Faiz Alacaklarında Zamanaşımı Nasıl Hesaplanır?

by Avukat Erdal Ersoy
Faiz Alacaklarında Zamanaşımı Nasıl Hesaplanır?

Faiz Alacaklarında Kanuni Zamanaşımı Süreleri

Borçlar hukukunda genel kural, aksine yasal bir düzenleme bulunmadığı takdirde alacakların on yıllık zamanaşımına tabi olmasıdır. Buna karşılık 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 147. maddesinin birinci fıkrası; kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacaklar bakımından beş yıllık özel zamanaşımı süresi öngörmüştür. Söz konusu düzenlemede dönemsel edimlerin uzun süre askıda kalmasını engelleme gayesi gözetilmiş olup maddedeki sayım sınırlayıcı değildir; dönemsel nitelik taşıyan diğer edimler de bu kapsama dahil edilebilir. 6098 sayılı Kanun'un 148. maddesi uyarınca zamanaşımı süreleri kesin niteliktedir ve sözleşmeyle uzatılamaz veya kısaltılamaz.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 146Kaynağı aç
MADDE 146- Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. II. Beş yıllık zamanaşımı
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 147Kaynağı aç
MADDE 147- Aşağıdaki alacaklar için beş yıllık zamanaşımı uygulanır: 1. Kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler. 2. Otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri. 3. Küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar. 4. Bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar. 5. Vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar. 6. Yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç ya da gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklar. III. Sürelerin kesinliği
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/709, K. 2022/176Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/709 E.  ,  2022/176 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara yönelik davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı adına üyesi olduğu Türkiye Harb Sanayii ve Yardımcı İşkolları İşçileri Sendikası (Türk Harb-İş Sendikası) vekili dava dilekçesinde; Türk Harb-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında … (Bakanlık) ve İçişleri Bakanlığına bağlı işyerlerinde işveren tarafından işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan sendika üyesi işçilerin intibaklarının düzeltilmesi amacıyla 21.02.2012 tarihinde protokol imzalandığını, protokol kapsamında kurulan intibak komisyonunca 789 işçinin hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığına karar verilmesinden sonra Bakanlığın 18.01.2013 tarihli “ücret derecesi intibakı” başlıklı yazı ile bu işçilerin ücret derecelerinin düzeltilerek ücretlerinin 14.02.2013 tarihinden itibaren düzeltilen ücret dereceleri üzerinden ödediğini, müvekkilinin ücret derecesine de 14.02.2013 tarihinde dört derece eklendiğini, bunun üzerine ücret derecesi değişen işçilerin geriye dönük 5 yıllık fark alacaklarının dava açılmadan sulh yoluyla ödenmesinin talep edildiğini, davalı Bakanlık tarafından yayımlanan 13.11.2014 ve 15.01.2015 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazılar ile 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) çerçevesinde intibakların düzeltilerek geriye doğru 5 yıllık fark alacakları olan ve dava açmayan Sendika üyesi işçilerle sulh sözleşmesi yapılıp geriye dönük alacakların yasal faiziyle birlikte hesaplanması ve gecikmeden ödenmesinin işyerlerinden istendiğini, ödeme yapılmaya başlandıktan sonra Türk Harb-İş Sendikasının bilgisi dışında açılan davalar gerekçe gösterilerek davalı Bakanlığın 12.03.2015 tarihli yazısı ile geriye dönük yapılan ödemeler ve buna bağlı işlemlerin açılmış davalar sonuçlanıncaya kadar durdurulması yönünde işyerlerine talimat verdiğini, açılan davalarda işçiler lehine kararlar çıkması üzerine birkaç defa Bakanlığa ödeme yapılması konusunda başvuru yapıldığını ancak olumlu cevap alınamadığını, daha sonra 02.05.2018 tarihinde Kamu Denetçilik Kurumuna (KDK) başvurulduğunu, KDK’nın 22.01.2019 tarihli yazısı ile mağdur edilen sendika üyelerinin mağduriyetlerinin giderilmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yönünde Bakanlığa tavsiyede bulunulmasına karar verildiğini, ancak buna rağmen ödeme yapılmadığını, Bakanlık tarafından alacakların zamanaşımına uğradığının belirtildiğini fakat 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olduğundan zamanaşımını kestiğini, yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de henüz dolmadığını ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; 21.02.2012 tarihinde Türk Harb-İş Sendikası ile ücret derecelerinin tespiti yönünde protokol imzalandığını ancak geçmişe dönük ödemelerle ilgili bir sulh sözleşmesi yapılmadığını, protokolün 18.01.2013 tarihinden itibaren uygulandığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 154. ve 156. maddelerinin alacağın belli olmadığı, yazılı belgeye bağlanmadığı durumlarda söz konusu olacağını, Bakanlık tarafından kendi içinde yapılan yazışmalar nedeniyle zamanaşımının kesilmesi veya durmasının söz konusu olmadığını, dava konusu işçilik alacaklarının 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu ve protokole bağlı hakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 03.10.2019 tarihli ve 2019/290 E., 2019/418 K. sayılı kararı ile; Bakanlığın iç yazışması olan 13.11.2014 tarihli yazısında işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu hususunda Hukuk Müşavirliği ve Davalar Daire Başkanlığının görüşünden, intibaktan kaynaklanan alacakların 659 sayılı KHK kapsamında yapılacak sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda ise Bakan onayından bahsettiğinden borç ikrarı niteliğinde olmadığı, borç ikrarından söz edilebilmesi için borcun neye ilişkin ve ne kadar olduğunun karşı tarafa açıkça “ikrar” şeklinde belirtilmesi gerektiği, ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 188. maddesinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağının öngörüldüğü, buna göre de Bakanlığın yazısının 5 yıllık zamanaşımına tabi olan davaya konu işçilik alacakları yönünden zamanaşımını kesmediği veya durdurmadığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/4283 E., 2019/3601 K. sayılı kararı ile; 13.11.2014 tarihli yazının somut borç ikrarı içermeyip intibaktan kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığı ve fiilen ödenen yevmiye miktarı ile intibak sonrası ödenmesi gereken yevmiye miktarı arasındaki farkların periyodik ücret artış dönemlerine göre ayrı ayrı hesaplanarak tespit edilmesinden sonra alacak bulunması hâlinde sulh anlaşması yapılarak ödenmesini öngördüğünden zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı, ayrıca TBK’da düzenlenen zamanaşımını kesen nedenlerden herhangi birinin somut olayda bulunmadığı, bu nedenlerle dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresi geçtiğinden ilk derece mahkemesinin zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının usul ve yasa ile dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 27.02.2020 tarihli ve 2020/1143 E., 2020/3726 K. sayılı kararı ile; “….Taraflar arasında dava konusu alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde ise işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşveren Sendikası ile Türk Harb-İş Sendikası arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokolde 23. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin bir kısım maddelerinde değişiklik yapılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan üye işçilerin intibaklarının düzeltilmesi öngörülmüştür. …'nın 13.11.2014 tarihli yazısında; 21.02.2012 tarihli protokol gereğince intibak işlemi ve ücret derecelerinin düzeltilmesine ilişkin işlemlerin 15.01.2013 tarihi itibari ile sağlandığı, intibaktan kaynaklanan alacakların yargı yoluna başvurmayanlar için 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin kısmının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu bildirilmiştir. …'nın 13.11.2014 tarihli yazı içeriği ve 21.02.2012 tarihli protokol birlikte değerlendirildiğinde, 21.02.2012 tarihli protokolün taraflar arasında düzenlenen bir sulh sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda; davacının talebi toplu iş sözleşmesinden kaynaklı işçilik alacaklarının ödenmesi değil, 21.02.2012 tarihli protokol ile sağlanan ücret intibakından kaynaklanan ve ödenmesi taahhüt edilen fark alacakların ödenmesidir. Başka bir deyişle, dava 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakı gereğince ödenmesi gereken fark alacaklara dayanmaktadır. Alacağın dayanağı 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğuna göre, somut olay bakımından işçilik alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı süresinin değil, 6098 Sayılı Kanun'un 146. maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir. Bu durumda dava tarihi itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığından işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. Davalı Bakanlığın 13.11.2014 tarihli yazısının zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı ve işçilik alacakları için öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Ankara 7. İş Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2020/184 E., 2020/130 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, davada işçilik alacaklarının tabi olduğu 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, TBK’da öngörülen zamanaşımı süresinin bu alacak kalemlerine uygulanma olanağının olmadığı, alacağın kaynağının taraf sendikalar arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokole dayanmasının zamanaşımı süresini değiştirmeyeceği gibi TBK’nın 148. maddesi gereği de zamanaşımı sürelerinin tarafların iradeleri veya sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakından kaynaklı dava konusu fark işçilik alacaklara uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olması gerektiği ve Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısının dava konusu fark alacaklara ilişkin zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. A. Zamanaşımı : 15. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle zamanaşımı; alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, İstanbul 2001 s. 1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s. 688 vd; Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet.: Türk Medeni Hukuku, C. 1, Cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274]. 16. Zamanaşımı def'î, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu itibarla zamanaşımının sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. 17. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili konusunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir (Reisoğlu, Seza: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334; HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/255 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları). Diğer bir anlatımla davalı tarafından zamanaşımı def'î ileri sürülmedikçe o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz. Ancak taraflarca ileri sürülmesi durumunda mahkemece, zamanaşımı def’înin incelenmesi sırasında dikkat edilecek ilk husus, zamanaşımı def’înin süresinde ileri sürülüp sürülmediğinin denetlenmesi, şayet def’înin kanunda belirlenen süreler içerisinde ileri sürüldüğünün belirlenmesi hâlinde ileri sürülen talep hakkında zamanaşımı olgusunun vuku bulup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Zira taraflardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’înin incelenmesi, doğal olarak yasal süresi içerisinde ileri sürülmüş bir zamanaşımı def’înin varlığına bağlı olup yasal süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def’î hakkında inceleme yapılamaz. 18. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î ve savunma aracı olan zamanaşımında öngörülen sürelere değinmekte yarar vardır. 19. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” düzenlemesi ile kanunlarda zamanaşımına ilişkin başka bir süre gösterilmemişse alacağın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı ancak ayrı süreler öngörülmüşse o sürelerin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. 20. Bu genel düzenleme sonrası ise TBK’nın 147. maddesinde bazı alacakların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bu alacaklar, kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler; otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar; vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticarî simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar; yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç veya gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklardır. 21. Maddede altı bent hâlinde sayılan beş yıllık zamanaşımına tabi alacakların ortak nitelikleri, uzun süre askıda kalmaya elverişli bulunmamalarıdır. Birinci bentte sayılan kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacakların ise ortak nitelikleri dönemsel olmalarıdır. Ancak birinci bentteki sayma sınırlayıcı değildir ve dönemsel edimlere benzer diğer edimlerde buraya girmektedir (Uygur, Turgut: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, I. Cilt, Ankara 2013, s.959). 22. Öte yandan 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde “Ücret ve ücretin ödenmesi” başlığı altında; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. (Değişik ikinci fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka  hesapları dışında ödeyemezler. (Ek fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.” düzenlemesi ile TBK ile paralel olacak şekilde yapılan düzenleme ile ücret alacaklarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu belirtilmiştir. 23. Bu hükmün kapsamına fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile ikramiye ve prim gibi ücret ekleri ve diğer işçilik hakları da girmektedir (Çelik, Nuri/ Canikoğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat: İş Hukuk Dersleri, Beta, Yenilenmiş 28. Bası, İstanbul 2015, s.230; Mollamahmutoğlu, Hamdi: İş Hukuku, Gözden Geçirilmiş Yenilenmiş 2. Bası, Ankara 2005, s. 400). 24. İkramiye asıl ücrete ek olarak bazı vesilelerle verilen özel bir ücrettir. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde açık veya örtülü olarak kararlaştırılmış bulunuyorsa ücretin bir bölümünü oluşturur ve işçiye de bir talep hakkı sağlar. Bu nedenlerle ücrete ilişkin düzenlemeler ikramiye hususunda uygulama yeri bulur (Çelik/Canikoğlu/Canbolat, s. 224). 25. İlave tediye ise 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanunun 2 nci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun (6772 sayılı Kanun) da düzenlenmiş olmakla Devlet ve ona bağlı kurumlarda bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan her işçinin ilave tediyeye hak kazanacağı belirtilmiştir. Yine 6772 sayılı Kanun’da ücret sistemleri ne olursa olsun, işçilere her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye ödeneceği belirtilmiştir. İlave tediye de niteliği gereği hem dönemsel bir edim hem de bir ücret alacağı niteliğindedir. 26. Sonuç itibariyle ücret, akdi ikramiye ve ilave tediye ücret alacakları gerek 4857 sayılı İş Kanunu gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 27. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 148. maddesinde zamanaşımı sürelerinin kesin nitelikte olup sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı, 149. maddesinde alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması ile zamanaşımının başlayacağı, 150. maddesinde ise ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı için zamanaşımının ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günden işlemeye başlayacağı öngörülmüştür. Ayrıca zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için, alacaklının alacağından haberdar olması veya haberdar olmak zorunda olması da şart değildir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2014, s.1284-1285). 28. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153. ve 154. maddelerinde zamanaşımının durması ve kesilmesi hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını durduran sebeplerin varlığı hâlinde zamanaşımı hiç işlemeye başlamaz, daha önce işlemeye başlamışsa, işlemesi durur. Zamanaşımının kesilmesinde kural olarak yeni bir süre işlemeye başlarken zamanaşımının durmasında eksik kalan sürenin tamamlanması söz konusu olur (Uygur, s. 978). 29. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda zamanaşımını kesen sebepler 154. maddede düzenlenmiş olup anılı maddeye göre; “…Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa”. 30. Maddenin 1. fıkrasında borçlunun fiili ile; 2. fıkrasında ise alacaklının fiili nedeniyle zamanaşımının kesilmesi düzenlenmiştir. Borçlunun maddede belirtilen eylemlerinin alacaklısına veya temsilcisine yöneltilmesi ve ayırt etme gücü bulunan borçlu tarafından bizzat veya yetkili temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Ayrıca borcu ikrar eden borçlunun bu durumunun zamanaşımını keseceğini bilip bilmemesi önemli değildir (Eren, s.1293). 31. Borçlu üçüncü bir şahsa da ikrarda bulunurken, bu ikrarın alacaklının bilgisine sunulacağını ciddi olarak öngörmüş sayılırsa zamanaşımı yine kesilmiş olur (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler,7. Bası, İstanbul 1993, s. 1053). 32. Maddedeki “borcu ikrar” deyimi, “borcu tanıma” şeklinde değerlendirilmelidir. Bu tanıma açık ve zımni olabileceği gibi tanımanın mahkeme dışında yapılması da mümkündür. Ancak sonuç doğurabilmesi, alacaklıya yöneltilmiş bulunmasına ve borçlunun temyiz kudretine sahip olmasına bağlıdır (Uygur, s. 984). 33. Kanun zamanaşımının kesilmesini bu şekilde düzenledikten sonra yeni sürenin başlamasına ilişkin olarak 156. maddesinde “Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde” başlığı altında; “Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” düzenlemesine yer vermiştir. 34. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 1. fıkrasında zamanaşımının kesilmesi ile başlayan yeni sürenin ne kadar olacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak 2. fıkrasındaki ifadede öngörülen düzenlemeden yola çıkılarak ilk fıkradaki süre, gerek doktrin, gerek uygulamada, kural olarak eski sürenin aynısı, örneğin kesilen zamanaşımı süresi, beş yıl ise, yeniden işlemeye başlayacak zamanaşımı süresi de beş yıl olacaktır (Uygur, s. 989). 35. Maddenin 2. fıkrasında ilk fıkraya istisna teşkil eden hâller gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise yeni süre kesilen zamanaşımı süresi ile aynı olmayacak, bu hâllerde yeni süre her zaman on yıl olacaktır. Oysa borcun bir senette değil de diğer herhangi bir suretle ikrar edilmesi yine zamanaşımını kesmekle birlikte bu durumda yeniden işleyecek süre eskisi kadar olur; mutlaka on yıl olmaz. Borcun bir senetle ikrar edilmiş sayılması için alacaklıya, borçlu tarafından, alacağın varlığını ve miktarını belirten bir belge verilmiş olmalıdır. O hâlde alacağın varlığını kabul etmekle yetinen, fakat miktarını ihtiva etmeyen bir belge, maddede sözü edilen senet sayılmaz. 36. Alacaklı tarafından borçlu aleyhine açılan bir dava sonunda borç mahkemenin hükmü ile sâbit olursa, yeniden işleyecek zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olacaktır. İcra mahkemeleri tarafından borçlunun icra takibine yaptığı itiraz üzerine verilen ve itirazın kaldırılmasına dair olan kararların “hüküm” niteliğinde sayılması mümkün değildir. Zira kanunda kastedilen anlamda hüküm, kesin hüküm teşkil eden mahkeme veya hakem ilâmından ibarettir (Akman / Burcuoğlu /Altop /Tekinay, s.1063-1064). B. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname Kapsamında Sulh, Usulü ve Sonuçları: 37. Sulh, taraflar arasında meydana gelen anlaşmazlıkların taraf iradelerinin karşılıklı olarak uyuşması neticesinde sona erdirilmesidir. İç hukukta sulh kavramı; çekişmeli bir konuda tarafların kendi istekleri ile vazgeçip anlaşmaları (eski hâle dönme), karşılıklı istemleri ile uzlaşmaya dayanan ivazlı bir akit, uluslararası hukukta ise sulh kavramı devletler arasında ilişkilerin sürmesini ya da herhangi bir nedenle kesilmiş olan ilişkilerin açılmasını belirtmek anlamı taşımaktadır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, Cilt I,s. 1022). 38. Hukukî açıdan sulhün anlamı ise sözlük anlamına benzer ancak daha dar olarak, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmek amacıyla yaptıkları sözleşme olarak nitelendirilmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3742; Tanrıver, Süha: “Mahkeme Huzurunda Yapılan Sulhler”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, S. 1, 1994, s. 333). 39. Sulh kavramı ilk olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesi ile birlikte kanunda yerini almış ve görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla mahkeme huzurunda yaptıkları sözleşme olarak belirtilmiştir. 40. Sulh hususunda düzenlemeler genel olarak özel hukuk alanında yapılmış olsa da, idarenin taraf olduğu adli veya idari uyuşmazlıklara ilişkin olarak da tarafların uyuşmazlık üzerindeki tasarrufları ile yargı yoluna başvurmaksızın uzlaşabilmelerine ilişkin düzenlemeler ayrıca özel hukuk alanında öngörülen sulh kavramından farklı olarak hukukumuzda yer almaktadır. 41. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname de bu kapsamda sulh yoluyla idarenin taraf olduğu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin olarak 02.11.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İdarenin tabi olduğu kurallar ve idari rejim sebebiyle özel hukuk uyuşmazlıklarına getirilen yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarının idarelerin taraf olduğu uyuşmazlıklara uygulanmasında ciddi zorluklarla karşılaşılması ve beklenen yararın sağlanmaması karşısında uyuşmazlıkların yargıya alternatif yollardan giderilmesine imkân tanıyan “sulh” kurumu, özel hukuk uygulamalarından ayrı şekilde 659 sayılı KHK ile idare için düzenlenmiştir (Karaaslan Mehmet: “İdarenin Taraf Olduğu Uyuşmazlıkların Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri İle Giderilmesi”, TBB Dergisi, S.140, Ocak-Şubat 2019, s. 85). 659 sayılı KHK ile aslında özel hukuk uygulamalarından farklı olarak sulh adı altında idareye taraf olduğu uyuşmazlıklar konusunda alternatif bir ödeme yöntemi belirlenmiştir. 42. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile idarelerin hukuk hizmetlerini etkili, verimli ve usul ekonomisine uygun şekilde yerine getirmesi, bu hizmetlerin yürütülmesinde uygulama birliği sağlanması ve yargılamaya göre daha çabuk hareket edilerek uyuşmazlıkların uzlaşma temeline dayanan yolla çözülmesi amaçlanmaktadır. 659 sayılı KHK’nın kapsamını ise idarenin bir tarafını teşkil ettiği adli ve idari uyuşmazlıkların çözümü oluşturmaktadır. 43. 659 sayılı KHK’nın 9. maddesinde “Adli uyuşmazlıklarda sulh” başlığı ile; “(1) İdarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmesi esastır. İdareler, kendi aleyhlerine dava açılacağını veya icra takibine başlanılacağını öğrenmeleri durumunda da karşı tarafı sulhe davet edebilirler. Sulhe davet, uyuşmazlığın tarafı olan gerçek veya tüzel kişilerce de yapılabilir. İlgili mevzuatında daha uzun bir süre öngörülmediği takdirde, sulhe davette karşı tarafa, ifa, itiraz veya sulh teklifinde bulunmak üzere otuz güne kadar süre verilir. (2) Gecikmesinde sakınca bulunan veya işin mahiyeti gereği süre verilmesinde fayda görülmeyen hallerde doğrudan dava ve icra yoluna başvurulabilir. (3) Dava konusu edilmiş veya icraya intikal etmiş uyuşmazlıklarda da taraflarca sulh teklifinde bulunulabilir. (4) 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan tüm taksit tekliflerinin değerlendirilmesi de bu madde kapsamında yapılır. (5) Sulh başvurularının altmış gün içinde sonuçlandırılması zorunludur. Sulh başvurusu altmış gün içinde sonuçlandırılmamışsa istek reddedilmiş sayılır.” düzenlemesi öngörülürken devam eden maddelerinde de sulhün usul ve esaslarına yer verilmiştir. 44. Madde metninden de anlaşılacağı üzere adli uyuşmazlıklar için adli yargı yoluna başvurmadan idareye sulh davetinde bulunma yükümlülüğü yüklemek suretiyle uyuşmazlığı alternatif yolla çözmek amaçlanmıştır. Yalnızca idarenin, adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan sulh daveti yapılması değil, aynı zamanda idarenin kendi aleyhine dava açılacağını veya icra takibi yapılacağını öğrenmesi durumunda da sulh daveti yapılacağı düzenlenmiştir. Öte yandan uyuşmazlığın diğer tarafı olan kişilere de sulhe davet imkânı tanınmıştır. 45. 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin “Adli uyuşmazlıklarda sulhün usul ve esasları” başlığı ile yer alan düzenlemesinde; “… (1) Sulh anlaşması, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsar. Sulhe konu işte birden çok ihtilaf bulunduğu takdirde asıl olan, ihtilafın tamamının çözümlenmesidir. Ancak kamu menfaati görüldüğünde kısmi sulh de mümkündür. (2) Maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer’ilerinden kısmen ya da tamamen vazgeçilebilir. (3) Bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanak ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunur. Ancak vadeye bağlanmamış alacaklarda tutanağın imzalandığı tarihten itibaren iki aylık sürenin dolmasından, vadeye bağlanmış alacaklarda ise vadenin dolmasından önce tutanak icraya konulamaz. Sulh anlaşması hükümleri yerine getirilmediği takdirde alacak muaccel olur ve sulhe konu edilen hak veya alacaklar, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanan faizi ile birlikte takip ve tahsil edilir.” (4) Sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. (5) Tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni süreler durur. Sulhün sağlanamaması halinde bu husus tutanağa bağlanır, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni süreler yeniden işlemeye başlar. Mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılır.” . 11. maddesinde “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” başlığında; “(1) İdarelerin; a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına (2.824.611,00 TL) kadar olanlarda (1.000.000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 1.000.000 Türk Lirasından (2.824.611,00 TL) fazla olanlardan 10.000.000 Türk Lirasına (28.246.180,00 TL) kadar olanlarda (10.000.000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan, c) 10.000.000 Türk Lirasından (28.246.180,00 TL) fazla olanlarda Cumhurbaşkanı, yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir….” düzenlemeleri ile sulhün esas ve yöntemi belirtilmiştir. 46. Hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonu, 659 sayılı KHK’nın 2. maddesinde; idarelerin bünyesinde, ilgili idarenin üst yöneticisi tarafından oluşturulan hukuk birim amiri ve hukuki uyuşmazlıkla ilgili birim amirinin bulunduğu en az üç üyeden oluşan komisyon olarak tanımlanmıştır. Bu komisyon uyuşmazlığa dair görüş bildirmekle yükümlü olup icrai bir karar alması söz konusu değildir. 47. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun hazırladığı görüş maddede belirtildiği üzere karar vermeye yetkili mercilere sunulacak ve bu yetkili mercilerde görüşü değerlendirerek sulh başvurusunu kabul veya reddedecektir. Sulh başvurusu bu yetkili mercilerce kabul edilse de idari makamların yaptığı sulh davetinin başvurucu tarafından kabul edilmemesi hâlinde sulh başvurusu olumsuz sonuçlanacaktır. 48. Sulh başvurusunun kabul ile sonuçlanması üzerine ise bir sulh anlaşma tutanağı düzenlenir. 659 sayılı KHK kapsamında sulh, tarafların dava açmadan önce başvurdukları bir yöntem olup yargılama hukukundan farklı olarak görülmekte olan bir davayı sona erdirme etkisi bulunmamaktadır. 49. Sulh sözleşmesi tarafların karşılıklı iradelerinin uyuşması sonucu imzaladıkları bir sözleşmedir ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmektedir. 659 sayılı KHK kapsamında yapılan sulh ise açık bir şekilde davayı sona erdirmemekte, sulh olunan konu ya da miktara ilişkin olarak dava açılmaması sonucunu desteklemektedir. 50. 659 sayılı KHK’da sulh anlaşması tutanaklarının ilam niteliğinde belge olduğu belirtilmiştir. Hukukumuzda ilamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesine rağmen ilam niteliğindeki belgelerin kesin hüküm gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir (Tanrıver, Süha; İlâmlı İcra Takibinin Dayanakları ve İcranın İadesi, Ankara 1996, s.83). Yani sulh anlaşma tutanağı ilam niteliğinde belge olduğundan ilamların icrasına dair hükümler doğrultusunda infaz edilecektir ancak maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır. C. Somut olayın değerlendirilmesi: 51. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun (6356 sayılı Kanun) 26. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir. Yargılama sürecinde üyeliğin sona ermesi üyenin yazılı onay vermesi kaydıyla bu yetkiyi etkilemez.” düzenlemesine dayanarak sendika üyesi olan davacı adına bu davayı Türk Harb-İş Sendikası vekilinin açtığı somut olayda davacının davalı … Bakanlığına ait Erzurum 55. Bakım Fabrikası Müdürlüğünde 06.12.2010 tarihinde 9. dereceden çalışmaya başladığını ancak ilk intibak derecesi hatalı ve eksik gösterildiğinden ücretinin eksik ödendiğini ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş; davalı vekili ise talep edilen fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 52. Davalı Bakanlığa bağlı işyerlerinde çalışan çok sayıda işçinin ilk intibak derecelerinin hatalı belirlendiği ve bu sebeple eksik ücret ödendiği Bakanlığında kabulünde olup bu çerçevede davayı açan işçi sendikası Türk Harb-İş Sendikası ile işveren sendikası olan TÜHİS arasında 21.02.2012 tarihinde protokol imzalanmıştır. Protokolün geçici 3. maddesinde 23.03.2012 tarihine kadar ücret derecesi intibakının yanlış yapıldığını ispatlayıcı belgelerle birlikte işyerine yazılı olarak müracaat eden işçinin bu madde hükümlerine göre oluşturulacak komisyon tarafından işe alınış ücret derecesinin hatalı olduğunun tespit edilmesi hâlinde komisyon tarafından belirlenen ücret derecesine intibakı yapılacağı belirtilmiştir. Maddenin devamında da komisyonun Milli Savunma Bakanlığınca görevlendirilecek iki, işveren ve işçi sendikaları ile ilgili kuvvet komutanlıklarından birer kişinin katılımıyla oluşturulacağı düzenlenmiştir. 53. Protokol kapsamında kurulan komisyonca başvuru yapan işçilerin durumları incelenerek hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığı tespit edilenlerin 14.02.2013 tarihinden itibaren yeni ücret dereceleri üzerinden ücretlerinin ödeneceği bildirilmiştir. Davacının da (11) olan ücret derecesinin bu tarihten geçerli olmak üzere (15)’e çıkartıldığı ve davacının bu ücret derecesi üzerinden ücretlerini almaya başladığı anlaşılmaktadır. 54. Bu aşamadan sonra Türk Harb-İş Sendikası protokolün amacına uygun olarak Bakanlıktan ücret derecesi değişen işçilerin fark işçilik alacaklarının dava açılmadan beş yıl geriye dönük ödenmesini talep etmiştir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve işçi sendikasına gönderilen 13.11.2014 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı ile geriye dönük ödemelere ilişkin Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki kesin kabul ve ücret derecelerinin temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru beş yıl süreye ilişkin ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının, faiz talebinde bulunulması hâlinde yasal faiz ödenebileceğinin ve 659 sayılı KHK kapsamında sulh anlaşmaları ile çözümlenebilmesi için de Milli Savunma Bakanının onayının alınması gerektiğinin bildirildiği bu konuda gerekli Bakan onayının da alındığının belirtildiği görülmüştür. Aynı yazıda “Milli Savunma Bakanı namına” imzası bulunan personel başkanının sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibak alacaklarından kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesini rica ettiği görülmüştür. 55. Her ne kadar geçmişe dönük beş yıllık işçilik alacaklarının ödenmesi hususunda mutabık kalınmış ve Bakanlık ödenmesi hususunda yazı yayımlamış ise de Türk Harb-İş Sendikası’nın bilgisi dışında sendika üyesi işçiler tarafından dava açılması üzerine 12.03.2015 tarihli yazı ile sulh tekliflerinin kabul edilmemesi ve ödemelerin durdurulması konusunda Milli Savunma Bakanının onayının kaldırılması onayının alındığı belirtilmiş ve bu onay kaldırma aşamasından sonra da davacının da içinde yer aldığı işçilere ödeme yapılmamıştır. 56. Yukarıda aşamaları belirtilen süreç konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamakla birlikte burada öncelikle tespiti gereken husus; davacının talep ettiği fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarına ilişkin zamanaşımı süresinin ne olduğudur. 57. Davaya konu işçilik alacakları niteliği itibariyle genel anlamda ücret niteliğinde olup bu hâliyle gerek İş Kanunu’nun 32. maddesinin son fıkrası gerekse de genel kanun niteliğinde olan TBK’nın 147. maddesinin 1. fıkrası gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu açıktır. 58. Özel Daire bozma kararında dava konusu işçilik alacaklarının dayanağının 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğu belirtilerek TBK’nın 146. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresi olan on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği belirtilmişse de bu tespit hatalıdır. Zira davaya konu alacaklar hatalı intibak uygulamasına bağlı ücret ve ücretin eki niteliğinde olan fark işçilik alacaklarından ibarettir. Sözleşme olduğu belirtilen 21.02.2012 tarihli protokol ücretlerin ödenmesine ilişkin olmayıp sadece işçilerin derece intibaklarının yapılmasına ilişkindir. Daha sonra düzenlenen 13.11.2014 tarihli sulh yapılması yönündeki yazı da bu alacakların vasfını değiştirmemektedir. 59. Mahkemece zamanaşımı süresinin beş yıl olduğuna yönelik yapılan değerlendirme bu yönüyle yerindedir. 60. Dava konusu işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresine yönelik bu belirlemeden sonra 13.11.2014 tarihli yazının niteliğini tespit etmek gerekmektedir. 61. Milli Savunma Bakanı namına personel başkanı imzası ile yayımlanan ve Türk Harb-İş Sendikasına gönderilen “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı içeriğinde yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki derece tespitlerinin esas alınarak 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için intibaka bağlı olarak ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının 659 sayılı KHK kapsamında sulh sözleşmesi yapılarak gecikmeye mahal vermeden ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 62. Davacı işçinin de protokol kapsamında komisyon kararı ile ücret derecesinin (11) iken (15)’e çıkarıldığı ve bu kapsamda dört derece ilave edildiği anlaşılmakla, ilave edilen derece belirli olduğundan işverenin yapacağı ödemede bu kapsamda kesin belirli bir rakama tekabül etmektedir. Sonuç itibariyle 13.11.2014 tarihli yazı, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için 21.02.2012 tarihli protokol kapsamında oluşturulan intibak komisyonu tarafından belirlenen derece farklarının işçiye ödenmesi noktasında kesin bir kabul içermekle, anılan protokol öngörülen hakların ikrarı mahiyetindedir. 63. Bu ikrar niteliğinde olan belgenin zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğu ve kesilen zamanaşımının da yeniden işlemeye başlaması gerektiği sabittir. 64. Ödemelerin sulh sözleşmesi ile yapılması da 659 sayılı KHK’dan kaynaklanmaktadır. Sendikaya hitaben yazılan 13.11.2014 tarihli yazıda, düzeltilen intibak derecesine göre ücret ve ücret dışı işçilik alacakları açıkça kabul edildiği hâlde bir ödeme yöntemi olarak sulh anlaşması yapılacağı açıklanmıştır. Nitekim yazının 5.ve 6. maddelerinde intibaktan kaynaklanan işçilik alacaklarının sulh anlaşması yoluyla ödenmesinden söz edilmiştir. Ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılması suretiyle 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ilam niteliğinde belgeye bağlanması amaçlanmıştır. 659 sayılı KHK uyarınca ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılacak olması kesin borç ikrarını ortadan kaldıran bir durum değildir. 65. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni sürenin on yıl olduğu aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilmiş ise de; dava konusu fark işçilik alacaklarının bir senetle ikrar edilmediği, mahkeme veya hakem kararına da bağlanmadığı dikkate alındığında, sözü edilen kuralın somut uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Zira 13.11.2014 tarihli yazı ve 21.02.2012 tarihli protokol uyarınca oluşturulan komisyon kararına göre belirlenen intibak derecesi kapsamında davaya konu ücret ve ücret dışı alacaklar belirlenebilir mahiyette olsa da açıkça borç miktarı gösterilmemiştir. Açıkça borç miktarının yer almadığı belgenin Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 2. fıkrası anlamında senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu durumda dava konusu alacaklar için yeni süre, işçilik alacakları için öngörülen beş yıllık süre olmalıdır. 66. Sonuç itibariyle dava konusu fark işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresi beş yıl olup Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısı ikrar niteliğinde olduğundan zamanaşımı süresi bu yazı ile kesilmiş ve bu tarih itibariyle de yeni beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlamıştır. Eldeki dava da 11.06.2019 tarihinde açıldığından beş yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. 67. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olup zamanaşımını kestiği, senet niteliğinde olduğu ve bu tarihten sonra uygulanması gereken zamanaşımı süresinin ise TBK’nın 156. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen senetle ikrar edilmiş bir borç niteliğinde olduğundan 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin on yıl olması gerektiği, direnme kararının bu farklı değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile borç ikrarı için net bir borç miktarının belirtilmesi gerektiği, 13.11.2014 tarihli yazının sulh anlaşması yapılabileceği hususuna ilişkin bir öneri niteliğinde olduğu, miktar belli olmadan ikrar söz konusu olmayacağından dava konusu fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığı ve direnme kararının bu belirtilen değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 68. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 22.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Senet, gerek medeni usul hukuku gerekse borçlar hukuku bakımından çok önemli temel bir kavram olmasına rağmen Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda senedin tanımı yapılmamıştır. Geniş anlamıyla senet, bir kimsenin meydana getirdiği (veya temsilcisi ya da vekili aracılığıyla getirttiği) ve kendi aleyhine delil teşkil eden belgedir. Yazılı delil (senet) 6100 sayılı HMK’da kesin delil olarak düzenlenmiştir. İkrar ve yemin de kesin delillerden olmakla birlikte bir uyuşmazlıkta bu deliller karşı tarafın arzusuna bağlı olarak ortaya çıkabilecek delillerden olduğu için ileride bir ispat vasıtası olarak senet, en önemli kesin delil niteliğini taşımaktadır. Zira hukukî işlemle ilgili olarak bir ikrar veya yemin delilinin ortaya çıkabileceği önceden belli olmadığından bu konuda borçlunun imzasını taşıyan irade açıklaması içeren yazılı belge (senet) elde eden kimse, alacağının varlığının ispatı konusunda kendisini daha güvende hissedecek ve bir davaya konu olduğunda ikrar veya yemin delili ortaya çıkmasını beklemeden bu senetle alacağını ispatlayabilecektir. Senetle ispat HMK 200 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Senetle ispatı gereken hususlar bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerdir. Maddede sözü edilen senet hukuki işleme ilişkin irade açıklamasını içeren, dar anlamda (hukukî anlamda) senet olarak adlandırılan yazılı belgelerdir. Yazılı bir belgenin hukukî anlamda senet niteliğini taşıyabilmesi için irade açıklamasında bulunan tarafın imzasını veya imza olarak kabul edilen bir işaretini içermesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.09.1963 tarih 10/27 sayılı kararında hukukî anlamda senedin tanımı yapılmış ve “davacı ile davalı arasında bir hukukî ilişkiyi belgelendirmek üzere düzenlenmiş ve sözü edilenlerden biri tarafından öbürüne yöneltilmiş yahut sözü edilenlerce birbirlerine karşılıklı olarak yöneltilmiş irade beyanlarını kapsayan kağıtlar” olduğu belirtilmiştir. Borçlar hukuku anlamında senet borcu doğuran bir belge olabileceği gibi borcu doğrulayan bir belge de olabilir. Kanunda yazılı şekilin arandığı sözleşmeler bakımından bu yazılı belge borcu doğuran senet olabilecek ise de yazılı şekilin aranmadığı ve karşılıklı irade açıklamasıyla kurulabilen sözleşmeler bakımından ise borcu ispatlayan senet olabilecektir. Yazılı belgenin borcu doğuran belge olması veya borcu doğrulayan (ispatlayan) belge olması bu belgenin senet niteliğine etkili değildir. Zira borcu doğuran belgeler aynı zamanda borcu da doğrulayan (ispatlayan) belgelerdir. Bir belgenin senet sayılması için aksine bir düzenleme olmadıkça şu tarihte, şu miktar borcu şu kişiye ödeyeceğim şeklinde kayıt içermesi zorunlu olmayıp iddia olunan hukukî işlemin varlığını ortaya koyması yeterlidir. Aksine özel düzenlemelere örnek olarak kambiyo senetlerine ilişkin hükümler gösterilebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 154. maddede hangi hâllerde zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş olup bunlar arasında borçlunun borcu ikrar etmesi de bulunmaktadır. Zamanaşımı kesilince alacağa ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar (TBK 156/1) ise de TBK 156/2. maddede yer alan “Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır” kuralıyla buna istisna da getirilmiştir. İkinci fıkradaki bu kural nedeniyle alacak iki yıl, beş yıl gibi farklı bir zamanaşımı süresine tabi olsa bile, borç bir senetle ikrar edilmiş ise yeniden işlemeye başlayan yeni süre on yıl olacaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; 13.11.2014 tarihli Milli Savunma Bakanı adına yazılan yazıda daha önceden ücret dereceleri düzeltilmeyen ve bu hususta yargı yoluna başvurmayanlar için kesin kabul ücret dereceleri temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği yazı tarihi olan 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin ücret ve ücret dışı alacakların ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün bulunduğu, dilekçe tarihinden itibaren faiz işletilebileceği, bu miktarların sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda bakan onayı alındığı, bu hususları belirtir şekilde alınacak sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesi belirtilmiştir. Bu yazı içeriğinde 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süre için intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının varlığı ikrar edilmiş ve bu kapsamda ödenmesi hususu yazılı belgeye bağlanmış olduğundan, bu resmî yazı gerek borçlar hukuku gerekse medeni usul hukuku anlamında hem ikrar hem de senet niteliğini taşımaktadır. Yazıda sulh anlaşmalarından söz edilmesi dava açılmasını beklemeden mevzuatta öngörülen ödemeye esas bir yöntemin gösterilmesi niteliğinde olup, alacağı kabul eden bir ikrarın ve borcun varlığını doğrulayan bir senedin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Zira varlığı kabul edilen alacağın intibaktan doğan farklara göre belirlenebilir bir miktarı içerdiği de açıktır. Bu durumda zamanaşımını kesen ikrar, senet niteliği taşıyan bir belgeye dayandığından, 13.11.2014 tarihinde zamanaşımı kesilmiş ve işçilik alacakları için geçerli olan beş yıllık zamanaşımı süresi yerine on yıllık yeni bir zamanaşımı süresi başlamıştır. Davaya konu alacağın işçilik alacaklarıyla ilgili olup 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu, 13.11.2014 tarihli yazının zamanaşımını kesen ikrar niteliğinde olduğu, bu ikrar ile zamanaşımın kesilerek yeniden işlemeye başladığı ve dava tarihinde zamanaşımının dolmadığı gerekçeleriyle değişik bozma yapılması yönünde, değerli çoğunluk ile aramızda görüş farklılığı yok ise de ikrar içeren bu yazının hukukî anlamda senet niteliği taşıdığı ve bu nedenle 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin beş yıl değil on yıl olduğu görüşünde olduğumuz için, bu ikrarın senet niteliği taşımadığı ve yeniden başlayan sürenin beş yıl olduğu yönünde oluşan gerekçesi bakımından değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/712, K. 2022/179Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/712 E.  ,  2022/179 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara yönelik davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı adına üyesi olduğu Türkiye Harb Sanayii ve Yardımcı İşkolları İşçileri Sendikası (Türk Harb-İş Sendikası) vekili dava dilekçesinde; Türk Harb-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında … (Bakanlık) ve İçişleri Bakanlığına bağlı işyerlerinde işveren tarafından işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan sendika üyesi işçilerin intibaklarının düzeltilmesi amacıyla 21.02.2012 tarihinde protokol imzalandığını, protokol kapsamında kurulan intibak komisyonunca 789 işçinin hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığına karar verilmesinden sonra Bakanlığın 18.01.2013 tarihli “ücret derecesi intibakı” başlıklı yazı ile bu işçilerin ücret derecelerinin düzeltilerek ücretlerinin 14.02.2013 tarihinden itibaren düzeltilen ücret dereceleri üzerinden ödediğini, müvekkilinin ücret derecesine de 14.02.2013 tarihinde dört derece eklendiğini, bunun üzerine ücret derecesi değişen işçilerin geriye dönük 5 yıllık fark alacaklarının dava açılmadan sulh yoluyla ödenmesinin talep edildiğini, davalı Bakanlık tarafından yayımlanan 13.11.2014 ve 15.01.2015 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazılar ile 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) çerçevesinde intibakların düzeltilerek geriye doğru 5 yıllık fark alacakları olan ve dava açmayan Sendika üyesi işçilerle sulh sözleşmesi yapılıp geriye dönük alacakların yasal faiziyle birlikte hesaplanması ve gecikmeden ödenmesinin işyerlerinden istendiğini, ödeme yapılmaya başlandıktan sonra Türk Harb-İş Sendikasının bilgisi dışında açılan davalar gerekçe gösterilerek davalı Bakanlığın 12.03.2015 tarihli yazısı ile geriye dönük yapılan ödemeler ve buna bağlı işlemlerin açılmış davalar sonuçlanıncaya kadar durdurulması yönünde işyerlerine talimat verdiğini, açılan davalarda işçiler lehine kararlar çıkması üzerine birkaç defa Bakanlığa ödeme yapılması konusunda başvuru yapıldığını ancak olumlu cevap alınamadığını, daha sonra 02.05.2018 tarihinde Kamu Denetçilik Kurumuna (KDK) başvurulduğunu, KDK’nın 22.01.2019 tarihli yazısı ile mağdur edilen sendika üyelerinin mağduriyetlerinin giderilmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yönünde Bakanlığa tavsiyede bulunulmasına karar verildiğini, ancak buna rağmen ödeme yapılmadığını, Bakanlık tarafından alacakların zamanaşımına uğradığının belirtildiğini fakat 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olduğundan zamanaşımını kestiğini, yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de henüz dolmadığını ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; 21.02.2012 tarihinde Türk Harb-İş Sendikası ile ücret derecelerinin tespiti yönünde protokol imzalandığını ancak geçmişe dönük ödemelerle ilgili bir sulh sözleşmesi yapılmadığını, protokolün 18.01.2013 tarihinden itibaren uygulandığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 154. ve 156. maddelerinin alacağın belli olmadığı, yazılı belgeye bağlanmadığı durumlarda söz konusu olacağını, Bakanlık tarafından kendi içinde yapılan yazışmalar nedeniyle zamanaşımının kesilmesi veya durmasının söz konusu olmadığını, dava konusu işçilik alacaklarının 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu ve protokole bağlı hakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 03.10.2019 tarihli ve 2019/288 E., 2019/416 K. sayılı kararı ile; Bakanlığın iç yazışması olan 13.11.2014 tarihli yazısında işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu hususunda Hukuk Müşavirliği ve Davalar Daire Başkanlığının görüşünden, intibaktan kaynaklanan alacakların 659 sayılı KHK kapsamında yapılacak sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda ise Bakan onayından bahsettiğinden borç ikrarı niteliğinde olmadığı, borç ikrarından söz edilebilmesi için borcun neye ilişkin ve ne kadar olduğunun karşı tarafa açıkça “ikrar” şeklinde belirtilmesi gerektiği, ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 188. maddesinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağının öngörüldüğü, buna göre de Bakanlığın yazısının 5 yıllık zamanaşımına tabi olan davaya konu işçilik alacakları yönünden zamanaşımını kesmediği veya durdurmadığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/4281 E., 2019/3599 K. sayılı kararı ile; 13.11.2014 tarihli yazının somut borç ikrarı içermeyip intibaktan kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığı ve fiilen ödenen yevmiye miktarı ile intibak sonrası ödenmesi gereken yevmiye miktarı arasındaki farkların periyodik ücret artış dönemlerine göre ayrı ayrı hesaplanarak tespit edilmesinden sonra alacak bulunması hâlinde sulh anlaşması yapılarak ödenmesini öngördüğünden zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı, ayrıca TBK’da düzenlenen zamanaşımını kesen nedenlerden herhangi birinin somut olayda bulunmadığı, bu nedenlerle dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresi geçtiğinden ilk derece mahkemesinin zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının usul ve yasa ile dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 27.02.2020 tarihli ve 2020/1136 E., 2020/3719 K. sayılı kararı ile; “….Taraflar arasında dava konusu alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde ise işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşveren Sendikası ile Türk Harb-İş Sendikası arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokolde 23. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin bir kısım maddelerinde değişiklik yapılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan üye işçilerin intibaklarının düzeltilmesi öngörülmüştür. …'nın 13.11.2014 tarihli yazısında; 21.02.2012 tarihli protokol gereğince intibak işlemi ve ücret derecelerinin düzeltilmesine ilişkin işlemlerin 15.01.2013 tarihi itibari ile sağlandığı, intibaktan kaynaklanan alacakların yargı yoluna başvurmayanlar için 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin kısmının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu bildirilmiştir. …'nın 13.11.2014 tarihli yazı içeriği ve 21.02.2012 tarihli protokol birlikte değerlendirildiğinde, 21.02.2012 tarihli protokolün taraflar arasında düzenlenen bir sulh sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda; davacının talebi toplu iş sözleşmesinden kaynaklı işçilik alacaklarının ödenmesi değil, 21.02.2012 tarihli protokol ile sağlanan ücret intibakından kaynaklanan ve ödenmesi taahhüt edilen fark alacakların ödenmesidir. Başka bir deyişle, dava 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakı gereğince ödenmesi gereken fark alacaklara dayanmaktadır. Alacağın dayanağı 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğuna göre, somut olay bakımından işçilik alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı süresinin değil, 6098 Sayılı Kanun'un 146. maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir. Bu durumda dava tarihi itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığından işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. Davalı Bakanlığın 13.11.2014 tarihli yazısının zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı ve işçilik alacakları için öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Ankara 7. İş Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2020/182 E., 2020/128 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, davada işçilik alacaklarının tabi olduğu 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, TBK’da öngörülen zamanaşımı süresinin bu alacak kalemlerine uygulanma olanağının olmadığı, alacağın kaynağının taraf sendikalar arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokole dayanmasının zamanaşımı süresini değiştirmeyeceği gibi TBK’nın 148. maddesi gereği de zamanaşımı sürelerinin tarafların iradeleri veya sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakından kaynaklı dava konusu fark işçilik alacaklara uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olması gerektiği ve Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısının dava konusu fark alacaklara ilişkin zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. A. Zamanaşımı : 15. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle zamanaşımı; alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, İstanbul 2001 s. 1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s. 688 vd; Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet.: Türk Medeni Hukuku, C. 1, Cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274]. 16. Zamanaşımı def'î, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu itibarla zamanaşımının sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. 17. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili konusunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'îde bulunması gerekir (Reisoğlu, Seza: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334; HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/255 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları). Diğer bir anlatımla davalı tarafından zamanaşımı def'î ileri sürülmedikçe o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz. Ancak taraflarca ileri sürülmesi durumunda mahkemece, zamanaşımı def’înin incelenmesi sırasında dikkat edilecek ilk husus, zamanaşımı def’înin süresinde ileri sürülüp sürülmediğinin denetlenmesi, şayet def’înin kanunda belirlenen süreler içerisinde ileri sürüldüğünün belirlenmesi hâlinde ileri sürülen talep hakkında zamanaşımı olgusunun vuku bulup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Zira taraflardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’înin incelenmesi, doğal olarak yasal süresi içerisinde ileri sürülmüş bir zamanaşımı def’înin varlığına bağlı olup yasal süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def’î hakkında inceleme yapılamaz. 18. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î ve savunma aracı olan zamanaşımında öngörülen sürelere değinmekte yarar vardır. 19. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” düzenlemesi ile kanunlarda zamanaşımına ilişkin başka bir süre gösterilmemişse alacağın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı ancak ayrı süreler öngörülmüşse o sürelerin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. 20. Bu genel düzenleme sonrası ise TBK’nın 147. maddesinde bazı alacakların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bu alacaklar, kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler; otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar; vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar; yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç veya gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklardır. 21. Maddede altı bent hâlinde sayılan beş yıllık zamanaşımına tabi alacakların ortak nitelikleri, uzun süre askıda kalmaya elverişli bulunmamalarıdır. Birinci bentte sayılan kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacakların ise ortak nitelikleri dönemsel olmalarıdır. Ancak birinci bentteki sayma sınırlayıcı değildir ve dönemsel edimlere benzer diğer edimlerde buraya girmektedir (Uygur, Turgut: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, I. Cilt, Ankara 2013, s.959). 22. Öte yandan 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde “Ücret ve ücretin ödenmesi” başlığı altında; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. (Değişik ikinci fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. (Ek fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.” düzenlemesi ile TBK ile paralel olacak şekilde yapılan düzenleme ile ücret alacaklarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu belirtilmiştir. 23. Bu hükmün kapsamına fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile ikramiye ve prim gibi ücret ekleri ve diğer işçilik hakları da girmektedir (Çelik, Nuri/ Canikoğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat: İş Hukuk Dersleri, Beta, Yenilenmiş 28. Bası, İstanbul 2015, s.230; Mollamahmutoğlu, Hamdi: İş Hukuku, Gözden Geçirilmiş Yenilenmiş 2. Bası, Ankara 2005, s. 400). 24. İkramiye asıl ücrete ek olarak bazı vesilelerle verilen özel bir ücrettir. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde açık veya örtülü olarak kararlaştırılmış bulunuyorsa ücretin bir bölümünü oluşturur ve işçiye de bir talep hakkı sağlar. Bu nedenlerle ücrete ilişkin düzenlemeler ikramiye hususunda uygulama yeri bulur (Çelik/Canikoğlu/Canbolat, s. 224). 25. İlave tediye ise 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanunun 2 nci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun (6772 sayılı Kanun) da düzenlenmiş olmakla Devlet ve ona bağlı kurumlarda bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan her işçinin ilave tediyeye hak kazanacağı belirtilmiştir. Yine 6772 sayılı Kanun’da ücret sistemleri ne olursa olsun, işçilere her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye ödeneceği belirtilmiştir. İlave tediye de niteliği gereği hem dönemsel bir edim hem de bir ücret alacağı niteliğindedir. 26. Sonuç itibariyle ücret, akdi ikramiye ve ilave tediye ücret alacakları gerek 4857 sayılı İş Kanunu gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 27. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 148. maddesinde zamanaşımı sürelerinin kesin nitelikte olup sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı, 149. maddesinde alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması ile zamanaşımının başlayacağı, 150. maddesinde ise ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı için zamanaşımının ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günden işlemeye başlayacağı öngörülmüştür. Ayrıca zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için, alacaklının alacağından haberdar olması veya haberdar olmak zorunda olması da şart değildir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2014, s.1284-1285). 28. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153. ve 154. maddelerinde zamanaşımının durması ve kesilmesi hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını durduran sebeplerin varlığı hâlinde zamanaşımı hiç işlemeye başlamaz, daha önce işlemeye başlamışsa, işlemesi durur. Zamanaşımının kesilmesinde kural olarak yeni bir süre işlemeye başlarken zamanaşımının durmasında eksik kalan sürenin tamamlanması söz konusu olur (Uygur, s. 978). 29. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda zamanaşımını kesen sebepler 154. maddede düzenlenmiş olup anılı maddeye göre; “…Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa”. 30. Maddenin 1. fıkrasında borçlunun fiili ile; 2. fıkrasında ise alacaklının fiili nedeniyle zamanaşımının kesilmesi düzenlenmiştir. Borçlunun maddede belirtilen eylemlerinin alacaklısına veya temsilcisine yöneltilmesi ve ayırt etme gücü bulunan borçlu tarafından bizzat veya yetkili temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Ayrıca borcu ikrar eden borçlunun bu durumunun zamanaşımını keseceğini bilip bilmemesi önemli değildir (Eren, s.1293). 31. Borçlu üçüncü bir şahsa da ikrarda bulunurken, bu ikrarın alacaklının bilgisine sunulacağını ciddi olarak öngörmüş sayılırsa zamanaşımı yine kesilmiş olur (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler,7. Bası, İstanbul 1993, s. 1053). 32. Maddedeki “borcu ikrar” deyimi, “borcu tanıma” şeklinde değerlendirilmelidir. Bu tanıma açık ve zımni olabileceği gibi tanımanın mahkeme dışında yapılması da mümkündür. Ancak sonuç doğurabilmesi, alacaklıya yöneltilmiş bulunmasına ve borçlunun temyiz kudretine sahip olmasına bağlıdır (Uygur, s. 984). 33. Kanun zamanaşımının kesilmesini bu şekilde düzenledikten sonra yeni sürenin başlamasına ilişkin olarak 156. maddesinde “Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde” başlığı altında; “Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” düzenlemesine yer vermiştir. 34. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 1. fıkrasında zamanaşımının kesilmesi ile başlayan yeni sürenin ne kadar olacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak 2. fıkrasındaki ifadede öngörülen düzenlemeden yola çıkılarak ilk fıkradaki süre, gerek doktrin, gerek uygulamada, kural olarak eski sürenin aynısı, örneğin kesilen zamanaşımı süresi, beş yıl ise, yeniden işlemeye başlayacak zamanaşımı süresi de beş yıl olacaktır (Uygur, s. 989). 35. Maddenin 2. fıkrasında ilk fıkraya istisna teşkil eden hâller gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise yeni süre kesilen zamanaşımı süresi ile aynı olmayacak, bu hâllerde yeni süre her zaman on yıl olacaktır. Oysa borcun bir senette değil de diğer herhangi bir suretle ikrar edilmesi yine zamanaşımını kesmekle birlikte bu durumda yeniden işleyecek süre eskisi kadar olur; mutlaka on yıl olmaz. Borcun bir senetle ikrar edilmiş sayılması için alacaklıya, borçlu tarafından, alacağın varlığını ve miktarını belirten bir belge verilmiş olmalıdır. O hâlde alacağın varlığını kabul etmekle yetinen, fakat miktarını ihtiva etmeyen bir belge, maddede sözü edilen senet sayılmaz. 36. Alacaklı tarafından borçlu aleyhine açılan bir dava sonunda borç mahkemenin hükmü ile sâbit olursa, yeniden işleyecek zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olacaktır. İcra mahkemeleri tarafından borçlunun icra takibine yaptığı itiraz üzerine verilen ve itirazın kaldırılmasına dair olan kararların “hüküm” niteliğinde sayılması mümkün değildir. Zira kanunda kastedilen anlamda hüküm, kesin hüküm teşkil eden mahkeme veya hakem ilâmından ibarettir (Akman / Burcuoğlu /Altop /Tekinay, s.1063-1064). B. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname Kapsamında Sulh, Usulü ve Sonuçları: 37. Sulh, taraflar arasında meydana gelen anlaşmazlıkların taraf iradelerinin karşılıklı olarak uyuşması neticesinde sona erdirilmesidir. İç hukukta sulh kavramı; çekişmeli bir konuda tarafların kendi istekleri ile vazgeçip anlaşmaları (eski hâle dönme), karşılıklı istemleri ile uzlaşmaya dayanan ivazlı bir akit, uluslararası hukukta ise sulh kavramı devletler arasında ilişkilerin sürmesini ya da herhangi bir nedenle kesilmiş olan ilişkilerin açılmasını belirtmek anlamı taşımaktadır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, Cilt I,s. 1022). 38. Hukukî açıdan sulhün anlamı ise sözlük anlamına benzer ancak daha dar olarak, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmek amacıyla yaptıkları sözleşme olarak nitelendirilmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3742; Tanrıver, Süha: “Mahkeme Huzurunda Yapılan Sulhler”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, S. 1, 1994, s. 333). 39. Sulh kavramı ilk olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesi ile birlikte kanunda yerini almış ve görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla mahkeme huzurunda yaptıkları sözleşme olarak belirtilmiştir. 40. Sulh hususunda düzenlemeler genel olarak özel hukuk alanında yapılmış olsa da, idarenin taraf olduğu adli veya idari uyuşmazlıklara ilişkin olarak da tarafların uyuşmazlık üzerindeki tasarrufları ile yargı yoluna başvurmaksızın uzlaşabilmelerine ilişkin düzenlemeler ayrıca özel hukuk alanında öngörülen sulh kavramından farklı olarak hukukumuzda yer almaktadır. 41. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname de bu kapsamda sulh yoluyla idarenin taraf olduğu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin olarak 02.11.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İdarenin tabi olduğu kurallar ve idari rejim sebebiyle özel hukuk uyuşmazlıklarına getirilen yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarının idarelerin taraf olduğu uyuşmazlıklara uygulanmasında ciddi zorluklarla karşılaşılması ve beklenen yararın sağlanmaması karşısında uyuşmazlıkların yargıya alternatif yollardan giderilmesine imkân tanıyan “sulh” kurumu, özel hukuk uygulamalarından ayrı şekilde 659 sayılı KHK ile idare için düzenlenmiştir (Karaaslan Mehmet: “İdarenin Taraf Olduğu Uyuşmazlıkların Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri İle Giderilmesi”, TBB Dergisi, S.140, Ocak-Şubat 2019, s. 85). 659 sayılı KHK ile aslında özel hukuk uygulamalarından farklı olarak sulh adı altında idareye taraf olduğu uyuşmazlıklar konusunda alternatif bir ödeme yöntemi belirlenmiştir. 42. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile idarelerin hukuk hizmetlerini etkili, verimli ve usul ekonomisine uygun şekilde yerine getirmesi, bu hizmetlerin yürütülmesinde uygulama birliği sağlanması ve yargılamaya göre daha çabuk hareket edilerek uyuşmazlıkların uzlaşma temeline dayanan yolla çözülmesi amaçlanmaktadır. 659 sayılı KHK’nın kapsamını ise idarenin bir tarafını teşkil ettiği adli ve idari uyuşmazlıkların çözümü oluşturmaktadır. 43. 659 sayılı KHK’nın 9. maddesinde “Adli uyuşmazlıklarda sulh” başlığı ile; “(1) İdarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmesi esastır. İdareler, kendi aleyhlerine dava açılacağını veya icra takibine başlanılacağını öğrenmeleri durumunda da karşı tarafı sulhe davet edebilirler. Sulhe davet, uyuşmazlığın tarafı olan gerçek veya tüzel kişilerce de yapılabilir. İlgili mevzuatında daha uzun bir süre öngörülmediği takdirde, sulhe davette karşı tarafa, ifa, itiraz veya sulh teklifinde bulunmak üzere otuz güne kadar süre verilir. (2) Gecikmesinde sakınca bulunan veya işin mahiyeti gereği süre verilmesinde fayda görülmeyen hallerde doğrudan dava ve icra yoluna başvurulabilir. (3) Dava konusu edilmiş veya icraya intikal etmiş uyuşmazlıklarda da taraflarca sulh teklifinde bulunulabilir. (4) 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan tüm taksit tekliflerinin değerlendirilmesi de bu madde kapsamında yapılır. (5) Sulh başvurularının altmış gün içinde sonuçlandırılması zorunludur. Sulh başvurusu altmış gün içinde sonuçlandırılmamışsa istek reddedilmiş sayılır.” düzenlemesi öngörülürken devam eden maddelerinde de sulhün usul ve esaslarına yer verilmiştir. 44. Madde metninden de anlaşılacağı üzere adli uyuşmazlıklar için adli yargı yoluna başvurmadan idareye sulh davetinde bulunma yükümlülüğü yüklemek suretiyle uyuşmazlığı alternatif yolla çözmek amaçlanmıştır. Yalnızca idarenin, adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan sulh daveti yapılması değil, aynı zamanda idarenin kendi aleyhine dava açılacağını veya icra takibi yapılacağını öğrenmesi durumunda da sulh daveti yapılacağı düzenlenmiştir. Öte yandan uyuşmazlığın diğer tarafı olan kişilere de sulhe davet imkânı tanınmıştır. 45. 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin “Adli uyuşmazlıklarda sulhün usul ve esasları” başlığı ile yer alan düzenlemesinde; “… (1) Sulh anlaşması, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsar. Sulhe konu işte birden çok ihtilaf bulunduğu takdirde asıl olan, ihtilafın tamamının çözümlenmesidir. Ancak kamu menfaati görüldüğünde kısmi sulh de mümkündür. (2) Maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer’ilerinden kısmen ya da tamamen vazgeçilebilir. (3) Bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanak ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunur. Ancak vadeye bağlanmamış alacaklarda tutanağın imzalandığı tarihten itibaren iki aylık sürenin dolmasından, vadeye bağlanmış alacaklarda ise vadenin dolmasından önce tutanak icraya konulamaz. Sulh anlaşması hükümleri yerine getirilmediği takdirde alacak muaccel olur ve sulhe konu edilen hak veya alacaklar, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanan faizi ile birlikte takip ve tahsil edilir.” (4) Sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. (5) Tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni süreler durur. Sulhün sağlanamaması halinde bu husus tutanağa bağlanır, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni süreler yeniden işlemeye başlar. Mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılır.” . 11. maddesinde “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” başlığında; “(1) İdarelerin; a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına (2.824.611,00 TL) kadar olanlarda (1.000.000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 1.000.000 Türk Lirasından (2.824.611,00 TL) fazla olanlardan 10.000.000 Türk Lirasına (28.246.180,00 TL) kadar olanlarda (10.000.000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan, c) 10.000.000 Türk Lirasından (28.246.180,00 TL) fazla olanlarda Cumhurbaşkanı, yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir….” düzenlemeleri ile sulhün esas ve yöntemi belirtilmiştir. 46. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonu, 659 sayılı KHK’nın 2. maddesinde; idarelerin bünyesinde, ilgili idarenin üst yöneticisi tarafından oluşturulan hukuk birim amiri ve hukukî uyuşmazlıkla ilgili birim amirinin bulunduğu en az üç üyeden oluşan komisyon olarak tanımlanmıştır. Bu komisyon uyuşmazlığa dair görüş bildirmekle yükümlü olup icrai bir karar alması söz konusu değildir. 47. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun hazırladığı görüş maddede belirtildiği üzere karar vermeye yetkili mercilere sunulacak ve bu yetkili mercilerde görüşü değerlendirerek sulh başvurusunu kabul veya reddedecektir. Sulh başvurusu bu yetkili mercilerce kabul edilse de idari makamların yaptığı sulh davetinin başvurucu tarafından kabul edilmemesi hâlinde sulh başvurusu olumsuz sonuçlanacaktır. 48. Sulh başvurusunun kabul ile sonuçlanması üzerine ise bir sulh anlaşma tutanağı düzenlenir. 659 sayılı KHK kapsamında sulh, tarafların dava açmadan önce başvurdukları bir yöntem olup yargılama hukukundan farklı olarak görülmekte olan bir davayı sona erdirme etkisi bulunmamaktadır. 49. Sulh sözleşmesi tarafların karşılıklı iradelerinin uyuşması sonucu imzaladıkları bir sözleşmedir ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmektedir. 659 sayılı KHK kapsamında yapılan sulh ise açık bir şekilde davayı sona erdirmemekte, sulh olunan konu ya da miktara ilişkin olarak dava açılmaması sonucunu desteklemektedir. 50. 659 sayılı KHK’da sulh anlaşması tutanaklarının ilam niteliğinde belge olduğu belirtilmiştir. Hukukumuzda ilamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesine rağmen ilam niteliğindeki belgelerin kesin hüküm gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir (Tanrıver, Süha; İlâmlı İcra Takibinin Dayanakları ve İcranın İadesi, Ankara 1996, s.83). Yani sulh anlaşma tutanağı ilam niteliğinde belge olduğundan ilamların icrasına dair hükümler doğrultusunda infaz edilecektir ancak maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır. C. Somut olayın değerlendirilmesi: 51. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun (6356 sayılı Kanun) 26. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir. Yargılama sürecinde üyeliğin sona ermesi üyenin yazılı onay vermesi kaydıyla bu yetkiyi etkilemez.” düzenlemesine dayanarak sendika üyesi olan davacı adına bu davayı Türk Harb-İş Sendikası vekilinin açtığı somut olayda davacının davalı … Bakanlığına Erzurum 55. Bakım Fabrikası Müdürlüğünde 01.12.2010 tarihinde 9. dereceden çalışmaya başladığını ancak ilk intibak derecesi hatalı ve eksik gösterildiğinden ücretinin eksik ödendiğini ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş; davalı vekili ise talep edilen fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 52. Davalı Bakanlığa bağlı işyerlerinde çalışan çok sayıda işçinin ilk intibak derecelerinin hatalı belirlendiği ve bu sebeple eksik ücret ödendiği Bakanlığında kabulünde olup bu çerçevede davayı açan işçi sendikası Türk Harb-İş Sendikası ile işveren sendikası olan TÜHİS arasında 21.02.2012 tarihinde protokol imzalanmıştır. Protokolün geçici 3. maddesinde 23.03.2012 tarihine kadar ücret derecesi intibakının yanlış yapıldığını ispatlayıcı belgelerle birlikte işyerine yazılı olarak müracaat eden işçinin bu madde hükümlerine göre oluşturulacak komisyon tarafından işe alınış ücret derecesinin hatalı olduğunun tespit edilmesi hâlinde komisyon tarafından belirlenen ücret derecesine intibakı yapılacağı belirtilmiştir. Maddenin devamında da komisyonun Milli Savunma Bakanlığınca görevlendirilecek iki, işveren ve işçi sendikaları ile ilgili kuvvet komutanlıklarından birer kişinin katılımıyla oluşturulacağı düzenlenmiştir. 53. Protokol kapsamında kurulan komisyonca başvuru yapan işçilerin durumları incelenerek hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığı tespit edilenlerin 14.02.2013 tarihinden itibaren yeni ücret dereceleri üzerinden ücretlerinin ödeneceği bildirilmiştir. Davacının da (11) olan ücret derecesinin bu tarihten geçerli olmak üzere (15)’e çıkartıldığı ve davacının bu ücret derecesi üzerinden ücretlerini almaya başladığı anlaşılmaktadır. 54. Bu aşamadan sonra Türk Harb-İş Sendikası protokolün amacına uygun olarak Bakanlıktan ücret derecesi değişen işçilerin fark işçilik alacaklarının dava açılmadan beş yıl geriye dönük ödenmesini talep etmiştir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve işçi sendikasına gönderilen 13.11.2014 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı ile geriye dönük ödemelere ilişkin Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki kesin kabul ve ücret derecelerinin temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru beş yıl süreye ilişkin ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının, faiz talebinde bulunulması hâlinde yasal faiz ödenebileceğinin ve 659 sayılı KHK kapsamında sulh anlaşmaları ile çözümlenebilmesi için de Milli Savunma Bakanının onayının alınması gerektiğinin bildirildiği bu konuda gerekli Bakan onayının da alındığının belirtildiği görülmüştür. Aynı yazıda “Milli Savunma Bakanı namına” imzası bulunan personel başkanının sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibak alacaklarından kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesini rica ettiği görülmüştür. 55. Her ne kadar geçmişe dönük beş yıllık işçilik alacaklarının ödenmesi hususunda mutabık kalınmış ve Bakanlık ödenmesi hususunda yazı yayımlamış ise de Türk Harb-İş Sendikası’nın bilgisi dışında sendika üyesi işçiler tarafından dava açılması üzerine 12.03.2015 tarihli yazı ile sulh tekliflerinin kabul edilmemesi ve ödemelerin durdurulması konusunda Milli Savunma Bakanının onayının kaldırılması onayının alındığı belirtilmiş ve bu onay kaldırma aşamasından sonra da davacının da içinde yer aldığı işçilere ödeme yapılmamıştır. 56. Yukarıda aşamaları belirtilen süreç konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamakla birlikte burada öncelikle tespiti gereken husus; davacının talep ettiği fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarına ilişkin zamanaşımı süresinin ne olduğudur. 57. Davaya konu işçilik alacakları niteliği itibariyle genel anlamda ücret niteliğinde olup bu hâliyle gerek İş Kanunu’nun 32. maddesinin son fıkrası gerekse de genel kanun niteliğinde olan TBK’nın 147. maddesinin 1. fıkrası gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu açıktır. 58. Özel Daire bozma kararında dava konusu işçilik alacaklarının dayanağının 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğu belirtilerek TBK’nın 146. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresi olan on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği belirtilmişse de bu tespit hatalıdır. Zira davaya konu alacaklar hatalı intibak uygulamasına bağlı ücret ve ücretin eki niteliğinde olan fark işçilik alacaklarından ibarettir. Sözleşme olduğu belirtilen 21.02.2012 tarihli protokol ücretlerin ödenmesine ilişkin olmayıp sadece işçilerin derece intibaklarının yapılmasına ilişkindir. Daha sonra düzenlenen 13.11.2014 tarihli sulh yapılması yönündeki yazı da bu alacakların vasfını değiştirmemektedir. 59. Mahkemece zamanaşımı süresinin beş yıl olduğuna yönelik yapılan değerlendirme bu yönüyle yerindedir. 60. Dava konusu işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresine yönelik bu belirlemeden sonra 13.11.2014 tarihli yazının niteliğini tespit etmek gerekmektedir. 61. Milli Savunma Bakanı namına personel başkanı imzası ile yayımlanan ve Türk Harb-İş Sendikasına gönderilen “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı içeriğinde yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki derece tespitlerinin esas alınarak 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için intibaka bağlı olarak ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının 659 sayılı KHK kapsamında sulh sözleşmesi yapılarak gecikmeye mahal vermeden ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 62. Davacı işçinin de protokol kapsamında komisyon kararı ile ücret derecesinin (11) iken (15)’e çıkarıldığı ve bu kapsamda dört derece ilave edildiği anlaşılmakla, ilave edilen derece belirli olduğundan işverenin yapacağı ödemede bu kapsamda kesin belirli bir rakama tekabül etmektedir. Sonuç itibariyle 13.11.2014 tarihli yazı, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için 21.02.2012 tarihli protokol kapsamında oluşturulan intibak komisyonu tarafından belirlenen derece farklarının işçiye ödenmesi noktasında kesin bir kabul içermekle, anılan protokol öngörülen hakların ikrarı mahiyetindedir. 63. Bu ikrar niteliğinde olan belgenin zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğu ve kesilen zamanaşımının da yeniden işlemeye başlaması gerektiği sabittir. 64. Ödemelerin sulh sözleşmesi ile yapılması da 659 sayılı KHK’dan kaynaklanmaktadır. Sendikaya hitaben yazılan 13.11.2014 tarihli yazıda, düzeltilen intibak derecesine göre ücret ve ücret dışı işçilik alacakları açıkça kabul edildiği hâlde bir ödeme yöntemi olarak sulh anlaşması yapılacağı açıklanmıştır. Nitekim yazının 5. ve 6. maddelerinde intibaktan kaynaklanan işçilik alacaklarının sulh anlaşması yoluyla ödenmesinden söz edilmiştir. Ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılması suretiyle 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ilam niteliğinde belgeye bağlanması amaçlanmıştır. 659 sayılı KHK uyarınca ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılacak olması kesin borç ikrarını ortadan kaldıran bir durum değildir. 65. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni sürenin on yıl olduğu aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilmiş ise de; dava konusu fark işçilik alacaklarının bir senetle ikrar edilmediği, mahkeme veya hakem kararına da bağlanmadığı dikkate alındığında, sözü edilen kuralın somut uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Zira 13.11.2014 tarihli yazı ve 21.02.2012 tarihli protokol uyarınca oluşturulan komisyon kararına göre belirlenen intibak derecesi kapsamında davaya konu ücret ve ücret dışı alacaklar belirlenebilir mahiyette olsa da açıkça borç miktarı gösterilmemiştir. Açıkça borç miktarının yer almadığı belgenin Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 2. fıkrası anlamında senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu durumda dava konusu alacaklar için yeni süre, işçilik alacakları için öngörülen beş yıllık süre olmalıdır. 66. Sonuç itibariyle dava konusu fark işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresi beş yıl olup Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısı ikrar niteliğinde olduğundan zamanaşımı süresi bu yazı ile kesilmiş ve bu tarih itibariyle de yeni beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlamıştır. Eldeki dava da 11.06.2019 tarihinde açıldığından beş yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. 67. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olup zamanaşımını kestiği, senet niteliğinde olduğu ve bu tarihten sonra uygulanması gereken zamanaşımı süresinin ise TBK’nın 156. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen senetle ikrar edilmiş bir borç niteliğinde olduğundan 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin on yıl olması gerektiği, direnme kararının bu farklı değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile borç ikrarı için net bir borç miktarının belirtilmesi gerektiği, 13.11.2014 tarihli yazının sulh anlaşması yapılabileceği hususuna ilişkin bir öneri niteliğinde olduğu, miktar belli olmadan ikrar söz konusu olmayacağından dava konusu fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığı ve direnme kararının bu belirtilen değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 68. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 22.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Senet, gerek medeni usul hukuku gerekse borçlar hukuku bakımından çok önemli temel bir kavram olmasına rağmen Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda senedin tanımı yapılmamıştır. Geniş anlamıyla senet, bir kimsenin meydana getirdiği (veya temsilcisi ya da vekili aracılığıyla getirttiği) ve kendi aleyhine delil teşkil eden belgedir. Yazılı delil (senet) 6100 sayılı HMK’da kesin delil olarak düzenlenmiştir. İkrar ve yemin de kesin delillerden olmakla birlikte bir uyuşmazlıkta bu deliller karşı tarafın arzusuna bağlı olarak ortaya çıkabilecek delillerden olduğu için ileride bir ispat vasıtası olarak senet, en önemli kesin delil niteliğini taşımaktadır. Zira hukukî işlemle ilgili olarak bir ikrar veya yemin delilinin ortaya çıkabileceği önceden belli olmadığından bu konuda borçlunun imzasını taşıyan irade açıklaması içeren yazılı belge (senet) elde eden kimse, alacağının varlığının ispatı konusunda kendisini daha güvende hissedecek ve bir davaya konu olduğunda ikrar veya yemin delili ortaya çıkmasını beklemeden bu senetle alacağını ispatlayabilecektir. Senetle ispat HMK 200 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Senetle ispatı gereken hususlar bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerdir. Maddede sözü edilen senet hukukî işleme ilişkin irade açıklamasını içeren, dar anlamda (hukukî anlamda) senet olarak adlandırılan yazılı belgelerdir. Yazılı bir belgenin hukukî anlamda senet niteliğini taşıyabilmesi için irade açıklamasında bulunan tarafın imzasını veya imza olarak kabul edilen bir işaretini içermesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.09.1963 tarih 10/27 sayılı kararında hukukî anlamda senedin tanımı yapılmış ve “davacı ile davalı arasında bir hukukî ilişkiyi belgelendirmek üzere düzenlenmiş ve sözü edilenlerden biri tarafından öbürüne yöneltilmiş yahut sözü edilenlerce birbirlerine karşılıklı olarak yöneltilmiş irade beyanlarını kapsayan kağıtlar” olduğu belirtilmiştir. Borçlar hukuku anlamında senet borcu doğuran bir belge olabileceği gibi borcu doğrulayan bir belge de olabilir. Kanunda yazılı şekilin arandığı sözleşmeler bakımından bu yazılı belge borcu doğuran senet olabilecek ise de yazılı şekilin aranmadığı ve karşılıklı irade açıklamasıyla kurulabilen sözleşmeler bakımından ise borcu ispatlayan senet olabilecektir. Yazılı belgenin borcu doğuran belge olması veya borcu doğrulayan (ispatlayan) belge olması bu belgenin senet niteliğine etkili değildir. Zira borcu doğuran belgeler aynı zamanda borcu da doğrulayan (ispatlayan) belgelerdir. Bir belgenin senet sayılması için aksine bir düzenleme olmadıkça şu tarihte, şu miktar borcu şu kişiye ödeyeceğim şeklinde kayıt içermesi zorunlu olmayıp iddia olunan hukukî işlemin varlığını ortaya koyması yeterlidir. Aksine özel düzenlemelere örnek olarak kambiyo senetlerine ilişkin hükümler gösterilebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 154. maddede hangi hâllerde zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş olup bunlar arasında borçlunun borcu ikrar etmesi de bulunmaktadır. Zamanaşımı kesilince alacağa ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar (TBK 156/1) ise de TBK 156/2. maddede yer alan “Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır” kuralıyla buna istisna da getirilmiştir. İkinci fıkradaki bu kural nedeniyle alacak iki yıl, beş yıl gibi farklı bir zamanaşımı süresine tabi olsa bile, borç bir senetle ikrar edilmiş ise yeniden işlemeye başlayan yeni süre on yıl olacaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; 13.11.2014 tarihli Milli Savunma Bakanı adına yazılan yazıda daha önceden ücret dereceleri düzeltilmeyen ve bu hususta yargı yoluna başvurmayanlar için kesin kabul ücret dereceleri temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği yazı tarihi olan 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin ücret ve ücret dışı alacakların ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün bulunduğu, dilekçe tarihinden itibaren faiz işletilebileceği, bu miktarların sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda bakan onayı alındığı, bu hususları belirtir şekilde alınacak sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesi belirtilmiştir. Bu yazı içeriğinde 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süre için intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının varlığı ikrar edilmiş ve bu kapsamda ödenmesi hususu yazılı belgeye bağlanmış olduğundan, bu resmi yazı gerek borçlar hukuku gerekse medeni usul hukuku anlamında hem ikrar hem de senet niteliğini taşımaktadır. Yazıda sulh anlaşmalarından söz edilmesi dava açılmasını beklemeden mevzuatta öngörülen ödemeye esas bir yöntemin gösterilmesi niteliğinde olup, alacağı kabul eden bir ikrarın ve borcun varlığını doğrulayan bir senedin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Zira varlığı kabul edilen alacağın intibaktan doğan farklara göre belirlenebilir bir miktarı içerdiği de açıktır. Bu durumda zamanaşımını kesen ikrar, senet niteliği taşıyan bir belgeye dayandığından, 13.11.2014 tarihinde zamanaşımı kesilmiş ve işçilik alacakları için geçerli olan beş yıllık zamanaşımı süresi yerine on yıllık yeni bir zamanaşımı süresi başlamıştır. Davaya konu alacağın işçilik alacaklarıyla ilgili olup 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu, 13.11.2014 tarihli yazının zamanaşımını kesen ikrar niteliğinde olduğu, bu ikrar ile zamanaşımın kesilerek yeniden işlemeye başladığı ve dava tarihinde zamanaşımının dolmadığı gerekçeleriyle değişik bozma yapılması yönünde, değerli çoğunluk ile aramızda görüş farklılığı yok ise de ikrar içeren bu yazının hukukî anlamda senet niteliği taşıdığı ve bu nedenle 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin beş yıl değil on yıl olduğu görüşünde olduğumuz için, bu ikrarın senet niteliği taşımadığı ve yeniden başlayan sürenin beş yıl olduğu yönünde oluşan gerekçesi bakımından değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/706, K. 2022/173Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/706 E.  ,  2022/173 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara yönelik davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı adına üyesi olduğu Türkiye Harb Sanayii ve Yardımcı İşkolları İşçileri Sendikası (Türk Harb-İş Sendikası) vekili dava dilekçesinde; Türk Harb-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında … (Bakanlık) ve İçişleri Bakanlığına bağlı işyerlerinde işveren tarafından işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan sendika üyesi işçilerin intibaklarının düzeltilmesi amacıyla 21.02.2012 tarihinde protokol imzalandığını, protokol kapsamında kurulan intibak komisyonunca 789 işçinin hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığına karar verilmesinden sonra Bakanlığın 18.01.2013 tarihli “ücret derecesi intibakı” başlıklı yazı ile bu işçilerin ücret derecelerinin düzeltilerek ücretlerinin 14.02.2013 tarihinden itibaren düzeltilen ücret dereceleri üzerinden ödediğini, müvekkilinin ücret derecesine de 14.02.2013 tarihinde dört derece eklendiğini, bunun üzerine ücret derecesi değişen işçilerin geriye dönük 5 yıllık fark alacaklarının dava açılmadan sulh yoluyla ödenmesinin talep edildiğini, davalı Bakanlık tarafından yayımlanan 13.11.2014 ve 15.01.2015 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazılar ile 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) çerçevesinde intibakların düzeltilerek geriye doğru 5 yıllık fark alacakları olan ve dava açmayan Sendika üyesi işçilerle sulh sözleşmesi yapılıp geriye dönük alacakların yasal faiziyle birlikte hesaplanması ve gecikmeden ödenmesinin işyerlerinden istendiğini, ödeme yapılmaya başlandıktan sonra Türk Harb-İş Sendikasının bilgisi dışında açılan davalar gerekçe gösterilerek davalı Bakanlığın 12.03.2015 tarihli yazısı ile geriye dönük yapılan ödemeler ve buna bağlı işlemlerin açılmış davalar sonuçlanıncaya kadar durdurulması yönünde işyerlerine talimat verdiğini, açılan davalarda işçiler lehine kararlar çıkması üzerine birkaç defa Bakanlığa ödeme yapılması konusunda başvuru yapıldığını ancak olumlu cevap alınamadığını, daha sonra 02.05.2018 tarihinde Kamu Denetçilik Kurumuna (KDK) başvurulduğunu, KDK’nın 22.01.2019 tarihli yazısı ile mağdur edilen sendika üyelerinin mağduriyetlerinin giderilmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yönünde Bakanlığa tavsiyede bulunulmasına karar verildiğini, ancak buna rağmen ödeme yapılmadığını, Bakanlık tarafından alacakların zamanaşımına uğradığının belirtildiğini fakat 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olduğundan zamanaşımını kestiğini, yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de henüz dolmadığını ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; 21.02.2012 tarihinde Türk Harb-İş Sendikası ile ücret derecelerinin tespiti yönünde protokol imzalandığını ancak geçmişe dönük ödemelerle ilgili bir sulh sözleşmesi yapılmadığını, protokolün 18.01.2013 tarihinden itibaren uygulandığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 154. ve 156. maddelerinin alacağın belli olmadığı, yazılı belgeye bağlanmadığı durumlarda söz konusu olacağını, Bakanlık tarafından kendi içinde yapılan yazışmalar nedeniyle zamanaşımının kesilmesi veya durmasının söz konusu olmadığını, dava konusu işçilik alacaklarının 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu ve protokole bağlı hakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 03.10.2019 tarihli ve 2019/297 E., 2019/425 K. sayılı kararı ile; Bakanlığın iç yazışması olan 13.11.2014 tarihli yazısında işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu hususunda Hukuk Müşavirliği ve Davalar Daire Başkanlığının görüşünden, intibaktan kaynaklanan alacakların 659 sayılı KHK kapsamında yapılacak sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda ise Bakan onayından bahsettiğinden borç ikrarı niteliğinde olmadığı, borç ikrarından söz edilebilmesi için borcun neye ilişkin ve ne kadar olduğunun karşı tarafa açıkça “ikrar” şeklinde belirtilmesi gerektiği, ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 188. maddesinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağının öngörüldüğü, buna göre de Bakanlığın yazısının 5 yıllık zamanaşımına tabi olan davaya konu işçilik alacakları yönünden zamanaşımını kesmediği veya durdurmadığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/4290 E., 2019/3608 K. sayılı kararı ile; 13.11.2014 tarihli yazının somut borç ikrarı içermeyip intibaktan kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığı ve fiilen ödenen yevmiye miktarı ile intibak sonrası ödenmesi gereken yevmiye miktarı arasındaki farkların periyodik ücret artış dönemlerine göre ayrı ayrı hesaplanarak tespit edilmesinden sonra alacak bulunması hâlinde sulh anlaşması yapılarak ödenmesini öngördüğünden zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı, ayrıca TBK’da düzenlenen zamanaşımını kesen nedenlerden herhangi birinin somut olayda bulunmadığı, bu nedenlerle dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresi geçtiğinden ilk derece mahkemesinin zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının usul ve yasa ile dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 27.02.2020 tarihli ve 2020/1140 E., 2020/3723 K. sayılı kararı ile; “….Taraflar arasında dava konusu alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde ise işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşveren Sendikası ile Türk Harb-İş Sendikası arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokolde 23. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin bir kısım maddelerinde değişiklik yapılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan üye işçilerin intibaklarının düzeltilmesi öngörülmüştür. …'nın 13.11.2014 tarihli yazısında; 21.02.2012 tarihli protokol gereğince intibak işlemi ve ücret derecelerinin düzeltilmesine ilişkin işlemlerin 15.01.2013 tarihi itibari ile sağlandığı, intibaktan kaynaklanan alacakların yargı yoluna başvurmayanlar için 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin kısmının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu bildirilmiştir. …'nın 13.11.2014 tarihli yazı içeriği ve 21.02.2012 tarihli protokol birlikte değerlendirildiğinde, 21.02.2012 tarihli protokolün taraflar arasında düzenlenen bir sulh sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda; davacının talebi toplu iş sözleşmesinden kaynaklı işçilik alacaklarının ödenmesi değil, 21.02.2012 tarihli protokol ile sağlanan ücret intibakından kaynaklanan ve ödenmesi taahhüt edilen fark alacakların ödenmesidir. Başka bir deyişle, dava 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakı gereğince ödenmesi gereken fark alacaklara dayanmaktadır. Alacağın dayanağı 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğuna göre, somut olay bakımından işçilik alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı süresinin değil, 6098 Sayılı Kanun'un 146. maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir. Bu durumda dava tarihi itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığından işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. Davalı Bakanlığın 13.11.2014 tarihli yazısının zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı ve işçilik alacakları için öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Ankara 7. İş Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2020/191 E., 2020/137 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, davada işçilik alacaklarının tabi olduğu 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, TBK’da öngörülen zamanaşımı süresinin bu alacak kalemlerine uygulanma olanağının olmadığı, alacağın kaynağının taraf sendikalar arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokole dayanmasının zamanaşımı süresini değiştirmeyeceği gibi TBK’nın 148. maddesi gereği de zamanaşımı sürelerinin tarafların iradeleri veya sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakından kaynaklı dava konusu fark işçilik alacaklara uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olması gerektiği ve Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısının dava konusu fark alacaklara ilişkin zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. A. Zamanaşımı : 15. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle zamanaşımı; alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, İstanbul 2001 s. 1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s. 688 vd; Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet.: Türk Medeni Hukuku, C. 1, Cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274]. 16. Zamanaşımı def'î, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu itibarla zamanaşımının sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. 17. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili konusunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir (Reisoğlu, Seza: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334; HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/255 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları). Diğer bir anlatımla davalı tarafından zamanaşımı def'î ileri sürülmedikçe o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz. Ancak taraflarca ileri sürülmesi durumunda mahkemece, zamanaşımı def’înin incelenmesi sırasında dikkat edilecek ilk husus, zamanaşımı def’înin süresinde ileri sürülüp sürülmediğinin denetlenmesi, şayet def’înin kanunda belirlenen süreler içerisinde ileri sürüldüğünün belirlenmesi hâlinde ileri sürülen talep hakkında zamanaşımı olgusunun vuku bulup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Zira taraflardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’înin incelenmesi, doğal olarak yasal süresi içerisinde ileri sürülmüş bir zamanaşımı def’înin varlığına bağlı olup yasal süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def’î hakkında inceleme yapılamaz. 18. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î ve savunma aracı olan zamanaşımında öngörülen sürelere değinmekte yarar vardır. 19. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” düzenlemesi ile kanunlarda zamanaşımına ilişkin başka bir süre gösterilmemişse alacağın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı ancak ayrı süreler öngörülmüşse o sürelerin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. 20. Bu genel düzenleme sonrası ise TBK’nın 147. maddesinde bazı alacakların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bu alacaklar, kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler; otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar; vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticarî simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar; yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç veya gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklardır. 21. Maddede altı bent hâlinde sayılan beş yıllık zamanaşımına tabi alacakların ortak nitelikleri, uzun süre askıda kalmaya elverişli bulunmamalarıdır. Birinci bentte sayılan kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacakların ise ortak nitelikleri dönemsel olmalarıdır. Ancak birinci bentteki sayma sınırlayıcı değildir ve dönemsel edimlere benzer diğer edimlerde buraya girmektedir (Uygur, Turgut: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, I. Cilt, Ankara 2013, s.959). 22. Öte yandan 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde “Ücret ve ücretin ödenmesi” başlığı altında; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. (Değişik ikinci fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka  hesapları dışında ödeyemezler. (Ek fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.” düzenlemesi ile TBK ile paralel olacak şekilde yapılan düzenleme ile ücret alacaklarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu belirtilmiştir. 23. Bu hükmün kapsamına fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile ikramiye ve prim gibi ücret ekleri ve diğer işçilik hakları da girmektedir (Çelik, Nuri/ Canikoğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat: İş Hukuk Dersleri, Beta, Yenilenmiş 28. Bası, İstanbul 2015, s.230; Mollamahmutoğlu, Hamdi: İş Hukuku, Gözden Geçirilmiş Yenilenmiş 2. Bası, Ankara 2005, s. 400). 24. İkramiye asıl ücrete ek olarak bazı vesilelerle verilen özel bir ücrettir. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde açık veya örtülü olarak kararlaştırılmış bulunuyorsa ücretin bir bölümünü oluşturur ve işçiye de bir talep hakkı sağlar. Bu nedenlerle ücrete ilişkin düzenlemeler ikramiye hususunda uygulama yeri bulur (Çelik/Canikoğlu/Canbolat, s. 224). 25. İlave tediye ise 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanunun 2 nci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun (6772 sayılı Kanun) da düzenlenmiş olmakla Devlet ve ona bağlı kurumlarda bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan her işçinin ilave tediyeye hak kazanacağı belirtilmiştir. Yine 6772 sayılı Kanun’da ücret sistemleri ne olursa olsun, işçilere her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye ödeneceği belirtilmiştir. İlave tediye de niteliği gereği hem dönemsel bir edim hem de bir ücret alacağı niteliğindedir. 26. Sonuç itibariyle ücret, akdi ikramiye ve ilave tediye ücret alacakları gerek 4857 sayılı İş Kanunu gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 27. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 148. maddesinde zamanaşımı sürelerinin kesin nitelikte olup sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı, 149. maddesinde alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması ile zamanaşımının başlayacağı, 150. maddesinde ise ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı için zamanaşımının ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günden işlemeye başlayacağı öngörülmüştür. Ayrıca zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için, alacaklının alacağından haberdar olması veya haberdar olmak zorunda olması da şart değildir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2014, s.1284-1285). 28. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153. ve 154. maddelerinde zamanaşımının durması ve kesilmesi hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını durduran sebeplerin varlığı hâlinde zamanaşımı hiç işlemeye başlamaz, daha önce işlemeye başlamışsa, işlemesi durur. Zamanaşımının kesilmesinde kural olarak yeni bir süre işlemeye başlarken zamanaşımının durmasında eksik kalan sürenin tamamlanması söz konusu olur (Uygur, s. 978). 29. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda zamanaşımını kesen sebepler 154. maddede düzenlenmiş olup anılı maddeye göre; “…Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa”. 30. Maddenin 1. fıkrasında borçlunun fiili ile; 2. fıkrasında ise alacaklının fiili nedeniyle zamanaşımının kesilmesi düzenlenmiştir. Borçlunun maddede belirtilen eylemlerinin alacaklısına veya temsilcisine yöneltilmesi ve ayırt etme gücü bulunan borçlu tarafından bizzat veya yetkili temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Ayrıca borcu ikrar eden borçlunun bu durumunun zamanaşımını keseceğini bilip bilmemesi önemli değildir (Eren, s.1293). 31. Borçlu üçüncü bir şahsa da ikrarda bulunurken, bu ikrarın alacaklının bilgisine sunulacağını ciddi olarak öngörmüş sayılırsa zamanaşımı yine kesilmiş olur (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler,7. Bası, İstanbul 1993, s. 1053). 32. Maddedeki “borcu ikrar” deyimi, “borcu tanıma” şeklinde değerlendirilmelidir. Bu tanıma açık ve zımni olabileceği gibi tanımanın mahkeme dışında yapılması da mümkündür. Ancak sonuç doğurabilmesi, alacaklıya yöneltilmiş bulunmasına ve borçlunun temyiz kudretine sahip olmasına bağlıdır (Uygur, s. 984). 33. Kanun zamanaşımının kesilmesini bu şekilde düzenledikten sonra yeni sürenin başlamasına ilişkin olarak 156. maddesinde “Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde” başlığı altında; “Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” düzenlemesine yer vermiştir. 34. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 1. fıkrasında zamanaşımının kesilmesi ile başlayan yeni sürenin ne kadar olacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak 2. fıkrasındaki ifadede öngörülen düzenlemeden yola çıkılarak ilk fıkradaki süre, gerek doktrin, gerek uygulamada, kural olarak eski sürenin aynısı, örneğin kesilen zamanaşımı süresi, beş yıl ise, yeniden işlemeye başlayacak zamanaşımı süresi de beş yıl olacaktır (Uygur, s. 989). 35. Maddenin 2. fıkrasında ilk fıkraya istisna teşkil eden hâller gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise yeni süre kesilen zamanaşımı süresi ile aynı olmayacak, bu hâllerde yeni süre her zaman on yıl olacaktır. Oysa borcun bir senette değil de diğer herhangi bir suretle ikrar edilmesi yine zamanaşımını kesmekle birlikte bu durumda yeniden işleyecek süre eskisi kadar olur; mutlaka on yıl olmaz. Borcun bir senetle ikrar edilmiş sayılması için alacaklıya, borçlu tarafından, alacağın varlığını ve miktarını belirten bir belge verilmiş olmalıdır. O hâlde alacağın varlığını kabul etmekle yetinen, fakat miktarını ihtiva etmeyen bir belge, maddede sözü edilen senet sayılmaz. 36. Alacaklı tarafından borçlu aleyhine açılan bir dava sonunda borç mahkemenin hükmü ile sâbit olursa, yeniden işleyecek zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olacaktır. İcra mahkemeleri tarafından borçlunun icra takibine yaptığı itiraz üzerine verilen ve itirazın kaldırılmasına dair olan kararların “hüküm” niteliğinde sayılması mümkün değildir. Zira kanunda kastedilen anlamda hüküm, kesin hüküm teşkil eden mahkeme veya hakem ilâmından ibarettir (Akman / Burcuoğlu /Altop /Tekinay, s.1063-1064). B. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname Kapsamında Sulh, Usulü ve Sonuçları: 37. Sulh, taraflar arasında meydana gelen anlaşmazlıkların taraf iradelerinin karşılıklı olarak uyuşması neticesinde sona erdirilmesidir. İç hukukta sulh kavramı; çekişmeli bir konuda tarafların kendi istekleri ile vazgeçip anlaşmaları (eski hâle dönme), karşılıklı istemleri ile uzlaşmaya dayanan ivazlı bir akit, uluslararası hukukta ise sulh kavramı devletler arasında ilişkilerin sürmesini ya da herhangi bir nedenle kesilmiş olan ilişkilerin açılmasını belirtmek anlamı taşımaktadır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, Cilt I,s. 1022). 38. Hukukî açıdan sulhün anlamı ise sözlük anlamına benzer ancak daha dar olarak, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmek amacıyla yaptıkları sözleşme olarak nitelendirilmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3742; Tanrıver, Süha: “Mahkeme Huzurunda Yapılan Sulhler”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, S. 1, 1994, s. 333). 39. Sulh kavramı ilk olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesi ile birlikte kanunda yerini almış ve görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla mahkeme huzurunda yaptıkları sözleşme olarak belirtilmiştir. 40. Sulh hususunda düzenlemeler genel olarak özel hukuk alanında yapılmış olsa da, idarenin taraf olduğu adli veya idari uyuşmazlıklara ilişkin olarak da tarafların uyuşmazlık üzerindeki tasarrufları ile yargı yoluna başvurmaksızın uzlaşabilmelerine ilişkin düzenlemeler ayrıca özel hukuk alanında öngörülen sulh kavramından farklı olarak hukukumuzda yer almaktadır. 41. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname de bu kapsamda sulh yoluyla idarenin taraf olduğu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin olarak 02.11.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İdarenin tabi olduğu kurallar ve idari rejim sebebiyle özel hukuk uyuşmazlıklarına getirilen yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarının idarelerin taraf olduğu uyuşmazlıklara uygulanmasında ciddi zorluklarla karşılaşılması ve beklenen yararın sağlanmaması karşısında uyuşmazlıkların yargıya alternatif yollardan giderilmesine imkân tanıyan “sulh” kurumu, özel hukuk uygulamalarından ayrı şekilde 659 sayılı KHK ile idare için düzenlenmiştir (Karaaslan Mehmet: “İdarenin Taraf Olduğu Uyuşmazlıkların Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri İle Giderilmesi”, TBB Dergisi, S.140, Ocak-Şubat 2019, s. 85). 659 sayılı KHK ile aslında özel hukuk uygulamalarından farklı olarak sulh adı altında idareye taraf olduğu uyuşmazlıklar konusunda alternatif bir ödeme yöntemi belirlenmiştir. 42. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile idarelerin hukuk hizmetlerini etkili, verimli ve usul ekonomisine uygun şekilde yerine getirmesi, bu hizmetlerin yürütülmesinde uygulama birliği sağlanması ve yargılamaya göre daha çabuk hareket edilerek uyuşmazlıkların uzlaşma temeline dayanan yolla çözülmesi amaçlanmaktadır. 659 sayılı KHK’nın kapsamını ise idarenin bir tarafını teşkil ettiği adli ve idari uyuşmazlıkların çözümü oluşturmaktadır. 43. 659 sayılı KHK’nın 9. maddesinde “Adli uyuşmazlıklarda sulh” başlığı ile; “(1) İdarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmesi esastır. İdareler, kendi aleyhlerine dava açılacağını veya icra takibine başlanılacağını öğrenmeleri durumunda da karşı tarafı sulhe davet edebilirler. Sulhe davet, uyuşmazlığın tarafı olan gerçek veya tüzel kişilerce de yapılabilir. İlgili mevzuatında daha uzun bir süre öngörülmediği takdirde, sulhe davette karşı tarafa, ifa, itiraz veya sulh teklifinde bulunmak üzere otuz güne kadar süre verilir. (2) Gecikmesinde sakınca bulunan veya işin mahiyeti gereği süre verilmesinde fayda görülmeyen hallerde doğrudan dava ve icra yoluna başvurulabilir. (3) Dava konusu edilmiş veya icraya intikal etmiş uyuşmazlıklarda da taraflarca sulh teklifinde bulunulabilir. (4) 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan tüm taksit tekliflerinin değerlendirilmesi de bu madde kapsamında yapılır. (5) Sulh başvurularının altmış gün içinde sonuçlandırılması zorunludur. Sulh başvurusu altmış gün içinde sonuçlandırılmamışsa istek reddedilmiş sayılır.” düzenlemesi öngörülürken devam eden maddelerinde de sulhün usul ve esaslarına yer verilmiştir. 44. Madde metninden de anlaşılacağı üzere adli uyuşmazlıklar için adli yargı yoluna başvurmadan idareye sulh davetinde bulunma yükümlülüğü yüklemek suretiyle uyuşmazlığı alternatif yolla çözmek amaçlanmıştır. Yalnızca idarenin, adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan sulh daveti yapılması değil, aynı zamanda idarenin kendi aleyhine dava açılacağını veya icra takibi yapılacağını öğrenmesi durumunda da sulh daveti yapılacağı düzenlenmiştir. Öte yandan uyuşmazlığın diğer tarafı olan kişilere de sulhe davet imkânı tanınmıştır. 45. 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin “Adli uyuşmazlıklarda sulhün usul ve esasları” başlığı ile yer alan düzenlemesinde; “… (1) Sulh anlaşması, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsar. Sulhe konu işte birden çok ihtilaf bulunduğu takdirde asıl olan, ihtilafın tamamının çözümlenmesidir. Ancak kamu menfaati görüldüğünde kısmi sulh de mümkündür. (2) Maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer’ilerinden kısmen ya da tamamen vazgeçilebilir. (3) Bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanak ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunur. Ancak vadeye bağlanmamış alacaklarda tutanağın imzalandığı tarihten itibaren iki aylık sürenin dolmasından, vadeye bağlanmış alacaklarda ise vadenin dolmasından önce tutanak icraya konulamaz. Sulh anlaşması hükümleri yerine getirilmediği takdirde alacak muaccel olur ve sulhe konu edilen hak veya alacaklar, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanan faizi ile birlikte takip ve tahsil edilir.” (4) Sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. (5) Tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni süreler durur. Sulhün sağlanamaması halinde bu husus tutanağa bağlanır, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni süreler yeniden işlemeye başlar. Mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılır.” . 11. maddesinde “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” başlığında; “(1) İdarelerin; a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına (2.824.611,00 TL) kadar olanlarda (1.000.000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 1.000.000 Türk Lirasından (2.824.611,00 TL) fazla olanlardan 10.000.000 Türk Lirasına (28.246.180,00 TL) kadar olanlarda (10.000.000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan, c) 10.000.000 Türk Lirasından (28.246.180,00 TL) fazla olanlarda Cumhurbaşkanı, yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir….” düzenlemeleri ile sulhün esas ve yöntemi belirtilmiştir. 46. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonu, 659 sayılı KHK’nın 2. maddesinde; idarelerin bünyesinde, ilgili idarenin üst yöneticisi tarafından oluşturulan hukuk birim amiri ve hukukî uyuşmazlıkla ilgili birim amirinin bulunduğu en az üç üyeden oluşan komisyon olarak tanımlanmıştır. Bu komisyon uyuşmazlığa dair görüş bildirmekle yükümlü olup icrai bir karar alması söz konusu değildir. 47. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun hazırladığı görüş maddede belirtildiği üzere karar vermeye yetkili mercilere sunulacak ve bu yetkili mercilerde görüşü değerlendirerek sulh başvurusunu kabul veya reddedecektir. Sulh başvurusu bu yetkili mercilerce kabul edilse de idari makamların yaptığı sulh davetinin başvurucu tarafından kabul edilmemesi hâlinde sulh başvurusu olumsuz sonuçlanacaktır. 48. Sulh başvurusunun kabul ile sonuçlanması üzerine ise bir sulh anlaşma tutanağı düzenlenir. 659 sayılı KHK kapsamında sulh, tarafların dava açmadan önce başvurdukları bir yöntem olup yargılama hukukundan farklı olarak görülmekte olan bir davayı sona erdirme etkisi bulunmamaktadır. 49. Sulh sözleşmesi tarafların karşılıklı iradelerinin uyuşması sonucu imzaladıkları bir sözleşmedir ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmektedir. 659 sayılı KHK kapsamında yapılan sulh ise açık bir şekilde davayı sona erdirmemekte, sulh olunan konu ya da miktara ilişkin olarak dava açılmaması sonucunu desteklemektedir. 50. 659 sayılı KHK’da sulh anlaşması tutanaklarının ilam niteliğinde belge olduğu belirtilmiştir. Hukukumuzda ilamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesine rağmen ilam niteliğindeki belgelerin kesin hüküm gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir (Tanrıver, Süha; İlâmlı İcra Takibinin Dayanakları ve İcranın İadesi, Ankara 1996, s.83). Yani sulh anlaşma tutanağı ilam niteliğinde belge olduğundan ilamların icrasına dair hükümler doğrultusunda infaz edilecektir ancak maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır. C. Somut olayın değerlendirilmesi: 51. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun (6356 sayılı Kanun) 26. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir. Yargılama sürecinde üyeliğin sona ermesi üyenin yazılı onay vermesi kaydıyla bu yetkiyi etkilemez.” düzenlemesine dayanarak sendika üyesi olan davacı adına bu davayı Türk Harb-İş Sendikası vekilinin açtığı somut olayda davacının davalı … Bakanlığına ait 44. Bakım Fabrika Müdürlüğünde 17.09.1996 tarihinde 4. dereceden çalışmaya başladığını ancak ilk intibak derecesi hatalı ve eksik gösterildiğinden ücretinin eksik ödendiğini ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş; davalı vekili ise talep edilen fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 52. Davalı Bakanlığa bağlı işyerlerinde çalışan çok sayıda işçinin ilk intibak derecelerinin hatalı belirlendiği ve bu sebeple eksik ücret ödendiği Bakanlığında kabulünde olup bu çerçevede davayı açan işçi sendikası Türk Harb-İş Sendikası ile işveren sendikası olan TÜHİS arasında 21.02.2012 tarihinde protokol imzalanmıştır. Protokolün geçici 3. maddesinde 23.03.2012 tarihine kadar ücret derecesi intibakının yanlış yapıldığını ispatlayıcı belgelerle birlikte işyerine yazılı olarak müracaat eden işçinin bu madde hükümlerine göre oluşturulacak komisyon tarafından işe alınış ücret derecesinin hatalı olduğunun tespit edilmesi hâlinde komisyon tarafından belirlenen ücret derecesine intibakı yapılacağı belirtilmiştir. Maddenin devamında da komisyonun Milli Savunma Bakanlığınca görevlendirilecek iki, işveren ve işçi sendikaları ile ilgili kuvvet komutanlıklarından birer kişinin katılımıyla oluşturulacağı düzenlenmiştir. 53. Protokol kapsamında kurulan komisyonca başvuru yapan işçilerin durumları incelenerek hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığı tespit edilenlerin 14.02.2013 tarihinden itibaren yeni ücret dereceleri üzerinden ücretlerinin ödeneceği bildirilmiştir. Davacının da (16) olan ücret derecesinin bu tarihten itibaren geçerli olmak üzere (20)’ye çıkartıldığı ve davacının bu ücret derecesi üzerinden ücretlerini almaya başladığı anlaşılmaktadır. 54. Bu aşamadan sonra Türk Harb-İş Sendikası protokolün amacına uygun olarak Bakanlıktan ücret derecesi değişen işçilerin fark işçilik alacaklarının dava açılmadan beş yıl geriye dönük ödenmesini talep etmiştir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve işçi sendikasına gönderilen 13.11.2014 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı ile geriye dönük ödemelere ilişkin Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki kesin kabul ve ücret derecelerinin temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru beş yıl süreye ilişkin ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının, faiz talebinde bulunulması hâlinde yasal faiz ödenebileceğinin ve 659 sayılı KHK kapsamında sulh anlaşmaları ile çözümlenebilmesi için de Milli Savunma Bakanının onayının alınması gerektiğinin bildirildiği bu konuda gerekli Bakan onayının da alındığının belirtildiği görülmüştür. Aynı yazıda “Milli Savunma Bakanı namına” imzası bulunan personel başkanının sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibak alacaklarından kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesini rica ettiği görülmüştür. 55. Her ne kadar geçmişe dönük beş yıllık işçilik alacaklarının ödenmesi hususunda mutabık kalınmış ve Bakanlık ödenmesi hususunda yazı yayımlamış ise de Türk Harb-İş Sendikası’nın bilgisi dışında sendika üyesi işçiler tarafından dava açılması üzerine 12.03.2015 tarihli yazı ile sulh tekliflerinin kabul edilmemesi ve ödemelerin durdurulması konusunda Milli Savunma Bakanının onayının kaldırılması onayının alındığı belirtilmiş ve bu onay kaldırma aşamasından sonra da davacının da içinde yer aldığı işçilere ödeme yapılmamıştır. 56. Yukarıda aşamaları belirtilen süreç konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamakla birlikte burada öncelikle tespiti gereken husus; davacının talep ettiği fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarına ilişkin zamanaşımı süresinin ne olduğudur. 57. Davaya konu işçilik alacakları niteliği itibariyle genel anlamda ücret niteliğinde olup bu hâliyle gerek İş Kanunu’nun 32. maddesinin son fıkrası gerekse de genel kanun niteliğinde olan TBK’nın 147. maddesinin 1. fıkrası gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu açıktır. 58. Özel Daire bozma kararında dava konusu işçilik alacaklarının dayanağının 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğu belirtilerek TBK’nın 146. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresi olan on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği belirtilmişse de bu tespit hatalıdır. Zira davaya konu alacaklar hatalı intibak uygulamasına bağlı ücret ve ücretin eki niteliğinde olan fark işçilik alacaklarından ibarettir. Sözleşme olduğu belirtilen 21.02.2012 tarihli protokol ücretlerin ödenmesine ilişkin olmayıp sadece işçilerin derece intibaklarının yapılmasına ilişkindir. Daha sonra düzenlenen 13.11.2014 tarihli sulh yapılması yönündeki yazı da bu alacakların vasfını değiştirmemektedir. 59. Mahkemece zamanaşımı süresinin beş yıl olduğuna yönelik yapılan değerlendirme bu yönüyle yerindedir. 60. Dava konusu işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresine yönelik bu belirlemeden sonra 13.11.2014 tarihli yazının niteliğini tespit etmek gerekmektedir. 61. Milli Savunma Bakanı namına personel başkanı imzası ile yayımlanan ve Türk Harb-İş Sendikasına gönderilen “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı içeriğinde yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki derece tespitlerinin esas alınarak 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için intibaka bağlı olarak ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının 659 sayılı KHK kapsamında sulh sözleşmesi yapılarak gecikmeye mahal vermeden ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 62. Davacı işçinin de protokol kapsamında komisyon kararı ile ücret derecesinin (16) iken (20) ye çıkarıldığı ve bu kapsamda dört derece ilave edildiği anlaşılmakla, ilave edilen derece belirli olduğundan işverenin yapacağı ödemede bu kapsamda kesin belirli bir rakama tekabül etmektedir. Sonuç itibariyle 13.11.2014 tarihli yazı, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için 21.02.2012 tarihli protokol kapsamında oluşturulan intibak komisyonu tarafından belirlenen derece farklarının işçiye ödenmesi noktasında kesin bir kabul içermekle, anılan protokol öngörülen hakların ikrarı mahiyetindedir. 63. Bu ikrar niteliğinde olan belgenin zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğu ve kesilen zamanaşımının da yeniden işlemeye başlaması gerektiği sabittir. 64. Ödemelerin sulh sözleşmesi ile yapılması da 659 sayılı KHK’dan kaynaklanmaktadır. Sendikaya hitaben yazılan 13.11.2014 tarihli yazıda, düzeltilen intibak derecesine göre ücret ve ücret dışı işçilik alacakları açıkça kabul edildiği hâlde bir ödeme yöntemi olarak sulh anlaşması yapılacağı açıklanmıştır. Nitekim yazının 5. ve 6. maddelerinde intibaktan kaynaklanan işçilik alacaklarının sulh anlaşması yoluyla ödenmesinden söz edilmiştir. Ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılması suretiyle 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ilam niteliğinde belgeye bağlanması amaçlanmıştır. 659 sayılı KHK uyarınca ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılacak olması kesin borç ikrarını ortadan kaldıran bir durum değildir. 65. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni sürenin on yıl olduğu aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilmiş ise de; dava konusu fark işçilik alacaklarının bir senetle ikrar edilmediği, mahkeme veya hakem kararına da bağlanmadığı dikkate alındığında, sözü edilen kuralın somut uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Zira 13.11.2014 tarihli yazı ve 21.02.2012 tarihli protokol uyarınca oluşturulan komisyon kararına göre belirlenen intibak derecesi kapsamında davaya konu ücret ve ücret dışı alacaklar belirlenebilir mahiyette olsa da açıkça borç miktarı gösterilmemiştir. Açıkça borç miktarının yer almadığı belgenin Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 2. fıkrası anlamında senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu durumda dava konusu alacaklar için yeni süre, işçilik alacakları için öngörülen beş yıllık süre olmalıdır. 66. Sonuç itibariyle dava konusu fark işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresi beş yıl olup Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısı ikrar niteliğinde olduğundan zamanaşımı süresi bu yazı ile kesilmiş ve bu tarih itibariyle de yeni beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlamıştır. Eldeki dava da 11.06.2019 tarihinde açıldığından beş yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. 67. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olup zamanaşımını kestiği, senet niteliğinde olduğu ve bu tarihten sonra uygulanması gereken zamanaşımı süresinin ise TBK’nın 156. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen senetle ikrar edilmiş bir borç niteliğinde olduğundan 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin on yıl olması gerektiği, direnme kararının bu farklı değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile borç ikrarı için net bir borç miktarının belirtilmesi gerektiği, 13.11.2014 tarihli yazının sulh anlaşması yapılabileceği hususuna ilişkin bir öneri niteliğinde olduğu, miktar belli olmadan ikrar söz konusu olmayacağından dava konusu fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığı ve direnme kararının bu belirtilen değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 68. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 22.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Senet, gerek medeni usul hukuku gerekse borçlar hukuku bakımından çok önemli temel bir kavram olmasına rağmen Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda senedin tanımı yapılmamıştır. Geniş anlamıyla senet, bir kimsenin meydana getirdiği (veya temsilcisi ya da vekili aracılığıyla getirttiği) ve kendi aleyhine delil teşkil eden belgedir. Yazılı delil (senet) 6100 sayılı HMK’da kesin delil olarak düzenlenmiştir. İkrar ve yemin de kesin delillerden olmakla birlikte bir uyuşmazlıkta bu deliller karşı tarafın arzusuna bağlı olarak ortaya çıkabilecek delillerden olduğu için ileride bir ispat vasıtası olarak senet, en önemli kesin delil niteliğini taşımaktadır. Zira hukukî işlemle ilgili olarak bir ikrar veya yemin delilinin ortaya çıkabileceği önceden belli olmadığından bu konuda borçlunun imzasını taşıyan irade açıklaması içeren yazılı belge (senet) elde eden kimse, alacağının varlığının ispatı konusunda kendisini daha güvende hissedecek ve bir davaya konu olduğunda ikrar veya yemin delili ortaya çıkmasını beklemeden bu senetle alacağını ispatlayabilecektir. Senetle ispat HMK 200 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Senetle ispatı gereken hususlar bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerdir. Maddede sözü edilen senet hukukî işleme ilişkin irade açıklamasını içeren, dar anlamda (hukukî anlamda) senet olarak adlandırılan yazılı belgelerdir. Yazılı bir belgenin hukukî anlamda senet niteliğini taşıyabilmesi için irade açıklamasında bulunan tarafın imzasını veya imza olarak kabul edilen bir işaretini içermesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.09.1963 tarih 10/27 sayılı kararında hukukî anlamda senedin tanımı yapılmış ve “davacı ile davalı arasında bir hukukî ilişkiyi belgelendirmek üzere düzenlenmiş ve sözü edilenlerden biri tarafından öbürüne yöneltilmiş yahut sözü edilenlerce birbirlerine karşılıklı olarak yöneltilmiş irade beyanlarını kapsayan kağıtlar” olduğu belirtilmiştir. Borçlar hukuku anlamında senet borcu doğuran bir belge olabileceği gibi borcu doğrulayan bir belge de olabilir. Kanunda yazılı şekilin arandığı sözleşmeler bakımından bu yazılı belge borcu doğuran senet olabilecek ise de yazılı şekilin aranmadığı ve karşılıklı irade açıklamasıyla kurulabilen sözleşmeler bakımından ise borcu ispatlayan senet olabilecektir. Yazılı belgenin borcu doğuran belge olması veya borcu doğrulayan (ispatlayan) belge olması bu belgenin senet niteliğine etkili değildir. Zira borcu doğuran belgeler aynı zamanda borcu da doğrulayan (ispatlayan) belgelerdir. Bir belgenin senet sayılması için aksine bir düzenleme olmadıkça şu tarihte, şu miktar borcu şu kişiye ödeyeceğim şeklinde kayıt içermesi zorunlu olmayıp iddia olunan hukukî işlemin varlığını ortaya koyması yeterlidir. Aksine özel düzenlemelere örnek olarak kambiyo senetlerine ilişkin hükümler gösterilebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 154. maddede hangi hâllerde zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş olup bunlar arasında borçlunun borcu ikrar etmesi de bulunmaktadır. Zamanaşımı kesilince alacağa ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar (TBK 156/1) ise de TBK 156/2. maddede yer alan “Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır” kuralıyla buna istisna da getirilmiştir. İkinci fıkradaki bu kural nedeniyle alacak iki yıl, beş yıl gibi farklı bir zamanaşımı süresine tabi olsa bile, borç bir senetle ikrar edilmiş ise yeniden işlemeye başlayan yeni süre on yıl olacaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; 13.11.2014 tarihli Milli Savunma Bakanı adına yazılan yazıda daha önceden ücret dereceleri düzeltilmeyen ve bu hususta yargı yoluna başvurmayanlar için kesin kabul ücret dereceleri temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği yazı tarihi olan 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin ücret ve ücret dışı alacakların ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün bulunduğu, dilekçe tarihinden itibaren faiz işletilebileceği, bu miktarların sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda bakan onayı alındığı, bu hususları belirtir şekilde alınacak sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesi belirtilmiştir. Bu yazı içeriğinde 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süre için intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının varlığı ikrar edilmiş ve bu kapsamda ödenmesi hususu yazılı belgeye bağlanmış olduğundan, bu resmî yazı gerek borçlar hukuku gerekse medeni usul hukuku anlamında hem ikrar hem de senet niteliğini taşımaktadır. Yazıda sulh anlaşmalarından söz edilmesi dava açılmasını beklemeden mevzuatta öngörülen ödemeye esas bir yöntemin gösterilmesi niteliğinde olup, alacağı kabul eden bir ikrarın ve borcun varlığını doğrulayan bir senedin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Zira varlığı kabul edilen alacağın intibaktan doğan farklara göre belirlenebilir bir miktarı içerdiği de açıktır. Bu durumda zamanaşımını kesen ikrar, senet niteliği taşıyan bir belgeye dayandığından, 13.11.2014 tarihinde zamanaşımı kesilmiş ve işçilik alacakları için geçerli olan beş yıllık zamanaşımı süresi yerine on yıllık yeni bir zamanaşımı süresi başlamıştır. Davaya konu alacağın işçilik alacaklarıyla ilgili olup 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu, 13.11.2014 tarihli yazının zamanaşımını kesen ikrar niteliğinde olduğu, bu ikrar ile zamanaşımın kesilerek yeniden işlemeye başladığı ve dava tarihinde zamanaşımının dolmadığı gerekçeleriyle değişik bozma yapılması yönünde, değerli çoğunluk ile aramızda görüş farklılığı yok ise de ikrar içeren bu yazının hukukî anlamda senet niteliği taşıdığı ve bu nedenle 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin beş yıl değil on yıl olduğu görüşünde olduğumuz için, bu ikrarın senet niteliği taşımadığı ve yeniden başlayan sürenin beş yıl olduğu yönünde oluşan gerekçesi bakımından değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/705, K. 2022/172Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/705 E.  ,  2022/172 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara yönelik davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı adına üyesi olduğu Türkiye Harb Sanayii ve Yardımcı İşkolları İşçileri Sendikası (Türk Harb-İş Sendikası) vekili dava dilekçesinde; Türk Harb-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında … (Bakanlık) ve İçişleri Bakanlığına bağlı işyerlerinde işveren tarafından işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan sendika üyesi işçilerin intibaklarının düzeltilmesi amacıyla 21.02.2012 tarihinde protokol imzalandığını, protokol kapsamında kurulan intibak komisyonunca 789 işçinin hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığına karar verilmesinden sonra Bakanlığın 18.01.2013 tarihli “ücret derecesi intibakı” başlıklı yazı ile bu işçilerin ücret derecelerinin düzeltilerek ücretlerinin 14.02.2013 tarihinden itibaren düzeltilen ücret dereceleri üzerinden ödediğini, müvekkilinin ücret derecesine de 14.02.2013 tarihinde dört derece eklendiğini, bunun üzerine ücret derecesi değişen işçilerin geriye dönük 5 yıllık fark alacaklarının dava açılmadan sulh yoluyla ödenmesinin talep edildiğini, davalı Bakanlık tarafından yayımlanan 13.11.2014 ve 15.01.2015 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazılar ile 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) çerçevesinde intibakların düzeltilerek geriye doğru 5 yıllık fark alacakları olan ve dava açmayan Sendika üyesi işçilerle sulh sözleşmesi yapılıp geriye dönük alacakların yasal faiziyle birlikte hesaplanması ve gecikmeden ödenmesinin işyerlerinden istendiğini, ödeme yapılmaya başlandıktan sonra Türk Harb-İş Sendikasının bilgisi dışında açılan davalar gerekçe gösterilerek davalı Bakanlığın 12.03.2015 tarihli yazısı ile geriye dönük yapılan ödemeler ve buna bağlı işlemlerin açılmış davalar sonuçlanıncaya kadar durdurulması yönünde işyerlerine talimat verdiğini, açılan davalarda işçiler lehine kararlar çıkması üzerine birkaç defa Bakanlığa ödeme yapılması konusunda başvuru yapıldığını ancak olumlu cevap alınamadığını, daha sonra 02.05.2018 tarihinde Kamu Denetçilik Kurumuna (KDK) başvurulduğunu, KDK’nın 22.01.2019 tarihli yazısı ile mağdur edilen sendika üyelerinin mağduriyetlerinin giderilmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yönünde Bakanlığa tavsiyede bulunulmasına karar verildiğini, ancak buna rağmen ödeme yapılmadığını, Bakanlık tarafından alacakların zamanaşımına uğradığının belirtildiğini fakat 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olduğundan zamanaşımını kestiğini, yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de henüz dolmadığını ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; 21.02.2012 tarihinde Türk Harb-İş Sendikası ile ücret derecelerinin tespiti yönünde protokol imzalandığını ancak geçmişe dönük ödemelerle ilgili bir sulh sözleşmesi yapılmadığını, protokolün 18.01.2013 tarihinden itibaren uygulandığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 154. ve 156. maddelerinin alacağın belli olmadığı, yazılı belgeye bağlanmadığı durumlarda söz konusu olacağını, Bakanlık tarafından kendi içinde yapılan yazışmalar nedeniyle zamanaşımının kesilmesi veya durmasının söz konusu olmadığını, dava konusu işçilik alacaklarının 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu ve protokole bağlı hakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 03.10.2019 tarihli ve 2019/294 E., 2019/422 K. sayılı kararı ile; Bakanlığın iç yazışması olan 13.11.2014 tarihli yazısında işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu hususunda Hukuk Müşavirliği ve Davalar Daire Başkanlığının görüşünden, intibaktan kaynaklanan alacakların 659 sayılı KHK kapsamında yapılacak sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda ise Bakan onayından bahsettiğinden borç ikrarı niteliğinde olmadığı, borç ikrarından söz edilebilmesi için borcun neye ilişkin ve ne kadar olduğunun karşı tarafa açıkça “ikrar” şeklinde belirtilmesi gerektiği, ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 188. maddesinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağının öngörüldüğü, buna göre de Bakanlığın yazısının 5 yıllık zamanaşımına tabi olan davaya konu işçilik alacakları yönünden zamanaşımını kesmediği veya durdurmadığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/4287 E., 2019/3605 K. sayılı kararı ile; 13.11.2014 tarihli yazının somut borç ikrarı içermeyip intibaktan kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığı ve fiilen ödenen yevmiye miktarı ile intibak sonrası ödenmesi gereken yevmiye miktarı arasındaki farkların periyodik ücret artış dönemlerine göre ayrı ayrı hesaplanarak tespit edilmesinden sonra alacak bulunması hâlinde sulh anlaşması yapılarak ödenmesini öngördüğünden zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı, ayrıca TBK’da düzenlenen zamanaşımını kesen nedenlerden herhangi birinin somut olayda bulunmadığı, bu nedenlerle dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresi geçtiğinden ilk derece mahkemesinin zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının usul ve yasa ile dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 27.02.2020 tarihli ve 2020/1144 E., 2020/3727 K. sayılı kararı ile; “….Taraflar arasında dava konusu alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde ise işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşveren Sendikası ile Türk Harb-İş Sendikası arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokolde 23. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin bir kısım maddelerinde değişiklik yapılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan üye işçilerin intibaklarının düzeltilmesi öngörülmüştür. …'nın 13.11.2014 tarihli yazısında; 21.02.2012 tarihli protokol gereğince intibak işlemi ve ücret derecelerinin düzeltilmesine ilişkin işlemlerin 15.01.2013 tarihi itibari ile sağlandığı, intibaktan kaynaklanan alacakların yargı yoluna başvurmayanlar için 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin kısmının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu bildirilmiştir. …'nın 13.11.2014 tarihli yazı içeriği ve 21.02.2012 tarihli protokol birlikte değerlendirildiğinde, 21.02.2012 tarihli protokolün taraflar arasında düzenlenen bir sulh sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda; davacının talebi toplu iş sözleşmesinden kaynaklı işçilik alacaklarının ödenmesi değil, 21.02.2012 tarihli protokol ile sağlanan ücret intibakından kaynaklanan ve ödenmesi taahhüt edilen fark alacakların ödenmesidir. Başka bir deyişle, dava 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakı gereğince ödenmesi gereken fark alacaklara dayanmaktadır. Alacağın dayanağı 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğuna göre, somut olay bakımından işçilik alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı süresinin değil, 6098 Sayılı Kanun'un 146. maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir. Bu durumda dava tarihi itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığından işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. Davalı Bakanlığın 13.11.2014 tarihli yazısının zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı ve işçilik alacakları için öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Ankara 7. İş Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2020/188 E., 2020/134 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, davada işçilik alacaklarının tabi olduğu 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, TBK’da öngörülen zamanaşımı süresinin bu alacak kalemlerine uygulanma olanağının olmadığı, alacağın kaynağının taraf sendikalar arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokole dayanmasının zamanaşımı süresini değiştirmeyeceği gibi TBK’nın 148. maddesi gereği de zamanaşımı sürelerinin tarafların iradeleri veya sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakından kaynaklı dava konusu fark işçilik alacaklara uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olması gerektiği ve Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısının dava konusu fark alacaklara ilişkin zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. A. Zamanaşımı : 15. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle zamanaşımı; alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, İstanbul 2001 s. 1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s. 688 vd; Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet.: Türk Medeni Hukuku, C. 1, Cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274]. 16. Zamanaşımı def'î, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu itibarla zamanaşımının sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. 17. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili konusunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'îde bulunması gerekir (Reisoğlu, Seza: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334; HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/255 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları). Diğer bir anlatımla davalı tarafından zamanaşımı def'î ileri sürülmedikçe o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz. Ancak taraflarca ileri sürülmesi durumunda mahkemece, zamanaşımı def’înin incelenmesi sırasında dikkat edilecek ilk husus, zamanaşımı def’înin süresinde ileri sürülüp sürülmediğinin denetlenmesi, şayet def’înin kanunda belirlenen süreler içerisinde ileri sürüldüğünün belirlenmesi hâlinde ileri sürülen talep hakkında zamanaşımı olgusunun vuku bulup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Zira taraflardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’înin incelenmesi, doğal olarak yasal süresi içerisinde ileri sürülmüş bir zamanaşımı def’înin varlığına bağlı olup yasal süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def’î hakkında inceleme yapılamaz. 18. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î ve savunma aracı olan zamanaşımında öngörülen sürelere değinmekte yarar vardır. 19. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” düzenlemesi ile kanunlarda zamanaşımına ilişkin başka bir süre gösterilmemişse alacağın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı ancak ayrı süreler öngörülmüşse o sürelerin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. 20. Bu genel düzenleme sonrası ise TBK’nın 147. maddesinde bazı alacakların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bu alacaklar, kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler; otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar; vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar; yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç veya gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklardır. 21. Maddede altı bent hâlinde sayılan beş yıllık zamanaşımına tabi alacakların ortak nitelikleri, uzun süre askıda kalmaya elverişli bulunmamalarıdır. Birinci bentte sayılan kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacakların ise ortak nitelikleri dönemsel olmalarıdır. Ancak birinci bentteki sayma sınırlayıcı değildir ve dönemsel edimlere benzer diğer edimlerde buraya girmektedir (Uygur, Turgut: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, I. Cilt, Ankara 2013, s.959). 22. Öte yandan 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde “Ücret ve ücretin ödenmesi” başlığı altında; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. (Değişik ikinci fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka  hesapları dışında ödeyemezler. (Ek fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.” düzenlemesi ile TBK ile paralel olacak şekilde yapılan düzenleme ile ücret alacaklarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu belirtilmiştir. 23. Bu hükmün kapsamına fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile ikramiye ve prim gibi ücret ekleri ve diğer işçilik hakları da girmektedir (Çelik, Nuri/ Canikoğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat: İş Hukuk Dersleri, Beta, Yenilenmiş 28. Bası, İstanbul 2015, s.230; Mollamahmutoğlu, Hamdi: İş Hukuku, Gözden Geçirilmiş Yenilenmiş 2. Bası, Ankara 2005, s. 400). 24. İkramiye asıl ücrete ek olarak bazı vesilelerle verilen özel bir ücrettir. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde açık veya örtülü olarak kararlaştırılmış bulunuyorsa ücretin bir bölümünü oluşturur ve işçiye de bir talep hakkı sağlar. Bu nedenlerle ücrete ilişkin düzenlemeler ikramiye hususunda uygulama yeri bulur (Çelik/Canikoğlu/Canbolat, s. 224). 25. İlave tediye ise 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanunun 2 nci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun (6772 sayılı Kanun) da düzenlenmiş olmakla Devlet ve ona bağlı kurumlarda bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan her işçinin ilave tediyeye hak kazanacağı belirtilmiştir. Yine 6772 sayılı Kanun’da ücret sistemleri ne olursa olsun, işçilere her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye ödeneceği belirtilmiştir. İlave tediye de niteliği gereği hem dönemsel bir edim hem de bir ücret alacağı niteliğindedir. 26. Sonuç itibariyle ücret, akdi ikramiye ve ilave tediye ücret alacakları gerek 4857 sayılı İş Kanunu gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 27. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 148. maddesinde zamanaşımı sürelerinin kesin nitelikte olup sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı, 149. maddesinde alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması ile zamanaşımının başlayacağı, 150. maddesinde ise ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı için zamanaşımının ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günden işlemeye başlayacağı öngörülmüştür. Ayrıca zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için, alacaklının alacağından haberdar olması veya haberdar olmak zorunda olması da şart değildir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2014, s.1284-1285). 28. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153. ve 154. maddelerinde zamanaşımının durması ve kesilmesi hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını durduran sebeplerin varlığı hâlinde zamanaşımı hiç işlemeye başlamaz, daha önce işlemeye başlamışsa, işlemesi durur. Zamanaşımının kesilmesinde kural olarak yeni bir süre işlemeye başlarken zamanaşımının durmasında eksik kalan sürenin tamamlanması söz konusu olur (Uygur, s. 978). 29. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda zamanaşımını kesen sebepler 154. maddede düzenlenmiş olup anılı maddeye göre; “…Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa”. 30. Maddenin 1. fıkrasında borçlunun fiili ile; 2. fıkrasında ise alacaklının fiili nedeniyle zamanaşımının kesilmesi düzenlenmiştir. Borçlunun maddede belirtilen eylemlerinin alacaklısına veya temsilcisine yöneltilmesi ve ayırt etme gücü bulunan borçlu tarafından bizzat veya yetkili temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Ayrıca borcu ikrar eden borçlunun bu durumunun zamanaşımını keseceğini bilip bilmemesi önemli değildir (Eren, s.1293). 31. Borçlu üçüncü bir şahsa da ikrarda bulunurken, bu ikrarın alacaklının bilgisine sunulacağını ciddi olarak öngörmüş sayılırsa zamanaşımı yine kesilmiş olur (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler,7. Bası, İstanbul 1993, s. 1053). 32. Maddedeki “borcu ikrar” deyimi, “borcu tanıma” şeklinde değerlendirilmelidir. Bu tanıma açık ve zımni olabileceği gibi tanımanın mahkeme dışında yapılması da mümkündür. Ancak sonuç doğurabilmesi, alacaklıya yöneltilmiş bulunmasına ve borçlunun temyiz kudretine sahip olmasına bağlıdır (Uygur, s. 984). 33. Kanun zamanaşımının kesilmesini bu şekilde düzenledikten sonra yeni sürenin başlamasına ilişkin olarak 156. maddesinde “Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde” başlığı altında; “Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” düzenlemesine yer vermiştir. 34. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 1. fıkrasında zamanaşımının kesilmesi ile başlayan yeni sürenin ne kadar olacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak 2. fıkrasındaki ifadede öngörülen düzenlemeden yola çıkılarak ilk fıkradaki süre, gerek doktrin, gerek uygulamada, kural olarak eski sürenin aynısı, örneğin kesilen zamanaşımı süresi, beş yıl ise, yeniden işlemeye başlayacak zamanaşımı süresi de beş yıl olacaktır (Uygur, s. 989). 35. Maddenin 2. fıkrasında ilk fıkraya istisna teşkil eden hâller gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise yeni süre kesilen zamanaşımı süresi ile aynı olmayacak, bu hâllerde yeni süre her zaman on yıl olacaktır. Oysa borcun bir senette değil de diğer herhangi bir suretle ikrar edilmesi yine zamanaşımını kesmekle birlikte bu durumda yeniden işleyecek süre eskisi kadar olur; mutlaka on yıl olmaz. Borcun bir senetle ikrar edilmiş sayılması için alacaklıya, borçlu tarafından, alacağın varlığını ve miktarını belirten bir belge verilmiş olmalıdır. O hâlde alacağın varlığını kabul etmekle yetinen, fakat miktarını ihtiva etmeyen bir belge, maddede sözü edilen senet sayılmaz. 36. Alacaklı tarafından borçlu aleyhine açılan bir dava sonunda borç mahkemenin hükmü ile sâbit olursa, yeniden işleyecek zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olacaktır. İcra mahkemeleri tarafından borçlunun icra takibine yaptığı itiraz üzerine verilen ve itirazın kaldırılmasına dair olan kararların “hüküm” niteliğinde sayılması mümkün değildir. Zira kanunda kastedilen anlamda hüküm, kesin hüküm teşkil eden mahkeme veya hakem ilâmından ibarettir (Akman / Burcuoğlu /Altop /Tekinay, s.1063-1064). B. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname Kapsamında Sulh, Usulü ve Sonuçları: 37. Sulh, taraflar arasında meydana gelen anlaşmazlıkların taraf iradelerinin karşılıklı olarak uyuşması neticesinde sona erdirilmesidir. İç hukukta sulh kavramı; çekişmeli bir konuda tarafların kendi istekleri ile vazgeçip anlaşmaları (eski hâle dönme), karşılıklı istemleri ile uzlaşmaya dayanan ivazlı bir akit, uluslararası hukukta ise sulh kavramı devletler arasında ilişkilerin sürmesini ya da herhangi bir nedenle kesilmiş olan ilişkilerin açılmasını belirtmek anlamı taşımaktadır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, Cilt I,s. 1022). 38. Hukukî açıdan sulhün anlamı ise sözlük anlamına benzer ancak daha dar olarak, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmek amacıyla yaptıkları sözleşme olarak nitelendirilmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3742; Tanrıver, Süha: “Mahkeme Huzurunda Yapılan Sulhler”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, S. 1, 1994, s. 333). 39. Sulh kavramı ilk olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesi ile birlikte kanunda yerini almış ve görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla mahkeme huzurunda yaptıkları sözleşme olarak belirtilmiştir. 40. Sulh hususunda düzenlemeler genel olarak özel hukuk alanında yapılmış olsa da, idarenin taraf olduğu adli veya idari uyuşmazlıklara ilişkin olarak da tarafların uyuşmazlık üzerindeki tasarrufları ile yargı yoluna başvurmaksızın uzlaşabilmelerine ilişkin düzenlemeler ayrıca özel hukuk alanında öngörülen sulh kavramından farklı olarak hukukumuzda yer almaktadır. 41. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname de bu kapsamda sulh yoluyla idarenin taraf olduğu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin olarak 02.11.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İdarenin tabi olduğu kurallar ve idari rejim sebebiyle özel hukuk uyuşmazlıklarına getirilen yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarının idarelerin taraf olduğu uyuşmazlıklara uygulanmasında ciddi zorluklarla karşılaşılması ve beklenen yararın sağlanmaması karşısında uyuşmazlıkların yargıya alternatif yollardan giderilmesine imkân tanıyan “sulh” kurumu, özel hukuk uygulamalarından ayrı şekilde 659 sayılı KHK ile idare için düzenlenmiştir (Karaaslan Mehmet: “İdarenin Taraf Olduğu Uyuşmazlıkların Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri İle Giderilmesi”, TBB Dergisi, S.140, Ocak-Şubat 2019, s. 85). 659 sayılı KHK ile aslında özel hukuk uygulamalarından farklı olarak sulh adı altında idareye taraf olduğu uyuşmazlıklar konusunda alternatif bir ödeme yöntemi belirlenmiştir. 42. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile idarelerin hukuk hizmetlerini etkili, verimli ve usul ekonomisine uygun şekilde yerine getirmesi, bu hizmetlerin yürütülmesinde uygulama birliği sağlanması ve yargılamaya göre daha çabuk hareket edilerek uyuşmazlıkların uzlaşma temeline dayanan yolla çözülmesi amaçlanmaktadır. 659 sayılı KHK’nın kapsamını ise idarenin bir tarafını teşkil ettiği adli ve idari uyuşmazlıkların çözümü oluşturmaktadır. 43. 659 sayılı KHK’nın 9. maddesinde “Adli uyuşmazlıklarda sulh” başlığı ile; “(1) İdarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmesi esastır. İdareler, kendi aleyhlerine dava açılacağını veya icra takibine başlanılacağını öğrenmeleri durumunda da karşı tarafı sulhe davet edebilirler. Sulhe davet, uyuşmazlığın tarafı olan gerçek veya tüzel kişilerce de yapılabilir. İlgili mevzuatında daha uzun bir süre öngörülmediği takdirde, sulhe davette karşı tarafa, ifa, itiraz veya sulh teklifinde bulunmak üzere otuz güne kadar süre verilir. (2) Gecikmesinde sakınca bulunan veya işin mahiyeti gereği süre verilmesinde fayda görülmeyen hallerde doğrudan dava ve icra yoluna başvurulabilir. (3) Dava konusu edilmiş veya icraya intikal etmiş uyuşmazlıklarda da taraflarca sulh teklifinde bulunulabilir. (4) 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan tüm taksit tekliflerinin değerlendirilmesi de bu madde kapsamında yapılır. (5) Sulh başvurularının altmış gün içinde sonuçlandırılması zorunludur. Sulh başvurusu altmış gün içinde sonuçlandırılmamışsa istek reddedilmiş sayılır.” düzenlemesi öngörülürken devam eden maddelerinde de sulhün usul ve esaslarına yer verilmiştir. 44. Madde metninden de anlaşılacağı üzere adli uyuşmazlıklar için adli yargı yoluna başvurmadan idareye sulh davetinde bulunma yükümlülüğü yüklemek suretiyle uyuşmazlığı alternatif yolla çözmek amaçlanmıştır. Yalnızca idarenin, adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan sulh daveti yapılması değil, aynı zamanda idarenin kendi aleyhine dava açılacağını veya icra takibi yapılacağını öğrenmesi durumunda da sulh daveti yapılacağı düzenlenmiştir. Öte yandan uyuşmazlığın diğer tarafı olan kişilere de sulhe davet imkânı tanınmıştır. 45. 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin “Adli uyuşmazlıklarda sulhün usul ve esasları” başlığı ile yer alan düzenlemesinde; “… (1) Sulh anlaşması, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsar. Sulhe konu işte birden çok ihtilaf bulunduğu takdirde asıl olan, ihtilafın tamamının çözümlenmesidir. Ancak kamu menfaati görüldüğünde kısmi sulh de mümkündür. (2) Maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer’ilerinden kısmen ya da tamamen vazgeçilebilir. (3) Bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanak ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunur. Ancak vadeye bağlanmamış alacaklarda tutanağın imzalandığı tarihten itibaren iki aylık sürenin dolmasından, vadeye bağlanmış alacaklarda ise vadenin dolmasından önce tutanak icraya konulamaz. Sulh anlaşması hükümleri yerine getirilmediği takdirde alacak muaccel olur ve sulhe konu edilen hak veya alacaklar, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanan faizi ile birlikte takip ve tahsil edilir.” (4) Sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. (5) Tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni süreler durur. Sulhün sağlanamaması halinde bu husus tutanağa bağlanır, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni süreler yeniden işlemeye başlar. Mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılır.” . 11. maddesinde “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” başlığında; “(1) İdarelerin; a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına (2.824.611,00 TL) kadar olanlarda (1.000.000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 1.000.000 Türk Lirasından (2.824.611,00 TL) fazla olanlardan 10.000.000 Türk Lirasına (28.246.180,00 TL) kadar olanlarda (10.000.000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan, c) 10.000.000 Türk Lirasından (28.246.180,00 TL) fazla olanlarda Cumhurbaşkanı, yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir….” düzenlemeleri ile sulhün esas ve yöntemi belirtilmiştir. 46. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonu, 659 sayılı KHK’nın 2. maddesinde; idarelerin bünyesinde, ilgili idarenin üst yöneticisi tarafından oluşturulan hukuk birim amiri ve hukukî uyuşmazlıkla ilgili birim amirinin bulunduğu en az üç üyeden oluşan komisyon olarak tanımlanmıştır. Bu komisyon uyuşmazlığa dair görüş bildirmekle yükümlü olup icrai bir karar alması söz konusu değildir. 47. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun hazırladığı görüş maddede belirtildiği üzere karar vermeye yetkili mercilere sunulacak ve bu yetkili mercilerde görüşü değerlendirerek sulh başvurusunu kabul veya reddedecektir. Sulh başvurusu bu yetkili mercilerce kabul edilse de idari makamların yaptığı sulh davetinin başvurucu tarafından kabul edilmemesi hâlinde sulh başvurusu olumsuz sonuçlanacaktır. 48. Sulh başvurusunun kabul ile sonuçlanması üzerine ise bir sulh anlaşma tutanağı düzenlenir. 659 sayılı KHK kapsamında sulh, tarafların dava açmadan önce başvurdukları bir yöntem olup yargılama hukukundan farklı olarak görülmekte olan bir davayı sona erdirme etkisi bulunmamaktadır. 49. Sulh sözleşmesi tarafların karşılıklı iradelerinin uyuşması sonucu imzaladıkları bir sözleşmedir ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmektedir. 659 sayılı KHK kapsamında yapılan sulh ise açık bir şekilde davayı sona erdirmemekte, sulh olunan konu ya da miktara ilişkin olarak dava açılmaması sonucunu desteklemektedir. 50. 659 sayılı KHK’da sulh anlaşması tutanaklarının ilam niteliğinde belge olduğu belirtilmiştir. Hukukumuzda ilamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesine rağmen ilam niteliğindeki belgelerin kesin hüküm gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir (Tanrıver, Süha; İlâmlı İcra Takibinin Dayanakları ve İcranın İadesi, Ankara 1996, s.83). Yani sulh anlaşma tutanağı ilam niteliğinde belge olduğundan ilamların icrasına dair hükümler doğrultusunda infaz edilecektir ancak maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır. C. Somut olayın değerlendirilmesi: 51. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun (6356 sayılı Kanun) 26. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir. Yargılama sürecinde üyeliğin sona ermesi üyenin yazılı onay vermesi kaydıyla bu yetkiyi etkilemez.” düzenlemesine dayanarak sendika üyesi olan davacı adına bu davayı Türk Harb-İş Sendikası vekilinin açtığı somut olayda davacının davalı … Bakanlığına ait Elazığ 54. Bakım Fabrika Müdürlüğünde 16.12.1996 tarihinde 7. dereceden çalışmaya başladığını ancak ilk intibak derecesi hatalı ve eksik gösterildiğinden ücretinin eksik ödendiğini ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş; davalı vekili ise talep edilen fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 52. Davalı Bakanlığa bağlı işyerlerinde çalışan çok sayıda işçinin ilk intibak derecelerinin hatalı belirlendiği ve bu sebeple eksik ücret ödendiği Bakanlığında kabulünde olup bu çerçevede davayı açan işçi sendikası Türk Harb-İş Sendikası ile işveren sendikası olan TÜHİS arasında 21.02.2012 tarihinde protokol imzalanmıştır. Protokolün geçici 3. maddesinde 23.03.2012 tarihine kadar ücret derecesi intibakının yanlış yapıldığını ispatlayıcı belgelerle birlikte işyerine yazılı olarak müracaat eden işçinin bu madde hükümlerine göre oluşturulacak komisyon tarafından işe alınış ücret derecesinin hatalı olduğunun tespit edilmesi hâlinde komisyon tarafından belirlenen ücret derecesine intibakı yapılacağı belirtilmiştir. Maddenin devamında da komisyonun Milli Savunma Bakanlığınca görevlendirilecek iki, işveren ve işçi sendikaları ile ilgili kuvvet komutanlıklarından birer kişinin katılımıyla oluşturulacağı düzenlenmiştir. 53. Protokol kapsamında kurulan komisyonca başvuru yapan işçilerin durumları incelenerek hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığı tespit edilenlerin 14.02.2013 tarihinden itibaren yeni ücret dereceleri üzerinden ücretlerinin ödeneceği bildirilmiştir. Davacının da (20) olan ücret derecesinin bu tarihten itibaren geçerli olmak üzere (24)’e çıkartıldığı ve davacının bu ücret derecesi üzerinden ücretlerini almaya başladığı anlaşılmaktadır. 54. Bu aşamadan sonra Türk Harb-İş Sendikası protokolün amacına uygun olarak Bakanlıktan ücret derecesi değişen işçilerin fark işçilik alacaklarının dava açılmadan beş yıl geriye dönük ödenmesini talep etmiştir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve işçi sendikasına gönderilen 13.11.2014 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı ile geriye dönük ödemelere ilişkin Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki kesin kabul ve ücret derecelerinin temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru beş yıl süreye ilişkin ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının, faiz talebinde bulunulması hâlinde yasal faiz ödenebileceğinin ve 659 sayılı KHK kapsamında sulh anlaşmaları ile çözümlenebilmesi için de Milli Savunma Bakanının onayının alınması gerektiğinin bildirildiği bu konuda gerekli Bakan onayının da alındığının belirtildiği görülmüştür. Aynı yazıda “Milli Savunma Bakanı namına” imzası bulunan personel başkanının sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibak alacaklarından kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesini rica ettiği görülmüştür. 55. Her ne kadar geçmişe dönük beş yıllık işçilik alacaklarının ödenmesi hususunda mutabık kalınmış ve Bakanlık ödenmesi hususunda yazı yayımlamış ise de Türk Harb-İş Sendikası’nın bilgisi dışında sendika üyesi işçiler tarafından dava açılması üzerine 12.03.2015 tarihli yazı ile sulh tekliflerinin kabul edilmemesi ve ödemelerin durdurulması konusunda Milli Savunma Bakanının onayının kaldırılması onayının alındığı belirtilmiş ve bu onay kaldırma aşamasından sonra da davacının da içinde yer aldığı işçilere ödeme yapılmamıştır. 56. Yukarıda aşamaları belirtilen süreç konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamakla birlikte burada öncelikle tespiti gereken husus; davacının talep ettiği fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarına ilişkin zamanaşımı süresinin ne olduğudur. 57. Davaya konu işçilik alacakları niteliği itibariyle genel anlamda ücret niteliğinde olup bu hâliyle gerek İş Kanunu’nun 32. maddesinin son fıkrası gerekse de genel kanun niteliğinde olan TBK’nın 147. maddesinin 1. fıkrası gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu açıktır. 58. Özel Daire bozma kararında dava konusu işçilik alacaklarının dayanağının 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğu belirtilerek TBK’nın 146. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresi olan on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği belirtilmişse de bu tespit hatalıdır. Zira davaya konu alacaklar hatalı intibak uygulamasına bağlı ücret ve ücretin eki niteliğinde olan fark işçilik alacaklarından ibarettir. Sözleşme olduğu belirtilen 21.02.2012 tarihli protokol ücretlerin ödenmesine ilişkin olmayıp sadece işçilerin derece intibaklarının yapılmasına ilişkindir. Daha sonra düzenlenen 13.11.2014 tarihli sulh yapılması yönündeki yazı da bu alacakların vasfını değiştirmemektedir. 59. Mahkemece zamanaşımı süresinin beş yıl olduğuna yönelik yapılan değerlendirme bu yönüyle yerindedir. 60. Dava konusu işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresine yönelik bu belirlemeden sonra 13.11.2014 tarihli yazının niteliğini tespit etmek gerekmektedir. 61. Milli Savunma Bakanı namına personel başkanı imzası ile yayımlanan ve Türk Harb-İş Sendikasına gönderilen “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı içeriğinde yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki derece tespitlerinin esas alınarak 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için intibaka bağlı olarak ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının 659 sayılı KHK kapsamında sulh sözleşmesi yapılarak gecikmeye mahal vermeden ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 62. Davacı işçinin de protokol kapsamında komisyon kararı ile ücret derecesinin (20) iken (24) e çıkarıldığı ve bu kapsamda dört derece ilave edildiği anlaşılmakla, ilave edilen derece belirli olduğundan işverenin yapacağı ödemede bu kapsamda kesin belirli bir rakama tekabül etmektedir. Sonuç itibariyle 13.11.2014 tarihli yazı, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için 21.02.2012 tarihli protokol kapsamında oluşturulan intibak komisyonu tarafından belirlenen derece farklarının işçiye ödenmesi noktasında kesin bir kabul içermekle, anılan protokol öngörülen hakların ikrarı mahiyetindedir. 63. Bu ikrar niteliğinde olan belgenin zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğu ve kesilen zamanaşımının da yeniden işlemeye başlaması gerektiği sabittir. 64. Ödemelerin sulh sözleşmesi ile yapılması da 659 sayılı KHK’dan kaynaklanmaktadır. Sendikaya hitaben yazılan 13.11.2014 tarihli yazıda, düzeltilen intibak derecesine göre ücret ve ücret dışı işçilik alacakları açıkça kabul edildiği hâlde bir ödeme yöntemi olarak sulh anlaşması yapılacağı açıklanmıştır. Nitekim yazının 5.ve 6. maddelerinde intibaktan kaynaklanan işçilik alacaklarının sulh anlaşması yoluyla ödenmesinden söz edilmiştir. Ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılması suretiyle 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ilam niteliğinde belgeye bağlanması amaçlanmıştır. 659 sayılı KHK uyarınca ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılacak olması kesin borç ikrarını ortadan kaldıran bir durum değildir. 65. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni sürenin on yıl olduğu aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilmiş ise de; dava konusu fark işçilik alacaklarının bir senetle ikrar edilmediği, mahkeme veya hakem kararına da bağlanmadığı dikkate alındığında, sözü edilen kuralın somut uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Zira 13.11.2014 tarihli yazı ve 21.02.2012 tarihli protokol uyarınca oluşturulan komisyon kararına göre belirlenen intibak derecesi kapsamında davaya konu ücret ve ücret dışı alacaklar belirlenebilir mahiyette olsa da açıkça borç miktarı gösterilmemiştir. Açıkça borç miktarının yer almadığı belgenin Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 2. fıkrası anlamında senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu durumda dava konusu alacaklar için yeni süre, işçilik alacakları için öngörülen beş yıllık süre olmalıdır. 66. Sonuç itibariyle dava konusu fark işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresi beş yıl olup Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısı ikrar niteliğinde olduğundan zamanaşımı süresi bu yazı ile kesilmiş ve bu tarih itibariyle de yeni beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlamıştır. Eldeki dava da 11.06.2019 tarihinde açıldığından beş yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. 67. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olup zamanaşımını kestiği, senet niteliğinde olduğu ve bu tarihten sonra uygulanması gereken zamanaşımı süresinin ise TBK’nın 156. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen senetle ikrar edilmiş bir borç niteliğinde olduğundan 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin on yıl olması gerektiği, direnme kararının bu farklı değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile borç ikrarı için net bir borç miktarının belirtilmesi gerektiği, 13.11.2014 tarihli yazının sulh anlaşması yapılabileceği hususuna ilişkin bir öneri niteliğinde olduğu, miktar belli olmadan ikrar söz konusu olmayacağından dava konusu fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığı ve direnme kararının bu belirtilen değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 68. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 22.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Senet, gerek medeni usul hukuku gerekse borçlar hukuku bakımından çok önemli temel bir kavram olmasına rağmen Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda senedin tanımı yapılmamıştır. Geniş anlamıyla senet, bir kimsenin meydana getirdiği (veya temsilcisi ya da vekili aracılığıyla getirttiği) ve kendi aleyhine delil teşkil eden belgedir. Yazılı delil (senet) 6100 sayılı HMK’da kesin delil olarak düzenlenmiştir. İkrar ve yemin de kesin delillerden olmakla birlikte bir uyuşmazlıkta bu deliller karşı tarafın arzusuna bağlı olarak ortaya çıkabilecek delillerden olduğu için ileride bir ispat vasıtası olarak senet, en önemli kesin delil niteliğini taşımaktadır. Zira hukukî işlemle ilgili olarak bir ikrar veya yemin delilinin ortaya çıkabileceği önceden belli olmadığından bu konuda borçlunun imzasını taşıyan irade açıklaması içeren yazılı belge (senet) elde eden kimse, alacağının varlığının ispatı konusunda kendisini daha güvende hissedecek ve bir davaya konu olduğunda ikrar veya yemin delili ortaya çıkmasını beklemeden bu senetle alacağını ispatlayabilecektir. Senetle ispat HMK 200 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Senetle ispatı gereken hususlar bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerdir. Maddede sözü edilen senet hukukî işleme ilişkin irade açıklamasını içeren, dar anlamda (hukukî anlamda) senet olarak adlandırılan yazılı belgelerdir. Yazılı bir belgenin hukukî anlamda senet niteliğini taşıyabilmesi için irade açıklamasında bulunan tarafın imzasını veya imza olarak kabul edilen bir işaretini içermesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.09.1963 tarih 10/27 sayılı kararında hukukî anlamda senedin tanımı yapılmış ve “davacı ile davalı arasında bir hukukî ilişkiyi belgelendirmek üzere düzenlenmiş ve sözü edilenlerden biri tarafından öbürüne yöneltilmiş yahut sözü edilenlerce birbirlerine karşılıklı olarak yöneltilmiş irade beyanlarını kapsayan kağıtlar” olduğu belirtilmiştir. Borçlar hukuku anlamında senet borcu doğuran bir belge olabileceği gibi borcu doğrulayan bir belge de olabilir. Kanunda yazılı şekilin arandığı sözleşmeler bakımından bu yazılı belge borcu doğuran senet olabilecek ise de yazılı şekilin aranmadığı ve karşılıklı irade açıklamasıyla kurulabilen sözleşmeler bakımından ise borcu ispatlayan senet olabilecektir. Yazılı belgenin borcu doğuran belge olması veya borcu doğrulayan (ispatlayan) belge olması bu belgenin senet niteliğine etkili değildir. Zira borcu doğuran belgeler aynı zamanda borcu da doğrulayan (ispatlayan) belgelerdir. Bir belgenin senet sayılması için aksine bir düzenleme olmadıkça şu tarihte, şu miktar borcu şu kişiye ödeyeceğim şeklinde kayıt içermesi zorunlu olmayıp iddia olunan hukukî işlemin varlığını ortaya koyması yeterlidir. Aksine özel düzenlemelere örnek olarak kambiyo senetlerine ilişkin hükümler gösterilebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 154. maddede hangi hâllerde zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş olup bunlar arasında borçlunun borcu ikrar etmesi de bulunmaktadır. Zamanaşımı kesilince alacağa ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar (TBK 156/1) ise de TBK 156/2. maddede yer alan “Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır” kuralıyla buna istisna da getirilmiştir. İkinci fıkradaki bu kural nedeniyle alacak iki yıl, beş yıl gibi farklı bir zamanaşımı süresine tabi olsa bile, borç bir senetle ikrar edilmiş ise yeniden işlemeye başlayan yeni süre on yıl olacaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; 13.11.2014 tarihli Milli Savunma Bakanı adına yazılan yazıda daha önceden ücret dereceleri düzeltilmeyen ve bu hususta yargı yoluna başvurmayanlar için kesin kabul ücret dereceleri temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği yazı tarihi olan 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin ücret ve ücret dışı alacakların ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün bulunduğu, dilekçe tarihinden itibaren faiz işletilebileceği, bu miktarların sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda bakan onayı alındığı, bu hususları belirtir şekilde alınacak sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesi belirtilmiştir. Bu yazı içeriğinde 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süre için intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının varlığı ikrar edilmiş ve bu kapsamda ödenmesi hususu yazılı belgeye bağlanmış olduğundan, bu resmi yazı gerek borçlar hukuku gerekse medeni usul hukuku anlamında hem ikrar hem de senet niteliğini taşımaktadır. Yazıda sulh anlaşmalarından söz edilmesi dava açılmasını beklemeden mevzuatta öngörülen ödemeye esas bir yöntemin gösterilmesi niteliğinde olup, alacağı kabul eden bir ikrarın ve borcun varlığını doğrulayan bir senedin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Zira varlığı kabul edilen alacağın intibaktan doğan farklara göre belirlenebilir bir miktarı içerdiği de açıktır. Bu durumda zamanaşımını kesen ikrar, senet niteliği taşıyan bir belgeye dayandığından, 13.11.2014 tarihinde zamanaşımı kesilmiş ve işçilik alacakları için geçerli olan beş yıllık zamanaşımı süresi yerine on yıllık yeni bir zamanaşımı süresi başlamıştır. Davaya konu alacağın işçilik alacaklarıyla ilgili olup 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu, 13.11.2014 tarihli yazının zamanaşımını kesen ikrar niteliğinde olduğu, bu ikrar ile zamanaşımın kesilerek yeniden işlemeye başladığı ve dava tarihinde zamanaşımının dolmadığı gerekçeleriyle değişik bozma yapılması yönünde, değerli çoğunluk ile aramızda görüş farklılığı yok ise de ikrar içeren bu yazının hukukî anlamda senet niteliği taşıdığı ve bu nedenle 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin beş yıl değil on yıl olduğu görüşünde olduğumuz için, bu ikrarın senet niteliği taşımadığı ve yeniden başlayan sürenin beş yıl olduğu yönünde oluşan gerekçesi bakımından değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/707, K. 2022/174Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/707 E.  ,  2022/174 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara yönelik davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, ilk derece mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı adına üyesi olduğu Türkiye Harb Sanayii ve Yardımcı İşkolları İşçileri Sendikası (Türk Harb-İş Sendikası) vekili dava dilekçesinde; Türk Harb-İş Sendikası ile Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (TÜHİS) arasında … (Bakanlık) ve İçişleri Bakanlığına bağlı işyerlerinde işveren tarafından işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan sendika üyesi işçilerin intibaklarının düzeltilmesi amacıyla 21.02.2012 tarihinde protokol imzalandığını, protokol kapsamında kurulan intibak komisyonunca 789 işçinin hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığına karar verilmesinden sonra Bakanlığın 18.01.2013 tarihli “ücret derecesi intibakı” başlıklı yazı ile bu işçilerin ücret derecelerinin düzeltilerek ücretlerinin 14.02.2013 tarihinden itibaren düzeltilen ücret dereceleri üzerinden ödediğini, müvekkilinin ücret derecesine de 14.02.2013 tarihinde dört derece eklendiğini, bunun üzerine ücret derecesi değişen işçilerin geriye dönük 5 yıllık fark alacaklarının dava açılmadan sulh yoluyla ödenmesinin talep edildiğini, davalı Bakanlık tarafından yayımlanan 13.11.2014 ve 15.01.2015 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazılar ile 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname (659 sayılı KHK) çerçevesinde intibakların düzeltilerek geriye doğru 5 yıllık fark alacakları olan ve dava açmayan Sendika üyesi işçilerle sulh sözleşmesi yapılıp geriye dönük alacakların yasal faiziyle birlikte hesaplanması ve gecikmeden ödenmesinin işyerlerinden istendiğini, ödeme yapılmaya başlandıktan sonra Türk Harb-İş Sendikasının bilgisi dışında açılan davalar gerekçe gösterilerek davalı Bakanlığın 12.03.2015 tarihli yazısı ile geriye dönük yapılan ödemeler ve buna bağlı işlemlerin açılmış davalar sonuçlanıncaya kadar durdurulması yönünde işyerlerine talimat verdiğini, açılan davalarda işçiler lehine kararlar çıkması üzerine birkaç defa Bakanlığa ödeme yapılması konusunda başvuru yapıldığını ancak olumlu cevap alınamadığını, daha sonra 02.05.2018 tarihinde Kamu Denetçilik Kurumuna (KDK) başvurulduğunu, KDK’nın 22.01.2019 tarihli yazısı ile mağdur edilen sendika üyelerinin mağduriyetlerinin giderilmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırı işlemin ortadan kaldırılması yönünde Bakanlığa tavsiyede bulunulmasına karar verildiğini, ancak buna rağmen ödeme yapılmadığını, Bakanlık tarafından alacakların zamanaşımına uğradığının belirtildiğini fakat 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olduğundan zamanaşımını kestiğini, yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de henüz dolmadığını ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; 21.02.2012 tarihinde Türk Harb-İş Sendikası ile ücret derecelerinin tespiti yönünde protokol imzalandığını ancak geçmişe dönük ödemelerle ilgili bir sulh sözleşmesi yapılmadığını, protokolün 18.01.2013 tarihinden itibaren uygulandığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 154. ve 156. maddelerinin alacağın belli olmadığı, yazılı belgeye bağlanmadığı durumlarda söz konusu olacağını, Bakanlık tarafından kendi içinde yapılan yazışmalar nedeniyle zamanaşımının kesilmesi veya durmasının söz konusu olmadığını, dava konusu işçilik alacaklarının 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu ve protokole bağlı hakların zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 03.10.2019 tarihli ve 2019/293 E., 2019/421 K. sayılı kararı ile; Bakanlığın iç yazışması olan 13.11.2014 tarihli yazısında işçilik alacaklarının ödenmesi konusunda sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu hususunda Hukuk Müşavirliği ve Davalar Daire Başkanlığının görüşünden, intibaktan kaynaklanan alacakların 659 sayılı KHK kapsamında yapılacak sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda ise Bakan onayından bahsettiğinden borç ikrarı niteliğinde olmadığı, borç ikrarından söz edilebilmesi için borcun neye ilişkin ve ne kadar olduğunun karşı tarafa açıkça “ikrar” şeklinde belirtilmesi gerektiği, ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 188. maddesinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağının öngörüldüğü, buna göre de Bakanlığın yazısının 5 yıllık zamanaşımına tabi olan davaya konu işçilik alacakları yönünden zamanaşımını kesmediği veya durdurmadığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/4286 E., 2019/3604 K. sayılı kararı ile; 13.11.2014 tarihli yazının somut borç ikrarı içermeyip intibaktan kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığı ve fiilen ödenen yevmiye miktarı ile intibak sonrası ödenmesi gereken yevmiye miktarı arasındaki farkların periyodik ücret artış dönemlerine göre ayrı ayrı hesaplanarak tespit edilmesinden sonra alacak bulunması hâlinde sulh anlaşması yapılarak ödenmesini öngördüğünden zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı, ayrıca TBK’da düzenlenen zamanaşımını kesen nedenlerden herhangi birinin somut olayda bulunmadığı, bu nedenlerle dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresi geçtiğinden ilk derece mahkemesinin zamanaşımı nedeniyle davanın reddi kararının usul ve yasa ile dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince 27.02.2020 tarihli ve 2020/1138 E., 2020/3721 K. sayılı kararı ile; “….Taraflar arasında dava konusu alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir. 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde ise işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşveren Sendikası ile Türk Harb-İş Sendikası arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokolde 23. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin bir kısım maddelerinde değişiklik yapılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, işe girişte hatalı ücret derecesinden intibakı yapılan üye işçilerin intibaklarının düzeltilmesi öngörülmüştür. …'nın 13.11.2014 tarihli yazısında; 21.02.2012 tarihli protokol gereğince intibak işlemi ve ücret derecelerinin düzeltilmesine ilişkin işlemlerin 15.01.2013 tarihi itibari ile sağlandığı, intibaktan kaynaklanan alacakların yargı yoluna başvurmayanlar için 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin kısmının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün olduğu bildirilmiştir. …'nın 13.11.2014 tarihli yazı içeriği ve 21.02.2012 tarihli protokol birlikte değerlendirildiğinde, 21.02.2012 tarihli protokolün taraflar arasında düzenlenen bir sulh sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. Somut olayda; davacının talebi toplu iş sözleşmesinden kaynaklı işçilik alacaklarının ödenmesi değil, 21.02.2012 tarihli protokol ile sağlanan ücret intibakından kaynaklanan ve ödenmesi taahhüt edilen fark alacakların ödenmesidir. Başka bir deyişle, dava 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakı gereğince ödenmesi gereken fark alacaklara dayanmaktadır. Alacağın dayanağı 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğuna göre, somut olay bakımından işçilik alacaklarına uygulanması gereken 5 yıllık zamanaşımı süresinin değil, 6098 Sayılı Kanun'un 146. maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir. Bu durumda dava tarihi itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığından işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. Davalı Bakanlığın 13.11.2014 tarihli yazısının zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olmadığı ve işçilik alacakları için öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Ankara 7. İş Mahkemesinin 14.07.2020 tarihli ve 2020/187 E., 2020/133 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, davada işçilik alacaklarının tabi olduğu 5 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, TBK’da öngörülen zamanaşımı süresinin bu alacak kalemlerine uygulanma olanağının olmadığı, alacağın kaynağının taraf sendikalar arasında imzalanan 21.02.2012 tarihli protokole dayanmasının zamanaşımı süresini değiştirmeyeceği gibi TBK’nın 148. maddesi gereği de zamanaşımı sürelerinin tarafların iradeleri veya sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 21.02.2012 tarihli protokolle sağlanan ücret intibakından kaynaklı dava konusu fark işçilik alacaklara uygulanması gereken zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olması gerektiği ve Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısının dava konusu fark alacaklara ilişkin zamanaşımını kesen borç ikrarı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre zamanaşımı süresinin dolmadığından bahisle mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. A. Zamanaşımı : 15. Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle zamanaşımı; alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, İstanbul 2001 s. 1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s. 688 vd; Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet.: Türk Medeni Hukuku, C. 1, Cüz I, 6. Baskı, İstanbul 1959, s. 274]. 16. Zamanaşımı def'î, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu itibarla zamanaşımının sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır. 17. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili konusunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç (obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir (Reisoğlu, Seza: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s. 334; HGK’nın 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/255 K.; 03.05.2006 tarihli ve 2006/4-232 E., 2006/269 K. sayılı kararları). Diğer bir anlatımla davalı tarafından zamanaşımı def'î ileri sürülmedikçe o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz. Ancak taraflarca ileri sürülmesi durumunda mahkemece, zamanaşımı def’înin incelenmesi sırasında dikkat edilecek ilk husus, zamanaşımı def’înin süresinde ileri sürülüp sürülmediğinin denetlenmesi, şayet def’înin kanunda belirlenen süreler içerisinde ileri sürüldüğünün belirlenmesi hâlinde ileri sürülen talep hakkında zamanaşımı olgusunun vuku bulup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Zira taraflardan birinin ileri sürdüğü zamanaşımı def’înin incelenmesi, doğal olarak yasal süresi içerisinde ileri sürülmüş bir zamanaşımı def’înin varlığına bağlı olup yasal süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def’î hakkında inceleme yapılamaz. 18. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'î ve savunma aracı olan zamanaşımında öngörülen sürelere değinmekte yarar vardır. 19. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” düzenlemesi ile kanunlarda zamanaşımına ilişkin başka bir süre gösterilmemişse alacağın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı ancak ayrı süreler öngörülmüşse o sürelerin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. 20. Bu genel düzenleme sonrası ise TBK’nın 147. maddesinde bazı alacakların beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olacağı düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bu alacaklar, kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler; otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar; vekâlet, komisyon ve acentalık sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar; yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç veya gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklardır. 21. Maddede altı bent hâlinde sayılan beş yıllık zamanaşımına tabi alacakların ortak nitelikleri, uzun süre askıda kalmaya elverişli bulunmamalarıdır. Birinci bentte sayılan kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi dönemsel edim niteliğindeki alacakların ise ortak nitelikleri dönemsel olmalarıdır. Ancak birinci bentteki sayma sınırlayıcı değildir ve dönemsel edimlere benzer diğer edimlerde buraya girmektedir (Uygur, Turgut: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, I. Cilt, Ankara 2013, s.959). 22. Öte yandan 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde “Ücret ve ücretin ödenmesi” başlığı altında; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır. (Değişik ikinci fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir. Ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkak, yabancı para olarak kararlaştırılmış ise ödeme günündeki rayice göre Türk parası ile ödeme yapılabilir. Çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesabına yatırılmak suretiyle ödenmesi hususunda; tabi olduğu vergi mükellefiyeti türü, işletme büyüklüğü, çalıştırdığı işçi sayısı, işyerinin bulunduğu il ve benzeri gibi unsurları dikkate alarak işverenleri veya üçüncü kişileri zorunlu tutmaya, banka hesabına yatırılacak ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının, brüt ya da kanuni kesintiler düşüldükten sonra kalan net miktar üzerinden olup olmayacağını belirlemeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından sorumlu Devlet Bakanlığı müştereken yetkilidir. Çalıştırdığı işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişiler, işçilerinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaklarını özel olarak açılan banka hesapları dışında ödeyemezler. (Ek fıkra : 17/4/2008-5754/85 md.) İşçinin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakının özel olarak açılan banka hesaplarına yatırılmak suretiyle ödenmesine ilişkin diğer usûl ve esaslar anılan bakanlıklarca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Emre muharrer senetle (bono ile), kuponla veya yurtta geçerli parayı temsil ettiği iddia olunan bir senetle veya diğer herhangi bir şekilde ücret ödemesi yapılamaz. Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir. İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Meyhane ve benzeri eğlence yerleri ve perakende mal satan dükkan ve mağazalarda, buralarda çalışanlar hariç, ücret ödemesi yapılamaz. Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.” düzenlemesi ile TBK ile paralel olacak şekilde yapılan düzenleme ile ücret alacaklarının beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu belirtilmiştir. 23. Bu hükmün kapsamına fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ile ikramiye ve prim gibi ücret ekleri ve diğer işçilik hakları da girmektedir (Çelik, Nuri/ Canikoğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat: İş Hukuk Dersleri, Beta, Yenilenmiş 28. Bası, İstanbul 2015, s.230; Mollamahmutoğlu, Hamdi: İş Hukuku, Gözden Geçirilmiş Yenilenmiş 2. Bası, Ankara 2005, s. 400). 24. İkramiye asıl ücrete ek olarak bazı vesilelerle verilen özel bir ücrettir. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde açık veya örtülü olarak kararlaştırılmış bulunuyorsa ücretin bir bölümünü oluşturur ve işçiye de bir talep hakkı sağlar. Bu nedenlerle ücrete ilişkin düzenlemeler ikramiye hususunda uygulama yeri bulur (Çelik/Canikoğlu/Canbolat, s. 224). 25. İlave tediye ise 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması ve 6452 Sayılı Kanunla 6212 Sayılı Kanunun 2 nci Maddesinin Kaldırılması Hakkında Kanun (6772 sayılı Kanun) da düzenlenmiş olmakla Devlet ve ona bağlı kurumlarda bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan her işçinin ilave tediyeye hak kazanacağı belirtilmiştir. Yine 6772 sayılı Kanun’da ücret sistemleri ne olursa olsun, işçilere her yıl için birer aylık istihkakları tutarında ilave tediye ödeneceği belirtilmiştir. İlave tediye de niteliği gereği hem dönemsel bir edim hem de bir ücret alacağı niteliğindedir. 26. Sonuç itibariyle ücret, akdi ikramiye ve ilave tediye ücret alacakları gerek 4857 sayılı İş Kanunu gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 27. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 148. maddesinde zamanaşımı sürelerinin kesin nitelikte olup sözleşme ile değiştirilmesinin mümkün olmadığı, 149. maddesinde alacağın muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olması ile zamanaşımının başlayacağı, 150. maddesinde ise ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı için zamanaşımının ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muaccel olduğu günden işlemeye başlayacağı öngörülmüştür. Ayrıca zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için, alacaklının alacağından haberdar olması veya haberdar olmak zorunda olması da şart değildir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2014, s.1284-1285). 28. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153. ve 154. maddelerinde zamanaşımının durması ve kesilmesi hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını durduran sebeplerin varlığı hâlinde zamanaşımı hiç işlemeye başlamaz, daha önce işlemeye başlamışsa, işlemesi durur. Zamanaşımının kesilmesinde kural olarak yeni bir süre işlemeye başlarken zamanaşımının durmasında eksik kalan sürenin tamamlanması söz konusu olur (Uygur, s. 978). 29. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda zamanaşımını kesen sebepler 154. maddede düzenlenmiş olup anılı maddeye göre; “…Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa”. 30. Maddenin 1. fıkrasında borçlunun fiili ile; 2. fıkrasında ise alacaklının fiili nedeniyle zamanaşımının kesilmesi düzenlenmiştir. Borçlunun maddede belirtilen eylemlerinin alacaklısına veya temsilcisine yöneltilmesi ve ayırt etme gücü bulunan borçlu tarafından bizzat veya yetkili temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Ayrıca borcu ikrar eden borçlunun bu durumunun zamanaşımını keseceğini bilip bilmemesi önemli değildir (Eren, s.1293). 31. Borçlu üçüncü bir şahsa da ikrarda bulunurken, bu ikrarın alacaklının bilgisine sunulacağını ciddi olarak öngörmüş sayılırsa zamanaşımı yine kesilmiş olur (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler,7. Bası, İstanbul 1993, s. 1053). 32. Maddedeki “borcu ikrar” deyimi, “borcu tanıma” şeklinde değerlendirilmelidir. Bu tanıma açık ve zımni olabileceği gibi tanımanın mahkeme dışında yapılması da mümkündür. Ancak sonuç doğurabilmesi, alacaklıya yöneltilmiş bulunmasına ve borçlunun temyiz kudretine sahip olmasına bağlıdır (Uygur, s. 984). 33. Kanun zamanaşımının kesilmesini bu şekilde düzenledikten sonra yeni sürenin başlamasına ilişkin olarak 156. maddesinde “Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde” başlığı altında; “Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” düzenlemesine yer vermiştir. 34. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 1. fıkrasında zamanaşımının kesilmesi ile başlayan yeni sürenin ne kadar olacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak 2. fıkrasındaki ifadede öngörülen düzenlemeden yola çıkılarak ilk fıkradaki süre, gerek doktrin, gerek uygulamada, kural olarak eski sürenin aynısı, örneğin kesilen zamanaşımı süresi, beş yıl ise, yeniden işlemeye başlayacak zamanaşımı süresi de beş yıl olacaktır (Uygur, s. 989). 35. Maddenin 2. fıkrasında ilk fıkraya istisna teşkil eden hâller gösterilmektedir. Diğer bir anlatımla borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise yeni süre kesilen zamanaşımı süresi ile aynı olmayacak, bu hâllerde yeni süre her zaman on yıl olacaktır. Oysa borcun bir senette değil de diğer herhangi bir suretle ikrar edilmesi yine zamanaşımını kesmekle birlikte bu durumda yeniden işleyecek süre eskisi kadar olur; mutlaka on yıl olmaz. Borcun bir senetle ikrar edilmiş sayılması için alacaklıya, borçlu tarafından, alacağın varlığını ve miktarını belirten bir belge verilmiş olmalıdır. O hâlde alacağın varlığını kabul etmekle yetinen, fakat miktarını ihtiva etmeyen bir belge, maddede sözü edilen senet sayılmaz. 36. Alacaklı tarafından borçlu aleyhine açılan bir dava sonunda borç mahkemenin hükmü ile sâbit olursa, yeniden işleyecek zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıl olacaktır. İcra mahkemeleri tarafından borçlunun icra takibine yaptığı itiraz üzerine verilen ve itirazın kaldırılmasına dair olan kararların “hüküm” niteliğinde sayılması mümkün değildir. Zira kanunda kastedilen anlamda hüküm, kesin hüküm teşkil eden mahkeme veya hakem ilâmından ibarettir (Akman / Burcuoğlu /Altop /Tekinay, s.1063-1064). B. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname Kapsamında Sulh, Usulü ve Sonuçları: 37. Sulh, taraflar arasında meydana gelen anlaşmazlıkların taraf iradelerinin karşılıklı olarak uyuşması neticesinde sona erdirilmesidir. İç hukukta sulh kavramı; çekişmeli bir konuda tarafların kendi istekleri ile vazgeçip anlaşmaları (eski hâle dönme), karşılıklı istemleri ile uzlaşmaya dayanan ivazlı bir akit, uluslararası hukukta ise sulh kavramı devletler arasında ilişkilerin sürmesini ya da herhangi bir nedenle kesilmiş olan ilişkilerin açılmasını belirtmek anlamı taşımaktadır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, Cilt I,s. 1022). 38. Hukukî açıdan sulhün anlamı ise sözlük anlamına benzer ancak daha dar olarak, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmek amacıyla yaptıkları sözleşme olarak nitelendirilmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3742; Tanrıver, Süha: “Mahkeme Huzurunda Yapılan Sulhler”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 49, S. 1, 1994, s. 333). 39. Sulh kavramı ilk olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesi ile birlikte kanunda yerini almış ve görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla mahkeme huzurunda yaptıkları sözleşme olarak belirtilmiştir. 40. Sulh hususunda düzenlemeler genel olarak özel hukuk alanında yapılmış olsa da, idarenin taraf olduğu adli veya idari uyuşmazlıklara ilişkin olarak da tarafların uyuşmazlık üzerindeki tasarrufları ile yargı yoluna başvurmaksızın uzlaşabilmelerine ilişkin düzenlemeler ayrıca özel hukuk alanında öngörülen sulh kavramından farklı olarak hukukumuzda yer almaktadır. 41. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname de bu kapsamda sulh yoluyla idarenin taraf olduğu uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin olarak 02.11.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İdarenin tabi olduğu kurallar ve idari rejim sebebiyle özel hukuk uyuşmazlıklarına getirilen yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarının idarelerin taraf olduğu uyuşmazlıklara uygulanmasında ciddi zorluklarla karşılaşılması ve beklenen yararın sağlanmaması karşısında uyuşmazlıkların yargıya alternatif yollardan giderilmesine imkân tanıyan “sulh” kurumu, özel hukuk uygulamalarından ayrı şekilde 659 sayılı KHK ile idare için düzenlenmiştir (Karaaslan Mehmet: “İdarenin Taraf Olduğu Uyuşmazlıkların Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri İle Giderilmesi”, TBB Dergisi, S.140, Ocak-Şubat 2019, s. 85). 659 sayılı KHK ile aslında özel hukuk uygulamalarından farklı olarak sulh adı altında idareye taraf olduğu uyuşmazlıklar konusunda alternatif bir ödeme yöntemi belirlenmiştir. 42. 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile idarelerin hukuk hizmetlerini etkili, verimli ve usul ekonomisine uygun şekilde yerine getirmesi, bu hizmetlerin yürütülmesinde uygulama birliği sağlanması ve yargılamaya göre daha çabuk hareket edilerek uyuşmazlıkların uzlaşma temeline dayanan yolla çözülmesi amaçlanmaktadır. 659 sayılı KHK’nın kapsamını ise idarenin bir tarafını teşkil ettiği adli ve idari uyuşmazlıkların çözümü oluşturmaktadır. 43. 659 sayılı KHK’nın 9. maddesinde “Adli uyuşmazlıklarda sulh” başlığı ile; “(1) İdarelerin adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan önce karşı tarafı sulhe davet etmesi esastır. İdareler, kendi aleyhlerine dava açılacağını veya icra takibine başlanılacağını öğrenmeleri durumunda da karşı tarafı sulhe davet edebilirler. Sulhe davet, uyuşmazlığın tarafı olan gerçek veya tüzel kişilerce de yapılabilir. İlgili mevzuatında daha uzun bir süre öngörülmediği takdirde, sulhe davette karşı tarafa, ifa, itiraz veya sulh teklifinde bulunmak üzere otuz güne kadar süre verilir. (2) Gecikmesinde sakınca bulunan veya işin mahiyeti gereği süre verilmesinde fayda görülmeyen hallerde doğrudan dava ve icra yoluna başvurulabilir. (3) Dava konusu edilmiş veya icraya intikal etmiş uyuşmazlıklarda da taraflarca sulh teklifinde bulunulabilir. (4) 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamı dışında kalan tüm taksit tekliflerinin değerlendirilmesi de bu madde kapsamında yapılır. (5) Sulh başvurularının altmış gün içinde sonuçlandırılması zorunludur. Sulh başvurusu altmış gün içinde sonuçlandırılmamışsa istek reddedilmiş sayılır.” düzenlemesi öngörülürken devam eden maddelerinde de sulhün usul ve esaslarına yer verilmiştir. 44. Madde metninden de anlaşılacağı üzere adli uyuşmazlıklar için adli yargı yoluna başvurmadan idareye sulh davetinde bulunma yükümlülüğü yüklemek suretiyle uyuşmazlığı alternatif yolla çözmek amaçlanmıştır. Yalnızca idarenin, adli yargıda dava açmadan veya icra takibine başlamadan sulh daveti yapılması değil, aynı zamanda idarenin kendi aleyhine dava açılacağını veya icra takibi yapılacağını öğrenmesi durumunda da sulh daveti yapılacağı düzenlenmiştir. Öte yandan uyuşmazlığın diğer tarafı olan kişilere de sulhe davet imkânı tanınmıştır. 45. 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin “Adli uyuşmazlıklarda sulhün usul ve esasları” başlığı ile yer alan düzenlemesinde; “… (1) Sulh anlaşması, anlaşma tutanağında belirtilen tutar kadar bir hakkın tanınması, menfaatin terki, bir şeyin verilmesi, yapılması ya da yapılmaması konusunda anlaşmalar veya sözleşme değişikliklerini kapsar. Sulhe konu işte birden çok ihtilaf bulunduğu takdirde asıl olan, ihtilafın tamamının çözümlenmesidir. Ancak kamu menfaati görüldüğünde kısmi sulh de mümkündür. (2) Maddi ve hukuki nedenlerle kamu menfaati görülmesi halinde, 11 inci maddedeki yetkiler çerçevesinde asıl alacak ve fer’ilerinden kısmen ya da tamamen vazgeçilebilir. (3) Bu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde yapılan sulh anlaşmalarına ilişkin tutanak ilam hükmünde olup ilamların icrasına dair genel hükümlere göre infaz olunur. Ancak vadeye bağlanmamış alacaklarda tutanağın imzalandığı tarihten itibaren iki aylık sürenin dolmasından, vadeye bağlanmış alacaklarda ise vadenin dolmasından önce tutanak icraya konulamaz. Sulh anlaşması hükümleri yerine getirilmediği takdirde alacak muaccel olur ve sulhe konu edilen hak veya alacaklar, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanan faizi ile birlikte takip ve tahsil edilir.” (4) Sulh halinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. (5) Tarafların sulhe davet yazısının diğer tarafa tebliği ile uyuşmazlık konusu hak ve alacağın tabi olduğu kanuni süreler durur. Sulhün sağlanamaması halinde bu husus tutanağa bağlanır, tutanak tarihinden itibaren uyuşmazlığın niteliğine göre kanuni süreler yeniden işlemeye başlar. Mücbir sebep halinde genel hükümlere göre işlem yapılır.” . 11. maddesinde “Adli uyuşmazlıkların sulh yoluyla halli, uzlaşma ve vazgeçme yetkileri” başlığında; “(1) İdarelerin; a) Kendi aralarında ortaya çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla hallinde, dava açılmasında, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya davalarda verilen kararlara karşı kanun yollarına gidilmesinden vazgeçilmesinde, sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde, b) Gerçek veya tüzel kişilerle aralarındaki sözleşmelerde belirtilen sebeplerle yapılan her türlü sözleşme değişikliklerinin yapılmasında, bu hususlarla ilgili olarak çıkabilecek uyuşmazlıkların sözleşme hükümleri çerçevesinde sulh yoluyla hallinde, hukuk birimlerinin uyuşmazlığın bu şekilde sonlandırılmasında maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati bulunduğu yönündeki görüşü üzerine, buna dair onay ve anlaşmaları imzalamaya bakanlıklarda bakan, diğer idarelerde üst yönetici yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere devredebilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenler dışında, idarelerin, herhangi bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığına, yargıya intikal edip etmediğine bakılmaksızın gerçek veya tüzel kişilerle aralarında çıkan her türlü hukuki uyuşmazlığın sulh yoluyla halline, her türlü dava açılmasından veya icra takibine başlanılmasından, bunlardan yargı veya icra mercilerine intikal etmiş olanların takiplerinden veya verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi dışındaki kanun yollarına gidilmesinden vazgeçmeye, davaları kabule, ceza uyuşmazlıklarında şikayetten vazgeçmeye veya uzlaşmaya, davadan feragat etmeye, sözleşmede belirtilmeyen sebeplerle sözleşmelerin değiştirilmesinde veya sona erdirilmesinde maddi ve hukuki sebeplerle kamu menfaati görülmesi halinde, buna dair onay veya anlaşmaları imzalamaya, vazgeçilen veya tanınan ya da terkin edilen hak ve menfaatin değeri dikkate alınmak suretiyle; a) Tutara ilişkin olmayanlar ile 1.000.000 Türk Lirasına (2.824.611,00 TL) kadar olanlarda (1.000.000 Türk Lirası dahil) hukuk biriminin görüşü alınarak, ilgili harcama yetkilisinin teklifi üzerine üst yönetici, b) 1.000.000 Türk Lirasından (2.824.611,00 TL) fazla olanlardan 10.000.000 Türk Lirasına (28.246.180,00 TL) kadar olanlarda (10.000.000 Türk Lirası dahil), hukuki uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun görüşü alınarak, üst yöneticinin teklifi üzerine ilgili bakan, Milli Savunma Bakanlığında Müsteşarın teklifi üzerine Bakan, c) 10.000.000 Türk Lirasından (28.246.180,00 TL) fazla olanlarda Cumhurbaşkanı, yetkilidir. Bakan ya da üst yönetici bu yetkisini sınırlarını açıkça belirlemek suretiyle alt kademelere, münhasıran taşra birimlerinin iş ve işlemleriyle ilgili olup illerde valilik, ilçelerde kaymakamlık onayına bağlanan iş ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda vali ve kaymakamlara devredebilir….” düzenlemeleri ile sulhün esas ve yöntemi belirtilmiştir. 46. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonu, 659 sayılı KHK’nın 2. maddesinde; idarelerin bünyesinde, ilgili idarenin üst yöneticisi tarafından oluşturulan hukuk birim amiri ve hukukî uyuşmazlıkla ilgili birim amirinin bulunduğu en az üç üyeden oluşan komisyon olarak tanımlanmıştır. Bu komisyon uyuşmazlığa dair görüş bildirmekle yükümlü olup icrai bir karar alması söz konusu değildir. 47. Hukukî uyuşmazlık değerlendirme komisyonunun hazırladığı görüş maddede belirtildiği üzere karar vermeye yetkili mercilere sunulacak ve bu yetkili mercilerde görüşü değerlendirerek sulh başvurusunu kabul veya reddedecektir. Sulh başvurusu bu yetkili mercilerce kabul edilse de idari makamların yaptığı sulh davetinin başvurucu tarafından kabul edilmemesi hâlinde sulh başvurusu olumsuz sonuçlanacaktır. 48. Sulh başvurusunun kabul ile sonuçlanması üzerine ise bir sulh anlaşma tutanağı düzenlenir. 659 sayılı KHK kapsamında sulh, tarafların dava açmadan önce başvurdukları bir yöntem olup yargılama hukukundan farklı olarak görülmekte olan bir davayı sona erdirme etkisi bulunmamaktadır. 49. Sulh sözleşmesi tarafların karşılıklı iradelerinin uyuşması sonucu imzaladıkları bir sözleşmedir ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı kısmen ya da tamamen sona erdirmektedir. 659 sayılı KHK kapsamında yapılan sulh ise açık bir şekilde davayı sona erdirmemekte, sulh olunan konu ya da miktara ilişkin olarak dava açılmaması sonucunu desteklemektedir. 50. 659 sayılı KHK’da sulh anlaşması tutanaklarının ilam niteliğinde belge olduğu belirtilmiştir. Hukukumuzda ilamlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmesine rağmen ilam niteliğindeki belgelerin kesin hüküm gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir (Tanrıver, Süha; İlâmlı İcra Takibinin Dayanakları ve İcranın İadesi, Ankara 1996, s.83). Yani sulh anlaşma tutanağı ilam niteliğinde belge olduğundan ilamların icrasına dair hükümler doğrultusunda infaz edilecektir ancak maddi anlamda kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır. C. Somut olayın değerlendirilmesi: 51. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun (6356 sayılı Kanun) 26. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir. Yargılama sürecinde üyeliğin sona ermesi üyenin yazılı onay vermesi kaydıyla bu yetkiyi etkilemez.” düzenlemesine dayanarak sendika üyesi olan davacı adına bu davayı Türk Harb-İş Sendikası vekilinin açtığı somut olayda davacının davalı … Bakanlığına ait Diyarbakır 52. Bakım Fabrika Müdürlüğünde 15.12.1997 tarihinde 9. dereceden çalışmaya başladığını ancak ilk intibak derecesi hatalı ve eksik gösterildiğinden ücretinin eksik ödendiğini ileri sürerek fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş; davalı vekili ise talep edilen fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 52. Davalı Bakanlığa bağlı işyerlerinde çalışan çok sayıda işçinin ilk intibak derecelerinin hatalı belirlendiği ve bu sebeple eksik ücret ödendiği Bakanlığında kabulünde olup bu çerçevede davayı açan işçi sendikası Türk Harb-İş Sendikası ile işveren sendikası olan TÜHİS arasında 21.02.2012 tarihinde protokol imzalanmıştır. Protokolün geçici 3. maddesinde 23.03.2012 tarihine kadar ücret derecesi intibakının yanlış yapıldığını ispatlayıcı belgelerle birlikte işyerine yazılı olarak müracaat eden işçinin bu madde hükümlerine göre oluşturulacak komisyon tarafından işe alınış ücret derecesinin hatalı olduğunun tespit edilmesi hâlinde komisyon tarafından belirlenen ücret derecesine intibakı yapılacağı belirtilmiştir. Maddenin devamında da komisyonun Milli Savunma Bakanlığınca görevlendirilecek iki, işveren ve işçi sendikaları ile ilgili kuvvet komutanlıklarından birer kişinin katılımıyla oluşturulacağı düzenlenmiştir. 53. Protokol kapsamında kurulan komisyonca başvuru yapan işçilerin durumları incelenerek hatalı ücret derecesinden işe başlatıldığı tespit edilenlerin 14.02.2013 tarihinden itibaren yeni ücret dereceleri üzerinden ücretlerinin ödeneceği bildirilmiştir. Davacının da (18) olan ücret derecesinin bu tarihten itibaren geçerli olmak üzere (22)’ye çıkartıldığı ve davacının bu ücret derecesi üzerinden ücretlerini almaya başladığı anlaşılmaktadır. 54. Bu aşamadan sonra Türk Harb-İş Sendikası protokolün amacına uygun olarak Bakanlıktan ücret derecesi değişen işçilerin fark işçilik alacaklarının dava açılmadan beş yıl geriye dönük ödenmesini talep etmiştir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve işçi sendikasına gönderilen 13.11.2014 tarihli “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı ile geriye dönük ödemelere ilişkin Hukuk Müşavirliği ve Davalar Dairesi Başkanlığınca yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki kesin kabul ve ücret derecelerinin temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru beş yıl süreye ilişkin ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının, faiz talebinde bulunulması hâlinde yasal faiz ödenebileceğinin ve 659 sayılı KHK kapsamında sulh anlaşmaları ile çözümlenebilmesi için de Milli Savunma Bakanının onayının alınması gerektiğinin bildirildiği bu konuda gerekli Bakan onayının da alındığının belirtildiği görülmüştür. Aynı yazıda “Milli Savunma Bakanı namına” imzası bulunan personel başkanının sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibak alacaklarından kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesini rica ettiği görülmüştür. 55. Her ne kadar geçmişe dönük beş yıllık işçilik alacaklarının ödenmesi hususunda mutabık kalınmış ve Bakanlık ödenmesi hususunda yazı yayımlamış ise de Türk Harb-İş Sendikası’nın bilgisi dışında sendika üyesi işçiler tarafından dava açılması üzerine 12.03.2015 tarihli yazı ile sulh tekliflerinin kabul edilmemesi ve ödemelerin durdurulması konusunda Milli Savunma Bakanının onayının kaldırılması onayının alındığı belirtilmiş ve bu onay kaldırma aşamasından sonra da davacının da içinde yer aldığı işçilere ödeme yapılmamıştır. 56. Yukarıda aşamaları belirtilen süreç konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamakla birlikte burada öncelikle tespiti gereken husus; davacının talep ettiği fark ücret, fark akdi ikramiye ve fark ilave tediye alacaklarına ilişkin zamanaşımı süresinin ne olduğudur. 57. Davaya konu işçilik alacakları niteliği itibariyle genel anlamda ücret niteliğinde olup bu hâliyle gerek İş Kanunu’nun 32. maddesinin son fıkrası gerekse de genel kanun niteliğinde olan TBK’nın 147. maddesinin 1. fıkrası gereği beş yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu açıktır. 58. Özel Daire bozma kararında dava konusu işçilik alacaklarının dayanağının 21.02.2012 tarihli sözleşme olduğu belirtilerek TBK’nın 146. maddesinde belirtilen genel zamanaşımı süresi olan on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği belirtilmişse de bu tespit hatalıdır. Zira davaya konu alacaklar hatalı intibak uygulamasına bağlı ücret ve ücretin eki niteliğinde olan fark işçilik alacaklarından ibarettir. Sözleşme olduğu belirtilen 21.02.2012 tarihli protokol ücretlerin ödenmesine ilişkin olmayıp sadece işçilerin derece intibaklarının yapılmasına ilişkindir. Daha sonra düzenlenen 13.11.2014 tarihli sulh yapılması yönündeki yazı da bu alacakların vasfını değiştirmemektedir. 59. Mahkemece zamanaşımı süresinin beş yıl olduğuna yönelik yapılan değerlendirme bu yönüyle yerindedir. 60. Dava konusu işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresine yönelik bu belirlemeden sonra 13.11.2014 tarihli yazının niteliğini tespit etmek gerekmektedir. 61. Milli Savunma Bakanı namına personel başkanı imzası ile yayımlanan ve Türk Harb-İş Sendikasına gönderilen “İntibaktan Kaynaklanan İşçi Alacakları” konulu yazı içeriğinde yargı yoluna başvurmayanlar için komisyon raporundaki derece tespitlerinin esas alınarak 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için intibaka bağlı olarak ücret ve ücret dışı işçilik alacaklarının 659 sayılı KHK kapsamında sulh sözleşmesi yapılarak gecikmeye mahal vermeden ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. 62. Davacı işçinin de protokol kapsamında komisyon kararı ile ücret derecesinin (18) iken (22)’ye çıkarıldığı ve bu kapsamda dört derece ilave edildiği anlaşılmakla, ilave edilen derece belirli olduğundan işverenin yapacağı ödemede bu kapsamda kesin belirli bir rakama tekabül etmektedir. Sonuç itibariyle 13.11.2014 tarihli yazı, 18.01.2013 tarihinden geriye doğru son beş yıl için 21.02.2012 tarihli protokol kapsamında oluşturulan intibak komisyonu tarafından belirlenen derece farklarının işçiye ödenmesi noktasında kesin bir kabul içermekle, anılan protokol öngörülen hakların ikrarı mahiyetindedir. 63. Bu ikrar niteliğinde olan belgenin zamanaşımını kesen sebeplerden biri olduğu ve kesilen zamanaşımının da yeniden işlemeye başlaması gerektiği sabittir. 64. Ödemelerin sulh sözleşmesi ile yapılması da 659 sayılı KHK’dan kaynaklanmaktadır. Sendikaya hitaben yazılan 13.11.2014 tarihli yazıda, düzeltilen intibak derecesine göre ücret ve ücret dışı işçilik alacakları açıkça kabul edildiği hâlde bir ödeme yöntemi olarak sulh anlaşması yapılacağı açıklanmıştır. Nitekim yazının 5.ve 6. maddelerinde intibaktan kaynaklanan işçilik alacaklarının sulh anlaşması yoluyla ödenmesinden söz edilmiştir. Ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılması suretiyle 659 sayılı KHK’nın 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca ilam niteliğinde belgeye bağlanması amaçlanmıştır. 659 sayılı KHK uyarınca ödemelerin sulh sözleşmesi yoluyla yapılacak olması kesin borç ikrarını ortadan kaldıran bir durum değildir. 65. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinde zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre işlemeye başlayacağı kurala bağlanmıştır. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni sürenin on yıl olduğu aynı maddenin 2. fıkrasında belirtilmiş ise de; dava konusu fark işçilik alacaklarının bir senetle ikrar edilmediği, mahkeme veya hakem kararına da bağlanmadığı dikkate alındığında, sözü edilen kuralın somut uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Zira 13.11.2014 tarihli yazı ve 21.02.2012 tarihli protokol uyarınca oluşturulan komisyon kararına göre belirlenen intibak derecesi kapsamında davaya konu ücret ve ücret dışı alacaklar belirlenebilir mahiyette olsa da açıkça borç miktarı gösterilmemiştir. Açıkça borç miktarının yer almadığı belgenin Türk Borçlar Kanunu’nun 156. maddesinin 2. fıkrası anlamında senet olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu durumda dava konusu alacaklar için yeni süre, işçilik alacakları için öngörülen beş yıllık süre olmalıdır. 66. Sonuç itibariyle dava konusu fark işçilik alacaklarına uygulanması gereken zamanaşımı süresi beş yıl olup Milli Savunma Bakanlığının 13.11.2014 tarihli yazısı ikrar niteliğinde olduğundan zamanaşımı süresi bu yazı ile kesilmiş ve bu tarih itibariyle de yeni beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlamıştır. Eldeki dava da 11.06.2019 tarihinde açıldığından beş yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek dava konusu alacaklar yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır. 67. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 13.11.2014 tarihli yazının borç ikrarı niteliğinde olup zamanaşımını kestiği, senet niteliğinde olduğu ve bu tarihten sonra uygulanması gereken zamanaşımı süresinin ise TBK’nın 156. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen senetle ikrar edilmiş bir borç niteliğinde olduğundan 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin on yıl olması gerektiği, direnme kararının bu farklı değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile borç ikrarı için net bir borç miktarının belirtilmesi gerektiği, 13.11.2014 tarihli yazının sulh anlaşması yapılabileceği hususuna ilişkin bir öneri niteliğinde olduğu, miktar belli olmadan ikrar söz konusu olmayacağından dava konusu fark işçilik alacaklarının zamanaşımına uğradığı ve direnme kararının bu belirtilen değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 68. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 22.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Senet, gerek medeni usul hukuku gerekse borçlar hukuku bakımından çok önemli temel bir kavram olmasına rağmen Borçlar Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda senedin tanımı yapılmamıştır. Geniş anlamıyla senet, bir kimsenin meydana getirdiği (veya temsilcisi ya da vekili aracılığıyla getirttiği) ve kendi aleyhine delil teşkil eden belgedir. Yazılı delil (senet) 6100 sayılı HMK’da kesin delil olarak düzenlenmiştir. İkrar ve yemin de kesin delillerden olmakla birlikte bir uyuşmazlıkta bu deliller karşı tarafın arzusuna bağlı olarak ortaya çıkabilecek delillerden olduğu için ileride bir ispat vasıtası olarak senet, en önemli kesin delil niteliğini taşımaktadır. Zira hukukî işlemle ilgili olarak bir ikrar veya yemin delilinin ortaya çıkabileceği önceden belli olmadığından bu konuda borçlunun imzasını taşıyan irade açıklaması içeren yazılı belge (senet) elde eden kimse, alacağının varlığının ispatı konusunda kendisini daha güvende hissedecek ve bir davaya konu olduğunda ikrar veya yemin delili ortaya çıkmasını beklemeden bu senetle alacağını ispatlayabilecektir. Senetle ispat HMK 200 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Senetle ispatı gereken hususlar bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerdir. Maddede sözü edilen senet hukukî işleme ilişkin irade açıklamasını içeren, dar anlamda (hukukî anlamda) senet olarak adlandırılan yazılı belgelerdir. Yazılı bir belgenin hukukî anlamda senet niteliğini taşıyabilmesi için irade açıklamasında bulunan tarafın imzasını veya imza olarak kabul edilen bir işaretini içermesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.09.1963 tarih 10/27 sayılı kararında hukukî anlamda senedin tanımı yapılmış ve “davacı ile davalı arasında bir hukukî ilişkiyi belgelendirmek üzere düzenlenmiş ve sözü edilenlerden biri tarafından öbürüne yöneltilmiş yahut sözü edilenlerce birbirlerine karşılıklı olarak yöneltilmiş irade beyanlarını kapsayan kağıtlar” olduğu belirtilmiştir. Borçlar hukuku anlamında senet borcu doğuran bir belge olabileceği gibi borcu doğrulayan bir belge de olabilir. Kanunda yazılı şekilin arandığı sözleşmeler bakımından bu yazılı belge borcu doğuran senet olabilecek ise de yazılı şekilin aranmadığı ve karşılıklı irade açıklamasıyla kurulabilen sözleşmeler bakımından ise borcu ispatlayan senet olabilecektir. Yazılı belgenin borcu doğuran belge olması veya borcu doğrulayan (ispatlayan) belge olması bu belgenin senet niteliğine etkili değildir. Zira borcu doğuran belgeler aynı zamanda borcu da doğrulayan (ispatlayan) belgelerdir. Bir belgenin senet sayılması için aksine bir düzenleme olmadıkça şu tarihte, şu miktar borcu şu kişiye ödeyeceğim şeklinde kayıt içermesi zorunlu olmayıp iddia olunan hukukî işlemin varlığını ortaya koyması yeterlidir. Aksine özel düzenlemelere örnek olarak kambiyo senetlerine ilişkin hükümler gösterilebilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 154. maddede hangi hâllerde zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş olup bunlar arasında borçlunun borcu ikrar etmesi de bulunmaktadır. Zamanaşımı kesilince alacağa ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar (TBK 156/1) ise de TBK 156/2. maddede yer alan “Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır” kuralıyla buna istisna da getirilmiştir. İkinci fıkradaki bu kural nedeniyle alacak iki yıl, beş yıl gibi farklı bir zamanaşımı süresine tabi olsa bile, borç bir senetle ikrar edilmiş ise yeniden işlemeye başlayan yeni süre on yıl olacaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; 13.11.2014 tarihli Milli Savunma Bakanı adına yazılan yazıda daha önceden ücret dereceleri düzeltilmeyen ve bu hususta yargı yoluna başvurmayanlar için kesin kabul ücret dereceleri temel kabul edilerek işe giriş ücret derecelerinin hatalı olduğunun kabul edildiği yazı tarihi olan 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süreye ilişkin ücret ve ücret dışı alacakların ödenmesi maksadıyla sulh anlaşması yapılmasının mümkün bulunduğu, dilekçe tarihinden itibaren faiz işletilebileceği, bu miktarların sulh anlaşmaları ile ödenmesi konusunda bakan onayı alındığı, bu hususları belirtir şekilde alınacak sulh anlaşmaları vasıtasıyla intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının gecikmeye meydan verilmeden ödenmesi belirtilmiştir. Bu yazı içeriğinde 18.01.2013 tarihinden geriye doğru 5 yıllık süre için intibaktan kaynaklanan işçi alacaklarının varlığı ikrar edilmiş ve bu kapsamda ödenmesi hususu yazılı belgeye bağlanmış olduğundan, bu resmi yazı gerek borçlar hukuku gerekse medeni usul hukuku anlamında hem ikrar hem de senet niteliğini taşımaktadır. Yazıda sulh anlaşmalarından söz edilmesi dava açılmasını beklemeden mevzuatta öngörülen ödemeye esas bir yöntemin gösterilmesi niteliğinde olup, alacağı kabul eden bir ikrarın ve borcun varlığını doğrulayan bir senedin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Zira varlığı kabul edilen alacağın intibaktan doğan farklara göre belirlenebilir bir miktarı içerdiği de açıktır. Bu durumda zamanaşımını kesen ikrar, senet niteliği taşıyan bir belgeye dayandığından, 13.11.2014 tarihinde zamanaşımı kesilmiş ve işçilik alacakları için geçerli olan beş yıllık zamanaşımı süresi yerine on yıllık yeni bir zamanaşımı süresi başlamıştır. Davaya konu alacağın işçilik alacaklarıyla ilgili olup 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu, 13.11.2014 tarihli yazının zamanaşımını kesen ikrar niteliğinde olduğu, bu ikrar ile zamanaşımın kesilerek yeniden işlemeye başladığı ve dava tarihinde zamanaşımının dolmadığı gerekçeleriyle değişik bozma yapılması yönünde, değerli çoğunluk ile aramızda görüş farklılığı yok ise de ikrar içeren bu yazının hukukî anlamda senet niteliği taşıdığı ve bu nedenle 13.11.2014 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin beş yıl değil on yıl olduğu görüşünde olduğumuz için, bu ikrarın senet niteliği taşımadığı ve yeniden başlayan sürenin beş yıl olduğu yönünde oluşan gerekçesi bakımından değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

Faiz alacaklarının zamanaşımı rejimi belirlenirken alacağın bağımsız bir edim mi yoksa fer'i nitelikte bir hak mı olduğu ayrımı önem taşır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 152. maddesi gereğince, asıl alacak zamanaşımına uğradığında ona bağlı olan faiz ve diğer fer'i alacaklar da zamanaşımına uğramış sayılır. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2010/21936, K. 2012/32772 ve E. 2015/23891, K. 2018/2030 sayılı kararlarında açıklandığı üzere, asıl alacağa bağlı olarak talep edilen faiz hakları kural olarak asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımını izler.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 152Kaynağı aç
MADDE 152- Asıl alacak zamanaşımına uğrayınca, ona bağlı faiz ve diğer alacaklar da zamanaşımına uğramış olur. C. Zamanaşımının durması
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2010/21936, K. 2012/32772Kaynağı aç
9. Hukuk Dairesi         2010/21936 E.  ,  2012/32772 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ DAVA :Davacı, kıdem ve ihbar tazminatı, maaş alacağı, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, genel tatil çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, vergi iade alacağı, maaş ikramiye alacağı ile öğle yemeği ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesinin haksız şekilde işverence feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile diğer işçilik alacaklarını istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle, kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir. Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125 inci maddesi (6098 Sayılı TBK 146) uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklar, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi (6098 Sayılı TBK 147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. Yıllık izin ücreti iş sözleşmesinin feshi ile muaccel olup dönemsel bir nitelik taşımadığından, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uygulaması yönünden 10 yıllık genel zamanaşımına tabidir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün 2009/43216 E, 2012/6010 K. ). Kanundaki zamanaşımı süreleri, Borçlar Kanununun 127 nci maddesi (6098 Sayılı TBK 148) gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K). Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK. m. 128). Borçlar Kanununun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. 818 Sayılı Borçlar Kanununun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır. Borçlar Kanunun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Türk Borçlar Kanunu’nun 152 inci maddesi de aynı doğrultudadır. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. Borçlar Kanununun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153/ 4 üncü maddesinde daha açık bir düzenlemeye yer verilerek, zamanaşımının, ev hizmetlileri yönünden hizmet ilişkisi süresince işlemeyeceği öngörülmüştür. Borçlar Kanununun 133 üncü maddesinde (6098 Sayılı TBK 154) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154/2) hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler. Borçlar Kanunun 134 üncü maddesi hükmü, "Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur" kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. Benzer bir düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 155 inci maddesinde yer almaktadır. Borçlar Kanununun 139 uncu maddesinde (6098Saylı TBK 160), zamanaşımından feragat düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür. Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 19/11/1963 T. 5924-6419 sayılı kararı). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun, bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi, çelişkili davranış yasağını oluşturur. Bu durum Medeni Kanunun 2 nci maddesine aykırı olup, hukuken korunamaz ( HGK. 23.02.2000 gün ve 2000/15-71 E, 2000/116 K). 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 inci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319 uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir. Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir. 1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz. Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün 2010/ 9-629 E, 2011/ 70. K.). Somut olayda; davalı vekilinin ıslaha karşı süresinde yaptığı zamanaşımı itirazı değerlendirilmeden hüküm kurulması hatalıdır. 3- Temerrüt ihtarında davalı tarafa tebliğinden itibaren 30 gün süre verildiği halde temerrüt tarihinin tebliğden sonraki 30. gün yerine 20.06.2009 olarak kabulü de hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 02/10/2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2015/23891, K. 2018/2030Kaynağı aç
9. Hukuk Dairesi         2015/23891 E.  ,  2018/2030 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ile ücret alacağı, izin ücreti ve fazla mesai ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm süresi içinde davalılardan İstanbul Su ve Kanalizyon İdaresi avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacının İski'nin asıl işveren davalı … İnş. Elekt. Otom. Veri Topl. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti.' nin alt işveren olduğu işyerinde 08/06/1998-01/06/2008 tarihleri arasında sayaç okuma elemanı olarak çalıştığını, son ücretinin aylık net 975,00 TL olduğunu, iş akdinin 01/06/2008 günü işverenlik tarafından haksız ve bildirimsiz şekilde feshedildiğini ileri sürerek, kıdem, ihbar tazminatları ile ücret, fazla mesai ücreti ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalılardan tahsilini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı … vekili, talep konusu alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının yüklenici firma çalışanı olduğunu, davalı İSKİ ile arasında bir iş akdi olmadığını, davacının çalıştığı yüklenici şirket ile İSKİ arasında asıl-alt işverenlik ilişkisi bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Davalı … İnş. Elekt. Otom. Veri Topl. Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti., davaya karşı cevap dilekçesi sunmamıştır. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalıların iş sözleşmesini fesihte haksız oldukları gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı … vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalı … vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, eski 818 sayılı Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir. Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava da tazminat niteliğinde olduğundan on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları ise 818 sayılı Borçlar Kanununun 126/1 maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. 01.06.2012 tarihinden sonra yürürlüğe giren 6098 Sayılı TBK.’un 147. Maddesi ise ücret gibi dönemsel nitelikte ödenen alacakların beş yıllık zamanaşımına tabi olacağını belirtmiştir. Kanundaki zamanaşımı süreleri, 6098 Sayılı TBK 148. Maddesi gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K). Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (TBK. m. 149(818.BK.128). Türk Borçlar Kanununun 117 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir(818 sayılı BK.128). Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 152. maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur(818 sayılı BK.131). Türk Borçlar Kanunu’nun 154. maddesi (818 Sayılı BK 133/2) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153/4 maddesinde “Hizmet ilişkisi süresince, ev hizmetlilerinin onları çalıştıranlardan olan alacakları için" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir(818 sayılı BK. Mad.132). 6098 Sayılı TBK 154. Maddesinde (818 sayılı BK. 133) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Aynı maddenin 2.fıkrası uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Kanunun 156. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 155. maddesi hükmü, "Zamanaşımı müteselsil borçlulardan veya bölünemeyen borcun borçlularından birine karşı kesilince, diğerlerine karşı da kesilmiş olur." kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. (818 sayılı BK. Mad.134) Türk Borçlar Kanununun 160. maddesinde (818 Sayılı BK 139), zamanaşımından feragat düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 inci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319 uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir. Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir. 1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz. Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün 2010/ 9-629 E. 2011/ 70. K.). Somut uyuşmazlıkta; dava dilekçesinde, davacı 2008/Ocak, Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs ayı ücretlerinin ödenmediği iddiasıyla bu ücretlerin davalılardan tahsilini istemiş, davalı … vekili yasal süresi içinde sunduğu cevap dilekçesinde zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Davanın 24.05.2013 tarihinde açıldığı dikkate alındığında bu tarihten geriye doğru 5 yıl gidilerek bulunan 24.05.2008 tarihinden önceki ücret alacaklarının zamanaşımına uğradığı anlaşılmaktadır. Ancak, 24.05.2008 tarihi itibariyle Mayıs ayı ücreti henüz muaccel olmadığından bu ücret zamanaşımına uğramamıştır. Buna göre, davacının 2008/Mayıs ayı ücreti haricindeki ücret alacağı taleplerinin zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile bu alacakların hüküm altına alınması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 08.02.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Zamanaşımının Başlangıcı ve Süre Hesabının Usulü

Zamanaşımı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 149. maddesi doğrultusunda alacağın muaccel olduğu, yani ifa zamanının geldiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Borcun ifası henüz talep edilebilecek durumda değilse muacceliyetten söz edilemez. Alacağın muaccel kılınması bir bildirime bağlanmışsa zamanaşımı süresi bildirimin yapılabileceği tarihten itibaren yürür. Alacaklının alacağın varlığından bizzat haberdar olması sürenin başlaması yönünden bir ön şart değildir.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 149Kaynağı aç
MADDE 149- Zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Alacağın muaccel olmasının bir bildirime bağlı olduğu hâllerde, zamanaşımı bu bildirimin yapılabileceği günden işlemeye başlar. 2. Dönemsel edimlerde

Sürelerin hesaplanmasında 6098 sayılı Kanun'un 151. maddesi uyarınca borçların ifasındaki sürelerin hesaplanmasına ilişkin hükümler uygulanır. Zamanaşımının başladığı gün hesaba katılmaz ve zamanaşımı ancak sürenin son gününün de alacak hakkı ileri sürülmeksizin sona ermesiyle tamamlanır. Ömür boyunca gelir ve benzeri dönemsel edimlerde alacağın tamamı yönünden zamanaşımı, Kanun'un 150. maddesi uyarınca ifa edilmemiş ilk dönemsel edimin muacceliyet kazandığı tarihten itibaren işlemeye başlar.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 151Kaynağı aç
MADDE 151- Süreler hesaplanırken zamanaşımının başladığı gün sayılmaz ve zamanaşımı ancak sürenin son günü de hak kullanılmaksızın geçince gerçekleşmiş olur. Zamanaşımı sürelerinin hesaplanmasında da, borçların ifasındaki sürelerin hesaplanmasına ilişkin hükümler uygulanır. B. Bağlı alacaklarda zamanaşımı

Temerrüt Hükümleri ve Faiz Oranlarının Sınırları

Faiz borcunun doğumu ve muacceliyeti borçlunun temerrüdü ile doğrudan bağlantılıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 117. maddesi uyarınca muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa günü sözleşmeyle veya usulüne uygun bildirimle belirlenmişse bu günün geçmesiyle de temerrüt gerçekleşebilir. İyiniyetli olmayan sebepsiz zenginleşmede bildirim yapılabildiği andan itibaren temerrüt söz konusu olabilirken, iyiniyetli sebepsiz zenginleşmede temerrüt için bildirim şartı aranır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 117Kaynağı aç
MADDE 117- Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır. II. Hükümleri 1. Genel olarak a. Gecikme tazminatı

Sözleşmede faiz oranı kararlaştırılmamışsa 6098 sayılı Kanun'un 88. maddesi uyarınca faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri uygulanır; taraflarca sözleşmeyle kararlaştırılacak yıllık faiz oranı mevzuatça belirlenen yıllık oranın yüzde elli fazlasını aşamaz. Temerrüt faizi oranında da 120. maddeye göre yasal oran esas alınır ve sözleşmeyle tespit edilecek temerrüt faizi oranı yasal faiz oranının yüzde yüz fazlası ile sınırlıdır. Akdi faiz kararlaştırılıp temerrüt faizi belirlenmemişse ve akdi faiz yasal faizden yüksekse temerrüt faizi hakkında akdi faiz oranı geçerli olur.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 88Kaynağı aç
MADDE 88- Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz. B. İfa yeri
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 120Kaynağı aç
MADDE 120- Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur. b. Faizlerde, iratlarda ve bağışlamada temerrüt faizi

6098 sayılı Kanun'un 121. maddesi uyarınca faiz veya irat borcunu ya da bağışlanan bir para miktarını ödemekte temerrüde düşen borçlu, ancak aleyhine icra takibine girişildiği veya dava açıldığı tarihten itibaren temerrüt faizi ödemekle yükümlü tutulabilir. Bu hükme aykırı anlaşmalar ceza koşulu hükümlerine tabi kılınmış olup temerrüt faizine ayrıca temerrüt faizi yürütülmesi kanunen yasaklanmıştır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 121Kaynağı aç
MADDE 121- Faiz veya irat borcunu ya da bağışladığı bir miktar parayı ödemekte temerrüde düşen borçlu, icra takibine girişildiği veya dava açıldığı günden başlayarak, temerrüt faizi ödemekle yükümlüdür. Buna aykırı olarak yapılan anlaşmalar, ceza koşulu hükümlerine tabi olur. Temerrüt faizine, ayrıca temerrüt faizi yürütülemez. 3. Aşkın zarar

Zamanaşımının Durması ve Kesilmesi

Zamanaşımını durduran veya kesen sebeplerin varlığı süre hesabını temelden etkiler. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 153. maddesinde düzenlenen velayet, vesayet, evlilik, ev hizmeti, intifa hakkı, Türk mahkemelerinde dava açma imkanının bulunmaması veya alacaklı ve borçlu sıfatının birleşmesi gibi kanuni engeller mevcut olduğunda zamanaşımı işlemez, başlamışsa durur. Durma sebebi kalktığında günün bitiminde süre kaldığı yerden işlemeye devam eder.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 153Kaynağı aç
MADDE 153- Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı işlemeye başlamaz, başlamışsa durur: 1. Velayet süresince, çocukların ana ve babalarından olan alacakları için. 2. Vesayet süresince, vesayet altında bulunanların vasiden veya vesayet işlemleri sebebiyle Devletten olan alacakları için. 3. Evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için. 4. Hizmet ilişkisi süresince, ev hizmetlilerinin onları çalıştıranlardan olan alacakları için. 5. Borçlu, alacak üzerinde intifa hakkına sahip olduğu sürece. 6. Alacağı, Türk mahkemelerinde ileri sürme imkânının bulunmadığı sürece. 7. Alacaklı ve borçlu sıfatının aynı kişide birleşmesinde, birleşmenin ileride geçmişe etkili olarak ortadan kalkması durumunda, bu durumun ortaya çıkmasına kadar geçecek sürece. Zamanaşımını durduran sebeplerin ortadan kalktığı günün bitiminde zamanaşımı işlemeye başlar veya durmadan önce başlamış olan işlemesini sürdürür. D. Zamanaşımının kesilmesi I. Sebepleri

6098 sayılı Kanun'un 154. maddesi uyarınca borçlunun borcu ikrar etmesi, özellikle faiz ödemesinde bulunması, kısmi ifa yapması, rehin vermesi veya kefil göstermesi zamanaşımını keser. İkrar alacaklıya veya temsilcisine yöneltilmelidir; borçlunun üçüncü kişiye ikrarda bulunurken bunun alacaklının bilgisine sunulacağını öngörmesi hâlinde de ikrar geçerlidir. İkrar açık, zımni veya mahkeme dışında yapılabilir. Ayrıca alacaklının dava veya def'i yoluyla mahkemeye ya da hakeme başvurması, icra takibi yapması veya iflas masasına kaydolması zamanaşımını kesen yasal işlemlerdir. Dava açılması suretiyle zamanaşımının kesilmesi kural olarak yalnızca dava konusu edilen kısım bakımından hüküm ifade eder.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 154Kaynağı aç
MADDE 154- Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir: 1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse. 2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa. II. Birlikte borçlulara etkisi

6098 sayılı Kanun'un 156. maddesi uyarınca zamanaşımının kesilmesiyle birlikte yeni bir süre işlemeye başlar. Borcun bir senetle ikrar edilmiş olması veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanması durumunda yeni zamanaşımı süresi on yıldır. Alacağın mahkeme hükmüyle sabit kılınması hâlinde bu on yıllık süre hükmün kesinleştiği tarihten itibaren yürür; icra mahkemesinin itirazın kaldırılması kararı bu anlamda hüküm sayılmaz. TBK m. 156/2 kapsamında senet sayılabilmesi için belgenin borcun hem varlığını hem de miktarını açıkça içermesi gerekir; yalnızca borcun varlığını kabul eden, miktar içermeyen yazılar senet niteliği taşımaz. Senetle ikrar veya mahkeme ya da hakem kararına bağlanma koşullarından birinin bulunmadığı durumlarda kesilmeden sonra yeniden işleyecek sürenin uzunluğu, kanun metninde açıkça belirlenmemiş olup doktrin ve uygulama bu hâlde kural olarak alacağın tabi olduğu önceki sürenin aynen yeniden işleyeceği görüşünü benimsemektedir; ancak bu sonuca itiraz eden görüşler de mevcuttur.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 156Kaynağı aç
MADDE 156- Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır. 2. Alacaklının fiili hâlinde

Ayrı Faiz Davasında Geriye Dönük Hesap ve Def'i Kuralı

Asıl alacak davası ikame edilirken faiz açıkça talep edilmemişse, asıl davanın görülmekte olması faiz talebi yönünden zamanaşımını kendiliğinden kesmez. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin E. 2021/5517, K. 2021/1758 sayılı kararında çoğunluk görüşü; asıl davada istenmeyip sonradan birleşen dava ile talep edilen faiz yönünden davanın açıldığı tarihten geriye doğru beş yıllık dönemin faizinin hesaplanması gerektiği sonucuna varmıştır. Buna karşılık anılan karardaki karşı görüş, asıl alacak ödenmediği ve dava derdest kaldığı sürece faizin zamanaşımına uğramayacağını savunmuştur. Bu ayrım, ayrı faiz taleplerinde dava tarihinden geriye dönük beş yıllık sınırın somut olayın özelliklerine göre tartışmalı olduğunu göstermektedir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2021/5517, K. 2021/1758Kaynağı aç
6. Hukuk Dairesi         2021/5517 E.  ,  2021/1758 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Asıl dava makine yapımına ilişkin eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye alacağın ve KDV bedelinin tahsili ile teminat senedinin iadesi, karşı dava ayıplı ve geç teslimden kaynaklanan zararların tahsili, birleşen dava ise faiz alacağının tahsiline yöneliktir. Davacı asıl davada, eser sözleşmesine konu işin tamamlanıp teslim edildiği halde bakiye 298.571.84 TL alacağın ödenmediğini belirterek bu miktar alacağın tahsilini, ayrıca teşvik belgesi verileceği inancı ile KDV'siz olarak fatura düzenlendiğini ancak teşvik belgesi verilmediğinden iş bedeline ilişkin iki fatura toplamının KDV'si olan harcını tamamladıkları 110.458,00 TL.nin davalıdan tahsilini istemiş, davalı işin gerektiği gibi yapılmadığını, makinenin çalışmadığını, ayıplı ve geç teslim bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Karşı davacı ayıplı ve geç teslim nedeniyle doğan zararlar olduğunu, bu zararın makine bedelinden tenzili halinde doğacak zararlarının daha fazla olması halinde şimdilik 20.000,00 TL'nin zarar tarihinden reeskont faiziyle tahsilini istemiş, karşı davalı ise karşı davanın reddini savunmuştur. Davacı vekili karşı davada; davacı yüklenici ile davalı iş sahibi arasında makine yapım sözleşmesi imzalandığını, makinelerin davalıya teslim edildiğini, bakiye iş ve KDV bedelinin ödenmemesi nedeniyle açılan davada avans faizi talep edilmediğini beyanla 298.571,84 TL bakiye iş bedeline asıl dava tarihi olan 14.07.2008 tarihinden itibaren, asıl dava dilekçesinde talep edilip 04.12.2008 tarihinde harçlandırılan KDV alacağına ise harçlandırma tarihinden itibaren işleyen toplamda 560.000,00 TL faiz alacağının tahsili talep edilmiş, davalı vekili ise taraflar arasındaki ilişkinin eser sözleşmesi hükümlerine tabi olup alacağın zamanaşımına uğradığını, temerrüde düşülmediğinden dolayı işlemiş faize itiraz ettiklerini beyanla davanın reddini savunmuştur. Taraflar arasındaki asıl, karşı ve birleşen davada alacak davasının yapılan yargılaması sonunda, makinenin bedelinin 295.000,00 TL olduğu, davacının talep edebileceği bir alacağın bulunmadığı kabul edilerek makine bedelinden bakiye alacağa yönelik talebin reddine, avans ödemesinden dolayı davalının davacıdan alacaklı olduğu, senetlerin iadesine ilişkin sözleşmedeki koşulun gerçekleşmediği anlaşılmakla teminat senedinin iadesine ilişkin talebin reddine, davacının düzenlediği 05/03/2008 tarihli faturanın taraflar arasında ihtilaflı olduğundan fatura nedeniyle davacının KDV muafiyeti veya iadesinden yararlanması mümkün olmayıp, makine bedeline ilişkin taraflar arasındaki uyuşmazlık sona erdikten sonra fatura düzenlenmesi halinde yatırım, teşvik belgesinin istenmesinin mümkün olduğu, bu itibarla davacının bu isteği mevsimsiz ileri sürülmekle yerinde görülmeyerek bu talebin de reddine, karşı davada geç teslimin davacıdan kaynaklandığı ileri sürülmüş ise de bu iddianın kanıtlanamadığı, geç teslimden kaynaklı zararın oluştuğu kanıtlanamadığından bu talebin reddine, makinenin sözleşmede belirlenen şekilde olmadığı ve ayıplı olduğu ileri sürülmüş ise de; makinede eksik veya ayıp bulunmadığı anlaşılmakla bu talep de yerinde görülmeyerek asıl ve karşı davanın reddine ilişkin verilen kararın taraf vekillerince temyizi üzerine Dairemizin 28/05/2015 T. ve 2014/4937 E., 2015/2905 K. sayılı ilamı ile tarafların sair temyiz itirazlarının reddi ile “Taraflar arasında imzalanan 04/10/2006 tarihli sözleşmenin "ödeme planı" başlıklı 3. Maddesinde yapılacak avans ödemesi miktarı ve son fıkrasında işin bedelinin ne şekilde hesaplanacağı ve ödeneceği belirlendiğinden mahkemece ek rapor alınarak bu maddeye göre iş bedeli hesaplattırılıp kanıtlanan ödemeler de düşüldükten sonra davanın sonuçlandırılması gerekir” gerekçesiyle taraflar yararına hükmün bozulmasına karar verildiği, Ankara Asliye 11. Ticaret Mahkemesinin 2018/118 esas sayılı dava dosyası işbu dava dosyası ile birleştirildiği, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda bilirkişi heyetinden ek raporlar alındığı ve son olarak yeni bilirkişi heyetinden alınan raporda makinenin rayiç bedelinin 295.000,00 Tl olduğunun tespit edildiği, mahkemece verilen ara karar üzerine teminat senedine ilişkin harcın davacı-karşı davalı vekilince 05/12/2019 tarihinde ikmal edildiği, 25/12/2019 tarihli celsede ise davalı-karşı davacı senetlerin mahkeme huzurunda davacı-karşı davalıya teslim edildiği görülmüş ve ilamda yazılı nedenlerden dolayı karşı davanın reddine, birleşen davanın kısmen kabulüne, asıl davada alacak davasının kabulüne, KDV alacağına yönelik davanın reddine, teminat senetlerinin iadesine yönelik davanın konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına yönelik verilen hüküm süresi içinde asıl ve birleşen davada davacı karşı davada davalı….Makine Otomotiv Plastik San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili ile asıl ve birleşen davada davalı kaşı davada davacı … Enerji ve Madeni İnşaat İşleri T.A.Ş., vekilince temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 07/06/2021 T. ve 2021/3531 E., 2021/2525 K. sayılı ilamı ile asıl davada davacı-karşı davalı ve birleşen davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile davalı – karşı davacı, birleşen davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile “birleşen dava yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği, asıl davada teminatın iadesinin reddi kararı davacı tarafından temyiz edilmemesi nedeniyle davalı lehine usulü kazanılmış hak oluşturacağından bu alacak kalemi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerektiği ” gerekçesiyle davalı – karşı davacı, birleşen davalı vekili yararına kararın bozulmasına karar verildiği görülmüştür. İşbu karara karşı taraf vekillerince karar düzeltme isteminde bulunulduğu görülmüştür. 1- Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre asıl ve birleşen davalı – karşı davacı vekilinin tüm, asıl ve birleşen davacı – karşı davalı vekilinin aşağıdaki bendin dışında kalan sair karar düzeltme isteminin reddi gerekmiştir. 2- Asıl ve birleşen davacı – karşı davalı vekilinin birleşen dava yönünden karar düzeltme istemi ile ilgili olarak yeniden yapılan incelemede; Taraflar arasındaki uyuşmazlık eser sözleşmesinden kaynaklandığından eski BK’nın 126/4. maddesi gereğince 5 yıllık zamanaşımı süresi bulunmaktadır. Bu durumda asıl alacağın zamanaşımı süresi daha kısa olarak 5 yıl olduğundan faiz alacağında da zamanaşımı süresinin 5 yıl olduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Eser sözleşmesinde zamanaşımı süresinin başladığı tarih de eserin sözleşmeye uygun olarak eser sahibine teslim edildiği tarihtir. Faize ilişkin taleplerde ise sürekli bir durum söz konusudur. Asıl alacak ödenmedikçe faiz zamanaşımına uğramaz. Asıl alacak davasında faiz istememişse bu davanın açılmış olması faiz istemi yönünden zamanaşımını kesmez. Faiz davalarında zamanaşımı süresi asıl alacak süresine bağlıdır. Ancak bağımsız faiz davalarında bu sürelerin hesabı, asıl alacak zamanaşımı süresinin hesaplanmasından farklıdır. Çünkü asıl alacağın zamanaşımı süresi ileriye doğru hesaplanırken, bağımsız faiz davalarında zamanaşımı süresi, davanın açıldığı tarihten geriye doğru hesaplanır. Asıl alacağın zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile, eğer açılan dava sürmekte ise veya asıl alacak henüz tahsil edilmemişse, borçlunun temerrüdü para tahsil edilinceye kadar devam edeceğinden, faize ilişkin davanın açıldığı tarihten geriye doğru "asıl alacağın zamanaşımı süresi kadar" faiz istenebilir. ((kapatılan Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 22/06/2017 tarih ve 2017/903 E., 2017/2675 K. sayılı ilamında belirtildiği üzere) Somut olayda, alacağın konusunu teşkil eden sözleşme 04/10/2006 tarihli olduğundan zamanaşımı sürelerinin 818 sayılı Kanun'un 131. maddesine göre, asıl alacak için öngörülen zamanaşımı, faiz için öngörülen zamanaşımından daha kısa ise, faiz zamanaşımı süresi asıl alacak zamanaşımına tabi olacaktır. Taraflar arasındaki eser sözleşmesinde CNC köşebent işleme tezgahının teslim tarihi 28.12.2006 olduğundan zamanaşımı 5 yıldır (eBK. M. 164/4). Bu durumda asıl alacak ve faiz için öngörülen zamanaşımı 5 yıl olduğundan zamanaşımı süresi 29/12/2011 tarihinde dolacaktır. Ancak asıl alacak için 14.07.2008 tarihinde açılmış bulunan dava derdest olduğundan faiz için zamanaşımının dolduğundan söz edilemeyeceğinden, faiz için açılan davadan geriye doğru 5 yıllık faiz istenebilir. Dolayısıyla birleşen dava tarihi olan 13/02/2018 'den geriye doğru 5 yıllık faiz hesaplanıp hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle yerel mahkeme kararının bozulması gerekirken sehven “birleşen dava yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuş olması dikkate alınarak davacı vekilinin karar düzeltme talebinin bu sebeple kabulüne karar verilmesi gerekir. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle asıl ve birleşen davalı-karşı davacının tüm, asıl ve birleşen davacı-karşı davalının diğer karar düzeltme isteminin reddine, 2. bent uyarınca asıl ve birleşen davacı-karşı davalının karar düzeltme isteminin kabulü ile hükmün değişik gerekçe ile BOZULMASINA, istek halinde karar düzeltme ve peşin harcın asıl ve birleşen davacı – karşı davalı ….Mak. Oto. Plastik San. ve Tic. Ltd. Şti.'ne iadesine, alınması gereken karar düzeltme harcı asıl ve birleşen davalı – karşı davacı …. Enerji ve Madeni İnşaat İşleri Türk A.Ş. tarafından peşin olarak yatırıldığından yeniden harç alınmasına yer olmadığına, takdiren 490,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyen asıl ve birleşen davalı – karşı davacı …. Enerji ve Madeni İnşaat İşleri Türk A.Ş.'den alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, 24.11.2021 gününde oy çokluğuyla karar verildi…. – MUHALEFET ŞERHİ – Asıl dava eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye alacağın ve KDV bedelinin tahsili ile teminat senedinin iadesi, karşı dava ayıplı ve geç teslimden kaynaklanan zararların tahsili, birleşen dava ise faiz alacağının tahsiline ilişkindir. Mahkemece bozmaya uyulması sonrasında asıl ve birleşen davanın kısmen kabulü, karşı davanın ise reddine karar verilmiştir. Anılan karar taraf vekillerince temyiz olunmuştur. Yüksek Özel Dairece, ‘’Taraflar arasında imzalanan 04.10.2006 tarihli sözleşmenin "ödeme planı" başlıklı 3. maddesinde yapılacak avans ödemesi miktarı ve son fıkrasında işin bedelinin ne şekilde hesaplanacağı ve ödeneceği belirlendiğinden mahkemece ek rapor alınarak bu maddeye göre iş bedeli hesaplattırılıp kanıtlanan ödemeler de düşüldükten sonra davanın sonuçlandırılması gerekir” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda karşı davanın reddine, birleşen davanın kısmen kabulüne, asıl davada alacak davasının kabulüne, KDV alacağına yönelik davanın reddine, teminat senetlerinin iadesine yönelik davanın konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Yüksek Özel Daire, ‘’Birleşen dava yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine, asıl davada teminatın iadesinin reddi kararı davacı tarafından temyiz edilmemesi nedeniyle davalı lehine usulü kazanılmış hak oluşturacağından bu alacak kalemi yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. İşbu karara karşı taraf vekillerince karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. Yüksek Özel Daire bu kez yaptığı incelemede; ‘’Taraflar arasındaki uyuşmazlık eser sözleşmesinden kaynaklandığından eski BK’ nın 126/4. maddesi gereğince 5 yıllık zamanaşımı süresi bulunmaktadır. Bu durumda asıl alacağın zamanaşımı süresi daha kısa olarak 5 yıl olduğundan faiz alacağında da zamanaşımı süresinin 5 yıl olduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Eser sözleşmesinde zamanaşımı süresinin başladığı tarih de eserin sözleşmeye uygun olarak eser sahibine teslim edildiği tarihtir. Faize ilişkin taleplerde ise sürekli bir durum söz konusudur. Asıl alacak ödenmedikçe faiz zamanaşımına uğramaz. Asıl alacak davasında faiz istememişse bu davanın açılmış olması faiz istemi yönünden zamanaşımını kesmez. Faiz davalarında zamanaşımı süresi asıl alacak süresine bağlıdır. Ancak bağımsız faiz davalarında bu sürelerin hesabı, asıl alacak zamanaşımı süresinin hesaplanmasından farklıdır. Çünkü asıl alacağın zamanaşımı süresi ileriye doğru hesaplanırken, bağımsız faiz davalarında zaman aşımı süresi, davanın açıldığı tarihten geriye doğru hesaplanır. Asıl alacağın zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile, eğer açılan dava sürmekte ise veya asıl alacak henüz tahsil edilmemişse, borçlunun temerrüdü para tahsil edilinceye kadar devam edeceğinden, faize ilişkin davanın açıldığı tarihten geriye doğru "asıl alacağın zamanaşımı süresi kadar" faiz istenebilir (Y. 15. H.D. 22.06.2017 tarih ve 2017/903 E., 2017/2675 K. sayılı ilamında belirtildiği üzere). Somut olayda, alacağın konusunu teşkil eden sözleşme 04.10.2006 tarihli olduğundan zamanaşımı sürelerinin 818 sayılı Kanun'un 131. maddesine göre, asıl alacak için öngörülen zamanaşımı, faiz için öngörülen zamanaşımından daha kısa ise faiz zamanaşımı süresi asıl alacak zamanaşımına tabi olacaktır. Taraflar arasındaki eser sözleşmesinde CNC köşebent işleme tezgâhının teslim tarihi 28.12.2006 olduğundan zamanaşımı 5 yıldır (EBK. m. 164/4). Bu durumda asıl alacak ve faiz için öngörülen zamanaşımı 5 yıl olduğundan, zamanaşımı süresi 29.12.2011 tarihinde dolacaktır. Ancak asıl alacak için 14.07.2008 tarihinde açılmış bulunan dava derdest olduğundan, faiz için zamanaşımının dolduğundan söz edilemeyeceğinden, faiz için açılan davada geriye doğru 5 yıllık faiz istenebilir. Dolayısıyla birleşen dava tarihi olan 13.02.2018' den geriye doğru 5 yıllık faiz hesaplanıp hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle yerel mahkeme kararının bozulması gerekirken sehven “birleşen dava yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuş olması dikkate alınarak davacı vekilinin karar düzeltme talebinin bu sebeple kabulüne karar verilmesi gerektiği’’ gerekçesiyle anılan hükmü karar tashihi aşamasında tekrar bozmuştur. Yüksek Özel Dairenin Birleşen dosya ile ilgili bozma görüşüne aşağıda açıklanan nedenlerden dolayı katılmıyorum. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde özetle; taraflar arasında yapılan makine yapım sözleşmesi uyarınca müvekkili tarafından sözleşmeye konu makinelerin davalı şirkete teslim edildiğini, davalı şirket tarafından son makine bedeli haricinde diğer makinelerin bedellerinin ödendiğini, son makine bedeli için düzenlenen 05.03.2008 tarihli 500.000,00 – TL tutarlı fatura bedelini ise ödemekten imtina ettiğini, faturayı makinelerin çalışır durumda olmadığı gerekçesi ile iade ettiğini, makine bedeli için Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/566 esas sayılı dosyasında kayıtlı derdest alacak davası bulunduğunu, bu alacak davasında faiz talep edilmediğini, alacak davasında faiz talep edilmemiş olmasının ayrı bir dava istenmesine engel olmayacağını, davalı şirketin borcunu ödemekle temerrüde düştüğünün önceden açılmış dava dosyası ile sabit bulunduğunu belirterek bu dosyada talep edilmeyen 298.571,84 – TL fatura alacağının bugüne kadar işlemiş avans faizi tutarı olan 420.000,00 – TL ile 110.458,00 – TL' lik KDV fatura alacağının bugüne kadar işlemiş faiz tutarı olan 140.000,00 – TL olmak üzere toplam 560.000,00 – TL işlemiş faiz tutarının, asıl alacağa işleyecek avans faizleri de dâhil edilmek suretiyle asıl davaya konu alacakları ile birlikte davalı şirketten tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Dava dilekçesinden de anlaşılacağı üzere, birleşen dava faiz istemine ilişkin olup, asıl alacak henüz ödenmemiştir. Faiz borçlanılmış olan sermayenin ödenmesine ilave edilen feri bir edadır. Faiz alacağı, asıl alacağa bağlı feri bir alacak hakkıdır. Bu nedenle faiz borcunun doğumu ve hatta kural olarak varlığı asıl borcun doğumuna ve varlığına bağlıdır. Asıl alacak olmadan faiz işlemez. Asıl borç ortadan kalkınca da faiz işlemez. TBK madde 131’ e göre; ‘’Madde 131 – Asıl borç ifa ya da diğer bir sebeple sona erdiği takdirde, rehin, kefalet, faiz ve ceza koşulu gibi buna bağlı hak ve borçlar da sona ermiş olur. İşlemiş faizin ve ceza koşulunun ifasını isteme hakkı sözleşmeyle veya ifa anına kadar yapılacak bir bildirimle saklı tutulmuş ise ya da durum ve koşullardan saklı tutulduğu anlaşılmaktaysa, bu faizler ve ceza koşulu istenebilir. Taşınmaz rehinine, kıymetli evraka ve konkordatoya ilişkin özel hükümler saklıdır’’. Faiz alacağı belirli bir zamanda değil, faizin doğumuna neden olan asıl alacak varlığını devam ettirdiği sürece işler ve birikir. Faiz alacağının doğumu ile muacceliyeti aynı anda gerçekleşmez. Kanuni faizlerin doğumları anında ödenmeleri gerekirken, diğer bir anlatımla bunların talep edilmeleri her zaman mümkünken, hukuki muameleden kaynaklanan faizlerin muaccel olması için, hukuki muamelede belirlenen vadelerin, yani devrelerin dolması gerekir. TBK madde 146’ ya göre; ‘’Madde 146 – Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir’’. TBK madde 147’ ye göre; ‘’Madde 147 – Aşağıdaki alacaklar için beş yıllık zamanaşımı uygulanır: 1. Kira bedelleri, anapara faizleri ve ücret gibi diğer dönemsel edimler. 2. Otel, motel, pansiyon ve tatil köyü gibi yerlerdeki konaklama bedelleri ile lokanta ve benzeri yerlerdeki yeme içme bedelleri. 3. Küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar. 4. Bir ortaklıkta, ortaklık sözleşmesinden doğan ve ortakların birbirleri veya kendileri ile ortaklık arasındaki; bir ortaklığın müdürleri, temsilcileri, denetçileri ile ortaklık veya ortaklar arasındaki alacaklar. 5. Vekâlet, komisyon ve acentelik sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklar. 6. Yüklenicinin yükümlülüklerini ağır kusuruyla hiç ya da gereği gibi ifa etmemesi dışında, eser sözleşmesinden doğan alacaklar’’. TBK madde 149’ a göre; ‘’Madde 149 – Zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Alacağın muaccel olmasının bir bildirime bağlı olduğu hâllerde, zamanaşımı bu bildirimin yapılabileceği günden işlemeye başlar’’. TBK madde 152’ ye göre; ‘’Madde 152 – Asıl alacak zamanaşımına uğrayınca, ona bağlı faiz ve diğer alacaklar da zamanaşımına uğramış olur’’. Faizin feri nitelikte olması nedeniyle, asıl alacak hakkında zamanaşımı gerçekleşince, faiz vesair feri alacaklar hakkında da zamanaşımı gerçekleşir. Asıl alacak ödeme vesair bir surette sona ermişse, feri bir borç olarak kabul edilen faiz borcu da sona erer. Faiz, asıl alacakla beraber zamanaşımına uğrar. Çünkü faiz alacağı, asıl alacağa sıkı sıkıya bağlı olup, bunun sonucunda asıl alacak olmadan faiz alacağının varlığı düşünülemez (Bkz. Çetin ASLAN – Türk Hukukunda Faiz ve Munzam Zarar – Ankara 2010 – 3. Baskı – Sayfa 37 vd.). Somut olayda, davacının asıl alacağı ayaktadır ve dava konusudur. Bu dava da derdesttir. Davacı asıl davada dava konusu etmediği faiz alacağını birleşen davada konu etmiştir. Mahkemece de faiz alacağına ilişkin dava asıl davaya ilişkin dosyayla birleştirilmiştir. Asıl alacak ödenmedikçe veya zamanaşımı gibi nedenlerle düşmedikçe faiz alacağı zamanaşımı müddetince her zaman istenebilir. Kaldı ki alacaklı asıl alacağını faiz yönünden ihtirazı kayıtla tahsil etmiş ise faiz alacağı yine zamanaşamı müddetince her zaman istenebilir. Açıklanan tüm bu nedenlerle, ilk derece mahkemesinin kararının onanması gerektiği görüşüyle, Yüksek Özel Daire Sayın Çoğunluğunun birleşen davanın ‘’Faiz için açılan davadan geriye doğru 5 yıllık faiz istenebilir’’ yönündeki bozma görüşüne katılmıyorum. 24.11.2021

Zamanaşımı süresinin dolması alacak hakkını sona erdirmez; borcu eksik borç hâline getirerek dava yoluyla takip kabiliyetini ortadan kaldırır. Zamanaşımı bir itiraz değil def'i niteliğinde olduğundan, davalı tarafça usulüne ve süresine uygun şekilde ileri sürülmedikçe hâkim zamanaşımını kendiliğinden gözetemez.

Faiz alacaklarında zamanaşımı süresi kaç yıldır?

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 147. maddesi uyarınca anapara faizi gibi dönemsel edim niteliğindeki faiz alacakları beş yıllık zamanaşımına tabidir. Asıl alacağa bağlı fer'i faiz talepleri bakımından ise Kanun'un 152. maddesi gereğince asıl alacağın zamanaşımına uğraması faizin de zamanaşımına uğraması sonucunu doğurur.

Asıl alacak davası açılması faiz zamanaşımını keser mi?

Asıl alacak davasında faiz ayrıca talep edilmemişse, bu davanın açılmış olması faiz istemi yönünden zamanaşımını kesmez. Yalnızca dava konusu edilen alacak tutarı yönünden zamanaşımı kesilir ve talep edilmeyen faiz alacağı için zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlunun faiz ödemesi zamanaşımı süresini nasıl etkiler?

Borçlunun faiz ödemesi borcun ikrarı niteliğindedir ve 6098 sayılı Kanun'un 154. maddesi gereğince zamanaşımını keser. Kesilmenin ardından borcun bir senetle ikrar edilmesi veya mahkeme ya da hakem kararına bağlanması hâlinde on yıllık yeni süre işler. Bu koşulların bulunmadığı durumlarda yeniden işleyecek sürenin uzunluğu kanun metninde açıkça belirlenmemiş olup doktrin ve uygulamada alacağın tabi olduğu önceki sürenin esas alınması gerektiği görüşü ağırlık taşımakla birlikte farklı değerlendirmeler de mevcuttur.

Mahkeme zamanaşımı süresini kendiliğinden dikkate alabilir mi?

Zamanaşımı bir def'i niteliğindedir ve alacağı tamamen söndürmeyip eksik borca dönüştürür. Borçlu taraf yasal süresi içinde zamanaşımı def'ini ileri sürmediği takdirde mahkeme hâkimi zamanaşımının gerçekleştiğini kendiliğinden inceleyemez.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu