Munzam Zarar ve İspatlanması: Şartları ve Hukuki Rejimi

by Avukat Erdal Ersoy
Munzam Zarar ve İspatlanması: Şartları ve Hukuki Rejimi

Munzam Zarar Kavramı ve Hukuki Niteliği

Munzam zarar veya diğer adıyla aşkın zarar; para borcunun ifasında borçlunun temerrüde düşmesi nedeniyle alacaklının uğradığı ve yasal ya da sözleşmesel temerrüt faiziyle karşılanamayan zararı ifade eder. Borçlu borcunu zamanında ödemiş olsaydı alacaklının malvarlığının bulunacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan fiili durum arasındaki fark bu zararın kapsamını oluşturur. Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesi kapsamında düzenlenen bu tazminat borcu, borçlunun temerrüde düştüğü tarih ile borcun fiilen ve tamamen ödendiği tarih arasındaki dönemi kapsar.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 122Kaynağı aç
MADDE 122- Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder. 4. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde a. Süre verilmesi
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2011/18-730, K. 2012/373Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2011/18-730 E.  ,  2012/373 K.MUNZAM ZARARKAMULAŞTIRMA BEDELİNİN ZAMANINDA ÖDENMEMESİFAİZİ AŞAN ZARARIN İSPATIHUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) (1086) Madde 238BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 103BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 105 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “Munzam zarar” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.12.2009 gün ve 2004/137-2009/331 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 06.07.2010 gün ve 5718-10264 sayılı ilamı ile;. (…Davacılar vekili dava dilekçesinde, dava konusu taşınmazın kamulaştırılması neticesi kıymet takdir komisyonunca belirlenen 5.881.439 TL’nin bankaya bloke edildiğini bildirmiş olmasına rağmen üzerine bloke koyduğunu, bunun üzerine davalı idareye 13.04.1981 tarihinde ihtar çekildiğini, bu ihtara rağmen ödenmemesi üzerine dava açıldığını, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas-1998/275 Karar sayılı ilamı ile bankaya yatırılan 5.881.439TL ihtilafsız bedelin 04.12.1984 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte ödenmesine karar verildiğini, buna rağmen bu bedelin de dava tarihine kadar halen ödenmediğini, dava konusu taşınmazın kamulaştırılmasından ve bedelin ödenmemesinden dolayı bir trilyon TL zararlarının olduğunu, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla 500.000.000.000 TL munzam zararın temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istenilmiştir. Davalı vekili, kıymet taktir komisyonunca tespit edilen bedelin ödenmemesinde bir kusurlarının olmadığını, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas – 1998/275 Karar sayılı ilamı ile davanın sonuçlandırıldığını, davacının bu kararı infaz ettirmek üzere icraya koymadığını, haksız ve yersiz açılan munzam zarar davasının koşulları oluşmadığından reddi gerektiğini savunmuştur. Dosyada toplanan belge ve bilgiler bilirkişiye incelettirilmiş, hükme esas alınan  bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen raporda; davanın niteliği ve özellikle davacının uğradığını ileri sürdüğü zararın somut olaylara dayandırıp bunları yöntemince  kanıtlaması  gerektiği  ve  ayrıca  zararın   doğumunda   borçlunun   bir kusuru bulunup bulunmadığı üzerinde durulmamış, salt ülkede yaşanan enflasyonun yarattığı genel ve soyut olgular dikkate alınarak yapılan hesaplamada davacının munzam zararının, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün toptan eşya fiyatları endeksine göre, altın ve dövize göre yapılan hesaplamaların ortalaması olarak 224.457,03 TL. olduğu bildirilmiştir. Mahkemece yukarıda değinilen bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulü ile 224.457,03 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, kamulaştırma bedelinin zamanında ödenmemesinden dolayı    oluşan    zararın Borçlar Yasasının 105. maddesi gereğince tahsili istemine ilişkindir. Dava konusu edilen zararın yasal dayanağını oluşturan Borçlar Yasasının 105.maddesi hükmüne göre, borcun ödenmemesi veya geç ödenmesi nedeniyle alacaklı –geçmiş günler için öngörülen faizle karşılanamayacak- bir zarara uğramış ise, borçlu, geç ödemeden dolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlamadıkça bu zararı da karşılamak zorundadır. Yasa bu hüküm ile alacaklıya temerrüt faizini aşan zararını borçludan isteme olanağı tanımıştır. Ancak bunun için uğranılan zararın varlığı ve miktarının alacaklı tarafından kanıtlanması gerekir. Zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ödemenin geç yapılmasında kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlaması halinde bu zararı ödeme yükümlülüğünden kurtulabilir. O halde, munzam zararının ödenmesi söz konusu olduğunda kusur, bir unsur olarak yer almaktadır. Kısacası, munzam zarar davasında davacı, zararın varlığını ve miktarını; davalı ise, borcun geç ödenmesinde kusurunun olmadığını kanıtlayacaktır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1996 gün ve 1996/5-144 esas 1996/503 karar sayılı kararında da değinildiği üzere; bu konuda kanıtlanması gereken, belli paranın (somut olayda kamulaştırma bedelinin) gününde ödenmemesinden doğan zarardır. Açıkçası alacaklı, borcun kendisine geç ödenmesi yüzünden uğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır ki bu zarar paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan olası (muhtemel) kar ya da varsayılan (farzedilen) gelir değildir. Bu zarar davacının öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içindeki statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan somut olgular nedeniyle uğramış olduğu zarardır. Hal böyle olunca davada istenen zararı doğuran somut olayın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği duraksama yaratmayacak denli açık bir olgudur. Munzam zararın tazmini konusuyla ilgili olup Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Dairemizin 22.03.1994 gün ve 1994/2060-3571 sayılı kararı ve bunu izleyen kararlarında belirtildiği gibi; alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu somut olgulara dayanarak inanılır, kesin ve net bir biçimde kanıtlamak zorundadır. Genel ve soyut nitelikteki enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus, enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin, alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını; alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi, yabancı para ile ödemek durumunda olduğu  borcunu,  geçen  süre  içinde  gerçekleşen  bu  fark  nedeniyle  daha  yüksek kurdan  ödemek zorunda kaldığını; borçludan alacağını zamanında tahsil edeceğine güvenerek üçüncü kişilere karşı bir takım yükümlülükler altına girip, borçlunun borcunu geç ödemesi yüzünden bu üçüncü kişilere karşı edimini yerine getiremediği için cezai şart ya da vergi cezası ödediğini, mallarının haczedildiğini veya yüksek faizli kredi almak zorunda kaldığını; kanıtlamak durumundadır. Yoksa soyut ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen, genel ekonomik konjöktürel olgular Borçlar Yasasının 105.maddesinde sözü edilen munzam zararın tazminini gerektirmez. Öte yandan, borçlunun borcunu ödemede temerrüde düşmesi durumunda, alacaklının başkaca bir hususu kanıtlamadan salt ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklar (enflasyon, yüksek faiz, döviz kur farkı, paranın değerindeki düşüş vb. gibi olgular) Borçlar Yasasının 105.maddesindeki munzam zararın kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluk gerçek zarar olarak gösterilemez. Bunu  kabul etmek hukuk tekniği bakımından da olanaklı değildir. Çünkü, alacaklının somut olarak herhangi bir zarara uğradığını kanıtlamaksızın salt enflasyon (ya da onun yarattığı diğer olumsuzluklar) oranında bir zarara uğradığını varsaymak, yasal faiz oranını enflasyon oranına çıkarmak olur ki, bu yetki yalnızca  Yasa koyucuya verilmiştir. Yasa koyucunun amacı, vadeli mevduat ya da enflasyon oranını aynen yansıtmak olsaydı, temerrüt faizini de bu unsurlara bağlardı ve 3095 ve 4489 sayılı Yasalarda yaptığı gibi belli bir oran belirlemezdi. Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların yaratacağı zarar dolayısıyla tazminat oranını –Anayasadan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak- belirlemiş iken, bu yasal düzenleme gözardı edilip, aynı ekonomik göstergelere  dayanılarak tazmin edilecek zararın –temerrüt faizinden- daha fazla olduğu kabul edilemez. Bu durumda Borçlar Yasasının 105.maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan-munzam zararın, Ülkede varlığı kabul edilen  genel ekonomik olumsuzlukların (enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat  faizleri vb. gibi) “malum ve meşhur” olgular olarak kabulü ile değil, bunlar dışında  davacının durumuna özgü somut olaylarla kanıtlanması gerekir. Bu konularda alacaklı, önemli bir kanıtlama külfeti altındadır. Kanıtlama yükünü yerine getirirken, kural olarak her hangi bir kanıtlama kolaylığından yararlanabilir. Örneğin enflasyon, somut olguların kanıtlanmasında özellikle zararın miktarının saptanmasında kolaylık sağlayabilir ise de, kanıtlama zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgular ile kanıtlandıktan  sonra miktarının belirlenmesinde  -yukarıda açıklandığı gibi- zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınan borca ödenen yüksek faiz oranının, malvarlığında oluşan azalmanın veya dövize ödenen yüksek kurun  ve ülkede geçerli diğer ekonomik göstergelerin dikkate alınacağı doğaldır. Bundan ayrı, uğranılan zararın, borçlunun ve alacaklının dışında gelişen Ülkenin ekonomik politikasına bağlı verilere endekslenmesi durumunda, bunlardan hangisinin uygulanacağı konusu da ayrı bir kargaşa yaratmaktadır. Örneğin zararın hesaplanmasında TEFE mi, TÜFE  mi, döviz mi, mevduat faizi mi, yoksa Devlet Tahvili mi esas alınacaktır! Nitekim somut olayda bilirkişi, davacının zararını tüm bu unsurlara göre ayrı ayrı hesaplamış ve ortalamasına göre değer belirlemiş mahkemece de gerekçe gösterilmeden saptanan bu miktar esas alınmıştır. Bu da gösteriyor ki, davacı ileri sürdüğü munzam zararını somut olgularla kanıtlamadıkça zarar miktarının saptanması gerçekçi olmayacak, bir bakıma varsayıma dayanacaktır. Yukarda ayrıntılı biçimde açıklandığı üzere; davada somut olaylara dayanılarak bir zararın gerçekleştiği ileri sürülüp, yöntemince kanıtlanmış bulunmadığı, aksine aynı konu ile ilgili olarak Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas-1998/275 Karar sayılı ilamı ile kesinleşen ve ihtilafsız bedelin faizi ile birlikte tahsil edilebileceğine ilişkin kesinleşmiş hükmü bulunması karşısında da Borçlar Yasasının 105.maddesi gereğince tazminata hükmedilemeyeceği gözetilmeden, yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Taraf vekilleri. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırma bedelinin zamanında ödenmemesi dolayısıyla uğranılan munzam zararın tahsili istemine ilişkindir. Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar, taraf vekillerinin temyizleri üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş;yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Direnme hükmünü taraf vekilleri, temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilke olarak Borçlar  Kanunu'nun 105. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan zararın ispatına ilişkin olup;ülkede varlığı  kabul  edilen genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı,  yüksek  ve  değişken  döviz  kurları,  mevduat  faizleri)  "malum ve meşhur" olgular olarak  kabulü dolayısıyla zararın ispatlanmış mı sayılacağı, yoksa bunlar  dışında, davacının  durumuna  özgü, somut vakıalarla mı kanıtlanması gerektiği, noktasında toplanmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, munzam zarar Borçlar Kanunu (BK)'nun 105. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan yasa maddesine göre alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini isbat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir. Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür. Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (temerrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen gecikme faizi ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK'nun 103 uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı isbat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun, kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır. Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise, davada uygulanması gereken BK'nun 105.maddesi gündeme gelir. Öncelikle, munzam zararın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir. BK'nun 105.maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz iş görme olabilir. Bu bağlamda belirtilmelidir ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK.md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar, bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazi kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile zamanaşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür. Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanmakta olup, buradaki kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Davacıların kayden malik oldukları Seferihisar ilçesi Doğanbey Köyü Sirebük mevkiinde bulunan … parsel sayılı taşınmazın davalı idare tarafından 29.12.1977 tarihinde kamulaştırıldığı; komisyonca takdir edilen 5.881.439-TL kamulaştırma bedelinin noter tebligatında bankaya bloke edileceğinin bildirildiği; anılan bedelin ödenmemesi üzerine davacılar vekili, … parsel sayılı taşınmazın kamulaştırma bedelinin müvekkillerine ödenmesi için davalı idareye ihtarname gönderdiği, anılan ihtarnamenin idareye 13.4.1981 tarihinde tebliğ edildiği; 13.4.1981 tarihinde tebliğ edilen ihtarnameye rağmen kamulaştırma bedeli ödenmediğinden davacılar tarafından davalı idare aleyhine 12.10.1990 tarihinde açılan ve Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 1.10.1998  tarih ve E:1998/128, K:1998/275 sayılı kesinleşen hükmü ile de "….bankaya yatırılmış ihtilafsız bedel olan 5.881.439 TL'nin davalıya çekilen ihtarnamenin tebliğ tarihi olan 13.4.1981 tarihinden itibaren 4.12.1984 tarihine kadar % 5, 4.12.1984 tarihinden 31.12.1997 tarihine kadar % 30, 1.1.1998 tarihinden itibaren % 50 yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara hisseleri nisbetinde ödenmesine, fazla talebin reddine…." karar verildiği; halen de kamulaştırma bedelinin davacılara ödenmediği, dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Ayrıca dosyada bulunan 20.05.2009 tarihli bilirkişi kurulu raporunda ise, dava tarihi (17.05.2004) itibariyle kamulaştırma bedelinin 5,88 TL olduğu,  belirtilen bu kamulaştırma bedelinin 13.04.1981  ila 17.05.2004 dava tarihi arasında işleyen yasal faiz tutarının ise, 44,95 TL olduğu bildirilmiştir.. Nihayet Ziraat Bankası'nın 13.5.1992 tarihli cevabında 837 parsele ait kamulaştırma bedelinin (5.881.439-TL) 2.4.1979 tarihinde bankalarına yattığını ancak henüz mal sahipleri olan  Seval , Ali, Nazmi’ye  ödeme yapılmadığı bildirilmiştir. Şu durum karşısında, alacaklının davasında dayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen HUMK. md. 238/2 ve Medeni Kanun md.7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararının kanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını isbat yükünü yerine getirdiğini kabul etmek gerekir. Bu aşamadan sonra sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayın özellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını, ya da borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarı değeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremeyeceğini ispat etmesi gündeme gelebilir. Bunların yanında, 20.10.1898 tarih ve K:3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda “para her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır” şeklindeki kararı da gözetmek gerekmektedir. Somut olay itibariyle, davacıların kamulaştırılan taşınmazlarının bedelini aradan geçen uzun süreye rağmen henüz tahsil etmemiş bulunmaları, bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkate alındığında, zararlarını kanıtlamış olduklarının kabulü gerekir. Belirtilen bu gerekçeyle yerel mahkemenin direnmesi yerindedir. Ne var ki, Yüksek Özel Daire bozma nedenine göre, somut uyuşmazlıkta zararın miktarını ve diğer temyiz itirazlarını incelemediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, taraf vekillerinin zararın miktarı ve diğer hususlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 18.Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 1086 sayılı HUMK'nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.06.2012 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY YAZISI Borçlar Kanununun 105. maddesi uyarınca alacaklının uğradığı zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu takdirde, borçlu kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça bu zararı ödemekle yükümlüdür. Yasa koyucu para borcunun geç ödenmesi halinde bir zararın ortaya çıkacağını kural olarak benimsemiştir. Bu zararın karşılanması da iki aşamada düşünülmüştür. Birinci bölüm kanıtlanmadan ödenmesi gereken talep miktarıdır ki bu temerrüt faizidir. Diğer bir deyişle temürrüt faizi miktar ve oranınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabul edilmektedir. Bunun dışında alacaklının bir karineden istifade etme olanağı yasal olarak mevcut değildir. Somut olaydaki uyuşmazlık temerrüt faizini aşan bir zararın olup olmadığı noktasındadır. Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Alacaklının alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağı kanıtlanması gereken bir husustur. Maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek bulunmamakta ise de her alacaklının zamanında tahsil edeceği parayı, mevduat faizi, altın, yabancı para, serbest piyasada yüksek faiz karşılığı değerlendirmesi düşünülemeyeceğinden burada maruf ve meşhur bir vakıadan söz etmek mümkün değildir. Alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu kanıtlamak zorundadır. Burada kanıtlanması gereken husus, enflasyon, altın, mevduat faizi ve döviz fiyatlarındaki artışın temerrüt faizinden fazla olması gibi genel hususlar değil kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanda alsaydı yabancı para ile ödemek zorunda olduğu borcunu geçen süre içinde oluşan fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır. Aksinin kabulü halinde bazı Yüksek Özel Hukuk Dairelerinin uygulamalarında olduğu gibi mevduat faizi, altın, döviz, enflasyon, asgari ücret artışı sepetindeki ortalamalar yada önerilen şekilde en az ve vadeli mevduat faizi ile temerrüt faizi arasındaki farkın munzam zarar olduğu varsayılıp munzam zararın kanıtlanmasına gerek yoktur denildiğinde 3095 Sayılı Kanunî Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ile diğer yasalardaki faizle ilgili hükümlerin uygulanması sonuçsuz kalacak, her olayda munzam zarara hükmedilmesi sonucunu doğuracaktır ki, yasa koyucunun BK.nun 105. maddesinde yaptığı düzenlemenin amacının bu olmadığını düşünmüyorum. Sonuç olarak Yüksek Özel Dairenin faizi aşan zararın kanıtlanmasına yönelik bozma ilamının yerinde olduğuna katıldığım ve yerel mahkemenin direnme kararının bozulması gerektiği düşüncesinde olduğundan Yüksek Hukuk Genel Kurulunun direnme kararını uygun görüp esas yönünden temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın özel daireye gönderilmesine dair sayın çoğunluk kararına katılamıyorum.

Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğramasıyla meydana gelen hukuka aykırılıktır. Bu tazminat borcu; asıl alacak ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen bağımsız, ifaya kadar geçen sürede artarak devam eden kendine özgü yeni bir borçtur. Kaynağı sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme veya kanun olsun, temerrüt faizi yürütülebilir nitelikteki bütün para borçlarında munzam zarar hükümlerine başvurulabilir.

3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'un 2. maddesi uyarınca para borcunda temerrüde düşen borçlu, aksi kararlaştırılmadıkça temerrüt faizi ödemekle yükümlüdür. Alacaklı temerrüt faizini talep ederken borçlunun kusurlu olduğunu veya kendisinin zarara uğradığını ispatlamak zorunda değildir; borçlu kusursuz olduğunu kanıtlasa dahi faiz ödeme borcundan kurtulamaz. Buna karşılık Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesinin birinci fıkrası uyarınca alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olması hâlinde borçlu, kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı gidermekle yükümlüdür.

3095 sayılı KANUNİ FAİZ VE TEMERRÜT FAİZİNE İLİŞKİN KANUN m. 2Kaynağı aç
Madde 2 – (Değişik : 15/12/1999 – 4489/2 md.) Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur. Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz. Mürekkep faiz

Munzam Zararın Şartları ve Temerrüt Esasları

Munzam zararın talep edilebilmesi için öncelikli koşul para borcunda borçlunun temerrüdünün bulunmasıdır. Alacaklı ayrıca temerrüt faiziyle karşılanmayan zararını ve bu zarar ile temerrüt arasındaki uygun illiyet bağını ispatlamak durumundadır; borçlu ise temerrütteki kusursuzluğunu kanıtlamadıkça sorumluluktan kurtulamaz.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2010/15444, K. 2012/5956Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2010/15444 E.  ,  2012/5956 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasında görülen davada Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 20.07.2010 tarih ve 2008/636-2010/325 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, davalı bankanın dava dışı hayali bir şirket adına çek karnesi vermesi nedeniyle müvekkilinin uğramış olduğu zarar nedeniyle davalı hakkında açmış olduğu tazminat davasının uzun süre sonra sonuçlandığını, hükmedilen tazminatın müvekkilinin uğradığı munzam zararı karşılamadığını ileri sürerek, 18.500,00 TL munzam zararın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, kesin hüküm itirazı ile birlikte davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, taraflar arasında görülen İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2007/229 Karar sayılı kararın kesin hüküm oluşturduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı temyiz etmiştir. Dava, davalı bankanın hayali kişiye çek karnesi vermesi nedeniyle davacının uğradığını iddia ettiği munzam zararın tazmini istemine ilişkin olup, mahkemece kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. BK.nun 105. maddesine göre "alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir". Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür. Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (temerrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen "gecikme faizi" ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK’nun 103. maddesi uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı ispat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun, kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır. Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK.md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. B.K.nun 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir. Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Farklı bir anlatımla, burada zararın doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Sorumluluk için borçlunun temerrüde düşmekteki kusurunun varlığı asıldır. Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlüdür. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir. Bu itibarla, munzam zarar davalarında alacaklının (davacının) ispat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı, genel ispat yöntemlerinde olduğu gibi her olayın kendi yapısı ve özelliği içinde değerlendirmeye tutulmalıdır. Örneğin, yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler, diğer bir anlatımla TMK’nın 6. maddesinde anlamım bulan genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükümünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli, bunların aksini iddia eden borçluya ispat yükünün düştüğü kabul edilmeli, en önemlisi hükmedilecek zarar miktarı ve kapsamının tespitinde BK.’nın 43/2. maddesi hükmünden yararlanılmalıdır. Ülkemizde süregelen enflasyonun belli yıllarda yüzde yüzlerde seyrettiği, vadeli mevduatların en az bu oranlarda gelir getirdiği, yabancı para değerinin (kurların) her zaman temerrüt faiz oranlarını aştığı, banka kredilerinin yüzde iki yüze kavuştuğu, paranın iç alım (satım) alma değerinin büyük ölçüde azaldığı tartışmasız ve yaşanan bir gerçek olduğu çok açıktır. Böyle bir ekonomik ortamda bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çaba ve girişimlerde bulunması, örneğin en azından vadeli mevduat, hisse senedi, altın veya döviz yatırımlarında değerlendirmesi, olayların normal akışına, hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur. Gerçekten de, dünyada var olan ekonomik krizlerin Türkiye’ye de etkileri göz önüne alındığında böyle bir ortamda yaşayan makul, normal bir kişinin parasını atıl biçimde elde tutmayacağı, gelir getirici bir yatırıma dönüştüreceği, insan yapısının ve menfaatlerini koruma içgüdüsünün de doğal bir sonucudur. Hal böyle olunca, her türlü olumsuzluktan etkilenen ülkemiz ekonomisinin bu kırılgan yapısı herkes tarafından bilinmekte olup mahkemelerce de bu hususun bilinen vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile bunlar "MARUF VE MEŞHUR" vakıalardır ve bunların ispatına gerek yoktur (H.U….md.238/2). Bunların yanında, 20.10.1989 tarih ve 3 karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında "para her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır" şeklindeki kabulde yukarda açıklanan hukuki tespit ve bulguları doğrulamaktadır. Yapılan bu genel açıklamalardan sonra somut olaya dönülecek olursa, davalı banka tarafından hayali bir kişiye verilen çek karnesi nedeniyle 31.08.1997 keşide tarihli çekin hamili olan davacı tarafından İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinde 19.06.2000 tarihinde davalı hakkında çek bedeli kadar tazminat ile paranın geç tahsili nedeniyle uğranıldığı iddia edilen munzam zararın tazmini için dava açılmış olup, yapılan yargılama sonucunda 26.06.2007 tarihinde mahkemece munzam zarara yönelik istemin ispat edilemediği gerekçesiyle reddine, çek bedeline ilişkin davanın ise kısmen kabulü ile 828,47 TL’nin 19.10.1999 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş ve hükmedilen miktarın temyiz sınırının altında kalmış olması nedeniyle karar temyiz edilmeden kesinleşmiştir. Mahkemenin kesin hüküm olarak kabul ettiği İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinin anılan kararında davacının 02.09.1997 tarihi ile davanın açıldığı 19.06.2000 tarihi arasında munzam zararının bulunduğunun ispat edilemediğinden anılan istemin reddine karar verilmiş olup, temyize konu iş bu davada ise davacı, anılan çeke ilişkin tazminatın geç tahsil edildiğini ileri sürerek 19.06.2000 tarihinden sonrası için oluşan munzam zararın tazminini talep etmiş olup, bu süreye ilişkin kesinleşmiş bir karar sözkonusu değildir. Bu itibarla, mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda davacının munzam zarara ilişkin istem tarihlerinin farklı olduğu, dolayısı ile dava konusunun aynı olmadığı gözetilerek, İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan davanın tarihi olan 19.06.2000 tarihi ile hükmedilen tazminatın tahsil edildiği 12.09.2007 tarihi arasında oluştuğu iddia edilen munzam zararın belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Borçlunun temerrüdü Türk Borçlar Kanunu'nun 117. maddesi uyarınca belirlenir. Kural olarak muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa edileceği gün taraflarca birlikte kararlaştırılmışsa veya usulüne uygun bildirimle belirlenmişse bu günün geçmesiyle temerrüt kendiliğinden gerçekleşir. Haksız fiillerde fiilin işlendiği tarihte temerrüt doğar. Sebepsiz zenginleşmede ise kural olarak zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte temerrüt oluşmakla birlikte, sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde borçlunun temerrüde düşmesi için bildirim yapılması şarttır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 117Kaynağı aç
MADDE 117- Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır. II. Hükümleri 1. Genel olarak a. Gecikme tazminatı

Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesinin birinci fıkrası gereğince, alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe bu zararı gidermekle yükümlüdür. Kanun koyucu munzam zarar sorumluluğunda alacaklı yararına kusur karinesi kabul etmiştir. Bu nedenle alacaklının borçlunun temerrütteki kusurunu kanıtlama yükümlülüğü bulunmamakta; borçlu ancak temerrüde düşmesinde hiçbir kusuru bulunmadığını ispatlayarak tazminat sorumluluğundan kurtulabilmektedir.

İspat Yükü ve Yargısal Değerlendirmeler

İspat kuralları bakımından Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi uyarınca aksine kanuni düzenleme bulunmadıkça taraflar dayandıkları vakıaları ispatlamakla yükümlüdür. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 194. maddesi taraflara dayandıkları vakıaları ispata elverişli biçimde somutlaştırma ve delillerini açıkça gösterme ödevi yükler. Türk Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinde ise zarar görenin zararını ispatla yükümlü olduğu, miktarın tam olarak belirlenemediği durumlarda hâkimin olayların olağan akışını ve alınan önlemleri gözeterek zararı hakkaniyete uygun şekilde takdir edeceği düzenlenmiştir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 194Kaynağı aç
MADDE 194- (1) Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. (2) Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur. Başka yerden getirtilecek deliller
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 6Kaynağı aç
Madde 6 – Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. II. Resmî belgelerle ispat
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 50Kaynağı aç
MADDE 50- Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler. III. Tazminat 1. Belirlenmesi

Munzam zararın ispatlanmasında alacaklı; temerrüde uğrayan asıl alacağını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizini aşan bir zarara uğradığını ve bu zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun nedensellik bağını ispatlamak zorundadır. Munzam zarar; alacaklının ödemenin gecikmesi yüzünden üçüncü kişilere olan borçlarını ifa edemeyerek yüksek faiz ödemek zorunda kalması, borçlarını kapatabilmek için kredi kullanması veya döviz borçları nedeniyle oluşan kur farkı gibi malvarlığı eksilmeleri şeklinde somutlaştırılabilir.

Yargı içtihatlarında munzam zararın ispat yöntemine ilişkin yaklaşımlardan birine göre zararın enflasyon, döviz kurlarındaki genel yükseliş, paranın alım gücündeki aşınma ve mevduat faizleri gibi genel ekonomik olguların ötesinde, alacaklının kendi durumuna özgü somut vakıa ve delillerle ispatlanması gerekir; salt genel ekonomik göstergeler ve paranın değer kaybetmesi alacaklıya karine sağlamaz.

Buna karşılık yer verilen diğer bir yaklaşıma göre yüksek enflasyon ortamında makul bir kişinin parasını atıl tutmayarak gelir getirici araçlara yönlendireceği hayat tecrübelerine dayalı fiili bir karinedir. Bu doğrultuda enflasyon oranları, döviz, vadeli mevduat, devlet tahvili ve yatırım araçlarının getirilerinin temerrüt faizini aştığı durumlarda sepet hesabı yoluyla da zararın gözetilebileceği, kamulaştırma bedelinin veya para alacağının uzun süre tahsil edilememesi hâlinde ispat yükünün çok katı kurallara bağlanmaması gerektiği değerlendirilmektedir.

Hukuk Genel Kurulu kararları içtihadı birleştirme kararı niteliğinde olmadığından kural olarak sadece direnme kararına konu uyuşmazlık yönünden bağlayıcıdır. Mahkemenin bozma ilamına uyması durumunda taraflar yararına usuli kazanılmış hak doğmakta olup, bozma doğrultusunda toplanan deliller ve düzenlenen bilirkişi raporları incelenmeksizin somut zararın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi usul kurallarına aykırılık teşkil eder.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2024/2172, K. 2025/2190Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2024/2172 E.  ,  2025/2190 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2019/125 Esas, 2023/858 Karar HÜKÜM : Ret İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak verilen karar Yargıtayca duruşma istemli olarak davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildi. Duruşma için belirlenen 25.03.2025 günü hazır bulunan davacılar vekili Avukat … ile davalı vekili Avukat …. dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü. KARAR I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin mevduat hesaplarından davalı bankanın kusurlu davranışlarıyla üçüncü kişilere ödeme yapılması nedeniyle mahkemece usulsüz ödenen meblağların davalı bankadan tahsiline karar verildiğini, mahkeme kararına istinaden davalı banka tarafından 13.03.2009 tarihinde ödeme yapıldığını, müvekkillerinin alacaklarına zamanında kavuşmamaları nedeniyle zarara uğradıklarını ileri sürerek şimdilik 17.000.000 TL munzam zararlarının 18.03.1999 tarihinden itibaren en yüksek avans faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın zamanaşımına uğradığını, müvekkili bankanın kararın kesinleşmesi ile ödeme yaptığını, davacıların davaya konu zarara kendi kusurları ile sebebiyet verdiklerini savunarak davanın reddini istemiştir. III.MAHKEME KARARI Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde, davacı tarafından talep edilen aşkın (munzam) zararın dayanağı olarak ileri sürülen iddianın, geç ödeme nedeniyle kendisince, bizzat ve somut olarak uğranılan zarar iddiasından ziyade ekonomik koşullardaki olumsuzluklar nedeniyle paranın satın alma gücünde meydana gelen azalmanın aşkın (munzam) zararı oluşturduğu yönünde olduğu, başka bir anlatımla davacılar tarafından ülkemizdeki belirli dönemlerdeki ekonomik koşullardaki mevcut olumsuzluklardan hareketle, kendi durumuna özgü şekilde açık ve somut olarak oluşan bir zarar olgusuna dair bir iddia da bulunulmadığı gibi bu yönde ispata yeter herhangi bir delil sunulmadığı, açılan davada sadece ekonomik koşullardaki olumsuzluklardan hareketle davacıların durumunda olan bir bireyin elindeki varlığını koruma amacıyla belirli yatırımlara yönlendireceğine dair faraziyeye dayalı olarak aşkın (munzam) zararın ortaya çıktığı ileri sürüldüğünden karşılanması öngörülen faizi aşan aşkın (munzam) zararın, genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) dışında davacıların durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerektiği, ancak yapılan yargılama sırasında davacılar tarafından yukarıda belirtildiği şekilde bir zarar olgusunun ileri sürülüp yasal çerçevede ispatlandığının söylenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine oy çokluğuyla karar verilmiş, hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. IV. TEMYİZ A. Dava ve Hukuki Nitelendirme Dava, munzam zararın tahsili istemine ilişkindir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Mahkemece her ne kadar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararına atıf yapılarak davacıların munzam zararlarının, somut olgulara dayalı olarak ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de, Hukuk Genel Kurulu kararları içtihadı birleştirme kararı niteliğinde olmadığından sadece direnme kararına konu uyuşmazlık bakımından bağlayıcı nitelik arzeder. Somut uyuşmazlıkta, Mahkemece Dairemiz bozma ilamına uyulmakla davacılar yararına bozma ilamında yapılan tespitler çerçevesinde araştırma ve inceleme yapılması noktasında usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Bu sebeple bozma ilamına uyulmasından sonra alınan bilirkişi raporları değerlendirilerek varılacak uygun sonuç Dairesinde bir karar verilmesi gerekirken bozma ilamına uyulmuş olmasına rağmen hatalı değerlendirme ile salt somut zarar olgusunun ispat edilemediği gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. V.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Mahkeme kararının BOZULMASINA, dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgililere iadesine, takdir olunan 28.000,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine, 27.03.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Dava Usulü, İhtirazi Kayıt ve Zamanaşımı

Munzam zarar asıl borçtan bağımsız yeni bir alacak niteliğinde bulunduğundan, asıl alacağın ve faizinin tahsili amacıyla icra takibi başlatılırken veya dava açılırken munzam zarar hakkının saklı tutulduğuna ilişkin ihtirazi kayıt dermeyan edilmesine gerek yoktur. İhtirazi kayıt konulmamış olması munzam zararı talep hakkını ortadan kaldırmaz.

Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa davacının istemi üzerine hâkim esas hakkında karar verirken bu zarara da hükmeder. Zarar o davada talep edilmemiş veya belirlenememişse zamanaşımı süresi içerisinde ayrı bir dava ile talep edilmesi mümkündür. Önceki bir davada belirli bir döneme kadarki munzam zarar isteminin ispatlanamadığı gerekçesiyle reddedilmiş olması, o davanın açıldığı tarihten sonraki dönem yönünden kesin hüküm oluşturmaz.

Munzam zararın tazmini davaları Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesinde öngörülen on yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir. Bu zamanaşımı süresi, alacaklının asıl alacağını ve temerrüt faizini tamamen tahsil ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

Munzam zarar davası açmak için icra takibinde ihtirazi kayıt koymak şart mıdır?

Hayır, munzam zarar asıl alacaktan bağımsız yeni bir borç niteliği taşıdığından, asıl alacak ve faizi tahsil edilirken ihtirazi kayıt konulmamış olsa dahi zamanaşımı süresi içinde ayrı bir dava ile talep edilebilir.

Munzam zarar davasında borçlunun kusuru nasıl ispatlanır?

Borçlunun temerrütte kusurlu olduğu varsayılmaktadır; alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü olmayıp borçlu ancak kusursuzluğunu kanıtlaması hâlinde sorumluluktan kurtulabilir.

Munzam zarar taleplerinde zamanaşımı süresi ne kadardır ve ne zaman başlar?

Munzam zarar davaları Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince on yıllık genel zamanaşımına tabidir ve bu süre borcun tamamının tahsil edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

Önceki munzam zarar davasının reddi sonraki dönem taleplerini engeller mi?

Hayır, önceki davada belirli bir döneme kadarki munzam zarar isteminin reddedilmiş olması, davanın açıldığı tarihten sonraki döneme ilişkin munzam zarar istemi yönünden kesin hüküm teşkil etmez.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu