HMK Madde 189: İspat Hakkı ve Hukuka Aykırı Delil Yasağı

by Avukat Erdal Ersoy
HMK Madde 189: İspat Hakkı ve Hukuka Aykırı Delil Yasağı

İspat Hakkının Kanuni Temeli

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 189. maddesi, ispat faaliyetini yalnızca bir yükümlülük olarak değil, taraflara tanınan kanuni bir hak olarak da düzenlemektedir. Buna göre her iki taraf da kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir. İspat faaliyeti, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların ya da hukuki durumun varlığı veya yokluğu hakkında hâkimde kanaat uyandırmak için girişilen inandırma eylemidir; bu özelliğiyle yargılama sürecinde taraflar açısından yargısal bir temel hak görünümü kazanmaktadır. Hak arama özgürlüğünün tam olarak kullanılabilmesi de iddia ve savunma haklarının fiilen işletilebilmesini, yani her iki tarafa ispat imkânı tanınmasını gerektirmektedir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 189Kaynağı aç
MADDE 189- (1) Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir. (2) Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz. (3) Kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar, başka delillerle ispat olunamaz. (4) Bir vakıanın ispatı için gösterilen delilin caiz olup olmadığına mahkemece karar verilir. İspat yükü
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2019/852, K. 2022/1226Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2019/852 E.  ,  2022/1226 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile davalı arasında imzalanan 19.05.2006 tarihli sözleşme ile müvekkilinin, davalının müşterisi … İlaç San. ve Tic. A.Ş. için bir kısım konaklama, eğlence, günlük tur ve transfer gibi hizmetleri üstlendiğini, yapılan hizmetler için davalının 916.145Euro karşılığı 1.758.265,40TL ödediğini, ancak bakiye 326.169Euro karşılığı 625.983,54TL’yi ödemediğini, sözleşme imzalanmadan önce karşılıklı tekliflerin verilerek davalı tarafından verilen hizmetlerin denetlendiğini, davalının 19.05.2006 tarihinde faks yoluyla sözleşmeyi imzalamasından sonra müvekkilinin birinci ve ikinci gruba ait depozito için düzenlediği proforma faturalarının en son 02.08.2006 tarihinde davalı tarafından ödendiğini, müvekkilinin 15.08.2006 tarihinde davalıya üçüncü gruba ait depozito için proforma fatura göndererek e-mail aracılığıyla da borcunu bildirdiğini, ancak davalının borcunu onaylamasına rağmen ödemediğini, 18-24 Ağustos 2006 tarihinde ise davalının üçüncü gruba ait ekstra hizmetler için düzenlenen masraf belgesini imzaladığı hâlde ödemediğini, son faturanın 31.08.2006 tarihinde davalıya gönderildiğini, müvekkilinin bu faturayı e-mail yazışmalarında davalı tarafından üçüncü gruba ait ekstra hizmetlere itiraz edilen 37.000Euro’luk kısmı düşerek düzenlediğini, buna rağmen davalının tartışmasız olarak kabul ettiği 286.663,55Euro karşılığı 550.164,68TL borcunu ödemediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 50.000Euro alacağının 01.09.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 09.12.2013 tarihinde haçlandırdığı ıslah dilekçesinde ise; davalının müvekkiline yazılı belgelerle kanıtlanmış olan borcunun 952.568,70Euro+289.595,50Euro=1.242.164,20Euro alacaktan 916.145Euroluk ödeme düşüldüğünde 326.019,20Euro olduğunu, yerel hizmetler için tarafların mutabık olduğu 289.595,50Euro yerine bilirkişilerce hesaplanan toplam 236.359,50Euro rayiç bedel üzerinden karar verilecek ise bu tutara da itiraz etmediklerini belirterek toplam 272.783,20 Euro’nun davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin dava dışı … İlaç San. ve Tic. A.Ş. ile anlaşarak bu şirketin …’daki konaklama ve seyahat organizasyonuna aracılık ettiğini, bu hizmetlerin yerine getirilmesi için müvekkilinin, davacı şirket ile sözlü olarak anlaştığını, sözlü anlaşma gereğince davacıya yaptığı işin bedelinin fazlasıyla ödendiğini, buna rağmen davacının taahhüt ettiği hizmetleri tam anlamıyla yerine getirmediğini, müvekkili ile davacı arasında faks yoluyla imzalanan yazılı bir sözleşme bulunmadığı gibi faks ile imzalanan sözleşmenin delil olarak da ileri sürülemeyeceğini, müvekkilinin sözlü anlaşmaya uygun olarak davacının eksik ve ayıplı ifasına rağmen organizasyon için anlaşılan 916.145Euroluk bedeli ödediğini, bu ödemenin davacı tarafından da ikrar edildiğini, bunun dışında davacıya her ne ad altında olursa olsun herhangi bir borcun bulunmadığını, davacının faks yoluyla imzalandığını ileri sürdüğü sözleşmenin altındaki imzanın …’a ait olduğunu kabul etmediklerini, öte yandan …’ın müvekkili şirket adına sözleşme imzalamaya ve şirketi imzası ile temsil etmeye yetkili olmadığını, yetkisiz temsilci …’ın yaptığı işleme icazet verilmediğinden sözleşmenin geçersiz olup müvekkilini bağlamayacağını, müvekkilinin temerrüde düşürülmediğini, dolayısıyla 01.09.2006 tarihinden itibaren faiz talep edilmesinin de yerinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Kararı: 6. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.12.2013 tarihli ve 2012/307 E., 2013/420 K. sayılı kararı ile; her iki tarafın da kabulünde olduğu üzere taraflar arasında sözleşme ilişkisinin bulunduğu, …’ın davalı şirketi temsile yetkili olmadığı, ancak … tarafından imzalanan sözleşmeye davalı tarafından onay verilip kabul edildiğinden ve bu sözleşmeye göre davacıdan hizmet alındığından, taraflar arasındaki ilişkide bu sözleşme şartlarının uygulanacağı, sözleşmede verilecek hizmetlerin bedelinin 805.746,96Euro olarak belirtildiği, davacının sözleşmedeki birim fiyatların tahmini olup ekstra hizmetlerin verildiğini ve alacağın da buradan kaynaklandığını iddia ettiği, davalının ekstra verilen hizmetleri kabul etmediği, bir işleme icazet verilmesinin yetkisiz kişinin yaptığı özellikle borç altına sokan işlemlerin hepsine icazet verildiği anlamına gelmeyeceği, …’ın imzaladığı iddia edilen belgeleri davalı kabul etmediğinden, davacının verdiği hizmetleri ve sözleşme dışı ekstra hizmetleri ispatlaması gerektiği, ancak davacı tarafından bu hususta hiçbir delil sunulmadığı, sadece tanık …’in ifadesine dayanıldığı, bu tanığın da ekstra hizmetler konusunda herhangi bir beyanda bulunmadığı, davacının sözleşmedeki birim fiyatların ve işlerin tahmini olduğunu, sözleşmede yazılı olan işlerin ne kadar olduğunu, birim fiyatlarının neler olduğunu, kaç kişiye nasıl ve ne şekilde hangi fiyattan hizmet verildiğini ispatlaması gerektiği, davacının bu konuda sadece proforma faturalara dayandığı, faturaların davalıya tebliğ edildiğine dair belge sunulmadığı gibi davalının defterlerinde de faturaların kayıtlı olmadığı, sadece davacıya yapılan havaleler üzerine kayıt tutulduğu, davacı tarafından ekstra hizmetler verildiğine dair sunulan belgelerdeki imza …’a ait olsa dahi …’ın davalı şirketi temsile yetkili olmadığı ve bu belgeyi imzalamasına davalı tarafından icazet verildiğinin ispatlanamadığı, bu nedenle bu belge yönünden imza incelenmesine gerek olmadığı, asıl sözleşme yönünden ise; sözleşme bedelinin 805.746,96Euro olarak kabul edildiği, davacının bu bedelden fazla veya farklı hizmet verdiğini ispatlayamadığı, davacı tarafından davalının 916.145Euro ödediğinin kabul edildiği, sözleşme bedelinden fazla ödeme yapıldığı, dolayısıyla asıl sözleşme yönünden de imza incelemesine gerek kalmadığı, davacının dayandığı e-maillerde davalı şirket çalışanı … tarafından yapılan yazışmalarının bulunduğu, yazılan cevaplarda davacının iddiasının kabul edildiğine dair bir yazının mevcut olmadığı, davacı tarafından sözleşmedeki işlerin başka birim fiyattan ve başka şekilde yerine getirildiği ispatlanamadığı gibi ekstra verildiği iddia edilen hizmetlerin de ispat edilemediği, davacı tarafından kabul edilen davalı ödemesinin de sözleşme bedelini kapsadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 24.06.2014 tarihli ve 2014/1972 E., 2014/4834 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasında 19.05.2006 tarihli hizmet sözleşmesi imzalanmış, bu sözleşmenin tamamlayıcı şartlar başlığı altında "beklenen kira miktarı 805.746 Euro, hizmetlere göre değişebilir" ibaresinin yazılı olduğu, bu sözleşme uyarınca yapılan asıl hizmet bedeli 952.568,70 euro’nun tahsili için belgelerin davalıya gönderildiği, davalı tarafça bu bedelden hizmet bedelinin 921.850 euro olduğu kabul edilerek ödendiği, gönderilen bu hizmet belgelerinde davalı şirketi temsilen …’ın imzasının bulunduğu, davalı tarafın belirtilen bedeli ödemekle mahkemenin kabulünde olduğu üzere yapılan işlemi benimsediği konusunda artık ihtilaf bulunmamaktadır. İhtilaf, asıl hizmet bedelinden bakiye kısmından ve yerel hizmet adı altında ekstra hizmet olduğu iddia edilen hizmetlerin yapılıp yapılmadığı ve bu bedelden davalının sorumlu olup olmadığı noktasındadır. Davacı vekili, ekstra hizmetlere ilişkin belgelerin de davalı tarafa gönderildiği ve bu belgeleri şirketi bu sözleşme kapsamında temsilen hareket eden …’un aldığı ve imzaladığı, bu nedenle şirketin bu bedellerden sorumlu olduğunu ileri sürmüş, davalı vekili ise hizmetin verilmediğini ve …’ın şirketi temsile yetkili olmaması ve belge altındaki imzaların bu kişiye ait olmaması nedeniyle bedelden sorumlu olmadığını savunmuştur. Dosya kapsamındaki belgelerden sözleşmeye istinaden davalı şirketi tüm yazışmalarda ve sözleşmenin imzalanmasında …’ın temsil ettiği, şirketin bu nedenle davacı şirkete ödemede bulunduğu, sunulan faks mesajları, sözleşmedeki imza ve davalıya gönderilen belgelerdeki imzaların aynı kişiye ait imza olup olmadığının çıplak gözle dahi anlaşılabilecek durumda olup olmadığı, ekstra hizmet bedellerinin rayiç bedellerinin tespitine ilişkin bilirkişi raporuna karşı taraf beyanları da gözetilerek ek rapor alınıp, oluşacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. 2- Bozma nedenine göre, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. 9. Özel Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 03.11.2015 tarihli ve 2014/9594 E., 2015/7030 K. sayılı kararı ile; “…Davalıya gönderilen belgelerdeki imzaların çıplak gözle …'a ait olduğu anlaşılamayan hizmetler yönünden, dava tarihi itibariyle yürülükte bulunan 6762 sayılı TTK'nın 22. maddesi gözetilerek, davacının verdiğini iddia ettiği hizmetleri her türlü delille kanıtlayabileceği ve bu durumda, mahkemece emsal organizasyonlarda oluşan piyasa rayicine, verilen hizmetin niteliğine ve kapsamına uygun bir hizmet bedelinin bilirkişi raporu ile belirlenip, hüküm altına alınması gerektiği tabiîdir. Bu açıklamalara ve Yargıtay ilamında belirtilen gerektirici sebeplere göre, HUMK'nın 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirisine uymayan karar düzeltme isteminin reddi gerekmiştir…” gerekçesiyle karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir. Direnme Kararı: 11. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 22.06.2016 tarihli ve 2015/1631 E., 2016/717 K. sayılı kararı ile; sözleşmenin taraflarca kabul edildiği, tarafların 805.746,96Euro bedelli olan sözleşmeyi yaptıkları ve bunun da tarafları bağladığı, sözleşmedeki “beklenen toplam gelir” ifadesinin sözleşmenin uygulanması ile elde edilecek gelir olduğu, sözleşmenin bedeli 805.746,96Euro olmasına rağmen, davalı tarafın ticarî defterlerinde 921.850Euro ödeme yapıldığı belirtildiğinden davalının bu kabulü nedeni ile sözleşme bedelinin 921.850Euro olarak kabul edildiği, davalının defterlerinde kayıtlı 921.850Euro ödemeye ilişkin banka internet çıktısı dekontları sunduğu, bu belgelere davacı tarafından da herhangi bir itirazda bulunulmadığından davalının 921.850Euro ödeme yaptığını ispatladığı ve davalının sözleşme bedeli olan 921.850Euro’yu ödediği, davacının davalıdan alacaklı olduğunu ispatlayamadığı, davacının sözleşme dışı extra hizmet verdiğini ispatlamakla yükümlü olduğu, davacının tanığı …’in extra hizmet verildiğine dair herhangi bir beyanda bulunmadığı, davalı şirketi temsile yetkili olmayan …’ın extra hizmetler nedeni ile imzaladığı belgelere davalı şirket tarafından onay verildiğinin de ispatlanamadığı, bozma kararında imzanın çıplak gözle incelenmesi ve faks yazışmaları incelenerek karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de; bozma kararından önce mahkemece …’ın imzaladığı belgelerin çıplak gözle incelenerek değerlendirildiği ve imzanın …’a ait olduğu, ancak davalı şirket tarafından icazet verildiğinin ispatlanamadığı ve davalı şirketi bağlamadığı, davacının extra hizmet verdiğini ispat edemediği, bedel talebinde bulunamayacağı ve rayiç değer üzerinden bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek olmadığı, eksik incelemenin bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının asıl hizmet bedelinden kalan bakiye alacağını ve sözleşme dışı ekstra hizmet verdiğini ileri sürerek yerel hizmet adıyla nitelendirilen ekstra hizmetlerin bedelini talep ettiği, sözleşmeye istinaden tüm yazışmalarda ve sözleşmenin imzalanmasında davalı şirketi …’ın temsil ettiği, buna dayanarak davalı şirketin davacıya ödemede bulunduğu somut olayda; mahkemece sunulan faks mesajları, sözleşmedeki imza ve davalıya gönderilen belgelerdeki imzaların aynı kişiye ait olup olmadığının çıplak gözle anlaşılabilecek durumda olup olmadığının belirlenip belirlenmediği, ekstra hizmet bedellerinin rayiç bedellerinin tespitine ilişkin bilirkişi raporuna karşı taraf beyanları da gözetilerek ek rapor alınmasının ve davalıya gönderilen belgelerdeki imzaların çıplak gözle …’a ait olduğu anlaşılamayan hizmetler yönünden, emsal organizasyonlarda oluşan piyasa rayicine, verilen hizmetin niteliğine ve kapsamına uygun bir hizmet bedelinin bilirkişi raporu ile belirlenmesinin gerekli olup olmadığı, eksik inceleme ile karar verilip verilmediği noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Bilindiği üzere hukukî işlemden doğan borç ilişkilerinin başlıca kaynağı sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukukî ilişki meydana getirir, bu ilişkiye “sözleşmeye dayalı=akdî ilişki” denir. Doktrin ve uygulamada sözleşme yerine “akit”, “mukavele” veya “bağıt” kelimeleri de kullanılmaktadır. 15. Sözleşme; hukukî bir sonuç doğurmak üzere, iki veya daha ziyade kişinin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarının uyuşmasını ifade eder. Sözleşme türlerinden biri olan “hizmet sözleşmesi” ise, somut olayda uygulanması gereken ve uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 313/1. maddesinde; “Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeği ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder” şeklinde tanımlanmıştır. 16. Aynı düzenlemenin 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunundaki (TBK) karşılığı “Genel Hizmet Sözleşmesi” başlığı altında yer alan 393/1. maddesinde de; hizmet sözleşmesinin, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de işçiye zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşme olduğu belirtilmiştir. Öte yandan Türk Hukuk Lûgatında da hizmet sözleşmesinin kanunda düzenlenen tanımı aynen muhafaza edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 491). 17. Anılan hükümler gereğince hizmet akdinin unsurları; hizmetin belirli veya belirli olmayan bir zaman içinde görülmesi, hizmet akdinin konusu olan edimin işverene ait işyerinde yerine getirilmesi, edimin ifası sırasında işverenin denetim ve gözetimi altında bulunması, edimin ücret karşılığında yapılması ve ücretin zaman esası üzerinden saptanmasıdır. Ücret zaman itibariyle olmayıp yapılan işe göre verildiği takdirde dahi belirli ya da belirli olmayan bir zaman için alınmış veya çalışılmış oldukça hizmet akdi yine mevcuttur. Hizmet akdinin belirleyici ve ayırıcı unsurları zaman ve bağımlılıktır. Zaman ve bağımlılık unsurlarını birlikte gerçekleştirecek biçimde çalışmanın varlığı hâlinde aradaki ilişkinin hizmet akdine dayalı olduğunun kabulü gerekir. 18. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2021 tarihli ve 2017/(23)15-1692 E., 2021/949 K.; 09.12.2021 tarihli ve 2017/(23)6-868 E., 2021/1646 K.; 07.06.2022 tarihli ve 2021/(23)6-901 E., 2022/837 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 19. Bu arada adil yargılanma hakkı (AİHS m. 6, Anayasa m. 36) ve hukukî dinlenilme hakkının (HMK m. 27/2-b) bir gereği olarak “ispat hakkı”na ilişkin hükümlere değinmek gereklidir. 20. Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) veya hukuksal durumun varlığı ya da yokluğu hakkında hâkimde kanaat uyandırmak için girişilen inandırma eylemine ispat denir. İspat faaliyeti aynı zamanda yargılama sürecinde taraflar açısından yargısal bir temel hak olarak da görünüm kazanır. Anayasal dayanağı da olan ispat hakkını taraflar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 189/1. maddesi gereğince kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak kullanırlar. 21. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesine göre ispatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. Sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. İspatı gerekli ve önemli olan vakıalar, hâkimin vereceği kararı etkileyen ve hâkimin karar verirken dikkate alması gereken vakıalardır. 22. Kural olarak hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kendiliğinden araştıramaz. Belli bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini, tarafların ispat etmesi gerekir. 23. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat yükü” başlıklı 6. maddesi uyarınca, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” Aynı yöndeki düzenleme HMK’nın 190. maddesinin birinci fıkrasında, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukukî sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre ispat yükü, ispatı gereken vakıalara dayanan tarafa ait olup, herkes iddiasını ispatla mükelleftir. 24. İspat için başvurulan araçları (vasıtaları) ifade eden deliller; HMK'da senet, yemin, tanık, bilirkişi, keşif ve uzman görüşü olarak sıralanmıştır. Ancak sayılan bu deliller sınırlayıcı (tahdidi) olmayıp, kanunun belirli bir delille ispat zorunluluğu getirmediği hâllerde taraflar kanunda düzenlenmemiş diğer delillere de dayanabilirler. Delillerin değerlendirilmesinde ise, hâkimin bağlılığı ve her bir delile bağlanan hukukî sonuçlar bakımından “kesin” ve “takdiri” deliller ayrımı esas alınarak incelenme yapılmaktadır. Kesin deliller başka bir ifadeyle kanunî deliller hâkimi bağlayıcı nitelikte olduğundan, hâkimin bu delilleri takdir yetkisi bulunmamaktadır. Kesin delillerden biri ile ispat edilen olay doğru olarak kabul edilmektedir. Takdiri deliller ise hâkimi bağlamaz, hâkim bu delilleri serbestçe tayin ve takdir eder, değerlendirir ve kararını buna göre verir. 25. Açıklanan bu hususlara Hukuk Genel Kurulunun 08.04.2021 tarihli ve 2017/15-425 E., 2021/440 K.; 29.04.2021 tarihli ve 2017/15-3098 E., 2021/546 K. sayılı kararlarında da değinilmiştir. 26. Eldeki davada; her ne kadar mahkemece taraflar arasında eser sözleşmesi ilişkisi bulunduğu belirtilmiş ise de; yukarıda ayrıntılı şekilde ifade edilen kanun maddeleri ve düzenlemelere göre taraflar arasındaki akdî ilişki eser sözleşmesinden değil, hizmet alım sözleşmesinden kaynaklanmakta olup; davacı, davalı şirketi temsilen … ile imzalanan 19.05.2006 tarihli faks metni ile ve yazılı olarak sözleşme ilişkisinin kurulduğunu ileri sürerken, davalı tarafça sözleşmenin sözlü biçimde yapıldığı savunulmuştur. İster yazılı isterse sözlü biçimde yapılsın netice itibariyle hizmet sözleşmesinin varlığı her iki tarafın kabulünde olduğu gibi, mahkemece ve Özel Dairece de aynen benimsenmiştir. 27. Dosya kapsamında bulunan tüm beyanlar, delil ve belgeler doğrultusunda varlığı sübut bulan hizmet sözleşmesi gereğince davacının, davalı şirket için konaklama, eğlence, günlük tur, transfer ve gezi organizasyonu gibi birtakım hizmetleri gerçekleştirdiği, verilen bu hizmetlere karşılık da davalı tarafından 916.145Euro ödendiği ihtilaf konusu değildir. 28. Uyuşmazlığın temel noktasının tespiti bakımından davacı vekilinin dosyaya sunduğu 19.03.2012 tarihli dilekçesindeki beyanı belirleyici olup, anılan dilekçede davacı vekili; “…Yani; kısaca dava konusu, davalıdan talep edilen sözleşme haricindeki ekstra harcamalardır…” şeklinde beyanda bulunarak davadaki talebini ekstra hizmet harcamaları olarak sınırlandırmış, başka bir anlatımla uyuşmazlığın, yerel hizmet adıyla nitelendirilen sözleşme dışı ekstra hizmetlerin bedelinden kaynaklandığını belirtmiştir. Hâl böyle olunca yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler de birlikte değerlendirildiğinde, herkes iddiasını ispatlamakla yükümlü olduğundan, ispat yükü kendisinde olan davacı taraf sözleşme harici ekstra hizmetleri verdiğini ve bu hizmet bedellerinin ödenmediğini yasal delillerle ve usulüne uygun olarak kanıtlamak zorundadır. 29. Gelinen aşamada uyuşmazlığın çözümü için “ticari temsilci (=ticari mümessil)” ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin açıklığa kavuşturulmasında da yarar vardır. 30. Türk Borçlar Kanunu’nun 547. maddesinin birinci fıkrasında ticarî temsilci; “Ticari temsilci, işletme sahibinin, ticari işletmeyi yönetmek ve işletmeye ilişkin işlemlerde ticaret unvanı altında, ticari temsil yetkisi ile kendisini temsil etmek üzere, açıkça ya da örtülü olarak yetki verdiği kişidir” şeklinde tanımlanmıştır. 31. Somut olayda uygulanması gereken mülga BK’nın 449/1. maddesinde ise; “Ticari mümessil, bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen diğer bir müessese sahibi tarafından işlerini idare ve müessesenin imzasını kullanarak bilvekale imza vazetmek üzere sarih veya zımni kendisine mezuniyet verilen kimsedir” biçiminde ticarî mümessil olarak düzenlenmiştir. 32. Ticarî mümessillik; bir sözleşme olmayıp, tek taraflı bir hukukî işlemle verilen temsil yetkisini içerir. Buna bağlı olarak, ticarî mümessillik işletme sahibinin iradesine dayanır. Dolayısıyla burada söz konusu olan temsil yetkisi kanunî değil, iradi temsil yetkisidir. 33. Ticarî mümessilin temsil yetkisinin kapsamı Kanun’da tam olarak belirlenmiştir. Bu hâliyle ticarî mümessillik, sınırı Kanun ile çizilmiş iradi bir temsil yetkisidir. Ticarî temsilci, iyi niyetli üçüncü kişilere karşı, işletme sahibi adına kambiyo taahhüdünde bulunmaya ve onun adına işletmenin amacına giren her türlü işlemleri yapmaya yetkili sayılır (mülga BK m. 450; TBK m. 548). 34. Ticarî temsilci, işletmenin belirli yetkilere sahip idarecisi niteliğindedir ve adeta işletmenin sahibiymiş gibi işletme konusuna giren tüm işlemleri mülga BK’nın 451. maddesinde sayılan sınırlandırmalar dışında yapabilme yetkisine sahiptir. Başka bir ifadeyle ticarî temsilcinin işletmenin olağan ve olağanüstü nitelikteki bütün işlerini yapma yetkisi vardır. Ayrıca ticarî mümessilin borç altına sokan işlem yapabilmesi, bu yönde açık ve ayrıca verilmiş bir yetkinin varlığına da bağlı değildir. 35. Bu çerçevede somut olaya gelince; her ne kadar davalı tarafından …’ın şirket adına sözleşme imzalamaya ve şirketi imzası ile temsil etmeye yetkisi olmadığı, …’ın yaptığı işlemlerin kendileri için bağlayıcı olmadığı savunulmuş ise de; Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) … Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü’nün mahkemeye gönderdiği bordrolar incelendiğinde, …’ın 2006 yılına ait tüm aylarda ve 2007 yılının haziran ayına kadar davalı şirketin çalışanı olduğu; davacı tarafından dosyaya sunulan ve 19.05.2006 tarihinde imzalandığı iddia edilen, ancak üzerinde herhangi bir tarih bulunmayan hizmet sözleşmesi ile devamındaki onay belgelerinde davalı şirket adına …’ın imzasının bulunduğu, dosyaya yansıyan tanık anlatımlarında da açıkça belirtildiği gibi akdî ilişkinin başından itibaren tüm yazışma ve e-maillerde davacının muhatabının … olduğu, davalı tarafından …’ın imzaladığı belgelere ve davacı ile arasındaki yazışmalara göre ödemeler yapıldığı, dolayısıyla …’ın davalı şirketin olağan ve olağanüstü nitelikteki bütün işlerini yapma, taraflar arasındaki akdî ilişki sürecini devam ettirme yetkisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. 36. Öte yandan sözleşme kapsamındaki asıl hizmetler yönünden davalının yetkilisi sayılan …’ın dava konusu ekstra hizmetlerle ilgili davalıyı temsil etmediğinden ve davalı nam ve hesabına işlem yapma yetkisi bulunmadığından söz etmek çelişkili olacağı gibi, dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere de uygun düşmeyecektir. Bu durumda mülga BK’nın 449/1. (TBK m. 547/1) maddesi gereğince …’ın davalı şirketin ticarî temsilcisi olarak hareket ettiği ve yaptığı işlemlerin de davalı açısından bağlayıcı olduğunu kabul etmek gerekir. 37. Bu noktada bilirkişi incelemesi ve raporu ile yazı ve imza inkârına ilişkin düzenlemelerden bahsedilmelidir. 38. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266/1. maddesinde bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller; “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez” şeklinde düzenlenmiştir. 39. Aynı Kanun’un 281. maddesinde; “(1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir” hükmüne yer verilmiştir. 40. Anılan düzenlemeler gereğince mahkeme çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden (re’sen) bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebilir. 41. Bilirkişi raporu; bilirkişinin, hukukî değerlendirmeleri içermeyecek şekilde davanın çözümlenmesinde gereken teknik konulardaki açıklamalarını içeren mahkemeye sunduğu metindir. Bilirkişi raporu, mahkemenin uyuşmazlığı çözerken kullandığı kanıtlardan biri olup yargıç, bilirkişinin oy ve görüşünü öteki kanıtlarla birlikte serbestçe değerlendirir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 164). 42. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 208. maddesine göre taraflardan biri, kendisi tarafından düzenlendiği iddia edilen bir belgedeki yazı veya imzayı inkâr etmek isterse, sahtelik iddiasında bulunmalıdır; aksi hâlde mahkemeye sunulan bu belge, sahtelik iddiasında bulunmayan aleyhine delil olarak kullanılır. Yazı veya imza inkârının sonucuna ilişkin HMK’nın 209. maddesindeki hüküm uyarınca adi senetteki yazı veya imza inkâr edilirse, bu konuda bir karar verilinceye kadar o senet herhangi bir işleme esas alınamaz ve delil olarak kullanılamaz; resmî senetlerdeki yazı veya imzanın inkârı hâlinde de senetteki yazı veya imzanın sahteliği ancak mahkeme kararıyla sabit olursa, bu senet herhangi bir işleme esas alınamaz. 43. Sahtelik iddiası hâlinde HMK’nın 211. maddesinde; “(1) Bir belgenin sahteliğinin iddia edilmesi durumunda, bu hususta karşı tarafın açıklamaları da dikkate alınarak, aşağıdaki sıra ile inceleme yapılarak öncelikle karar verilir: a) Hâkim, yazı veya imzayı inkâr eden tarafı isticvap ettikten sonra bir kanaat edinememişse, huzurda bu kişiye yazı yazdırıp imza attırmak suretiyle elde ettiği belge ve diğer delilleri değerlendirir. Hâkim, sahtelik konusunda başka bir incelemeye gerek duymadan karar verebilecek durumda ise gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle, senedin sahteliği hakkında bir karar verir. İsticvap için mahkemeye davet edilen taraf, belirtilen günde hazır bulunmadığı takdirde, inkâr etmiş olduğu belgedeki yazı veya imzayı ikrar etmiş sayılır; bu husus kendisine çıkartılacak davetiyede ayrıca ihtar edilir. b) (a) bendi hükmüne göre yaptığı incelemeye rağmen, hâkimde sahtelik konusunda kesin bir kanaat oluşmamışsa, bilirkişi incelemesine karar verir. Bilirkişi incelemesinden önce, mevcutsa, o tarafa ait olan karşılaştırma yapmaya elverişli yazı ve imzalar, ilgili yerlerden getirtilir. Bilirkişi, bu yazı ve imzalarla, o mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak inceleme yapar. Bilirkişi, inceleme için gerekli görürse, kendi huzurunda tarafın yeniden yazı yazması veya imza atmasını mahkemeden talep edebilir” şeklinde sahtelik incelemesinin nasıl yapılacağı belirtilmiştir. 44. Şu hâlde HMK’nın 211. maddesi uyarınca sahtecilik hususunda sıhhatli bir sonuç alınabilmesi ve kesin bir kanaat oluşması için, inkâr edilen imzanın atıldığı tarihten öncesinde veya mümkün olduğu kadar yakın tarihlerde düzenlenen belgelerde bulunan ilgili kişiye ait mukayeseye elverişli yazı ve imzalar temin edildikten sonra sahtelik iddiasına ilişkin bilirkişi incelemesi yapılması gerekir. 45. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre fotokopi üzerinden imza incelemesi yapılması mümkün değildir. Bu nedenle imza incelemesine esas alınan ilgili tarafın tatbike medar (uygulamaya elverişli) imzalarının bulunduğu belge asıllarının getirtilerek, incelemenin bunlar üzerinden yapılması gerekir. 46. Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2001 tarihli ve 2001/12-436 E., 2001/467 K. sayılı kararı ile 06.06.2001 tarihli ve 2001/12-466 E., 2001/483 K. sayılı kararında da aynen benimsendiği gibi; herhangi bir belgedeki imza veya yazının, atfedildiği kişiye ait olup olmadığı hususunda yapılacak bilirkişi incelemesinin, konunun uzmanınca ve yeterli teknik donanıma sahip bir laboratuvar ortamında, optik aletler ve o incelemenin gerektirdiği diğer cihazlar kullanılarak, grafolojik ve grafometrik yöntemlerle yapılması, bu alet ve yöntemlerle gerek incelemeye konu ve gerekse karşılaştırmaya esas belgelerdeki imza veya yazının tersim, seyir, baskı derecesi, eğim, doğrultu gibi yönlerden taşıdığı özelliklerin tam ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenip karşılaştırılması; sonuçta, imza veya yazının atfedilen kişiye ait olup olmadığının dayanakları gösterilmiş, tarafların, mahkemenin ve Yargıtay’ın denetimine elverişli bir raporla ortaya konulması, gerektiğinde karşılaştırılan imza veya yazının hangi sebeple farklı veya aynı kişinin eli ürünü olduklarının fotoğraf ya da diğer uygun görüntü teknikleriyle de desteklenmesi şarttır (Hukuk Genel Kurulunun 30.09.2021 tarihli ve 2019/(23)6-128 E., 2021/1131 K. sayılı kararı). 47. Diğer yandan “vekâletsiz iş görme” ile ilgili kavram ve yasal düzenlemeler hakkında açıklama yapmakta fayda bulunmaktadır. 48. Mülga Borçlar Kanunu’nun 410 ve devamı maddelerinde vekâletsiz iş görme “vekâleti olmadan başkası hesabına tasarruf” başlığı ile düzenlenmiş iken, TBK’nın 526-531. maddeleri aralığında “vekâletsiz iş görme” başlığı altında düzenlenmiştir. Gerek mülga BK’da gerekse TBK’da vekâletsiz iş görmenin tanımı yapılmamış, iş görenin hak ve borçları ile iş sahibinin hak ve borçları düzenlenmiştir. 49. Vekâletsiz iş görmenin unsurları; iş görme, görülen işin başkasına ait olması, vekâlet ya da iş görme sözleşmesi bulunmaması, vekâletsiz iş yapanın iş görme iradesi ve görülen işin iş sahibinin yararına olmasıdır. 50. Vekâletsiz iş görme iki hâlde söz konusu olabilir. Bunlardan ilki sözleşmesi olmayan işler olup taraflar arasında usulüne uygun olarak kurulan bir sözleşme ilişkisi bulunmamasına rağmen iş gören tarafından yapılan ve iş sahibinin yararına olan işlerdir. İkinci hâl ise, iş gören ile iş sahibi arasında usulüne uygun ve geçerli bir sözleşme yapılmış olup, işin ifası sırasında veya bitiminde iş sahibinin talimatı ile veya talimatı olmaksızın iş sahibinin yararına olarak sözleşme kapsamı dışında kalmasına rağmen iş görenin yaptığı işlerdir. Başka bir ifadeyle bu hâle; sözleşme dışı iş veya sözleşme fazlası imalât da denilmektedir. 51. Vurgulamakta fayda vardır ki; Türk Hukuk Lûgatında da vekâletsiz iş görme (vekâleti olmadan başkası hesabına tasarruf), “Vekâleti olmaksızın başkasının hesabına işgören kişi, yaptığı işi hesabına yaptığı kişinin yararına varsayılan iradesine uygun davranmakla yükümlüdür. Vekâletsiz işgören kişi her türlü ihmalinden sorumludur. İş sahibi yapılan işi uygun bulursa işe vekâlet hükümleri uygulanır. Vekâletsiz işgörme sözleşmeden değil, yasadan doğan bir ilişkidir” şeklinde açıklanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 1174). 52. Yargıtayın yerleşik içtihat ve uygulamalarına göre sözleşme kapsamı dışında kalan ilâve işlerle ilgili vekâletsiz iş görme hükümlerinde, iş sahibinin yararına olan imalatların işin yapıldığı tarihteki mahalli piyasa rayiçlerine bedelinin hesaplanması, piyasa fiyatlarının içinde katma değer vergisi ve yüklenici kârı bulunduğundan ayrıca eklenmemesi gerekir. Vekâletsiz iş görme hükümleri gereğince yapılan iş bedelinin sorumlusu sözleşme fazlası işlerde sözleşmenin tarafı olan ve fazla işten yararlanan gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi ya da kamu kuruluşu; sözleşmesiz işlerde ise iş görenin sözleşmesiz yaptığı işlerden yararlanan ve kullanan kişi ve kuruluşlardır (Hukuk Genel Kurulunun 10.06.2021 tarihli ve 2017/15-2636 E., 2021/740 K. sayılı kararı). 53. Yapılan bu açıklamalar ışığında mahkemece davacının sözleşme dışı ekstra hizmetlerle ilgili alacaklı olup olmadığının nasıl belirleneceği konusu irdelendiğinde; öncelikle davacının sözleşme harici ilave hizmetleri verdiğine dair dosyaya sunduğu ve davalı şirketin ticarî temsilcisi …’ın ıslak imzalarının bulunduğu belgeler üzerinde imza incelemesi yapılmalıdır. İmza incelemesinde …’ın dava tarihinden önce vefat ettiği gözetilerek ölümünden önce mukayeseye esas olabilecek imzalarının il ve ilçe seçim kurulları, bankalar ve diğer resmî kurum ve kuruluşlardan temin edilmesi, grafoloji ve belge sahteciliği konusunda uzman olan yeni bir bilirkişi heyeti oluşturularak kurumlardan temin edilen tüm bu belgeler ile …’un ıslak imzalarının bulunduğu belgeler üzerinde inceleme yaptırılması, yeterli teknik donanıma sahip laboratuvar ortamında, optik aletler ve gerekli teknik cihazlar kullanılarak, inceleme konusu ekstra hizmetlere ilişkin ıslak imzalı belgeler ile mukayeseye esas belgelerdeki imzaların tersim biçimi, seyir, işlerlik derecesi, istif, eğim, hız, doğrultu ve kalem baskı derecesi gibi yönlerden taşıdığı özelliklerin tam ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenip karşılaştırıldığı denetime elverişli rapor alınması gereklidir. 54. Uzman bilirkişi heyetinden alınan raporda, sunulan belgeler üzerindeki imzaların davalının ticarî temsilcisi olarak hareket eden …’ın eli ürünü olduğu saptandığı takdirde, ispat yükü kendisinde olan davacının bu belgelerde belirtilen hizmetleri verdiğini tanık beyanları, üçüncü kişilerden alınan faturalar, dava dışı … İlaç San. ve Tic. A.Ş.’de bulunan kayıtlar gibi her türlü delil ile ispatlaması hâlinde, anılan belgelerde bulunan bedeller üzerinden hesaplama yapılması; şayet bu belgelerdeki imzaların …’a ait olmadığı tespit edilirse, hizmetin verildiği yıl serbest piyasa rayiçlerine göre hizmet bedelinin saptanması gerekir. 55. Netice itibariyle özetlemek gerekir ise; mahkemece davacının talebinin ekstra hizmet harcamalarıyla ilgili olduğu ve iddiasını ispatlamakla yükümlü olduğu dikkate alınarak taraflar arasında akdî ilişkinin kurulduğu tarihten itibaren tüm yazışmalarda davacının muhatabı olan …’ın davalı şirketin ticarî temsilcisi olarak davalı nam ve hesabına işlem yapmaya yetkili olduğu da gözetilmek suretiyle davacı tarafından ekstra hizmetlere ilişkin dosyaya sunulan belgeler üzerinde grafoloji ve belge sahteciliği konusunda uzman olan bilirkişi heyetine imza incelemesi yaptırılmalı, imza incelemesi sonucunda belgelerdeki imzaların …’a ait olduğunun saptanması hâlinde bu belgelerde yazılı tutarlar esas alınarak hizmet bedeli hesaplanmalı, imzaların …’ın eli ürünü olmadığı tespit edilirse, işin tekniği konusunda uzman olan yeni bir bilirkişi kurulundan alınacak rapor ile davacı tarafça kanıtlanabilen ekstra hizmetlerin bedeli mülga BK’nın 410 ve devamı maddelerinde düzenlenen vekâletsiz iş görme hükümleri gereğince işin yapıldığı yıl serbest piyasa rayiçlerine göre ayrıca Katma Değer Vergisi (KDV) ve kâr eklenmeksizin belirlenmeli ve hasıl olacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır. 56. Hâl böyle olunca; direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir. 57. Diğer taraftan dava tarihi 15.07.2008 olmasına rağmen, direnmeye ilişkin gerekçeli karar başlığında 11.12.2015 olarak hatalı gösterilmiş ise de, bu husus mahallinde düzeltilebilir maddî hata niteliğinde olup, esasa etkili olmadığından ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 58. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen genişletilmiş değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.10.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2241, K. 2021/847Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2241 E.  ,  2021/847 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 4. Tüketici Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 25.02.2014 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı bankadan kullandığı konut kredisi çerçevesinde 500TL dosya ücreti, 2.690TL referanslı kredi kullandırım bedeli, 360TL ipotek fek ücreti, 27TL ekstre masrafı, 16,90TL tapu masrafı olmak üzere toplam 3.593,90TL'nin haksız olarak kesildiğini, bunun dışında 350TL ekspertiz ücreti tahsil edildiğini ancak bunun ne kadarının ekspere gerçekten ödendiğini bilmediklerini, kesintilerin hiçbir yasal dayanağının bulunmadığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 3.593,90TL'nin müvekkiline iadesini, 350TL nin ne kadarının ekspere ödendiğinin de bilirkişi marifetiyle tespitini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; yapılan tüm kesintilerin haklı ve yasal olduğu gibi davacı tüketici ile varılan mutabakat sonucunda kararlaştırıldıklarını, iadelerinin istenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 4. Tüketici Mahkemesinin 04.03.2015 tarihli ve 2014/824 E., 2015/418 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin duruşmada açıkça bilirkişi incelemesi yapılmasını istemediklerini, davalı tarafça bilgi ve belgeler sunulmadığından davanın kabulünün gerektiğini beyan ettiği, dava konusu uyuşmazlığın ancak bilirkişi incelemesi marifetiyle açıklığa kavuşturulabileceği, bu durumda davacının iddiasını ispat ettiğinden bahsedilemeyeceği, bilirkişi ön raporunda dosyadaki belgelerin eksik olduğu, belgeler tamamlandığı takdirde rapor düzenleneceğinin belirtildiği, konusunda uzman bilirkişinin belgeler yetersiz olduğundan hesaplama yapamadığı dava dosyasında mahkeme hâkiminin hesaplama yapmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 16.11.2015 tarihli ve 2015/20710 E., 2015/33189 K. sayılı karar ile; “…Uyuşmazlık, taraflar arasında imzalanan konut kredisi sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki, davacının dayandığı deliller arasında bulunan davaya konu kredi sözleşmesi ve eklerinin getirtilmeden dosyanın bilirkişi incelemesine sunulduğu; bilirkişinin, 3.11.2014 tarihli ön raporunda davaya konu kredi sözleşmesi ve eklerinin getirtilmesi halinde yeni bir rapor tanzim edileceğinin belirtilmesine rağmen, davacının dayandığı deliler toplanmadan yazılı olduğu şekilde karar tesis edilmiştir. Oysaki, eksik incelemeye dayalı olarak hükmün tesisi mümkün değildir. Mahkemece öncelikle uyuşmazlığa konu kesintilere ilişkin, 6100 sayılı HMK’nın “tarafların belgeleri ibrazı zorunluluğu” başlıklı 219/1 maddesi ile “taraflar, kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorunda oldukları” hükmü uyarınca taraflardan, tüm delilleri ile varsa karşı delilleri sorulup toplanmalı ve özellikle davaya konu 8.12.2010 tarihli kredi sözleşmesi ile (varsa kredinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin sözleşme) bu sözleşmeye ek belgelerin (hesap hareketlerini gösterir hesap özeti, varsa kesintilere ilişkin dekont örnekleri) getirtilerek dosyanın tekemmülü sağlanmalı, bundan sonra gerektiğinde bilirkişi raporu da alınarak varsa kesintilere ilişkin tüm şüpheler giderilmeli, anılan belgelerin ibraz edilmemesi halinde ise 6100 sayılı HMK’nın “tarafın belgeyi ibraz etmemesi” başlıklı 220. maddesi de gözetilerek sonucuna göre hüküm tesis edilmelidir. Bu nedenlerle eksik incelemeye dayalı karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır…” gerekçesiyle sair temyiz itirazları incelenmeksizin karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Mahkemece 01.07.2016 tarihli ve 2016/692 E., 2016/900 K. sayılı karar ile; ilk karar gerekçeleri yanında, ispat yükü üzerine düşen tarafça açıkça bilirkişi delilinden vazgeçilmiş olmasına rağmen bozma kararına uyularak bilirkişi incelemesi yapılmasının mümkün olup olmadığının tartışılması gerektiği belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının bilirkişi delilinden vazgeçtiği eldeki davada, tarafların tüm delilleri ile varsa karşı delilleri, özellikle davaya konu kredi sözleşmesi ve ekleri getirtilmeden bilirkişi delilinden vazgeçildiği, dolayısıyla iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesinin eksik incelemeye dayalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle, uyuşmazlık noktası özelinde, ispat yükünün belirlenmesi ve mahkemelerce delil toplanması usulü konularına kısaca değinmekte fayda vardır. 13. Hak arama özgürlüğünün tam olarak yerine getirilmesi, iddia ve savunma haklarının fiilen kullanılabilmesini gerektirir. Bu da, davacı ve davalıya ispat hakkı verilmesiyle sağlanabilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 189/1. maddesine göre; taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir. İspatın konusunu; tarafların üzerinde anlaşamadıkları, uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için taraflarca delil gösterilir. 14. Davada gereksiz delil toplanmaması ve delillerin sağlıklı olarak yargılamaya kazandırılması için öncelikle dayanılan vakıalar bakımından ispat yükünün kimde olduğunun ve hangi delillerle bu vakıanın ispatlanabileceğinin belirlenmesi gerekir. 15. Dayanılan vakıaların kim tarafından ispat edilmesi gerektiği hususu ispat yüküyle ilgilidir ve ispat yükünün kimde olduğu konusunda iki temel kural vardır. Bunlar; kanunda aksine özel bir düzenleme olmadıkça; taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlü olması (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 6) ve iddia edilen vakıaya bağlanan hukukî sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafın ispat yükü altında olması (HMK, m. 190) kurallarıdır. Bu temel kurallara rağmen elbette ki kanuni veya fiili karine bulunması hâlinde ispat yükü bu karinelerin aksini savunan tarafta olacaktır. 16. Dava dilekçesinde davacı iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini göstermek (HMK, m. 119/1-e,f) ve delillerin toplanabilmesi için başlangıçta alınması gereken masraf tutarı olan gider avansını dava açılırken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır (HMK, m. 120/1). 17. Yine, HMK’nın 121. maddesine göre “Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur.” 18. Diğer yandan tüketici mahkemelerinde görülecek davalar basit yargılama usulüne tabidir (4077 sayılı ve somut olayda dava tarihi itibariyle uygulanması gereken mülga Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, m. 23/2; 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, m. 73/4). 19. Basit yargılama usulünde HMK’nın 318. maddesi uyarınca “Taraflar dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır” ve yazılı yargılama usulünden farklı olarak iddianın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı dava açılmasıyla; savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (HMK, m.319). HMK ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır (HMK, m. 322/1). 20. Yazılı yargılama usulünde ise mahkeme ön inceleme duruşmasına daveti sırasında taraflara “Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği”ni ihtar eder (HMK’nın 22.07.2020 tarihli, 7251 sayılı Kanun ile değişik 139. maddesinin 1/ç bendi; değişiklik öncesi hâliyle m. 140/5-1. cümlesi). 21. Bu ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir (HMK’nın 7251 sayılı Kanun ile değişik 140. maddesi; değişiklik öncesi hâliyle m. 140/5-2. cümlesi). Anılan hükümlerin HMK’nın 322/1. maddesi gereği basit yargılama usulünde de işlerlik kazanacağında tereddüt bulunmamaktadır. 22. Taraflar, kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadırlar (HMK, m. 219/1). Sadece taraflar değil HMK’nın 221/1. maddesinin açık hükmüyle mahkemece üçüncü kişi veya kurumun elinde bulunan bir belgenin taraflarca ileri sürülen hususun ispatı için zorunlu olduğuna karar vermesi hâlinde bu belgenin ibrazı emrinin gereğini yerine getirmek durumundadır. 23. Haklılığın ispatını sağlamaya yönelik bir diğer delil de bilirkişi incelemesidir. Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde taraflardan birinin talebi üzerine bilirkişinin görüşünün alınmasına karar verebileceği gibi ihtiyaç duyulduğunda kendiliğinden de bu yola başvurabilecektir. Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz (HMK, m. 266). 24. Elbette bilirkişinin özel ve teknik uzmanlığının bulunduğu konuda görüşünü en doğru ve sağlıklı şekilde oluşturması için dava dosyasında konuyla ilgili tüm bilgi ve belgeler toplanmalı, dosya bilirkişinin yapacağı teknik değerlendirme ve devamında mahkemenin tahkikat incelemesine hazır hâle gelmiş olmalıdır. 25. Başka bir anlatımla; sağlıklı bir tahkikat yapılabilmesi için kanuna ve amacına uygun şekilde ön inceleme aşamasının tamamlanması gerekir. Davada ileri sürülen vakıaların incelenebilmesi için yine dava malzemesi içinde yer alan ve vakıaların doğruluğuna ilişkin sunulan deliller belirli olmalı, özellikle belge mahiyetinde olan deliller taraflarca sunulmalı yahut mahkemenin bu belgelere nasıl ulaşacağının bilgisi verilmelidir. Zira tahkikat aşaması delillerin toplandığı değil değerlendirmesinin yapıldığı aşamadır ve deliller dosyaya girmeden, vakıalar netleşmeden yapılacak bir tahkikat gereksiz zaman ve emek kaybından başka hiçbir şey olmayacaktır. Zaten Kanun da buna izin vermemektedir. Bu sebeple aceleyle tahkikata başlamak zaman kazanma değil bilakis zaman kaybıdır (Pekcanıtez, H./Atalay, O./Özekes, M.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medenî Usûl Hukuku, 13. bası, Ankara 2012, s. 492). 26. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; eldeki uyuşmazlıkta davacı tüketici, aralarındaki kredi sözleşmesi çerçevesinde davalı bankanın haksız ve hukuka aykırı kesintiler yaptığını ileri sürmüş, sözleşme ve kesintilerle ilgili belgelerin davalı elinde bulunduğunu, bu delillerinin ilgili banka şubesinden istenmesini, bu belgeler ve varsa davalının delilleriyle birlikte değerlendirme yapılarak kesintilerinin ne kadarının haksız olduğunun tespitini talep etmiştir. Dava dilekçesinde deliller arasında sözleşmeyle ilgili davalı banka elindeki kayıtlara ve bilirkişi incelemesine dayanılmış, tevzi formundan anlaşıldığı üzere gider avansı da bilirkişi masrafı hesaba katılarak tamamlanmıştır. 27. Mahkeme 26.02.2014 tarihli tensip zaptıyla davalı banka şubesinde bulunan konuyla ilgili tüm belgeleri istemiş, bu yönde yazılan müzekkereye cevap verilmeden 02.06.2014 tarihli ek tensip tutanağı ile “ön inceleme ve tahkikat duruşmasının birlikte yürütülmesine” ve dosyanın bilirkişiye tevdine karar verilmiş, bankacı bilirkişi tarafından da dosyada incelemeye yeterli bilgi ve belge bulunmadığı belirtilerek eksik hususların ikmal edilmesi gerektiği yönünde ön rapor hazırlanıp dosyaya sunulmuştur. İlk celse ön rapora karşılık davacı vekili davalının delillerini sunmadığını, bu nedenle artık bilirkişi incelemesi yapılmasını istemediklerini beyan etmiş ve mahkemece aynı celse dava reddedilmiştir. 28. Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere; hem bilirkişinin teknik inceleme yapabilmesi hem de mahkemece hukukî değerlendirmede bulunabilmesi için öncelikle dosyada tüm delillerin toplanması, uyuşmazlığı aydınlatmaya yarayacak ve taraflarca dile getirilen belgelerin temin edilmesi gerekir. Davacı tüketici kesintilerinin dökümünü gösterir hesap özeti yanında dayandığı tüm belgelerin bilgilerini sunmuş, bunların davalıdan teminini istemiş ve gerekirse bilirkişi incelemesi yapılabilmesi için gider avansını da yatırmıştır. HMK’nın 219 ve 220. madde düzenlemeleri çerçevesinde deliller usule uygun toplanmadan, bu yönde kurulan ara kararın gereği yerine getirilmeden, başka bir anlatımla dosya değerlendirme yapmaya hazır hâle gelmeden bilirkişiye gönderilmiştir. Ret kararının gerekçesinde, tüketiciden kredi sözleşmeleri çerçevesinde haksız kesinti yapıldığı iddiasıyla açılan davalarda Yargıtayın bankaların ancak kredi verilmesi için zorunlu masrafları isteyebileceği ve bu harcamaların neler olduğu konusunda ispat yükünün bankaya ait olduğu, bankadan bu yöne ilişkin delilleri sorulduktan sonra kesintilerin haklı ve makul olup olmadığının tespiti için bilirkişi raporu alınması gerektiği görüşünde olduğu, bu hâlde bilirkişi incelemesi yapılmasında zorunluluk bulunduğu ifade edilmiştir. Ne var ki dayanılan bu içtihada göre kesintilerin zorunlu ve makul olduğunu ispat yükü davalı bankanın üzerinde olmasına rağmen davalının bu yöne dair delilleri toplanmadan, bilirkişinin hesaplama yapmaya yeter görmediği dosya kapsamındaki deliller üzerinden hâkimin hesaplama yapmasının mümkün olmadığı şeklindeki gerekçeyle ispat yükünün davacıda olduğu sonucuna varılması yanılgılı olduğu gibi ihtiyaç duyulduğunda mahkemece re’sen bilirkişi görüşüne başvurulabileceği de göz ardı edilmiş ve eksik incelemeye dayalı olarak hüküm kurulmuştur. 29. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 24.06.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

İspat faaliyetinin konusunu, tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur; bu vakıaların ispatı için taraflarca delil gösterilir (HMK m. 187/1). Buna karşılık herkesçe bilinen vakıalar ile ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz ve bu vakıaların ayrıca ispatlanması gerekmez (HMK m. 187/2). Hâkim ise kural olarak taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kendiliğinden araştıramaz; bu meseleyi tarafların ispat etmesi gerekir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 187Kaynağı aç
MADDE 187- (1) İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. (2) Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz. İkrar

Hukuka Aykırı Delil Yasağı

HMK m. 189/2, hukuka aykırı yollarla elde edilmiş delillerin mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağını hükme bağlamaktadır. Bir delilin mahkemece kabul edilebilmesi için o delilin usulsüz ve hukuka aykırı biçimde yaratılmamış olması ve hukuka aykırı yollarla elde edilmemiş olması gerekmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin bu konudaki yorumuna göre bu iki kategorideki deliller ispat aracı olarak kullanılamaz.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/14742, K. 2017/2577Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2016/14742 E.  ,  2017/2577 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :AİLE MAHKEMESİ Taraflar arasında birleştirilerek görülen nafaka davalarının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, nafakanın kaldırılması istemli asıl davanın kabulüne, birleşen nafakanın arttırılması istemli davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı – birleşen dosyada davacı asil tarafından duruşma istemli temyiz edilmesi üzerine; davanın niteliği gereği duruşma isteğinin reddiyle, temyiz isteğinin incelemesinin evrak üzerinde yapılmasına karar verilerek dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili; müvekkili ile davalının Aile Mahkemesinin 2013/254 E. 2013/946 K. karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, mahkemece davalı lehine aylık 1.000 TL yoksulluk nafakasına hükmedildiğini, ancak davalının Erkan isimli kişi ile fiilen evliymiş gibi yaşadığını, davalının internet ortamında yayınladığı resim ve videolarla fiili evliliğin tespit edildiğini ileri sürerek, davalı lehine bağlanan yoksulluk nafakasının kaldırılmasını talep etmiştir. Davalı vekili; Nafakanın kaldırılması davasında davanın reddini dilemiş, birleşen 2015/715 Esas sayılı davada ise; yoksulluk nafakasının 1.500TL'ye artırılmasını talep etmiştir. Mahkemece; CD kayıtları ve dinlenen tanık beyanları ile nafaka alacaklısı olan davalının kısa bir süre de olsa evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi beraberlik yaşadığının ispatlandığı, TMK'nun 176/3. maddesinde yer alan koşulların oluştuğu gerekçesiyle; asıl davanın kabulü ile davalı lehine bağlanan yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, birleşen davanın ise reddine karar verilmiş; hüküm, davalı – birleşen dosyada davacı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Asıl davaya yönelen temyiz itirazlarının incelenmesinde; Nafaka yükümlüsü davacı, nafaka alacaklısı olan davalının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi beraber yaşadığını ileri sürerek, nafakanın kaldırılmasını istemiştir. ./.. -2- Türk Medeni Kanunun 176/3. maddesi; "İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır." hükmünü içermektedir. Öncelikle, mahkeme kararında gerekçe olarak dayanılan; davacı nafaka yükümlüsü tarafından (facebook ve WhatsApp'tan alındığı iddia olunan) görüntü kayıtlarından ibaret olan delilinin hukuken geçerli ve hükme esas alınabilecek bir delil niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 01.10.2011'de yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun “İspat hakkı” başlığını taşıyan 189/2. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamız.” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delilerin ispat gücü olmayacağı kabul edilmiştir. Böylece Hukuk Yargılamasında da ispat hakkının delillere ilişkin yönünün hukuki çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması, eş söyleyişle yasak delil niteliğinde olmaması esası getirilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı düzenlenmek suretiyle yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçiminin mahkeme tarafından re'sen gözönüne alınması ve bu delillerin hukuken meşru yol ve yöntemlerle elde edildiği, delilin her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tesbiti halinde, diğer tarafça bu konuda itiraz ileri sürülmese dahi mahkemece bu sunulan delillerin caiz olmadığına karar verilerek, dosya kapsamında değerlendirilmemesi ilkesi benimsenmiştir. Diğer taraftan, hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada değerlendirilmesi konusunda 01.10.2011 tarihine kadar Medeni Usul Hukukunda açık bir yasa hükmü olmadığı halde, gerek mülga 1412 sayılı CMUK'nda gerekse de 5271 sayılı CMK'nda açık düzenleme yapılmıştır. Mülga 1412 sayılı CMUK'nun 254/2. maddesinde "Koğuşturma makamlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz.” denilmiş, 5271 sayılı CMK'nun 206/2-a maddesinde "ortaya konulması istenilen delilin, kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde reddolunacağı" düzenlendiği gibi Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği açıkça hükme bağlandığından ve bu Anayasal kural, her ne kadar, ceza yargısına ilişkin gibi görünse de, tüm yargı çeşitleri, bu arada adlî yargı bütünü içinde yer alan hukuk yargısı bakımından da geçerlilik taşıyan bir düzenleme konumunda olduğu, yargısal uygulamalarda kabul edilmiştir. ./.. -3- Burada sözü geçen hukuka aykırılıklardan birisi de özel hayata yapılan haksız müdahaledir. Ancak özel hayatın gizliliği diye ifade edilen ve sadece bireyi ilgilendiren alana hiçbir şekilde müdahale edilemez. Örneğin, kişinin özel hayatı cinsel yaşamı böyledir. Hayatın bu gizli alanı ihlal edilerek bir delil elde edilmiş ise, bunu kim, nasıl ve hangi amaçla elde etmiş olursa olsun sözonusu delil ceza mahkemesinde delil olarak kullanılamaz. Zira, hayatın gizli alanı bir delil elde etme yasağı teşkil eder.(Öztürk, B.Yeni Yargıtay Kararları Işığında Delil Yasakları, Ank.1995, s.116 vd.) 6100 sayılı HMK öncesindeki yargısal uygulamalarda somut olayın özelliğine göre farklı yaklaşımlar olmakla birlikte temelinde bir delilin hukuka aykırı olarak elde edilmesi ile hukuka aykırı olarak yaratılmasının farklı olarak ele alındığı, hukuka aykırı yaratılan delilin hiçbir şekilde yargılamada kabul edilmemesine karşın, hukuka aykırı olarak elde edilen delil konusunda olayın özelliğine göre farklı değerlendirmelerde bulunulduğu görülmektedir. Ancak, Anayasanın 2. maddesindeki Hukuk Devleti ilkesi ile Anayasanın 38/6. maddesindeki hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin hiçbir şekilde yargılamada kullanılamayacağı yolundaki düzenleme ve yukarıda açıklanan 6100 Sayılı HMK' nun 189/2. maddesi birlikte değerlendirildiğinde; açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin ispat gücü olmayacağı kabul edilmiştir. Dolayısıyla, hukuka aykırı (yaratılmış veya elde edilmiş) delillerin hiçbir şekilde ispat aracı olarak kullanımı artık mümkün değildir. Bir delilin mahkemece kabul edilmesi için, o delilin usulsüz ve hukuka aykırı olarak yaratılmamış olması ve hukuka aykırı biçimde elde edilmemesi şarttır. Yasak delilin kapsamına hukuka aykırı bir şekilde yaratılan deliller ile hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen deliller girdiğinden artık bu kapsamda kabul edilen deliller hiç bir şekilde hukuka uygun ve meşru bir delil olarak kabulü olanaklı değildir. Anılan ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 15.02.2012 tarihli ve 2011/2-703 E-70 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. Somut olayda, toplanan delillerin birlikte değerlendirilmesinden; nafaka alacaklısı olan davalının, tanık olarak dinlenen şarkıcı …'a ait şarkının klip çekimi nedeniyle Erhan Karadaş isimli oyuncu ile birlikte yer aldığı çekim görüntülerinin, (klibin yayınlanmasından vazgeçilmesi üzerine) davacı nafaka yükümlüsü tarafından hukuka aykırı olarak elde edildiği sabittir. Diğer taraftan, hukuka aykırı olarak elde edilen klip görüntülerinin, paylaşımlarının yapıldığı sosyal medya hesaplarının kendisine ait olduğu hususu da davalı tarafından kabul edilmediği gibi, davacı taraf sosyal medya hesaplarının (Facebook/WhatsApp) ve bu hesaplardaki paylaşımlarında davalı tarafından yapıldığı hususunu da ispatlayamamıştır. ./.. -4- Ayrıca, sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımların, ancak hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında (facebook/WhatsApp) bulunan kişilerce delil olarak kullanımının mümkün olduğu düşünülebilecektir. Diğer bir anlatımla, sahte profil oluşturup paylaşımlarda bulunmak veya kişi profillerinde hesap sahibinin bilgisi, muvafakatı ve izni olmaksızın yapılan paylaşımların delil olarak sunulması halinde, bunların 6100 Sayılı HMK'nun 189/2. maddesi kapsamında hukuka aykırı delil kabul edilmesi gerekir. Hal böyle olunca, mahkemece; davacı nafaka yükümlüsü tarafından sunulan delillerin bir bölümünün hukuka aykırı olarak elde edilmiş olduğu, diğer delillerin ise hukuka aykırı bir şekilde yaratılmış olduğu gözetilerek, dosya kapsamındaki diğer delillerle de ispat edilemeyen nafakanın kaldırılması davasının reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. 2- Birleşen davaya yönelen temyiz itirazlarının incelenmesinde; Nafaka alacaklısı davacı, birleşen davada; boşanma davasında hüküm altına alınan yoksulluk nafakasının aradan geçen süreç içerisinde yetersiz hale geldiğini ileri sürerek, nafakanın artırılmasını istemiştir. Bu durumda, mahkemece; birleşen davada taraflarca bildirilen delillerin usulünce toplanması ve ulaşılacak sonuca göre istem hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile birleşen davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda birinci ve ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK'nun 428. maddesi gereğince davalı-davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK'nun 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 07.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi

HMK m. 189/2 uyarınca hukuka aykırılığın re'sen gözetilmesi, bu yasağın pratikteki önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Yargılama sırasında sunulan delillerin elde ediliş biçimi mahkeme tarafından kendiliğinden değerlendirmeye alınır; karşı tarafın herhangi bir itiraz ileri sürmemiş olması, delilin dosyada değerlendirilmesini sağlamaz. Hukuka aykırılık tespit edildiğinde mahkeme, söz konusu delilin caiz olmadığına karar vererek onu dosya kapsamı dışında bırakmaktadır. Bir vakıanın ispatı için gösterilen delilin caiz olup olmadığına mahkemece karar verileceği de HMK m. 189/4'te açıkça düzenlenmiştir.

Yasak delil kavramının kapsamına hem hukuka aykırı biçimde yaratılan hem de hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen deliller girmektedir. Hayatın gizli alanının ihlal edilerek elde edildiği değerlendirilen delil ise bu delilin kim tarafından ve hangi amaçla elde edildiğinden bağımsız olarak delil yasağı kapsamında ele alınmaktadır; ancak bu ilkenin hukuk yargılamasındaki sınırları her somut olayın koşullarına göre değerlendirilmektedir.

Sosyal Medya İçerikleri ve Dijital Delillerin Hukuki Durumu

Sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımların delil olarak kullanılabilmesi için bu paylaşımların hesabın sahibi veya aynı paylaşım ortamında bulunan kişilerce elde edilmiş olması gerekebileceği değerlendirilmektedir. Sahte profil oluşturularak yapılan paylaşımların ya da kişi profillerinde hesap sahibinin bilgisi, muvafakati ve izni olmaksızın elde edilen paylaşımların delil olarak sunulması halinde, bu içeriklerin HMK m. 189/2 kapsamında hukuka aykırı delil olarak kabul edilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/14742, K. 2017/2577 sayılı kararında nafaka kaldırma davasına ilişkin şu tespitte bulunmuştur: nafaka yükümlüsü tarafından sunulan delillerin bir bölümü hukuka aykırı olarak elde edilmiş, diğerleri ise hukuka aykırı biçimde yaratılmıştır. Bu delillerin dışarıda bırakılması ve dosyadaki diğer delillerle de ispat sağlanamaması nedeniyle nafakanın kaldırılması davasının reddine karar verilmesi gerekirken aksine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun hukuka aykırı delile ilişkin ilkeleri benimsediği de aynı karar metninde belirtilmektedir.

Kanuni Delil Sistemi ve Serbest Değerlendirme İlkesi

HMK m. 189/3 uyarınca, kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar başka delillerle ispat olunamaz. Öte yandan HMK m. 198/1, kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe değerlendireceğini hükme bağlamaktadır. Senetle ispat zorunluluğu gibi kanuni düzenlemeler bu serbest değerlendirme ilkesinin dışında kalmaktadır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 198Kaynağı aç
MADDE 198- (1) Kanuni istisnalar dışında hâkim delilleri serbestçe değerlendirir. İKİNCİ BÖLÜM Belge ve Senet Belge

HMK'da delil türleri senet, yemin, tanık, bilirkişi, keşif ve uzman görüşü olarak sıralanmıştır; ancak bu sayım sınırlayıcı değildir. Kanunun belirli bir delille ispat zorunluluğu getirmediği hâllerde taraflar kanunda düzenlenmemiş diğer delillere de dayanabilir. Kesin deliller hâkimi bağlayıcı nitelikte kabul edilmekte, hâkim bu delillerle ispat edilen olayı takdir yetkisi kullanmaksızın doğru kabul etmektedir. Takdiri delillerde ise hâkim serbestçe değerlendirme yaparak kararını oluşturmaktadır.

İspat Yükü: Temel Kural ve Karşı İspat

İspat yükünün belirlenmesinde iki temel kural işlemektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi, kanunda aksine özel bir düzenleme olmadıkça her tarafın hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispat yükümlülüğünü öngörmektedir. HMK m. 190 ise iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafın ispat yükü altında olacağını düzenlemektedir.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 190Kaynağı aç
MADDE 190- (1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir. Karşı ispat
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 6Kaynağı aç
Madde 6 – Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. II. Resmî belgelerle ispat

Kanuni veya fiili karine bulunması halinde ispat yükü, karinenin aksini savunan tarafta olur. HMK m. 190/2 uyarınca kanuni bir karineye dayanan taraf yalnızca karinenin temelini oluşturan vakıayı ispat yükü altındadır; kanunda öngörülen istisnalar dışında karşı taraf karinenin aksini ispat edebilir.

HMK m. 191, diğer tarafın ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabileceğini açıkça düzenlemekte; karşı ispat faaliyeti için delil sunan tarafın ispat yükünü kendi üzerine almış sayılmayacağını belirtmektedir. Yargıtay 16. Hukuk Dairesi, E. 2020/2262, K. 2020/6094 sayılı kararında bu ilkeyi şu şekilde somutlaştırmıştır: davacının davasını ispatla yükümlü olduğu, davalı tarafın yapılan keşfin yeterli olmadığı savunmasını yapmasının ispat yükünü kendi üzerine aldığı anlamına gelmeyeceği açıktır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 191Kaynağı aç
MADDE 191- (1) Diğer taraf, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabilir. Karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf, ispat yükünü üzerine almış sayılmaz. Kanunda düzenlenmemiş deliller
Yargıtay 16. Hukuk Dairesi, E. 2020/2262, K. 2020/6094Kaynağı aç
16. Hukuk Dairesi         2020/2262 E.  ,  2020/6094 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın bozulmasına ilişkin yukarda belirtilen ilamın karar düzeltme yolu ile incelenmesi … tarafından süresinde istenilmekle; inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ: Kadastro sonucu, …,… Köyü çalışma alanında bulunan 111 ada 5 parsel sayılı 10.774,15 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalı … adına tespit ve tescil edilmiştir. Davacı …, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak, çekişmeli taşınmazın bir bölümü hakkında, tapu iptali ve adına tescili istemiyle dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş; hükmün, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 04.12.2019 tarih 2016/13875-2019/8158 Esas, Karar sayılı ilamıyla; "Mahkemece, davacının davasını ispat etmek zorunda olduğu, daha önce yapılan keşif bulguları ile tanık beyanlarından davasını ispat edemediği, ayrıca davacının keşif için gerekli delil avansını mahkeme veznesine yatırmadığı gerekçesiyle yazılı olduğu şekilde karar verilmiş ise de; yapılan değerlendirmenin usul ve yasaya uygun bulunmadığı, 6100 sayılı HMK'nın 324. maddesinde; taraflardan her birinin ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorunda olduğunun, avans yükümlülüğünü yerine getirmediği takdirde delilin ikamesinden vazgeçmiş sayılacağına ifade edildiği, ispat yükü kendisine düşen tarafın, ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenecek avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorunda olduğu, somut olayda; Mahkemece, çekişmeli taşınmaz başında 30.04.2015 tarihinde keşif yapıldıktan sonra, davalı vekili tarafından 22.12.2015 tarihli celsede, yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli bulunmadığı ve bilirkişiler tarafından davacının talebinin aşılarak rapor hazırlandığı gerekçesiyle yeniden keşif yapılmasının talep edilmesi üzerine aynı celsede keşif ara kararı kurularak keşif giderlerinin davacı tarafından yatırılması için davacıya kesin süre verildiği ve kesin süre içerisinde keşif giderlerinin yatırılmadığı gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm kurulduğu, ispat külfeti kendisine düşen davacı taraf, daha önce yapılan keşfin masraflarını yatırmış olduğuna ve mahallinde yapılan ilk keşfin sonuçsuz kalmasında davacıya atfedilebilecek bir kusur da bulunmadığına göre, davalı tarafın talebi üzerine yeniden keşif yapılması hususunda davacıya keşif masraflarını yatırması yönünde külfet yüklenemeyeceği, davalı vekilinin talebi ile yenilenmesine gerek görülen keşif giderlerinin davacı tarafa yüklenip, bu giderlerin süresinde yatırılmadığı gerekçesiyle yazılı şekilde karar verilmesinin isabetli bulunmadığı belirtilerek, Mahkemece, davalı tarafa 6100 sayılı HMK'nın 324. maddesi uyarınca keşif giderlerini yatırması için keşif gün ve saatinin de belirlendiği makul bir süre verilmesi, ara kararı gereklerinin yerine getirilmesi durumunda mahallinde keşif yapılması ve bundan sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi" gereğine değinilerek bozulmasına karar verilmiş, iş bu bozma ilamına karşı davalı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. Dava, kadastro tespitinden önceki sebeplere dayalı olarak taşınmazın bir bölümü hakkında açılan tapu iptali ile tescili istemine ilişkin olup, Mahkemece, gideri davacı tarafın yatırdığı delil avansından karşılanarak 30.04.2015 tarihinde keşif yapılmış, 22.12.2015 tarihli duruşmada davalı tarafından, yapılan keşfin ve alınan bilirkişi raporunun hüküm kurmaya elverişli olmadığı, dinlenilmeyen tanığı keşif mahallinde hazır edecekleri belirtilerek, hüküm kurmaya elverişli rapor alınması için yeniden keşif yapılması talebinde bulunulmuş ve Mahkemece aynı celsede, yeniden keşif yapılmasına, keşif giderlerinin davacı tarafça yatırılması için davacıya kesin süre verilmesine, bu süre içinde eksiklik tamamlanmadığında “mevcut delil durumuna göre” karar verileceğinin hazır bulunan davacıya ihtar edilmesine yönelik ara karar tesis edilmiştir. Bilahare davacının, 23.12.2015 tarihli dilekçesiyle, kendisinin keşif istemediğini, keşif isteyen tarafın keşif giderlerini yatırması gerektiğini bildirmesi üzerine Mahkemece, davacının davasını ispatla yükümlü olduğu, daha önce yapılan keşif bulguları ile tanık beyanlarına göre davasını ispat edemediği, davacı tarafça, yeniden keşif yapılması ve tanık dinlenilmesi için gerekli delil avansının ihtara rağmen yatırılmadığı bu haliyle davanın usulünce ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 189. maddesinde, tarafların, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahip olduğu; "İspat yükü" başlıklı 190. maddesinde, ispat yükünün, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa ait olacağı ve 191. maddesinde ise, diğer tarafın, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabileceği, karşı ispat faaliyeti için delil sunan tarafın, ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı ifade edilmiş olup, anılan kanun maddeleri uyarınca; eldeki davada davacının davasını ispatla yükümlü olduğu ve davalı tarafın yapılan keşfin yeterli olmadığı savunmasını yapmasının ispat yükünü kendi üzerine aldığı anlamına gelmeyeceği açıktır. Kaldı ki; Mahkemece davanın keşif ücreti yatırılmadığı için reddedilmediği, aksine işin esasına girilerek öncesinde yapılan keşif ve alınan tanık beyanlarına göre davacının davasını ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; dosya içeriğine, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve dava konusu taşınmaz bölümü üzerinde davacı lehine 3402 sayılı Kadastro Kanunun 14. maddesinde öngörülen zilyetlikle iktisap koşullarının oluşmadığı anlaşıldığına göre, yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerekirken, hükmün gerekçesi gözden kaçırılmak suretiyle yazılı şekilde bozulduğu anlaşılmakla davalı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 04.12.2019 tarih 2016/13875-2019/8158 Esas, Karar sayılı bozma ilamının ortadan kaldırılmasına ve hükmün yukarıda belirtilen nedenlerle ONANMASINA, 17.12.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İspat yükünün uygulanmasına ilişkin bir örnekte, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2019/852, K. 2022/1226 sayılı kararında, herkesin iddiasını ispatlamakla yükümlü olduğunu vurgulamış; sözleşme dışı ekstra hizmet bedelinin tahsilini isteyen davacı tarafın, bu hizmetleri verdiğini ve bedellerinin ödenmediğini yasal delillerle usulüne uygun olarak kanıtlamak zorunda olduğunu ortaya koymuştur.

Senetle İspat Zorunluluğu

HMK m. 200/1, bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin belirli bir parasal eşiği aştığı takdirde senetle ispat edilmesi zorunluluğunu öngörmektedir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle söz konusu eşiğin altına düşse bile senetsiz ispat olunamaz. Senetle ispat zorunluluğunun uygulandığı hallerde, karşı tarafın açık muvafakati bulunması halinde tanık dinlenmesi yoluna gidilebilir (HMK m. 200/2).

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 200Kaynağı aç
MADDE 200- (1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir. Senede karşı tanıkla ispat yasağı

Belge İbraz Yükümlülüğü ve Delil Sunumu

HMK m. 219/1 uyarınca taraflar, kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadır. Elektronik belgeler ise belgenin çıktısı alınarak ve talep edildiğinde incelemeye elverişli biçimde elektronik ortama kaydedilerek sunulur. Dava dilekçesi aşamasında davacının elindeki belgelerin asıllarıyla birlikte davalı sayısından bir fazla örnek düzenlenerek dilekçeye eklenmesi; başka yerden getirilecek belgeler için ise bunların bulunmasını sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur (HMK m. 121/1). Dava dilekçesinde davacının iddiasının dayandığı tüm vakıaların sıra numarası altında açık özetlerine ve her vakıa için başvurulacak delillerin gösterilmesine ilişkin yükümlülük de HMK m. 119/1-e,f hükmünden doğmaktadır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 219Kaynağı aç
MADDE 219- (1) Taraflar, kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadırlar. Elektronik belgeler ise belgenin çıktısı alınarak ve talep edildiğinde incelemeye elverişli şekilde elektronik ortama kaydedilerek mahkemeye ibraz edilir. (2) Ticari defterler gibi devamlı kullanılan belgelerin sadece ilgili kısımlarının onaylı örnekleri mahkemeye ibraz edilebilir. Tarafın belgeyi ibraz etmemesi
6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 121Kaynağı aç
MADDE 121- (1) Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Dava dilekçesinin tebliği

Bilirkişi İncelemesi ve Sınırları

Mahkeme, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebilir. Buna karşılık genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz (HMK m. 266/1). 6754 sayılı Kanun'la aynı maddeye eklenen cümle uyarınca hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe bilirkişi olarak görevlendirilemez.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 266Kaynağı aç
MADDE 266- (1) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez. Bilirkişi sayısının belirlenmesi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2241, K. 2021/847 sayılı kararında tahkikat aşamasının delillerin toplandığı değil değerlendirmesinin yapıldığı aşama olduğunu vurgulamıştır. Deliller dosyaya girmeden ve vakıalar netleşmeden yapılacak bir tahkikatın gereksiz zaman ve emek kaybından ibaret olacağı; delillerin usulüne uygun toplanmadan, bu yönde kurulan ara kararın gereği yerine getirilmeden dosya değerlendirme yapmaya hazır hale gelmeden bilirkişiye gönderilmesinin usule aykırılık oluşturduğu belirtilmiştir. Taraflar, bilirkişi raporunun kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde raporda eksik gördükleri hususların tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlarda açıklama yapılmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilir (HMK m. 281).

Kesin Süre Uygulamasında Usul Güvenceleri

Yargıtay 23. Hukuk Dairesi, E. 2013/343, K. 2013/1890 sayılı kararında kesin süre uygulamasına ilişkin önemli ölçütler belirlemiştir. Kesin süreye ilişkin ara kararının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde açık olması; taraflara yüklenen yükümlülüklerin ve yapılması gereken işlerin neler olduğunun açıklanması; kesin süreye uymamanın doğuracağı hukuki sonuçların açık olarak anlatılması ve bunların tutanağa geçirilmesi gerekmektedir. Soyut bir ihtarat kaydı bu koşulu karşılamaz.

Yargıtay 23. Hukuk Dairesi, E. 2013/343, K. 2013/1890Kaynağı aç
23. Hukuk Dairesi         2013/343 E.  ,  2013/1890 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. -K A R A R- Davacı vekili, davalılardan … ile müvekkili arasında ……..1998 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, yüklenici davalı … ile diğer davalılar arasında ise %… yüklenici bedeli karşılığında kooperatif usulu daire devrine dair sözleşme olduğunu, yüklenici …'nün inşaatı sözleşmeye uygun tamamlamadığını ileri sürerek, müvekkiline isabet eden daire ve dükkanların eksik imalatı nedeniyle ….000,00 TL eksik … bedeli ile müvekkilince ödenmek zorunda kalınan ….000,00 TL … prim borcu ve 42.000,00 TL emlak vergisi borcundan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 50.000,00 TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı … vekili, davacının da kooperatif üyesi olduğunu ve kur'a çekiminde de hazır bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. Diğer davalılar vekili, davacı ile aralarında herhangi bir sözleşme olmadığını, bu nedenle müvekkillerine husumet yöneltilemeyeceğini, … primleri ve Emlak Vergisini arsa sahibi olan davacının ödemesi gerektiğini, kaldı ki alacağın da zamanaşımına uğradığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, dosya kapsamına göre; davacının talebinin, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine uygun yapılmayan eksik … bedelinin tespiti ve tazminine yönelik olduğu, davanın re'sen araştırılamayacağı ve mahkemece çözülemeyeceği, talebin ancak bilirkişi marifetiyle tetkiki ve tespiti gerektiği, verilen kesin süreye rağmen bilirkişi ücretini yatırmayan davacının HMK'nın 324/…. maddesi uyarınca bilirkişi deliline dayanmaktan vazgeçmiş sayılacağı, dolayısıyla davanın mevcut delillere göre ispatlanamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dava, taraflar arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan eksik … bedeli, davacı tarafından yatırılan … prim ve emlak vergisi borçlarının davalılardan tahsili istemlerine ilişkindir. 6100 sayılı HMK'nın 324. maddesinde "(…) Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikamesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler. (…) Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi hâlde talep olunan delilin ikamesinden vazgeçilmiş sayılır. (…) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işler hakkındaki hükümler saklıdır."hükmü düzenlenmiştir. Mahkemece, ….05.2012 tarihli duruşmada, davacı vekiline, 250,00 TL bilirkişi ücreti yatırmak üzere iki hafta içinde ikmal edilmesi için kesin süre verilmesine karar verilmiş ve kesin sürenin sonuçlarının ihtar edildiği duruşma tutanağına yazılmıştır. Davacı, ……..2012 tarihinde bilirkişi ücretini yatırmış olup, aynı tarihli tarihli oturumda da, bilirkişi ücretinin belirlenen sürede yatırılmadığı, HMK'nın 324/…. maddesi uyarınca davacının bilirkişi deliline dayanmaktan vazgeçmiş sayıldığı ve davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. YHGK'nın ……..2012 tarih ve 2012/…-1170 Esas, 1172 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere " mülga 1086 sayılı HUMK'nın 163. maddesi ile 6100 sayılı HMK'nun 94. maddesi uyarınca kesin süreye ilişkin ara kararının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde açık olması taraflara yüklenen yükümlülüklerin, yapılması gereken işlerin neler olduğunun açıklanması gerekir. Ayrıca kesin süreye uymamanın doğuracağı hukuki sonuçların açık olarak anlatılması ve anlatılanların tutanağa geçirilmesi, bunlara uyulmaması durumunda mevcut kanıtlara göre karar verilip, gerektiğinde davanın reddedileceğinin açıkça bildirilmesi suretiyle ilgili tarafın uyarılması gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır. Bazı hallerde kesin sürenin kaçırılması, o delile veya hakka dayanamamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmekte, davanın kaybedilmesine neden olmaktadır. Böyle bir durumda, geciken adaletin adaletsizlik olduğu düşünülerek, davaların uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere getirilen kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. (Benzer ilkelere YHGK’nın ….02.1983 gün 1980/…-1284 E., 1983/141 K.; ……..1972 gün …/832 E., 935 K.; ……..2010 gün 2010/…-510 E., 485 K.; ….04.2010 gün 2010/…-221 E., 241 K. Ve ….03.2012 gün 2012/…-55 E., 2012-249 K. sayılı ilamlarında da değinilmiştir.) Bu yasal düzenlemeler göstermektedir ki, taraflar; dinlenmesini istedikleri tanık ve bilirkişinin veya yapılmasını istedikleri keşif ve sair işlemlerin masraflarını, mahkeme veznesine yatırmaya mecbur olup, hakim tarafından verilen sürede gerekli masrafı vermeyen tarafın talebinden sarfınazar ettiği kabul edilir. Hakimin, bu masrafların yatırılması konusunda verdiği sürenin kesin olduğunu usulünce karara bağladığı hallerde, kesin süreye uymayan tarafın bu delile dayanma olanağı kalmaz. Kesin süre tarafların yanında hakimi de bağlayacağından uyulmaması halinde, gereğinin hakim tarafından hemen yerine getirilmesi gerekir. Açıklanan ilkeler çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde: uyuşmazlığa konu davanın 1086 sayılı HUMK zamanında açılmış bulunması, dilekçelerin teati aşamasının geçip, tahkikat aşamasına geçilmiş bulunduğu gözetilerek, bu aşamada, sadece HMK’nın 324. maddesi uyarınca delil avansı istenebileceği mahkemece de doğru olarak belirlenmiş ve davanın reddine dayanak alınan davacı vekiline verilen kesin süreye ilişkin ara kararında alınması gereken ücretin ne miktarda ve hangi işlere ilişkin olduğu gösterilmiş ve yeterli süre de verilmiş ise de, ara karar gereğinin yerine getirilmemesinin sonuçlarının ara kararda açıklanmaması doğru olmamıştır. Mahkemece, tarafların birine HMK'nın 94. maddesi uyarınca, kesin süre verilirken yerine getirilmesi istenilen hususa uyulmaması halinde mahkemece, ne gibi bir işlem yapılacağının bilinmesi bakımından kesin sürenin sonuçlarının da ara kararında açıkça belirtilmesi ve sonuçların ilgili hatırlatılması ve kesin süreye ilişkin sonuçların davacıya hatırlatılıp, hatırlatılmadığının denetlenebilmesi gerekmektedir. Kesin sürenin sonuç doğurabilmesi için usulünce ve eksiksiz olması gerekirken soyut "ihtarat yapıldı" açıklamasına dayalı olarak bilirkişi deliline dayanılmaktan vazgeçildiği sonucuna varılarak davanın ispatlanmadığı gerekçesi ile reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Öte yandan, 6100 sayılı HMK nın 266. maddesinde "(…) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz."hükmü düzenlenmiştir. Dava konusu … prim borçları ile emlak vergisi borçlarına yönelik taleplerin sözleşme hükümleri ve ilgili kurumlardan getirtilen yazı cevapları birlikte değerlendirilerek hakim tarafından çözümlenmesi mümkün olduğu halde yanılgılı olarak, bu talepleri de içerir şekilde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ilişkin ara kararı kurulması ve bilirkişi avansı yatırılmadığı ve ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın tümden reddi de doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren … gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere ….03.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Aynı kararda kesin sürenin amacı da ortaya konulmuştur: geciken adaletin adaletsizlik olduğu düşünülerek davaların uzatılmasını önlemek amacıyla getirilen kesin süre kurumu, kanunun amacına uygun biçimde kullanılmalı ve davanın reddi için bir araç haline getirilmemelidir. Kesin süreye uymayan taraf o delile dayanma olanağını kaybeder ve bu durum hâkimi de bağlar. Aynı kararda, hâkim tarafından zaten çözümlenebilecek nitelikteki taleplerin bilirkişiye gönderilmesi yoluyla bu taleplerin tümüyle reddedilmesinin de doğru olmadığı vurgulanmıştır.

Sık Sorulan Sorular

Hukuka aykırı biçimde elde edilen delil mahkemeye sunulursa ne olur?

Mahkeme, hukuka aykırı biçimde elde veya yaratılmış bir delilin dosyada değerlendirilemeyeceğine re'sen karar verir. Karşı tarafın bu konuda herhangi bir itiraz ileri sürmemiş olması sonucu değiştirmez; HMK m. 189/2 ve m. 189/4 uyarınca hâkim bu denetimi kendiliğinden gerçekleştirmektedir.

Sosyal medya ekran görüntüleri delil olarak kabul edilir mi?

Sosyal medya içeriklerinin delil olarak kabul edilip edilemeyeceği, bu içeriklerin nasıl elde edildiğine bağlıdır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin ilgili kararındaki değerlendirmeye göre, hesap sahibinin bilgisi ve muvafakati olmaksızın elde edilen paylaşımlar ile sahte profil aracılığıyla elde edilen içerikler HMK m. 189/2 kapsamında hukuka aykırı delil sayılmakta ve yargılamada dikkate alınamamaktadır.

İspat yükü hangi tarafa düşer?

Kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir (HMK m. 190). Türk Medeni Kanunu m. 6 da her tarafın hakkını dayandırdığı olguları ispat yükümlülüğünü ayrıca öngörmektedir. Kanuni ya da fiili karine bulunması halinde ispat yükü, karinenin aksini savunan tarafta olur.

Karşı tarafın delil sunması ispat yükünü ona mı geçirir?

Hayır. HMK m. 191 uyarınca, karşı ispat faaliyeti için delil sunan taraf ispat yükünü kendi üzerine almış sayılmaz. İspat yükü, asıl sahibi olan tarafta kalmaya devam eder.

Kanuni karine varsa ispat yükü nasıl işler?

Kanuni bir karineye dayanan taraf yalnızca karinenin temelini oluşturan vakıayı ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında karşı taraf, söz konusu karinenin aksini ispat edebilir (HMK m. 190/2).

Her konuda tanık dinlenebilir mi?

Hayır. Kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar başka delillerle ispat olunamaz (HMK m. 189/3). Senetle ispat zorunluluğu bulunan hallerde tanık dinlenmesi kural olarak mümkün değildir; ancak karşı tarafın açık muvafakati bulunması halinde bu yola gidilebilir (HMK m. 200/2).

İkrar edilen vakıanın ispatlanması gerekir mi?

Hayır. HMK m. 187/2 uyarınca ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz ve bu vakıaların ispatlanması gerekmez. Aynı kural herkesçe bilinen vakıalar için de geçerlidir.

Her konuda bilirkişiye başvurulabilir mi?

Hayır. Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz (HMK m. 266/1). Bilirkişi yalnızca hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlarda görevlendirilebilir.

Kesin süreye uyulmaması her zaman davanın reddine yol açar mı?

Kesin süreye uymayan taraf o delile dayanma olanağını kaybedebilir ve bu durum hâkimi de bağlar. Ancak kesin süre, davaların reddi için bir araç haline getirilmemelidir. Kesin süre kararının, taraflara yüklenen yükümlülükleri ve uyumsuzluğun hukuki sonuçlarını açıkça içermesi; bu hususların tutanağa geçirilmesi gerekmektedir. Hâkimin zaten çözebileceği konularda ilgili taleplerin tümüyle reddedilmesi de doğru değildir (Yargıtay 23. HD, E. 2013/343, K. 2013/1890).

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu