HMK Madde 191 Kapsamında Karşı İspat ve Karşı Delil

by Avukat Erdal Ersoy
HMK Madde 191 Kapsamında Karşı İspat ve Karşı Delil

Karşı İspat Kavramı ve HMK m. 191 Düzenlemesi

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 191. maddesi uyarınca diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hususunda delil sunabilir. Karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf, bu davranışı nedeniyle ispat yükünü üzerine almış sayılmaz. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 239. maddesinin karşılığı niteliğindeki bu düzenleme, hüküm içeriğinde esaslı bir değişiklik yapılmaksızın dilin sadeleştirilmesi yoluyla kanunlaşmıştır. Karşı ispat, uyuşmazlıkta ispat yükü altında bulunmayan tarafın, hasmının ileri sürdüğü vakıanın doğru olmadığını ortaya koymak amacıyla başvurduğu temel bir usul hukuku güvencesidir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 191Kaynağı aç
MADDE 191- (1) Diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir. Karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf, ispat yükünü üzerine almış sayılmaz. Kanunda düzenlenmemiş deliller
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2715, K. 2021/360Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2715 E.  ,  2021/360 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki "karşılıklı boşanma ve ziynet alacağı” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 14. Aile Mahkemesince verilen asıl davanın reddine, karşı boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı davasının ise reddine ilişkin karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi: 4. Davacı-karşı davalı vekili 19.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 05.05.1993 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının olduğunu, kadın eşin ortak konutu terk ettiğini, davacıyı ve ailesini küçümsediğini, çalışmasına rağmen birliğe ekonomik destek sağlamadığını, ev işleri ve çocukları ile ilgilenmediğini, müvekkilinin ailesini istemediğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini dava etmiş, 11.11.2011 tarihli karşı davaya cevap dilekçesinde ise; karşı boşanma davasına yönelik ileri sürülen tüm iddia ve savunmayı inkâr etmiş, ziynetler bakımından ise düğünde takılanların her iki tarafa ait olduğunu, bu nedenle 18 yıllık evlilik süresince bu altınların bozdurularak harcandığını belirterek istemin reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Karşı Davacı İstemi: 5. Davalı-karşı davacı vekili 17.10.2011 tarihli karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, müvekkilinin evden kovulduğunu, eşi ve ailesi tarafından sürekli şekilde sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığını, davalının aşırı kıskanç ve baskıcı olduğunu, elbiselerini kestiğini ileri sürerek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, velayetlerin anneye verilmesine, müvekkili yararına 750,00TL tedbir- yoksulluk nafakası ile 50.000,00TL maddi, 50.000,00TL manevi tazminat ödenmesine ayrıca düğünde takılan ancak evden atılarak kovulması nedeniyle yanına alamadığı tanesi 10’ar gramdan oluşan 17 adet burma bilezik, 17 adet yarım ve 38 adet çeyrek altının aynen iadesine, bu mümkün olmazsa dava tarihindeki değerlerinin yasal faizi ile birlikte davacıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 28.11.2011 tarihli cevaba cevap dilekçesinde ise; ziynet eşyalarının kadın eşe ait olduğunu, bu ziynetlerin erkek eş tarafından evlilik birliği içerisinde bozdurulduğunun cevap dilekçesinde kabul edildiğini belirterek ziynetlerin aynen iadesine aksi hâlde 27.075,00TL bedelin tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Kapatılan Üsküdar 3. Aile Mahkemesinin 03.07.2012 tarihli ve 2011/630 E., 2012/497 K. sayılı kararı ile; tarafların evlendikten bir süre sonra erkek eşin ailesiyle altlı üstlü dairelerde oturmaya başladıkları, erkek eşin ailesinin müdahalesine sessiz kaldığı ayrıca eşine şiddet uyguladığı ve hakaret ettiği gerekçesiyle boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz erkek eşinse tam kusurlu olduğu gerekçesiyle asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, velayetlerin anneye verilmesine, kadın yararına 15.000,00TL maddi ve 10.000,00TL manevi tazminat ödenmesine, ziynet alacağı davasına yönelik yapılan yargılamada ise erkek eş tarafından ziynet eşyalarının satılarak harcandığı hususunun kesin delille ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.11.2013 tarihli ve 2013/12577 E., 2013/26111 K. sayılı kararı ile; “…Hüküm davalı-davacı (kadın) tarafından; ziynet alacağı ve nafaka miktarları yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-davacı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Düğünde kadına takılan ziynet ve takı eşyaları kim tarafından takılmış olursa olsun, ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı olur. Bu eşyaların sonradan kadın eş tarafından kocasına verildiği veya koca tarafından bozdurularak paraya çevrilip birlik ihtiyaçları için harcandığı iddia edilirse; iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin veya kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının koca tarafından kanıtlanması halinde; koca almış olduğu ziynet eşyalarını iade borcundan kurtulur. Somut olayda dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davacı-karşı davalı koca tarafından bozdurulup birlik ihtiyacı için harcandığı, davacı-karşı davalı koca tarafından ikrar edilmiştir. Davalı-davacı kadının ziynetlerin bozdurma işine onay verdiğine ve ziynetlerini kocasına iade edilmemek üzere vermiş olduğunu kabule yeterli delil bulunmamaktadır. Davalı-davacı kadına ziynetlerinin iadesi koşullarının gerçekleştiği kabul edilmelidir. Kocanın ziynetlerin durumu hakkındaki beyanı karşısında, bir kısım tanıkların ziynetlerin bozdurulup dolar cinsinden dövize çevrildiği, bu dövizin de ortak konuttan çalındığı şeklindeki beyanlarına itibar edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında; dava konusu ziynet eşyalarının cins, nitelik, sayı ve dava tarihindeki bedelinin ayrı ayrı belirlenerek; gerektiğinde bu konuda bilirkişi incelemesi de yaptırılarak; gerçekleşecek sonucuna göre isteğin kabulüne karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde reddine karar verilmiş olması isabetsiz olmuştur,…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. İstanbul Anadolu 14. Aile Mahkemesinin 03.06.2014 tarihli ve 2014/277 E., 2014/413 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; niteliği itibariyle kadında bulunması gereken ziynet eşyasının aile içerisinde ihtiyaç duyulması hâlinde bu eşyaları elinde bulunduran eşin rızası ile bozdurulmasının TMK’nın 185/3 ve 186/3 maddeleri gereğince olağan bir davranış olduğu, eşlerin ekonomik güçleri oranında evin giderlerine katkıda bulunmaları gerektiği, bu nedenle somut olayda ispat yükünün kadın eşe ait olduğu, kendisine ait ziynet eşyalarının rızası dışında ve iade şartıyla elinden alınarak bozdurulduğunu ispat etmesinin gerektiği, eldeki davada ise kadın eşin ziynet eşyasının rızası dışında veya iade şartıyla elinden alınarak bozdurulduğunu ispat edemediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı-karşı davacı vekilince temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kadın eşin ziynet eşyası talebine yönelik davasını ispatlayıp ispatlayamadığı, burada varılacak sonuca göre davalı-karşı davacı tarafın ziynet eşyası davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ispat hukuku yönünden geçerli kurallara değinmekte yarar vardır. 12. Ziynet; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, Ankara 2011, s. 1529). 13. Karine, belli bir vakıadan, belli olmayan diğer bir vakıa için çıkarılan sonuçtur. Karine söz konusu olduğunda karine temeli ile karine sonucunu birbirinden ayırt etmek gerekir. Karineye dayanan taraf, sadece karine sonucunu ispat yükünden kurtulmuş olur, ancak karine temelini ispat etmek yükü altındadır. Maddi hukukta karineler, kanuni ve fiili karineler olmak üzere ikiye ayrılır. Karineler ispat yükü bakımından önemlidirler. Yaşam deneyi kuralları sonucu oluşan fiili karineyle; ziynet eşyaları; eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarihli ve 2004/4-249 E., 2004/247 K.; 04.03.2020 tarihli ve 2017/3-1040 E., 2020/240 K.; 04.11.2020 tarihli ve 2017/3-1512 E., 2020/835 K.; sayılı kararlarında da aynı ilke benimsenmiştir. 14. Bu noktada kişisel mal kavramının yasal olarak nasıl düzenlendiği üzerinde durulmalıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Kişisel mallar” başlıklı 220. maddesine göre “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır: 1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya, 2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri, 3. Manevi tazminat alacakları, 4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.” şeklindeki hükümle kişisel mallar sayılmıştır. 15. Aynı Kanun’un 222/1. maddesi ile de “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür” hükmü düzenleme altına alınarak, ispat yükünün kime ait olduğu hususu belirlenmiştir. 16. İspat genel anlamda bir iddianın doğru ve gerçek olup olmadığı konusunda hâkimi inandırma faaliyetidir. İspat, kelime olarak tespit etme, belirleme, sabitleme anlamına gelmektedir. Anayasal dayanağı hukuki dinlenilme hakkına dayanan ispat hakkı ancak kanunla sınırlanabilir. Hukuki anlamda ispat faaliyetinde amaç; taraflar arasındaki uyuşmazlığa ilişkin dava tarihinden önce gerçekleşen vakıaların, gerçek olup olmadığı konusunda mahkemeyi ikna etmektir. Dava konusu yapılan hakkın gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddi hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur. Başka bir anlatımla ispat; gösterilen delillerle, hâkimin dışında geçmiş dış âlemde gerçekleştiği iddia edilen olay ve olguların, gerçekte var olup olmadığı hakkında, hâkimde uyandırılan kanaat vasıtasıyla maddi gerçeğin adli gerçeğe dönüştürülmesidir. 17. İspatın konusunu; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesine göre, tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve taraflarca bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. 18. Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. 19. İşte dava konusu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların doğru olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. Bir taraf, ancak dayandığı vakıaların doğru olduğunu veya karşı tarafın dayandığı vakıaların doğru olmadığını ispat ederek, davanın kabulünü veya davanın reddini sağlayabilir. Davacı davasında ne kadar haklı olursa olsun, davasını dayandırdığı vakıaları ispat edemez veya ispat eder de davalı bunların aksini ispat ederse davayı kaybeder. HMK ile düzenleme altına alınan emredici hükümlere göre; davacı iddiasının, davalı ise savunmasının dayanağı olan vakıaları ve bu vakıaların hangi delillerle ispat edileceğini dilekçelerinde (m. 119,1/e-f; m. 129,1/d-e) bildirirler. Hâkim ön inceleme aşamasında, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder (m. 140). 20. Hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz, davada her bir taraf, iddiasını veya savunmasını dayandırdığı vakıayı ispat etmek durumundadır. Bir davada her iki tarafın da delillerini sunması ve dayandıkları vakıaları ispat etmek için yargılamanın sonuna kadar faaliyet göstermeleri durumunda herhangi bir sorun çıkmayacaktır. Buna karşılık; gösterilen delillerin hâkime dava hakkında tam bir kanaat vermemesi hâlinde veya tarafların kendiliğinden ispat faaliyetinde bulunmayarak ispat yükünün diğer tarafa ait olduğunu ileri sürmeleri durumunda ispat yükünü taşıyan tarafın mahkemece tespit edilmesi önem arz edecektir. Zira hâkim davanın esası hakkında bir karar vermekle yükümlüdür. Hâkim bu hâllerde; ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü tespit edecek ve uyuşmazlık konusu vakıayı ispat etmesini isteyecektir. Bu açıdan ispat yükü doktrinde; iddia konusu bir vakıanın gerçekleşmiş olup olmadığının anlaşılamaması sonucunda, vakıanın ispatsız kalması yüzünden, mahkemenin aleyhte kararıyla karşılaşma tehlikesi olarak tanımlanmaktadır. 21. İspat yükü hakkında genel kural; TMK’nın 6. maddesinde “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." ve HMK'nın 190. maddesinde de, "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir." şeklinde iki düzenleme ile hüküm altına alınmıştır. Buna göre ispat yükü; kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Her iki düzenlemede birbirleri ile paralel olup, HMK m.190/1 hükmü, TMK’nın 6. maddesine göre daha açık ve üzerinde uzlaşma bulunan bir ifadedir. 22. Yukarıdaki bentte bahsedilen genel düzenlemeden hareketle, kanun koyucu “…kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça,…” deyimiyle ispat yükünde genel kuralın bazı istisnalarının bulunduğunu belirtmiştir. İşte bu istisnalardan birisi de normal durumun aksini iddia eden tarafın iddiasını ispatla yükümlü olması hâlidir. Normal bir duruma dayanan tarafın bu iddiasını ispat etmesi gerekmez; bilakis, ispat yükü bu normal durumun aksini ispat eden diğer bir ifadeyle hayatın olağan akışına aykırı iddiada bulunan tarafa düşer. 23. Uyuşmazlık konusu ziynet eşyaları; rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardan olduğu için ziynet eşyalarında olağan olan, bu eşyaların kadın eşin himayesinde bulunmasıdır. Kaldı ki; hayat deneyimlerine göre de olağan olan bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanarak muhafaza edilmesidir. Bunların erkeğin zilyetlik ve korunmasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Bunun aksini iddia eden kadın eş iddiasını ispatla mükelleftir. 24. Ziynet eşyası davalarında, ispat hukuku yönünden öncelikli kural; davacı kadın eş tarafından dava konusu edilen ziynet eşyalarının, cins, sayı, nitelik ve miktar olarak varlığının kanıtlanmış olması gerekliliğine ilişkindir. Ziynetlerin varlığını bu şekilde ispatlayan kadın eşin ikinci olarak ise; bu ziynetlerin evlilik birliği içinde kendisinden alındığını ve tekrar iade edilmediğini veya bu şekilde elinden alındığına dair bir iddiası yoksa evden ayrılırken bu eşyaları yanında götürmesinin mümkün olmadığını ispat etmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle ziynet alacağı hakkı olduğunu iddia eden kadın eş, varlığını kanıtladığı dava konusu ziynetlerin kendinde olmadığını şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlanmakla yükümlüdür. İşte bu anda; kadın eş, fiili karineyle kişisel malı niteliğinde kabul edilen ziynet eşyalarının kendi himayesinden çıkarak, erkek eşin himayesine girdiğini şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatlamış ise artık erkek eş; kadın eşe ait olan ziynet eşyalarının iadesiyle yükümlü olmadığı hususunu ispat yükü altındadır. Borçlar hukuku genel hükümleri uyarınca; asıl olan borçlunun aldığı şeyi geri vermekle yükümlü olduğu kuralıdır. İade edilmemek üzere alındığı hususunda ispat yükü ise yukarıda da açıkça üzerinde vurgulandığı gibi, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olduğuna göre, erkek eş himayesine girdiğini kabul ettiği bu ziynetleri iade etmemek üzere aldığını ispatlamalıdır. 25. HMK’nın “Karşı ispat” başlıklı 191. maddesine göre “Diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir. Karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf, ispat yükünü üzerine almış sayılmaz.” Buradan hareketle; ispat yükü kendisine düşen tarafın yerine getireceği ispat faaliyeti, bu açıdan asıl ispat olarak adlandırılmalıdır. Kendisine asıl ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, asıl ispatla yükümlü olmayan karşı tarafın iddiasının aksini ispat etmesine gerek kalmayacak ve o vakıa ispat edilmemiş sayılacaktır. Ancak anılan maddeye göre; asıl ispatla yükümlü olmayan taraf, karşı tarafın iddiasını ispat etmesini bekleyebileceği gibi karşı tarafın iddiasının aksini ispat için delil de gösterebilir. Bu delile ise karşı delil denilir. Burada üzerinde dikkat edilmesi gereken husus; karşı delil sunan tarafın, karşı delil göstermekle ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı hususudur. Asıl ispat yükü kendinde olmayan taraf karşı delil göstermekle sadece, diğer tarafın iddiasını çürütmeye çalışır ve böylece karşı tarafın iddiasını ispat etmesini güçleştirir. Sonuç olarak asıl ispat yükünü taşıyan taraf; iddiasını kendi delilleriyle ispat edememesi hâlinde, sırf karşı delile dayanılmış olması nedeniyle kendi lehine hak çıkarılmasını isteyemez. Tüm bu açıklamalar ışığı altında; ispat yükü kendine düşmeyen tarafın gösterdiği delile karşı delil denir. İspat yükü kendine düşen taraf bir vakıayı ispat ettikten sonra, artık ispat yükü diğer tarafa geçer. Bunun üzerine diğer tarafın o vakıanın doğru olmadığını veya başka bir nedenle geçersiz kaldığını ispat etmesi gerekir. Aksi hâlde davayı kaybeder. İşte bu hâlde, asıl ispat yükü başlangıçta kendisine düşen tarafın ispat ettiği vakıanın aksini ispat için gösterdiği delil 191. madde kapsamında karşı delil değildir, zira asıl ispat yükü kendisine düşen taraf iddiasını kanıtlamış ve “silahların eşitliği” ilkesi gereğince o vakıanın çürütülmesine yönelik ispat yükü diğer tarafa geçmiştir. 26. Tüm bu genel açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; uyuşmazlık konusu ziynet eşyaları hakkında erkek eş “evlilik birliği içerisinde bu eşyaların bozdurularak harcandığı ancak ziynetlerin miktarının iddia edilen kadar olmadığını” kabul etmiştir. Bu durumda erkek eşin, kadının kişisel malı niteliğinde kabul edilen bu eşyaları iade ettiği veya iade edilmemek üzere aldığı hususunda ispatla yükümlü olduğu, ancak bu yönde ispat yükünü yerine getirmediği anlaşılmaktadır. 27. Hâl böyle olunca; mahkemece yapılacak iş, kadın eşin dava konusu ettiği ziynet eşyaları hakkında cins, nitelik, sayı ve miktarları yönünden varlığını kanıtlanması amacıyla göstermiş olduğu delillerin toplanması, gerektiğinde tarafların tüm tanıklarının bu konu hakkında yeniden dinlenerek ziynet eşyalarının nelerden ibaret olduğu ile ilgili olaylara dayalı görgü ve bilgilerinin sorulması, varlığı şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde ispatlandığı belirlenen ziynet eşyalarının dava tarihi itibariyle değerinin belirlenmesi için gerekirse bilirkişi incelemesi yaptırılması ondan sonra toplanan tüm deliller değerlendirilerek bir karar vermekten ibaretken, anlatılan hususlar gözetilmeksizin davanın ispatlanamadığı gerekçesi ile reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; dava konusu edilen ziynet eşyalarının erkek eş tarafından bozdurularak harcandığı beyanının delil ikamesi olduğu, delil ikamesi niteliğindeki bu beyanla ispat yükünün yer değiştirmediği, direnme kararının bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca yukarıda açıklanan nedenlerle benimsenmemiştir. 29. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 30. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı-karşı davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.03.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık “kadın eşin ziynet eşyası talebine yönelik davasını ispatlayıp ispatlayamadığı, karşı taraf erkeğin iddia edilen ziynet eşyasından bir kısmının 18 yıllık evlilikleri boyunca ailenin ihtiyaçları için bozdurulduğu yönündeki savunmasının ikrar sayılıp sayılmayacağı, buna göre ispat yükünün davalı tarafa geçip geçmediği ve burada varılacak sonuca göre davalı-karşı davacı tarafın ziynet eşyası davasının kabulünün gerekip gerekmediği” noktasında toplanmaktadır. 2. Yerel mahkemece ziynet alacağı davasına yönelik yapılan yargılamada “erkek eş tarafından ziynet eşyalarının satılarak harcandığı hususunun kesin delille ispat edilemediği” gerekçesiyle ret kararı verilmiştir. 3. Verilen kararın kadın eş tarafından temyizi üzerine Özel Daire tarafından; “Düğünde kadına takılan ziynet ve takı eşyaları kim tarafından takılmış olursa olsun, ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı olur. Bu eşyaların sonradan kadın eş tarafından kocasına verildiği veya koca tarafından bozdurularak paraya çevrilip birlik ihtiyaçları için harcandığı iddia edilirse; iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin veya kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının koca tarafından kanıtlanması hâlinde; koca almış olduğu ziynet eşyalarını iade borcundan kurtulur. Somut olayda dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davacı-karşı davalı koca tarafından bozdurulup birlik ihtiyacı için harcandığı, davacı-karşı davalı koca tarafından ikrar edilmiştir. Davalı-davacı kadının ziynetlerin bozdurma işine onay verdiğine ve ziynetlerini kocasına iade edilmemek üzere vermiş olduğunu kabule yeterli delil bulunmamaktadır. Davalı-davacı kadına ziynetlerinin iadesi koşullarının gerçekleştiği kabul edilmelidir. Kocanın ziynetlerin durumu hakkındaki beyanı karşısında, bir kısım tanıkların ziynetlerin bozdurulup dolar cinsinden dövize çevrildiği, bu dövizin de ortak konuttan çalındığı şeklindeki beyanlarına itibar edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında; dava konusu ziynet eşyalarının cins, nitelik, sayı ve dava tarihindeki bedelinin ayrı ayrı belirlenerek; gerektiğinde bu konuda bilirkişi incelemesi de yaptırılarak; gerçekleşecek sonucuna göre isteğin kabulüne karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde reddine karar verilmiş olması isabetsiz olmuştur” gerekçesi ile bozulmasına oy çokluğu ile karar verilmiştir. 4. Yerel mahkemece bozma sonrası yapılan yargılama sonunda önceki gerekçe ve karşı oy yazısındaki “ziynet eşyasının kadına ait olup kişisel eşya niteliğinde olduğu, niteliği itibariyle davacı kadında bulunması gereken ziynet eşyasının aile içerisinde ihtiyaç duyulması hâlinde bu eşyaları elinde bulunduran eşin rızası ile bozdurulmasının olağan olduğu gibi aynı zamanda TMK’nın 185/3 ve 186/3 maddeleri gereğince eş için bir yükümlülük olduğu, bu nedenle somut olayda ispat yükünün kadın eşe ait olduğu, kendisine ait ziynet eşyalarının rızası dışında ve iade şartıyla elinden alınarak bozdurulduğunu ispat etmesinin gerektiği, eldeki davada ise kadın eşin ziynet eşyasının rızası dışında veya iade şartıyla elinden alınarak bozdurulduğunu ispat edemediği, tarafların evlilik birliği içerisinde malvarlıklarından rızalarıyla yaptıkları katkıyı geri isteyemeyeceği, katkının ziynet eşyalarının bozdurularak yapılmasının sonucu değiştirmeyeceği, TMK’nın 186/3 maddesinin somut olayda uygulanmasını engelleyecek hukuki bir gerekçenin de bulunmadığı” gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir. 5. Yerel mahkemenin direnme kararının temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçesi olan “somut olayda dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davacı-karşı davalı koca tarafından bozdurulup birlik ihtiyacı için harcandığı, davacı-karşı davalı koca tarafından ikrar edildiği, davalı-davacı kadının ziynetlerin bozdurma işine onay verdiğine ve ziynetlerini kocasına iade edilmemek üzere vermiş olduğunu kabule yeterli delil bulunmadığı, davalı-davacı kadına ziynetlerinin iadesi koşullarının gerçekleştiğinin kabul edilmesi gerektiği” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. 6. Çoğunluk görüşüne aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikle davacı-karşı davalı kocanın iddia edilen ziynet ve takıların tamamını kabul etmemesi, takıldığı belirtilen bir kısım ziynet ve takının ise evlilik birliği içinde bozdurulduğunu savunması ve bu savunmasının iddia edilen ziynet ve takıların tamamı için ikrar niteliğinde olmaması, ziynet ve takının farklı kavramlar olması ve ispat yükünün yer değiştirmemesi nedeni ile katılınmamıştır. 7. Öncelikle ziynet eşyası kavramını açıklamak gerekirse; 7.1. Ziynet, altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır ( Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, Ankara 2011, s. 1529). Ziynet eşyasını evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak tanımlamak mümkündür. Bu bağlamda, bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar, ziynet eşyası olarak kabul edilmektedir (Sağıroğlu, M.Ş.: Ziynet Davaları, İstanbul 2013, s.3). 7.2. Kadına özgü ziynet eşyaları; eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarihli ve 2004/4-249 E. ve 2004/247 K.; 04.03.2020 tarihli ve 2017/3-1040 E., 2020/240 K. sayılı kararlarında da aynı ilke benimsenmiştir. 7.3. Bu noktada “kişisel mal” kavramının yasal olarak nasıl düzenlendiği üzerinde de durulmalıdır: 4721 sayılı TMK’nın 220. maddesinde; “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır: 1) Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya, 2) Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri, 3) Manevi tazminat alacakları, 4) Kişisel mallar yerine geçen değerler.” kişisel mal olarak sayılmıştır (HGK. 04.11.2020 gün ve 2017/3-1512 Esas, 2020/835 Karar). 7.4. Görüldüğü gibi ziynet eşyası olarak tanımlanmayan, yarım ve çeyrek altınlar doğrudan kadın veya erkeğe ait kabul edilemez. Burada takıların örf ve adet sözkonusu ise buna göre kabul edilen eşe ait olacağı, örf adet yok ise kime takıldığı önemli olacaktır. 8. İspat yükü konusuna gelince; 8.1.Hukuki anlamda ispat faaliyetinde amaç; taraflar arasındaki uyuşmazlığa ilişkin dava tarihinden önce gerçekleşen vakıaların, gerçek olup olmadığı konusunda mahkemeyi ikna etmektir. Başka bir anlatımla ispat; gösterilen delillerle, hâkimin dışında geçmiş dış âlemde gerçekleştiği iddia edilen olay ve olguların, gerçekte var olup olmadığı hakkında, hâkimde uyandırılan kanaat vasıtasıyla maddi gerçeğin adli gerçeğe dönüştürülmesidir. 8.2. Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.187/1). Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz (HMK m. 187/2). 8.3.Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E. ve 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. 8.4. Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise 4721 sayılı TMK’nın 6. maddesinde; "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." şeklinde düzenlendiği gibi, usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, 6100 sayılı HMK’nın 190. maddesinde de; "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir." şeklinde hüküm altına alınmıştır. 8.5. TMK.’un 222/1. maddesinde ise “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür” hüküm ile de ispat yükünün kime ait olduğu hususu düzenlenmiştir”. 8.6. Yukarıda bahsedilen düzenlemelerden hareket edildiğinde, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Olağan olan ziynet eşyalarının kadın eşin himayesinde bulunmasıdır. Bunun aksini iddia eden kadın eş iddiasını ispatla mükelleftir. Ziynet eşyası davalarında ispat hukuku yönünden öncelikli olarak dava konusu ziynetlerin varlığı ve bu ziynetlerin kadın eşte olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlanmalıdır. Başka bir anlatımla kadın eşin ispat yükündeki öncelik, ziynet eşyasına yönelik olarak ziynetlerin varlığını, ispatlamış olmasına ilişkindir. 8.7. Ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen nitelikte eşyalardan olması nedeniyle normal koşullarda ziynet eşyasının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Hayat deneyimlerine göre olağan olan bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanarak muhafaza edilmesidir. Bunların erkeğin zilyetlik ve korunmasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Bunun doğal sonucu olarak; evden ayrılmayı tasarlayan kadının bu eşyaları yanında götürmesi veya gizlemesi veya evden ayrılırken üzerinde götürmesi mümkündür. Bu durumda kadın eşin dava konusu edilen ziynet eşyaları hakkında ilk olarak varlığını, ikinci olarak da varlığı kanıtlanan bu ziynetlerin evlilik birliği içinde kendisinden alındığını ve tekrar iade edilmediğini eğer bu şekilde elinden alınmamış ise evden ayrılırken bu eşyaları yanında götürmesinin mümkün olmadığını ispat yükü altındadır (Y. HGK. 18.11.2020 gün ve 2017/2-2443 Esas, 2020/918 Karar). 8.8. Kadın eşin ziynet eşyası dışında düğünde takılan takıların ise varlığını ispatı yanında bu takıların örf adet gereği kendisine ait olduğunu veya kendisine takıldığını kanıtlaması gerekir. 9. İkrara gelince; 9.1. İkrar, taraflardan birinin kendi aleyhinde hukuki sonuç doğurabilecek nitelikte bir maddi vakıanın doğruluğunu bildirmesidir. İkrardan söz edilebilmesi için, lehine ikrar yapılacak olan tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması; diğer tarafında, aleyhinde hukuki sonuç doğurabilecek bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrar iradesinin, bunu yapan tarafça şartsız ve herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ortaya konması gerekir. İkrarla, ikrara konu olan vakıa çekişmeli olmaktan çıkar. 9.2. Taraf, hasmın iddiasının ya da savunmasının dayanağı olan maddi vakıalardan bir veya birkaçını kabul, fakat diğerlerini düpedüz inkar ediyorsa, ortada bir kısmi ikrar vardır. Kısmi ikrarda, ikrar edilen kesim çekişmeli olmaktan çıkacağı için, bu kısmın ispatına gerek kalmaz; ancak inkar edilen kesim açısından ise, ispata ihtiyaç duyulur. Hakim, kısmi ikrara dayanarak davanın bütünü hakkında karar veremez. Zira bu tür bir ikrar, inkar edilen kesimler açısından hüküm ifade etmez (Tanrıver, Süha, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2 s: 212 vd.). 10. Somut uyuşmazlığa gelince; 10.1. Kadın eşin vekili, düğünde 17 adet bilezik (10 gram burma), 17 adet yarım ve 38 adet çeyrek altından oluşan ziynet eşyasını talep etmiştir. Öncelikle iddiada bulunan kadın eş 17 adet ziynet niteliğinde olan bilezik adetinin varlığını ve bunların cinsini, diğer takıların ise örf adet gereği kendisine ait olduğunu veya kendisine takıldığını, sonrada varlığını kanıtlamalıdır. 10.2. Karşı taraf erkek ise 10-12 adet ve bir miktarda çeyrek altın takıldığını ve on sekiz yıllık evlilikleri boyunca evin ihtiyaçları için harcandığını savunmuştur. Ziynet ve takı eşyasının iadesi konusunda davalı konumunda olan erkek eşin bu savunması tam ikrar niteliğinde değildir. Bu ancak olsa olsa ziynet eşyası olan 12 adet bilezik yönünden kısmi ikrardır. Bir miktar çeyrek altına yönelik beyan ise miktar belli olmadığından ve kime ait olduğu belirlenmediğinden ikrar niteliğinde kabul edilemez. 10.2. Kadın eş kısmi ikrar dışında kalan ziynet eşyası olan kalan 5 adet bileziğin varlığı ile takı olarak kabul edilen 17 adet yarım, 38 adet çeyrek altının kendisine ait olduğu yanında varlığını da ispat etmelidir. 11. Sonuç olarak kısmi ikrar nedeni ile sadece 12 adet bilezik çekişmeli olmaktan çıkmıştır. İnkar edilen diğer ziynet eşyası ve takılar için ise inkar edildiğinden ispatı gerekir. Hâkim bu kısmi ikrar nedeni ile davanın bütünü hakkında tümü karar veremez. Özel Dairenin ve çoğunluğun görüşü bu yönde isabetli değildir. İddia edilen ziynet ve takıların tamamına yönelik ikrar bulunmamaktadır. Kısmi ikrara göre yerel mahkeme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerekirken, tam ikrar kabul edilerek bozulmasına karar verilmesi yönündeki çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.

İspat Yükü, Çekişmeli Vakıalar ve Somutlaştırma Yükümlülüğü

Hukuk yargılamasında ispat yükünün dağılımı 6100 sayılı Kanun'un 190. maddesinin birinci fıkrasında genel kurala bağlanmıştır. Kanunda aksine özel bir hüküm yer almadıkça ispat yükü, dayanılan vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa aittir. İspatın konusunu ise HMK m. 187/1 çerçevesinde tarafların üzerinde uzlaşamadığı ve uyuşmazlığın çözümünde rol oynayan çekişmeli vakıalar teşkil eder; ikrar edilen veya herkesçe bilinen vakıalar çekişmeli sayılmadığından ispata muhtaç değildir. Taraflar ayrıca HMK m. 194 uyarınca dayandıkları vakıaları somutlaştırmak ve gösterdikleri her delilin hangi vakıanın kanıtı olduğunu açık biçimde belirtmekle yükümlüdür.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 190Kaynağı aç
MADDE 190- (1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir. Karşı ispat
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2014/5370, K. 2014/8551Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2014/5370 E.  ,  2014/8551 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : KIRŞEHİR SULH HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 26/09/2012 NUMARASI : 2011/844-2012/1013 Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalılardan T.. İ.. tarafından temyiz edilmiştir. Y A R G I T A Y K A R A R I Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı vekili dava dilekçesinde, 2005 yılı itibariyle satın alınan 1100 litre motorin bedelini (2.200,00 TL) ödemesine rağmen davalı tarafından haksız yere takip yapılmak suretiyle borçlu olduğu miktarın iki katından daha fazla para tahsil edildiği ileri sürülerek, fazladan ödenen 3.000,00 TL'nin istirdatını talep ve dava etmiştir. Davalı T.. İ.. duruşmada; açılan davayı kabul etmediğini, davacının 2006 yılında kendisine ait İnce Petrol'den ne kadar mazot aldığını hatırlamadığını, petrol istasyonunu 2006 yılında satın aldığını, 2005 yılında kendisinin işletmediğini, diğer davalı K.. K..'ın işlettiği Kılıç Petrol İstasyonu ile bir ilgisinin olmadığını belirterek davanın reddini talep etmiştir. Diğer davalı duruşmalara katılmamış, davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, davalılar tarafından tahsil edilen paraların ne için olduğu hususunun davalılarca ispat edilmediği gibi yemin için davete icabet etmedikleri için davanın kabulü ile 3.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsili cihetine gidilmiş, hüküm, süresinde davalı T.. İ.. tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar arasında motorin alışverişi olduğu hususu her iki tarafın kabulündedir. Ancak, davalı 2006 yılında satılan motorin bedelinin tahsili için takip yapmıştır. Davacı ise 2005 yılında aldığı motorin bedellerini ödediğini ileri sürerek, bu davayı açmıştır. Uyuşmazlık, bu konuların ispatı ve ispat külfetinin hangi tarafta olduğu hususlarındadır. Dava, sebepsiz zenginleşmeye dayalı alacak istemine ilişkindir. Bir davada çekişmeli olguların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği konusuna, ispat yükü denir. İspat yükü ve kuralları TMK'nun 6. ve 7.maddelerinde düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunun 6.maddesine göre "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." İspat yükü ayrıca HUMK'da da (yeni HMK) düzenlenmiştir. HMK'nın 187. (HUMK 238) maddesinde; "İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz" hükmü yer almıştır. HMK'nın 189. (HUMK 218) maddesinde; " 1- Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir. 2- Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınmaz. 3- Kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar, başka delillerle ispat olunamaz. 4- Bir vakıanın ispatı için gösterilen delilin caiz olup olmadığına mahkemece karar verilir." denilerek ispat hakkının nasıl kullanılacağı açıklanmıştır. HMK.nun 190.maddesinde ise ispat yükü düzenlenmiştir. Maddeye göre; "1-İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. 2-Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnaların dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir." TMK. m.6 gereğince, kural olarak herkes iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Borçlu olunmadığının iddia edilerek haksız yere ödenen bedelin istirdadı davasında ispat yükü kural olarak davalı alacaklıya aittir. Davalı alacaklı, davacı borçludan, alacağının bulunduğunu ispat etmekle mükelleftir. Ancak, davacı borçlu aralarındaki hukuki ilişkiyi ve bundan kaynaklanan borcunun olduğunu kabul edip, bu borcun herhangi bir sebep ile son bulduğunu ileri sürüyor ise, ispat yükü davacı borçluya geçecektir. Genel kuralın istisnaları şunlardır. Normal bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını ispat etmesi gerekmez; bilakis ispat yükü bu normal durumun aksini iddia eden tarafa düşer. Bazı hallerde, bir olguyu kimin ispat etmesi gerektiği (ispat yükü), özel bir kanun hükmü ile belirlenmiştir. Kanun bu halleri saklı tutmuştur. Bu hallerde, ispat yükünün (genel kurala göre) kime düştüğünü araştırmaya gerek yoktur. İspat yükü, özel kanun hükümlerinde yazılı olan kimselere düşer. Kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, karşı (kendisine ispat yükü düşen) tarafın iddiasını (olguyu) ispat etmesini bekleyebilir. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, diğer (kendisine ispat yükü düşmeyen) tarafın onun iddiasının aksini (hilafını) ispat etmesine gerek yoktur. O olgu ispat edilmemiş (yani dava bakımından yok) sayılır. İspat yükü, kendisine düşen taraf bir vakıayı ispat ettikten sonra artık ispat yükü aksini iddia eden karşı tarafa geçer. Bunun üzerine karşı tarafın o olgunun doğru olmadığını veya başka bir olgu nedeniyle hükümsüz kaldığını ispat etmesi gerekir. İşte bu halde, karşı tarafın (ispat yükü başlangıçta kendisine düşen tarafın ispat ettiği olgunun aksini ispat için) gösterdiği delil HUMK.nun 239.maddesi (HMK 191) anlamında karşı delil değildir. Çünkü, (ispat yükü kendisine düşen tarafın iddiasını ispat etmesi ile) artık ispat yükü karşı tarafa geçmiştir. Somut olayda, ispat yükü davalı (alacaklıda) olup 2006 yılında motorin sattığını ve bedelinin ödenmediği hususunu isp at etmesi gerekmektedir. Dava konusu miktar yönünden bunun tanık ile ispatı mümkün değildir. Ancak, mahkemece, ispat yükü kendisine düşmeyen davacı tarafın delil listesinde yemin deliline dayandığı gerekçesi ile davacıya ispat hakkı tanınarak davalılara yemin davetiyesi çıkartılmıştır. Hal böyle olunca, mahkemece, ispat yükü kendisinde olan davalı tarafa ispat hakkı tanınmadan ispat yükü kendisine düşmeyen tarafın yemin işlemine dayalı olarak davacının ispat yükümlülüğünü yerine getirdiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunup, bozma nedenidir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 29.05.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2710, K. 2021/34Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2710 E.  ,  2021/34 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 2. Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı 27.07.2012 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 03.03.1999 tarihinde evlendiklerini, ilk iki yıl güzel geçtikten sonra davalının önceki evliliğinden olma oğlunun eşinden boşandığını, bu sebeple ilk yıllarda izin alarak, sonrasında izne dahi gerek olmaksızın “oğlu ve torunlarının bakıma ihtiyaçları olduğu” sebebiyle oğlunun yanına Manisa'ya gittiğini, uzun süreler kaldığını, yaz aylarında ise sürekli Gümüldür’de oğlu ve torunları ile çadırda kaldıklarını, davalının eve geldiği zamanlarda ise birlik görevlerini yerine getirmediğini, evle ilgilenmediğini, yemek dahi yapmadığını, elbiseleri toplamadığını, birliğe ekonomik katkı sağlamadığını, 2010 yılında ortak haneyi tamamen terk ederek Manisa’da yaşayan oğlunun yanına yerleştiğini, bağımsız tedbir nafakası açtığını, bu arada barıştıklarını fakat iki ay geçtikten sonra davalının haber vermeden müvekkilini yeniden terk ettiğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı İstemi: 5. Davalı yasal süresi içerisinde davaya cevap vermemiş, süresinden sonra vekili tarafından sunulan dilekçe ile davacı eşin aşağılama ve kötü davranış şeklinde gerçekleştirdiği eylemleriyle tam kusurlu olduğunu ileri sürerek davanın reddini, mahkeme aksi kanaatte ise, müvekkili yararına 500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 30.000,00TL maddi ve 10.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İzmir 2. Aile Mahkemesinin 11.04.2013 tarihli ve 2012/590 E., 2013/273 K. sayılı kararı ile; kadın eşin evlilik birliğinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmediği gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, davalının tazminat talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesince 11.12.2013 tarihli ve 2013/16048 E. ve 2013/29319 K. sayılı kararı ile; "…Hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü: Dava, 27.07.2012 tarihinde açılmıştır. Mahkemece ön incelemenin duruşmalı yapılmasına ve davalıya delillerini bildirmesi için ihtar gönderilmesine karar verilmiş ve bu ihtar taraflara tebliğ edilmiştir. Davacı ön inceleme duruşmasından önce delil listesini ibraz etmiş, davalı ise cevap süresi geçtikten sonra cevap ve delil listesi sunmuştur, ön inceleme duruşması yapılmış ve tarafların anlaşamadıkları hususlar tespit edilmiştir. Davalı tarafından bildirilen tanıklar, süresinde bildirilmediği gerekçesiyle dinlenmesi talebinin reddine karar verilmiştir. Ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz. Öte yandan; delil, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, tarafların tanık listesi vermeleri de beklenemez. Bu sebeple süresinde cevap ve delil bildirmeyen davalının, davacının dava dilekçesinde dayandığı vakıaları inkar etmiş olacağına göre, ön inceleme duruşmasından önce bildirdiği tanıkların da bu doğrultuda dinlenmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir,…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. İzmir 2. Aile Mahkemesinin 10.03.2014 tarihli ve 2014/94 E., 2014/226 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; HMK’nın 129. maddesine göre delillerin cevap dilekçesinde gösterilmesinin zorunlu unsur olarak düzenlendiği, 130. maddede bu eksikliğin sonradan giderilemeyeceğinin belirtildiği, 6100 sayılı Kanun’un madde gerekçeleri incelendiğinde davaların usul ekonomisi ilkesine uygun biçimde makul sürede sonuçlandırılmasının hedeflendiği, 140/5. maddenin birinci fıkrasında, ön inceleme duruşmasında uyuşmazlık tespit edildikten sonra tarafların dilekçelerinde gösterdikleri ancak henüz sunmadıkları belgeleri sunmaları amacıyla gerekli açıklama için kesin süre verilebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yasal süresi içerisinde cevap vermeyen davalının, HMK’nın 128. maddesi karşısında davacı tarafın ileri sürdüğü vakıaları çürütmeye yönelik delil bildirip bildiremeyeceği, burada varılacak sonuca göre yasal süresinden sonra vermiş olduğu davaya cevap ve delil dilekçesinde bildirdiği tanıklarının en azından karşı ispat bağlamında dinlenmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmıştır. III. GEREKÇE 11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 12. Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ile yapılan düzenlemelerle amaçlanan; yargılamanın makul sürede tamamlanması olup, bu zorunluluk Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5. maddesine göre “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü gereğince Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6. maddesi ile düzenleme altına alınan adil yargılanma hakkının en önemli unsurlardan olan “makul sürede yargılanma” ilkesine dayanmaktadır. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), sözleşmenin tarafı devletlerin yasal sistemlerini, AİHS şartlarına uyacak şekilde düzenlemekle görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner-İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. Paragraf). 13. Kuşkusuz ki; yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlanması için öngörülen hususların en önemlisi, taraflara yapacakları işlemler için belirli bir süre tanınması ve bu sürelerin hak düşürücü nitelik taşımasıdır. Bu yolla amaçlanan usul ekonomisidir. Usul ekonomisi ilkesi, HMK’nın 30. maddesiyle düzenleme altına alınmış olup; uyuşmazlıkların en az giderle, en makul sürede ve en az emekle çözümü ve gereksiz yere dava açılmasının engellenmesi şeklinde açıklanmaktadır. Bu ilke çabukluğu, gerçeğe ulaşmadan ödün vererek sağlamayı hedeflemez. İlke, adil yargılanma açısından makul sürede yargılanma hakkı ile ilgilidir. Bu sebeple yargılamanın makul sürede gerçekleşip gerçekleşmediğini belirleme açısından AİHM bu konuda; davanın niteliği, tarafların yargılamanın sürüncemede kalmaması için üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirip getirmediği ve bireysel başvuruya konu olan dava bağlamında o devletin ulusal mahkemelerinin genel olarak sergilediği tavır olmak üzere üç ölçüt geliştirmiştir. 14. Davacının yargı organlarına başvurarak dava açma hakkı bulunduğu gibi, davalının da meşru vasıta ve yollardan yararlanarak mahkeme önünde savunma hakkı bulunmaktadır (Anayasa m. 36). Hiç şüphesiz, hukuki dinlenilme hakkının gereği olarak savunma, aynı zamanda davalı açısından usuli bir haktır. Kanunda belirtilen istisnalar dışında hâkim, iki tarafı dinlemeden ve davalıyı savunmasını bildirmek için davet etmeden hüküm veremez. Dava dilekçesi, mahkeme tarafından davalıya tebliğ edilir (HMK m. 122, c. 1). Bunun amacı, davalının kendisine karşı açılmış bulunan davadan haberdar edilmesidir. Davalının, davaya cevap vermesini ve dava sürecinde kendisine tanınmış olan hukuki dinlenilme hakkı ile diğer usuli hak ve yetkileri kullanmasını sağlamak için öncelikle davadan ve aleyhinde dayanılan vakıalar ile talep sonucundan tam olarak haberdar edilmesi gerekir. Mahkemece; davalıya savunma hakkını kullandırtma imkânı, dava dilekçesinin usule uygun şekilde tebliğ edilmesi ile başlatılmış olur. 15. Dava dilekçesi kendisine tebliğ edilen davalı, istediği savunma şeklini seçmekte serbesttir. Bu noktada davalı; davayı kabul edebileceği gibi, davaya cevap vermeyebilir veya cevap dilekçesi vererek davaya karşı koyabilir. Bunlardan başka ayrıca kendisi bir talep ileri sürerek aynı davada hüküm altına alınması amacıyla karşı dava açabilir. Önemle vurgulamak gerekir ki; davaya cevap vermek ve savunma yapmak, bir hak olup davalı için bir yük ya da yükümlülük teşkil etmemektedir. Başka bir anlatımla, davaya cevap vermeyen ve yargılamaya katılmayan davalının, buna zorlanması mümkün değildir. HMK ile düzenleme altına hükümler ile davalının aleyhine açılan bir davaya karşı savunma hakkını kullanmak zorunda bırakılmadığı ancak süresinde cevap vermediği takdirde de, o davadaki hukuki durumunu zorlaştırmış hâle getireceği Hukuk Genel Kurulu’nun 13.02.2020 tarihli ve 2017/2-1288 E., 2020/143 K. sayılı kararı ile de tartışılarak benimsenmiştir. Cevap dilekçesi verilmesi gibi verilmemesi de savunma hakkının kapsamına dâhil olan bir husustur. Kanun koyucu, süresinde cevap dilekçesi verilmemesine 128. maddeyle bağladığı sonuç dışında, konu hakkında başka bir düzenleme yapmamıştır. Ancak cevap dilekçesi verilmemesinin özellikle dilekçeler aşamasına etkisi ve davanın inkâr edilmiş sayılması nedeniyle, inkâr kavramının niteliği, inkâr savunmasının kapsamı, değiştirilmesi veya genişletilmesi, ayrıca inkâr savunmasında ispat ve delil gösterme faaliyetlerinin nasıl gerçekleşeceği gibi konuların açıklanması gerekmektedir. 16. Bir davaya taraf olan herkes, karşı taraf karşısında kendisini dezavantajlı bir konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997). Aynı şekilde, tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers-Belçika, 30 Ekim 1991). Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı HMK ile yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir. HMK’nın 194. maddesi ile düzenleme altına alınan hüküm gereği, taraflar dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırma yükümlülüğü altındadırlar. Bu madde kapsamında taraflar; dayandıkları delilleri ve hangi delilin, hangi vakıanın ispatı için gösterdiklerini açıkça belirtme zorunluluğu altında bırakılmışlardır. Buradan hareketle açıkça söylenmelidir ki; 6100 sayılı HMK ile benimsenen yargılama usulünde “dayanak vakıa ve o vakıanın ispatı için gösterilecek delil” birbirinden ayrılmaz bir bütünün parçası olarak ele alınmıştır. Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır (YHGK. 20.04.2016 tarihli ve 2014/2-695 E., 2016/522 K.). 17. HMK’nın 194. maddesi ile düzenleme altına alınan “somutlaştırma yükü ve delilerin gösterilmesi” zorunluluğu; davacı taraf yönünden “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119. maddenin 1-f bendiyle “İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” hususunun düzenleme altına alınmasıyla, davalı taraf yönünden ise “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129. maddenin 1-e bendiyle “Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” hususunun düzenleme altına alınmasıyla “iddia ve savunmaya yönelik dayanılan vakıa ve o vakıanın hangi delille ispatlanacağı” hususları birbiri ile bir bütün olarak ele alınmış olup, dayanılan vakıa ve o vakıanın ispat vasıtası delilin aynı anda gösterilmesi zorunluluğu tartışmasız olarak açıklanmıştır. 18. Davaya cevap verme süresi yazılı yargılama usulünde iki haftadır ve bu süre dava dilekçesinin davalıya tebliği ile başlar (HMK m.127). Kanun’un 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere “cevap süresi, Kanun tarafından düzenlenmiş kesin bir süre hâline getirilmiştir,…” Bu hakkını kullanmayan, yani süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılacaktır (HMK. m.128). 19. Uyuşmazlığın çözümü bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken husus; cevap dilekçesi vermemek suretiyle davayı inkâr etme yolunu seçen davalının, inkârını yani dava konusu talebin hangi vakıalar nedeniyle dayanaksız olduğunu mahkemeye bildirmemiş olduğu noktasıdır. Burada “inkâr etmiş sayılma” kanundan doğan bir sonuç olarak düzenleme altına alınmıştır. Davalı kanuna (129/1-e) aykırı olarak dava konusu talebin hangi vakıalar nedeniyle dayanaksız olduğuna dair savunmasını mahkemeye bildirmemiş, özetle herhangi bir vakıaya dayanmamıştır. Bunun sonucunda da mahkemece; davalının inkârına yönelik her hangi bir vakıa ileri sürülmemesi nedeniyle davacıdan bu inkâra karşı cevaba cevap dilekçesi ile karşı koyması düşünülemeyecek ve netice itibariyle o dava yönünden dava dilekçesinin verilmesi ile iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı başlamış olacaktır. Zira HMK’nın 129. maddesinin hükümet gerekçesinden cevap dilekçesinde yer alması gereken hususların dava dilekçesine paralel olarak düzenlenmiş olduğu anlaşılmakla, en temel hukuk prensibi olan nimet-külfet dengesi korunmaktadır. Şüphesiz ki; cevap dilekçesi vermeyen davalı, davacının cevaba cevap hakkını elinden almış olduğu gibi, kendi durumunu da elverişsiz kılmaktadır. Çünkü cevap dilekçesi vermemesi inkâr sayılsa bile bunun dayanağı olan vakıanın davaya getirilmesi, savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı kapsamına gireceğinden, söz konusu yasağı aşmanın yolu ancak davacının açık muvafakati ile mümkün olabilecektir. Tekrar edilmesinde yarar vardır ki; kanun koyucu, tarafların, kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyecek olmalarını emredici bir düzenlemeyle (m. 145) benimsedikten sonra, bunun istisnasını da “…Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklinde ki düzenlemeyle belirlemiştir. 20. Kanunda aksi düzenlenmediği için HMK’nın 129/1-e maddesiyle düzenleme altına alınan hükümde belirtilen “delil” sözcüğünün hem asıl ispat hem de HMK’nın 191. maddesiyle hüküm altına alınan karşı ispatı kapsadığını belirtmek gerekir. Usulün emredici hükümleri yorum yoluyla daraltılamaz. 21. Belirtmekte fayda vardır ki; gerek davacı gerekse davalı bakımından “delil gösterme ile delil sunma” kavramlarının ayrı olarak ele alındığı Kanun’un “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesinden çok açık şekilde anlaşılmaktadır. İlgili madde; “Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir: a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar. b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları. c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği. ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır. Görüldüğü üzere; 119 ve 129. maddelerle dava ve cevap dilekçelerinde iddia edilen vakıaların hangi delillerle ispatlanacağının belirtilmesi zorunluluğundan söz edildikten sonra, 139. maddenin (ç) bendiyle gösterilen ancak henüz sunulmamış olan belgelerle ilgili tarafın elinde bulunması hâlinde mahkemeye ibrazı, elinde bulunmaması hâlinde ise belgenin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamanın yapılması zorunluluğu öngörülerek delil gösterme ve delil sunma yükümlülüklerinin birbirlerinden farklı kavramlar olduğu anlaşılmaktadır. 22. Aynı hususun “Ön inceleme duruşması” başlıklı 140. maddenin son fıkrasıyla “(5) (Değişik:22/7/2020-7251/14 md.) 139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde ki düzenlemeyle de üzerinde durulduğu ve uygulanacak yaptırımın açıklandığı görülmektedir. Gerek 139. madde, gerekse 140. madde metinlerinde üzerinde asıl dikkat edilmesi gereken nokta “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. 6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirtilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir. 23. Kanunun 140. maddesi ile düzenleme altına alınan ön inceleme duruşması; ön inceleme aşamasının yargılamanın başında bazı hususların çözümlenmesine imkân tanıması nedeniyle özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, oturuma doğru şekilde hazırlanılarak, yapılması gereken işlemlerin mahkeme ve taraflarca doğru bir şekilde yerine getirilmesine bağlıdır. Bu sebepledir ki, ön inceleme duruşmasında yapılacak işlemler 140. maddenin her bir fıkrasında ayrıca belirtilmiştir. Birinci fıkra uyarınca hâkim; usule ilişkin hususlarda tarafları dinledikten sonra uyuşmazlığın esasıyla ilgili iddia ve savunmaları dikkate alarak, tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tespit edecektir. Bu belirleme genel bir belirlemenin ötesinde, tarafların ortaya koydukları her bir somut vakıa üzerinde anlaştıkları veya anlaşamadıkları yönlerin tespit edilmesi niteliğindedir. İkinci fıkra ise sulhe ilişkin özel bir fıkradır. Taraflar sulh olurlarsa bu durum, olmazlarsa sulh olmadıkları tutanağa geçirilecektir. Ön inceleme duruşmasında düzenlenen tutanak üçüncü fıkranın son cümlesinde “…Tahkikat (m. 143) bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür,…” şeklindeki düzenleme nedeniyle de özel bir öneme sahiptir. Zira uyuşmazlık çözümlenmişse bu tutanak bir sulh belgesiyken, uyuşmazlığın devam etmesi hâlinde ise, bu belge adeta yargılamanın yolunu gösteren bir yol haritası niteliğindedir. Mahkeme, kanunun bu cümlesiyle davanın taraflarına; tutanakta yer almayan hususların tahkikatın konusu olamayacağı ve tahkikat aşamasında tereddüt edilen bir hâl oluştuğu takdirde neyin incelenip neyin incelenemeyeceği hususunun bu tutanak uyarınca belirleneceği yönünde söz vermiştir. Ön inceleme tutanağının bu önemi ve tarafları bağlaması sebebiyle, altının oturumda hazır bulunanlarca imzalanması gerekmektedir. 24. Bu aşamada bir diğer istisnai hükmün açıklanması gereklidir. HMK’nın “İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi” başlıklı 141. maddesi 22.07.2020 tarih ve 7251 sayılı Kanunun 15 maddesi ile değişiklikten önceki hâliyle; “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri (m.136) ile serbestçe; ön inceleme aşamasında (m.137) ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına (m.140) taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilir (m.139). Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah (m.176) ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” değişiklikten sonra ise “- (1) (Değişik:22/7/2020-7251/15 md.) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır. HMK’nın 141. maddesine göre; tarafların karşılıklı dilekçelerini verdikleri aşamada, herhangi bir sınırlamaya bağlı olmaksızın uyuşmazlığın genel çerçevesi içinde iddia ve savunmalarını değiştirebilecekleri kabul edilmiştir. Dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşamasında bu yasağın uygulanmaması ile daha uyuşmazlığın en başında, karşı tarafın açıklamasını, iddia ve savunmasını tam olarak görmeden, sağlıklı ve tam bir iddia ve savunma örgüsü kurmanın mümkün ve gerçekçi olmadığı gözetilerek; tarafların dilekçelerinde rahat, doğru ve sağlıklı bir iddia ve savunma bütünü oluşturmalarını sağlamak olduğu gibi, maddi ve hukuki nitelendirmeleri uyuşmazlığı çözecek doğrulukta ortaya koymaları amaçlanmaktadır. Şüphesiz ki bu imkân, sadece cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi ile söz konusudur. Bu iki dilekçeden sonra, hangi ad altında olursa olsun verilecek dilekçeler, sınırlama ve yasak kapsamında kabul edilmelidir. Kanunun 141. maddesinin birinci fıkrasında 28.07.2020 tarih, 7251 s. Kanun’un 15. maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hâlinin hükümet gerekçesinde, ön inceleme duruşmasının yargılama bakımından öneminden dolayı, tarafların bu duruşmaya katılımını sağlamak amacıyla “gelen tarafın ödüllendirildiği, mazereti olmadığı hâlde gelmeyen tarafın ise cezalandırıldığı” bir yol izlenmesinin zorunlu olduğu görüşüyle hareket edilerek, her iki tarafında ön inceleme duruşmasına gelmesi hâlinde karşı tarafın muvafakati ile genişletme söz konusu iken, taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmediği takdirde, gelen taraf karşı tarafın muvafakatine gerek olmaksızın iddia ve savunmasını genişletip değiştirebileceği açıklanmıştır. Maddede yapılan değişiklikle, dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra, ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hariç olmak üzere, iddia ve savunma genişletilemeyecek veya değiştirilemeyecektir. Gerekçede değişikliğin amacı “sırf ön inceleme duruşmasına katılım sağlanmadığı için aleyhte iddia ve savunmanın rahatlıkla genişletilebilmesi veya değiştirilebilmesinin” silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak açıklanmıştır. Bu ihlalin “davayı takip etmediğinde davayı inkâr ettiği kabul edilen ve duruşmaya katılma zorunluluğu bulunmayan davalı taraf” yönünden çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkabilme ihtimali üzerinde durulduktan sonra adil yargılanma hakkı ayrıca uyuşmazlığın ön inceleme aşamasında netleşmesini sağlaması sayesinde, ön inceleme duruşma tutanağının “yargılamanın yol haritası” olma özelliğini güçlendireceği gerekçelerine de yer verilmiştir. 25. Görüldüğü üzere, 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Zira tahkikatın amacı; kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. 26. Bu itibarla, yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan hususların özetlenmesi gerekirse; AİHS'nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için 6100 sayılı HMK’da düzenlemelere yer verilmiş olup, bu bağlamda delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Tarafların, Kanunda belirtilen bu sürelerden sonra delil gösterebilmeleri ancak iki yasa maddesinde belirtilen hâllerle sınırlıdır. Onlar da; iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesini düzenleyen 141. madde ile sonradan delil gösterilmesinin hüküm altına alındığı 145. maddedeki durumlardır. 27. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; dava dilekçesinin davalıya 16.10.2012 tarihinde usule uygun şekilde tebliğ edildiği, davalı tarafından süresi içerisinde cevap dilekçesinin sunulmadığı, böylece davalının dava dilekçesinde yer alan tüm iddialarını inkâr etmekle birlikte savunmasına yönelik herhangi bir vakıaya dayanmadığı, davalının kanunla kesin şekilde belirlenen iki haftalık süreden sonra 05.11.2012 tarihinde, davaya cevap vererek aynı dilekçe ile tanık deliline dayandığı, mahkemece yapılan 12.12.2012 tarihili ön inceleme duruşmasına her iki taraf vekilinin katıldığı, davacı ve vekilinin süresinden sonra verilen cevap dilekçesine muvafakatinin olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda; süresi içerisinde cevap dilekçesi vermemekle inkâr savunmasına dayanak vakıa ve delile dayanmayan davalının süresinden sonra bildirmiş olduğu tanıklarının karşı ispat hakkı kapsamına taşınarak dinlenilmesine de imkân bulunmamaktadır. 28. Mahkemece ilk kararda tarafların boşanmalarına karar verildiği hâlde, direnme kararı gerekçesinde “…davanın reddine, karar vermek gerekmiştir.” denildiği, hüküm kısmında ise “davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına” karar verildiği, belirtilen bu hususun ise maddi hata olduğu anlaşılmaktadır. 29. Hâl böyle olunca; süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delillerini bildirmeyen davalı tarafın yasal süre geçtikten sonra bildirmiş olduğu tanıklarının dinlenmesine yer olmadığına ilişkin olarak verilen Yerel Mahkeme direnme kararı yerindedir. 30. Ne var ki, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle Hukuk Genel Kurulu kararının mahkemesince taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise doğrudan 2. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.02.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

HMK m. 25 hükmünde yer alan taraflarca getirilme ilkesi doğrultusunda hâkim, kanunda açıkça sayılan durumlar haricinde tarafların dile getirmediği vakıaları kendiliğinden hesaba katamaz ve kendiliğinden delil toplayamaz. Buna paralel olarak HMK m. 189 uyarınca hukuka aykırı biçimde elde edilmiş deliller vakıaların ispatında mahkemece dikkate alınamaz ve kanunun belirli delillerle ispatını zorunlu kıldığı durumlar başka vasıtalarla kanıtlanamaz. Bu temel ilkeler, asıl ispat faaliyetinde olduğu kadar karşı ispat girişimlerinde de delillerin geçerliliğini sınırlar.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 25Kaynağı aç
MADDE 25- (1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. (2) Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz. Taleple bağlılık ilkesi

Karşı Delil Sunulması ve İspat Yükünün Yer Değiştirmemesi

Asıl ispat yükümlülüğü altında bulunmayan taraf, hasmının iddiasını ispatlamasını pasif biçimde bekleyebileceği gibi, iddia edilen olgunun aksini ortaya koymak amacıyla delil de gösterebilir. Bu kapsamda ibraz edilen vasıtalar karşı delil olarak nitelendirilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2715 E., 2021/360 K. sayılı kararında ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2014/5370 E., 2014/8551 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere; asıl ispat yükü kendisinde olmayan tarafın karşı delil göstermesi, ispat yükünü devraldığı şeklinde yorumlanamaz. Karşı delil sunan taraf yalnızca hasmının iddiasını zayıflatmayı, çürütmeyi ve onun ispat hedefine ulaşmasını güçleştirmeyi amaçlar.

Kendisine ispat yükü düşmeyen taraf karşı delil sunsun ya da sunmasın, asıl ispatla yükümlü olan taraf iddiasını kendi delilleriyle ortaya koyamazsa, çekişmeli vakıa kanıtlanmamış sayılır. Bu durumda savunma yapan tarafın ayrıca aksini ispatlama zorunluluğu doğmaz. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2715 E., 2021/360 K. sayılı ilamında açıklandığı üzere, ispat yükünü taşıyan taraf kendi delilleriyle iddiasını doğrulayamadığı takdirde, sırf diğer tarafça karşı delil bildirilmiş olmasından bahisle lehine hak doğduğunu ileri süremez.

Karşı İspat ile Aksini İspat Arasındaki Fark

İspat faaliyeti sırasında ispat yükünü taşıyan taraf vakıayı usulünce ispatladığında ispat yükü karşı tarafa geçer. Yük yer değiştirdikten sonra diğer tarafın o vakıanın vuku bulmadığını veya sonradan hükümsüz kaldığını kanıtlaması gerekir; aksi hâlde aleyhine hüküm tesis edilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2715 E., 2021/360 K. ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2014/5370 E., 2014/8551 K. sayılı ilamlarında açıklandığı üzere, ispat yükünü taşıyan taraf iddiasını kanıtladıktan sonra karşı tarafın bu durumun aksini göstermek için sunduğu delil HMK m. 191 kapsamında karşı delil sayılamaz. Zira bu aşamada ispat yükü yer değiştirmiş olup yürütülen faaliyet aksini ispat niteliği taşır.

Karşı ispat ile aksini ispat arasındaki ayrım kanuni karineler yönünden de belirleyicidir. HMK m. 190/2 hükmü gereğince, kanuni bir karineye dayanan taraf sadece bu karinenin temelini oluşturan olguyu ispat etmekle yükümlüdür. Kesin kanuni karineler haricinde karşı taraf, kanunun tanıdığı imkân çerçevesinde karinenin aksini ispat edebilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2715 E., 2021/360 K. sayılı kararında belirtildiği üzere karineye dayalı durumlarda karşı tarafın ortaya koyduğu çaba HMK m. 191 anlamında karşı ispat faaliyeti olmayıp karineyle oluşan sonucun aksini ispat faaliyeti olarak değerlendirilir.

Dilekçeler Aşaması, Delil Bildirme Süreleri ve Karşı İspatın Sınırları

Usul hukukunda delil gösterme ile delil sunma yükümlülükleri birbirinden ayrılmıştır. HMK m. 119 ve m. 129 uyarınca taraflar iddia ve savunmalarına dayanak yaptıkları delilleri dilekçelerinde göstermek mecburiyetindedir. Elde bulunmayan delillerin temini veya mahkemeye ibrazı için ise HMK m. 139 gereğince ön inceleme aşamasında kesin süre verilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2710 E., 2021/34 K. sayılı kararında açıklandığı üzere, delil gösterilmesi kural olarak dilekçeler teatisi evresine hasredilmiş olup tarafların bu aşamadan sonra yeni delil bildirebilmesi yalnızca HMK m. 141 kapsamındaki iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağının istisnaları ile m. 145'te düzenlenen sonradan delil gösterme koşullarıyla sınırlıdır.

HMK m. 129/1-e bendi uyarınca davalının savunma vakıalarını hangi delillerle ispat edeceğini cevap dilekçesinde bildirmesi zorunludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2710 E., 2021/34 K. sayılı kararında, kanun metnindeki delil kavramının yalnızca asıl ispatı değil, HMK m. 191'de yer alan karşı ispat delillerini de içerdiği, emredici usul hükümlerinin yorum yoluyla daraltılamayacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla karşı delil sunma hakkı, kanuni delil bildirme sürelerinden muafiyet sağlayan bir müessese değildir.

Cevap dilekçesini yasal süresi içinde vermeyen davalı, HMK m. 128 gereğince dava dilekçesinde ileri sürülen vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır. Ancak bu inkâr varsayımı davalıya süresiz delil bildirme yetkisi tanımaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2710 E., 2021/34 K. sayılı ilamında ifade edildiği üzere, süresinde cevap vermeyerek inkâr savunmasına dayanak vakıa ve delil bildirmeyen davalının yasal süre geçtikten sonra gösterdiği tanıkların karşı ispat gerekçesiyle dinlenmesine usul hukuku kuralları uyarınca imkân bulunmamaktadır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 128Kaynağı aç
MADDE 128- (1) Süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılır. Cevap dilekçesinin içeriği

İş Hukuku ve İstirdat Davalarında Karşı İspat Uygulaması

İşçilik alacaklarına ilişkin uyuşmazlıklarda fazla çalışma yaptığını ileri süren işçi bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan ücret bordroları sahteliği kanıtlanıncaya kadar kesin delil gücüne sahiptir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2016/12792 E., 2016/12334 K. sayılı kararında ifade edildiği üzere, fazla çalışma iddiasını tanık anlatımları ve işyeri kayıtlarıyla ispata çalışan işçiye karşılık işveren, HMK m. 191 uyarınca bu iddianın doğru olmadığını gösteren karşı deliller sunabilir ve bu faaliyetiyle ispat yükünü üzerine almış sayılmaz.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2016/12792, K. 2016/12334Kaynağı aç
9. Hukuk Dairesi         2016/12792 E.  ,  2016/12334 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ DAVA :Taraflar arasındaki, kıdem tazminatı ile fazla mesai ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, izin ücreti alacaklarının ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen miktarın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hüküm süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı avukatınca istenilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 23/02/2016 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalı adına kimse gelmedi. Karşı taraf Avukat … geldi. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten sonra, dosya incelenmiş ve Dairemizin 2014/28441 E. 2016/3670 K. Gereğince eksikliklerin giderilmesi için dosya geri çevrilmiştir. İşlem tamamlandıktan sonra Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendi, dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini iddia ederek kıdem tazminatı, fazla çalışma ücreti, yıllık ücretli izin, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkeme, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanarak davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. D) Temyiz: Kararı davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır. Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların, tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille yapılabilir. Bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda, işçinin bordroda belirtilenden daha fazla çalışmayı yazılı belge ile kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda, ihtirazi kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Somut uyuşmazlıkta, fazla çalışma yaptığını iddia eden davacı işçi, bu iddiasını tanık delili ile işyeri kayıtlarına dayanarak kanıtlamaya çalışmıştır. Öte yandan davalı işveren ispat yükünü taşıyan işçinin iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir (HMK 191. Md.). Hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacı tarafça sunulan işyeri kayıtlarının bir değerlendirmeye tabi tutulmadığı görülmüştür. Uyuşmazlıkta tanık beyanları dikkate alınarak haftalık fazla çalışma süresi saptanmıştır. Tanık delili takdiri delil niteliğindedir. Bu durumda kesin delilin olmadığı durumlarda sonuca etkilidir. Davalı işverene karşı aynı konuda açılan benzer bir davanın Dairemizin 2014/29843 E. sayılı dosyasında yapılan temyiz denetiminde, işyeri kayıtları esas alınarak sonuca gidilmiş ve bu karar onanarak kesinleşmiştir. Bu durumda, Mahkemece yapılacak iş Dairemizce temyiz incelemesi yapılan 2014/29843 E. sayılı dosyadaki bilirkişi raporu da dikkate alınarak dosyaya ibraz edilen işyeri giriş çıkış kayıtları ve ödeme belgelerinin denetime elverişli olarak değerlendirildiği ek rapor alınarak fazla çalışma alacağı hakkında karar vermektir. Eksik inceleme ve denetime elverişli olmayan rapora dayanılarak verilen kararın bozulması gerekmiştir. 3-Dava dilekçesinde davacı işyerinde ayda 4-5 gün ortalama 3 saat kadar fazla mesai uygulaması olduğunu bazen bu çalışmaların gece 23-24 e kadar sürdüğünü beyan etmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda her hafta için 7,5 saat fazla mesai hesaplanması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 25. maddesinde belirtilen maddi vakıa ile bağlılık kuralına aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 24.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Borçlu olunmadığı ileri sürülerek açılan istirdat davalarında ispat yükü kural olarak davalı alacaklıdadır. Ancak davacı borçlu aralarındaki hukuki ilişkiyi ve bundan kaynaklanan borcunun olduğunu kabul edip bu borcun herhangi bir sebeple sona erdiğini ileri sürerse ispat yükü davacı borçluya geçer. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2014/5370 E., 2014/8551 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, mahkemece ispat yükü kendisinde olan tarafa ispat hakkı tanınmadan, ispat yükü kendisine düşmeyen tarafın yemin işlemine dayanılarak ispat yükümlülüğünün yerine getirildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır.

Karşı delil sunan taraf ispat yükünü üzerine almış sayılır mı?

Hayır, HMK m. 191 uyarınca karşı delil sunan taraf ispat yükünü devralmış kabul edilmez. Kendisine ispat yükü düşmeyen tarafın karşı delil göstermesi yalnızca iddia sahibinin vakıayı kanıtlamasını güçleştirmeyi ve iddiayı çürütmeyi hedefler.

İspat yükünü taşıyan taraf iddiasını ispatlayamazsa ne olur?

İspat yükü altındaki taraf vakıayı kendi delilleriyle kanıtlayamadığı takdirde o olgu ispat edilmemiş sayılır ve karşı tarafın ayrıca delil sunmasına gerek kalmaz. İddia sahibi taraf, hasmının karşı delile dayanmış olmasından kendi lehine hak çıkaramaz.

Karşı ispat ile kanuni karinenin aksini ispat arasındaki fark nedir?

Kanuni karineye dayanan taraf sadece karinenin temel vakıasını ispatlar; karşı tarafın karinenin neticesini çürütmek için yürüttüğü faaliyet HMK m. 191 anlamında karşı ispat değil, kanunun açıkça izin verdiği aksini ispat faaliyetidir.

Süresinde cevap dilekçesi vermeyen taraf karşı ispat için tanık bildirebilir mi?

Hayır, HMK m. 129/1-e uyarınca cevap dilekçesinde delil bildirme zorunluluğu karşı ispat delillerini de kapsar. Yasal süresinde cevap vermeyerek delil bildirmeyen taraf, sonradan karşı ispat hakkına dayanarak tanık dinletemez.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu