Hatalı Tapu Kaydı Nedeniyle Devlete Karşı Tazminat Davası

by Avukat Erdal Ersoy
Hatalı Tapu Kaydı Nedeniyle Devlete Karşı Tazminat Davası

Devletin Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Sorumluluğunun Hukuki Niteliği

Devlet, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zararlardan kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince sorumludur. 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesinde düzenlenen bu sorumluluk; asıl, nesnel ve ağırlaştırılmış objektif bir sorumluluktur. Tapu sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının bulunması sorumluluğun doğması için yeterli olup görevlinin kusurlu olması aranmaz. Görevlinin kusur durumu yalnızca Devletin kusuru bulunan görevliye rücu etmesi aşamasındaki iç ilişkide önem taşır. Bu sorumluluk türünde kurtuluş kanıtı bulunmamaktadır; ancak uygun illiyet bağını kesen sebepler Devleti sorumluluktan kurtarır. Zarar gören kimse zararının tazminini doğrudan Devletten talep edebilir. Bu davalar Hazine aleyhine adli yargı kolundaki asliye hukuk mahkemesinde görülür; 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca davalar tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde açılır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2022/1124, K. 2024/146Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2022/1124 E.  ,  2024/146 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/55 E., 2022/240 K. KARAR : Davanın kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 23.11.2021 tarihli ve 2021/6987 Esas, 2021/13647 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007 nci maddesi uyarınca tazminat ve sebepsiz zenginleşmeye dayanan alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davalı …'ye yönelik davanın kabulüne, … Tapu Müdürlüğüne yönelik davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili ve davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın yeniden görülmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verilmiştir. İlk derece mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş, karara karşı davalı … vekili ile davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince davalıların istinaf başvurularının ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 5. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu bozulmuş, ilk derece mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davaya konu İstanbul ili … ilçesi Hacıhesna Hatun Mahallesi 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmazın 65/100 hissesinin 08.06.2006 tarihinde … (TMSF) adına tescil edildiğini, taşınmazın yüzölçümünün 70.286 m2 olduğunu, dava konusu taşınmazın 23.10.2007 tarihinde kamu alacaklarının tahsilini teminen satışa çıkarıldığını ve davalılardan …'ye ihale yoluyla 28.200.000,00 TL bedelle satılarak 23.11.2007 tarihinde davalı alıcı adına tapuya tescil edildiğini, tescil işlemi sonrası müvekkili TMSF tarafından yapılan çalışmalar kapsamında dava konusu taşınmazın aslında 81.511,94 m2 olduğu bilgisine ulaşıldığını, davalı idare tarafından da hesaplama hatası yapıldığının yazılı olarak eski malik sıfatı ile müvekkili fona 21.03.2013 tarihinde tebliğ edildiğini, gönderilen yazıya göre alan hatası yapıldığını, bu hatanın parselin planimetre ile hesaplanan alan hatasından kaynaklandığını, 3402 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gereğince düzeltmenin yapıldığını, sebepsiz zenginleşme ve kadastro müdürlüğünce yapılan hatadan dolayı müvekkilinin zarar gördüğünü ileri sürerek 11.225.94 m2 taşınmazın fon payına düşen 65/100 pay karşılığı 7.296,86 m2 yer bedeli olan 16.214.133,70 TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazın 65/100 hissesinin 23.10.2007 tarihinde davalı şirket tarafından 28.200.000,00 TL bedelle satın alınarak tapuda devir işleminin yapıldığını, taşınmazın alan düzeltme işlemi ile 81.511,94 m2 olarak tescil edildiğini, davacının usulüne uygun olarak gerçekleştirilen satış ve tescil işleminden dolayı artık dava konusu taşınmazda hakkının olmadığını, hesaplama hatası nedeniyle sicile güvenen ve iyiniyetli olan davalı şirketin bundan yararlanması gerektiğini, hasar ve zararın sözleşme ile alıcıya intikal ettiğini, sebepsiz zenginleşmenin söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı … Tapu Müdürlüğünü temsilen … vekili cevap dilekçesinde; husumet ve esas yönünden davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 13.07.2017 tarihli ve 2014/139 Esas, 2017/171 Karar sayılı kararıyla; dava konusu taşınmazın 65/100 payının davacı TMSF tarafından davalı …'ye satıldığı, satış tarihinde ve tescil tarihinde dava konusu taşınmazın 70.286 m2 olarak tapuda kayıtlı bulunduğu, daha sonradan satın alan şirket tarafından 01.02.2013 tarihli dilekçe ile … Kadastro Müdürlüğüne başvurularak taşınmazın 81.440.85 m2 olarak yüzölçümünün düzeltilmesinin talep edildiği, Kadastro Müdürlüğünce 3402 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gereğince işlem yapılarak taşınmazın yüzölçümünün 81.511.94 m2 olarak tapuya tescil edildiği, bu itibarla davacının davalıya satmış olduğu taşınmazın yüzölçümünde 11.225,94 m2’lik fazladan bir fark oluştuğu, satıcı davacının payına düşen miktarının 7.296.86 m2’ye tekabül ettiği, davalı …'nin satın aldığı taşınmaz m2’si gözönüne alındığında yüzölçümü açısından sebepsiz zenginleşmenin meydana geldiği, yasanın aradığı sebepsiz zenginleşme koşullarının davada oluştuğu, davalı … Tapu Müdürlüğüne yönelik dava bakımından ise, davanın niteliği itibari ile bu davalıya yöneltilemeyeceği gerekçesiyle davalı …'ye yönelik davanın kabulüne, taşınmazın yüzölçümü farkından doğan 16.214.133,70 TL alacağın 29.05.2013 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte bu davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davalı … Tapu Müdürlüğüne yönelik davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, ihtiyati tedbir kararının karar kesinleşinceye kadar devamına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı vekili ve davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 03.12.2019 tarihli ve 2017/2175 Esas, 2019/1889 Karar sayılı kararıyla; davalı şirket yanında, diğer davalı yönünden davanın niteliğine göre husumetin Hazineye yöneltilmesi gerekirken davalı sıfatı bulunmayan tapu müdürlüğüne karşı yöneltildiği, … Tapu Müdürlüğünün davalı sıfatı bulunmadığından, bu durumun temsilcide yanılma hâlini oluşturduğu, mahkeme tarafından temsilcide yanılma hâli resen dikkate alınarak davanın Hazineye yöneltilmesi için davacıya süre verilmesi ve Hazinenin delilleri de toplanarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, davada taraf teşkili sağlanmadan karar verildiği, ayrıca davalı tapu müdürlüğü hakkındaki husumetten ret gerekçesinin de kararda açıklanmadığı gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden yargılama yapılarak karar verilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine, davalının istinaf sebeplerinin bu aşamada kararın kaldırılma sebebi de gözetilerek incelenmesine yer olmadığına dosya üzerinden kesin olmak üzere karar verilmiştir. V. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 22.10.2020 tarihli ve 2020/28 Esas, 2020/372 Karar sayılı kararıyla; amme alacaklarına mahsuben temlik edilen taşınmazın tasfiye amacıyla edinildiği, olması gereken gerçek bedel üzerinden değer belirlemesi yapılarak edinildiğinin hayatın normal akışına uygun olmadığı, bu hâliyle edinilen taşınmazın gerçeğe uygun bedel ile satılmış olması hâlinde amme alacağı karşılığının edinilebileceği gerekçesiyle davanın kabulü ile, 16.214.133,70 TL'nin davalılardan 29.05.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. VI. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili ile davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 28.01.2021 tarihli ve 2021/75 Esas, 2021/203 Karar sayılı kararıyla; davalı Hazinenin tapu sicilinin doğru tutulmamasından dolayı oluşan zararlardan kusursuz sorumlu olduğu, ayrıca taşınmazın davalı şirket tarafından ihale ile satın alınmasından sonra, taşınmazda yüzölçümü hatasının tespiti ile satış sonrası tapu kaydının yüzölçümü bakımından düzeltildiği, satış sırasında taşınmaz yüzölçümünün daha az, düzeltim sonrası daha fazla olduğu anlaşıldığından, taşınmazdaki gerçek alan farkının satış tarihindeki rayiç bedelinin yapılan bilirkişi hesaplamasıyla belirlendiği, bu durumda sebepsiz zenginleşen davalı şirketten belirlenen bedelin tahsiline dair karar verilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davalıların istinaf başvurularının ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. VII. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Aşağıda açıklanan gerekçelerle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan ret kararı kaldırıldıktan sonra İstanbul Anadolu 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2020/28 E.-2020/372 K. sayılı kararının incelenmesinde; Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; dava konusu taşınmazın evveliyatında 1950 yılında yapılan tapulama çalışmaları sırasında 114.786 metrekare alanlı 513 ada 59 parsel sayılı taşınmaz olarak tapuya tescil edildiği, 29.05.1956 yılında ikiye ifraz edilerek 44.500 metrekare alanlı 145 ve 70.286 metrekare yüzölçümlü 146 parsellere ayrıldığı, çeşitli tarihlerde dava dışı şahıslar arası satış gördüğü, devamında 70.286 metrekare alanlı koru niteliğindeki dava konusu 146 parsel sayılı taşınmazın 65/100 payı Korkmaz Yiğit adına kayıtlı iken 22.10.2001 tarihinde cebri icra sonucu kesinleşen ihale alıcıları Sabah Yayıncılık A.Ş., Bilgin Yayıncılık A.Ş., Medya Holding A.Ş. ve Birleşik Basın Dağıtım A.Ş.'ye ihale edilerek kesinleştiği, alıcı şirketler adına tesciline müteakip alıcı şirketlerin …'na olan amme borçlarından dolayı Fon idaresinin kararı gereği 08.06.2006 tarihinde Fon adına tescil edildiği, 23.11.2007 tarihinde 70.286 metrekare yüzölçümlü 146 parselin 65/100 payı 31.690.132 TL bedel karşılığında davalı …' ye satılarak devredildiği, 3402 sayılı yasanın 41. maddesi gereğince 1310 ada 145 parselin 10.06.2008 tarihinde yüzölçümü 33.168,97 metrekare olarak düzeltilerek tapuya tescil edildiği, 1310 ada 146 parsel sayılı dava konusu taşınmazın da yüzölçümü 81.511,94 metrekare olarak düzeltilerek 08.03.2013 tarihinde tapuya tescil edildiği, kadastronun düzeltme kararında, hatanın ifraz tarihteki hesaplama yöntemi olan planimetre ile alan hesaplama yönteminden kaynaklandığı, sınırlarında herhangi bir eylemli değişiklik olmadığı, fiilen tasarruf edilen sınırları ile paftasındaki sınırların aynı olduğunun, davacının yapılan bu işlem sonrasında, taşınmazın yüzölçümünde meydana gelen artış nedeniyle uğradığı zararın tazminini davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istemli eldeki davanın açıldığı anlaşılmıştır. Somut olayda, tapulama sonrası ifraz işlemi sırasında tazminat isteğine dayanak taşınmazın yüzölçümü hatalı olarak tespit edilmiş ise de davacının Kadastro Müdürlüğünün hatalı işleminden kaynaklanan bir zararı bulunmamaktadır. Zira, tazminat isteğine dayanak taşınmazın zemindeki yüzölçümü 81511,94 m² olduğu halde 1956 yılında yapılan ifrazda hatalı olarak tescil edilen 70.286 m² yüzölçümüyle 08.06.2006 tarihi itibariyle taşınmaz davacı adına tescil edilip, aynı yüzölçümü ile davalı şirkete kanunlarda belirtilen yöntemle yapılan ihale sonucu bedeli belirlenip yetkili organlarca onaylandıktan sonra, bu bedelden 23.11.2007 tarihinde satılıp devredilmiş, tapudaki yüzölçümü düzeltim işlemi ise 08.03.2013 tarihinde yapılmıştır. Görüleceği üzere, taşınmaz davacının elinden, devir aldığı miktar ile çıkmıştır. Bir başka anlatımla davacı taşınmazı amme alacağı nedeniyle devir aldığı tarihte tapuda hangi yüzölçümü miktarıyla kayıtlı ise, mülkiyetini kaybettiği tarihte de aynı miktarla kayıtlıdır. Şu durumda, tazminat isteğine dayanak taşınmazın yüzölçümü kadastro sırasında hatalı olarak tespit edilmiş ise de, davacının bu işlem nedeniyle zararının olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak, birbirini takip eden sıralı işlemler olup, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devlet sorumludur. Ancak TMK'nın 1007. maddesi kapsamında Devletin sorumluluğu için salt tapu sicilinin hatalı tutulması yeterli olmayıp, öncelikle bir zararın ve bu zararın tapu sicilinin tutulmasından doğması veya kaynaklanması gereklidir. Oysa somut olayda tazminat isteğine dayanak dava konusu 146 parsel sayılı taşınmaz, davacının elinden, adına tescil edilen 70.286 metrekare yüzölçümüyle çıkmış olup, davacının TMK’nın 1007. maddesi uyarınca tapu sicilinin tutulmasından doğan veya kaynaklanan bir zarar söz konusu olmadığı, öte yandan davacının dava konusu taşınmazın gerçek yüzölçümünden daha küçük yüzölçümü ile satmış olması nedeni doğmuş bir zarardan da bahsedilemez. Zira sadece dava konu taşınmazın ilk tespit malikinin taşınmazın gerçek miktarından daha az yüzölçümü ile tapuya kaydedilmiş olması ve daha küçük yüzölçümü ile satmış olması nedeniyle zararı olduğunun kabulu ile sebepsiz zenginleşme ilkesine dayanarak taşınmazı satın alan kişiye dava açma hakkı olup, davacı öncesinde mevcut haliyle taşınmazı devralıp aynı haliyle davalı şirkete satış yapılmiş olması nedeniyle zararının oluşmadığı anlaşıldığından davalılar aleyhine açılan davanın reddi yerine, yazılı şekilde karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; her ne kadar bozma kararında, taşınmazın edinme ve elden çıkarma tarihlerindeki niteliklerinin aynı olması sebebiyle zararın oluşmadığı belirtilmiş ise de, amme alacaklarına mahsuben temlik edilen taşınmazın tasfiye amacıyla edinildiği, olması gereken gerçek bedel üzerinden değer belirlemesi yapılarak edinildiğinin hayatın normal akışına uygun olmadığı, bu hâliyle edinilen taşınmazın gerçeğe uygun bedel ile satılmış olması hâlinde amme alacağı karşılığının edinilebileceği değerlendirilmekle, davaya konu olayda zararın oluştuğu, işbu zarardan 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi kapsamında davalı Hazinenin sorumlu olduğu, davalı şirketin taşınmazı satın almasından evvel taşınmazda yüzölçümü hatasının mevcut olduğu, satın almadan sonra hatanın giderildiği, satın alınan tarihten sonra hatanın giderilmesi sonucunda taşınmazda kayda yansıyan büyüklüğün oluştuğu dikkate alındığında, hatalı ölçüm sebebiyle davacının bir an için zararının olmadığı kabul edilse dahi, işbu hatalı ölçüm sebebiyle taşınmazın gerçekte daha küçük yüzölçümlü olduğu bilinmek suretiyle satışının yapıldığı sabit olmakla, davalı şirketin her durumda sebepsiz zenginleştiğinin kabulü gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VIII. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı … vekili ile davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davalı … vekili; tapu müdürlüğünce yapılan işlemlerden dolayı hak kaybına sebebiyet verilmediğini, davacının kadastro müdürlüğünün hatalı işleminden kaynaklanan zararının bulunmadığını, tazminat isteğine dayanak dava konusu taşınmazın davacının elinden adına tescil edilen 70.286 metrekare yüzölçümü ile çıktığını, bu nedenle 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca tapu sicilinin tutulmasından doğan bir zararının bulunmadığını ileri sürerek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı … vekili; ilk derece mahkemesince hatalı değerlendirme yapıldığını, davalının her durumda zenginleştiğine yönelik gerekçenin de yerel mahkeme tarafından hatalı yorumlanmış olup davacının fakirleşen sıfatına haiz olmadığından davanın kabulünün usul ve yasaya aykırı olduğunu, mahkemenin edinilen taşınmazın gerçeğe uygun bedel ile satılmış olması hâlinde amme alacağı karşılığının edinilebileceği şeklindeki gerekçesinin ise hukuka aykırı olduğunu, dava konusu taşınmazın 30/100 payına ilişkin aynı sebeple açılan davada istinaf mahkemesi tarafından davanın reddine karar verildiğini ileri sürerek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 3402 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi uyarınca taşınmazda yapılan yüzölçümü düzeltilmesi sonucu fon zararının bulunduğu iddiasıyla açılan eldeki 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca zararın tazmini ile sebepsiz zenginleşmeye dayanan alacak istemine ilişkin talepler yönünden, davalı … ve davalı şirketin sorumluğunun bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 1007 nci maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 77 ve devamı maddeleri 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle 4721 sayılı Kanunun 1007 nci maddesine dayalı tazminat ve sebepsiz zenginleşme ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 2. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının hukuki güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, Devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. 3. Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumlu tutulması mülkiyet hakkının korunması için çok önemli bir unsurdur. İşte tam bu noktada Devletin sorumluluğuna ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliği üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. 4. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzanan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Haluk, Tandoğan: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s. 89). Kusur sorumluluğunda “kusur”, sorumluluğun öğesidir (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 594). 5. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır. 6. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Haluk, Tandoğan: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1991, s. 1-4). 7. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. 8. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabî tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Selahattin Sulhi Tekinay/Sermet Akman/Haluk Burcuoğlu/Atilla Altop: Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul, 7. Baskı, 1993, s. 498). 9. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Cengiz, Koçhisarlıoğlu: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır. 10. Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında Devletin sorumluluğu o kadar önemlidir ki, 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde, “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” hükmü öngörülmüştür. 11. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’î değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Hıfzı Veldet, Velidedeoğlu / Galip, Esmer: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Jale, Akipek: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303). 12. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. 13. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir. 14. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir. 15. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. 16. Bu noktada ayrıntıları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında da değinilen kadastro işlemlerinden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 17. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. 18. Burada da Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi yada yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmek gerekir. 19. Bununla birlikte bu madde kapsamında Devletin sorumluluğu için salt tapu sicilinin veya tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemlerinin hatalı olması yeterli olmayıp, öncelikle bir zararın ve bu zararın tapu sicilinin tutulması veya kadastro işleminden doğması veya kaynaklanması da gereklidir. 20. Uyuşmazlık kapsamında değinilmesi gereken hukuki kurumlardan biri de sebepsiz zenginleşmedir. Sebepsiz zenginleşme, haklı bir neden olmaksızın bir başkasının malvarlığından ya da emeğinden zenginleşme olarak tanımlanabilir (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1. s. 962). 21. Sebepsiz zenginleşme davası, hukuk düzeninin bir kimseye tanıdığı bir hakkın içerdiği yetkilere aykırı şekilde veya edim ilişkisi ya da beklenmedik bir olay sonunda elde ettiği zenginleşmenin aynen veya değer üzerinden geri verilmesini amaçlar (Fikret, Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2019, s. 950) 22. Borcun kaynaklarından biri olarak öngörülen sebepsiz zenginleşme, 6098 sayılı Kanun'un 77 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Benzer hükümler Mülga 818 sayılı Kanun'un 61 ve devamı maddelerinde de yer almakta idi. 6098 sayılı Kanun'un 77 nci maddesi; “Haklı bir sebep olmaksızın, bir başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen, bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğmuş olur” hükmünü haizdir. 23. Sebepsiz zenginleşmeyi doğuran sebep, kazandırma veya zenginleşenin müdahalesi ya da umulmayan bir olay olabilir. Zenginleşme bu olaylardan hangisinden kaynaklanırsa kaynaklansın mutlaka haklı bir sebebe dayanması gerekir. Aksi hâlde sebepsiz zenginleşme söz konusu olacaktır. Bu itibarla 6098 sayılı Kanun'un 77 nci maddesinde özellikle “haklı bir sebep olmaksızın” ifadesine yer verilmiş ve haklı olmayan sebep teşkil edecek hususlar örnek olarak sayılmıştır. Buna göre kazandırmaya (edime) dayanan sebepsiz zenginleşme; “geçerli olmayan sebebe” veya “gerçekleşmemiş sebebe” veyahut da “sona ermiş sebebe” dayalı olarak gerçekleşebilir. 24. Borcun kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için birinci koşul taraflardan birisinin malvarlığında bir eksilmenin vukubulmasına karşın, diğerinin malvarlığında bir çoğalmanın gerçekleşmiş olmasıdır. Bir malvarlığındaki eksilme, aktifin azalması ya da pasifin çoğalması şeklinde olabileceği gibi, aktifin çoğalmasına ya da pasifin azalmasına engel olma yoluyla da gerçekleşebilir. Başka bir anlatımla zenginleşme ancak bir başkasının malvarlığındaki fakirleşmenin karşılığı olarak ortaya çıkmışsa bir iade borcundan söz edilebilir. İkinci koşul, sözü edilen eksilmeyle çoğalma arasında bir illiyet bağının bulunmasıdır. Üçüncü koşul, yine sözü edilen azalmayla çoğalmanın haklı bir sebebe dayanmamasıdır. Taraflardan biri, diğerine hükümsüz bir sözleşme gereğince misli mahiyette bir şey vermişse muteber olmayan sebebe dayanan bir iktisap söz konusudur. Sözleşmedeki şekil noksanlığı, fiil ehliyetsizliği, imkânsızlık, hukuka veya ahlaka aykırılık, muvazaa gibi sebepler, butlan sebebiyle kazandırmayı geçersiz kılan sebepler olduğundan bu durumlarda kazandırma geçerli hukuki sebebe dayanmamaktadır. Dördüncü koşul ise, vukubulan iktisabın (çoğalmanın) sebepsiz zenginleşme kuralları dışında, özel bir hukuk kuralına dayanılarak iadesi mümkün olmamalıdır. Zira böyle bir imkân varsa artık sebepsiz zenginleşme kuralları değil, sözü edilen özel kurallar uygulanır. İadenin; istihkak davası, haksız inşaat sebebiyle tazminat davası, sözleşmenin ifası davası, sözleşmeden dönme sebebiyle iade davası, vekâletsiz iş görmeye dayanan iade davası gibi yollarla gerçekleştirilmesi mümkünse, artık sebepsiz iktisap kurallarına başvurulamaz (Tekinay / Akman / Burcuoğlu / Altop: s. 734-738; Kenan, Tunçomağ: Türk Borçlar Hukuku Cilt 1 Genel Hükümler, İstanbul 1976, s. 610-617; Kemal, Oğuzman / Turgut, Öz: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2009, s.725-740). 25. Tüm bu anlatılanlar ışığında ortaya çıkan sonuç şudur: sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ile fakirleşme arasında uygun nedensellik (illiyet) bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekmektedir. Sebepsiz zenginleşme hâlinde zenginleşen ve fakirleşen arasında kanun gereği bir borç ilişkisi doğmakta olup, bu borcun konusu malvarlığında meydana gelen fazlalığın geri verilmesidir. 26. Dolayısıyla sebepsiz zenginleşme nedeniyle fakirleşen tarafın zenginleşene karşı ileri sürebileceği iade talebinin dört önemli özelliği bulunmaktadır. Bunlar iade talebinin şahsi mahiyette olması, iade talebinin fakirleşenin malvarlığındaki azalmanın zenginleşene ait malvarlığındaki çoğalma oranında giderilmesini sağlaması, ayni haktan doğan bir iade talebi veya sözleşmeye dayanan bir ifa talebi varken sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir iade talebinin söz konusu olmaması ve sebepsiz zenginleşme davasının iktisapta bulunanın kusuruna ihtiyaç göstermemesidir (Tekinay/Akman/ Burcuoğlu / Altop, s. 747-749). 27. Sebepsiz zenginleşme nedeniyle iade borcunun kapsamı ve yapılmış olan giderlerden hangilerinin geri istenebileceği zenginleşen kimsenin iyiniyetli ya da kötüniyetli oluşuna göre farklılık göstermekte ise de, geri alma hak ve borcunun doğumu için öncelikle malvarlıklarında birinin yararına diğerinin ise zararına olmak üzere karşılıklı zenginleşme ve fakirleşme olgusunun gerçekleşmesi aranır. Geri alma hakkı, bu zenginleşme ve fakirleşme sonucu doğar ve bu olgu gerçekleşmeden geri alma söz konusu edilemeyeceği gibi iade borcunun kapsamı da anılan hak ve borcun doğduğu tarihten önce belirlenemez (Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2022 tarihli ve 2021/3-252 Esas, 2022/1566 Karar sayılı kararı). 28. Somut olay ve dosya kapsamına göre; İstanbul ili, … ilçesi, Hacıhesna Hatun Mahallesi 513 ada 59 parsel sayılı taşınmaz 2 köşk ve koru vasıflı olarak tapulama çalışmaları yapılırken 114.786 m2 yüzölçümü ile tahdit ve tespiti yapılmıştır. Taşınmaz 29.05.1956 tarihli ve 1984 yevmiye numarası ile ikiye ifraz edilmiş olup, 145 parsel 44.500 m2 yüzölçümü ile köşk vasıflı, 146 parsel 70.286 m2 yüzölçümü ile koru vasıflı olarak tapuya tescil edilmiştir. 29. Davaya konu 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmaz Mehmet Nuri Demirağ'ın vefatı ile 27.12.1960 tarihinde mirasçılarına intikal etmiş, sonrasında taşınmaz çeşitli tarihlerde dava dışı şahıslar arasında satış görmüş, devamında 70.286 metrekare alanlı koru niteliğindeki dava konusu 146 parsel sayılı taşınmaz 65/100 payı Korkmaz Yiğit adına kayıtlı iken 22.10.2001 tarihinde cebri icra sonucu kesinleşen ihale alıcıları Sabah Yayıncılık A.Ş, Bilgin Yayıncılık A.Ş, Medya Holding A.Ş ve Birleşik Basın Dağıtım A.Ş'ye ihale edilerek kesinleşmiş, alıcı şirketler adına tesciline müteakip alıcı şirketlerin …'na olan amme borçlarından dolayı Fon idaresinin kararı gereği 08.06.2006 tarihinde dava konusu taşınmazın 65/100 payı Fon adına tescil edilmiş, daha sonra 23.11.2007 tarihli ve 13691 yevmiye numaralı resmî senet ile 1310 ada 146 parsel sayılı 70.286 m2 yüzölçümlü taşınmazın 65/100 payı 31.690.132 YTL bedelle …'ye satılarak devredilmiştir. 30. 10.06.2008 tarihinde dava dışı 1310 ada 145 parselin 3402 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gereğince yüzölçümü 33.168,97 m2 olarak düzeltilerek tapuya tescil edilmiş, 08.03.2013 tarihinde de dava konusu 1310 ada 146 parsel sayılı dava konusu taşınmazın yüzölçümü 81.511,94 m2 olarak düzeltilerek tapuya tescil edildiği anlaşılmıştır. 31. Dosya içerisinde mevcut İstanbul Kadastro Müdürlüğünün 08.03.2013 tarihli yüzölçüm düzeltme kararında; 1310 ada 145 parsel sayılı taşınmazın 10.06.2008 tarihinde alan düzeltilmesi yapıldığı, 44.500 m2 alanı düzeltilerek 33.168,97 m2 olarak tescil edildiği, 145 ve 146 parseldeki alan hatasının o zamanki alan hesaplama yöntemi olan planimetre ile hesaplanan alan hatasından kaynaklandığı, 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmazın ifraz işlemi sırasında 70.286 m2 olan alanının 3402 sayılı Kanun'un 41 inci maddesine göre 81.511,94 m2 olarak düzeltileceği, 1310 ada 146 parselin geometrik durumunun kesinleşmiş olduğu, parselin zeminde ve paftasında gösterilen sınırlarında herhangi bir eylemli değişiklik olmadığı, fiilen tasarruf edilen sınırlar ile paftasındaki sınırların aynı olduğu, komşu taşınmazlarla sınır ihtilafının bulunmadığı, düzeltmeden komşu parsel maliklerinin etkilenmeyeceği belirtilmiştir. 32. … Tapu Müdürlüğünün 08.03.2013 tarihli yazısı ile, 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmazda yapılan alan düzeltme işlemi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna bildirilmiş olup, … tarafından …'ye noter aracılığı ile 13.05.2013 tarihinde ihtarname gönderilmiş, sonrasında da 24.07.2013 tarihinde … tarafından taşınmazın yüzölçümünde meydana gelen artış nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararın tazminini amacıyla taşınmazın 65/100 payı yönünden 4721 sayılı Kanunun 1007 nci maddesi uyarınca tazminat ve sebepsiz zenginleşmeden kaynaklı alacak istemiyle eldeki dava açılmıştır. 33. Diğer yandan dava konusu taşınmazın dava dışı 30/100 payı yönünden dava dışı … vekili tarafından davalı … aleyhine aynı nedene dayanarak tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde bedel davası açılmış, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesinin 15.03.2022 tarihli ve 2021/1396 Esas, 2022/438 Karar sayılı kararı ile tapu iptali tescil ve alacak davasının reddine karar verilmiş, verilen kararın temyizi üzerine hüküm, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.03.2023 tarihli ve 2022/2931 Esas, 2023/1384 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir. 34. Yukarıda anlatılanlar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmazın zemindeki yüzölçümü 81.511,94 m2 olduğu hâlde 1956 yılında yapılan ifraz işleminde hatalı olarak tescil edilen 70.286 m2 yüzölçümüyle 08.06.2006 tarihi itibariyle davacı TMSF adına tescil edilerek 23.11.2007 tarihinde de aynı yüzölçümü ile davalı şirkete kanunlarda belirtilen yöntemle yapılan ihale sonucu bedeli belirlenip yetkili organlarca onaylandıktan sonra satılarak devredilmiş, tapudaki yüzölçümü düzeltim işlemi ise 08.03.2013 tarihinde yapılmıştır. 35. Dolayısıyla taşınmaz davacının elinden, devraldığı miktar ile çıkmıştır. Bir başka deyişle davacı taşınmazı amme alacağı nedeniyle devir aldığı tarihte tapuda hangi yüzölçümü miktarıyla kayıtlı ise, mülkiyeti davalı şirkete devrettiği tarihte de aynı miktarla kayıtlıdır. Şu durumda, tazminat isteğine dayanak taşınmazın yüzölçümü kadastro sırasında hatalı olarak tespit edilmiş ise de, davacının bu işlem nedeniyle zararının olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. 36. Her ne kadar tapu işlemleri kadastro işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan dolayı 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi anlamında Devletin sorumlu olacağı kabul edilmiş ise de, bu madde kapsamında Devletin sorumluluğu için salt tapu sicilinin veya tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemlerinin hatalı olması yeterli olmayıp, öncelikle bir zararın ve bu zararın tapu sicilinin tutulması veya kadastro işleminden doğması veya kaynaklanması da gereklidir. Oysa somut olayda 4721 sayılı Kanunun 1007 nci maddesine dayalı tazminat isteğine dayanak dava konusu 1310 ada 146 parsel sayılı taşınmaz, davacının elinden, adına tescil edilen 70.286 metrekare yüzölçümüyle çıkmış olup, davacının anılan madde uyarınca tapu sicilinin tutulmasından doğan veya kaynaklanan bir zararı bulunmamaktadır. 37. Diğer yandan sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ile fakirleşme arasında uygun nedensellik (illiyet) bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekmektedir. Somut olayda davacı TMSF'nin taşınmazı devir aldığı tarihte tapuda hangi yüzölçümü miktarıyla kayıtlı ise, mülkiyeti devrettiği tarihte de aynı miktarla kayıtlı olması nedeniyle fakirleşme koşulunun davacı yönünden gerçekleşmediği, sadece dava konu taşınmazın ilk tespit malikinin gerçek miktardan daha az yüzölçümü ile taşınmazın tapuya kaydedilmiş olması ve daha küçük yüzölçümü ile satmış olması nedeniyle fakirleştiğinin kabulü ile sebepsiz zenginleşme ilkesine dayanarak taşınmazı satın alan kişiye dava açma hakkı bulunmaktadır. 38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında amme alacaklarına mahsuben temlik edilen taşınmazın tasfiye amacıyla Fon tarafından edinildiği, davaya konu olayda zararın oluştuğu, işbu zarardan 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi kapsamında davalı Hazinenin sorumlu olduğu, ayrıca davalı şirketin hatalı ölçüm sebebiyle taşınmazın gerçekte daha küçük yüzölçümlü olduğu bilinmek suretiyle satışının yapıldığı sabit olmakla davalı şirketin sebepsiz zenginleştiği, bu nedenle ilk derece mahkemesi kararı yerinde olup, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 39. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 40. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IX. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı … vekili ile davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 06.03.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. ''K A R Ş I O Y'' Anayasada düzenlenen mülkiyet hakkının korunabilmesi için Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturmak ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluklarını da içermektedir (AYM, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41; B. No: 2014/2085, 26/10/2017, § 40). Mülkiyet haklarının çatıştığı durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağı takdir edilirken her iki tarafın menfaatinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir. Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine bireysel olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi, pozitif yükümlülüklerin ihlali sonucunu doğurabilir. (AYM; B. No: 2014/10761, 13/9/2017, § 40; B. No: 2014/17715, 9/11/2017, § 48). Devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde taşınmaz mülkiyetinin korunması bakımından tapu sicili sisteminin önemi tartışmasızdır. Anayasa Mahkemesi, daha önce taşınmazlar üzerindeki ayni hakların tapu sicili yoluyla açıklık kazanmasının güveni ve sürekliliği sağladığını vurgulamıştır (AYM 21/09/1993 tarihli ve 1993/21 Esas,1993/30 Karar). Taşınmazlara ilişkin ayni hakların açıklığa kavuşturulmasında ve bu hakların herkese karşı korunmasının güvencesi olan tapu sicili müessesesinin kurulmasında kadastronun yeri ve önemi tartışma götürmez bir biçimde kendini göstermektedir (AYM 31/05/1973 tarihli ve 1973/13 Esas, 1973/23 Karar). Bu bağlamda belirtmek gerekir ki kanun koyucu kadastro çalışmaları yoluyla plana dayalı çağdaş tapu sicilinin oluşturulmasını amaçlamış olup bu sistemin amaçlarından biri de taşınmazların arz üzerindeki yerleri ile sınırlarını doğru ve açık olarak göstermektir. Buna göre tapu sicilindeki bilgilerin güvenilirliğini sağlamak ise pozitif yükümlülükleri kapsamında devletin sorumluluğunu gerektirmektedir (AYM, B. No: 2015/18352, 10/5/2018, § 51). Kadastro işlemleri tamamlanıp taşınmazlar tapu siciline kayıt edildikten sonra gerek taşınmaz malikleri gerekse üçüncü kişiler bakımından sicile bir güven oluşur ve ilgililer sicildeki bilgilerin güvenilirliğine ilişkin bir araştırmaya girişmeksizin bu bilgilere güvenmek suretiyle taşınmazlara ilişkin alım satım işlemleri yapabilirler. Kadastro yapılıp sicil oluşturulduktan sonra taşınmaz yeni devirlere de konu olduğu hâlde sonrasında tapu kaydındaki yazılı yüzölçümü miktarının doğru olmadığı da ortaya çıkabilir. Kanundaki usule göre yüzölçümü düzeltilebilecek ise de bu düzeltim miktarın artması veya azalması şeklinde olabilecektir. Yüzölçümü miktarının azaltılarak düzeltilmesi hâlinde taşınmazı öncesinde satın almış olan son malik 6098 sayılı TBK 244 (818 sayılı BK 236) madde hükümlerine göre satıcıya başvurabilecektir. Ancak burada satıcının sorumluluğu için açıkça üstlenme koşulu bulunduğundan bu üstlenme olmadıkça alıcı satıcıdan eksilme nedeniyle bedel isteyemeyecektir. Yüzölçümü miktarının artırılarak düzeltilmesi hâlinde ise bu kez zarar taşınmazı satmış olan nezdinde gerçekleşecek ve taşınmazı öncesinde satın almış olan son malike karşı TBK 77 vd. (BK 61 vd.) maddelerde yer alan sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre başvurabilecektir. Yüzölçümünün azaltılması nedeniyle alıcının, yüzölçümünün artırılması nedeniyle satıcının bu hukuk yollarından başka başvurabileceği diğer bir hukuk yolu ise 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde düzenlenen tapu sicilinin tutulmasından devletin sorumlu olduğuna ilişkin hükümdür. Bu maddede; tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin sorumlu olduğu, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere devletin rücu edebileceği hüküm altına alınmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4-383 Esas, 2009/517 Karar sayılı ilâmında da tapu işlemlerinin kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğu, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun’un 1007 nci maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulünün gerektiği, Devletin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğu, bu işlemler nedeniyle zarar görenlerin 4721 sayılı Kanun’un 1007 nci maddesi gereğince zararlarının tazmini için … aleyhine adlî yargıda dava açabilecekleri belirtilmiştir. Bu hükümlerden de anlaşıldığı üzere Kadastro Müdürlüğünce yapılan yüzölçümü düzeltme işleminin sonuçları kapsamında ilgililerin uğradığı zararları giderebilecek hukuk yollarının kanun koyucu tarafından düzenlenmiş olduğu açıktır. Ancak bu hukuk yollarının teorik olarak bulunması yeterli olmayıp aynı zamanda etkin bir şekilde uygulanması da gerekmektedir. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazın gerçek miktarından daha az yüzölçümü ile tapuya kaydedilmiş olması nedeniyle tapu sicilinin tutulmasında bir hata olduğu, davacının taşınmazı gerçek yüzölçümünden daha küçük yüzölçümü ile satmış olması nedeni ile zarara uğradığı sabit olup davacının, hem sebepsiz zenginleşme ilkesine dayanarak taşınmazı satın alan kişiye dava açma, hem de tapu sicilini hatalı tutan Hazineye karşı TMK’nın 1007 nci maddesine dayalı açma imkânı vardır, davacı bu iki yoldan birini seçebileceği gibi her iki sebebe dayanarak da dava açabilecektir. Dava konusu olan ve 70.286 m² yüzölçümlü olarak tapuda kayıtlı taşınmazın 65/100 hissesi yönetimine el konulan ve hisseleri Fon’a intikal eden banka nedeniyle doğan Fon alacakları ve devralınan banka zararları karşılanmak üzere 08.06.2006 tarihinde davacı idare adına tescil edilmiştir. İdarece kamu alacaklarının tahsili için satışa çıkarılan taşınmaz 23.10.2007 tarihinde davalı şirkete satılmış ve 23.11.2007 tarihinde de adına tescil edilmiştir. Bu satış ve tescilden sonra 2013 yılında Kadastro müdürlüğünce taşınmazın yüzölçümünde hata olduğu belirlenmiş ve 81.511,94 m² olarak düzeltilmiştir. Dava da düzeltimin yapıldığı 2013 yılında açılmıştır. Davacı idare bu taşınmaza eksik ve hatalı yüzölçümü ile kayıtlı iken malik olmuş, aynı miktarda kayıtlı iken satmış ise de taşınmazı tapuda illiyeti bulunan hukuki işlemle edinen kimse taşınmazın tamamında hak sahibi hâline gelir ve taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri de kullanabillir. Diğer bir ifadeyle edindiği mülkiyet hakkı, taşınmazın tapudaki yüzölçümü miktarıyla sınırlı olmayıp taşınmazın oluşturulan plana göre arzda kapladığı tüm alanı kapsar. Davacı idare satmadan önce bu düzeltim yapılmış olsa idi doğru miktar üzerinden satışa çıkabilecek ve daha fazla fiyata satabilecek iken hatalı yüzölçümüyle eksik miktar belirtilmek suretiyle satışa çıkarıldığından daha düşük bedele satılmış olduğu için bir zarar meydana geleceği de açıktır. Davacı bu taşınmazı, el konulan banka nedeniyle doğan Fon alacaklarının tahsili ve kamu zararlarının karşılanması için getirilen hükümlerin sonucu olarak edinmiş olduğundan taşınmazın satılması Fonun alacaklı olduğu kişilerin borçlarının tasfiyesi amacını da taşımaktadır. Bu nedenle taşımaz satışı ile verdikleri zararlar kısmen karşılanabilmiş olacak ve o miktarda bu kişilerin borç miktarları da azalacaktır. Bu nedenle zararın önceki malik nezdinde doğduğu ve Fonun bir zarara uğramadığı şeklinde sonuca varılması somut olayın bu özelliğine de uygun düşmeyecektir. Davacı bu zararı nedeniyle hukukumuzda tanınan her iki yolu da kullanmak suretiyle dava açmıştır. Bu yollardan birisini kusursuz sorumluluğu bulunan … aleyhine, diğerini ise sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre taşınmazı satın almayla edinmiş olan şirket aleyhine kullanmıştır. Belirtilen hukuki sebepler kapsamında davacının doğan zararı için tazminat isteme hakkı bulunduğu açıktır. Mahkemece, tazminat istenebileceği kabul edilerek verilen önceki hükümde direnilmiş olması isabetlidir. Ne var ki tazminat miktarı yönünden temyiz itirazları Özel Dairece incelenmelidir. Açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunarak miktar incelemesi yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan davanın her iki davalı yönünden reddi gerektiği sonucuna varılarak özel daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2015/2793, K. 2015/6735Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2015/2793 E.  ,  2015/6735 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Gebze 4. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 30/05/2014 NUMARASI : 2013/104 – 2014/277 Taraflar arasındaki tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda kurulan 30.05.2014 günlü hükmün Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili ve davalı Hazine vekilince tarafından istenilmekle, tayin olunan 24.03.2015 günü için yapılan tebligat üzerine, temyiz eden davacı vekili Av. Y.. E.. ve Hazine vekili Av. Gülçin Türkucu geldi, başka gelen olmadı, açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra, gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Daha sonra dosya içindeki tüm belgeler incelenip, gereği düşünüldü; K A R A R Davacı vekili 26.02.2013 hâkim havale tarihli dilekçe ile, Pelitli köyü 1323 parsel sayılı taşınmazın, vekil edeni adına tapu siciline kayıtlı iken, 1988 yılında yapılan orman kadastro çalışmaları sonucunda, Devlet Ormanı olarak orman sınırı içine alındığı, vekil eden tarafından, orman kadastrosuna itiraza ilişkin Asliye 1. Hukuk Mahkemesinde 1997/459 esas sayısında açılan orman kadastrosuna itiraz davasının reddedildiği ve hükmün Yargıtay 20. Hukuk Dairesi tarafından 23.06.2005 gün ve 2005/4571 – 8386 sayılı karar ile onanarak kesinleştiği, daha sonra Orman Yönetimi tarafından Asliye 3. Hukuk Mahkemesinde 2007/39 Esas sayısında açılan tapu iptal ve tescil davası sonucunda tapu kaydının iptali ile orman niteliğiyle tesciline karar verildiği ve hükmün Yargıtay 20. Hukuk Dairesi tarafından 02.07.2008 gün ve 2008/5899 – 9714 sayılı karar ile onanarak kesinleştiği ve mülkiyet hakkının ihlali karşılığında bir bedel ödenmediği iddiasıyla zararının 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi gereğince tazminini istemiş, bilirkişi raporlarına göre talep miktarını arttırmıştır. Davalı Hazine vekili, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından vekâlet ücretine, davalı Hazine vekili tarafından esas ilişkin temyiz edilmiştir. Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi gereğince tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı tazminat davasıdır. Mülkiyet hakkı Anayasanın 35. maddesi ve bu maddeye uygun olarak çıkarılan kanunlarla korunduğu gibi, 5170 sayılı Kanun ile değişik Anayasanın 90. maddesi ile kanun hükmünde olduğu kabul edilen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesiyle de güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), Turgut Ve Diğerleri-Türkiye davası kararında, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının, orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığına işaret ederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamamasını ihlal nedeni olarak saymış, Köktepe – Türkiye davasında ise, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 no.’lu Ek Protokol’ün 1.maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatarak, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 gün ve 2009/4 – 383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4 – 349 E. 2010/318 K sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; tapu işlemleri kadastro tesbit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğününün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK m. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medenî Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilirler. Türk Medeni Kanununun 1007. maddesi uyarınca kabul edilen Devletin sorumluluğu, tapu sicilinin önemi ve kişilerin bu sicile olan güven duygularını sağlamak bakımından, ayın hakkının saptanması, herkese açık tutulmasında tekel hakkı sağlayan bir sicil olması esasına dayanmaktadır. Bu sorumluluk asıl ve nesnel (objektif) bir sorumluluk olduğundan zarara uğrayan, zararının ödetilmesini doğrudan Devletten isteyebilir. Anılan madde uyarınca Devletin sorumluluğunun kapsamı, tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini izleyen işlemler olup tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda oluşan hataları da kapsamaktadır. Bir başka deyişle, kadastro işlemleri, tapu kütüğünün oluşumuna dayanak oluşturduğundan, bu işlemler nedeniyle tapu kütüğünde oluşacak yanlışlıklar nedeniyle doğacak zararlar da TMK'nın 1007. maddesi kapsamındadır. Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluk niteliğinde olup, tapu siciline bağlı çıkarların ve mal varlığına ilişkin (ayni) hakların, yanlış tescil sonucu sicile güven ilkesi yönünden değişmesi ya da yitirilmesi, bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen Devlet, sicillerdeki yanlış kayıtlardan doğan zararları ödemeyi de üstlenmektedir. Dayanaksız ya da hukuki duruma uymayan kayıtlar düzenlemek, taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamda düşünülmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 1007. maddesi gereğince, tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle zarara uğrayan kişinin bütün zararlarından devlet sorumludur. Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E., 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E., 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E., 2010/668 K. sayılı kararı). Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise,tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerledirme tarihine göre belirlenecek olup, bu tarih ise zararın meydana geldiği tarihtir. Zararın meydana geldiği tarihe göre, tapusu iptal edilen gayrimenkulün niteliği ve değeri belirlenmelidir. Taşınmazın niteliği arazi ise, net gelir metodu yöntemi ile, arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında, Asliye 3. Hukuk Mahkemesinin 09.03.2007 gün ve 2007/39-158 sayılı kararı ile orman sınırı içinde kaldığı gerekçesiyle iptal edildiği, her nekadar Devlet Ormanlarının özel mülkiyete konu olması mümkün değil ise de, 4753 sayılı Kanuna göre çiftçiyi topraklandırmak amacıyla yapılan çalışma sırasında taşınmaz hakkında kadastro tesbiti düzenlenerek tapu kütüğünün gerçek kişiler adına oluşturulduğu, daha sonra satış ve intikaller ile davacının murisine kadar el değiştirdiği, bu şekilde tapu sicilinin hatalı olarak tutulduğundan, TMK'nın 1007. maddesi kapsamında Devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu ve davacının gerçek zararının tazmininin gerektiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, tapusu iptal edilen taşınmazın niteliği 17.04.1998 gün 1996/3-1 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı ve Bakanlar Kurulunun 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararı gözetilmek suretiyle belirlenmelidir. Belirlenen nitelik arazi ise, değerlendirme tarihi olan tapu kaydının iptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleşme tarihi olan 02.07.2008 tarihi itibariyle net gelir metodu yöntemi ile, taşınmazın niteliği arsa ise, değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Bu nedenle, yapılacak keşifte taşınmazı ve geniş çevresini gösteren fotoğrafların çektirilerek dosya arasına konulması ve niteliğinin belirlenmesine ilişkin hâkim gözleminin keşif zaptına yazıldıktan sonra mahkemece taşınmazın niteliği arsa olarak belirlenir ise, emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tespiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak suretiyle değer biçilmesi gerektiğinden, taraflara, dava konusu taşınmaza yakın bölgelerden ve değerlendirme tarihi olan 02.07.2008 tarihinden önce ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınması, gerekli görülürse re'sen emsal getirtme yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için konunun uzmanı bilirkişilerden yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren, emsal ile dava konusu taşınmazların eksik ve üstün yönlerini karşılaştırıldığı rapor alınması, somut alınan emsal ile 1323 parsel sayılı taşınmaza ait Arsa Metrekare Rayiç Bedeli Takdir Komisyonu tarafından belirlenen emlak vergisine esas olan m² değerleri, ilgili Belediye Başkanlığı Emlak Vergi Dairesinden istenip, dava konusu taşınmazın, emsal taşınmazlara göre üstünlük oranı yönünden bilirkişi kurulu raporu da denetlenerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi, Taşınmazın niteliği arazi olarak belirlenir ise, arazi niteliğinde bulunan dava konusu taşınmazlara yönelik olarak, sulu olup olmadıkları, yerleşim alanlarına uzaklıkları, iklim şartları, arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmek suretiyle, taşınmaz üzerinde meyve ağaçları varsa ağaçların cinsleri de dikkate alınmak suretiyle elde edilen verilere uygun biçimde değerlendirme yapılarak tapu kapsamındaki taşınmazların değeri, iptal kararının kesinleştiği 02.07.2008 tarihine göre hesaplanmalı, taşınmazların varsa mütemmim cüzleri, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri bayındırlık birim fiyatları ve yıpranma oranları gözetilerek değerleme tarihine göre hesaplattırılmalı, bu şekilde tapusu iptal edilen taşınmazların zemin değeri, üzerindeki mütemmim cüz, muhdesat ve sökülemeyen teferruatları esas alınarak, tapu sahiplerinin oluşan gerçek zararları saptanması gerekirken eksik inceleme ve araştırılma sonucu verilen karar usul ve yasaya aykırıdır. Ayrıca, eldeki dava fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak kısmi dava şeklinde açılmıştır. Çünkü bir davanın kısmi dava mı, yoksa tam dava mı olduğu, özellikle dava dilekçesinin istem sonucu bölümünde, “fazlaya ilişkin hakların saklı tutulup tutulmadığı” ile ilgilidir. Davacı bu ya da benzeri ifadeleri kullanmışsa, “kısmi dava” açtığı sonucuna varılır. Davacının bu yolda bir beyanda bulunmaksızın açtığı dava ise bir “tam dava”dır. Fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmaması halinde, geriye kalan haktan zımnen feragat edilmiş sayılır (HGK 23.12.2009 gün 2009/2-476 – 2009/589 sayılı kararı). Kısmî davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olan davacının, dilerse, ek dava açmak yerine, saklı tuttuğu alacak bölümü için o (kısmi) dava içerisinde ıslah yoluyla talepte bulunabilmesi mümkün bulunduğundan, kısmi ıslah dilekçesi verilerek ve harca tabi dava niteliğinde bulunduğundan, harcı yatırılmak suretiyle talep edilen zarar miktarı arttırabilecektir. Ancak davacı vekili tarafından ibraz olunan 26.05.2014 havale tarihli ıslah dilekçesi harçlandırılmamıştır. Bu nedenle, ıslah harcı yatırılmadan, arttırılan kısım yönünden de tazminata hükmedilmesi ile eldeki tazminat davasının konusu para ile değerlendirilebilen nitelikte bulunduğundan ve kanunen getirilen bir istisnada bulunmadığından nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken maktu vekalet ücretine hükmedilmesi de doğru değildir. Açıklanan hususlar gözetilmeksizin, eksik araştırma, inceleme ve bilirkişi raporlarına dayanılarak hüküm kurulması usûl ve kanuna aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekili ve Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz incelemesinin duruşmalı yapılması nedeniyle 1.100.- TL vekâlet ücretinin taraflara karşılıklı olarak verilmesine, taraflarca 6100 sayılı HMK'nın geçici 3. maddesi atfıyla HUMK'nın 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nın 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilâmının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine 01/07/2015 gününde oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2013/8601, K. 2013/12818Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2013/8601 E.  ,  2013/12818 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki taşınmazlara ait tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK'nun 1007. maddesi uyarınca tazmini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın kabulüne dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi, taraf vekilleri yönünden verilen dilekçeler ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü: – K A R A R – Dava, taşınmazlara ait tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK'nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere göre; davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. Davalı … vekilinin temyizine gelince; Dosyada bulunan kanıt ve belgelere göre dava konusu taşınmazın 12562 m²'lik bölümü kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından … Asliye Hukuk Mahkemesinin 1988/250-1991/41 sayılı 30.09.1994 tarihinde kesinleşen kararı ile bu kısmın tapusunun iptaline ve tescil dışı bırakılmasına hükmedildiği anlaşılmıştır. 4721 sayılı TMK.'nun 1007. maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücuu eder." hükmü yer almakta olup burada, devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Kusurun varlığı ya da yokluğu, devletin sorumluluğu için önem taşımayıp sadece, Devletin memuruna rücuu sırasındaki iç ilişkide önemlidir. Açıklanan nedenlerle, TMK.'nun 1007. maddesinde düzenlenen objektif (kusursuz) sorumluluk halinin, 6098 sayılı Borçlar Kanununun 41. ve devamı maddelerinde düzenlenen haksız fiil sorumluluğu ile ilgisi bulunmadığından, aynı Kanunun 72. maddesindeki (818 sayılı Yasanın 66. maddesi) zamanaşımı kurallarının uygulanma imkanı olmadığı gibi, TMK.'nun 1007. maddesine dayanılarak açılan davalar için de, ayrıca zamanaşımı süresi belirlenmemiştir. Bu itibarla, 6098 sayılı Borçlar Kanununun 146. maddesindeki (818 sayılı Yasanın 125. maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması esastır. Bu nedenle, işbu davanın 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir. Taraf vekillerinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, davacılardan peşin alınan temyiz ve karar düzeltme harçlarının Hazineye irad kaydedilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.06.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2016/13208, K. 2018/7221Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2016/13208 E.  ,  2018/7221 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacılar vekili 15.04.2009 tarihli dilekçesiyle, davacıların murislerinin … Anlaşması uyarınca mübadil olarak Türkiye'ye geldiklerini ve geldikleri ülke olan …'da bıraktıkları taşınmazların karşılığı kendilerine yerleştikleri yer olarak …'de Devlet tarafından tapulu olarak taşınmazlar verildiğini, bu taşınmazlara o tarihten beri malik ve zilyet olarak tasarruf ettiklerini, ancak Hazine tarafından açılan davalar ile … köyü 1870 parsel,…605, 610, 606, 608, 523, 491, 506 ve 550 parsel sayılı taşınmazların göl kıyısında kalan bölümlerinin kıyı vasfı ile terkinine karar verildiğini, bu kararların haksız olduğunu belirterek şimdilik 100.000,00 TL maddi tazminatın yararlanamama tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, keşif mahallinde alınan imzalı beyanları ile 550, 491 ve 506 nolu parseller yönünden davadan vazgeçmiştir. Mahkemece, davacıların dava konusu ettikleri 550, 491 ve 506 nolu parseller yönünden açtıkları davadan vazgeçmeleri nedeniyle bu parseller yönünden hüküm kurulmasına yer olmadığına; davacıların 605, 606, 608, 610, 523 ve 1870 nolu parseller yönünden açmış oldukları davanın kabulü ile 100.000,00 TL maddi tazminatın 2007 yılından itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idareden alınarak davacılara tapudaki hisseleri ve miras hisseleri oranında ödenmesine, fazlaya ilişkin talep haklarının saklı tutulmasına karar verilmiş, hüküm taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 18.06.2013 tarih ve 2013/12255- 12834 E.K. sayılı kararı ile bozulmuştur. Bozma ilamında “Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; tapulama sonucu davacılar adına tescil edilen taşınmazlardan, 1870 parsel sayılı taşınmazın tamamı, diğer parsellerin ise bir kısmı kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığından tapularının iptali ile tescil harici bırakılmasına hükmedildiği, buna ilişkin kararların da kesinleştiği ve tapuda infazlarının gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. Bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Alınan rapor ve yapılan inceleme hüküm kurmaya elverişli değildir. Şöyle ki; 1) Dava konusu 523 parsel sayılı taşınmaz maliklerinden davacılar …ve … … Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/540 Esas- 2000/466 Karar sayılı ilamından önce taşınmazı Nuri Altuntaş’a devrettiğinden ve tapuda malik olmadıklarından, adı geçen davacıların bu parsel yönünden davalarının reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi, 2) Tapuları mahkeme kararı ile iptal edilen taşınmazlar arazi vasfında olup, arazilere değer biçilirken; taşınmazların bulunduğu bölgede hangi ürünlerin ekilebileceği ilçe tarım müdürlüğünden sorularak, bunların ortalama verim miktarları, değerlendirme tarihi olan dava tarihindeki 2009 yılı dekar başına üretim masrafları ile hasat dönemindeki ortalama toptan kg. satış fiyatları da yine ilçe tarım müdürlüğü ve ilgili resmi kuruluşlardan getirtildikten sonra, oluşturulacak bilirkişi kurulu eşliğinde mahallinde keşif yapılarak yukarıdaki verilere göre net geliri hesaplanıp, belirlenen bu miktar kapitalizasyon faiz oranına da bölünmek suretiyle m2 birim bedeli de tespit edilerek, buna göre her bir parselin kıyı kenar çizgisi içinde kalan ve tapusu iptal edilen bölümlerin, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin malvarlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tespit edilebileceği miktar olan taşınmazların gerçek değerine hükmedilmesi gerektiği düşünülmeden, bir ziraat bilirkişisi tarafından bu yönteme uyulmadan düzenlenen rapora göre yazılı şekilde hüküm kurulması, 3) Dava konusu taşınmazlardan 608 parsel sayılı taşınmazın tapusu iptal edilen bölüm dışında kalan 150 metrekarelik kısmın yüzölçümü ve geometrik durumu dikkate alındığında bu bölümden yararlanma olanağı kalmayacağından bu kısmın da bedelinin tahsili ile tapusunun iptali ve Hazine adına tesciline karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 4) Hükmedilen bedele değerlendirme tarihi olan dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken, infazda tereddüte yol açacak şekilde 2007 yılından itibaren faiz işletilmesine şeklinde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” gereğine değinilmiştir. Mahkemece bozmaya uyulmuş, davacılar vekilince harcı yatırılan ıslah dilekçesi ile talepleri 1.360.464,00 TL artırılmış, yargılama sonucunda davacıların dava konusu ettikleri … Yeniköy, Demiryolualtı mevkii 550, 491, 506 parsel sayılı taşınmazlar yönünden açtıkları davadan vazgeçmeleri nedeniyle bu parseller hakkında açılan davanın reddine; davacılar … ve Saffet Karaca'nın…köyü, Demiryolualtı mevkii 523 parsel sayılı taşınmaz hakkında açtıkları davanın reddine; davacılar … ve Saffet Karaca'nın 605, 606 ,608, 610, 1870 parsel sayılı taşınmazlar yönünden, diğer davacıların 605, 606, 608, 610, 1870 ve 523 parsel sayılı taşınmazlar hakkında açtıkları davanın kısmen kabulü ile; 561.385,50 TL maddi tazminatın dava tarihi olan 15.04.2009 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacılara tapudaki hisseleri ve miras hisseleri oranında ödenmesine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine; davacılar adına kayıtlı olan 150m² lik…köyü, Çiftlik mevkii 608 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, taşınmazın bedeli olarak tespit edilen 292,50 TL nin davalıdan alınarak davacılara tapudaki hisseleri ve miras hisseleri oranında ödenmesine; 280.923.05 TL ecrimisil tazminatının dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden alınarak davacılara verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekilince temyiz edilmiştir. Dava, tapu kaydının mahkeme kararıyla iptal edilmesi sebebiyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi uyarınca kabul edilen Devletin sorumluluğu, tapu sicilinin önemi ve kişilerin bu sicile olan güven duygularını sağlamak bakımından, ayni hakkın saptanması, herkese açık tutulmasında tekel hakkı sağlayan bir sicil olması esasına dayanmaktadır. Bu sorumluluk asıl ve nesnel (objektif) bir sorumluluk olduğundan zarara uğrayan, zararının ödetilmesini doğrudan Devletten isteyebilir. Anılan madde uyarınca Devletin sorumluluğunun kapsamı, tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini izleyen işlemler olup tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda oluşan hataları da kapsamaktadır. Bir başka deyişle, kadastro işlemleri, tapu kütüğünün oluşumuna dayanak oluşturduğundan, bu işlemler nedeniyle tapu kütüğünde oluşacak yanlışlıklar nedeniyle doğacak zararlar da TMK'nın 1007. maddesi kapsamındadır. Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluk niteliğinde olup, tapu siciline bağlı çıkarların ve mal varlığına ilişkin (aynî) hakların, yanlış tescil sonucu sicile güven ilkesi yönünden değişmesi ya da yitirilmesi, bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen Devlet, sicillerdeki yanlış kayıtlardan doğan zararları ödemeyi de üstlenmektedir. Dayanaksız ya da hukukî duruma uymayan kayıtlar düzenlemek, taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamda düşünülmüştür. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi gereğince, tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle zarara uğrayan kişinin bütün zararlarından Devlet sorumludur. Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı). Taşınmazın niteliği arazi ise, net gelir metodu yöntemi ile, arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; kıyılar özel mülkiyete konu olamayacak ise de, genel arazi kadastrosu sırasında taşınmaz hakkında kadastro tespit tutanağı düzenlenerek tapu kütüğünün gerçek kişi adına oluşturulduğu, bu şekilde tapu sicili hatalı olarak tutulduğundan, TMK'nın 1007. maddesi kapsamında Devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu ve davacıların gerçek zararının tazmininin gerektiği açıktır. Mahkemece bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de kurulan hüküm usul ve kanuna aykırıdır. Şöyle ki, davacı taraf dava dilekçesi ile şimdilik 100.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunmuş, mahkemece ilk kararda fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 100.000,00 TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacılara ödenmesine karar verilmiş, hükmün davacılar ve davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine hüküm davanın esasına yönelik olarak bozulmuş, bozma ilamından sonra yapılan yargılama sırasında davacılar vekili; 19/11/2015 tarihli dilekçe ile ıslah suretiyle bilirkişi raporunda belirtilen değer üzerinden davanın kabulüne karar verilmesini istemiş ve bu değer üzerinden 20/11/2015 tarihinde tamamlama harcını yatırmıştır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04/02/1948 gün ve 10/3 sayılı kararına göre bozmadan sonra ıslah suretiyle talep sonucunun değiştirilmesinin mümkün olmadığı, bu hususun 06/05/2016 gün ve 2015/1 E. – 2016/1 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile de tespit edildiği göz önünde bulundurulduğunda, mahkemece bozma kararından sonra gerçekleşen ıslah istemine göre karar verilmesi doğru görülmemiştir. Keşfe giden bilirkişi heyetinin bir fen ve bir ziraat bilirkişisinden oluşmasına rağmen keşfe gitmeyen gayrimenkul değerlendirme uzmanı avukat bilirkişi ile keşfe giden ziraatçi bilirkişinin ortaklaşa düzenlediği raporun hükme esas alınması ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi gereğince açılan tazminat davalarında tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı tespit edilerek arazi vasfındaki taşınmazlar için net gelir yöntemiyle tazminat belirlendiğinden mahkemece ayrıca ecrimisil tazminatına karar verilmesi de doğru görülmemiştir. Yine dava konusu 16.420 m2 yüzölçümündeki 1870 parsel ile ilgili tapusu iptal edilen 16.420 m2lik kısmın net gelir yöntemiyle değeri belirlenmişken, bilirkişi raporlarında “1870 parselin devamı olan 41.020 m2'lik kısım” olarak bahsedilen yere niçin tazminat hesaplaması yapıldığı açıklanmamış, bu kısmın tapulu olup olmadığı değerlendirilmemiştir. 41.020 m2'lik kısım tapuya bağlanmış bir yer değilse bu kısım için tazminata hükmedilmesi doğru değildir. O halde mahkemece çekişmeli taşınmazlar arazi niteliğinde olduğundan sulu-kuru olup olmadıkları, yerleşim alanlarına uzaklıkları, iklim şartları, arazilerin toprak ve topoğrafik yapıları ve bölgelerindeki konumları gözetilerek 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 6754 sayılı Bilirkişilik Kanununun 39. maddesiyle değişik 15. maddesinde belirtilen yönteme göre oluşturulacak bilirkişi kurulu yardımıyla çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmek suretiyle, elde edilen verilere uygun biçimde değerlendirme yapılarak gerçek değerlerinin hesaplattırılması, bu şekilde tapusu iptal edilen tapu sahibinin gerçek zararının saptanması, oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma sonucu yetersiz bilirkişi kurul raporuna dayanarak karar verilmesi doğru görülmemiş hükmün tüm bu nedenlerle bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 08/11/2018 günü oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2017/9903, K. 2020/2597Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2017/9903 E.  ,  2020/2597 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi taraf vekillerince istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin maliki oldukları 102 ada 13 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 102 ada 10 sayılı parselin 55,18 m²'sinin kıyıda kaldığını, Kadastro Mahkemesinin 2002/6 E. – 2004/26 K. sayılı kararı ile bedelsiz olarak tapusunun iptaline karar verildiğini, tapu kayıtlarının kısmen iptal edilmesi nedeniyle müvekkilinin uğradığı zarardan TMK'nın 1007. maddesi uyarınca Hazinenin sorumlu olduğunu beyan ederek; şimdilik 55.180,00-TL tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin verilen karar, davacılar vekilince temyiz edilmekle, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince bozulmuştur. Dairece 30.12.2011 gün ve 2011/9396 E. – 14150 K. sayılı bozma kararında özetle; “…Taşınmaz malikleri yönünden zapt, Ardeşen Kadastro Mahkemesinin derecattan geçerek 16.02.2006 tarihinde kesinleşen 2002/6 E. – 2004/26 K. sayılı kararı ile gerçekleştiğine göre eldeki davanın açıldığı tarih gözetildiğinde dava kanunî süresi içinde açıldığından işin esasına girilerek karar verilmesi …” gereğine değinilmiştir. Birleştirilen dava dosyasında davacı … 12.05.2008 tarihli dilekçesiyle; maliki olduğu 102 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın 72,53 m²sinin kıyıda kaldığından bahisle Kadastro Mahkemesinin 2002/6 E. – 2004/26 K. sayılı kararı ile bedelsiz olarak tapusunun iptaline karar verildiğini, tapu kayıtlarının kısmen iptal edilmesi nedeniyle müvekkilinin uğradığı zarardan TMK'nın 1007. maddesi uyarınca Hazinenin sorumlu olduğunu beyan ederek; şimdilik 72.500,00-TL tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 20.030,46-TL tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsil edilerek davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine dair verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmekle, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından bozulmuştur. Dairece 08.11.2012 gün ve 2012/8567 E. – 12518 K. sayılı bozma kararında özetle; “…Mahkemece, çekişmeli taşınmazın değerinin belirlenmesi bağlamında yapılan soruşturma ve değerlendirmenin hüküm vermeye yeterli olduğunun söylenemeyeceği, dava konusu olan bir taşınmazın değeri belirlenirken; cins ve nev'i, yüzölçümü, değeri etkileyebilecek tüm nitelik ve unsurlar, varsa imar durumu, vergi beyanı, resmi kurumlarca yapılmış değer takdirleri, arazilerde taşınmaz malın mevki ve koşullarına göre olduğu gibi kullanılması durumunda getirebileceği net gelir; arsa ise emsal satışlara göre olması gereken satış değeri, taşınmazda yapı var ise, resmi birim fiyatları, maliyet hesapları ve yıpranma payı ile bedelin saptanmasında etkili olacak diğer objektif ölçülerin gözönüne alınmasında zorunluluk bulunduğu…” gereğine değinilmiştir. Mahkemece, ayrı ayrı açılan davalara ilişkin verilen bozma kararlarına uyulduktan sonra, davalar birleştirilmiş ve asıl ve birleştirilen davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dairemizce 05.05.2015 gün ve 2015/2450 E. – 3659 K. sayılı bozma kararında özetle; “…Davacılar vekilince 06.04.1976 tarih 1 sıra ve 23.11.1965 tarih 11 sıra sayılı tapu kayıtlarının, genel arazi kadastrosu sırasında sırasıyla 102 ada 10 ve 102 ada 7 parsel sayılı taşınmazlara revizyon gördükleri, ancak Kadastro Mahkemesinin 2002/6 E. – 2004/26 K. sayılı kararı uyarınca revizyon gördükleri parsellerin bir bölümünün iptal edilmesi nedeniyle tazminat isteminde bulunulduğuna göre, davacının TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazminat isteminde bulunduğu, tapu kayıtlarının, kadastro tesbitlerine dayanak alındığı 06.04.1976 tarih 1 sıra ve 23.11.1965 tarih 11 sıra sayılı tapu kayıtları olduğu, bu tapu kayıtlarından 06.04.1976 tarih 1 sıra sayılı tapu kaydının 332 m² yüzölçümlü olup, kadastro sırasında 102 ada 9 ve 10 sayılı sırasıyla 142,68 m² ve 188,36 m² yüzölçümlü parsellere uygulandığı, bu parsellerden 102 ada 10 sayılı parselin 55,18 m² bölümünün kıyı kenar çizgisi içinde kaldığından iptal edildiği, daha sonra 102 ada 9 ve 10 sayılı parsellerin birleştirilmesiyle 276 m² yüzölçümlü 102 ada 13 parselin oluştuğu, davacının eski tapu kaydından kaynaklanan zararının 55,18 m² olduğu, yine 23.11.1965 tarih ve 11 sıra sayılı tapu kaydının 275 m² yüzölçümlü olup, kadastro sırasında 102 ada 7 sayılı parsel olarak 281,41 m² yüzölçümüyle revizyon gördüğü, 72,53 m²'sine ilişkin iptal kararından sonra yüzölçümünün 209 m² olarak tescil edildiği, dayanak alınan tapu kaydı gayrisabit hudutlu olduğundan miktarı ile geçerli bulunduğu, miktarından daha fazla revizyon gördüğü, miktar fazlası kısmın kadastro tesbitinin iptal edilmesi nedeniyle TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zararın oluşmadığı, dayanak alınan tapu kaydı nedeniyle oluşan zararın miktar fazlası kısmın düşülmesinden sonra kalan 66 m² yüzölçümlü bölüm yönünden oluştuğu, değerlendirme tarihinin de kadastro mahkemesinin kesinleştiği 16.02.2006 tarihi olduğu, bu tarih itibariyle tazminat miktarı belirlenirken öncelikli konunun, dayanak tapu kaydının uygulandığı gayrimenkullerin niteliklerinin ve değerlerinin hesaplanması olup, arazi (tarım arazisi) niteliğindeki taşınmazlarda net gelir esas alınarak, arsa niteliğindeki taşınmazlarda ise emsal karşılaştırması yapılarak değer belirleneceğinden, değerlendirme tarihi itibariyle ilgili idarelerden taşınmazın imar planında olup olmadığı, varsa konumu, altyapı hizmetlerinden yararlanma ve ulaşım olanakları, belediye merkezine uzaklığı, kullanım biçimi itibariyle iskan amacına yönelik yapılaşma olasılıkları araştırılması, değerlendirme tarihinden önceki yakın ve benzer yüzölçümlü taşınmazların satışlarına ilişkin olarak taraflara emsal sunma olanağının sağlanması, gerekirse re'sen emsal araştırması yapılması, bundan sonra konusunda uzman bilirkişilerden oluşturulacak yeni bilirkişi kurulu aracılığıyla yeniden yapılacak keşif sonucunda, taşınmaz arsa vasfında ise emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tesbiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak suretiyle değer biçilmesi, taşınmazlardan DOP payının düşülmesinin gerekip gerekmediği, üzerinde bir bina var ise, resmi birim fiyatları esas alınarak yıpranma payı düşülmek suretiyle davacının gerçek zararının belirlenmesi gerektiği, tapusu iptal edilen taşınmazın arsa niteliğinde olmadığı saptandığı takdirde ise, bu niteliği ve sulu olup olmadığı, yerleşim alanlarına uzaklığı, iklim şartları arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek oluşturulacak bilirkişi kurulu marifetiyle çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri değerlendirme tarihi itibariyle ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmek ve bu verilere uygun biçimde değerlendirme yapılmak suretiyle değerinin hesaplanması, oluşacak sonuca göre de birleştirilen her dava yönünden davada haklı çıkan ve kendini avukat ile temsil ettiren taraf yararına karar tarihinde yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesine göre nisbi avukatlık ücretine takdir edilmesi, açıklanan hususlar gözetilmeksizin, yetersiz inceleme, keşif ve bilirkişi raporlarına dayanılarak hüküm kurulmasının usûl ve kanuna aykırı olduğu…" gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan mahkemece yapılan yargılama neticesinde; A) İş bu dosya (asıl dava dosyası) bakımından 29.134,76-TL. tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan alınarak davacıya verilmesine, B) İş bu dosya ile birleşen, 2013/58 Esas sayılı dosyası bakımından 39.209,55-TL. tazminatın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dava; tapu kayıtlarının mahkeme kararıyla iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Bilindiği üzere; Yargıtayın bozma kararlarına karşı direnme hakkı yasalarımıza göre mahkemeye verilmişse de, mahkemece bozmaya uyulduktan sonra bozma gereklerinin yerine getirilmesi zorunludur. Bu bağlamda hâkim, uyduğu bozma kararının gereğinin eksiksiz yerine getirilip getirilmediğini denetlemekle görevlidir. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına usulî kazanılmış hak doğar. Mahkeme yönünden ise uyulan bozma kararında gösterilen şekilde karar vermek mükellefiyeti meydana gelir. Bu sebeple; 102 ada 7 sayılı parselle ilgili olarak "dayanak alınan tapu kaydı nedeniyle oluşan zararın miktar fazlası kısmın düşülmesinden sonra kalan 66 m² yüzölçümlü bölüm yönünden oluştuğu" yönündeki bozma ilamına uyulmasından sonra, bozma kararına aykırı olarak mahkemece 72,53 m² üzerinden tazminat hesaplaması yapan bilirkişi raporu hükme esas alınarak karar verilmesi, özetle bozma gereğinin yerine getirilmemiş olması bozmayı gerektirmiştir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007. maddesi; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücû eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” hükmünü içermektedir. Burada Devlete yüklenen sorumluluk kusursuz sorumluluktur. Maddede yer alan kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır, zira sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Dayanaksız ya da hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemek, taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamdadır. Bundan başka; tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak, birbirini takip eden sıralı işlemler olup, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, kadastro kayıtlarından kaynaklanan hatalardan da TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devlet sorumludur. Zira, kesinleşen kadastro işlemi sonrasında, bu işlem esas alınarak tapu sicili oluşturulmaktadır. Bu itibarla, tapu sicili kavramı geniş anlamda kadastro işlemlerini de kapsamaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında her ne kadar mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmişse de, yapılan inceleme hüküm kurmak için yetersiz, dayanak bilirkişi raporu ise hüküm kurmaya elverişli, denetime açık tespitler içermemektedir. Şöyle ki: Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı). Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise, tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihine göre belirlenecek olup, bu tarih ise zararın meydana geldiği tarihtir. 4721 sayılı TMK’nın 705/2. maddesi uyarınca tapu iptal ve tescil istekli davaların kesinleştiği tarih itibariyle mülkiyet hakkı sona ereceğinden bu tarih itibariyle tapusu iptal edilen gerçek ve tüzel kişilerin zararı oluşacaktır. Zararın meydana geldiği tarihe göre, tapusu iptal edilen gayrimenkulün niteliği ve değeri belirlenmelidir. Taşınmazın niteliği; arazi ise gelir metodu yöntemi ile, arsa ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek taşınmazın niteliği arazi ise, net gelir metodu yöntemi ile arsa vasfında ise değerlendirme gününden (….. Kadastro Mahkemesinin 2002/6 E. – 2004/26 K. sayılı kararının kesinleştiği 16.02.2006 tarihinden) önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle taşınmazın gerçek değeri belirlenerek karar verilmesi gerekir. Bakanlar Kurulunun Yargıtay tarafından benimsenen 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararı uyarınca, belediye veya mücavir alan sınırları içinde kalan taşınmazın arsa niteliğinde olduğunun kabulü için uygulamalı imar planı ile iskan sahası olarak ayrılmış olması esastır. Aynı karar uyarınca imar planında yer almayan bir taşınmazın, arsa sayılabilmesi için değerlendirme tarihi itibariyle, belediye veya mücavir alan sınırları içinde olmakla beraber, belediye hizmetlerinden (Belediyece meskun olduğu için veya meskun hale getirileceği için sunulan yol, su, elektrik, ulaşım, çöp toplama, kanalizasyon, aydınlatma vs.) yararlanması ve meskûn yerler arasında yer alması gerekir. Taşınmaz; değerlendirme tarihi itibariyle belediye nazım imar planı içinde ise, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 17.04.1998 gün ve 1996/3-1998/1 sayılı kararı uyarınca, bu plan kapsamına alındığı tarih ve plandaki konumu, alt yapı hizmetlerinden yararlanma ve ulaşım olanakları, belediye merkezine uzaklığı, kullanım biçimi itibariyle iskân amacına yönelik yapılaşma olasılıkları da değerlendirilmek üzere araştırılmalıdır. Mahkemece tapusu iptal edilen taşınmazın arsa olarak belirlenmesi halinde; emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tespiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak, taşınmazdan DOP payının düşülmesinin gerekip gerekmediği belirtilmek, üzerinde bina var ise….resmi birim fiyatları esas alınarak yıpranma payı düşülmek suretiyle gerçek zararın belirlenmesi gerektiğinden, taraflara dava konusu taşınmaz ile aynı bölgeden, aynı bölgeden bulunamaması halinde yakın bölgelerden ve değerlendirme tarihinden önce ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer nitelikli ve yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınması, gerekli görülürse re'sen emsal getirtme yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için konunun uzmanı bilirkişilerden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren rapor alınması, emsal alınan taşınmazlara ilişkin resmi satış akit tablolarının tapu müdürlüğünden getirtilmesi, emsal taşınmazlar ile çekişmeli taşınmaza ait "Arsa Metrekare Rayiç Bedeli Takdir Komisyonu" tarafından belirlenen emlak vergisine esas olan m² değerlerinin ilgili Belediye Başkanlığı Emlak Vergi Dairesinden istenip, dava konusu taşınmazın, emsal taşınmazlara göre üstünlük oranı yönünden bilirkişi kurulu raporunun da denetlenmesi, dava konusu taşınmazın ve emsal alınan taşınmaz/taşınmazların değerlendirme tarihi itibariyle imar düzenlemesi sonucu oluşmuş imar parselleri olup olmadıkları, imar parseli iseler düzenleme ortaklık payının düşülüp düşülmediğinin, düşülmüş ise oranının belediye başkanlığı imar ve tapu müdürlüklerinden sorulup, emsalin İmar Kanunu uyarınca imar parseli, dava konusu taşınmazın ise imar uygulaması yapılmamış arsa parseli olduğunun belirlenmesi halinde çekişmeli taşınmazın emsalle karşılaştırma sonucu bulunan değerinden düzenleme ortaklık payına karşılık gelecek oranda indirim yapılması gerektiğinin gözetilmesi; tapusu iptal edilen taşınmazın niteliği arazi olarak belirlenir ise, arazi niteliğinde bulunan dava konusu taşınmaza yönelik olarak, sulu olup olmadığı, yerleşim alanlarına uzaklığı iklim şartları, arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek oluşturulacak bilirkişi kurulu yardımıyla çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtilerek, taşınmaz üzerinde meyve ağaçları varsa ağaçların cinsleri de dikkate alınmak suretiyle elde edilen verilere uygun biçimde değerlendirme yapılarak tapu kapsamındaki taşınmazların değeri hesaplanmalı, taşınmazın varsa mütemmim cüzleri, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri bayındırlık birim fiyatları ve yıpranma oranları gözetilerek değerleme tarihine göre tespit ettirilmeli, bu şekilde tapusu iptal edilen taşınmazın zemin değeri, üzerindeki mütemmim cüz, muhdesat ve sökülemeyen teferruatları esas alınarak, tapu sahibinin oluşan gerçek zararının saptanarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde iadesine 08/07/2020 günü oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2017/6637, K. 2018/916Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2017/6637 E.  ,  2018/916 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı ve davalı tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili … ili, …köyü, 766 parsel nolu taşınmazı müvekkilinin tapu ile satın aldığını, daha sonra bölgede yapılan orman kadastrosu sırasında taşınmazın orman tahdidi içine alındığını, taşınmazın özel mülkiyete ilk geçişinin Hazinenin idari kararı ile 06/03/1953 tarihinde olduğunu, tahsis ve temlik bulunan malikler tarafından 19/03/1990 tarihinde davacıya satıldığını, orman kadastrosunun iptali için açılan davanın Kadastro Mahkemesinin 1991/157 E. -1992/12 K. Sayılı kararı ile reddedildiğini Orman Genel Müdürlüğünün … Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1103 E. – 2006/77 K. sayılı dosyasında taşınmaza ait tapu kaydını iptal ettirdiğini, müvekkillinin Valiliğe ve Hazineye zararın karşılanması amacıyla başvurduğunu, ancak talebin kabul edilmediğini belirterek fazlaya ait hakların saklı tutularak şimdilik 7.000 TL'nin karar tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece tapu kaydı Hazineye intikal etmeyip halen davacı adına bulunduğundan Hazinenin aktif dava ehliyeti sıfatı olmayan davada davalıya karşı açılan davanın sıfat yokluğundan reddine karar verilmiş, hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 13.12.2011 tarih, 2011/13662-14625 E.K sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş, davacı tarafından karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Dairemizin 18.12.2012 tarih, 2012/7876-14598 E.K. sayılı ilamı ile onama kararının kaldırılarak hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Hükmüne uyulan bozma ilamında özetle; ”…köyü 766 parsel sayılı 5250 m2 yüzöçümündeki taşınmaz, 26.04.1973 tarihinde kesinleşen genel kadastroda 4400 m2 yüzölçümündeki Nisan 1953 tarih ve 431 sıra numaralı tapu kaydı esas alınarak … adına tesbiti kesinleşerek tapuya kayıt edilmiş, 19.03.1990 tarihinde …'e satılmıştır. Tapu kaydının beyanlar hanesinde orman ya da 2/B şerhi yoktur. … tarafından, davalı Orman Yönetimi aleyhine 09.05.1991 tarihinde …köyü 766 sayılı parselin orman kadastrosu sınırları içinde bırakılmasına işleminin iptali istemiyle dava açmış, mahkemece, çekişmeli parselin tesbitine esas alınan tapu kaydının 4753 sayılı Kanun hükümlerine göre 1953 yılında oluştuğu ve çekişmeli parseli kapsadığı, ancak; uzman bilirkişi raporlarıyla çekişmeli parselin orman sayılan yerlerden olduğunun belirlendiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 25.05.1993 gün ve 1992/10028 – 4733 E.K. sayılı kararı ile onandıktan ve karar düzeltme isteminin de aynı Dairenin 24.09.1993 gün ve 1993/8317-7105 E.K. sayılı kararı ile red edildikten sonra kesinleşmiştir. Anayasanın mülkiyet hakkı kenar başlıklı 35. maddesi uyarınca "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." Tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 nolu protokolün "Mülkiyetin Korunması" başlıklı 1. maddesi de "Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve kanunda öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir." hükmünü içermektedir. Ancak, Anayasanın "Ormanların korunması ve geliştirilmesi" kenar başlıklı 169. maddesi gereğince, "…Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz." Anayasanın 90. maddesinin 22 Mayıs 2004 taihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanunla değişik beşinci fıkrası uyarınca "Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), TURGUT VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE davası (Başvuru No: 1411/03, Strazburg, 08.07.2008) kararında, başvuranların tapuları iptal edilinceye ve Hazine adına tescil edilinceye kadar, taşınmazın hukuken malikî olduklarını ve mülkiyet haklarının tartışmasız delilini teşkil eden sicile güven ilkesinden yararlandıklarını, mülkiyet hakkından, kamu yararı bulunması nedeniyle mahkeme kararıyla mahrum kaldıklarını, ancak, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazların geri alınmasının orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığını kaydederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamadığı gerekçesiyle AİHS’ye ek 1 nolu protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Benzer konudaki 2 Haziran 2009 tarihli ve 343/04 başvuru nolu Hacısalihoğlu-Türkiye kararında da yine aynı sonuca ulaşmıştır. AİHM, adil tatmine ilişkin 27.07.2008 gün ve 2003/35785 sayılı Köktepe-Türkiye davasıyla ilgili kararını 13.10.2009 tarihinde açıklamış olup, söz konusu kararda; başvuranların, mülklerinden bir yargı kararıyla yoksun bırakıldıkları tespitine yer verilmiştir. AİHM, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 nolu ek protokolün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu çerçevede AİHM, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, (… ilgilisine) mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir. Konu, Türk Hukuku açısından incelendiğinde; 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi, tapu sicilinin aleniliği ve tapu siciline güven ilkelerinin yansımasının sonucu olarak, mülkiyet hakkı ya da başkaca bir aynî hak edinen kişinin, bu sicilin tutulması nedeniyle uğradığı zararın tazminine ilişkin olup, buna göre "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur”. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 gün ve 2009/4 – 383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4 – 349 E. 2010/318 K sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; Tapu işlemleri kadastro tesbit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medenî Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Borçlar Kanununun 146. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresinde, Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilirler. Yargıtay Hukuk Genel kurulunun 20.04.2011 gün ve 2011/13 – 37 E., 2011/198 K. sayılı kararında değinildiği gibi; kusur sorumluluğunda, bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür. Sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler, bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu getirmiştir. Öğretide kusursuz sorumluluk halleri “olağan sebep sorumluluğu-tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabi tutulduğu gibi, hakkaniyet sorumluluğu – nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır. Bir diğer ayrımda "objektif sorumluluk" üst başlığı altında kusursuz sorumluluk halleridir. Bunlardan "tehlike sorumluluğu" terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu” yada “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer almaktadır. Bu tür sorumluluk halinde, diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) getirme olanağı yoktur. Bu halde nedensellik bağının kesilmesi halinde sorumluluktan söz edilemeyecektir. İşte Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunda" kusursuz sorumluluk, ağırlaştırılmış sebep, ağırlaştırılmış objektif sorumluluk ve tehlike sorumluluğuna ilişkin kurallar uygulanır. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu müdürü ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücuu halinde, iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Bu sorumluluk türünün, Borçlar Kanununun haksız fiil sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu ve diğer objektif sorumluluk halleri, sebepsiz mal iktisap edenlerin sorumluluğu ile karıştırılmamalıdır. Bu nedenle, Devletin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan sorumluluğuna dayanılarak açılan davalarda, bu sorumluluk hallerine ilişkin olarak düzenlenen zamanaşımı, munzam zarar ve hakkaniyet indirimi yada makul indirim kurallarının uygulama imkanı yoktur. TMK'nın 1007. maddesine dayanılarak açılan davalar için ayrıca zamanaşımı öngörülmediğinden, 6098 sayılı Borçlar Kanunun 146. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunun 125. maddesindeki) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması söz konusu olcaktır. AİHM, 23.03.2010 gün ve 42082/02 sayılı … – Türkiye; 22.09.2009 gün ve 24620/04 sayılı Çetiner ve Yücetürk-Türkiye kararı başvuru no: 24620/04, 22.09.2009; 22.07.2008 gün ve 35785 sayılı kararlarında, tapu kaydına dayalı bir mülkün maliki olan başvuranın arazisinin, orman kadastrosunda orman olarak sınırlandırılması ve bu işleme karşı açtığı davanın reddine ilişkin mahkeme kararının kesinleşmesiyle, mülkiyet hakkını kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığı ve bu vasıflandırmanın sözkonusu taşınmazın tasarruf kabiliyetini önemli ölçüde azalttığı, bu bağlamda AİHM, malikî olmasına rağmen ihtilaf konusu taşınmazdan gerçek anlamıyla yararlanamadığı, başvuranın mülkiyet hakkının içeriğinin her anlamda boşaltıldığı, bu şekilde mülkiyet hakkının ihlal edildiği kabul edilmiştir. Somut olayda, …'in orman kadastrosuna itiraz davasının reddine ilişkin kararın kesinleştiği 24.09.1993 tarihinden, tazminat davasının açıldığı tarihe kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmişse de, çekişmeli parselin orman ile ilgisi bulunduğuna ilişkin Orman Yönetiminin isteği ile şerhler hanesine satılamaz şerhinin yazıldığı 30.07.2002 tarihine ve Orman Yönetimi tarafından tapu iptal tescil davasının açıldığı 29.11.2005 tarihine kadar, hiçbir kısıtlama olmadan taşınmaz üzerindeki tasarrufunu devam ettirdiğinden, mülkiyet hakkının halele uğramadığı konusunda bir inanç oluştuğu, esasen orman kadastrosuna itiraz davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesiyle taşınmazın orman olgusu kesinleşmişse de, bu kararın infazı başka bir deyişle uygulamaya geçmesi, tapu kaydının beyanlar hanesine satılamaz şerhi konulduğu 30.07.2002 tarihi ile tapu iptal tescil davasının açıldığı 29.11.2005 tarihinde gerçekleştiğinden, ancak; bu tarihlerden sonra tapu malikinin tasarruf hakkının kısıtlandığından bu şekilde zararının oluştuğundan ve tazminat davası için zamanaşımının, ancak, bu tarihten sonra başladığından söz edilebilir. Diğer taraftan, davacı tarafın zararının miktarı yöntemince belirlenmemiştir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesinde (743 sayılı TKM m. 917) yer alan “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devlet sorumludur. Oluşan gerçek zarar neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 05.03.2003 gün ve 2003/19 – 152 E., 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14 – 386 E., 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E., 2010/668 K. sayılı kararı), tazminat miktarının belirlenmesinde öncelikli konu, tapuda kayıtlı mülkiyet hakkının içi boşaltılan gayrimenkulün niteliğinin ve değerinin belirlenmesi olup, araştırma yöntemi taşınmazların arsa yada arazi olmasına göre farklılık arz edecektir. Bakanlar Kurulunun Yargıtayca kısmen benimsenen 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararı uyarınca, imar planında yer almayan bir taşınmazın, arsa sayılabilmesi için belediye veya mücavir alan sınırları içinde olmakla beraber, belediye hizmetlerinden (belediyece meskun olduğu için veya meskun hale getirileceği için sunulan yol, su, elektrik, ulaşım, çöp toplama, kanalizasyon, aydınlatma vs.) yararlanan ve meskun yerler arasında yer alması gerekir. Taşınmaz, belediye nazım imar planı içinde ise, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 17.04.1998 gün ve 1996/3 – 1998/1 sayılı kararı uyarınca, bu plan kapsamına alındığı tarih ve plandaki konumu, altyapı hizmetlerinden yararlanma ve ulaşım olanakları, belediye merkezine uzaklığı, kullanım biçimi itibariyle iskan amacına yönelik yapılaşma olasılıkları da değerlendirilmek üzere araştırılmalıdır. Bu hususlar, belediye başkanlığından ve diğer ilgili merciilerden sorulup alınacak cevap yazılarına göre taşınmazın arsa niteliğinde olup olmadığı saptanmalıdır. Yapılan araştırma sonunda tapusu iptal edilen taşınmazın arazi olduğu saptanacak olursa; değeri, taşınmazın mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi, kullanılması halinde; ekilecek ürünlerin ve bu ürünlerin elde edilmesi için yapılacak harcamalar gözönünde tutularak, net gelirin hesaplanması ve bilimsel yolla değerinin bulunması, bedel tesbitinde etkisi olan diğer tüm unsurlar dikkate alınarak her unsurun gerekçeleri ve değere katkı oranları ayrı ayrı belirtilip dayanakları gösterilmek suretiyle değerlendirilerek saptanması için; şayet tapusu iptal edilen taşınmaz arsa niteliğinde olduğu belirlendiği taktirde de değerinin, tapu iptal kararının kesinleştiği gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması zorunludur. Bu itibarla emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tesbiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak suretiyle değer biçilmesi gereklidir. Bu durumda taraflara, dava konusu taşınmaza yakın bölgelerden ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınması, gerekli görülürse resen emsal getirtme yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için; yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren rapor alınması ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekir….”gereğine değinilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucu davanın kabulüne, 7.000.00 TL maddi tazminatın 29/11/2005 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı tarafından temyiz edilmiştir. Dava, TMK'nın 1007. maddesi gereğince tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece arazi niteliğindeki taşınmaza, tapu iptal ve tescil davası kesinleşmeden tazminat dava açılmış olması nedeni ile dava tarihinin değerlendirme tarihi olarak esas alınmasında ve gelir metodu kullanılmak sureti ile değer biçilmesinde yöntem itibariyle bir isabetsizlik görülmemiştir. Tazminat istemine dayanak yapılan taşınmaz her ne kadar hala davacı üzerine kayıtlı ise de taşınmazın orman içinde kalmış olması davacının tasarruf yetkisini kısıtladığından, davacının tazminat hakkının doğması için tapunun iptal edilmiş olması şart değildir. Ancak davacının zararın kapsamının belirlenebilmesi için taşınmazın orman içinde kalan kısmının belirlenmesi ve bu kısmın davacı adına olan tapu kaydının iptaline karar verilmesi gerekeceğinden, somut olayda ise, … 1 Asliye Hukuk Mahkemesince 2015/162 Esas- 562 Karar sayılı dosyada verilen tapu iptal ve orman vasfı ile tescile ilişkin kararının kesinleşmesi gerekeceğinden mahkemece anılan kararın kesinleştirilmesi için davacılara süre verilmeli, kararın kesinleşmesi ile arazi niteliğindeki taşınmazın sulu yada kuru tarım arazisi olup olmadığı araştırılarak, taşınmazın dava tarihindeki mevkii ve şartlarına göre olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelir üzerinden değerinin belirlenmeli, bilirkişi raporunun değerlendirme tarihi itibariyle ilçe tarım müdürlüğü resmi verilerine uygunluğu da denetlenmeli, sulu tarım arazisinde % 4 kuru tarım arazisinde % 5 kapitilizasyon faiz oranı ve taşınmazın özellikleri dikkate alınarak objektif değer artışı oranı uygulamak sureti ile bulunan değere göre karar verilmesi gerekirken, kuru yada sulu tarım arazisi olup olmadığı araştırılmadan, kuru tarım arazi kabul edilmek, kuru tarım arazisi olsa dahi % 5 kapitilazasyon faiz oranı uygulamak gerekirken bu oranı % 6 olarak alan, ve taşınmaz üzerinde bulunan çam ağaçlarının kendiliğinden yetişen ağaçlar olduğu düşünülmeden bu ağaçların değerini taşınmaz değerine ekleyen bilirkişi raporuna dayanarak hüküm kurulmuş olması usul ve kanuna aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı ve davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde iadesine 13/02/2018 günü oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2023/3454, K. 2023/10495Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2023/3454 E.  ,  2023/10495 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/2078 Esas, 2023/181 Karar KARAR : Ret Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen ve istinaf incelemesinden geçen 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 1007 nci maddesi uyarınca uğranılan zararın tazmini istemine ilişkin davada verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; Sakarya ili … ilçesi, … Mahallesi 4879 parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kalması sebebiyle davacı tarafın zarara uğradığını 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi kapsamında devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğunu belirterek belirlenecek değerin davalıdan tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı … vekili cevap dilekçesinde özetle; açılmış olan davanın haksız ve yolsuz olduğunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu'na göre kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, taşınmazın kıyı kenarda kaldığından bahisle tapu kaydının iptali ile sicilden terkinini istemeye yetkili tarafın Hazine olduğunu, esasa girilmeden davanın davanın taraf sıfatı yokluğundan reddedilmesinin gerektiğini, dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptal edilmediğinden davacının bir zararının olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 15.07.2020 tarihli ve 2020/189 Esas, 2019/172 Karar sayılı kararı ile kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 15.12.2021 tarihli ve 2021/699 Esas, 2021/1250 Karar sayılı kararı ile davalı … vekilinin esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile faiz hükmünde düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin 15.12.2021 yukarıda tarihli ve 2021/699 Esas, 2021/1250 Karar sayılı kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Dairemizce yapılan temyiz incelemesi sonucunda, tazminata konu taşınmaz Kıyı Kenar çizgisi içerisinde kaldığına dair tapu kütüğünde bulunan serh ile davacı tarafından satın alındığından davalının kusursuz sorumluluğundan bahsedilemeyeceğinden davacının 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesine uygun davranmadığından davanın reddine karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiştir. B.Bölge Adliye Mahkemesince Bozmaya Uyularak Verilen Karar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile uyulan bozma ilamı gereğince inceleme ve işlem yapılarak davanın reddine karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; taşınmazı şerhli satın alan malikin önceki malikin haklarına halef olduğunu, kararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na (6100 sayılı Kanun) aykırı olduğunu, Anayasa Mahkemesinin 2019/4977 başvuru numaralı kararında "taşınmazı davalı olduğunu bilerek satın alan kişinini satın almasının zararın oluşmasına sebep olmaması halinde devletin sorumluluğunun ortadan kalkmadığını" vurgulandığını, eldeki davanın ülkedeki mahkemelerce yıllardır mülkiyet hakkının yok sayıldığı davaların bir tekrarı olduğunu ileri sürerek kararının bozulması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukukî Nitelendirme Uyuşmazlık, 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 2. 4721 sayılı Kanun'un “Sorumluluk” başlıklı 1007 nci maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.” 3. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 tarihli ve 2009/4 – 383 Esas, 2009/517 Karar sayılı kararında tapu işlemlerinin kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğu, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulünün gerektiği, Devletin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğu, bu işlemler nedeniyle zarar görenlerin 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi gereğince zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilecekleri belirtilmiştir. 4. 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi uyarınca kabul edilen Devletin sorumluluğu, tapu sicilinin önemi ve kişilerin bu sicile olan güven duygularını sağlamak bakımından aynî hakkının saptanması, herkese açık tutulmasında tekel hakkı sağlayan bir sicil olması esasına dayanmaktadır. Bu sorumluluk, asıl ve nesnel (objektif) bir sorumluluk olduğundan zarara uğrayan zararının ödetilmesini doğrudan Devletten isteyebilir. 5. 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi gereğince açılan davalarda, tapu kaydının iptali nedeniyle tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar, tapu kaydının iptali nedeniyle tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır. Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihine göre belirlenecek olup bu tarihe göre tapusu iptal edilen taşınmazın niteliği ve değeri belirlenmelidir. Taşınmazın niteliği arazi ise net gelir metodu yöntemi ilearsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. 3. Değerlendirme 1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi ile 369 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozma ile kesinleşen ve karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla, ileri sürdüğü temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin temyiz itirazı yerinde görülmediğinden usul ve Kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, Davacıdan peşin alınan temyiz harcının Hazineye irat kaydedilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 07.11.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Taraflar arasındaki çekişmeli taşınmazın kıyı kenar sınırları içinde kalması nedeniyle uğranılan zararın Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesince, verilen kararın bozulması üzerince bozmayı uyularak davanın reddine dair verilen kararın onanmasına karar verilmiş ise de bu görüşe katılmamaktayım. Şöyle ki; 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun, nitelik itibarıyla kusursuz sorumluluk olduğu hususu gerek doktrinde gerekse Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanıksız olarak tutulmuş olan kayıtlar nedeniyle doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan, tapu kütüğünün oluşumu aşamalarında kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğu kuşkusuzdur. 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesinde kabul edilip sorumluluğun doğabilmesi için ilk şart, Tapu Sicil Tüzüğü'nün 7 nci maddesinde sayılan ana ve yardımcı sicillerin Devlet tarafından tutulması için gerekli bir eylem veya işlemin bulunmasıdır. Bildirim yükümlülükleri, sicilin tutulmasına ilişkin araçların korunması, saklanması, kayıtların yazımından önce gerekli araştırmaların yapılması, siciller ile ilgili örneklerin ilgilisine verilmesi, sicildeki bilgilerin eksik ya da yanlış ve eksik çıkartılması gibi hususlar da tapu sicilinin tutulması kavramı içine girmektedir. Devletin sorumluluğundan sözedebilmek için bu kayıtların tutulması sırasında bir hatanın mevcut olması veya gerçeğe aykırı bir sicilin tutulmuş olması gerekir. Tapu sicilinin tutulması nedeniyle Devletin sorumlu tutulmasının ikinci şartı bir zararın oluşmuş olmasıdır. Zarar tehlikesi var olmakla birlikte henüz zarar doğmamış ve başka türlü zararın önlenmesi imkanı var ise, ayni hakkını kaybeden veya ayni hakkı sınırlandırılan kişi, tapu kaydının düzeltilmesi davası ile ya da tapu memurunun bir işlemi ile hakkına kavuşabilecekse, zararın doğduğundan söz edilemez. Zararın varlığının kesin olarak anlaşıldığı hâllerde Devletin sorumluluğundan söz edilebilecektir. Yerleşmiş Yargıtay ugulamalarında; kesinleşmiş orman sınırları ya da kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazların tapu kaydı henüz iptal edilmemiş bile olsa, zararın doğduğu kabul edilmektedir. Kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi ya da orman tahdidi içinde kalan taşınmaz için tapu sicilinin yolsuz oluşturulduğu benimsenmektedir. 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesine göre Devletin sorumluluğunun doğabilmesi için meydana gelen zarar ile, tapu sicilinin tutulması arasında illiyet bağının bulunması, ayrıca zarar görenin bu illiyet bağını kesecek derecede bir kusurunun bulunmaması gerekir. Eğer zarar görenin bir kusuru var ve bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise, Devletin sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Bu nedenle davacının tapu kaydındaki “taşınmaz kıyı kenar çizgisi içinde kalmaktadır” şerhine rağmen taşınmazı satın almış olmasında davacıya bir kusur yüklenebilecek mi, davacı kötü niyetli sayılabilecek mi, davacı kötü niyetli sayılacak ise, bu kusur illiyet bağını kesecek yoğunlukta mıdır sorularının cevabı önem taşımaktadır. Tapu sicilinin tutulmasından doğan Devletin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk hali olduğundan, sorumluluğun ortadan kalkması için illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması gerekir. Burada zararın doğduğu anın tespiti illiyet bağının kesilip kesilmemesi yönünden önem arz etmektedir. Zira davacının tapu kaydındaki “kıyı kenar çizgisi” şerhini görerek ve bilerek taşınmazı satın almış olmasının zararın oluşumuna katkısının bulunup bulunmaması, devletin sorumluluğunun tespiti açısından önemlidir. Bir taşınmazın orman tahdidi ya da kıyı kenar çizgisi içinde kalmış olması ve bu hususların kesinleşmesi ile birlikte talep hakkının doğduğu kabul edilmektedir. Bu sınırlar içinde kalan tapunun iptal edilmiş olması şartı aranmamaktadır. Yani zarar Devletin tapu verdiği bir taşınmazın kıyı kenar çizgisi sınırlarına alınmasıyla doğmuş olmaktadır. Zarar doğduktan sonra bu tür bir taşınmazı satın alan davacının zararın doğumunda bir katkısının olduğundan söz edilemez. Zira davacı taşınmazı satın almadan evvel zarar oluşmuştur. Ancak tapu iptal edilmeği için bu tür tapu devrinin önünde bir engel de bulunmamaktadır. Önceki malikin talep hakkının bulunmadığı bir durumda yeni malik talep hakkı elde edecek olsa ve devir sırf bu amaçla yapılmış olsaydı, davacının eyleminin illiyet bağının kesilmesine neden olduğu kabul edilebilirdi. Zira burada zarar görenin bu eylemi zararın meydana gelmesinin sebebi olarak ortaya çıkmış olacaktı. Zarar görenin eyleminin zararın ortaya çıkmasının bir sebebi halini almadığı durumlarda illiyet bağının kesildiğinden söz edilemez. Çünkü zarar ve sorumluluk zaten doğmuştur. Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve kanunlarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa md. 35/1 AİHS ek protokol 1-1) 4721 sayılı Kanun'un 683 üncü maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi olarak belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği hüküm altına alınmıştır. Bütün bunların yanında mülkiyet hakkı kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma gerçekleştirilirken T.C. Anayasa'sının 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrası ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince AİHM tarafından oluşturulan 30.05.2006 tarihli ve 1262/02 sayılı kararında ifade edildiği üzere; "…bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…" "…kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…" bu önlem alınırken başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği "kişinin kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı," açıktır. Bir başka ifadeyle kamu yararı mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer özel mülkiyet kapsamından çıkarılarak kamu malı niteliğini kazanmakla birlikte, kişinin ya da kişilerin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi hukukî güvenlik ilkesinin sonucu olarak korunması gerektiği muhakkaktır. Aksi düşünce tarzının, devletin, verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır. Somut olayda davacı kıyı kenar çizgisinde bulunan taşınmazı satın almış ve davayı açmıştır. Yukarıda açıkladığım edenlerden dolayı davanın kabulü gerektiği düşüncesinde olduğumdan çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 07.11.2023

Devletin Tazminatla Sorumlu Tutulabilmesinin Temel Şartları

Devletin 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesi kapsamında sorumlu tutulabilmesi için tapu sicilinin tutulmasından dolayı bir zararın doğmuş olması, hukuka aykırı bir eylemin bulunması ve zarar ile eylem arasında illiyet bağının bulunması şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekir. Salt tapu sicilinin veya tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemlerinin hatalı olması sorumluluk için yeterli olmayıp, gerçekleşmiş bir zararın varlığı ve bu zararın tapu sicilinin tutulmasından veya kadastro işleminden doğması zorunludur.

Tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluk tapu kütüğüne dayandığından, tapuya bağlanmamış yerler için tazminata hükmedilemez. Bununla birlikte aleyhine açılan davada tapusu iptal edilmeyip kendi üzerinde bırakılan bölümler yönünden de malikin mülkiyet kaybı bulunmadığından tazminat talep edilemez.

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2017/7146, K. 2020/95Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2017/7146 E.  ,  2020/95 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili 12/11/2014 havale tarihli dilekçesiyle; müvekkilinin maliki olduğu 6777 ada 3 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının kesinleşen mahkeme kararıyla iptal edilmesi nedeniyle müvekkilinin uğradığı zarardan TMK’nın 1007. maddesi uyarınca Hazinenin sorumlu olduğunu belirterek şimdilik 1.000.00.-TL maddi tazminatın, müvekkili adına olan tapu kaydının iptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden tahsili isteğiyle dava açmıştır. Daha sonra 20/05/2015 tarihli harçsız ıslah dilekçesiyle tazminat isteğini toplamda 134.543,64.-TL’ye yükseltmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne ve 134.543,64.-TL maddi tazminatın, 05/11/2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmekle Dairenin 12/12/2016 gün 2015/13436-2016/12021 sayılı kararı ile “…Mahkemece ıslah harcını tamamlamak üzere davacılara süre verilip harç tamamlanırsa ıslah edilen miktar üzerinden aksi halde dava dilekçesinde gösterilen miktar üzerinden hüküm kurulması gerekirken harcı yatırılmayan ıslah dilekçesine değer verilerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup bozma nedenidir.” denilerek bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyulmuş, ıslah harcı davacı tarafça ödenmiş ve yapılan yargılama sonucu davanın kabulü ile 134.543,64.-TL maddi tazminatın, 05/11/2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Hazineden alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazmini isteğine ilişkindir. Tazminat istemine dayanak İncesu mahallesi, 6777 ada 3 parsel sayılı 4.180,78 m² yüzölçümündeki taşınmaz, tapuda “arsa” vasfıyla davacı adına kayıtlı iken, Orman Yönetimi tarafından açılan tapu iptali ve tescil istemli dava nedeniyle Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11/06/2009 tarih ve 2009/60 – 2009/263 sayılı kararı ile taşınmazın krokide (A3) ile gösterilen 213,32 m² yüzölçümündeki bölümünün 2002 yılında yapılan orman kadastrosuna göre orman sınırları içinde kaldığı gerekçesiyle tapu kaydının iptali ile taşınmazın orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmiş, verilen bu karar Yargıtay denetiminden geçerek 10/05/2010 tarihinde kesinleşmiştir. Eldeki dosyada davacı … davasını 12.11.2014 tarihinde açmıştır.4721 sayılı Türk Medenî Kanununun “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007. maddesi; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” hükmünü içermektedir. Burada Devlete yüklenen sorumluluk kusursuz sorumluluktur. Maddede yer alan kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Dayanaksız ya da hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemek, taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamdadır. Bundan başka, tapu işlemleri, kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak, birbirini takip eden sıralı işlemler olup, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, kadastro kayıtlarından kaynaklanan hatalardan da TMK'nın 1007. maddesi anlamında Devlet sorumludur. Zira, kesinleşen kadastro işlemi sonrasında, bu işlem esas alınarak tapu sicili oluşturulmaktadır. Bu itibarla, tapu sicili kavramı geniş anlamda kadastro işlemlerini de kapsamaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında her ne kadar mahkemece davanın kabulüne karar verilmişse de, yapılan inceleme hüküm kurmak için yetersiz, dayanak bilirkişi raporu ise hüküm kurmaya elverişli, denetime açık tespitler içermemektedir. Şöyle ki: Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı). Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise, tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihine göre belirlenecek olup, bu tarih ise zararın meydana geldiği tarihtir. 4721sayılı TMK’nın 705/2. maddesi uyarınca tapu iptal ve tescil istekli davaların kesinleştiği tarih itibariyle mülkiyet hakkı sona ereceğinden bu tarih itibariyle tapusu iptal edilen gerçek ve tüzel kişilerin zararı oluşacaktır. Zararın meydana geldiği tarihe göre, tapusu iptal edilen gayrimenkulün niteliği ve değeri belirlenmelidir. Taşınmazın niteliği arazi ise gelir metodu yöntemi ile, arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Somut olayda çekişmeli 6777 ada 3 sayılı parselin (A3) harfiyle gösterilen 213,32 m2'lik bölümünün tapu kaydının iptaline ilişkin mahkeme kararı Yargıtay denetiminden geçerek 10.05.2010 tarihinde kesinleşmiş olup bu tarih itibariyle 1/1000 uygulama imar planında bulunan taşınmazın arsa olarak nitelendirilerek emsal metodu ile gerçek değerinin belirlenmesi yöntem olarak doğru ise de, mahkemece kesinleşme tarihi yanlış değerlendirilerek 5.11.2011 tarihini değerlendirme tarihi olarak dikkate alan ve Orman Yönetiminin açtığı tapu iptali ve tescil talepli davada reddine karar verilen (A1) harfli 1.534 m2'lik kısmın da bedelinin hesaplandığı bilirkişi raporunun hükme esas alınması suretiyle karar verilmesi yerinde olmamıştır. Davacı tapusu iptal edilmeyen (A1) harfli 1.534 m2'lik bölümün bedelini eldeki dava ile isteyemez. Ayrıca dosyada bilirkişilerce emsal olarak alınan Atakum mahallesi 88 ada 10 sayılı parselin raporda belirtilen 14.12.2006 tarihli satışına ilişkin satış akit tablosu, alıcı satıcı ve satış bedelini gösteren tapu kütük sayfası ile imar durumuna ilişkin veriler bulunmadığından bilirkişi raporu bu anlamda denetlenememektedir. O halde; mahkemece tapusu iptal edilen taşınmazın vasfının arsa olarak belirlenmiş olmasına göre; emsal satışların değerlendirme tarihindeki (somut olayda tapu iptal kararının kesinleştiği 10.05.2010 tarihindeki) karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tespiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak, taşınmazdan DOP payının düşülmesinin gerekip gerekmediği belirtilmek, üzerinde bina var ise Bayındırlık Bakanlığı resmi birim fiyatları esas alınarak yıpranma payı düşülmek suretiyle gerçek zararın belirlenmesi gerektiğinden, taraflara dava konusu taşınmaz ile aynı bölgeden, aynı bölgeden bulunamaması halinde yakın bölgelerden ve değerlendirme tarihinden önce ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer nitelikli ve yüzölçümlü satışları bildirmeleri için olanak tanınması, gerekli görülürse re'sen emsal getirtme yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için konunun uzmanı bilirkişilerden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, denetlemeye olanak veren bilimsel verileri içeren rapor alınması, emsal alınan taşınmazlara ilişkin resmi satış akit tablolarının tapu müdürlüğünden getirtilmesi, emsal satışların değerlendirme tarihindeki karşılıklarının fiyat artış endekslerinin uygulanması suretiyle tespiti, bundan sonra emsal ile dava konusu taşınmazın eksik ve üstün yönlerinin neler olduğu ve oranları açıklanmak, taşınmazdan DOP payının düşülmesinin gerekip gerekmediği belirtilmek, üzerinde bina var ise Bayındırlık Bakanlığı resmi birim fiyatları esas alınarak yıpranma payı düşülmek suretiyle gerçek zararın belirlenmesi, dava konusu taşınmazın ve emsal alınan taşınmaz/taşınmazların değerlendirme tarihi itibariyle imar düzenlemesi sonucu oluşmuş imar parselleri olup olmadıkları, imar parseli iseler düzenleme ortaklık payının düşülüp düşülmediğinin, düşülmüş ise oranının belediye başkanlığı imar ve tapu müdürlüklerinden sorulup, emsalin İmar Kanunu uyarınca imar parseli, dava konusu taşınmazın ise imar uygulaması yapılmamış arsa parseli olduğunun belirlenmesi halinde çekişmeli taşınmazın emsalle karşılaştırılması sonucu bulunan değerinden düzenleme ortaklık payına karşılık gelecek oranda indirim yapılması gerektiğinin gözetilmesi, emsal taşınmazlar ile çekişmeli taşınmaza ait "Arsa Metrekare Rayiç Bedeli Takdir Komisyonu" tarafından belirlenen emlak vergisine esas olan m² değerlerinin ilgili "Belediye Başkanlığı Emlak Vergi Dairesinden istenip, dava konusu taşınmazın, emsal taşınmazlara göre üstünlük oranı yönünden bilirkişi kurulu raporunun da denetlenmesi suretiyle sadece tapusu iptal edilen 213,32 m2'lik kısmın değeri belirlenip tapu sahibinin gerçek zararı saptanarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçelerle; davalı Hazinenin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA 15/01/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Kadastro Hataları ile Orman ve Kıyı Alanlarındaki Sorumluluk Rejimi

Sicil kütüğünün temelini oluşturan kadastro tespitleri ile tapu tescil süreci birbirini tamamlayan ayrılmaz bir bütün niteliği taşıdığından, kadastro tespit ve kayıtlarındaki yanlışlıklardan kaynaklanan zararlardan da 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesi gereğince Devlet kusursuz sorumludur. Kıyılar özel mülkiyete konu olamasa dahi genel arazi kadastrosu sırasında kadastro tespit tutanağı düzenlenerek tapu kütüğü kişi adına oluşturulmuş ve sonradan mahkeme kararıyla iptal edilmişse tapu sicilinin hatalı tutulması sebebiyle Devletin kusursuz sorumluluğu doğar ve gerçek zararın tazmini gerekir.

Taşınmazın tapusu iptal edilmemiş olsa dahi tapu kütüğüne orman şerhi konulması malikin tasarruf yetkisini kısıtlar. Bu doğrultuda tapu iptal davasının açılması beklenmeksizin şerhin kesinleşmesiyle Hazineye karşı tazminat talep edilebilir. Bununla birlikte zararın kapsamının belirlenebilmesi için taşınmazın orman içinde kalan kısmının belirlenmesi ve bu kısmın tapu kaydının iptaline karar verilmesi gerekir.

Tapu kütüğünde kıyı kenar çizgisi içinde kaldığına dair şerh bulunan bir taşınmazı bu durumu bilerek satın alan kişinin hukuki durumu değerlendirilirken, tapu kütüğündeki mevcut şerhi bilerek devralan kişinin 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı davrandığı ve kusursuz sorumluluğa dayanamayacağı gerekçesiyle davanın reddi yönünde kararlar bulunmaktadır. Buna karşılık, tapu kaydı mahkemece iptal edilmediği müddetçe şerhli devrin illiyet bağını kesmeyeceği ve mülkiyet hakkının ihlaline yol açacağı yönünde karşı oy gerekçeleri de mevcuttur.

Yüzölçümü Hataları ve Maliklerin Tazminat Talep Yetkisi

Taşınmazı tapuda hatalı yüzölçümü ile devralıp üçüncü kişiye devrederken de aynı hatalı yüzölçümü miktarıyla devreden ara malikin, taşınmazın gerçekte daha büyük olduğunun sonradan anlaşılması sebebiyle tapu sicilinin tutulmasından doğan bir zararı bulunmamaktadır. Taşınmaz devralındığı tarihte tapuda hangi yüzölçümü miktarıyla kayıtlı ise devredildiği tarihte de aynı miktarla kayıtlı olduğundan ara malik bakımından fakirleşme unsuru gerçekleşmez ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 77 nci maddesi kapsamında sebepsiz zenginleşme davası açılamaz. Sebepsiz zenginleşmeye dayalı dava hakkı, yalnızca taşınmazı gerçek miktarından daha az yüzölçümü ile tapuya kaydedilip satan ilk tespit malikine aittir.

Dayanak alınan eski tapu kaydı gayrisabit hudutlu ise bu kayıt miktarı ile geçerlidir. Kadastro sırasında gayrisabit hudutlu kaydın miktarından fazla revizyon görmesi ve sonradan miktar fazlası kısmın kadastro tespitinin iptal edilmesi durumunda 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesi kapsamında tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı bir zarar oluşmaz. Bu hallerde tazmin edilecek zarar, miktar fazlası kısmın düşülmesinden sonra kalan geçerli tapu miktarı dâhilindeki kayıptan ibarettir.

Sahte İşlemler ve İyi Niyetli Kişilerin Korunması

Tapu sicilindeki kayda güvenerek taşınmazı edinen ve sahte düzenlemeyi tespit edemeyecek durumda olan iyi niyetli kişinin zararını Hazine tazmin etmekle yükümlüdür. Buna karşılık 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1024 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca, sahte vekâletnameyi bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi iyi niyet iddiasında bulunamaz ve Devlete karşı tazminat hakkı elde edemez.

Gerçek Zararın Hesaplanması ve Değerleme Ölçütleri

Hatalı tapu kaydı nedeniyle ödenecek tazminat miktarı malikin oluşan gerçek zararı kadar olmalıdır. Gerçek zarar, tapu kaydının iptali yüzünden malikin malvarlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı malikin malvarlığı hangi durumda olacak idiyse o durumun tesis edileceği miktardır. Taşınmazın değerlemesine esas alınacak tarih bakımından, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 705 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca mülkiyetin sona erdiği tapu iptali ve tescil kararının kesinleştiği tarihin değerlendirme tarihi olduğu yönünde içtihatlar bulunmakla birlikte, değerlendirme tarihi olarak dava tarihini esas alan kararlar da mevcuttur. Değerlemede, iptal kararının kesinleştiği tarihteki yüzölçümü esas alınır; sonradan yapılan yenileme kadastrosu ile azalan yüzölçümüne göre hesaplama yapılmaz.

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2016/4257, K. 2018/1324Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2016/4257 E.  ,  2018/1324 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi DAVACILAR : … ve Ark. Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili, 29/06/2015 havale tarihli dava dilekçesi ile müvekkillerinin maliki bulunduğu Samsun, … ilçesi, … köyü 614 (yeni 132 ada 19 ) parsel sayılı taşınmazın, Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucunda, Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/187 E. – 2012/457 K. sayılı kararı ile tapu kaydının iptaline ve orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verildiğini, Türk Medenî Kanunun 1007. maddesinde, tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan devletin sorumlu olduğunun düzenlendiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 1.000.-TL'nin tapu iptal kararının kesinleşme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, daha sonra 03/02/2016 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi dava değerini 6.926,36.-TL'ye yükseltmiştir. Mahkemece davanın kabulü ile 6.926,36.-TL'nin iptal hükmünün kesinleştiği 09/09/2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacılara hisseleri oranında verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, 4721 sayılı TMK.nın 1007. maddesine göre açılan tazminat istemine ilişkindir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu … mahallesi eski 614 (yeni 132 ada 10) sayılı parsel, 1977 yılında yapılan tapulama çalışması ile 3106,12 m² yüzölçümü ve tarla niteliğiyle dava dışı 3. kişi adına, satış yoluyla da 03/09/2004 tarihinde 1/3'er hisse ile…, …, … adına tescil edilmiş iken, Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucu Samsun 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/187 E. – 2012/457 K. sayılı kararı ile taşınmazın 406,00 m²'lik kısmının tapusunun iptaline ve orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verildiği kararın 09/09/2014 tarihinde kesinleştiği, davacıların ise tapularının iptal edilmesi nedeniyle uğradıkları zararın tazmini için 26/05/2015 tarihinde işbu davayı açtığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi gereğince, tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle zarara uğrayan kişinin bütün zararlarından Devlet sorumludur. Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak idiyse, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı). Zarara uğrayan kişinin gerçek zararı ise tazminat miktarının belirlenmesinde esas alınacak değerlendirme tarihine göre belirlenecek olup, bu tarih ise zararın meydana geldiği tarihtir. 4721 sayılı TMK’nın 705/2. maddesi uyarınca tapu iptali ve tescil istekli davaların kesinleştiği tarih itibariyle mülkiyet hakkı sona ereceğinden bu tarih itibariyle tapusu iptal edilen gerçek ve tüzel kişilerin zararı oluşacaktır. Dolayısıyla bu tür bir dava, taşınmazların mülkiyetlerinin yitirilmesine ilişkin iptal ve tescil davasının kesinleştiği tarihten sonra açılabileceğinden, mülkiyetin kaybedildiği tarih itibariyle de taşınmazların değerinin tespit edilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Zararın meydana geldiği tarihe göre, tapusu iptal edilen gayrimenkulün niteliği ve değeri belirlenmelidir. Taşınmazın niteliği arazi ise gelir metodu yöntemi ile, arsa vasfında ise değerlendirme gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre hesaplanması suretiyle gerçek değer belirlenmelidir. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; özel mülkiyete konu olamayacak nitelikteki taşınmaz için tapu kütüğünün kişiler adına oluşturulduğu, bu şekilde tapu sicili hatalı olarak tutulduğundan, TMK'nın 1007. maddesi kapsamında Devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu ve davacının gerçek zararının tazmininin gerektiği açıktır. Tapusu iptal edilen taşınmazın arazi niteliğinde olduğu hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığından gerçek zararın, tapu iptal kararının kesinleşme günündeki net gelir metoduna göre hesaplanması doğrudur. Ancak dava, tapu maliki … ile…bey… mirasçıları ve… mirasçısı eşi … tarafından açılmıştır. Tapu maliki …, eşi … dışında çocukları …,… ve…adlı mirasçıları da bulunmakta olup, bu mirasçılar tarafından açılmış bir dava bulunmadığı halde, tapu maliki İsmet…un tek mirasçısı davacı ……muş gibi düzenlenen bilirkişi raporu hükme esas alınarak, taşınmazın tapusunın kısmen iptali sebebiyle belirlenen gerçek zarar karşılığı tazminat bedelinin davacı …,…bey… mirasçıları ve davacı …'un tapu kaydındaki hisseleri ile miras hisselerine düşen miktarla sınırlı olarak davanın kabulü gerekirken, dava açmayan tapu maliki …mirasçılarının hissesine düşen miktar yönünden de davacıların talebini aşar şekilde Hazine aleyhine tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA 22/02/2018 günü oy birliği ile karar verildi.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2019/4665, K. 2020/1863Kaynağı aç
(Kapatılan)20. Hukuk Dairesi         2019/4665 E.  ,  2020/1863 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda kurulan hükmün Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi katılma yolu temyiz eden davacı … tarafından istenilmekle, tayin olunan 03/03/2020 günü için yapılan tebligat üzerine, temyiz eden gelmedi, davalı Hazine vekili Av. … geldi, başka gelen olmadı, açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Daha sonra dosya içindeki tüm belgeler incelenip, gereği düşünüldü: K A R A R Davacılar vekili 04/03/2015 havale tarihli dilekçesinde özetle; … ili, … ilçesi, …mevkii, 4978 parsel sayılı 3450 m² yüzölçümlü tarla vasıflı taşınmazın müvekkiline babasından miras yolu ile intikal ettiğini, daha sonra Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucu … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/130 Esas sayılı dosyasında verilen karar ile tapusunun iptal edilerek orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini belirterek dava konusu taşınmazın rayiç bedelinin fazlaya dair haklarının saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL'sinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalıya yüklenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 29/12/2015 tarihli ıslah dilekçesi ile talep ettikleri tazminat miktarını fazlaya dair haklarını saklı tutmak kaydı ile 408.141,50 TL’ye artırmış, alacağın tamamına tapu iptali ve tescil kararının kesinleştiği tarihten itibaren faiz işletilmesini istemiş, ıslah harcını da yatırmıştır. Mahkemece; davanın kabulüne, 408.141,50 TL’nin 23/06/2009 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazinenin temyizi üzerine Dairenin 17/5/2018 gün ve 2016/9995 E. – 2018/3922 K. sayılı kararıyla bozulmuştur. Hükmüne uyulan bozma kararında özetle; "Mahkemece kurulan hüküm usul ve kanuna aykırıdır. Dosya kapsamından; tazminat istemine dayanak yapılan … ilçesi, …mevkiinde bulunan 4978 parsel sayılı taşınmaz 3450 m² yüzölçümü ve tarla vasfıyla 1990 yılında davacı adına taksim ve hükmen ifraz nedenine dayalı olarak tescil edilmiş, Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucu … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/130 E. – 2008/372 K. sayılı kararıyla taşınmazın tamamının tapusunun iptaline ve orman vasfıyla tesciline karar verildiği, hükmün 23/06/2009 tarihinde kesinleştiği, 04/03/2015 tarihinde ise eldeki dava açıldığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi gereğince, tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle zarara uğrayan kişinin bütün zararlarından Devlet sorumludur. Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır… Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; ormanlar özel mülkiyete konu olamayacak ise de, genel arazi kadastrosu sırasında taşınmaz hakkında kadastro tespit tutanağı düzenlenerek tapu kütüğünün gerçek kişi adına oluşturulduğu, bu şekilde tapu sicili hatalı olarak tutulduğundan, TMK'nın 1007. maddesi kapsamında Devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğu ve davacının gerçek zararının tazmininin gerektiği açıktır. Tapusu iptal edilen taşınmazın arazi niteliğinde kabul edilerek hüküm kurulmasına tarafların bir itirazı bulunmamaktadır. Ancak, dava konusu taşınmaza tapu iptal kararının kesinleştiği tarih olan 23/06/2009 tarihi verileri esas alınmak suretiyle değer biçilmesi gerekirken, bu husus gözetilmeden, 2014 yılı resmi verilerine göre tespit edilen metrakare birim fiyatına endeks uygulanmak suretiyle değer biçen bilirkişi kurulu raporu doğrultusunda hüküm kurulması doğru olmadığı gibi dava konusu taşınmazın konumu ve bilirkişi kurulu raporunda belirtilen özellikleri nedeni ile %450 oranında objektif değer artışı uygulanmasına rağmen şehir haritası üzerinde taşınmazın konumunu gösteren bilirkişi raporu alınmak sureti ile taşınmazın imar parsellerine yakın olup olmadığı, bu değer artışı oranının taşınmaz için yüksek olup olmadığı, denetlenmeden hüküm kurulmuş olması da doğru değildir. O halde mahkemece, yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu marifetiyle yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda, net gelir yöntemine göre ve tapu iptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği tarih itibarıyla taşınmazda meydana gelen gerçek zarar miktarı belirlenmeli, değerlendirme tarihi olan tapu iptal kararının kesinleştiği 2009 yılına ait ürün maliyet ve verim cetvelleri de ilçe tarım müdürlüğünden getirtilerek ve bilirkişilerden uygulanacak objektif değer artışını gerekçelendirdikleri, taşınmazın konumunu ve çevresindeki yakın imar parsellerini de gösterecekleri kroki hazırlamaları istenerek raporu denetleme imkanı sağlanmalı ve oluşacak sonuca göre hüküm kurulmalıdır" hususlarına değinilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucu; 1) Davanın kısmen kabul kısmen reddi ile 386.929,65 TL'nin tapu iptal davasının kesinleşme tarihi olan 23/06/2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiş, hüküm davalı Hazine tarafından temyiz edilmiş, davacı vekilince de katılma yoluyla temyiz edilmiştir. Dava, TMK’nın 1007. maddesine dayalı olarak açılan tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece bozma kararına uyulmuşsa da bozma gerekleri tam olarak yerine getirilmemiştir. Şöyle ki; bozma sonrası alınan ilk ek bilirkişi raporunda taşınmazın yerleşim yerine yakınlığı deniz manzaralı oluşu alt yapı hizmetlerinde yararlanması, imar parsellerine yakınlığı vs gibi özelliklerin objektif değerini arttırdığı ancak 2942 sayılı Kanunun 11. maddesi gereğince objektif değer artışının tespit edilen bedelin % 50 ile sınırlı olacağı belirtilerek % 50 oranında değer artışı öngörülmüş, daha sonra alınan ve mahkemece de hükme esas alınan ek raporda ise taşınmazın belirlenen özelliklei sebebiyle değerinin artacağı, taşınmazın gerçek değerine ulaşılabilmesi için ise objektif değer artışının % 450 olması gerektiği belirtilmiştir. Bilirkişlerce taşınmazın belirlenen ve değerini olumlu etkileyen özelliklerinin, herbirinin ayrı ayrı ve hangi oranda taşınmaza değer kattığı belirlenmeksizin piyasa koşullarına göre belirlenen değerine ulaşabilmesi için objektif değer artışının %450 olarak kabulü doğru bir yöntem değildir. Ayrıca tapunun iptaline karar verildiği ve iptal kararının kesinleştiği tarihte tazminata konu taşınmaz 3450 m² olarak kayıtlı olduğu halde, daha sonra yenileme kadastrosu ile azalan yüzölçümüne değer verilerek hesaplama yapılması da hatalıdır. O halde dava konusu taşınmazın konumu, bilirkişi kurulu raporunda belirtilen özellikleri ve aynı yerden Dairemize intikal eden komşu parsellere ilişkin dava dosyaları da dikkate alınarak, taşınmazların gelir metoduna göre tespit edilen metrekare birim fiyatına ilave edilecek objektif değer artırıcı unsurun, 7139 sayılı Kanunun 27. maddesi ile değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 11/1 md (ı) bendinin "Bu fıkrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ve her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri" hükmünün Anayasa Mahkemesi'nin 10/4/2019 tarih ve 2018/156 E. numaralı kararı ile iptal edildiği de nazara alınarak, mahkemece yeniden tespiti ile tapu kaydının iptaline ilişkin kararın kesinleştiği tarihteki yüzölçümü dikkate alınarak oluşacak sonuca göre tapu sahibinin gerçek zararı saptanmalıdır. Eksik araştırma ve hatalı bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm kurulamaz SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı ve davalı Hazine vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA,temyiz isteminin duruşmalı yapılması nedeni ile Yargıtaydaki duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre 2.540,00.-TL’nin davalıdan alınarak kendisini vekille temsil ettiren davacıya verilmesine, temyiz harcının istek halinde iadesine 16/06/2020 günü oy çokluğu ile karar verildi. (Muhalif) MUHALEFET ŞERHİ Dava, kesinleşmiş orman kadastrosuna göre orman sınırları içerisinde kalan davacılara ait taşınmazın tapusunun iptal edilmesi nedeniyle tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan tazminat (TMK md.1007) istemine ilişkindir. Türk Medenî Kanunun 1007. maddesinde; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder." hükmü yer almaktadır. Davacı vekili dava dilekçesinde müvekkillerinin murisinden intikal eden … ili, … ilçesi, …mevkii 4978 parsel sayılı taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edildiğini ve bu şekilde müvekkillerinin mülkiyet haklarının bedelsiz olarak ihlal edildiğini ileri sürerek tazminat talebinde bulunmuştur. Taşınmazın bulunduğu yerde 1944 yılında yapılan orman kadastrosunda dava konusu yer orman sınırları içerisinde yer almış, yapılan bu kadastro çalışması ilan edilerek kesinleşmiştir. Daha sonra aynı bölgede 1958 yılında yapılan tapulama çalışması sırasında orman tahdit sınırları içerisinde bulunan davaya konu bu taşınmaz, davacıların murisi adına tespit edilmiş, itiraz edilmediği için de kesinleşerek tespit gibi tapu kaydı oluşmuştur. Bir yerde tapulama çalışması (arazi kadastrosu) yapılırken, daha önceden yapılmış olan ve kesinleşen orman kadastrosu var ise bu sınırlara riayet edilerek tapulama çalışmasının yapılması gerekir. Tazminata konu olan taşınmaz 1944 yılında yapılan orman kadastrosu sırasında orman olarak ilan edilip kesinleşen orman tahdit sınırları içerisinde kalan bir yer olduğu sabittir. Ancak buna rağmen aynı yerle ilgili ikinci bir kadastro işlemi yapılmıştır. Anayasamızın 169. maddesinde; "…Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz…" hükmü yer almaktadır. Bu hükümde de açıkça yer aldığı üzere ormanların özel mülkiyete konu olması mümkün değildir. Davaya konu olan taşınmaz, daha önceden ilan edilip ve kesinleşen orman kadastrosuna göre orman niteliğinde olduğundan, özel mülkiyete konu olamayacağı Anayasamızın hükmü gereğidir. Hem Anayasamızın hükmü ve hem de yapılan arazi kadastrosunun ikinci kadastro niteliğinde olması nedeniyle davacı adına yapılan tespit ve tescil, yolsuz tescil niteliğindedir. Hukuk Genel Kurulu Kararlarında ve Dairemizin yerleşik uygulamasında bu tür tesciller yok hükmünde kabul edilmektedir. Her ne kadar şeklen bir tapu kaydı oluşmuş ise de, bu tapu kaydı mülkiyeti kazandıran bir belge niteliğinde değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tapu kaydını tereddütsüz bir mülkiyet belgesi olarak kabul etmekte ise de, Türk Hukukundaki uygulama farklı yöndedir. AİHM, mülkiyet hakkını ve kapsamına belirlerken iç hukuktaki düzenlemeler ile yargısal uygulamaları gözeterek bir sonuca varmaktadır. Buna göre; “orman veya mera gibi alanların kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanılamayacağına dair Türk Hukukundaki düzenlemeler nedeniyle, başvurucuların bu taşınmazların mülkiyetini elde etmelerini sağlayabilecek bir meşru beklentilerinin doğmasının mümkün bulunmadığını…” kabul etmektedir. (Sarısoy ve Diğerleri/Türkiye, B.No: 21303/07, 14.10.2014; Usta/Türkiye, B.No: 32212/11, 27.11.2012) Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2003 gün 2003/20-102 E. – 2013/90 K. sayılı ilamında; "Türk Medeni Kanunun kabul ettiği sisteme göre tapuya tescilin geçerli olabilmesi ve mülkiyet hakkının doğması için geçerli bir hukuksal nedene dayanması zorunludur. Geçerli bir hukuksal nedene dayanmayan tesciller, yolsuz tescil niteliğinde olup sahibine mülkiyet hakkı kazandırmaz… Yolsuz tescille, kamu malı niteliğinde olan taşınmazların özel mülkiyete dönüştürülerek hukuksal niteliklerinin değiştirilmesi hukuken mümkün değildir…" yönünde karar verilmiştir. Aksinin kabulü, Anayasamızın 169. maddesi hükmünün yok sayılması ve dolanılması anlamına gelecektir. Dava konusu taşınmaz yolsuz tescil olduğundan tapu kaydının mülkiyet hakkını temsil etmediği, başka bir deyişle, mülkiyet kazanılmadığı için davacı adına oluşan tapu kaydının iptal edilmesi ile de mülkiyet hakkının ihlal edilmesi söz konusu olmayacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tapunun orman olduğu gerekçesi ile iptal edilmesi durumunda hiçbir bedel ödenmemesini hak ihlali kabul etmiş, makul bir tazminat ödenmesi gereğine değinmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, makul tazminat miktarını, taşınmazın rayiç bedeli olarak kabul eden kararları bulunmaktadır. (29.09.2010 tarih 2010/14-386 Esas ve 2010/427 Kararı). Bu kararlarda önce arazi kadastrosu yapılıp kişi adına tapu kaydı oluştuktan sonraki bir tarihte Orman Kadastrosu yapılarak kişi taşınmazları orman sınırları içerisine alınmıştır. Bu durumdan farklı olarak kanaatimce; öncelikle orman kadastrosunun yapılıp kesinleştiği yerlerde sonradan tesis(arazi) kadastrosu yapılması ve hukuken orman olduğu kesinleşen bir yerin ikinci kadastro olarak yapılan arazi kadastrosu ile mülkiyeti kazanılamayacağı için makul tazminat miktarı taşınmazın rayiç bedeli değil, bu kayda güvenerek tapu sahibinin imar ve ihya çalışmaları nedeniyle taşınmaza yapmış olduğu masraflar ve katmış olduğu müspet değer miktarında olmalıdır. Bu açıklamalar ışığında, davacının tapusunun iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığı iddiası, mülkiyet hakkının hiç doğmaması nedeniyle hukuki gerçeği yansıtmadığı, AİHM'nin içtihadı göz önüne alınarak bir an için Hazine nin sorumlu tutulması gerektiği kabul edilse dahi, hükmedilmesi gereken tazminat miktarının (AİHM kararında geçen makul tazminat) taşınmazın rayiç bedeli değil, tapu malikinin bu kayda güvenerek, imar ve ihya çalışmaları nedeniyle taşınmaza yapmış olduğu masraflar ve katmış olduğu müspet değer miktarında olması gerektiği kanaatinde olduğumdan, taşınmazın rayiç bedeli miktarında tazminata hükmedilmesine ve buna ilişkin araştırmanın yerinde olmadığı yönündeki sayın çoğunluğun gerekçesine katılmıyorum.

Gerçek bedel saptanırken taşınmazın vasfı dikkate alınır. Taşınmaz arazi niteliğinde ise net gelir metodu yöntemi tatbik edilir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 15 inci maddesindeki yöntem uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu marifetiyle yöredeki ürün münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyetine ilişkin resmi veriler ilçe tarım müdürlüğünden getirtilir. Sulu tarım arazisinde yüzde 4, kuru tarım arazisinde yüzde 5 kapitalizasyon faiz oranı esas alınarak ve objektif değer artışı uygulanarak gerçek değer bulunur. Arazideki kendiliğinden yetişen ağaçlar taşınmaz değerine eklenmez. Uygulanacak objektif değer artışında ise taşınmazın değerini olumlu etkileyen özelliklerin her birinin ayrı ayrı hangi oranda değer kattığı gerekçelendirilmelidir; soyut oranlar üzerinden artış kabul edilemez. Arazi vasfındaki taşınmazlar için net gelir yöntemiyle tazminat belirlendiğinden mahkemece ayrıca ecrimisil tazminatına hükmedilemez.

Taşınmazın arsa vasfında kabul edilebilmesi için uygulamalı imar planı ile iskan sahası olarak ayrılmış olması esastır. İmar planında yer almayan bir taşınmazın arsa sayılabilmesi için ise değerlendirme tarihi itibarıyla belediye veya mücavir alan sınırları içinde bulunması, meskun yerler arasında yer alması ve yol, su, elektrik, çöp toplama, kanalizasyon gibi belediye hizmetlerinden fiilen yararlanması gerekir. Arsa vasfındaki taşınmazlarda değerlendirme gününden önceki özel amacı bulunmayan emsal satışlar esas alınarak gerçek değer belirlenir. Emsal taşınmaz imar parseli iken çekişmeli taşınmaz imar uygulaması görmemiş arsa parseli ise emsal karşılaştırması sonucunda bulunan değerden düzenleme ortaklık payı (DOP) oranında indirim yapılması gerekir. Ayrıca belediyeden arsa rayiç bedelleri getirtilerek taşınmazların üstünlük oranları denetlenmelidir.

Tapusu kısmen iptal edilen bir taşınmazın geriye kalan bölümünün yüzölçümü ve geometrik durumu sebebiyle artık yararlanma olanağı kalmamışsa, bu bölümün de bedelinin Hazinece tahsili ile tapusunun iptaline ve Hazine adına tesciline karar verilir.

Tazminat Hesabına Dâhil Edilmeyen Kalemler ve Tahsis İptalleri

Devletin 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesi kapsamındaki sorumluluğu taşınmazın ayni değer kaybına ilişkindir. Bu nedenle emlak komisyon bedeli, tapu harcı, emlak vergisi ve tapu iptal davasındaki yargılama giderleri tazminat hesabına dâhil edilmez.

775 sayılı Gecekondu Kanunu kapsamındaki tahsis işleminin iptali nedeniyle açılan davalarda ise tazminat rayiç değer üzerinden değil, ilgilisi tarafından ödenen bedelin güncellenmiş değeri üzerinden hesaplanır. Bu davalarda husumet Hazineye değil, tahsis işlemini yapan ilgili kamu kurumuna yöneltilmelidir.

Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süreler

Devletin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan sorumluluğu haksız fiil sorumluluğu niteliğinde olmadığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun haksız fiil zamanaşımı hükümleri ve hakkaniyet indirimi uygulanmaz. 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesinde özel bir zamanaşımı öngörülmediğinden 6098 sayılı Kanun'un 146 ncı maddesindeki genel 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Orman kısıtlamalarında zamanaşımı süresi, tapu malikinin tasarruf hakkının fiilen kısıtlandığı tapu kütüğüne şerh düşülmesi veya aleyhe dava açılması gibi tarihlerden itibaren işlemeye başlar.

Genel zamanaşımının yanında kadastro işlemlerine dayalı özel süreler de mevcuttur. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasında kadastro öncesi hak iddialarına dayalı tapu iptali ve tescil talepleri için öngörülen on yıllık hak düşürücü süre kamu düzenine ilişkin olup dava şartı niteliğindedir ve yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden gözetilir. Diğer taraftan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun geçici 7 ve 11 inci maddeleri uyarınca vakıf mallarının tapu sicilinin hatalı tutulmasından kaynaklanan tazminat talepleri 4721 sayılı Kanun'un 1007 nci maddesi kapsamında kalmakla birlikte, zamanaşımı ve hak düşürücü süre anılan geçici maddelerin yürürlük tarihi esas alınarak değerlendirilir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/3083, K. 2026/273Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2025/3083 E.  ,  2026/273 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 37. Hukuk Dairesi SAYISI : 2025/235 E., 2025/1123 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/15 E., 2019/544 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; İstanbul … . Mahallesi … Sokak 65 kapı numaralı 2 09… ada, 15 parselin davacı Vakfın adına tespit ve tescili gerekirken 1935 yıllarında yapılan kadastro çalışmaları sırasında bu yerin sahipsiz yerlerden olduğu mütalaası ile Kadastro Kanununa istinaden Maliye Hazinesi adına tesciline karar verildiği, oysa taşınmazın tespit ve tescil işleminin yolsuz tescil niteliğinde olduğu, 1936 yılı beyannamesi ile bildirilen taşınmazın Maliye Hazinesi adına tescilinden sonra üçüncü kişilere satılmış olması sebebiyle taşınmaz bedelinin talebi için davayı açtıklarını ileri sürerek, ıslahen 504.000,00 TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalı vekili; zararın kaynağını oluşturan usulsüz işlemin dayanağının kadastro çalışmalarından kaynaklandığını, taşınmazın … oğlu …'a ait olmasına rağmen adı geçenin kaçak eşhastan olduğunun tespit edilmesi üzerine Maliye Hazinesi adına tescil edildiğini, hak düşürücü süreye rağmen dava açılmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 08.10.2019 tarihli kararıyla; İstanbul … Mahallesi … Sokak 65 kapı numaralı 2 09… ada 15 parsel sayılı taşınmazın davacı vakıf tarafından tanzim edilerek gerekli makamlara verilen 1328 tarihli eşhas-ı hükmiye cetveli ile 1936 yılı beyannamesinde vakıf malı olarak gösterilmesine rağmen, mezkûr taşınmazın anılan tarihte yürürlükteki Kadastro Kanunu'nun 22/h maddesine göre usulsüz olarak Maliye Hazinesi adına tescil edildikten sonra, … oğlu … adına devredildiği, bu nedenle dava dışı kişi adına kayıtlı bulunduğu, hal böyle olunca, dava konusu taşınmaza ilişkin olarak tapu kaydının iptali ile vakfı adına tescilinin mümkün olmaması nedeniyle davacının zararının tahsili isteminde bulunma yasal hakkının bulunduğu, taşınmazın niteliğine göre davacının isteminin zamanaşımına uğramadığı, gerek emsaller gerekse taşınmazın konumu, geometrik şekli, topoğrafik durumu, merkezi konumu, ulaşım imkanları, belediye hizmetlerinden yararlanma durumu, 2013 emlak rayiç değerleri, taşınmazın dava tarihindeki metrekare birim fiyatının 13.000,00 TL olacağı, bu durumda dava konusu taşınmazın değerinin 591.276,00 TL olduğu, davacı tarafın istinaf incelemesi öncesi yapmış olduğu ıslah dilekçesinde bildirdiği 504.000,00 TL taleple bağlı kalınarak, bu tutarın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; karara karşı, davacı ve davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İSTİNAF Bölge Adliye Mahkemesinin 16.09.2020 tarihli kararıyla; davaya konu taşınmazın, 1935 yılında yapılan kadastro çalışmaları ile taşınmaz maliki … oğlu…'un firari ve kaçak eşhastan olduğu gerekçe gösterilmek suretiyle Maliye Hazinesi adına tescil edildiği, taşınmazın davacı Vakıf tarafından tanzim edilerek gerekli makamlara verilen 1328 tarihli eşhas-ı hükmiye cetveli ile 1936 yılı beyannamesinde vakıf malı olduğu, 1941 yılında hazine tarafından taşınmazın üçünçü şahıslara satıldığı, sonrasında intikal ve satış suretiyle son maliki olan … oğlu …ya devredildiği, davacı …. Kilisesi Vakfının, dava konusu parselin Vakfa ait olduğuna dair 1936 yılı beyannamesini verdiği, keza 1328 tarihli eşhas-ı hükmiye cetvelinin 3. sırasında da akar olarak gösterildiği, uygulama imar planında bulunan ve dava tarihi itibarıyla vasfı arsa olarak belirlenen taşınmazın değerinin resmi veriler ışığında emsal satış yöntemiyle hesaplandığı, ıslah talebine bağlı olarak karar verildiği gerekçesiyle, davalı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; karar, davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ 1. Dairemizin 26.11.2024 tarihli kararıyla davacının sair, davalının tüm temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verildikten sonra "Bölge Adliye Mahkemelerinin duruşma yapmaksızın esas hakkında istinaf incelemesi yapmaları durumuna dair karar verme usulü 6100 sayılı Kanun’un 353. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde düzenlenmiştir. Buna göre Bölge Adliye Mahkemesi; yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı veya kararın gerekçesinde hata edildiği durumlarda düzelterek yeniden esas hakkında karar verir. Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında yer alması gereken hususlar ise aynı Kanun'un 359. maddesinde belirtilmiş olup, buna göre kararda; “Tarafların iddia ve savunmalarının özeti”, “İlk Derece Mahkemesi kararının özeti”, “İleri sürülen istinaf sebepleri” ve “Taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan veya olmayan hususlarla bunlara ilişkin delillerin tartışması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep” yer alması gereken zorunlu unsurlardır. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise; "Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." düzenlemesine yer verilmiştir. Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesince; davalı vekilinin istinaf itirazlarının incelenmesine rağmen davacı vekilinin istinaf itirazları incelenmeden karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir." gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. 2. Bölge Adliye Mahkemesinin ilam başlığında tarih ve sayısı yazılı kararıyla; davacı vekili katılma yoluyla istinaf dilekçesinde, davaya konu tazminat talebinin mahkemece TMK’nın 1007. maddesi uyarınca hükmedildiğini, oysa bu hakkın yeni bir hak olduğunu ve 5737 yasanın geçici 7 ve 11 maddeleri ile getirildiğini belirterek hükmün gerekçesinde tazminat talebinin 5737 sayılı yasa uyarınca kabulü şeklinde düzeltilmesi talebinde bulunmuş ise de söz konusu 5737 sayılı yasanın geçici 7 ve 11 maddeleri uyarınca getirilen tazminat talebi tapusu sicilinin geniş anlamda hatalı tutulmasından kaynaklı olup TMK’nın 1007. maddesine dayalı tazminat kapsamında kalmaktadır. Ancak zamanaşımı ve hak düşürücü süre yönünden 5737 sayılı yasanın geçici 7 ve 11 maddelerinin yürürlük tarihi itibariyle değerlendirme yapılmalıdır. Mahkemece gerekçeli kararda davalı hazinenin zamanaşımı itirazı 5737 sayılı yasanın geçici 7 ve 11 maddeleri uyarınca reddedilmiş olup söz konusu tazminat talebi TMK’nın 1007. maddesine dayalı tazminat kapsamında kaldığı değerlendirilerek davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacı ve davalı vekillerinin istinaf başvurularının reddine karar verilmiş, karar, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. VI. TEMYİZ A.Temyiz Sebepleri Davalı Hazine vekili, davacının hak düşürücü sürede davayı açmadığını, ayrıca zamanaşımı süresinin de dolduğunu, dava konusu taşınmazın Hazine adına tasfiye kanunları gereğince tescil edildiği göz önüne alındığında 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca devlete kalan taşınmaz mallar arasında tasfiye kanunları (Emvali Metruke Kanunları) olması nedeniyle Devlete geçen taşınmaz mallar arasına girmiş bulunmaktadır. Yerel Mahkeme dosyasında alınan bilirkişi raporunda da dava konusu taşınmazın emvali metruke kanunları uyarınca tasfiye edildiği belirtilmiş olmasına rağmen bu durumun dikkate alınmadığını, ayrıca hükmedilen bedelin tamamına dava tarihinden itibaren faiz hükmedilmiş olmasının hatalı olduğunu belirterek, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini istemiştir. B. Gerekçe ve Değerlendirme Uyuşmazlık, davacı Vakfa ait olduğu iddia edilen taşınmazın yolsuz tescili nedeniyle oluşan zararın tazmini istemine ilişkindir. 1. Temyiz olunan kararda belirtilen gerekçeye, alınan bilirkişi raporunun hüküm kurmaya elverişli olduğunun anlaşılmasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2. İlk Derece Mahkemesince hüküm altına alınan miktarın ıslah ile artırılan kısmına ıslah tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerekirken yazılı şekilde alacağın tamamına dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz eden davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Davalı vekilinin, faize ilişkin temyiz itirazlarının kabulüyle; temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi Kararının hüküm fıkrasının (1) numaralı bendinin hükümden çıkartılarak yerine "1-Davanın KABULÜNE, 504.000,00.TL tazminatın 15.000,00 TL'sine dava tarihinden, kalan bedelin ise ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine," ifadesinin eklenmesi suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,21.01.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2024/1747, K. 2024/2866Kaynağı aç
1. Hukuk Dairesi         2024/1747 E.  ,  2024/2866 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/2189 E., 2024/214 K. HÜKÜM/KARAR : Ret / Esastan Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Ayvacık Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/298 E., 2022/251 K. Taraflar arasındaki kadastro öncesi sebebe dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının Çanakkale ili, Ayvacık ilçesi, … köyünde kain 114 ada 39 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, davacıya annesi ve anneannesinden miras yoluyla intikal ettiğini, taşınmazın içinde en az 50-60 yıllık iki odalı dam olduğunu, düzlüğü bahçe olarak kullandığını, zeytin ağaçları bulunan davacının taşınmazının tapuda 17.219,88 m2 yüz ölçümlü olduğunu, davacının 2020 yılının Kasım ayında yaptırdığı ölçümle, yöresel çalılarla pekilenmiş damın bir odasının yani kullandığı taşınmazının yaklaşık 100 m2 yüz ölçümlü kısmının davalı Hazine adına hâli arazi vasfıyla 4.784,10 m2 olarak tespit ve tescil edilen 114 ada 40 parsel sayılı taşınmazın içinde kaldığını, kazandırıcı zamanaşımı koşullarının kadastro tespitinden önce gerçekleştiğini ileri sürerek 114 ada 40 parsel sayılı taşınmazın keşfen belirlenecek yaklaşık 100 m2 yüz ölçümlü kısmının davalı Hazine adına tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde özetle; dava konusu 114 ada 40 parsel sayılı taşınmazın Ayvacık Kadastro Mahkemesinin 1996/146 Esas ve 1997/81 Karar sayılı kararı ile hâli arazi vasfıyla Hazine adına hükmen tescil edildiğini, güneyinden ve doğusundan yol geçmekte olup diğer yönlerinin şahıs arazileri ile çevrili, denize yaklaşık 700 metre mesafede olduğunu, üzerinde … Köy Tüzel Kişiliğine ait 2 adet su deposu olduğunu, su depolarının güvenliğini sağlamak ve rekreasyon alanı olarak kullanılmak üzere köy tüzel kişiliğine tahsis edildiğini, hükmen tescil tarihinden itibaren 20 yıl geçmekle zamanaşımının dolduğunu, Hazine adına oluşan tapu hakkında zilyetlikle iktisaptan söz edilemeyeceğini, ayrıca davacının 40 parsel sayılı taşınmazın mülkiyetinin Hazine'ye ait olduğunu kabul ederek Ayvacık Asliye Hukuk Mahkemesinin 2020/240 Esasına kayden geçit hakkı davası açtığını belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 27.06.2022 tarihli ve 2020/298 Esas, 2022/251 Karar sayılı kararıyla; 114 ada 39 parselin davalı 40 parsel sayılı taşınmaza tecavüzlü kısmının keşfen belirenen toplam değerinin 120.660 TL olduğu, dava konusu 40 parsel sayılı taşınmazın hali arazi vasfıyla, Hazine adına 07.10.1997 tarihinde hükmen tescil edilmesinden davanın açıldığı 21.12.2020 tarihine kadar, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki on yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği, dava konusu taşınmazın tapulu olması sebebiyle de zilyetlikle iktisap edilemeyeceği, davacının zilyetlik süresinin de 20 yılı doldurmadığı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 713 üncü maddesindeki olağanüstü zamanaşımıyla iktisap koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; dava dilekçesinde yazdıkları "kazandırıcı zamanaşımı şartlarının kadastro tespiti öncesinde dolduğuna" dair ifadeleri sehven yazdıklarını, davacının annesi …'ın 114 ada 39 parseldeki taşınmazı babası …'ın 09.10.1987'de ölümünden sonra kullanmaya başladığını, dava konusu taşınmazdaki zilyetliğinin de aynı tarihte başladığını, iktisap için gerekli zilyetliğin kadastro tespitinden önce başlayıp tespitten sonra yasal süresini tamamladığını, 1995 tarihli hava fotoğrafında yapının belirgin olmadığını, ancak mahalli bilirkişi beyanlarıyla damın 1994 yılındaki tesis kadastrosundan önce de mevcut olduğunun anlaşıldığını, hali arazi olan dava konusu taşınmazın iktisabı için imar-ihyanın da aranmayacağını, esasen dava konusu yerdeki delicelerin de davacı tarafından aşılanıp tarımsal faaliyet yapıldığını ileri sürerek İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 31.01.2024 tarihli ve 2022/2189 Esas, 2024/214 Karar sayılı kararıyla; hak düşürücü süre ile mülkiyet hakkının değil, hak arama özgürlüğünün belirli bir süre ile sınırlandırıldığı, bu sürenin de doğrudan kamu düzeniyle ilgili olduğu, dava konusu 114 ada 40 parsel sayılı taşınmazın 07.10.1997 kesinleşme tarihli 1996/146 Esas, 1997/81 Karar sayılı kararına istinaden Hazine adına hali arazi vasfıyla hükmen tescil edildiği, eldeki davanın ise 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra 21.12.2020 tarihinde açıldığı, hak düşürücü süreden davanın reddi gerekirken İlk Derece Mahkemesince esasa girilmesinin yargılama ekonomisi ilkesine uygun düşmediği gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacının annesi …'ın 18 yaşından itibaren dava konusu taşınmaza zilyet olduğunu, kendi taşınmazlarının bir kısmının davalı Hazine adına tescil edildiğini 40 parsel sayılı taşınmaz üstünde köy tüzel kişiliğine su deposu tahsis edildikten sonra yeni öğrendiklerini ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının ortadan kaldırılarak İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararının bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, kadastro öncesi irsen intikâl ve kazandırıcı zamanaşımı nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 inci ve 371 inci maddeleri, 2. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun (3402 sayılı Kanun) 14 üncü ve 17 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713/1 inci maddesi, 3. 3402 sayılı Kanun'un 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Dava konusu Çanakkale ili, Ayvacık ilçesi, … köyünde kain 114 ada 40 parsel sayılı taşınmazın senetsizden 4.784,10 m2 yüz ölçümüyle tarla ve su deposu vasfıyla … Tüzel Kişiliği adına 25.08.1994'te tespit edildiği, tespite itiraz üzerine Ayvacık Kadastro Mahkemesinin 09.07.1997 tarihli ve 1996 Esas, 1997/81 Karar sayılı kararı ile taşınmazın Hazine adına senetsizden hali arazi vasfıyla 4.784,10 m2 yüz ölçümüyle hükmen tesciline karar verildiği, hükmün 07.10.1997 tarihinde temyiz edilmeden kesinleşmesi üzerine Hazine adına tescil edildiği, eldeki davanın 21.12.2020 tarihinde açıldığı anlaşılmakla dava konusu taşınmazın hükmen tesciline dair kararın kesinleştiği 07.10.1997 tarihi ile davanın açıldığı 21.12.2020 tarihi arasında 3402 sayılı Kanun′un 12 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirlenen on yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Hak düşürücü süre dava şartı olup yargılamanın her aşamasında re’sen gözetilmelidir. 3. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı 346,90 TL fazla yatırılan temyiz harcının talebi halinde temyiz edene iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.04.2024 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.

Yargılama Usulü, Islah ve Karar Esasları

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 109 uncu maddesi uyarınca talep konusunun bölünebilir olduğu durumlarda alacağın sadece bir kısmı dava konusu yapılabilir; kalan kısımdan açıkça feragat edilmedikçe kısmi dava açılması feragat anlamına gelmez. Taşınmazın birden çok mirasçıya ait olması halinde mahkemece sadece dava açan mirasçıların paylarıyla sınırlı olarak tazminata hükmedilmelidir; davada yer almayan diğer mirasçıların hisselerine düşen bedel yönünden talep aşılarak tazminat verilemez. Ayrıca 6100 sayılı Kanun'un 297 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca mahkeme hükmünün sonuç kısmında taleplerden her biri hakkında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde hüküm kurulması ve yüklenen borçların gösterilmesi zorunludur.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 109Kaynağı aç
MADDE 109- (1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir. (2) (Mülga: 1/4/2015-6644/4 md.) (3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez. Davaların yığılması
6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 297Kaynağı aç
MADDE 297- (1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar: a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini. b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini. c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri. ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini. d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını. e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi. (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Hükmün yazılması

Hükmedilecek tazminata uygulanacak faiz bakımından dava dilekçesinde talep edilen asıl alacak tutarına dava tarihinden itibaren faiz yürütülür; dava sırasında talep ıslah yoluyla artırılmışsa artırılan kısma ilişkin faiz ıslah tarihinden itibaren işlemelidir. Alacağın tamamına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi usul ve kanuna aykırıdır.

İlk derece mahkemesinin Yargıtay bozma kararına uyması halinde bozma kararı lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak doğar ve mahkeme bozma kararında gösterilen çerçevede karar vermekle yükümlüdür. Yargılama usulü gereğince bozma kararından sonra ıslah suretiyle talep sonucunun artırılması veya değiştirilmesi mümkün değildir. Ayrıca 6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesi direnme kararının temyizini kapsamadığından ve 373 üncü maddesinde duruşmaya yer verilmediğinden, ilk derece mahkemesinin direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamaz.

Hatalı tapu sicili sebebiyle tazminat davası kime karşı ve nerede açılır?

Tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zararlar nedeniyle tazminat davası Hazine aleyhine açılır. Görevli yargı kolu adli yargı olup 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 1007 nci maddesi uyarınca dava tapu sicilinin bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesinde görülür.

Tapu iptal edilmeden yalnızca orman şerhi konulması durumunda tazminat istenebilir mi?

Taşınmazın tapusu henüz mahkemece iptal edilmemiş olsa dahi orman şerhi konulması malikin mülkiyet ve tasarruf hakkını fiilen kısıtladığından, tapu iptal davası beklenmeksizin şerhin kesinleşmesiyle Hazineye karşı tazminat davası açılabilir.

Tazminat davasında faiz hangi tarihten itibaren işletilir?

Dava dilekçesinde istenen asıl tazminat tutarına dava tarihinden itibaren, yargılama sürecinde ıslah ile artırılan miktara ise ıslah tarihinden itibaren yasal faiz yürütülür.

Devlete karşı açılacak hatalı tapu sicili davasında zamanaşımı süresi nedir?

Devletin sorumluluğu haksız fiil kapsamında değerlendirilmediğinden 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146 ncı maddesindeki 10 yıllık genel zamanaşımı süresi uygulanır.

Kıyı kenar çizgisi şerhi bulunan taşınmazı satın alan kişi Devlete dava açabilir mi?

Tapu kütüğünde kıyı kenar çizgisi içinde kaldığına dair şerh bulunan taşınmazı bu durumu bilerek satın alan kişinin dürüstlük kuralına aykırı davrandığı ve kusursuz sorumluluğa dayanamayacağı gerekçesiyle açtığı tazminat talebinin reddi yönünde kararlar bulunmaktadır. Bununla birlikte mülkiyet hakkı iptal edilmediği sürece bu durumun sorumluluğu kaldırmayacağı yönünde karşı oy görüşleri de mevcuttur.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu