Geçersiz Satış Vaadi Sözleşmesinde Ödenen Bedelin İadesi

by Avukat Erdal Ersoy
Geçersiz Satış Vaadi Sözleşmesinde Ödenen Bedelin İadesi

Tapulu taşınmaza ilişkin satış vaadi sözleşmesinin resmi şekle uygun yapılmaması halinde sözleşme hukuken geçersizdir; taraflar bu sözleşmeye dayanarak ifa talep edemez. Bununla birlikte, geçersiz sözleşme kapsamında ödenen bedel sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde geri istenebilir ve taraflar birbirlerine verdiklerini iade etmekle yükümlüdür.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2014/9401, K. 2014/9228Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2014/9401 E.  ,  2014/9228 K. "İçtihat Metni" Davacı …. Isı Yalıtımlı Çift Cam Ve Pvc Pencere Kapı Sistemleri Makine İmalatı İnşaat Taahhüt Tic. Ve San. Lt. Şti ile davalı … aralarındaki alacak davasına dair ….Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 15.05.2013 günlü ve 2012/464 E.- 2013/241 K. sayılı hükmün Onanması hakkında dairece verilen 30.01.2014 günlü ve 2013/17160 E.- 2014/1338 K. sayılı ilama karşı davacı vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir. Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili dilekçesinde; müvekkili şirketin, davalı … ile imzaladığı 31.12.1996 tarihli sözleşme ile 2871 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazları satın aldığını, sözleşme gereği satış bedelinin % 20 si olan 908,20 TL nin peşin, geri kalan 3.632,80 TL nin ise 12 eşit taksitte davalıya ödendiğini, bu sırada müvekkilinin davalı tarafından talep edilen yönetim aidatı ve su kullanım bedellerini de ödediğini, ancak davalının sözleşme konusu taşınmazları 01.07.2009 tarihinde 3. kişiye tapuda devrettiğini belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile, satış bedeli olarak ödenilen toplam 4.541 TL nin denkleştirici adalet ilkesi gereğince ödeme tarihindeki alım gücünün tespiti ile şimdilik 5.500 TL nin ve ayrıca davalıya yönetim aidatı ve su kullanım bedeli olarak ödenilen toplam 4.500 TL nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığını, esas yönünden ise davacının sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine mevzuat gereğince yapılan arsa tahsisinin yönetim kurulu tarafından iptal edildiğini, bu süreçte müvekkili kurumu zarara uğratan davacının bedel iadesi talebinde bulunamayacağını savunarak, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; sözleşmenin ifasının taşınmazların 3. kişiye satışı ile imkansız hale geldiği, bu tarihten sonra davalıya yaptığı ödemeleri kesen davacının ifanın imkansız hale geldiğini satış tarihi veya kısa bir süre sonra öğrenmiş olduğu, davanın ise sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkının öğrenildiği tarihten itibaren yasal süre geçtikten sonra açıldığı gerekçe gösterilerek davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen hüküm; davacının temyiz talebi üzerine Dairemizin 30.01.2014 günlü ve 2013/17160 E. 2014/1338 K. sayılı ilamı ile “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme resmi biçimde yapılmadığından hukuken geçersizdir (MK md.706, BK md 213, Tapu kanunu md 26 ve Noterlik Kanunu md 60). O nedenle, geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda, taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler. Haricen taşınmaz satışına ilişkin sözleşmelerde, 07.06.1939 tarih ve 1936/31 Esas 1939/47 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, Borçlar Kanunun 61 ve 66.maddelerindeki zaman aşımı uygulanmaz. Aynı kanunun 125.maddesindeki 10 yıllık zamanaşımı uygulanır. Taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme olduğundan BK 125.maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Taraflar arasında haricen aktolunan gayrimenkul satış sözleşmesinin 31.12.1996 Tarihli olduğu, davanın ise 07.12.2012'de açıldığı nazara alınarak; sonuç itibariyle zamanaşımı nedeniyle davanın reddine, davacı tarafından temyiz olunan hükmün gerekçesinin değiştirilerek ve düzeltilerek ONANMASINA” karar verilmiş, davacı bu defa karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı vekilinin sair karar düzeltme itirazları yerinde değildir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının, organize sanayi bölgesinde faaliyet gösterebilmek amacı ile arsa tahsisi için davalı idare idareye başvurduğu, akabinde taraflarca akdedilen 31.12.1996 tarihli ve “Satış Vaadi ile Taksitli Arsa Satış Sözleşmesi” başlıklı sözleşme ile 2871 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazların bedeli mukabilinde davacıya satışının vaat edildiği, davacının sözleşme ile kararlaştırılan satış bedelini davalı idareye ödediği, ancak davacının sözleşmede yer alan yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle davalı idarenin yönetim kurulu tarafından 15.04.2000 tarihinde yürürlüğe giren 4562 Sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanununun 18 ve 23. maddeleri ile Organize Sanayi Bölgeleri Uygulama Yönetmeliğinin 108, 110 ve 111 hükümleri uyarınca yapılan arsa tahsisisin iptal edildiği ve taşınmazların 01.07.2009 tarihinde 3. kişiye tahsis edilerek tapu devrinin yapıldığı anlaşılmaktadır. Esasen, taraflar arasında bu hususlarda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, davacının ödediği satış bedelini talep edip edemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, tapulu taşınmazlarının satışına ve satış vaadine ilişkin sözleşmeler resmi biçimde (TMK md.706, BK md 213, Tapu Kanunu md 26 ve Noterlik Kanunu md 60) yapılmadığı takdirde hukuken geçersizdir. Geçersiz sözleşmeye göre, taraflar verdiklerini birbirlerine iade ile yükümlüdürler. Somut olayda; taraflarca imzalanan 31.12.1996 tarihli sözleşme resmi biçimde yapılmadığından geçersiz olup, davacı, geçersiz sözleşmeye dayanarak ödediği bedelin tahsilini istemektedir. Bu durumda, 7.6.1939 günlü ve 1936/31 esas 1939/47 karar sayılı içtihadı birleştirme kararında açıklandığı üzere, BK. nun 66. (TBK. nun 82.) maddesindeki zamanaşımı süresi uygulanmaz. Aynı kanunun 125. (TBK. nun 146.) maddesindeki 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Zamanaşımı süresinin başlangıcı ise, ferağdan cayma ve imtina (ifanın imkansız hale gelme) tarihidir. O halde, mahkemece; taşınmaz satış vaadi için taraflarca imzalanmış olan sözleşmenin geçersiz olduğu gözetilerek, ifanın imkansız hale geldiği, davalı idarenin yönetim kurulunca arsa tahsisinin iptaline ilişkin kararın verildiği tarihin tespit edilmesi ve bu tarih ile dava tarihi arasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçip geçmediğinin belirlenmesi suretiyle davalı tarafın zamanaşımı def'inin incelenmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi, usul ve yasaya aykırıdır. Ne var ki, mahkeme kararının açıklanan bu gerekçe ile bozulması gerekirken zuhulen gerekçe değiştirilerek onandığı anlaşılmakla; davacı tarafın bu yöne ilişkin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 30.01.2014 günlü ve 2013/17160 E. 2014/1338 K sayılı gerekçe değiştirerek onama kararının kaldırılarak hükmün yukarıda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz ve karar düzeltme harçlarının istek halinde davacıya iadesine, 09.06.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2618, K. 2020/184Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2618 E.  ,  2020/184 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 4. Tüketici Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 26.06.2009 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı şirketten (29.12.1995 tarihli adi yazılı) sözleşme ile satın aldığı taşınmazın, bedeli fazlasıyla ödenmesine rağmen sözleşmede kararlaştırılan tarihte teslim edilmediği gibi davalının içerisinde bulunduğu durum nedeniyle ifanın gerçekleşmesinin de mümkün görülmediğini ileri sürerek davalının üstlendiği edimin aynen ifasını, bu mümkün olmaz ise sözleşmeye konu taşınmazın rayiç değerinin tespiti ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bu bedelden şimdilik 80.000TL’nin faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili davaya cevabında ve aşamalardaki yazılı beyanlarında özetle; tüketici mahkemesinin görevli olmadığını, davanın bir yıllık zamanaşımının gerçekleşmesinden sonra açıldığını, taraflar arasındaki harici satış sözleşmesinin şekil şartına uyulmadığından tescil hakkı doğurmayacağını, Jetpa Grup Şirketlerinin ülkedeki başarılı faaliyetlerini hazmedemeyenler tarafından asılsız iddialar ortaya atılarak müvekkilinin ticari itibarının baltalanmak istendiğini, bu çerçevede 4028 sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun’a muhalefet isnadıyla…’ün yargılanmaya başlandığını ve bu kişinin müvekkili dâhil hissedarı olduğu tüm şirketlerle şahsi malvarlığına tedbir konulduğunu, müvekkilinin fiili ve hukuki imkânsızlıklar nedeniyle taahhütlerini yerine getiremediğini, bahsi geçen davanın sona ermesi ve tedbirin kalkması ile birlikte yarım kalan tüm inşaatların tamamlanarak müşterilere tesliminin planlandığını, mücbir sebeple edimini ifa edemeyen müvekkilinin taşınmazın rayicinden sorumlu tutulmasının haksız ve hukuka aykırı olacağını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 4. Tüketici Mahkemesinin 12.10.2011 tarihli ve 2009/378 E.,2011/852 K. sayılı kararı ile; davaya konu dairenin tesliminin imkânsız olduğu, davacının taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerini isteyebileceği, rayicin ise 95.000TL olduğu gerekçesiyle talep edilen miktar üzerinden davanın kabulüyle 80.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 25.09.2012 tarihli ve 2012/15680 E.,2012/20904 K. sayılı kararı ile; “Davacı, davalıdan 29.12.1995 tarihli harici sözleşme ile 984.340.000TL bedel karşılığında anlaşarak konut satın alıp, anlaşılan bedelden fazla olarak 1.030.792.000TL ödediği hâlde, konutun teslim edilemediği gibi resmî satışının da yapılmadığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, konutun dava tarihi itibariyle tespit edilecek rayiç bedelinden 80.000TL'nin en yüksek ticari faiz ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir. Davalı, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Taraflar arasındaki satım sözleşmesine konu taşınmaz tapulu olup tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme resmî biçimde yapılmadığından hukuken geçersizdir(EMK.634 yeni M.K. 706, BK. 213, Tapu K. 26 ve Noterlik K. 60.md.leri). Onedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi, taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda, taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret vardır. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder. Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, davacının 29.12.1995 tarihinde tanzim edildiği dosya kapsamından anlaşılan harici satım sözleşmesi ile davalıya ödediği bedelin akdin ifasının imkânsız hâle geldiği tarihteki ulaşacağı alım gücünün, enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi çeşitli ekonomik etkenlerin ortalamaları alınmak sureti ile belirlenmeli, denkleştirici adalet ilkelerine göre konusunda uzman bilirkişi veya kurulundan açıklayıcı, taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmalı ve bu yolla belirlenecek miktara, istemle bağlı kalınmak üzere hükmedilmelidir. Mahkemenin değinilen bu yönleri gözardı ederek yazılı şekilde hüküm kurmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Yerel Mahkeme 29.01.2014 tarihli ve 2013/4081 E., 2014/30 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler yanında, tarafların geçerli olduğu inancı ile sözleşmeyi imzaladıkları ancak davalının sözleşmenin geçersizliğine dayanarak rayici ödemekten kaçınmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmayacağı, rayiç üzerinden kabul kararının yerinde olduğu, davalısı aynı, davacısı farklı benzer bir olayda Özel Dairenin 30.09.1988 tarihli, 1987/2-2 E.-K. sayılı İçtihadı Birleştirme kararı da gözetilerek bir tarafın edimlerini tümüyle ifa etmesi hâlinde karşı tarafın sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı olduğu yönünde karar verdiği de gözetildiğinde aksi gerekçe ile tüketiciye daha az tazminat ödenmesi sonucunu doğuran uyuşmazlığın Hukuk Genel Kurulunca tartışılmasının yerinde olacağı gerekçesiyle direnme kararı vermiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; resmî şekil şartına uyulmadığından geçersiz olan taşınmaz satış sözleşmesinde, edimlerini tümüyle ifa eden alıcının, edimini ifa etmeyen davalı satıcıdan taşınmazın rayiç değerini isteyip isteyemeyeceği, bu bağlamda davalının sözleşmenin geçersizliğine dayanarak rayiç bedeli ödemekten kaçınmasının hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın temeli taşınmaz satış sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Tapulu taşınmazlarda mülkiyetin devrini öngören her türlü sözleşmenin resmî şekilde yapılması zorunludur. Bu bir geçerlilik koşuludur [4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK), m. 706; sözleşme tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK), m. 213; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK), m. 217; Noterlik Kanunu, m. 60/3; Tapu Kanunu m. 26]. Geçersizlik müeyyidesine bağlanan şekil eksikliğinin hâkim tarafından, taraflarca ileri sürülmese dahi, yargılamanın her aşamasında resen göz önüne alınması gereklidir. 13. Somut olayda, davalı şirket adına kayıtlı arsa üzerinde yine davalı tarafça inşa edilecek Jetkent-3 sitesinden bir dairenin davacıya satışına ilişkin olarak 29.12.1995 tarihli adi yazılı sözleşme, resmî şekil şartına uyulmamakla geçersizdir. Geçersiz sözleşmenin varlığı hâlinde kural olarak taraflar sözleşmenin ifasını ya da ifa karşılığını isteyemezler ise de sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde aldıklarını iade ile yükümlüdürler. Nitekim bu hususlarda Yerel Mahkeme ve Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, eldeki davada davalının sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek taşınmazın rayiç bedelinden sorumlu tutulamayacağı yönündeki savunmasının hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralına aykırılık teşkil edip etmediği noktasında düğümlenmektedir. 14. Hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının ya da başka bir söyleyişle dürüstlük kuralının yasal dayanağı TMK’nın 2. maddesidir. Buna göre, herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır ve bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumayacaktır. Hakkın kötüye kullanılması yasağının temel amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânını sağlamaktır. Madde hükmünün bu özelliği İsviçre Federal Kurulunun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisine sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında, "Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hâllerde MK. m.2, f.2 hükmünün amacı, zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkân sağlamaktır.” şeklinde açıklanmıştır (30.09.1988 T., 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı/İBK). 15. Kişiler arasındaki ihtilâflar ve dolayısıyla hukuk canlı ve değişkendir. Başlangıçta öngörülmesi mümkün olmayan değişim ve ihtiyaçların ortaya çıktığı bazı durumlarda kanunun harfi harfine uygulanması kimi zaman adaletin esaslı unsurlarından olan hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilir. Bu gibi hâllerde hukuk çerçevesinde tümüyle doğru olan bir karar, adil olmayabilir. Dürüstlük kuralı da adalet terazisinde, kanun önündeki hak ile vicdan nazarındaki hakkaniyet arasında, ince bir ayardır. Ancak bu dengede şu husus hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır: Dürüstlük kuralı bir ana kaide, bir çatı norm olmakla birlikte aynı zamanda ikincildir de. Aslonan rasyonel hukuk kurallarının uygulanmasıdır. Zira hukukun asıl anlam ve amacı, hukuki meseleleri kişiden kişiye değişebilecek hakkaniyet hisleriyle değil, kat’i ve açık, herkes için geçerli norm ve prensiplerle çözümlemektir. Hâkim, hayatın sayısız görünümüne kanun koyucunun öngördüğü kaidelerle çözüm bulmaya çalışırken, her hukuki meseleye ona uygun kanun hükmünü uygulamak yerine, dürüstlük kuralının taliliğini unutarak adaletini salt bu esasa dayandırırsa hukukun asıl anlam ve amacını tehlikeye atar. Bu sebepledir ki objektif normun varlığına rağmen dürüstlük kuralının esas alınması gibi çok istisnai olan bu hâlin takdirinde hâkimin azami seviyede ihtiyatlı ve basiretli davranması şarttır. Butlan sonucunu doğuran eksikliği etkisiz bırakabilecek takdir hakkının kullanılmasında her hukuki meselenin kendine özgü koşullarının titizlikle irdelenmesi zorunludur. 16. Türk Medeni Kanunu hakkın kötüye kullanılmasını tarif etmemiş, bir hakkın kullanılmasının hangi koşullarda kötüye kullanma sayılması gerektiği konusunda takdiri uygulayıcıya bırakmıştır. Hak sahibinin hakkını zamanında kullanmasına objektif olarak onda güven uyandıracak davranışlarda bulunmak suretiyle engel olmak, hakları sosyal amaçları dışında kalan başka çıkarları ve sonuçları elde etmek gayesiyle kullanmak, kanun koyucunun tarafları uyarıcı ve koruyucu fonksiyonları nedeniyle şekle tabi tuttuğu işlemleri o şekle uymadan ve bunun sonuçlarını bilmesine rağmen kendi isteğiyle ifa ettikten sonra şekil noksanlığı nedeniyle işlemin hükümsüzlüğünü ileri sürmek gibi dürüstlük kurallarına ters düşen, toplum içinde varlığı zorunlu güven duygusunu istismar eden ve hakların tanınış ve korunuş amaçları yanında sosyal fonksiyonlarıyla da bağdaşmayan davranışlar hakkın kötüye kullanılması yasağının işletilmesine neden olabilecektir (Feyzioğlu, F.N: Medeni Kanunun 50. Yıl Dönümünde Hakkın Kötüye Kullanılması, Medeni Kanunun 50. Yıl Dönümü Sempozyumu, 1. Tebliğler, İstanbul 1978, s. 166,167-Atıf yapan; Yavuz, N.: Tapulu Taşınmazların Haricen Satışı, Yargıtay Dergisi, Temmuz 1993, s. 284). 17. Hukuk sistemimizde, dürüstlük kuralıyla sonuca varılan istisnai hâller kimi zaman içtihadı birleştirme kararları vasıtasıyla objektif bir uygulamaya dönüştürülmüştür. 18. Nitekim Yargıtay Büyük Genel Kurulu 25.01.1984 tarihli, 1983/3 E., 1984/1 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, istisna sözleşmeleriyle ilgili olarak konuyu tartışmış ve istisna sözleşmelerinin bir türü olan inşaat sözleşmelerinde müteahhidin kendi kusuruyla işi belirlenen zamanda bitirmeyerek temerrüde düşmesi nedeniyle sözleşmenin iş sahibi tarafından feshi hâlinde, uyuşmazlıkların kural olarak Borçlar Kanunu’nun 106-108. maddeleri hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerekiyor ise de olayın niteliği ve özelliğinin haklı gösterdiği durumlarda, Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi hükmü gözetilerek sözleşmenin feshinin ileriye etkili sonuç doğuracağının kabul edilmesi gerektiği sonucuna varırken, kanun normlarının yanında tali nitelikte olan dürüstlük kuralının uygulanmasının kimi zaman hakkaniyet gereği zorunlu olduğunu vurgulamıştır. 19. 30.09.1988 tarihli, 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ise, tapulu taşınmaz üzerinde kat mülkiyetine tabi olmak üzere yapımına başlanan taşınmazdan harici sözleşme ile bağımsız bölüm satan kişinin sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralına aykırı olup olmadığı tartışılmış; alıcının tüm borçlarını ifa etmesi, satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının malik gibi kullanmasına izin vermesine rağmen sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek tapuda mülkiyetin devrini gerçekleştirmemesinin iyi niyetle bağdaşmayacağı sonucuna varılmıştır. Konuları benzer olmakla birlikte söz konusu İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan eldeki davaya uygulanma imkânı bulunmamaktadır. Zira somut uyuşmazlıkta davaya konu taşınmazın mahallinde yapılan keşifle su basmanı seviyesinde bırakıldığı tespit edilmiş olup satıcının edimini tümüyle ifa ettiğinden bahsedilemeyeceği açıktır. Buna rağmen karar gerekçesinin yol gösterici olduğu gözden kaçırılmamalıdır. İçtihadı birleştirme kararları, gerekçeleri ile açıklayıcı, sonucu itibariyle bağlayıcıdır. 20. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararında; sözleşmelerde şekil ile şekle aykırılığın hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı ile çatışması incelenmiş olup, söz konusu kararda özetle; şekle uyulmadan yapılan sözleşmelerin geçersiz olduğu belirtilmiş, devamında da “….nitelikleri itibariyle emredici bulunan ve hakim tarafından re'sen gözetilmesi gereken şekle aykırılık ile hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı bir uyuşmazlıkta çatıştığında; hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralıyla şekil şartı kuralının aşılabilmesi için olayın özelliği büyük önem taşımaktadır. Bu hal, Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen kuralın taliliğinin (ikincilliğinin) tabii bir sonucudur ve hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı ancak fevkalade zaruri hallerde uygulama yeri bulabilir…. MK.nun 2. maddesinin ikinci fıkrasıyla, suistimal karakteri doğrudan doğruya aşikar olan hallerde hakların istimali kanuni himayeden mahrum bırakılmıştır. Böyle uyuşmazlıklarda, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı değil, şekil şartı kuralı ihmal edilebilir. Zira İsviçreli Prof.Merz'in de dediği gibi (Medeni Kanun Şerhi art.2, Nr.21), şekli hukuktaki hakkı maddi adalet düşüncesi ve gerekleri sınırlar onu gerçek ölçülerine götürebilir; gerçek hak korunur, şekli veya görünen hak korunmaz. Gerçekten şekle ilişkin hükmün gayesi dışında menfaat temini yoluna gidilmek istenildiği durumlarda yargı hassas olmaya mecburdur. Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tahminine (tatminine) yarar; başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hakim, adalete uygun karar vermeye çağırılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır. Açıklanan nedenlerle, içtihadı birleştirmenin konusu uyuşmazlıklarda ve onunla sınırlı olmak üzere, olayın özelliğine göre hakimin Medeni Kanunun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebileceği sonucuna varılmıştır.” şeklinde açıklanarak, satıcının sözleşmeden kurtulabilmek için kanunun öngördüğü resmî şekil şartına sığınması ve bu suretle mülkiyeti devir borcunu yerine getirmekten kaçınmasının, başka bir anlatımla şekil mecburiyeti koyan kanun hükmünden bu hususta korunmaya değer bir yararı olmaksızın faydalanmaya çalışmasının açıkça hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralını ihlâl ettiği böyle durumlarda şekil şartı kuralının ihmal edilebileceği vurgulanmıştır. 21. Elbette ki şekil eksikliğinden kendi yararına sonuç çıkaran kimse, salt bu sebeple ve hatta karşı taraf bundan zarar görmüş olsa bile, doğrudan hakkını kötü niyetli kullanmış sayılamayacaktır. Aksi takdirde şekil kuralı amaç bakımından etkisini büyük ölçüde yitirecektir. Ancak bireyi olduğu toplumun gerçeklerinden, yaşadıklarından izole edilmesi mümkün olmayan hâkimin, hukuk kuralları ve vicdanıyla sınırlı şekilde ifa etmekle yükümlü olduğu takdir hakkını kullanarak verdiği kararlarına, kanun koyucunun amacına ve kanunun ruhuna uygun şekilde insan kokusu aktarması da adalet sisteminden umut edilen meşru beklentinin hüküm gerekçesiyle vücut bulmuş karşılığı olacaktır. 22. Nitekim kanun koyucu da bu şekilde gerçekleşen taşınmaz satışlarında tüketicilerin mağdur edilebildiğini görmüş ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da çok açık bir düzenlemeye yer verme gereği duymuştur. Buna göre; tüketicinin konut amaçlı bir taşınmazın satış bedelini önceden peşin veya taksitle ödemeyi, satıcının da bedelin tamamen veya kısmen ödenmesinden sonra taşınmazı tüketiciye devir veya teslim etmeyi üstlendiği sözleşmeler olarak tanımlanan (6502 sayılı Kanun m. 40/1) ön ödemeli satış sözleşmelerinin yapı ruhsatı alınmadan yapılması mümkün olmadığı gibi (m. 40/3), konut satışının tapu siciline tescil edilmesi, satış vaadi sözleşmesinin ise noterde düzenleme şeklinde yapılması şeklindeki zorunluluklara aykırı davranılması hâlinde satıcı, sonradan sözleşmenin geçersizliğini tüketicinin aleyhine olacak şekilde ileri süremeyecektir (m.41/1). Söz konusu düzenleme yürürlük tarihi itibariyle (28.05.2014) somut olaya uygulanamaz ise de, kanun koyucunun tüketicilerin şekil kurallarının amacına aykırı şekilde mağdur edilmelerinin önüne geçme saikini yansıtması bakımından değerlidir. 23. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tüketici, uzun vadeye yayılmış, sabit fiyat garantili ödeme koşulları taşıyan kampanya çerçevesinde henüz inşa edilmemiş bir daire satın almış, edimlerini tümüyle ifa etmiş ve dairesinin taahhüt edilen şekilde kendisine teslimini beklemeye başlamıştır. Devam eden süreçte davalı inşaatın bir bölümü kısmen tamamlanmış, davacının satın aldığı blok da dâhil olmak üzere bazı bölümlerse su basmanı seviyesinde bırakılmıştır. Davalı edimini ifa edememesinin sebebi olarak kendilerinin de aralarında yer aldığı grup şirketlerin yöneticisi olan dava dışı kişi hakkında kara para aklama suçlamasıyla yürütülen soruşturmada bu kişinin irtibatlı bulunduğu tüm şirket ve varlıklarına el konulmasını göstermiştir. Gerçek dışı ve haksız isnatlara dayalı olduğunu ifade ettikleri soruşturma çerçevesinde verilen tedbirin kendileri için mücbir sebep oluşturduğunu ifade eden davalı, bir yandan da tedbir kalkar kalkmaz inşaatların tamamlanarak konutların hak sahiplerine teslim edilmek istendiğini savunmuştur. Böylece dairelerin teslim edileceği konusunda duyulan güveni sürdürmeye çalışmış ve sözleşmeyi ayakta tutma çabası görünümü yaratmıştır. 24. Hukuki ilişkinin en başından beri sözleşmenin geçersiz olduğunu her iki taraf da bilmekteyse de, sözleşmenin bir tarafında basiretli davranma yükümlülüğü altında olan bir tacirin, karşısında ise sosyal devlet ilkesi çerçevesinde korunan ve zayıf konumda bulunan tüketicinin yer aldığı gözden kaçırılmamalıdır. Sözleşmenin karşı tarafça ifa edilmemesinde hiçbir kusuru bulunmayan tüketici, boşa çıkan güveni nedeniyle doğan zararını eldeki davayla gidermeyi amaçlamaktayken; yatırımların kapsamının uyandırdığı güven duygusunun da etkisiyle, dava konusu proje dâhil pek çok projede yüzlerce taşınmazı aynı usulle halka arz ederek, girişeceği faaliyetlere finansman sağlayan davalı şirketin, sözleşmenin getirdiği yükümlülüklerden kaçınmak için şekil kurallarının arkasına sığınmasının iyi niyetle bağdaşır yanının bulunmadığı ortadadır. 25. Hâl böyle olunca şekil eksiliğinin ileri sürülmesi açıkça adaletsizlik teşkil ettiğinden, gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için, bu zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkân sağlayan TMK 2/2. maddesi hükmünün işletilmesi, başka bir deyişle hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı değil, şekil şartı kuralının ihmal edilmesi zorunludur. Gerçekten şekle ilişkin hükmün gayesi dışında menfaat temini yoluna gidilmek istenildiği durumlarda yargı hassas olmaya mecburdur. Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tatminine yarar; başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Tüm bunlar karşısında somut olayın özelliği itibariyle davalının sözleşmenin resmî şekilde yapılmadığından geçersiz olduğu, bu nedenle taşınmazın rayiç değerinden sorumlu tutulamayacakları yönünde savunmada bulunmasının hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralına aykırılık teşkil ettiğinin kabulü gerekir. 26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; kanun koyucunun emrettiği şekil koşulunun sözleşmenin tarafları yanında toplum genelini ve kamu düzenini de korumaya yönelik olduğu, şekle aykırı yapılmış sözleşmenin ifa edilmemesi durumunda Borçlar Kanunu’nun temerrüt ile ilgili hükümlerinden istifade edilmesinin mümkün olmadığı, aksi yöndeki kabulün, kanunun geçersiz saydığı bir sözleşmeye geçerlilik atfetme anlamına geleceği, sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde tarafların aldıklarını iadelerinde denkleştirici adalet ilkesinin göz önünde tutulduğu, bu suretle ifa çıkarının karşılığı olan taşınmazın rayiç bedelinden mahrum kalan tarafa geçersiz sözleşme nedeniyle ödediği bedelin rayicine kavuşma imkânı tanındığı, kati hukuk kurallarının takdire dayalı olarak esnetilmemesi gerektiği, 30.09.1988 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının eldeki uyuşmazlığa uygulanamayacağı, bu nedenle direnme kararının, haklı ve yerinde olan Özel Daire bozma kararındaki gerekçelerle bozulması gerektiği yönünde ileri sürülen görüş açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 27. Sonuç itibariyle Yerel Mahkemenin direnme gerekçesi usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 28. Ne var ki davalının uyuşmazlık noktası dışında kalan sair yönlere ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olup davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise doğrudan 13. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 20.02.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Taşınmaz mülkiyeti nakli borcunu doğuran sözleşmelerin, sözleşme tarihi itibarıyla uygulanması gereken 818 sayılı BK 213, 743 sayılı TMK 634, Tapu Kanunu 26 ve Noterlik Kanunu 60. maddeleri uyarınca resmî yazılı şekilde yapılması zorunludur. Bu zorunluluk sözleşmenin geçerliliğine ilişkin olup, bu şekil şartına uymayan bir sözleşme geçerli olarak kabul edilemez. Resmî şekle uyulmaksızın yapılan taşınmaz satım sözleşmelerinin geçerli olmadığı konusunda değişik tarihlerde verilmiş içtihadı birleştirme kararları mevcut olup, 10.07.1940 T. 1939/2 E. 1940/77 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; taşınmaz satışı resmî şekle uyularak yapılmamış ise alıcı da bedeli ödemiş ve taşınmazı teslim alarak kullanmakta olsa dahi sözleşmenin geçerli olmadığı ve taraflarını verdiklerini geri almaya hakkı olduğu, 07.10.1953 T. 1953/8 E. 1953/7 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ise tapuda malik olan kişiden sicildeki kaydın adına düzeltilmesini isteyen kimsenin TMK’nın 634. maddesine uygun bir sözleşmeye dayanması gerektiği belirtilmiştir. 26.11.1980 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, taşınmaz mülkiyetinin geçirimi borcunu yükleyen sözleşmelerin resmî şekilde yapılmasının tarafları koruyucu amacı, tarafları dikkate davet etmek, acele ile yanlış kararlara varmamak ve altından kalkılmayacak yüklere girmemek olarak açıklanmıştır. 30.09.1988 T. 1987/2 E. 1988/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında genel olarak şeklin amacının, bazen taraflardan birinin veya her ikisinin, bazen de üçüncü kişilerin veyahut kamunun yararını korumak, hukuki güvenliği sağlamak olduğu, resmî şekildeki sözleşme belirli bir kamu görevlisi tarafından düzenleneceği için, sözleşmede tarafların irade beyanlarının açık ve kesin olarak belirleneceği, özellikle taşınmazlarda şekil kuralı sayesinde tapu siciline yapılacak olan tescil işlemi için sağlam ve güvenilir dayanak elde edilmiş olacağı, tarafların taşınmazın devrine ilişkin iradelerini resmî memur önünde açıklamaları ve bunun resmî senede geçirilmesiyle; genellikle onların ehliyetsizlik, irade bozukluğu, sözleşme şartlarının resmî senettekinden farklı bulunduğu şeklinde değişik ve gelişi güzel itirazda bulunmalarının güçleşeceği, bu nedenlerle, taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran sözleşmelerin resmî şekil şartına bağlı tutulmasında sadece tarafların değil kamunun da yararının bulunduğu kabul edilmiştir. Aynı İçtihadı Birleştirme Kararında şekle aykırılığın müeyyidesi konusunda, Borçlar Kanununun 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre Kanunun öngördüğü bir şeklin kapsam ve sonuçları hakkında başka bir hüküm konulmamışsa, bu şekle uyulmadan yapılan sözleşmenin sahih olmadığı, diğer bir ifadeyle Kanun, öngördüğü şekli, bir geçerlik (sıhhat) şartı olarak düzenlemiş bulunmakta ve buna uyulmadan yapılan sözleşmelere, "geçersizlik" müeyyidesini (hukuki sonucunu) bağlamakta olduğundan, Medeni Kanunun 634 üncü maddesi ile Borçlar Kanununun 11 ve 213 üncü maddelerinin bu açıklıkları karşısında, tapuda kayıtlı taşınmazın haricen satımına ve noterde düzenleme biçiminde (resen) yapılmamış olan taşınmaz satış vaadine ilişkin sözleşmelerin geçersiz olduğu belirtilmiştir. Burada şekil koşulunun ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması sayılıp sayılmayacağı üzerinde de durulmalıdır. 25.01.1984 T. 1983/3 E. 1984/1 K. Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, Medeni Kanunun 2/2. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânını sağlamak olup bu kuralla Kanunun ve hakkın mutlaklığı kuralına istisna getirilmektedir. Ancak, bu kuralın taliliği (yani ikinciliği) de gözetilerek; öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilecek; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı sonuçlara neden olabildiği bazı istisnai durumlarda da, 2/2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilecektir. 30.09.1988 T. 1987/2 E. 1988/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da bu esaslardan hareketle konu tartışılmış ve şekil koşulunun önceliğine rağmen özel ve istisnai hâllerde hakkın kötüye kullanılması yasağı karşısında bunun ikinci plana atılabileceği kabul edilmiş ancak bunun hangi hâllerde mümkün olduğu konusunda net bir biçimde sınır da çizilmiştir. Bu İçtihadı Birleştirme Kararında; tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetin devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davasının kural olarak kabul edilmeyeceğine; bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hâllerinde; olayın özelliğine göre hâkimin Medeni Kanunun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebileceği sonucuna varılmıştır. Taşınmaz satışına ilişkin sözleşmelerde şekil kuralları ile hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının çatıştığı hâllerde uyuşmazlığın bu İçtihadı Birleştirme Kararı esası alınarak çözümlenmesi gerekir. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde taraflar arasındaki sözleşmede satışa konu taşınmaz A3 Blok 203 nolu daire olarak gösterilmiş olup, tapu kaydına göre A3 blokun tapuda davalı adına kayıtlı 29642 m² yüzölçümlü arsa niteliğindeki taşınmaz üzerinde bulunduğu anlaşılmıştır. Yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporunda A3 blok inşaatın yapımına başlandığı ancak tamamlanan imalatın subasman seviyesinde kaldığı ve bu hâliyle tamamlanma oranının %5 seviyesinde bulunduğu belitilmiştir. Tapuda arsa vasfında olan taşınmaz üzerinde ileride kat mülkiyeti kurulmak üzere bina yapımına başlanmış olsa bile bina henüz subasman seviyesinde olup bağımsız bölümün alıcıya teslim edilmesi ve alıcının da onu malik gibi kullanması söz konusu olmadığından bu İçtihadı Birleştirme Kararına dayanılarak tapu iptali ve tescil talebinde bulunulamaz. İçtihadı Birleştirme Kararları bağlayıcı olup bina yapılıp teslim edilmediği ve henüz alıcı tarafından kullanılmaya başlanmadığı hâlde tapu iptali talebinde bulunulabileceğinin kabul edilmesi İçtihadı Birleştirme Kararının çizdiği sınırlara dahi uyulmaksızın kapsamının genişletilmesi sonucu doğurur ki Kanunun emredici ve kamu düzenine ilişkin olan şekil kurallarının berteraf edilmesine neden olabilecektir. Bu nedenle davacının bu geçersiz sözleşmeye dayalı olarak tapu iptali talebinde bulunamayacağı çok açık biçimde anlaşılmaktadır.. Bu arada davacının alacağın temliki kurallarına göre tapu isteme hakkına sahip olup olmadığı üzerinde de durulmalıdır. Uygulamada yüklenicinin arsa sahibiyle yaptığı kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca kendisine düşen daireleri üçüncü kişiye satması hâlinde bunun, alacağın temliki niteliğinde olacağı ve yazılı yapılmak şartıyla geçerli olacağı yüklenicinin tapuyu hak etmesi hâlinde alacağı temlik alan üçüncü kişiye tapu isteme hakkı vereceği kabul edilmektedir. Somut olayda davalı, bina yapılan taşınmazın sahibi olup arsa sahibi olan üçüncü kişi ile yapılmış bir kat karşılığı inşaat sözleşmesi bulunmamaktadır. O hâlde taraflar arasındaki sözleşmenin alacağın temliki niteliğinde kabul edilmesi ve bu hükümlere göre bir sonuca gidilebilmesi mümkün olmadığından davacının alacağın temliki hükümlerine dayalı olarak da tapu isteyebilmesi mümkün değildir. Bu sözleşme nedeniyle tapu talebinde bulunulamayacak olmasının anlamı bu geçersiz sözleşmenin ifasının istenemeyecek olmasıdır. Sözleşmenin ifasının istenemediği hâllerde müspet zarar ve bu kapsamda ifa çıkarı da istenemez. Taşınmazın rayiç değeri, ifa çıkarı olduğu için geçersiz sözleşme nedeniyle rayiç değerin istenemeyeceği kabul edilmelidir. Sözleşme geçersiz olup ifası istenemeyeceği için taraflar aldıklarını birbirine iadeyle yükümlüdür. Ancak bu iade kapsamı belirlenirken hakkaniyete uygun bir çözümün sağlanması ve taraflardan birinin diğeri aleyhine zenginleşmemesi için denkleştirici adalet ilkesinden yararlanılması gerekir. Bu esaslara uygun olarak taşınmazın rayiç değerinin istenemeyeceği ve denkleştirici adalet ilkesi gereğince iade kapsamının belirlenmesi gerektiğine değinilmiş olan özel daire bozma kararına uyulması gerektiği hâlde rayiç değerin istenebileceği kabul edilerek verilen direnme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan direnme uygun bulunarak miktarı incelenmek üzere daireye gönderilmesi yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

Hangi Sözleşmeler Geçersiz Sayılır?

Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması resmi şekilde düzenlenmiş olmalarına bağlıdır (TMK m. 706). Tapulu taşınmazların satışı ve satış vaadi, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 ile birlikte değerlendirildiğinde, resmi biçimde yapılmadıkça hukuki sonuç doğurmaz. Yürürlükteki Türk Borçlar Kanunu kapsamında taşınmaz satışı vaadi, geri alım ve alım sözleşmeleri resmi şekilde düzenlenmedikçe geçerli olmaz (TBK m. 237/2). Sözleşme tarihi 6098 sayılı TBK'nın yürürlüğünden öncesine denk geliyorsa mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun ilgili hükmü uygulanır; hangi kanunun esas alınacağı sözleşme tarihine göre belirlenir. Karar metinlerinde yer alan geçersizlik saptaması yargısal yoruma dayanmaktadır. Söz konusu geçersizlik, noter önünde düzenleme şeklinde yapılmayan harici sözleşmeler bakımından geçerlidir; noterde düzenleme biçiminde kurulan satış vaadi sözleşmesi ise geçerli kabul edilmektedir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/951, K. 2018/10598Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2017/951 E.  ,  2018/10598 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ:ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı, davalıların murisi …'e ait olan 1.857,82 metrekarelik taşınmazın 600 metrekarelik kısmını 12.04.1999 tarihinde 2.000.000.000 TL (eski Türk Lirası) karşılığında gayrimenkul satış sözleşmesi ile davalıların murisinden satın aldığını, satın aldığı yerin kendisine tesis edildiğini, aradan uzun süre geçmesine rağmen tapu devrinin gerçekleşmediğini belirterek; fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydı ile, taşınmazın 600 metrekarelik kısmın piyasa değeri olan 40.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalılar, davanın öncelikle zamanaşımından, aksi takdirde esastan reddini istemişlerdir.Mahkemece; davanın zamanaşımından reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, harici satış sözleşmesi gereğince ödenen satış bedelinin, taşınmazın tapuda devrinin yapılmaması nedeniyle sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre davalılardan istirdadı istemine ilişkin alacak davasıdır.Davaya konu taşınmaz, tapuya kayıtlı bir yerdir. Tapulu taşınmazların satış ve devirleri TMK nun 706, Borçlar Kanununun 213, Tapu Kanununun 26, Noterlik Kanununun 60/3 ve 89.maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuki sonuç doğurmazlar. Yapılan bu tür satışlar mutlak butlanla batıl (yok hükmünde) sayılmaktadır.07.06.1939 tarih 1936/31 Esas ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında; “Taşınmazın haricen satışına ve satışı vaadine ilişkin muameleler kanunen geçerli bulunmamış ise de, satıcının bu işte görevli memur önünde ferağın icrasını ve aksi takdirde almış olduğu bedelin geri verileceğini taahhüt etmiş ve alıcıyla aralarında kararlaştırılmış bulunan bedeli bu şartla satıcıya vereceğini üstlenmiş ise bu gibi uyuşmazlıklar Borçlar Kanununun 125. maddesine göre on yıllık zamanaşımına bağlıdır. Zamanaşımı süresinin başlangıcı, ferağdan dönme ve vazgeçme tarihidir” denilmektedir. Şu halde, satıcı geçerli bir sözleşme yapmadığı takdirde aldığı satış bedelini geri vermeye mecburdur. Bu nedenle alıcı, satıcının ferağ vermesini bekler. Ferağ verme yönündeki ümidi kesildiği takdirde, verdiği parayı isteme hakkı doğar. İşte satış parasının geri verilmesi davalarında zamanaşımının başlangıcı bu ümidin kesildiği veya satışın yapılmasının imkan dahilinden çıktığı ya da tapuda devir yapma olanağının ortadan kalktığı tarih olmaktadır.Taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme olduğundan dava, BK.nun 125.maddesine (6098 sayılı BK.'nun 146.maddesine) göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi, satış bedeline ilişkin paranın verildiği tarih değil, sözleşme geçersiz olsa da satıcının rıza ve ihtiyariyle taahhüdünü her zaman yerine getirebileceği göz önüne alınarak bunun ifasını beklemek durumunda bulunan alıcı için, ancak davaya konu taşınmazın tapuda ferağ ümidinin ortadan kalktığı veya ifanın imkansız hale geldiği tarihtir.Eldeki davada; İlçe Tapu Sicil Müdürlüğünün 19.01.2015 ve 33631769/133 sayılı yazısı ile … Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğüne muris adına kayıtlı dava konusu taşınmazdaki hissenin 300 metrekaresinin bölünerek satışının yapılmasının 5403 sayılı yasa kapsamında karşılanıp karşılanmayacağı hususunun sorulduğu, müzekkere cevabının dosya içerisinde bulunmadığı ancak davacı vekilinin 12.11.2015 tarihli dilekçesi ile … Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğünce taşınmazın bölünmesine muvafakat edilmediğini belirttiği görülmüştür. Bu durumda taraflar arasında yapıldığı iddia edilen harici satım sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği tarih, söz konusu ilçe müdürlüğünün cevabi yazısıdır. Bu yazı cevabının davacı vekilinin belirttiği şekilde olmaması halinde ise davalıların murisinin ölüm tarihidir. Bu tarihlerinde 2015 yılı içerisinde olduğu dosya kapsamından anlaşılmakla bu tarihler itibariyle dava konusu edilen alacak muaccel hale gelmiştir. Dava ise, 05/06/2015 tarihinde açılmıştır.Mahkemece; taraflar arasında yapıldığı iddia edilen harici satım sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği tarihten itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde davanın açıldığı gözetilerek, zamanaşımı definin reddine karar verilerek, işin esasının incelenmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçeler ile davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK'nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.10.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 237Kaynağı aç
MADDE 237- Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesi şarttır. Taşınmaz satışı vaadi, geri alım ve alım sözleşmeleri, resmî şekilde düzenlenmedikçe geçerli olmaz. Önalım sözleşmesinin geçerliliği, yazılı şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. B. Satış ilişkisi doğuran haklar I. Süresi ve şerhi
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 706Kaynağı aç
Madde 706- Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmî şekilde düzenlenmiş bulunmalarına bağlıdır. Ölüme bağlı tasarruflar ve mal rejimi sözleşmeleri, kendilerine özgü şekillere tâbidir. 2. İşgal
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2014/16520, K. 2015/2900Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2014/16520 E.  ,  2015/2900 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : SERİK 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 18/02/2014 NUMARASI : 2012/134-2014/106 Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle daha önceden belirlenen 24.02.2015 duruşma günü için tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Av. C.. Z.. geldi. Karşı taraf davacı asil F.. K.. ile vekili Av. A.. S.. geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00'e bırakılması uygun görüldüğünden, belli gün ve saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili dava dilekçesinde, kardeş olan tarafların, davaya konu taşınmazda hisse sahibi olduklarını, davalının hissesini 10.08.1973 tarihli harici gayrimenkul satış sözleşmesiyle 60.000 TL'ye müvekkiline sattığını, satış tarihinden itibaren müvekkilinin taşınmazı tek başına kullandığını, davalının, dava tarihi itibariyle taşınmazın ferağını vermeyeceğini bildirdiğini, müvekkilinin 1973 yılında ödediği satış parasının denkleştirici adalet ilkesi gereğince dava tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün tespit edilerek davalıdan tahsili için eldeki davayı açtıklarını belirterek; fazlaya ilişkin talep haklarını saklı tutup, 25.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 11.02.2014 tarihli ıslah dilekçesiyle talebini 86.503,51 TL artırarak 111.503,51 TL'ye yükseltmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin, davaya konu taşınmazdaki hissesini harici sözleşmeyle davacıya sattığını ancak satışın yapıldığı 10.08.1973 tarihi itibariyle davacının intikale yönelik bir girişimde bulunmadığını, talebin zamanaşımına uğradığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir. Mahkemece; davanın kabulü ile 111.503,51 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm, davalı vekili tarafından duruşma istemli olarak temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde görülmeyerek reddedilmiştir. Dava, harici satış sözleşmesi gereğince ödenen satış bedelinin, taşınmazın tapuda devrinin yapılmaması nedeniyle sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre davalı satıcıdan istirdatı istemine ilişkin alacak davasıdır. Taraflar arasında imzalanan "tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme" resmi şekilde yapılmadığı için hukuken geçersizdir. (TMK. m 706, BK. m 213, Tapu Kanunu 26 ve Noterlik Kanunu 60) Bu nedenle de geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Davacı (alıcı) ancak ödediği satış bedelini sebepsiz zenginleşme kuralları gereğince geri isteyebilir. Satışa konu taşınmazın zilyetliği alıcıya devredilmiş ise zilyetlik devam ettiği süre zamanaşımı işlemez. Zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi; satış bedeline ilişkin paranın verildiği tarih değil, sözleşme geçersiz olsada satıcının rıza ve ihtiyari ile taahhüdünü her zaman yerine getirebileceği gözönüne alınarak bunun ifasını beklemek durumunda bulunan alıcı için ancak davaya konu taşınmazın tapuda ferağ ümidinin ortadan kalktığı veya ifanın imkansız hale geldiği tarihtir. Taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme bulunduğundan dava 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. (07.06.1939 tarih 1936/31 E ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçt.Bir. Kararı) Somut olayda, harici satış sözleşmesine konu taşınmazın zilyetliğinin davacı alıcıya devredildiği ve dava tarihine kadar davacı alıcının taşınmazdaki zilyetliğinin devam ettiği bu nedenle davalı satıcının zamanaşımı def'inin yerinde olmadığı açıktır. Sebepsiz zenginleşme, bir kimsenin mal varlığının haklı bir sebep olmaksızın diğer bir kimsenin mal varlığı aleyhine çoğalması olup, sebepsiz zenginleşme gereğince verilenlerin iadesi sağlanırken ödenen paranın ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması, başka bir deyişle denkleştirici adalet ilkesinin uygulanması gerekir. Denkleştirici adalet ilkesi, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek, kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Bu bağlamda davacının ödediği 60.000 TL'nin 10.08.1973 tarihinden dava tarihine kadar ulaştığı alım gücünün uzman bilirkişi raporu ile çeşitli ekonomik etkenlerin altın ve döviz kurlarındaki artışın, maaş artış oranları ile ÜFE artış oranı ile ilgili değerlerin ortalaması alınarak oluşacak sonuca göre hüküm kurulması gerekir. Somut olayda mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda; denkleştirici adalet ilkesine göre tazminat hesabı yapılırken sadece altın, döviz ve faiz değerleri esas alınmış, enflasyon, maaş artışları, üretici ve tüketici fiyatları endeksleri gibi çeşitli ekonomik etkenlerin ortalamaları alınmamıştır. Raporda dikkate alınan etkenler, denkleştirici adalet ilkesine göre hesaplama yapılması için yeterli olmayıp, rapor, hüküm kurmaya elverişli değildir. Hal böyle olunca mahkemece, denkleştirici adalet kuralı gereğince harici taşınmaz satış sözleşmesi nedeniyle ödenen paranın çeşitli ekonomik etkenler nedeni ile azalan alım gücünün; enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar ile memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışların ortalamaları alınarak ödediği tarihten dava tarihine kadar ulaşacağı alım gücünün değerinin ne olabileceği konusunda uzman bilirkişiden yerleşik Yargıtay İçtihatlarına uygun ve denetime elverişli rapor alınmak suretiyle hesaplatılması ve hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yetersiz bilirkişi raporu doğrultusunda hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir. Kabule göre de, davacı taraf 05.03.2012 tarihli dava dilekçesinde 25.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsili talep etmiş, 11.02.2014 tarihli ıslah dilekçesiyle talep sonucu 86.503,51 TL artırılarak toplam 111.503,51 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faziyle birlikte tahsilini istemiştir. Müddeabihin ıslah ile artırılan kısmına ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalı taraf için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.100 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalı tarafa verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Geçerli bir satış vaadi sözleşmesinde edimin ifasının imkânsız hale gelmesi, geçersiz sözleşmeden farklı hukuki sonuçlar doğurur. Geçerli sözleşmede alıcı, sözleşmeden kaynaklanan haklarına dayanarak taşınmazın edimin ifasının imkânsız hale geldiği tarihteki rayiç değerinin ödenmesini talep edebilir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2012/12159, K. 2012/27686 sayılı kararında, geçerli sözleşmede rayiç değer yerine geçersiz sözleşmelere özgü denkleştirici adalet yönteminin esas alınmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu saptamıştır. Bu nedenle geçerli ve geçersiz sözleşmelere uygulanacak iade yönteminin birbirine karıştırılmaması gerekir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2012/12159, K. 2012/27686Kaynağı aç
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi         2012/12159 E.  ,  2012/27686 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı, davalı avukatınca duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili avukat … ve davalı SGK vekili avukat …'un gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, 3995 sayılı yasa ile davalı … Sigortalar Kurumuna devredilen, …. A.Ş. Emekli, … ve Sosyal Yardım Vakfının, 21.6.1971 tarihinde noterde düzenlenen satış vaadi sözleşmesi ile dava dışı …’ten, … İlçesi 246 parselde bulunan 31.300 m2 lik taşınmazın 7042 m2’lik kısmını satın ve devir aldığını, daha sonra da yine noterde düzenlenen 5.8.1983 tarihli satış vaadi sözleşmesi ile bu taşınmazı davacı Vakfın satın aldığını, söz konusu taşınmazın kadastro çalışmaları sonunda, … Kadastro Mahkemesinin 2000/15 esas sayılı dosyası ile verilen karar üzerine, dava dışı … ve 102 kişi adına tapuya tescil edildiğini, … murisleri aleyhine açmış oldukları tapu iptali ve tescil davasının ise, taşınmazın bir başka kişiye daha satışının vaad edildiği gerekçesiyle reddedildiğini, böylece taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, satış vaadine konu olan 246 parsel sayılı taşınmazın 7046 m2’lik kısmının, 2012/12159-27686 edimin ifasının imkansız hale geldiği 19.11.2007 tarihi itibariyle belirlenecek değeri üzerinden olmak üzere şimdilik 20.000,00 TL’nin 19.11.2007 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiş, 16.3.2009 tarihli ıslah dilekçesi ile de, talep miktarını 1.232.000,00 TL’ye çıkarmıştır. Davalı, dava konusu taşınmazın mülkiyetinin kendilerine intikal etmediğini, kuruma karşı dava açılamayacağını savunarak, davanın gerek husumet, gerekse esastan reddini dilemiştir. Mahkemece, hükme esas alınan 24.12.2009 tarihli bilirkişi raporu gereğince, “satış konusu taşınmaza ilişkin açılan tapu iptal tescil davasının reddedilip kesinleştiği 19.11.2007 tarihi itibariyle edimin ifasının imkansız hale geldiği, davacının, sebepsiz zenginleşme hükümlerine ve denkleştirici adalet ilkesine göre, ödemiş olduğu satış bedelinin, 19.11.2007 tarihi itibariyle ulaştığı alım gücü karşılığını talep edebileceği” kabul edilerek, davanın kısmen kabulüne, 17.762,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Davacının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; 21.6.1971 tarihli noter satış vaadi sözleşmesi ile, … … İlçesi …köyünde bulunan ve daha sonra kadastro tespiti sırasında dava dışı … adına tespit edilen 246 sayılı kadastro parselindeki 7040 m2lik kısmın, … tarafından, Türkiye Öğretmenler Bankası T.A.Ş. Emekli, … ve Sosyal Yardım Sandığı Vakfına bedeli karşılığında satışının vaad edildiği, adı geçen vakıf tarafından da 5.8.1883 tarihli noter satış vaadi sözleşmesi ile aynı yerde bulunan 271, 272, 249 parsellerle birlikte davacı Vakfa satışının vaad edildiği, ancak bölgede Kadastro işlemlerinin tamamlanmaması nedeniyle taşınmazların tapu devirlerinin yapılamadığı, bu arada 3995 sayılı Yasa gereğince Bakanlar Kurulunun 5.6.1995 tarih ve 95/6965 sayılı kararı ile Türkiye Öğretmenler Bankası T.A.Ş. Emekli, … ve Sosyal Yardım Sandığı Vakfının aktif ve pasifleriyle birlikte davalı kuruma devredildiği, daha sonra da satışı vaad edilen dava konusu taşınmaz dışındaki üç adet taşınmazın tapusunun satıcı Vakfın halefi olarak davalı adına tapuya tescilinin sağlandığı, dava konusu taşınmazın ise, kadastro Mahkemesinde yapılan ve davalının da müdahil olarak katıldığı yargılama sonrasında dava dışı … 2012/12159-27686 ve 102 arkadaşı adına tescil edildiği, davacı tarafından … mirasçıları aleyhine, davaya konu satış vaadi senedine dayanılarak … 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/119 esas sayılı dosyası üzerinden, 246 parseldeki 7040 m2 lik payın iptali ile Vakıf adına tesciline ilişkin açılmış olan tapu iptal tescil davasının da reddedilerek 19.11.2007 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Dava konusu tazminat isteminin dayanağı olan, noterde düzenleme şeklinde yapılan satış vaadi sözleşmesi, geçerli bir sözleşme olduğundan, davacı satış konusu taşınmazın, edimin ifasının imkansız hale geldiği tarihteki rayiç değerinin ödetilmesini talep edebilir. O halde mahkemece satışı vaad edilen taşınmazın, edimin ifasının imkansız hale geldiği tarih itibariyle rayiç değeri belirlenerek, belirlenecek bu miktar üzerinden hüküm kurulması gerekirken, geçersiz sözleşmelerde uygulanan denkleştirici adalet ilkesine göre, ödenen satış bedelinin alım gücü karşılığının tahsiline karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. . SONUÇ: 1. bent gereğince davalının temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, 900,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, peşin alınan 17.15 TL. temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 4.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Hukuki Dayanak: Sebepsiz Zenginleşme ve Denkleştirici Adalet

Hukuken geçersiz olan bir sözleşme taraflara geçerli bir sözleşmedeki gibi hak ve borç doğurmaz. Geçersizlik hâlinde taraflar arasındaki ilişki sebepsiz zenginleşme, diğer bir ifadeyle haksız iktisap kuralları çerçevesinde tasfiye edilir. Bu tasfiyenin temelinde denkleştirici adalet ilkesi yatmaktadır: haklı bir sebep olmaksızın başkasının malvarlığından yararlanarak kendi malvarlığını artıran kişi, elde ettiği kazanımı geri vermek ve gerçek anlamda eski hale getirmekle yükümlüdür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2618, K. 2020/184 sayılı kararında da bu ilkenin haksız iktisabın tasfiyesinde hiçbir zaman göz ardı edilemeyeceğini vurgulamıştır.

Geçersiz sözleşme kapsamında ödenen satış bedelinin nasıl iade edileceği konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2618, K. 2020/184 sayılı davanın yargılama sürecinde iki ayrı değerlendirme öne çıkmıştır: Özel Daire bozma gerekçesinde, bedelin nominal olarak iadesinin yetmediği; paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki düzeye ulaştırılması gerektiği, aksi hâlde aradaki farkın iade borçlusunun elinde haksız zenginleşme olarak kalmaya devam edeceği savunulmuştur. HGK çoğunluğu ise somut olayın koşullarını değerlendirerek taşınmazın rayiç değerinin de istenebileceğine hükmetmiştir; bu sonuç, tarafların edimlerini tamamen ifa etmiş olmasının somut koşulları çerçevesinde hakkın kötüye kullanılması yasağı (TMK m. 2/2) üzerine kurulmuştur. Karar içinde yer alan karşı oy ise rayiç değerin geçersiz sözleşmede istenemeyeceğini ve denkleştirici adalet ilkesine göre iade kapsamının belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Her iki yaklaşım da somut koşullara bağlıdır ve her davada ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir.

TBK Kapsamında İade Borcunun Sınırları

Türk Borçlar Kanunu m. 79/1 uyarınca iyiniyetli zenginleşen, iade talebinin yapıldığı sırada elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısım dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. Başka bir deyişle, iyiniyetli zenginleşen zenginleşmenin tamamını iade etmek zorunda değildir; ancak elden çıktığını ispat etmesi gerekir. Buna karşılık, TBK m. 79/2 gereği zenginleşen iyiniyetli olmaksızın zenginleşmeyi elden çıkarmışsa ya da elden çıkarırken ileride geri vermek zorunda kalabileceğini hesaba katması gerekiyorsa, zenginleşmenin tamamını geri vermekle yükümlüdür.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 79Kaynağı aç
MADDE 79- Sebepsiz zenginleşen, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. Zenginleşen, zenginleşmeyi iyiniyetli olmaksızın elden çıkarmışsa veya elden çıkarırken ileride geri vermek zorunda kalabileceğini hesaba katması gerekiyorsa, zenginleşmenin tamamını geri vermekle yükümlüdür. II. Giderleri isteme hakkı

Zamanaşımı: Süre, Başlangıç Tarihi ve Özel Durumlar

Geçersiz bir taşınmaz satış veya satış vaadi sözleşmesine dayanan bedel iadesi davası, TBK m. 146 (eski BK m. 125) uyarınca on yıllık genel zamanaşımına tabidir. Sebepsiz zenginleşme hukukunda TBK m. 82/1, geri isteme hakkının öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıllık bir zamanaşımı öngörmektedir; ancak bu iki ayrı normdaki on yıllık süreler birbirinden farklıdır. Geçersiz taşınmaz satışlarında Yargıtay içtihadı, taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme ilişkisi bulunduğundan TBK m. 82'deki sebepsiz zenginleşmeye özgü zamanaşımını değil, TBK m. 146'daki on yıllık genel zamanaşımını uygulamaktadır; bu ayrım 07.06.1939 tarihli ve E. 1936/31, K. 1939/47 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'na dayandırılmakta olup Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2014/9401, K. 2014/9228 sayılı kararında açıkça ortaya konulmuştur.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 82Kaynağı aç
MADDE 82- Sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Zenginleşme, zenginleşenin bir alacak hakkı kazanması suretiyle gerçekleşmişse diğer taraf, istem hakkı zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir. İKİNCİ BÖLÜM Borç İlişkisinin Hükümleri BİRİNCİ AYIRIM Borçların İfası A. Genel olarak I. Şahsen ifa zorunluluğunun olmaması
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2016/17366, K. 2017/1184Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2016/17366 E.  ,  2017/1184 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacılar, murisleri ile davalının kardeş olduklarını , davalının annelerinden kalan taşınmazlardaki payını murislerine devrettiğini, bedelini aldığını, murisi ibra ettiğini, devrin sağlanmadığını, sebepsiz zenginleştiğini ileri sürerek 1500 TL nin davalının malvarlığına girdiği 10/05/1969 tarihinden dava tarihine kadar ulaştığı alım gücünün denkleştirici adalet ilkesine göre belirlenerek faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını ileri sürerek esastan da reddini istemiştir. Mahkemece, davacıların alacağının gerek BK nun gerekse TBK nun sebepsiz zenginleşmeye ait hükümlerine göre zamanaşımına uğradığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-Davaya konu taşınmazlar, harici satışın yapıldığı tarihte tapuya kayıtlı yerlerdir. Tapulu taşınmazların satış ve devirleri T M K nun 706, Borçlar Kanununun 213, Tapu Kanununun 26, Noterlik Kanununun 60/3 ve 89.maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuki sonuç doğurmazlar. Yapılan bu tür satışlar mutlak butlanla batıl (yok hükmünde) sayılmaktadır. 07.06.1939 tarih 1936/31 Esas ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında; “Taşınmazın haricen satışına ve satışı vaadine ilişkin muameleler kanunen geçerli bulunmamış ise de, satıcının bu işte görevli memur önünde ferağın icrasını ve aksi takdirde almış olduğu bedelin geri verileceğini taahhüt etmiş ve alıcıyla aralarında kararlaştırılmış bulunan bedeli bu şartla satıcıya vereceğini üstlenmiş ise bu gibi uyuşmazlıklar Borçlar Kanununun 125. maddesine göre on yıllık zamanaşımına bağlıdır. Zamanaşımı süresinin başlangıcı, ferağdan dönme ve vazgeçme tarihidir” denilmektedir. Şu halde, satıcı geçerli bir sözleşme yapmadığı takdirde aldığı satış bedelini geri vermeye mecburdur. Bu nedenle alıcı, satıcının ferağ vermesini bekler. Ferağ verme yönündeki ümidi kesildiği takdirde, verdiği parayı isteme hakkı doğar. İşte satış parasının geri verilmesi davalarında zamanaşımının başlangıcı bu ümidin kesildiği veya satışın yapılmasının imkan dahilinden çıktığı ya da tapuda devir yapma olanağının ortadan kalktığı tarih olmaktadır. Taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme olduğundan dava, BK.nun 125.maddesine (6098 sayılı BK.'nun 146.maddesine) göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi, satış bedeline ilişkin paranın verildiği tarih değil, sözleşme geçersiz olsa da satıcının rıza ve ihtiyariyle taahhüdünü her zaman yerine getirebileceği göz önüne alınarak bunun ifasını beklemek durumunda bulunan alıcı için, ancak davaya konu taşınmazın tapuda ferağ ümidinin ortadan kalktığı veya ifanın imkansız hale geldiği tarihtir. Somut olayda, davaya konu edilen taşınmazların davacıların murisinin ve davalının anneleri olan ve 1949 yılında vefat eden Müzeyyen Kutlu adına tapuya kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Müzeyyen Kutlu'nun veraset belgesine göre de davacılar ve davalı mirasında pay sahibidir . Davacılar sözleşmenin ifa edileceğine dair umutlarından dava tarihi itibari ile vazgeçmişlerdir . 2- Ayrıca davacıların taşınmazlardaki zilyedliği devam ediyor ise, zamanaşımının işlemeye başlaması da mümkün değildir. Zira, zamanaşımının başlayacağı tarih davacıların elinden taşınmazların çıktığı tarihtir. Mahkemece davacıların davaya konu taşınmazlardaki zilyetlik durumlarının araştırılmaması da isabetli bulunmamıştır. Bu durumda, mahkemece; davalının zamanaşımı def'i reddedilerek, tarafların delilleri toplanarak, varılacak sonuca göre esastan bir karar verilmesi gerekirken; anılan ilkeler gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda 1. ve 2. bentte yazılı nedenler ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davacılar yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

On yıllık sürenin başlangıç noktası ödeme tarihi değildir. Satıcı geçersiz sözleşme yapmış olsa bile rıza ve iradesiyle tapu devrini her zaman gerçekleştirebileceğinden alıcı ferağ verilmesini beklemek durumundadır; bu nedenle zamanaşımı ancak tapu devrinin artık mümkün olmadığının ya da ferağ verme ümidinin kesildiğinin anlaşıldığı tarihten, başka bir deyişle ifanın imkânsız hale geldiği tarihten işlemeye başlar. Bu kural 07.06.1939 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı'na dayandırılmakta olup sonraki birden fazla Yargıtay kararında da aynı ilke benimsenmiştir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/2690, K. 2016/705Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2015/2690 E.  ,  2016/705 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili davacı ile davalı arasında imzalanan 23.07.1991 tarihli harici satış sözleşmesine göre, davacının davalıdan 2.000 Alman Markı bedel ile taşınmaz satın aldığını ancak bu taşınmazın 775 sayılı Gecekondu Kanunu'na istinaden devir sınırlamasına tabi olduğunu, taraflar arasındaki anlaşmaya göre taşınmazın devrinin bu yasal sınırlama kalktıktan sonra yapılacağının kararlaştırıldığını fakat bu sınırlama kalkmasına karşın davalının taşınmazı müvekkiline devretmediğini ve 13.11.2013 tarihinde bu taşınmazı tapuda yapılan resmi işlem ile dava dışı üçüncü kişiye sattığını, bunun üzerine müvekkilinin ödediği bedelin iadesi için davalıya karşı icra takibi yaptığını ancak davalının itirazı üzerine bu takibin de durdurulduğunu belirterek, davalının Karaman 1.İcra Müdürlüğü'nün 2013/5924 esas sayılı doyasına vaki itirazın iptali ile takibin devamına ve takip konusu alacağın %20'si oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevap dilekçesinde; dava konusu alacağın zamanaşımına uğradığını, ayrıca kendisinin davacıdan defalarca kez taşınmazı devralmasını istemesine karşın davacının bunu yapmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, 818 sayılı kanunun 125.maddesi hükmüne göre kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava 10 senelik müruru zamana tabi olduğu, somut olayda zamanaşımı süresinin 19/01/2008 tarihinde sona erdiği, takip ve dava tarihi itibari ile zamanaşımı süresinin dolmuş olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Taraflar arasında haricen düzenlenen 23.07.1991 tarihli taşınmaz satış sözleşmesi nedeni ile davacı tarafından davalıya 2000 Alman Markı ödendiği, ancak tapuda resmi satışın yapılmadığı anlaşılmakta olup, satış tarihi itibariyle tapulu olan taşınmazın satışına ilişkin sözleşmeler, 743 sayılı TKM. md 634 (TMK. md 706), 818 sayılı BK. md. 213 (TBK. md 237), Tapu Kanunu md. 26 uyarınca resmi biçimde yapılmadığından hukuken geçersizdir. Bu durumda, taraflar sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre karşılıklı olarak verdiklerini geri isteyebilirler. 07.06.1939 tarih 1936/31 Esas ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında; “Taşınmazın haricen satışına ve satışı vaadine ilişkin muameleler kanunen geçerli bulunmamış ise de, satıcının bu işte görevli memur önünde ferağın icrasını ve aksi takdirde almış olduğu bedelin geri verileceğini taahhüt etmiş ve alıcıyla aralarında kararlaştırılmış bulunan bedeli bu şartla satıcıya vereceğini üstlenmiş ise; bu gibi uyuşmazlıklar, Borçlar Kanununun 125.maddesine göre on yıllık zamanaşımına bağlıdır. Zamanaşımı süresinin başlangıcı, ferağdan dönme ve vazgeçme tarihidir” denilmektedir. Şu halde, satıcı geçerli bir sözleşme yapmadığı takdirde aldığı satış bedelini geri vermeye mecburdur. Bu nedenle alıcı, satıcının ferağ vermesini bekler. Ferağ verme yönündeki ümidi kesildiği takdirde, verdiği parayı isteme hakkı doğar. İşte satış parasının geri verilmesi davalarında zamanaşımının başlangıcı bu ümidin kesildiği veya satışın yapılmasının imkan dahilinden çıktığı ya da tapuda devir yapma olanağının ortadan kalktığı tarih olmaktadır. Somut olayda, dava konusu taşınmazın 13.11.2013 tarihinde dava dışı bir üçüncü kişiye satılmış ve devredilmiş olduğu belirtilmiş olmakla, davacının tapuda devir yapma olanağının ortadan kalktığı anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, zamanaşımı süresinin, dava konusu taşınmazın üçüncü kişiye devir tarihinden itibaren başladığı ve bu itibarla zamanaşımı süresinin dolmadığı göz önüne alınarak işin esasına girilip; tarafların delilleri toplandıktan sonra, oluşacak sonuç dairesinde bir hüküm kurmaktan ibaret olmalıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.01.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/5227, K. 2016/2706Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2015/5227 E.  ,  2016/2706 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : N…1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 06/11/2014 NUMARASI : 2014/158-2014/620 DAVACI : T.. A.. VEK.Av. F.. K.. DAVALI : M.. G.. VEK. Av. F.. Ş.. Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili, dava dilekçesi ile; davacının, davalıdan 15/06/2001 tarihinde tapuya kayıtlı taşınmazı haricen aldığını,1000 TL ödediğini,devrin sağlanmadığını,taşınmazın 02/08/2012 tarihinde devredildiğini yeni öğrendiğini,denkleştirici adalet ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürerek; 5.000.00.- TL nin 02/08/2012 tarihinden yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş,fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuştur. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davanın zamanaşımına uğradığını, davacının yeri kullanmadığını, davanın esastan da reddinin gerektiğini belirtmiştir . Mahkemece; sebepsiz zenginleşmenin gerçekleştiği 15/06/2001 tarihinden itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir . Davaya konu taşınmaz, harici satışın yapıldığı tarihte tapuya kayıtlı bir yerdir. Tapulu taşınmazların satış ve devirleri T M K nun 706, Borçlar Kanununun 213, Tapu Kanununun 26, Noterlik Kanununun 60/3 ve 89.maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuki sonuç doğurmazlar. Yapılan bu tür satışlar mutlak butlanla batıl (yok hükmünde) sayılmaktadır. 07.06.1939 tarih 1936/31 Esas ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında; “Taşınmazın haricen satışına ve satışı vaadine ilişkin muameleler kanunen geçerli bulunmamış ise de, satıcının bu işte görevli memur önünde ferağın icrasını ve aksi takdirde almış olduğu bedelin geri verileceğini taahhüt etmiş ve alıcıyla aralarında kararlaştırılmış bulunan bedeli bu şartla satıcıya vereceğini üstlenmiş ise bu gibi uyuşmazlıklar Borçlar Kanununun 125.maddesine göre on yıllık zamanaşımına bağlıdır. Zamanaşımı süresinin başlangıcı, ferağdan dönme ve vazgeçme tarihidir” denilmektedir. Şu halde, satıcı geçerli bir sözleşme yapmadığı takdirde aldığı satış bedelini geri vermeye mecburdur. Bu nedenle alıcı, satıcının ferağ vermesini bekler. Ferağ verme yönündeki ümidi kesildiği takdirde, verdiği parayı isteme hakkı doğar. İşte satış parasının geri verilmesi davalarında zamanaşımının başlangıcı bu ümidin kesildiği veya satışın yapılmasının imkan dahilinden çıktığı ya da tapuda devir yapma olanağının ortadan kalktığı tarih olmaktadır. Taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme olduğundan dava, BK.nun 125.maddesine (6098 sayılı BK.'nun 146.maddesine) göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi, satış bedeline ilişkin paranın verildiği tarih değil, sözleşme geçersiz olsa da satıcının rıza ve ihtiyariyle taahhüdünü her zaman yerine getirebileceği göz önüne alınarak bunun ifasını beklemek durumunda bulunan alıcı için, ancak davaya konu taşınmazın tapuda ferağ ümidinin ortadan kalktığı veya ifanın imkansız hale geldiği tarihtir. Somut olayda; davalı, bu taşınmazı 02/08/2012 tarihinde bağışlamıştır ,taşınmaz da bu tarihten itibaren taşınmazın bağışlandığı dava dışı kişi adına tapuya kayıt ve tescil edilmiştir. Buna göre; taraflar arasındaki harici satım sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği tarih, dava konusu taşınmazın dava dışı üçüncü kişi adına bağışlandığı 02/08/2012 tarihi olup, bu tarih itibariyle dava konusu edilen alacak muaccel hale gelmiştir. Dava ise, 10/04/2014 tarihinde açılmıştır. Mahkemece; taraflar arasındaki harici satım sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği 02/08/2012 tarihinden itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde davanın açıldığı gözetilerek, zamanaşımı definin reddine karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçeler ile davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bu konu bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 29.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/17712, K. 2017/2316Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2015/17712 E.  ,  2017/2316 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın davalı … yönünden zamanaşımı nedeniyle, davalı … yönünden husumet yokluğu nedeniyle reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı; davalılardan Sabahat Hüssein'in 1996 yılında, … İlçesi, … Mahallesinde bulunan ve tapuda 246 pafta, 986 Ada, 10 Parselde kayıtlı taşınmazın davalı adına ait olan 4/28 hissenin satışı konusunda anlaştıklarını, davalının söz konusu satışın gerçekleştirilmesi için Kadıköy 12.Noterliğinin 01 Ağustos 1996 tarih ve 25473 yevmiye numaralı vekaletname ile diğer davalı …'yi vekil tayin ettiğini, davalı … ile satış için tapuya müracaat ettiklerinde vekaletnamede söz konusu taşınmazın 4/28 hissesi için değil 3/28 hissenin satışı için yetki verildiğini öğrendiklerini, ancak tapuda işlemlerin uzun sürmemesi ve taşınmaz maliki davalı … Hüssein'in yurt dışında olması nedeniyle 1/28 hissenin satışına ilişkin vekaletnamenin gelmesinin uzun süreceğini düşünerek tapuda sadece 3/28 hissenin satışını gerçekleştirebildiklerini, taşınmazın 4/28 hissesi için kararlaştırılan 790.000.000 TL'yi 13/09/1996 tarihinde davalılardan …'ye ödediğini, ödemeye ve tapunun devrine ilişkin olarak şahitler huzurunda 13/09/1996 tarihli "Satış Mukavelesi" imzalandığını, satış mukavelesinde; tapuda satışı yapılmayan 1/28 hissenin Sabahat Hüssein'in Amerikadan gelişinde yapılmasına, muamele ve tapu masraflarının davacıya ait olacağı, tapuda satış yapılana kadar bu sözleşmenin geçerli olacağının kararlaştırıldığını, tapudaki satış ve 1/28 hisse için yapılan satış mukavelesi sonrasında 4/28 hisseye tekabül eden taşınmazın 1996 yılında kendisine teslim edildiğini ve bu güne kadar nizasız ve fasılasız kullanıldığını, taşınmaza ait tüm vergilerin yatırıldığı ve bakım-onarımının yapıldığını, ancak 1996 yılından bu güne kadar 1/28 hissenin tapudan devri konusunda davalılar ile defalarca görüşmesine rağmen tapuda satış işleminin gerçekleştirilmediğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazda davalılardan Sabahat Hüssein adına kayıtlı bulunan 1/28 hisseye tekabül eden taşınmazın değerinin tespiti ile bedelinin yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. …/… -2- Davalılar; davanın reddini istemişlerdir. Mahkemece; davanın davalı … yönünden zamanaşımı nedeniyle, davalı … yönünden husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Uyuşmazlık, Harici Taşınmaz Satış Sözleşmesine dayalı sebebsiz zenginleşmeden doğan alacak istemine ilişkindir. 07.06.1939 tarih ve 1936/31 E.-1939/47 K.sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre "Taşınmaz malın haricen satışına ve satış vaadine ilişkin akit ve işlemler yasaca geçerli değilse de, bir tarafın tapu dairesinde ferağın yapılmasını üstlenmesi koşuluna karşı diğer tarafın taşınmaz malın bedelini verdiğine, bedelin geri verilmesi de üstlenilmiş olduğuna göre; bu gibi davalar 10 yıllık genel zamanaşımına bağlı olurlar. (BK 125, TBK 146.md.) Sürenin başlangıcı da ferağdan cayma ve çekinme tarihidir. Davacı alıcı, taşınmazda halen zilyet ise bu 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğundan söz edilemez. (13 H.D 05.06.2001 tarih, 2001/5231 E.-2001/6114 K.) Davacının taşınmazda zilyetliği sürdüğü sürece alacak muaccel olmadığından zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. Hal böyle olunca, mahkemece; taraflar arasındaki taşınmaz satış mukavelesi sonrasında davalının 4/28 hissesine tekabül eden taşınmazın davacıya teslim edildiği, satış tarihinden sonra nizasız ve fasılasız kullanıldığı, sözkonusu taşınmaza ait vergilerin davacı tarafından ödenip, bakım ve onarımının yapıldığı iddia edildiğine göre, davacının dava tarihine kadar taşınmaz üzerinde zilyetliğinin devam edip etmediği araştırılarak, sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde, davalı … yönünden davanın zamanaşımı nedeniyle reddine, karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir . SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İfanın imkânsız hale geldiği tarihin belirlenmesi her davada ayrıca kanıtlanması gereken maddi bir sorudur. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/951, K. 2018/10598 sayılı kararında bu tarihin örneğin yetkili idare biriminin olumsuz yanıt yazısı ya da satıcının ölüm tarihi olabileceğini somut olay bağlamında ortaya koymuş; imkânsızlık tarihinden itibaren on yıllık süre dolmadan açılan davada zamanaşımı savunmasının reddedilmesi gerektiğini, bu gözetim yapılmadan davayı zamanaşımından reddetmenin bozma sebebi oluşturduğunu saptamıştır.

Alıcı dava konusu taşınmazda zilyetliğini sürdürdüğü sürece alacak muaccel olmaz ve on yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz; başlangıç tarihi ancak alıcının elinden taşınmazın çıktığı gün sayılır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/5227, K. 2016/2706 sayılı kararında taşınmazın üçüncü kişiye bağışlandığı tarihin sözleşmenin ifasının imkânsız hale geldiği an olarak kabul edildiği bir örneği ortaya koymuştur.

TBK m. 82/2 uyarınca, zenginleşmenin bir alacak hakkı kazanılması yoluyla gerçekleştiği durumlarda iade istem hakkı zamanaşımına uğramış olsa bile karşı taraf bu borcunu ifadan her zaman kaçınabilir.

Hakkın Kötüye Kullanılması: İstisna Niteliğindeki Hâller

Geçersizlik, satıcı tarafından her koşulda kalkan gibi kullanılamaz. Yargıtay'ın içtihadında, kat mülkiyetine tabi yapılarda alıcının tüm borçlarını ifa etmesi, satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının malik gibi kullanmasına izin vermesi ve buna rağmen tapuda devri gerçekleştirmemesi hâlinde satıcının sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmesinin iyiniyetle bağdaşmayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu değerlendirmenin uygulanabilmesi için satıcının bağımsız bölümü teslim etmiş ve alıcının bağımsız bölümü fiilen malik gibi kullanıyor olması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır; inşaatın tamamlanmadığı ya da teslimin yapılmadığı hâllerde bu koşullar oluşmayabilir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2618, K. 2020/184 sayılı kararında çoğunluk, edimlerini tümüyle ifa eden alıcıya karşı satıcının resmi şekil eksikliğini öne sürerek rayiç bedelden sorumlu tutulamayacağını savunmasının, somut olayın koşulları itibarıyla TMK m. 2/2 kapsamında hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiğini kabul etmiştir. Aynı kararda güçlü bir karşı oy da yer almakta; karşı oy rayiç değerin, yani ifa çıkarının geçersiz sözleşmede istenemeyeceği görüşünü savunmaktadır. Öte yandan TMK m. 2/2 uyarınca bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzeni tarafından korunmayacağı ilkesi tali ve ikincil niteliktedir; önce ilgili kanun hükümleri uygulanır, yalnızca kanun hükümlerinin adalete aykırı sonuç doğurduğu istisnai ve zorunlu hâllerde bu kurala başvurulabilir. HGK kararındaki çoğunluk görüşü somut olayın koşullarına özgüdür ve her geçersiz sözleşmeye otomatik biçimde uygulanamaz.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 2Kaynağı aç
Madde 2 – Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. II. İyiniyet

Tüketicinin Korunması: Ön Ödemeli Konut Satışlarında Özel Düzenleme

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m. 41/1, ön ödemeli konut satışlarında tapuya tescil veya noterde düzenleme biçiminde satış vaadi zorunluluğuna uyulmaması hâlinde satıcının sözleşmenin geçersizliğini tüketicinin aleyhine olacak şekilde ileri süremeyeceğini açıkça düzenlemektedir. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca satıcı, geçerli bir sözleşme yapılmış olmadıkça tüketiciden herhangi bir isim altında ödeme yapmasını veya tüketiciyi borç altına sokan herhangi bir belge vermesini isteyemez. Bu hükümler 28.05.2014 tarihinden itibaren yürürlükte olup bu tarihten önce kurulan sözleşmelere uygulanmaz; ayrıca yalnızca ön ödemeli konut satışı niteliğindeki tüketici ilişkilerini kapsar, genel taşınmaz satış vaadi sözleşmelerini kapsamaz.

6502 sayılı TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN m. 41Kaynağı aç
MADDE 41- (1) Ön ödemeli konut satışının tapu siciline tescil edilmesi, satış vaadi sözleşmesinin ise noterde düzenleme şeklinde yapılması zorunludur. Aksi hâlde satıcı, sonradan sözleşmenin geçersizliğini tüketicinin aleyhine olacak şekilde ileri süremez. (2) Satıcı, geçerli bir sözleşme yapılmış olmadıkça tüketiciden herhangi bir isim altında ödeme yapmasını veya tüketiciyi borç altına sokan herhangi bir belge vermesini isteyemez. Teminat

Sık Sorulan Sorular

Tapuda devir yapılmayan harici bir sözleşmede ödediğim parayı geri alabilir miyim?

Evet. Resmi şekle aykırı yapılan harici sözleşme hukuken geçersizdir ve taraflar birbirlerine verdiklerini iade etmekle yükümlüdür. Ödediğiniz bedeli sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde geri talep edebilirsiniz.

İade davasını ne zamana kadar açmam gerekir?

Geçersiz taşınmaz satışı veya satış vaadine dayanan iade davaları TBK m. 146 uyarınca on yıllık genel zamanaşımına tabidir. Bu süre ödeme tarihinden değil, tapu devrinin artık gerçekleşmeyeceğinin ya da ferağ verme ümidinin kesildiğinin anlaşıldığı, yani ifanın imkânsız hale geldiği tarihten işlemeye başlar.

Zamanaşımının başlangıç tarihi nasıl belirlenir?

Başlangıç tarihi, tapu devrinin imkânsız hale geldiği andır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/951, K. 2018/10598 sayılı kararında bu tarihin, örneğin yetkili idare biriminin olumsuz yanıt yazısı ya da satıcının ölüm tarihi olabileceğini somut olay bağlamında ortaya koymuştur; imkânsızlık tarihinin saptanması her davada mahkemece ayrıca araştırılması gereken maddi bir sorudur. Alıcı taşınmazda zilyetliğini sürdürüyorsa alacak muaccel olmadığından bu süre işlemeye başlamaz.

Noterde yapılan satış vaadi sözleşmesi geçersiz midir?

Hayır. Noterde düzenleme biçiminde yapılan satış vaadi sözleşmesi geçerli kabul edilmektedir. Bu durumda edimin ifasının imkânsız hale gelmesi hâlinde alıcı, sözleşmeden kaynaklanan haklarına dayanarak taşınmazın o tarihteki rayiç değerinin ödenmesini talep edebilir; geçersiz sözleşmelere özgü denkleştirici adalet yöntemi geçerli sözleşmelere uygulanamaz.

Satıcı geçersiz sözleşmeyi bahane ederek tapu devrinden kaçınabilir mi?

Belirli koşullarda hayır. Alıcının tüm borçlarını ifa etmesi, satıcının bağımsız bölümü teslim etmesi ve alıcının malik gibi kullanmasına izin vermesi hâlinde satıcının geçersizliği ileri sürerek tapuda devri reddetmesi iyiniyetle bağdaşmaz. 28.05.2014 tarihinden itibaren ise TKHK m. 41/1 uyarınca ön ödemeli konut satışı niteliğindeki tüketici sözleşmelerinde satıcı, geçersizliği tüketicinin aleyhine olacak şekilde ileri süremez.

İyiniyetli satıcı ödediğim bedelin tamamını iade etmek zorunda mı?

TBK m. 79/1 uyarınca iyiniyetli zenginleşen, iade talebi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısım dışında kalanı geri vermekle yükümlüdür. İyiniyetsiz zenginleşen ise TBK m. 79/2 gereği zenginleşmenin tamamını iade etmek zorundadır.

Geçersiz sözleşmede sebepsiz zenginleşmeye özgü iki yıllık zamanaşımı uygulanır mı?

Hayır. TBK m. 82/1, sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakları için geri isteme hakkının öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlde on yıllık bir zamanaşımı öngörmektedir; ancak bu norm geçersiz taşınmaz satışlarında uygulanmaz. Yargıtay içtihadı, taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme ilişkisi bulunduğundan bu davalarda TBK m. 82 yerine TBK m. 146'daki on yıllık genel zamanaşımının uygulanacağını kabul etmektedir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu