Sağlık Hukukunda Tazminat Hesaplama ve Dava Süreci

by Avukat Erdal Ersoy
Sağlık Hukukunda Tazminat Hesaplama ve Dava Süreci

Sağlık hukukunda tazminat davaları, tıbbi müdahaleler sırasında meydana gelen bedensel zararların veya can kayıplarının telafi edilmesini konu alır. Hekim veya sağlık kuruluşunun hukuki sorumluluğunun saptanması ve tazminat tutarlarının tayin edilmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu kuralları dairesinde yürütülür. Taraflar arasındaki hukuki bağ kural olarak vekâlet ilişkisi niteliğinde olup, hekim beklenen sonucun elde edilememesinden ötürü değil; mesleki özen borcunu yerine getirmemesinden ve tıbbi standartları gözetmemesinden kaynaklanan zararlardan sorumludur.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 50Kaynağı aç
MADDE 50- Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler. III. Tazminat 1. Belirlenmesi
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 54Kaynağı aç
MADDE 54- Bedensel zararlar özellikle şunlardır: 1. Tedavi giderleri. 2. Kazanç kaybı. 3. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar. 4. Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar. c. Belirlenmesi
6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 190Kaynağı aç
MADDE 190- (1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir. Karşı ispat
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2021/4514, K. 2022/1654Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2021/4514 E.  ,  2022/1654 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 19. HUKUK DAİRESİ İLK DERECE MAHKEMESİ : İSTANBUL 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasında ilk derece mahkemesinde görülen tazminat davasının reddine dair verilen karar hakkında bölge adliye mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelemesi sonucunda; davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine yönelik olarak verilen karar, davacı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmekle; duruşma günü olarak belirlenen 01/03/2022 tarihinde davacı vekili Av. … ile davalı …Tedavi Sağlık Hizmetleri ve İşletmeciliği A.Ş. vekili Av. …, geldiler. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunan vekillerin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00'e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı, rahatsızlığı dolayısıyla davalı …Cerrahi ve Acil Tıp Servisine 01.04.2010 tarihinde başvurduğunu, Dr. …,'in muayenesi sonrası kalçadan Voltaren ağrı kesici iğne yapıldığını ve serum takılarak Buscopan ağrı kesici verildiğini, ağrıları hafifleyince hastaneden ayrıldığını, aynı gün öğle saatlerinde ağrıların artması üzerine tekrar hastanenin acil servisine başvurduğunu, bu kez davalılardan genel cerrahi uzmanı olan Dr. …'ün muayene edip böbrek taşı olduğunun bildirildiğini ve bu hekimin direktifi doğrultusunda tekrar Voltaren ve serum içine Buscopan verildiğini, bu iğneler sonrasında bacağında uyuşukluk meydana geldiğini, olaydan sonra 6 gün boyunca sağ bacağının uyuşuk kaldığını ve 07.04.2010 gecesinden itibaren şiddetli ağrılar oluştuğunu, Şişli Etfal Hastanesi'ne başvurduğunu, çekilen MR'da ödem olduğu ve iğne ucunun sinir kılıfına geldiğinin söylendiğini, uzun süre ağrılar ile yaşadığını, kilo kaybına uğradığını, 30 gün kadar sürdükten sonra ağrının yavaş yavaş azaldığını, ancak sinir tahribatı bıraktığını, fizik tedaviye başlandığını ve tedavinin devam ettiğini, son EMG filmlerinde sorunun geçmediğinin tespit edildiğini ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00 TL maddi, 75.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, davanın reddini dilemişlerdir. İlk derece mahkemesince; ilk olarak Adli Tıp Kurumundan alınan rapor doğrultusunda davanın reddine ilişkin verilen karara karşı davacı istinaf talebinde bulunmuş, bölge adliye mahkemesince, üniversite öğretim üyelerinden oluşturulacak, konusunda uzman, akademik kariyere sahip üç kişilik bilirkişi kurulundan, davacıya yapılan enjeksiyonun usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığı, hastada oluşan hasarın, “enjeksiyonun hatalı uygulanması”na bağlı olarak gelişebileceği ve bunların gelişme olasılıkları, kas içine ve usulüne uygun olarak yapılan bir enjeksiyon sonrasında “nöropati” gelişmesinin mümkün olup olamayacağı, mümkünse, bu durumun meydana getireceği bulguların neler olduğu, enjeksiyon öncesinde yapılması gereken muayenenin ve sonrasında gereken tüm tıbbi müdahalelerin yapılıp yapılmadığı üzerinde durulup irdelenmek suretiyle, olayda davalıya ve davalı hastane çalışanlarına atfı kabil bir kusur bulunup bulunmadığı konusunda rapor alınması gerektiği belirtilerek ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak dosyanın ilk derece mahkemesine iadesine karar verilmiştir. İlk derece mahkemesince, bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararı gereğince alınan bilirkişi raporunda davalılara atfı kabil bir kusur bulunmadığının bildirildiği, bu durumda davacının davalılardan tazminat isteme hakkının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; karar, davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir. Bölge adliye mahkemesince; alınan bilirkişi raporunun taraf, mahkeme, istinaf, yargıtay kanun yolu denetimine olanak sağlayacak şekilde düzenlenip, hükme esas alınmaya yeterli olduğu, mahkemece verilen kararın yerinde bulunduğu kabul edilmek suretiyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; karar, davacı tarafça temyiz edilmiştir. Dava, davacıya uygulanan enjeksiyon sonucu sağ ayağında sinir tahribatı durumu geliştiği iddiasına dayalı maddi ve manevi tazminata ilişkindir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet ilişkisidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutularak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yolu seçmek gerekir. Gerçekten de hasta mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt yapılacak işleme rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği'nin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Somut olayda, ilk derece mahkemesince alınan 01.08.2019 tarihli raporda “hastada oluşan hasarın hatalı enjeksiyona bağlı gelişme olasılığı hakkında yorum yapılamayacağı, usulüne uygun enjeksiyon yapılsa dahi hastada nöropati meydana gelebileceği ve bulgularının hastada tanımlanan bulgular ile benzer olduğu, enjeksiyon öncesi ve sonrası yapılması gereken muayene ve tıbbi müdahale konusunda dosyada tıbbi bir eksiklik görülmediği, davacıda gelişen durumun komplikasyon olarak değerlendirildiği ve davalıya ve davalı hastane çalışanlarına atfı kabil bir kusur bulunmadığı” yönünde görüş bildirilmiştir. İlk derece mahkemesince, alınan bilirkişi raporunda davalılara atfı kabil bir kusur bulunmadığının belirtildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki; davacının yapılan enjeksiyonun sonuçları ile ilgili olarak gerekli bilgilendirmenin yapılmadığı, aydınlatılmış onamın alınmadığı yönündeki iddiaları mahkemece değerlendirilmemiştir. Ortaya çıkan hasarın komplikasyon olması aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı gibi hastanın komplikasyonlar hakkında bilgilendirilmesi aydınlatma yükümlülüğünün bir gereğidir. Davacı dava dilekçesinde ve yargılamanın tüm aşamalarında yapılan enjeksiyonlar için davacıdan aydınlatılmış onam alınmadığını iddia etmiştir. O halde mahkemece, davacının yapılan enjeksiyon öncesi, enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonları konusunda bilgilendirildiğine ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış rızanın alındığına ilişkin aydınlatılmış onam düzenlenip düzenlenmediğinin araştırılarak, aydınlatılmış onamın alındığına dair ispat külfetinin davalı üzerinde olduğu da gözetilerek, hasıl olacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. İlk derece mahkemesi kararının, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına karar verilmiş olduğundan, HMK'nın 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca,iş bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının da kaldırılmasına karar verilmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK'nin 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz olunan bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, aynı Kanununun 371. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemesi kararının davacı yararına BOZULMASINA, 3.815 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davalılardan alınıp davacıya verilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de bölge adliye mahkemesine gönderilmesine, 01/03/2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Hekimin Mesleki Özen Borcu ve Sorumluluk Sınırları

Hekim ile hasta arasındaki sözleşmesel bağ gereğince hekim, tıp biliminin ve teknolojinin sunduğu imkânları kullanarak özen borcunu eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bu çerçevede hekimin mesleki alanı dahilindeki her türlü kusuru, hafif dahi olsa sorumluluğuna vücut verir. Avrupa Biyotıp Sözleşmesi'nin 4. maddesi uyarınca sağlık alanındaki bütün eylemlerin yürürlükteki mesleki standartlara ve yükümlülüklere uygun yürütülmesi zorunludur.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2015/15350, K. 2017/1911Kaynağı aç
13. Hukuk Dairesi         2015/15350 E.  ,  2017/1911 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacılar, anneleri …'ın vücudundan yağ aldırmak amacıyla davalı şirkete ait hastanede görev yapan davalı doktora başvurduğunu ve 21.04.2005 tarihinde davalı doktor tarafından karın, basen ve bel bölgesinde bulunan fazla yağların alınması için ameliyat edildiğini, ancak annelerinin ameliyat sonrasında çok ağrı çektiğini, taburcu olabilecek durumda olmadığı halde davalılar tarafından yanında bir refakatçi bulunmadığı halde tek başına taburcu edildiğini, son derece bitkin ve perişan bir halde eve ulaştıktan 10-15 dakika sonra ise vefat ettiğini, davalı doktorun ameliyatın riskinin bulunmadığını bildirmesi nedeniyle annelerinin bu ameliyatı yaptırdığını, davalıların hatalı tıbbi müdahaleleri sonucu annelerini kaybetmiş olmaları sebebiyle maddi ve manevi zarara uğradıklarını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için ayrı ayrı 10.000 TL maddi ve 40.000 TL manevi olmak üzere toplam 100.000 TL tazminatın ölüm tarihinden itibaren avans faizi, reeskont faizi, mevduat faizi ve yasal faizlerden en yüksek olanı üzerinden hesaplanarak faizi ile birlikte davalılardan tahsilini istemiştir. Davalı …, her ameliyatın olduğu gibi liposuction ve karın germe ameliyatlarının da riskleri olduğunu, hastaya bu konuda bilgi verilerek hastadan ameliyat öncesinde 21.04.2005 tarihli muvafakatnamenin alındığını ve yaptığı operasyonun tıp kurallarına uygun olduğunu savunmuş; davalı Şirket ise davalı doktor ile aralarında hizmet sözleşmesi bulunmadığını, davalı doktorun yalnızca ameliyathanelerini kullandığını, ameliyat öncesi görüşmelerin davalı doktorun muayenehanesinde yapıldığını ve olayda şirketlerine yükletilebilecek bir kusur bulunmadığını savunmuş, her iki davalı da davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar, eldeki dava ile annelerinin davalı hastanede davalı doktor tarafından gerçekleştirilen yağ aldırma ameliyatı sonrasında vefat ettiğini ileri sürerek, davalıların kusuru nedeni ile maddi ve manevi zararının tazmini istemi ile eldeki davayı açmışlardır. Davalılar kusurları bulunmadığını savunmuş, mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dava tarihi itibariyle yürülükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun vekâlet akdini düzenleyen 386 ve devamı maddeleri uyarınca “Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. Vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurunda bile sorumludur. (BK.nun 321/1 md.) O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Önemli bir diğer düzenleme de " Avrupa Biyotıp Sözleşmesi " dir. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.” Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekimlik Meslek Etiği Kuralları'nın 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır. Bu düzenlemelerde aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Yukarıda izah edilen açıklamalar ışığında somut olaya bakılacak olursa; davacıların annesine davalı hastanede davalı doktor tarafından yağ aldırma ameliyatı yapıldığı, 2 gün hastanede yattıktan sonra taburcu edildiği ve aynı gün vefat ettiği, yargılama sırasında gerek Adli Tıp Kurumundan gerekse … Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan heyetten alınan bilirkişi raporunda davalıların kusuru bulunmadığı açıklanmıştır. Ne var ki; hukukçu bilirkişi tarafından isabetli şekilde belirtildiği üzere davalılar tarafından dosyaya sunulan 21.04.2005 tarihli muvafakatname başlıklı belge müteveffanın geçireceği ameliyatın riskleri hususunda aydınlatıldığının ispatı bakımından yeterli görülemez. Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği ispat edilmiş olmadıkça, hastanın rızası tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için yeterli kabul edilemeyecektir. O halde mahkemece, davacıların annesi olan müteveffanın geçireceği ameliyatın riskleri konusunda aydınlatıldığının ispat edilemediği ve davacıların zararlarının tazmin edilmesi gerektiği hususu ile birlikte davalı şirketin davalı doktor ile aralarında hizmet sözleşmesi bulunmadığına ilişkin savunmasının davalı şirketin sorumluluğunu ne şekilde etkileyeceği değerlendirilerek davalı şirketin davacıların zararlarından sorumlu olup olmadığı hususunun tartışılması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen kararın davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16/02/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2021/4514 Esas, 2022/1654 Karar sayılı ilamında vurgulandığı üzere hekim; hastanın durumunu gecikmeksizin belirlemek, lüzumlu tıbbi tedbirleri almak ve uygun tedavi yöntemini vakit kaybetmeksizin tatbik etmek mecburiyetindedir. En ufak bir tereddüt hâlinde koruyucu tedbirlerin alınması ve hastanın sağlığı için en güvenli tedavi yolunun tercih edilmesi gerekir. Buna karşılık, tıp biliminin gerektirdiği tüm kurallara ve mesleki standartlara riayet edilmiş olmasına rağmen sonucun değişmemesi hâlinde hekime hukuki sorumluluk yüklenemez.

Aydınlatılmış Onamın Kapsamı ve İspat Külfeti

Tıbbi müdahalelerin hukuka uygun sayılabilmesi için hastanın müdahaleye salt onay vermesi yeterli görülmez. Avrupa Biyotıp Sözleşmesi'nin 5. maddesi ve Hekim Etiği Yönetmeliği'nin 26. maddesi gereğince hastaya; teşhis, tavsiye edilen tedavi yönteminin türü, başarı ihtimali, olası tehlikeler ve komplikasyonlar ile tedavinin reddi hâlinde karşılaşılacak sonuçlar hastanın kültürel ve ruhsal yapısına uygun biçimde izah edilmelidir.

Tıbbi müdahale tıp kurallarına tamamen uygun gerçekleştirilmiş olsa dahi, meydana gelebilecek komplikasyonlar hakkında hastanın aydınlatıldığı ve rızasının temin edildiği kanıtlanamazsa sorumluluk doğar. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2021/4514 Esas, 2022/1654 Karar sayılı ile Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 2013/19631 Esas, 2013/26901 Karar sayılı kararlarında belirtildiği üzere, aydınlatılmış onamın usulünce alındığını ispat külfeti hekim veya hastaneye aittir. Gelişen tablonun tıbbi bir komplikasyon olması hekimin aydınlatma borcunu bertaraf etmez; bilakis komplikasyon olasılıklarının önceden açıklanması bu yükümlülüğün ayrılmaz bir parçasıdır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2013/19631, K. 2013/26901Kaynağı aç
13. Hukuk Dairesi         2013/19631 E.  ,  2013/26901 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, özel muayenehanesinde kendisine göğüs kanseri teşhisi koyan davalı doktor ile şirkete ait Kavaklıdere …Hastanesinde, hastahanenin diğer doktorları tarafından ameliyat edildiğini,davalı doktorun telkini ile alınan göğsü yerine sırtından alınan parça ile yeni bir göğüste yapıldığını, ameliyat sonrasında taburcu olduğunu, ameliyatta gerekli özenin gösterilmemesi nedeniyle, sırtında parça alınan yerde büyük bir yara izi kaldığı gibi sırtta çukurlaşma ve sarkma meydana geldiğini bunun yanında sırtta sürekli … oluştuğunu, bu olay nedeniyle psikolojik çöküntü içine girdiğini ve psikolojik tedaviye başladığını, psikolog ve ilaçlara toplam 8.000,00 TL harcama yaptığını beyanla, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000,00 TL maddi tazminat ile 40.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının tedavisinde ve ameliyatında yapılması gereken her türlü tıbbi işlem ve müdahalenin yapıldığını, davalıların hiçbir kusurunun bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, Adli Tıp Kurumundan alınan rapora göre davacının tedavisinde ve ameliyatında gerekli özenin gösterildiği, davacıdaki arazın meydana gelmesinde gerek ameliyatı yapan davalı tabip …'ın gerekse, Kavaklıdere …Hastanesinin sahibi olan davalı şirketin herhangi bir kusurunun bulunmadığı, davacı tarafından açılan maddi ve manevi tazminat davasının reddine karar verilmiş;hüküm,davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı doktor tarafından,davalı hastahanede yapılan ameliyat sonucunda yeni göğüs yapımı için sırtından alınan parça nedeniyle sırt bölgesinde yara izi ve çukurlaşma ile sarkma meydana geldiğini ileri sürerek buna sebebiyet veren davalılardan maddi ve manevi zararının tahsili istemi ile eldeki davayı açmıştır. Borçlar Kanunu’nun vekâlet akdini düzenleyen 386 ve devamı maddeleri uyarınca “Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. Vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurunda bile sorumludur. (BK.nun 321/1 md.) O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir … gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Önemli bir diğer düzenleme de AVRUPA BİYOT1P SÖZLEŞMESİDİR. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, 2013/19631-26901 ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.” Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, … alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “… alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği'nin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın … durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır. Düzenlemesiyle aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim yada hastanededir. Yukarıda izah edilen açıklamalar ışığında somut olaya bakılacak olursa; Davacının göğüs kanseri ameliyatı sırasında sırtından alınan parça ile yeni göğüs yaptıklarını, ancak,sırtında alınan parça nedeniyle sırtta yara izi, çukurlaşma ve sarkma meydana geldiği hususu ihtilafsızdır. 2013/19631-26901 Adli Tıp Kurumu 3.İhtisas Kurulu’nun raporuna göre davacı …'a sağ meme Ca nedeniyle Kavaklıdere …Hastanesinde 23.3.2006 tarihinde genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. … tarafından yapılan "sağ modifıa radikal mastektomi" işleminin endikasyonunun ve kişinin de kendi tercihi ile onamı alınarak aynı seansta yapılmış olan "m latissumus dorsi rekanstriksiyonu" işleminin tıp kurallarına uygun olduğu, ameliyata bağlı izlerin ve ciltte sarkmaların bu tip ameliyatlarda olabilecek durumlardan olduğu, yeni bir cerrahi girişim ile mevcut görünümün bir miktar daha düzeltilebileceğinden genel cerrahi uzmanı …'ın eyleminin tıp kurallarına uygun olduğu, Kavaklıdere …Hastanesinde yapılan işlemlerde hizmet kusuru bulunmadığı., "belirlendiği anlaşılmaktadır. Ancak, davalıların davacıyı sırtta alınacak parça sonucunda oluşacak olası komplikasyonları anlattığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış rızanın alındığına dair bir delil sunulmamıştır. Öyle olunca, mahkemece, aydınlatılmış onamda ispat külfetinin hekim yada hastanede olduğu gözetilerek davalıların sorumlu olduğu kabul edilmeli ve davacının tazminat talepleride değerlendirilerek hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 01.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bedensel Zararlar ve Ölüm Hâlinde Tazminat Kalemleri

Tıbbi müdahale sonrasında bedensel bütünlüğü ihlal edilen kişinin isteyebileceği maddi tazminat kalemleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 54. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili madde uyarınca bedensel zararlar özellikle; tedavi giderlerini, kazanç kaybını, çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıpları ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıpları kapsar.

Tıbbi uygulama neticesinde hastanın vefat etmesi durumunda tazmin edilecek kalemler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 53. maddesine tabidir. Vefat durumunda talep edilebilecek zararlar; cenaze giderleri, ölüm anında meydana gelmemişse bu ana kadar yapılan tedavi harcamaları ile iş gücü kaybından doğan zararlar ve ölenin maddi desteğini yitiren şahısların bu sebeple uğradıkları destekten yoksun kalma kayıplarıdır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 53Kaynağı aç
MADDE 53- Ölüm hâlinde uğranılan zararlar özellikle şunlardır: 1. Cenaze giderleri. 2. Ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar. 3. Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar. b. Bedensel zarar

Manevi tazminat talepleri bakımından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 56. maddesi esastır. Hâkim, bedensel bütünlüğü zedelenen kişiye somut olayın niteliğini tartarak uygun bir manevi tazminat takdir edebilir. Bedensel zararın ağırlığı söz konusu olduğunda veya hastanın ölümü durumunda, zarar görenin yahut müteveffanın yakınları lehine de münasip bir manevi tazminat ödenmesine karar verilebilir.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 56Kaynağı aç
MADDE 56- Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir. Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir. 2. Haksız rekabet

İspat Düzeni ve Zarar Miktarının Hakkaniyetle Belirlenmesi

Hukuk yargılamasında ispat külfeti, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190. maddesi gereğince, mevzuatta istisnai bir kural bulunmadıkça iddia edilen olgudan lehine hak türeten tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf sadece karinenin zeminindeki vakıayı ispat etmekle yükümlüdür. Bu çerçevede 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinin birinci fıkrası mucibince davacı, meydana gelen zararı ve karşı tarafın kusurlu hareketini ispatlamak durumundadır.

Uğranılan maddi zararın tutarının net bir biçimde ispatlanamadığı durumlarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinin ikinci fıkrası uygulanır. Bu hükme göre hâkim; hayatın doğal akışını ve zarar görenin meydana gelebilecek hasarı engellemek adına aldığı tedbirleri gözeterek, zararın miktarını hakkaniyet ölçüleri doğrultusunda kendisi tayin eder.

Yargılamada Bilirkişi Raporu, Yetki Sınırları ve İtirazlar

Tıbbi ihmal iddialarında kusur ve maluliyet tespiti teknik uzmanlık gerektirdiğinden, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesi gereği bilirkişi incelemesine başvurulur. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki değerlendirmeler veya genel hayat tecrübesiyle aydınlatılabilecek meselelerde bilirkişiye gidilemez. Hukuk öğrenimi görmüş bireyler, ayrı bir teknik uzmanlıkları belgelenmedikçe bilirkişi seçilemezler. Aynı Kanun'un 279. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca bilirkişi, uzmanlığı dışındaki meselelerde fikir bildiremeyeceği gibi hâkimin görev alanındaki hukuki nitelemelerde de bulunamaz.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 266Kaynağı aç
MADDE 266- (1) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez. Bilirkişi sayısının belirlenmesi
6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 279Kaynağı aç
MADDE 279- (1) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü yazılı veya sözlü olarak bildirmesine karar verir. (2) Raporda, tarafların ad ve soyadları, bilirkişinin görevlendirildiği hususlar, gözlem ve inceleme konusu yapılan maddi vakıalar, gerekçe ve varılan sonuçlarla, bilirkişiler arasında görüş ayrılığı varsa, bunun sebebi, düzenlenme tarihi ve bilirkişi ya da bilirkişilerin imzalarının bulunması gerekir. Azınlıkta kalan bilirkişi, oy ve görüşünü ayrı bir rapor hâlinde de mahkemeye sunabilir. (3) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü sözlü olarak açıklamasına karar verirse, bilirkişinin açıklamaları tutanağa geçirilir ve tutanağın altına bilirkişinin de imzası alınır. Kurul hâlinde görevlendirme söz konusu ise bilirkişilerin bilgilerine başvurulan hususu hemen aralarında müzakere etmelerine imkân tanınır ve müzakere sonucunda açıklanan oy ve görüş, tutanakla tespit edilip; tutanağın altı, bilirkişilere imza ettirilir. (4) (Değişik: 3/11/2016-6754/54 md.) Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz. Bilirkişi raporunun verilmesi

6100 sayılı Kanun'un 279. maddesi gereğince tanzim edilecek bilirkişi raporunda tarafların kimlikleri, görevlendirilen hususlar, incelenen maddi olgular, bilimsel gerekçe, ulaşılan sonuç ve heyet hâlindeki çalışmalarda varsa ayrışan görüşler gösterilmelidir. Azınlıkta kalan bilirkişi kanaatini müstakil bir raporla sunabilir; duruşmada sözlü izahat istenmesi durumunda ise açıklamalar zabta geçirilerek bilirkişiye imzalatılır.

Bilirkişi raporunun tebliğ edilmesinden itibaren iki hafta zarfında taraflar; rapordaki eksikliklerin tamamlatılmasını, muğlak noktaların aydınlatılmasını veya yeni bir bilirkişi tayinini isteyebilirler. 6100 sayılı Kanun'un 281. maddesi uyarınca, itirazın iki haftalık müddet içinde hazırlanmasının fevkalade güç olması veya özel teknik incelemeyi icap ettirmesi durumunda, bu süre dolmadan müracaat edilmesi koşuluyla mahkemece bir defaya mahsus ve iki haftayı aşmayacak bir ek mühlet tanınabilir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 281Kaynağı aç
MADDE 281- (1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (Ek cümle:22/7/2020-7251/24 md.) Bilirkişi raporuna karşı talebin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor veya imkânsız olması ya da özel yahut teknik bir çalışmayı gerektirmesi hâlinde yine bu süre içinde mahkemeye başvuran tarafa, sürenin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek süre verilebilir. (2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir. Bilirkişinin oy ve görüşünün değerlendirilmesi

Mahkeme, raporda saptanan yetersizlikleri ve çelişkileri gidermek amacıyla bilirkişiden ek rapor talep edebileceği gibi duruşmada bizzat sözlü beyan vermesini de emredebilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 281. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması zorunlu görüldüğünde mahkemece resen yeni bir bilirkişi görevlendirilerek yeniden inceleme yaptırılması da mümkündür.

Tıbbi müdahalede aydınlatılmış onamın alındığını ispat yükü kime aittir?

Aydınlatılmış onamın usulüne uygun şekilde alındığını ve hastanın olası riskler ile komplikasyonlar hakkında bilgilendirildiğini ispat etme yükümlülüğü hekim veya sağlık kuruluşuna aittir.

Bilirkişi raporuna itiraz süresi ne kadardır ve süre uzatılabilir mi?

Bilirkişi raporuna itiraz süresi raporun tebliğinden itibaren iki haftadır; teknik incelemenin güçlüğü hâlinde bu süre içinde talep edilmek şartıyla mahkemece iki haftayı geçmemek üzere bir defaya mahsus ek süre verilebilir.

Tıbbi uygulama hatası sonucu ölüm meydana gelirse hangi zararlar talep edilir?

Ölüm hâlinde cenaze masrafları, vefat öncesinde tedavi yapılmışsa buna ilişkin harcamalar ile çalışma gücü kaybı ve ölenin desteğinden yoksun kalanların uğradığı zararlar talep edilebilir.

Bedensel zarara maruz kalan hasta hangi maddi tazminatları isteyebilir?

Bedensel bütünlüğü zedelenen hasta; tedavi giderlerini, kazanç kaybını, çalışma gücünün azalmasından veya yok olmasından doğan zararları ve iktisadi geleceğinin sarsılmasından kaynaklanan kayıplarını isteyebilir.

Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispatlanamazsa mahkeme neye göre karar verir?

Maddi zararın tutarı net olarak ispatlanamadığında hâkim, hayatın olağan akışını ve zarar görenin aldığı tedbirleri gözeterek tazminat miktarını hakkaniyete uygun biçimde kendisi belirler.

Bilirkişi mahkemeye sunduğu raporda hukuki nitelendirme yapabilir mi?

Bilirkişi yalnızca çözümü teknik ve özel bilgiyi gerektiren konularda görüş bildirebilir; uzmanlığı dışına çıkamayacağı gibi hâkimin yapması gereken hukuki nitelendirmelerde bulunamaz.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu