra İflas Kanunu'nun 120/2. maddesi gereğince icra müdürü tarafından verilen yetki üzerine borçlunun yerine geçmek suretiyle diğer eşe karşı katılma alacağı davasını açıp açmayacağı ve bu konuda takip yapıp yapmayacağı tartışmalı olmakla birlikte bir dosya nedeniyle bu konu Dairece görüşülmüş ve şu sonuca varılmıştır. Birinci olarak, gerek uygulamada ve gerekse doktrinde boşanma davası açılana kadar icra takibinin yapılamayacağı ve borçlu eşin borcundan dolayı alacaklının katılma alacağı davasını açamayacağı yönündedir. İkinci olarak, boşanma davası olumlu sonuçlanıp, kesinleşmeden mal rejiminin tasfiyesi davasının eşler tarafından dahi açılamayacağı, açılmış ise az yukarıda açıklandığı üzeri HGK. kararı uyarınca bekletici mesele yapılacağı söz konusu olduğuna göre boşanma kararının kesinleştiği tarihe kadar da, borçlu eşin alacaklısı tarafından icra takibi yapılamayacağı ve katılma alacağı davasının açılamayacağı görüşü benimsenmiştir. Varılan bu sonuç “ doğmayan haktan feragat “ olmaz ilkesinin açık bir ifadesi değil midir? Bu konuda Daire başkan ve üyeleri arasında fikir birliğine varılmıştır. Kural olarak, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra eşlerin birbirlerine karşı katılma alacağı davasını açma imkanları bulunduğuna göre artık bu tarihten sonra borçlu eşin alacaklısının da icra müdürünün vereceği yetki üzerine borçlunun yerine geçerek açıklanan örnekte olduğu gibi diğer eşe karşı katılma alacağı davasını açmalıdır. Doğal ki, yapılacak yargılama sonunda borçlu eşin katılma alacağı olduğu belirlendiği taktirde yada belirlenen oranda alacaklının bu katılma alacağından alacağını alması imkanına kavuşacaktır. Hal böyle iken, doğmayan haktan feragat olmaz ilkesinin göz ardı edilmesi düşünülemez. Doktrinde ağırlıklı görüş; mal rejiminin tasfiyesine ilişkin kararın kesinleşmesiyle beklenen (ileride alınması gereken beklemece) hak niteliğinde bulunan katılma alacağı belirgin hale geleceğinden ancak kesinleşme tarihinden sonra borçlu eşin alacaklısı katılma alacağını icra takibine koyabilir ve haczedebilir yönündedir. Haciz uygulanan taşınmaz, tapuda şikayetçiler adına kayıtlıdır. Kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre borçluya düşeceği belirtilen bağımsız bölümler için haciz uygulanmıştır. Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki kat karşılığı inşaat sözleşmesinin icrasına bağlı olarak ileride doğması muhtemel haklar üzerine haciz konulması yasaya aykırıdır. Bir hakkın yerine getirilmesi ve kamu düzeniyle ilgili olan bu konudaki şikayetin İİK.nun 16/2. maddesi gereğince süreye tabi olmadığı da gözetilerek şikayetçilere ait taşınmazlar üzerine konulan hacizlerin kaldırılması yerine istemin reddi isabetsizdir (12. HD. 6.5.2010 T. 2010/10087 E, 2010/11314 K). 30.11.2006 tarihinde haciz yapılan iş yerinin davacılar ile borçlu tarafından adi ortaklık şeklinde işletildiği dolayısıyla haczedilen malların adi ortaklık malı olduğu anlaşılmaktadır. Adi ortaklıkta, ortaklık malı, ortaklardan birinin şahsi borcu dolayıyla haczedilemez. BK.nun 534. maddesine (6098 s. TBK. m.638) göre bir ortağın alacaklıları haklarını ancak ortağın tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler (21. HD. 1.12.2008 T: 2008/3210 E,. 2008/18587 K). Somut olgu şöyle bir örnekle de açıklanabilir; Eşler anlaşmalı yada diğer boşanma sebeplerinden biriyle boşanma davasını açabilirler. Ne var ki, yargılama devam ederken henüz açılan boşanma davası herhangi bir biçimde sonuçlanmadan eşlerden birinin ölümü halinde ve mirasçılar yada mirasçılardan biri TMK.nun 181. maddesindeki hakkı kullanmadıkları takdirde, artık evliliğin boşanmayla değil, ölümle sona erdiğinin ve mal rejiminin de ölüm tarihinde son bulduğunun kabulü gerekir. Böyle bir durumda doğmayan haktan feragat olmaz ilkesi göz ardı edildiğinde durum nasıl değerlendirilecektir? Buna karşın eldeki davaya konu olayda, anlaşma protokolün 1 nolu bendi ile az yukarıda da açıklandığı üzere dava dilekçesinde yer alan 5 nolu bentteki açıklamalar ve yargılamanın 13.07.2012 tarihli oturumunda tarafların verdikleri, “aramızda mal paylaşımına ilişkin anlaşmazlık bulunmamaktadır” açıklamaları esas alınarak mal rejimi redle sonuçlandırılabilecek midir? Buna olumlu cevap vermek mümkün müdür? Çünkü yargılama sırasında ölüm olayı gerçekleşmiş ve eşler arasındaki mal rejimi, ölüm tarihinde sona ermiştir. Bu da, doğmayan haktan feragat olmaz ilkesini doğrulayan bir gerçekliktir. 4721 sayılı TMK.nun eşler arasındaki mal rejimiyle ilgili kısmında yer alan madde başlıklarında bulunan “mal” ibaresinden hareketle (karşı oy yazısında) anlaşmalı boşanma protokolündeki “tarafların mal talepleri yoktur” ibaresinin her türlü malı kapsadığı sonucuna ulaşmak kesinlikle mümkün değildir. Bu yönde gerçekleşen Yüksek HGK’nun değerli çoğunluğun görüşüne de katılamıyorum. Her şeyden önce bu tür bir gerekçe hukuki bir gerekçe olamaz. Bu görüşten hareket edilirse anlaşmalı boşanmayı düzenleyen TMK.nun 166/3. maddesinde yer alan “…boşanmanın “mali” sonuçlarıyla çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulmaları şarttır” cümlesinde yer alan “mali sonuçları” özellikle de “mali=mal” tümcesinin de her türlü malı kapsadığı ve buna bağlı olarak katkı, katılma ve değer artış payı alacağına konu malların da bu kapsama girdiği sonucuna ulaşılacaktır. Ne var ki azınlık görüşü sahipleri ile birlikte HGK’lunun değerli çoğunluğunun bunu kabul etmedikleri ortadadır. Az yukarıda da açıklandığı üzere mal rejimi davaları boşanmanın eki niteliğinde olmayıp, ondan bağımsız bir dava olduğundan, bu maddede geçen ve sözü edilen “mali=mal” ibaresi yada tümcesi kesinlikle her türlü malı kapsamamaktadır. Doktrin dahil azınlık ile çoğunluğun bu yönde farklı düşünmediği kanısındayım. Boşanma dava dilekçesinin 5. nolu bendindeki beyan açıkça boşanmanın fer'i (eki) hakları kapsamakta olup, mal rejimleri ile bir ilgisinin olmadığı açıktır. Saptanan tüm bu somut ve hukuki olgular karşısında dava konusu taşınmazın edinilmiş mal olduğu, anlaşmalı boşanma protokolünde yer alan ibareler ile boşanma dava dilekçesinin 5 nolu bendindeki açıklamayla yargılama oturumunda alınan beyanların mal rejimleriyle bir ilgisinin bulunmadığı ve davaya konu malları kapsamadığı, bu anlaşmanın yapıldığı ve beyanların alındığı tarihte eşler arasında henüz evliliğin devam ettiği ve sonuçlanmadığı, alacak hakkının bu nedenle henüz doğmadığı, ancak, mal rejiminin tasfiyesi ve sona ermesi sonucu mal rejiminden kaynaklanan alacağın belirgin hale geleceği, dolayısıyla tüm bunlardan hareketle henüz doğmayan haktan feragat olamayacağı ilkesi gözetilerek yerel mahkeme kararının bozulması gerekirken, onanması şeklinde gerçekleşen Dairenin sayın çoğunluğunun görüşlerine açıklanan nedenlerle katılmıyorum. 20.03.2014

Mal sözcüğünün dar olduğu ve mal taleplerinin bulunmadığı ibaresinin katkı payı ile edinilmiş mallardan doğan istemleri kapsamayacağı yönündeki gerekçe, direnme kararını onayan sonuçta benimsenmemiştir. Karşı oy, bağlayıcı çoğunluk sonucu değildir.

Aldatmanın kabulü için aldatma fiili, aldatma kastı ve bu fiil ile sözleşmenin kurulması arasında illiyet bağı aranmıştır. Karşı tarafın düştüğü yanılmanın esaslı olması gerekmez. İspat yükü aldatılan taraftadır. İrade bozukluğu iddiaları senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayıldığından hile, tanık dâhil her türlü delille ispatlanabilir.

Bir dosyada şirket hissesi sözleşmeden önce devredildiği ve gerçek durum bilinse sözleşmenin yapılmayacağı ya da farklı şartlarda yapılacağı gerekçesiyle harici sözleşmenin aldatma nedeniyle geçersiz olduğu sonucuna varılmıştır. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre mal rejiminin tasfiyesinden doğan haklardan usulüne uygun feragat edildiği de söylenememiştir. Bu sonuç her harici protokolü geçersiz kılmaz ve alacağın kabulü anlamına gelmez.

Sık sorulan sorular

Katkı payı hangi mal için istenebilir?

Katkı payı, mal ayrılığı döneminde ve kural olarak 1 Ocak 2002’den önce edinilen mala yapılan ölçülebilir ve karşılıksız katkı için söz konusu olur. Bu tarihten sonra edinilen malda değer artış payı veya katılma alacağı ayrımı yapılır.

Mal rejimi boşanmada ne zaman sona erer?

Mahkemece boşanmaya karar verilmesi hâlinde mal rejimi, Türk Medeni Kanunu’nun 225. maddesi uyarınca boşanma davasının açıldığı tarihten geçerli olarak sona erer. Hakkın dava yoluyla kullanılabilmesi boşanma kararının kesinleşmesine bağlıdır.

Katılma alacağı için katkı şart mı?

Hayır. Katılma alacağı yasadan doğar ve artık değerin yarısı üzerinden istenebilir. Eşin çalışması veya katkı yapması gerekmez. Zina veya hayata kast nedeniyle boşanmada bu pay azaltılabilir ya da kaldırılabilir.

Zamanaşımı süresi ne kadardır?

Aksine hüküm yoksa on yıllık genel zamanaşımı uygulanır. Mal ayrılığı dönemindeki katkı payı ve katılma alacağı için de on yıllık süre kabul edilmiştir. Bu süre, boşanma kararının kesinleşmesinden işlemeye başlar.

Anlaşmalı boşanma mal rejimini tasfiye eder mi?

Hayır. Tasfiye anlaşmada ayrıca düzenlenmemişse salt anlaşmalı boşanma mal rejimini tasfiye etmez. Boşanmanın malî sonuçları tazminat ve nafakayı anlatır. Tasfiyeyi kapsayan açık anlaşma veya koşulsuz feragat ayrıca değerlendirilir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu