Çelişkili Davranma Yasağının Şartları ve Hukuki Sonuçları

by Avukat Erdal Ersoy
Çelişkili Davranma Yasağının Şartları ve Hukuki Sonuçları

Çelişkili davranma yasağı (venire contra factum proprium), bir kimsenin hukuki ilişkide karşı tarafta korunmaya değer haklı ve esaslı bir güven uyandırdıktan sonra, bu güvenle çelişen bir tutum sergileyerek muhatabını zorda bırakmasını veya zarara uğratmasını engelleyen temel bir hukuk ilkesidir. Hukuk düzeninde kişilerin kural olarak davranışlarında tutarlı olma zorunluluğu ya da fikir ve tutumlarını serbestçe değiştirmelerini engelleyen genel bir kural bulunmamaktadır. Buna karşılık, bir hukuki ilişkide yaratılan meşru güvenin aksine hareket edilmesi dürüstlük kuralının ihlali sayılarak hukuk düzenince korunmaz.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/532, K. 2020/1011Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2020/532 E.  ,  2020/1011 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesi, ticaret unvanının terkini ile maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 07.05.2008 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili şirketin 1997 yılında kurulduğunu, davalı şirket yöneticisi olan …’nın 2003 yılına kadar müvekkili şirketin ortağı olduğunu, …’nın müvekkili şirketin ortaklığından ayrıldıktan sonra 2007 yılında davalı şirketin kurulduğunu ve …’nın davalı şirketin hakim ortağı olduğunu, her iki tarafın ticaret unvanının başında yer alan "Modatimkar" ibaresinin 2003 yılında müvekkili şirket tarafından marka olarak tescil ettirildiğini, her iki şirketin de tekstil sektöründe faaliyet gösterdiğini ve yurtdışındaki tanınmış markalara fason üretim yaparak ihracat yaptıklarını, davalı şirketin müvekkiline ait markayı kullanmak suretiyle markaya tecavüzde bulunup haksız rekabet yarattığını ileri sürerek markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesine, davalının ticaret sicil kaydının terkinine, 50.000,00TL manevi tazminat ile 556 sayılı KHK’nin 66/2-c maddesi gereğince hesaplanacak şimdilik 10.000,00TL maddi tazminatın ihtar tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 26.05.2008 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkili şirketin “modatimkar” ibaresini markasal olarak kullanmadığını, ayrıca müvekkili şirketin ticaret unvanını uzun süredir bilip sessiz kalan davacı şirketin işbu davayı açamayacağını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararı: 6. Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 05.03.2009 tarihli ve 2008/87 E., 2009/29 K. sayılı kararı ile; davacının başlangıçtan itibaren davalı şirketin ticaret unvanını bildiği, hatta tarafların aynı binada faaliyet gösterdikleri ve işçi nakline ilişkin 08.06.2007 tarihli taahhütname başlıklı belgede davacının davalı şirketi grup şirketi olarak kabul ettiği, bu nedenle davalı şirketin unvanının terkinini istenmesinin TMK’nin 2. maddesine uygun olmadığı, bu kapsamda davalı kullanımının hukuken var olan hakkın fiilen kullanılmasından ibaret olduğu ve unvan terkin edilmedikçe haksız rekabet oluşturmayacağı, ayrıca ihtar tarihinden dava tarihine kadar davalının markasal kullanım yaptığı yönünde delil olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.11.2010 tarihli ve 2009/5660 E., 2010/11840 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ve davalı şirket tarafından markasal kullanım yapılmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bentlerin dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Ancak, yukarıda yapılan özetlemeden de anlaşılacağı üzere her iki şirketin ticaret unvanının esaslı unsurunu “Modatimkar” ibaresinin oluşturduğu ve davacının bu hususta üstün hak sahibi bulunduğu çekişmesiz olup, uyuşmazlığın halli davacının bu hususu ileri sürmesinin, MK’nun 2. maddesi hükümleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı noktasındadır. Her ne kadar, mahkemece tarafların aynı binada faaliyet göstermeleri ve davacı işçisinin, iş sözleşmesinin davalıya devri yönünde işlemde bulunmaları karşısında, davacının davalının ticaret unvanından “Modatimkar” ibaresinin terkinin istemi MK’nun 2. maddesine aykırı bulunmuş ise de, her iki işlemin dava tarihine çok yakın bir tarih olması ve davacının davadan önce de, davalının bu unvanı kullanımını engellemek için ihtar çekmesi karşısında suskun kalınması suretiyle hak kaybı veya ticaret unvanının kullanılmasına izin verildiği sonucu çıkartılamaz. Bu itibarla, mahkemece, davacının ticaret unvanının terkin talebi ve TTK’nun 54. maddesi kapsamında tazminat taleplerinin yerinde olup olmadığının tartışılması ve neticesine göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 29.03.2012 tarihli ve 2011/435 E., 2012/54 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; “modatimkar” ibaresi üzerinde üstün hak sahibi bulunan davacı şirketin, aynı ibareli davalı şirketin ticaret unvanından başlangıçta haberdar olması karşısında ticaret unvanının terkini talebinin TMK’nin 2. maddesine aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesi, ticaret unvanının terkini ile maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “sessiz kalma yoluyla hak kaybı” ilkesinin kısaca açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 14. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı, önceki hak sahibinin, hakka konu ticari ad ve işareti iyi niyetli bir şekilde kullanan kişiye karşı dava açma hakkını uzun süre kullanmaması ve ihlallere sessiz kalarak ticari ad ve işareti koruma hakkını yitirmesi demektir. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin temeli 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesine dayanmaktadır. Anılan madde; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünü haizdir. Buna göre, anılan madde ile hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki temel ilkeye yer verilmiş olup, öncelikle hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. 15. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesi ticaret unvanları yönünden açılacak davalarda da söz konusudur. Gerçekten aynı veya benzer bir ticari ad ve işaretin başka bir kişi tarafından ticaret unvanında kullanılması hâlinde önceki hak sahibinin dava açarak bu unvanın terkinini veya değiştirilmesini talep etmesi mümkündür. Ancak bu hakkın kullanılması imkânının önceki hak sahibine sınırlandırılmaksızın tanınması bazı hâllerde haksız sonuçlar doğurabilmektedir. Zira iyi niyetli olarak ticaret unvanını tescil ettirmiş ve kullanmaya başlamış olan tacirin, para ve emek sarf ederek bu unvan altında yatırımlar yapması, ancak önceki hak sahibinin bu durumdan haberdar olmasına rağmen uzun süre sessiz kaldıktan sonra dava açması “dava hakkının kötüye kullanılması” olarak nitelendirilmelidir. Keza sonraki ticaret unvanının bilinmesi veya devam eden tecavüze karşı uzun süre sessiz kalındıktan sonra dava açılması, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecektir. 16. Ticari ad ve işaretin sahibi, haklı bir sebep olmaksızın hakkını uzun süre kullanmayarak bundan sonra da kullanmayacağı yönünde bir kanaat oluşturmuşsa artık bu hakkını kullanamaması gerekir. Bu nedenle önceki hak sahibinin, TMK’nin 2. maddesi gereğince belli bir davranışta bulunması gerekirken sessiz kalması sonucu, ticaret unvanını daha sonra iyi niyetli olarak tescil ettiren kişiye karşı dava açma hakkını veya devam eden eylemli kullanımını men etme hakkını kaybettiği kabul edilmelidir (Yasaman, Hamdi/ Yusufoğlu, Fülürya: Marka Hukuku, İstanbul, 2004, s. 856). 17. Sessiz kalma yoluyla hak kaybında, hak genel olarak sona ermemekte, sadece bu haktan eylemine sessiz kalınan kişi ya da kişilerin yararlanmasına katlanılmaktadır. Zira tacirin, bir hakkını bilerek isteyerek belli bir süre kullanmaması sebebiyle ticaret unvanından doğan hakkı kaybolmamakta, sadece uzun süredir var olan kullanıma/tescile sessiz kalmış olması sebebiyle bu duruma zımnen icazet verildiği kabul edilmelidir. 18. Sessiz kalma yoluyla hak kaybından bahsedilebilmesi için, önceki hak sahibinin ticari ad ve işaretin aynısının veya benzerinin ticaret unvanı olarak tescil ettirildiğini veya başkaları tarafından kullanıldığını bilmesi ve buna rağmen sessiz kalmış olması gereklidir. Buna karşın ticaret unvanlarının ticaret siciline tescil edilmek zorunda olmaları ve tescilin olumlu etkisi nedeniyle tescil ve ilan edilmiş ticaret unvanının bilinmediği ileri sürülemeyecektir. Bununla birlikte önceki hak sahibinin uzun süre sessiz kalması mücbir sebep ya da objektif imkânsızlık gibi haklı bir nedene dayanıyorsa ve bunun ispatlanması hâlinde sessiz kalma yoluyla hak kaybı söz konusu olmayacaktır. 19. Önceki hak sahibi, ticari ad ve işaretin bir başkası tarafından ticaret unvanı olarak tescil edilmesine veya kullanılmasına sessiz kalmayarak dava yoluna başvurursa artık sessiz kalma sebebiyle hak kaybı söz konusu olmamaktadır. Bununla birlikte önceki hak sahibi dava yoluna başvurmadan önce ihtarname göndermesi de sessiz kalmadığı anlamına gelmelidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, uzun süre boyunca, belirli aralıklarla sadece ihtarname gönderen, fakat dava açmayan ve ihtarname dışında unvanın kullanılmaması için herhangi bir girişimde de bulunmayan önceki hak sahibinin sessiz kalmadığını ileri sürmesi, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir. O hâlde kullanımın daha fazla devamını istemeyen önceki hak sahibi, bu arzusunu açıklayan bir ihtarname göndermiş ise de makul bir süre içinde bu iradesini dava yoluyla da göstermelidir. 20. Sessiz kalma yoluyla hak kaybının söz konusu olabilmesi için, önceki hak sahibinin, ticaret unvanının aynısının veya benzerinin kullanılmasına belirli bir süre sessiz kalmış olması gereklidir. Ancak ticaret unvanı yönünden sessiz kalmanın ne kadar süre geçtikten sonra hak kaybına sebep olacağı TTK’de düzenlenmiş değildir. Bununla birlikte 10.01.2017 tarihinde yürürlüğü giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ile ilk defa marka hukukunda hükümsüzlük davaları yönünden sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin bir düzenleme getirilmiştir. SMK’nin 26/6. maddesi; “Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötü niyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez” hükmünü haizdir. Buna göre marka hükümsüzlük davalarında sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin uygulanabilmesi için beş yıllık sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Ancak ticaret unvanı yönünden mevzuatta bir süre belirlemesi bulunmadığından TMK’nin 2. maddesi de gözetilmek suretiyle her somut olayın özellikleri dikkate alınarak sürenin belirlenmesi gerekmektedir. 21. Bu aşamada uyuşmazlığın çözümü için “sessiz kalma yoluyla hak kaybı” ilkesiyle doğrudan ilgili bulunan “önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağı” ilkesinin de kısaca açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 22. Önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağı (venire contra factum proprium) açıkça veya davranışlarıyla bir hakkı kullanmak istemediğini ortaya koyan bir kişinin bu davranışı ile bağlı olması, bu hâliyle var olan hukuki durumunu kaybetmesi ve daha sonra bundan cayamaması anlamına gelmektedir (Akyol, Şener: Venire Contra Factum Proprium, Prof. Dr. Fikret Eren’e Armağan, Ankara, 2006, s. 77.). Önceki eylemiyle çelişkili davranan kişi önceki davranışı ile muhatabında haklı görülen bir güven yaratmış ve gelecekte de bu hakkı kullanmayacağı yolunda bir kanaat uyandırmış ancak daha sonra yarattığı bu güvene aykırı davranarak muhatabın güvenini boşa çıkarmıştır. Bu nedenle önceki eylemiyle çelişkili davranan kişinin uyandırdığı güveni boşa çıkarmasını ve muhatabın zarara uğramasını hukuk düzeninin korumaması gerekmektedir. Çelişkili davranışta bulunan kişi, muhatabının haklı güvenini boşa çıkarması nedeniyle sadece muhatapla sınırlı olarak hakkını kaybedecektir. 23. Sessiz kalma yoluyla hak kaybında olduğu gibi önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağının da temelinde TMK’nin 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı bulunmaktadır. Ancak sessiz kalma nedeniyle hak kaybında, önceki hak sahibinin ticaret unvanının davalı tarafından kullanıldığından haberdar olmasına rağmen uzun süre olumlu hiçbir davranış sergilemeden sessiz kaldıktan sonra dava açması “dava hakkının kötüye kullanılması” olarak nitelendirilirken; önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağında ise önceki hak sahibinin ticaret unvanının davalı tarafından kullanılmasını olumlu davranışıyla zımnen onayladıktan sonra bu onayıyla çelişkili davranarak “dava hakkının kötüye kullanılması” söz konusudur. Önceki hak sahibinin ticaret unvanının davalı tarafından kullanılmasına olumlu hiçbir davranış sergilemeden sessiz kalmasının davalı nezdinde oluşturduğu güven ile bu kullanımı olumlu bir davranış ile onayan önceki hak sahibinin davalı nezdinde oluşturduğu güvenin yoğunluğu birbirinden farklıdır. Bu itibarla önceki eylemiyle çelişkili davranma durumunda sessiz kalma nedeniyle hak kaybının oluşup oluşmadığının araştırılmasına gerek bulunmamaktadır. 24. Hemen belirtilmelidir ki; hem sessiz kalma nedeniyle hem de çelişkili davranış nedeniyle dava açılamayacağı yönündeki savunma bir def’i olmayıp itirazdır. Zira hem sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin hem de önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağının dayanağı TMK’nin 2. maddesi olduğuna göre, dava açılması açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve bu durum dava dosyasından ortaya konabiliyorsa, sessiz kalma yoluyla hak kaybı ve çelişkili davranış bir itiraz olarak kabul edilip hâkim tarafından resen dikkate alınmalıdır. Keza TMK’nin 2/2 maddesi gereğince bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. 25. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı şirketin ticaret siciline 08.01.1987 tarihinde tescil edildiği, davalı şirketin ise ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edildiği, her iki şirketinde ticaret unvanının asıl unsurunun “Modatimkar” ibaresi olduğu, “modatimkar” ibaresinin marka olarak davacı şirket adına 2002/02484 sayı ile tescilli edildiği, davacı şirketin “modatimkar” ibaresi üzerinde üstün hakkının bulunduğu anlaşılmaktadır. 26. Davalı şirketin hâkim ortağı ve yönetici olan …, aynı zamanda davacı şirketin kurucu ortağı olup belli bir süre davacı şirketin yöneticiliğini de yapmış, 2003 yılında davacı şirketten ayrılmıştır. Her iki şirket aynı binada ve aynı sektörde faaliyet göstermekte olup; davalı şirket ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edilmiş, davacı tarafından ticaret unvanının kullanılmamasına ilişkin ihtarname 31.03.2008 tarihinde gönderilmiş ve işbu dava ise 07.05.2008 tarihinde açılmıştır. Bununla birlikte dosya kapsamında bulunan “taahhütname” başlıklı işçi devrine ilişkin belgede; kurum içerisinde bir başka şirketin kurulduğu, işçinin bu yeni şirkette 08.06.2007 tarihinden itibaren çalışmaya devam edeceği, yapılan işin ve işyeri adresinin değişmeyeceği, şirket unvanının ve SGK işyeri numarasının değişmesinin işçinin kazanılmış haklarını ihlal etmeyeceği belirtilmiş, anılan belge her iki şirketin unvanı altında imzalanmıştır. Her ne kadar “taahhütname” başlıklı belge davacı tarafından “modatimkar” ibaresinin kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyecek ise de; aynı binada ve aynı sektörde faaliyet gösteren ve davalı şirketi kendi bünyesi içindeki bir başka şirket olarak gören davacı şirketin, davalının “modatimkar” ibaresini ticaret unvanında kullanmasını olumlu davranışları ile onayladığı açıktır. Bu itibarla taraflar arasındaki ilişki ve yaşanılan süreç gözetildiğinde davalı şirketin “modatimkar” ibaresini kötüniyetli olarak tescil ettirdiğinden bahsedilemeyecektir. 27. Her iki şirketin de faaliyet gösterdiği binanın mülkiyetinin davalı şirketin hakim ortağı olan …’ya ait olduğu, bu kişi ile davacı şirket arasında 01.01.2000 tarihli kira sözleşmesi bulunduğu, kiralanan taşınmazın fiili durumunun “fabrika binası ve yönetim-ofis” olarak belirtildiği dosya kapsamı ile sabittir. 28. Hâl böyle olunca davacının önceki davranışlarıyla “modatimkar” ibaresinin ticaret unvanında kullanılmasını onayladığı ve bu surette davalıda unvanın kullanılmasına ilişkin güven oluşturduğu, işbu dava ile ticaret unvanının terkinini talep etmesinin ise önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağı (venire contra factum proprium) kapsamında TMK’nin 2. maddesi gereğince dava hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğu ve hukuk düzeninin bunu korumayacağı kabul edilmelidir. 29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalı şirketin “modatimkar” ibaresini ticaret unvanı olarak tescil ettirmesinin kötüniyetli olduğu, “taahhütname” başlıklı belgenin işçi devrine ve işçinin haklarının korunmasına ilişkin olup, ticaret unvanının kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyeceği, davalı şirketin kurulmasından itibaren bir yıl içinde unvanın kullanılmamasına yönelik ihtarname gönderildiği, tarafların durumu, dava hazırlık süreci ve taraflar arasındaki nizalar gözetildiğinde ihtarnamenin ve davanın makul süre içerisinde açıldığı ve sessiz kalmanın söz konusu olmadığı, bu nedenle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki gerekçelerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 30. O hâlde, mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, Gerekli ilâm harcı peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.12.2020 tarihinde ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Dava; markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesi, ticaret unvanına taciz, tecavüz, ticaret unvanının terkini ve maddi manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın hem tescili markaya hem tescilli ticaret hem tescilli ticaret unvanına dayalı olduğu kabul edilerek markaya haksız tecavüz ve rekabet oluşmadığı, ticaret unvanına tecavüz ve haksız rekabet, unvanın terkini bakımından, TTK 54. maddedeki koşullar oluşmuşsa da tarafların dosyaya yansıyan iç ilişkileri, davalı şirketin kuruluş şekli dikkate alındığında, kuruluşundan itibaren davalı şirketi davacının bildiği, aynı binada yer aldıkları, delil olarak sunulan “Taahhütname” başlıklı belgede işçi transferi olduğu ve davalı şirkete … isimli işçinin sosyal haklarıyla nakledildiği, bu belgede “kurum içerisinde bir başka şirket kurulmuş olup” yazdığı nazara alındığında MK 2. md. kapsamında unvan terkini isteminin uygun olmadığı, bu belgenin davacının markasının davalı ticaret unvanında kullanılmasına izin verildiği ve 506 s. KHK 15. maddesi uyarınca yazılı muvafakat olduğu gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel dairece, davacının sair temyiz itirazları reddedilerek, ticaret unvanına tecavüz-haksız rekabet ve unvanın terkini talebi bakımından yukarıda yazılı gerekçelerle ticaret unvanı terkini ve ticaret unvanı yönünden maddi manevi tazminat taleplerinin reddi kararı bozulmuş, mahkemece yukarıda yazılı gerekçelerle direnme kararı verilmiş olması karşısında, uyuşmazlık bozma ilamında belirtildiği üzere, tarafların aynı binada bulunmaları ve “Taahhütname” başlıklı belgeye göre, her iki işlemin dava tarihine yakın olup olmadığı, ihtarname çekip dava açılmasının suskun kalma suretiyle hak kaybı veya ticaret unvanının kullanılmasına izin verdiği sonucu çıkartılıp çıkartılamayacağı, TTK’nın 54. maddesi kapsamında ticaret unvanı terkini ve maddi-manevi tazminat taleplerinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bu nedenle MK 2. maddesi kapsamında, sessiz kalma suretiyle hak kaybı ve ticaret unvanının çekirdek ibaresinin kullanılmasına izin alıp almadığının tartışılması gerekmektedir. Tarafların ticaret unvanında esaslı unsur oluşturan ibare “Modatimkar” ibaresi olup, davacı şirket 09.01.1987’de kurulmuş, … kurucu ortak ve Yönetim Kurulu Başkanı iken 2003 de davacı şirketten ayrılmıştır. …’nın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu davalı şirket 22.03.2007 tarihinde kurulmuştur. Davacı şirketin 08.02.2002 tarihinde başvurduğu “Modatimkar” ibaresi nice 40. sınıfta 15.04.2003 tarihinde tescil edilmiştir. Davalı şirketin ticaret sicil kaydında tuhafiye meslek grubunda, nace kodu, 46.16.00’dan tekstil giysi kolunda faaliyet gösterdiği, davacı şirketin de kumaş, tekstil, mamul yarı mamul konfeksiyon izinleri imalat, alım satım işleriyle uğraştığı, her iki şirketin aynı sektörde faaliyette bulundukları dosya kapsamıyla sabittir. Davacı şirketin faaliyet gösterdiği binayı 01.01.2000 tarihinde dosyada mübrez kira sözleşmesi ile …’dan kiralamış olduğu, davalı şirketin de kurulduktan sonra 01.05.2007 tarihinde binanın üst katını kullanmayı başladığı, Bakırköy 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2008/416 Esas 2009/350 Karar sayılı kararından anlaşılmaktadır. Sessiz kalma suretiyle hak kaybı, önceki hak sahibinin, hakka konu ticari ad ve işaretini iyi niyetli bir şekilde kullanan kişiye karşı dava açma hakkını uzun süre kullanmaması ve ihlallere sessiz kalarak ticari ad ve işareti koruma hakkını yitirmesi demektir. Bu ilkenin temeli 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) 2. maddesine dayanmaktadır. Bu maddede, öncelikle, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Sessiz kalma suretiyle hak kaybı ilkesi, ticaret unvanları yönünden açılacak davalarda da söz konusudur. Gerçekten aynı veya benzer bir ticari ad ve işaretin başka bir kişi tarafından ticaret unvanında kullanılması hâlinde önceki hak sahibinin dava açarak bu unvanın terkinini veya değiştirilmesini talep etmesi mümkündür. Ancak bu hakkın kullanılması imkânının önceki hak sahibine sınırlandırılmaksızın tanınması bazı hâllerde haksız sonuçlar doğurabilmektedir. Ticari ad ve işaretin sahibi, haklı sebebi olmaksızın hakkını uzun süre kullanmayarak bundan sonra da kullanmayacağı yönünde bir kanaat oluşturmuşsa artık bu hakkını kullanmaması gerekir. Bu nedenle önceki hak sahibinin, TMK’nın 2. maddesi gereğince belli bir davranışta bulunması gerekirken sessiz kalması sonucu, ticaret unvanını daha sonra iyi niyetli olarak tescil ettiren kişiye karşı dava açma hakkını veya devam eden eylemle kullanımı men etme hakkını kaybettiği kabul edilmelidir. Önceki hak sahibi, dava yoluna başvurarak veya öncesinde ihtarname göndererek sessiz kalma suretiyle hak kaybını önleyebilir ve bu girişimlerde bulunmayan hak sahibinin sessiz kalmadığını ileri sürmesi hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilir (HGK’nın 2017/11-27 E. – 2020/225 K. s. ilamı). Ticaret unvanı yönünden hakkın ihlali devam ettiği sürece, hakkı ihlal edilen tacirin dava açma hakkı devam eder ise de, tacir, ticaret unvanının kullanılmasını önleme bakımından, TMK 2. madde uyarınca belli bir davranışta bulunması gerekirken, haklı görülmeyecek süre içinde sessiz kalmışsa, iyi niyetli bir şekilde unvanı kullanın kişiye karşı dava açma hakkını kaybeder. Sessiz kalma suretiyle hak kaybı denilen bu durumda tabii ki, daha sonra unvanı kullanan kişinin, “iyi niyetli” olması şarttır. Kural olarak ticaret siciline tescil iyi niyeti ortadan kaldıran bir sonuç yarattığından iyi niyetin ispatı, bunu ileri sürene ait olmalıdır. Bir başka deyişle, her ne kadar asıl olan iyi niyetse de bu durumda tescilin olumlu fonksiyonu gereği, unvanı sonradan kullanan kişinin karine olarak iyi niyetli olduğunu ileri sürmesi mümkün değildir (Ülgen-Teoman-Helvacı-Kendigelen-Kaya-Nomer Ertan – Ticari İşletme Hukuku 2006 sayfa 334). Yargıtay 11. Hukuk dairesinin sessiz kalma suretiyle hak kaybı konusunda tüm içtihatları da aynı yöndedir (11 HD. 2012/147 E – 2013/12513 K, 2015/1667 E – 2015/870 K, 2016/7499 E – 2018/1183 K, 2017/1790 E- 2019/1209 K, 2018/1656 E – 2019/3084 K). Somut durumda, ticaret unvanının terkinin istemede davacının sessiz kalma suretiyle hak kaybına uğradığı ve bu talepte bulunmasının TMK 2. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle davanın reddi dosya kapsamına uygun değildir. Bu ilkenin uygulanması için her şeyden önce davalının iyi niyetli olması şarttır. Davalı şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olan …, her ne kadar oğlu Timur’un adı ve soyadından hareketle Modatimkar ibaresinin kendisinin yarattığını savunmuş ise de, 1987’de kurulan ve kurucu ortağı ve yöneticisi olduğu davacı şirketin ticaret unvanı tescilli olup, kurulduğu tarihten beri kullanılmakta davacı şirketin en önemli, maddi olmayan malvarlığını teşkil etmektedir, artık davacı şirketindir. …’nın şahsına ait olmayan bu malvarlığını, yıllar sonra 2007’de kurduğu davalı şirketin unvanı olarak tescil ettirmesi iyi niyetli olduğu anlamına gelmemektedir. Davalı şirket, üstün hak sahibi olan davacı şirkete ait “Modatimkar” ibaresini ticaret unvanı olarak kullanmakta iyi niyetli değildir. Kurucu ortak … 2003’de davacı şirketten ayrılmıştır. Davacı şirket tarafından, … aleyhine, bu davadan sonra, Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesinde 2016/498 E. sayılı yöneticinin sorumluluğu davası açılmış ve derdest olduğu da anlaşılmaktadır. Yine, taraflar ve davacı şirket ile … arasında, davacıya kiraya verilen yerle ilgili olarak davalar görüldüğü, Bakırköy 4. Asliye Ticaret 2008/416 E. 2009/350 K. sayılı davada, davacı şirketin, davalı şirketin 01.05.2007 tarihinden itibaren binanın bir bölümünü rızası hilâfına kullandığı, ortak hizmetlerden yararlandığı hâlde giderlere katılmadığı iddiasıyla alacak talep edildiği ve davanın kısmen kabulüne dair kararın Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2010/544 E., 10151 K. sayılı ilamıyla onandığı sabittir. Tüm bu deliller değerlendirildiğinde davalının iyi niyetli olmadığı ve davacının ticaret unvanının terkini talebinde bu nedenle sessiz kalma suretiyle hak kaybı, MK 2. maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılması, dürüstlük kuralına aykırılığın oluşmadığı sonucuna varılmıştır. Sessiz kalma suretiyle hak kaybı ve MK. 2. maddesi uyarınca hakkı kullanmanın dürüstlük kuralına aykırı olduğu sonucuna varmak için, hakkın makûl sürede kullanılıp kullanılmadığının da belirlenmesi gerekir. Davalı aynı binada 01.05.2007 tarihinden itibaren bu unvanı kullanmakta ise de, davacı şirket tarafından davalıya 31.03.2008 de ihtar çekilmiş, bu dava 07.05.2008 tarihinde açılmıştır. Özel Daire’nin istikrarlı içtihatları, tarafların durumları, dava hazırlığı süresi, aralarındaki niza konuları, davalının kötü niyeti nazara alındığından dava hak kaybına yol açacak sürede değil, makûl ve kısa sürede açılmıştır. Bu nedenle de TMK 2. maddesine dayanan sessiz kalma yoluyla hak kaybı söz konusu değildir. Davalı tarafça dosyaya sunulan “Taahhütname” başlıklı belge, Mahkemece, ticaret unvanının kullanılmasına izin belgesi olarak değerlendirilmiş ve belgede geçen “kurum içinde bir başka şirket kurulmuş” ifadesi, grup şirketler olarak değerlendirilmiş, aynı kurum yani grup şirketler olarak kurulmadığı kabul edilse bile, bu belgedeki irade ile davacının daha önce tescil ettirdiği “Modatimkar” markasının davalı unvanında kullanılmasına 556. s. KHK 15. madde uyarınca yazılı olarak muvafakat ettiği gerekçesiyle ticaret unvanının terkinini istemenin MK 2. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Öncelikle, bozma ilamında davacının ticaret unvanındaki ibarede üstün hakkı olduğu ihtilafsız olduğu saptandıktan sonra, ticaret unvanındaki esaslı unsur olan ibrenin davalı ticaret unvanında tescili ve kullanımıyla ilgili uyuşmazlık olduğu belirtilmiş olup, sessiz kalma ve taahhütname belgesi yönünden bozma söz konusudur. 556 s. KHK hükümlerine göre değil, TTK 54. maddeye göre ticaret unvanı terkini ve tazminat talebi değerlendirmesi yapılacaktır. Kaldı ki, 556 s. KHK 15. maddesi markanın devri, lisans konusu olması, rehnedilmesiyle ilgili olup, yazılı şekle tabidir. Bu belgede “Modatimkar” markasının devri veya lisans sözleşmesine konu olması durumu yoktur. Bunların yazılı belgede açıkça düzenlenmesi gerekir, belge içindeki bir ifadeden KHK 15. maddedeki yazılı belge olduğu sonucu çıkarılamaz. Taahhütname içeriğinden, “kabul eden” olarak imzası bulunan … isimli işçinin davacı şirketten davalı şirkete geçtiği ve sosyal haklarının devam edeceğine dair taahhütnamenin sosyal güvenlik – işçi hakları anlamında düzenlendiği anlaşılmakta olup, sonucunda da “Bu belge işe başladığınız ilk tarihin taahhüdü niteliğindedir” denerek belgenin veriliş amacı açıkça belirtilmiştir. 1.1.2003 tarihi itibariyle davacı şirkette işe başladığı davalı şirkette işe devam edeceği taahhüt edilmiştir. Mahkemece, taahhütnamedeki “kurum içerisinde taraf şirketler arasında bir başka şirket kurulmuş olup” ifadesi taraf şirketler arasında organik bağ olarak değerlendirilmiştir. Taraf şirketler arasındaki hukuken organik bağ teşkil edecek bir durum yoktur. Ortakları ayrı, her biri kendi adına faaliyet gösteren, bağımsız şirketlerdir. Kardeş şirket veya şirketler topluluğu gibi bir durum da söz konusu değildir. “Kurum içinde bir başka şirket kurulmuş olup” ifadesi ticaret unvanında, davacının markası olan Modatimkar ibaresini kullanmaya yazılı muvafakat olarak değerlendirilmiş bu muvafakat tarihi 08.06.2007 den sonra 31.3.2008 de ihtar, 07.05.2008 de dava açılması MK 2’ye aykırı bulunmuştur. Ticaret unvanını kullanmaya izin, yazılı düzenlendiğinde açıkça izin verildiğini içeren yazılı belge olmalıdır. Bu belge böyle açık bir unvan kullanımına izin belgesi değildir. Davalı şirketin kurucusu …, izin için düzenlenecek belgede bunun açıkça yer alması gerektiğini bilebilecek konumda olup her iki şirkette de yönetimde üst düzeyde yer almıştır. En önemlisi bu belge, ticaret unvanını kullanmaya izin amacıyla düzenlenen bir belge olmayıp belgede “muvafakat eden” olarak imzası bulunan işçinin davalı şirkette sosyal güvenlik haklarının devamı için işçinin nakli sırasında düzenlenen bir belgedir. Davacı vekili, belgedeki davacı şirket unvanı altındaki imzanın davacı şirketi bağlayan ve şirketi temsil eden yetkiliye ait olmadığını, mahkemece imza incelemesi yapılabileceğini de beyan etmiş, davalı vekilince imzanın davacı şirketi temsil etmeye yetkili şahsa ait olduğu iddia edilmemiştir. Muhasebe bölümünden, işçinin sosyal hakları için verilen belgedeki “kurum içinde bir başka şirket” ibaresi davacı şirket aleyhine, ticaret unvanını kullanmaya izin, muvafakat anlamına gelebilecek şirketi bağlayıcı bir beyan da değildir. Zımni izin de sayılamaz, makul sürede ihtar çekilip dava açılmıştır. Yukarıda açıklanan gerekçelerle, Özel Dairenin bozma ilamı doğrultusunda direnme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan Sayın çoğunluğun onama görüşüne katılamıyoruz.

Hukuki Dayanak ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı

Çelişkili davranma yasağının temel maddi hukuk dayanağı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ve hakkın açıkça kötüye kullanılması yasağıdır. Kanun hükmü gereğince kişilerin haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken dürüst davranmaları zorunlu tutulmuş, sınırları açıkça aşan ve hakkın kötüye kullanılması niteliği taşıyan eylemlerin hukuk düzenince korunmayacağı hükme bağlanmıştır. Dürüstlük kuralı, toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kimsenin genel ahlak, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun objektif davranış biçimini temsil eder. Bu davranışın kapsamı belirlenirken toplumda geçerli ahlak kuralları, günün adet ve uygulamaları ile hukuki ilişkinin içerik ve amacı dikkate alınır.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 2Kaynağı aç
Madde 2 – Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. II. İyiniyet
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/410, K. 2020/189Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/410 E.  ,  2020/189 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “istirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 31.12.2010 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı banka arasında 03.07.2007 tarihli genel kredi sözleşmesi imzalandığını ve müvekkili tarafından bu sözleşme çerçevesinde krediler kullanıldığını, bu kredilerin erken kapatılmak istenmesi üzerine davalı banka tarafından müvekkilinden hukuka ve hakkaniyete aykırı olarak toplam 20.080,20TL erken kapama ücreti tahsil edildiğini, müvekkilinden haksız tahsil edilen bu erken kapama ücretinin çok fahiş olduğunu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı olduğunu ileri sürerek müvekkilinden erken kapama ücreti adı altında tahsil edilen tutardan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 9.000,00TL’nin tahsil edildiği tarihten itibaren işleyecek en yüksek banka reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 25.02.2011 tarihli cevap dilekçesinde; kredinin erken kapatılması sırasında erken kapama ücreti alınmasının banka ve ticari teamüllere uygun olduğunu, taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesinde de bu hususun açıkça düzenlendiğini, alınan erken kapama ücretinin fahiş olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 12.06.2012 tarihli ve 2010/828 E., 2012/316 K. sayılı kararı ile; taraflar arasında düzenlenen genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesinin sözleşme özgürlüğü sınırları içinde kaldığı ve taraflar için bağlayıcı olduğu, bu durumda davalı bankanın erken kapama sebebi ile erken kapama ücreti tahsil etmesinin sözleşmeye aykırı bulunmadığı, davalı bankanın yoksun kaldığı faiz gelirinin karşılığının erken kapama ücreti olarak alabileceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesince 16.09.2013 tarihli ve 2012/17701 E., 2013/15679 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra; “…davacı diğer savunmalarının yanı sıra kendisinden kesilen erken ödeme komisyonunun yüksek olduğunu da savunduğuna ve taraflar arasındaki sözleşmede de bu hususta bir belirleme bulunmadığına göre, mahkemece diğer bankalardan aynı dönemde uygulanan erken ödeme komisyonu oranı sorulup buna göre bir uygulama yapılmak gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 13.05.2014 tarihli ve 2014/210 E., 2014/346 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Taraflar arasında 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) döneminde imzalanan genel kredi sözleşmesinde kredinin erken kapatılması durumunda erken kapama ücreti tahsil edileceği ve erken kapama ücretinin bankanın belirleyeceği miktarda olacağı yönünde hüküm bulunması karşısında davacıdan tahsil edilen erken kapama ücretinin fahiş miktarda olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalı banka tarafından tahsil edilecek erken kapama ücretinin diğer banka uygulamaları doğrultusunda belirlenmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, genel kredi sözleşmesi kapsamında kullanılan ticari kredilerin erken kapatılması sırasında alınan erken kapama ücretinin istirdadı istemine ilişkindir. 13. Hemen belirtilmelidir ki; taraflar arasındaki genel kredi sözleşmesi 03.07.2007 tarihli olup, sözleşme tarihi itibariyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) genel işlem koşullarına ilişkin düzenlemelerinin somut olaya uygulanamayacağı hususunda yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu durumda somut olaya 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ile 818 sayılı BK hükümlerinin uygulanması gerektiği açıktır. 14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle TMK’nin 2. maddesi ile düzenlenen “dürüstlük kuralı” ve “hakkın kötüye kullanılması yasağı” hakkında açıklama yapılmasında yarar vardır. 15. TMK’nin “Dürüst davranma” alt başlıklı 2. maddesinde; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir. 16. Buna göre, anılan madde ile hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki temel ilkeye yer verilmiş olup, öncelikle hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. 17. TMK’nin 2/1. maddesinde belirtilen dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı, kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlâklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, Mustafa/ Sarı, Suat: Türk Özel Hukuku C. I, İstanbul 2018, s. 244). 18. Dürüstlük kuralı, hakların ve borçların nasıl ve hangi kurallara riayet edilerek kullanılacağını ve nasıl yerine getirileceğini gösterir. Başka bir deyişle “haklarını kullanan” ve “borçlarını yerine getiren” herkesin dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranması gerektiğini belirtmektedir. TMK’nin 2. maddesi anlamında dürüstlük kuralı, tüm hakların kullanılmasının sınırını çizmek suretiyle hakların ve borçların kapsamını belirlemektedir. Bu hakların sözleşmeden ya da kanundan doğmuş olması bakımından bir fark yoktur. Hakların ve borçların içeriğini belirleyen bu kural, herkese yönelik olup hem alacaklıya hem de borçluya hitap etmektedir. 19. TMK’nin 2/2. maddesinde belirtilen hakkın kötüye kullanılması yasağı ile hiçbir hakkın, o hakkın kötüye kullanılması şeklinde bir yetkiyi içermediği, bu nedenle içerdiği yetkiyi aşan şekilde bir kullanımın hak olarak hukuk düzeni tarafından korunmayacağı belirtilmiştir. Bu durumda getirilen sınırlama, bütün haklar yönünden genel ahlâki bir sınırlama niteliğindedir. Bu sınırın aşıldığı durumlarda, hakkın sahibine tanıdığı yetkilerin dışına çıkılmış olmakta, bir hakkın kullanıldığı görüntüsü altında haksız bir davranış gerçekleştirilmektedir. Hakkın dışına çıkıldığı için de doğal olarak hukuk düzeni bu davranışa herhangi bir koruma sağlamamaktadır (Dural/Sarı, s. 256). 20. TMK’nin “başlangıç hükümleri” arasında yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı diğer başlangıç hükümleri gibi bir “genel kural”dır. Bu sebeple medeni hukuk dışındaki hukuk dallarında da uygulama alanı bulmaktadır. Bu kurallara uyma zorunluluğu hakları kullanan ve borçları ifa eden herkes için geçerlidir. Tacirler de TMK’nin 2. maddesinde belirtilen “herkes” kavramına dâhil olup, gerek özel gerekse ticari hayatlarında bu kurallara uymak mecburiyetindedirler. 21. Tacirler aynı zamanda 6762 sayılı TTK’nin 20/2. (6102 sayılı TTK’nin 18/2.) maddesi anlamında basiretli bir işadamı gibi hareket etmek zorundadırlar. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, tacire, tacir olmayanlara göre vasatın üstünde bir özen gösterme yükümlülüğü getirmektedir. Başka bir deyişle tacir, ticari hayatında bir hakkı kullanırken veya bir borcu ifa ederken, yalnızca dürüst, namuslu, makul ve fiilinin neticelerini bilen orta zekâlı bir insanın benzer hadiselerde hareket edeceği şekilde hareket etmekle kalmayıp aynı zamanda kendi ticari sınıfına dâhil, tedbirli bir tacirin benzer olaylarda takip edeceği şekilde hareket etmek zorundadır. 22. Kuruluşları özel izne tâbi olan ve faaliyetlerini Devlet’in tanıdığı imtiyazla yürüten bankalar da birer “güven kurumu” olmaları nedeniyle dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uymak zorundadırlar. Zira bankaların, müşterilerinde yarattıkları güvene ve bankacılık sektörünün yazılı olan veya olmayan ilke, kural ve teamüllerine uygun hareket etme yükümlülükleri bulunmaktadır. Başka bir deyişle bankaların birer güven kurumu olmaları ve müşteriler tarafından kendilerine özel bir güven duyulması, onların hukuki sorumluluğunu diğer tacirlere nazaran daha da ağırlaştırmaktadır. Nitekim bir kişi davranışlarıyla başkaları nezdinde haklı bir güven oluşturduktan sonra, bu tutumuyla çelişkili ve özellikle de söz konusu güveni boşa çıkaran bir davranışta bulunması açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. 23. Bankaların dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uyma yükümlülükleri 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 75/1. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Anılan madde; “Bankalar ile bunların mensupları; bu Kanuna, ilgili düzenlemelere, kuruluş amaç ve politikalarına uygun olarak faaliyetlerin icra edilmesini temin etmeye ve yönetimde adalet, doğruluk, dürüstlük ve sosyal sorumluluğu esas almaya yönelik etik ilkelere uymakla yükümlüdürler.” hükmünü haizdir. Ayrıca anılan Kanun’un 75/2. maddesinde verilen yetkiye dayanılarak Türkiye Bankalar Birliği'nce Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) uygun görüşü alınarak çıkarılan "Bankacılık Etik İlkeleri"nin 3/(a) maddesinde; bankaların, faaliyetlerini yerine getirirken ilişkilerinde dürüstlük ilkesine bağlı kalacakları ifade edilmiştir. 24. Bu aşamada “erken ifa” ve “erken kapama ücreti” kavramları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. 25. Borçlu kural olarak borçlanılan edimini muaccel olmadan da ifa edebilir. Buna borçlunun erken ifa yetkisi denmektedir (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 978). Bu husus 818 sayılı BK’nin 80. maddesinde “Akdin hükmünden veya mahiyetinden veya hâl icabından iki tarafın hilafını kast ettikleri anlaşılmadığı takdirde, borçlu borcunu vadesinden evvel ifa edebilir. Şu kadar ki borçlunun, vadeden evvel tediyede bulunmasından dolayı mukavele ile veya âdeten mezun olmadıkça bir miktar tenzilat icrasına hakkı yoktur” şeklinde düzenlenmiştir. Anılan madde metninden de anlaşılacağı üzere, ifa zamanı kural olarak borçlu lehine düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle borçlu, kendi lehine konulmuş bir yetkiden vazgeçerek erken ifada bulunabilir. Esasen kanun koyucunun ifa zamanını genel olarak borçlu lehine düzenlediği gözetildiğinde borçlu kendisine tanınan bu yetkiden vazgeçip vaktinden evvel ifa talebinde bulunabilir. Alacaklı erken ifaya yetkili olan borçlunun ifa teklifini reddettiği takdirde mütemerrit duruma düşecektir. 26. Erken ifada bulunan borçlu, erken ödemede bulunmasından dolayı alacaklıdan bir indirimde bulunmasını isteyemez. Ancak, sözleşmede erken ödeme hâlinde indirim yapılacağı kararlaştırılmışsa veya bu yönde bir âdet varsa, borçtan bir miktar indirim yapılabilir. 27. Bununla birlikte borçlunun erken ifa yetkisi, tarafların aksini kararlaştırmaları ile bertaraf edilebilir. Söz konusu yetkinin taraflarca bertaraf edilip edilmediği ise hâlin icabından veya sözleşmenin niteliğinden de anlaşılabilir. Nitekim ifanın vaktinden evvel yapılması alacaklının aleyhine sonuçlar doğuruyorsa veya taraflar arasındaki kesin vadeli sözleşmelerin niteliği erken ifayı engelliyorsa borçlu vaktinden evvel ifada bulunamaz. Bu tür durumlarda erken ifa alacaklının muvafakatine bağlıdır. 28. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 4. maddesinde; nakdi, gayrinakdi her cins ve surette kredi verme işlemleri bankaların faaliyet konuları arasında sayılmıştır. Bankalar müşterilerine verdikleri kredilerden faiz gelirleri elde etmekte ve kredinin geri ödenme süresinin uzun olması bankanın faiz gelirini artırmaktadır. Bu itibarla kredi borcunun vaktinden evvel ifa edilmesi alacaklı bankanın aleyhine sonuçlar doğurduğu ve işin mahiyetine aykırı olduğu için bankanın, borçlunun erken ifa talebini reddetme hakkı bulunmaktadır. Başka bir deyişle kredi borcunun erken kapatılması bankanın muvafakati ile mümkün olmaktadır. 29. Bankacılık uygulamalarında genel olarak, kredi sözleşmelerine; kredinin erken kapatılmasının bankanın kabulüne bağlı olduğu ve bankanın mahrum kalacağı faiz gelirine karşılık belli bir erken kapama ücreti (erken ödeme cezası) mukabilinde kredinin erken kapatılabileceği yönünde hükümler konulduğu görülmektedir. Hatta kredilerin erken kapatılmasında, bankaların mahrum kalacağı faiz gelirinin bir kısmına karşılık, erken kapama ücreti alınmasının âdet hâline geldiği ve dolayısıyla faiz gelirinin bir kısmından vazgeçtiği anlaşılmaktadır. 30. Erken kapama ücretinin öngörülmesinin asıl sebebi borçluyu erken ifa düşüncesinden caydırmaktır. Ayrıca bankacılık uygulamalarında kredi taksitlerinin geri ödemelerinde başlangıçta faize daha fazla kesinti yapılmakta ve giderek kredinin sonuna yaklaşıldığında neredeyse faizin tamamı tahsil edilmiş olmaktadır. Faiz kesintisinin başlangıçta fazla olması bankacılık uygulamasında aslında örtülü bir erken kapama ücretinin bulunduğunu göstermektedir. Zira bankalar, ilk taksitlerde faiz kesintisini fazla tutarak erken kapamanın risklerinden kendilerini korumuş olmaktadırlar. 31. Erken kapama ücreti alınabilmesi, müşteri ile banka arasındaki kredi sözleşmesinde bu yönde hüküm bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla erken kapama ücreti, yasal bir medeni ceza olmayıp, taraflar arasındaki sözleşmeden doğan bir yan yükümlülüktür. Erken kapama ücreti ile faiz indiriminden yararlanarak kâr eden müşteri ile faiz geliri düşmek suretiyle gelir kaybına uğrayan bankanın menfaatlerinin dengelenmeye çalışıldığı görülmektedir. Nihai olarak erken kapama ücreti ile kredi veren bankanın zararının bir kısmının tazmin edilmesi amaçlanmaktadır. 32. Öte yandan Merkez Bankası tarafından yayımlanan 2006/1 sayılı Mevduat ve Kredi Faiz Oranları ve Katılma Hesapları Kâr ve Zarara Katılma Oranları ile Kredi İşlemlerinde Faiz Dışında Sağlanacak Diğer Menfaatler Hakkında Tebliğ’in 4/1. maddesi gereğince; bankalarca, reeskont kaynaklı krediler dışındaki kredilere uygulanacak faiz oranları ile üye iş yeri komisyonu hariç faiz dışında sağlanacak diğer menfaatlerin ve tahsil olunacak masrafların nitelikleri ve sınırları serbestçe belirlenebilecektir. Anılan maddeye göre, bankaların, kredilerin erken kapatılması hâlinde erken kapama ücretini serbestçe belirleyebilecekleri bir bakıma belirtilmiştir. 33. Bununla birlikte, tüketicileri bankalar karşısında korumak ve erken ödeme nedeniyle faiz indiriminden yararlanan tüketiciyle faiz geliri düşen bankanın menfaatlerini dengelemek amacıyla 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'da (6502 sayılı TKHK) tüketicinin konut finansmanı kredilerinde erken kapama hakkının bulunduğuna, erken kapama hâlinde indirim talep edebileceğine ve erken kapama ücretine (erken ödeme tazminatı) ilişkin özel düzenleme yapılmıştır. 34. Şöyle ki 6502 sayılı TKHK’nin 37. maddesi şu şekildedir: "(1) Tüketici, vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksit ödemesinde bulunabileceği gibi, konut finansmanı borcunun tamamını erken ödeyebilir. Bu hâllerde, konut finansmanı kuruluşu, erken ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin indirim yapmakla yükümlüdür. (2) Faiz oranının sabit olarak belirlenmesi hâlinde, sözleşmede yer verilmek suretiyle, bir ya da birden fazla ödemenin vadesinden önce yapılması durumunda, konut finansmanı kuruluşu tarafından tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilebilir. Erken ödeme tazminatı gerekli faiz indirimi yapılarak hesaplanan ve tüketici tarafından konut finansmanı kuruluşuna erken ödenen tutarın kalan vadesi otuz altı ayı aşmayan kredilerde yüzde birini, kalan vadesi otuz altı ayı aşan kredilerde ise yüzde ikisini geçemez. Oranların değişken olarak belirlenmesi hâlinde tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilemez." 35. Bu durumda 6502 sayılı TKHK’nin 37. (4077 sayılı TKHK’nin 10/B) maddesi, erken ödeme ücreti alınabilmesine izin vermekte ve bu ücretin tavanını belirlemektedir. Buna göre konut finansman kredilerinde tüketiciye, kredi borcunu tamamen ya da bir veya birden fazla taksitini erken ödeme hakkı tanınmış ve konut finansmanı kuruluşu (banka) erken ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin indirim yapmakla yükümlü kılınmıştır. Ayrıca erken kapama ücreti alınabilmesi, tüketiciyle konut finansman kuruluşu arasındaki kredi sözleşmesinde -haksız şartlarına ilişkin denetim mekanizmaları baki kalmak kaydıyla- bu yönde hüküm bulunmasına bağlanmış ve konut finansman kuruluşunun erken ödenen tutarın kalan vadesine göre belli oranda (%1 veya %2) erken kapama ücreti almasına izin verilmiştir. 36. Hemen belirtilmelidir ki, tüketici kredisi niteliğindeki konut finansmanı kredileri haricindeki diğer kredilerin erken kapatılmasına ve erken kapama ücretine ilişkin herhangi bir düzenleme mevzuatta yer almamaktadır. Bununla birlikte yukarıda da bahsedildiği üzere bankalar tarafından kullandırılan kredilerin erken kapatılması ve erken kapama ücreti alınması bir bankacılık uygulaması hâline gelmiştir. Bu itibarla kredi sözleşmelerinde erken kapama ücretine ilişkin düzenlemeye yer veren bankaların, genel işlem koşullarına ilişkin denetim mekanizmaları baki kalmak kaydıyla, bu sözleşme hükümlerini düzenlerken ve uygularken dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uyma yükümlülüğü bulunmaktadır. Zira hukuk düzeninin temelini oluşturan ve TMK’nin 2. maddesinde ifadesini bulan bu iki esasa tabi olmayan hiçbir hakkın kullanımı söz konusu olamayacaktır. 37. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının talebi doğrultusunda taraflar arasında 818 sayılı BK döneminde 03.07.2007 tarihli ve 900.000,00TL limitli genel kredi sözleşmesi imzalandığı, anılan sözleşmeye binaen davacıya 10.07.2007 tarihinde aylık %1,59 sabit faiz oranı ile 59 ay vadeli 265.000,00TL bedelli kredi kullandırıldığı, yine 10.08.2009 tarihinde aylık %1,52 sabit faiz oranı 48 ay vadeli 187.000,00TL ve 63.000,00TL bedelli iki ayrı kredi kullandırıldığı, davacı tarafından 19.04.2010 tarihinde kullanılan bu üç kredinin erken kapatılmasının talep edildiği ve bu talebin davalı banka tarafından kabul edildiği, davalı banka tarafından genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesi gereğince üç kredinin erken kapatılması karşılığında toplam 20.080,20TL erken kapama ücretinin davacıdan tahsil edildiği anlaşılmaktadır. 38. Taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmesi; ileride birden fazla kredi ilişkisine girmek isteyen banka ve müşterisi arasında akdedilen ve münferit kredi sözleşmelerine ilişkin temel ilkeleri düzenleyerek sürecin genel çerçevesini çizen ve ayrıca münferit kredi sözleşmelerinin akdedilmesiyle uygulanabilecek olan isimsiz bir çerçeve sözleşmedir. Çerçeve sözleşme, ön sözleşmenin aksine tarafların ileride bir sözleşme yapmaları taahhüdünü içermeyen, ancak sözleşme yaparlarsa uygulama alanı bulacak olan kuralları belirleyen bir sözleşme niteliğindedir. 39. Bununla birlikte yukarıda bahsedildiği üzere davalı banka genel kredi sözleşmesi gereğince haklarını kullanırken dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun hareket etmek zorundadır. Çünkü genel kredi sözleşmesi de tıpkı diğer bankacılık sözleşmeleri gibi yoğun bir güven ilişkisi üzerine inşa edilmektedir. Bu güven ilişkisi sözleşme müzakerelerinden itibaren ifa safhasına kadar artarak varlığını devam ettirmektedir. 40. Taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesi; “Müşterinin bakiye borcunu vadesinden önce ödeyerek hesabını kapatması, bankanın kabulüne bağlıdır. Bankaca kabul edilmesi hâlinde erken ödeme, taksit vadelerinden birinde ve ödeme vadesinde işlemiş faizin ve kalan ana paranın, bankanın belirleyeceği miktarda bir erken kapatma ücreti ile erken ödeme nedeniyle doğabilecek vergi, Kaynak Kullanımı Destek Fonu gibi mali yükümlülüklerin nakden ve defaten ödenmesi kaydıyla mümkündür. Bankanın erken ödeme tarihi ile vade tarihi arasındaki süreç için erken ödeme sebebiyle bankanın mahrum kalacağı ilgili kredi faiz oranı üzerinden hesaplanmış faiz tutarını da talep hakkı saklıdır.” şeklindedir. Buna göre genel kredi sözleşmesinde erken kapama opsiyonu olmasa dahi, müşterinin erken kapama talebi bankanın uygun görmesi ve banka tarafından belirlenecek erken kapama ücretinin ödenmesi ile mümkün olacaktır. 41. Sözleşmenin 15.6. maddesinde erken kapama ücreti olarak belirli bir oran belirtilmemiş, erken kapama ücretinin bankanın belirleyeceği miktarda olacağı öngörülmüştür. Başka bir deyişle banka, erken kapama talebini kabul etmekle birlikte müşteriden kendisinin tek taraflı olarak belirleyeceği miktarda erken kapama ücreti tahsil edebilecektir. Bu durumda erken kapama talebini kabul eden davalı banka, kredinin erken kapatılması nedeniyle oluşacak faiz kaybını müşteriden tahsil edecek, ayrıca alacağına vadeden çok önce kavuşarak kredinin risklerini bertaraf etmiş olacaktır. 42. Somut olayda genel kredi sözleşmesinde erken kapama talebinin bankanın kabulüne bağlı olduğunun belirtilmesine rağmen davacının erken kapama talebi davalı banka tarafından kabul edilmiş ve erken kapama tarihine kadar işleyen faiz ile birlikte erken kapama tarihi olan 19.04.2010 tarihi itibariyle üç kredinin kapatılması karşılığında bankanın kendince belirlediği toplamda 20.080,20TL davacıdan tahsil edilmiştir. Erken kapama tarihine kadar işleyen ve davalı banka tarafından tahsil edilen faiz uyuşmazlık konusu değildir. 43. Tüketici kredisi niteliğindeki konut finansmanı kredileri haricindeki diğer kredilerin erken kapatılmasına ve erken kapama ücretine ilişkin herhangi bir düzenleme mevzuatta yer almadığı için bankaların, genel işlem koşullarına ilişkin denetim mekanizmaları baki kalmak kaydıyla, erken kapama ücretini serbestçe belirledikleri görülmektedir. Oysa yukarıda da bahsedildiği üzere kredilerin erken kapatılması hâlinde erken kapama ücreti alınması bankacılık uygulaması hâline geldiği, bankaların ise genel olarak erken kapama ücreti için kalan anapara üzerinden sabit bir oran belirledikleri ve böylece faiz alacaklarının bir kısmından vazgeçtikleri anlaşılmaktadır. Taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmesinin 15.6. maddesinde ise, erken kapama ücreti için öngörülebilir nitelikte belli bir oran belirlenmemiş, erken kapama ücretinin miktarı bankanın takdirine bırakılmıştır. Bu itibarla davacı tarafından genel kredi sözleşmesi imzalanırken erken kapama ücretinin nasıl olacağı hususunun öngörülmesi mümkün olmayıp bu husus belirsizlik içermektedir. 44. 6762 sayılı TTK’nin 20/2. (6102 sayılı TTK’nin 18/2.) maddesi gereğince her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümü aslında objektif bir özen ölçüsü getirmekte ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkânlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil, aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.05.2003 tarihli ve 2003/13-332 E. 2003/340 K. sayılı kararı). Bu bağlamda davacıya yüklenmesi gereken basiretli işadamı gibi hareket etme yükümlülüğü, taraflar arasındaki sözleşmedeki belirsizlik karşısında, bilinmesi mümkün olmayan bir hususa karşı önlem alınmasını gerektirecek şekilde aşırı bir yoruma tabi tutulmamasını gerektirmektedir. 45. Bu durumda taraflar arasındaki genel kredi sözleşmesinin yoğun güven ilişkine dayandığı ve davacıya kredi limiti dâhilinde kredi kullandırılacağına dair güven oluşturulduğu, her ne kadar davalı bankanın davacının erken kapama talebini kabul etme yükümlülüğü bulunmamakta ise de davalı bu hakkını kullanırken dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uymak zorunda olduğu, erken kapama ücretinin belirlenmesinde de davalı bankanın bankacılık uygulamalarını gözeterek dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun davranması gerektiği kabul edilmelidir. 46. O hâlde, kredinin erken kapatılmasının her iki tarafın da menfaatine olduğu, tarafların serbestçe erken kapama ücretini belirleyebilecekleri, ancak bunun sınırının dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı olduğu, tüketici kredisi niteliğindeki konut finansmanı kredilerinin erken kapatılması hâlinde dahi erken kapama ücreti alınmasının mümkün olduğu gözetilerek diğer bankaların dava konusu krediler ile aynı özellikteki (kullanım tarihi, vade tarihi, taksit ödeme aralığı, miktarı, erken kapama tarihi) kredilerin erken kapatılması hâlinde alacakları erken kapama ücreti tespit edilerek, her iki tarafın menfaatleri de dikkate alınıp TMK’nin 2. maddesi çerçevesinde yukarıda bahsedilen hususlar da gözetilerek erken kapama ücretinin belirlenmesi gerekmektedir. 47. Bu itibarla mahkemece, davalı bankanın genel kredi sözleşmesi gereğince erken kapama ücreti alabileceğinin kabulü ile davacı tarafça alınan ücretin fahiş olduğu ileri sürüldüğünden, davacıdan tahsil edilen erken kapama ücretinin dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun olarak tespit edilmesi için davalı bankanın davacıdan tahsil ettiği erken kapama ücreti oranı ile diğer bankaların aynı miktar, aynı tür ve aynı vadeli kredilerin erken kapatılması hâlinde uyguladıkları erken kapama ücreti oranları da gözetilerek ve tarafların kredinin erken kapatılması ile elde ettikleri menfaatler de dikkate alınarak, davalı bankanın aldığı erken kapama ücretinin bankacılık uygulamalarına ve özellikle TMK’nin 2. maddesine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi suretiyle karar verilmesi gerekmektedir. 48. O hâlde direnme kararının Özel Dairenin bozma kararında ve yukarıda belirtilen ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda belirtilen ilave gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 20.02.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Hakkın kötüye kullanılması yasağı, hiçbir sübjektif hakkın kötüye kullanılabilmesine yönelik bir yetki içermediğini öngörür. Açıkça veya fiili davranışlarıyla bir hakkı kullanmak istemediğini ortaya koyan kimse bu davranışıyla bağlıdır. Başkaları nezdinde haklı bir güven oluşturduktan sonra bu tutumuyla çelişkili ve yaratılan güveni boşa çıkaran bir davranış sergilenmesi açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. Bu duruma bağlanan hukuki sonuç, çelişkili davranışta bulunan kişinin var olan hukuki durumunu kaybetmesi, sonradan bundan tek yanlı olarak cayamaması ve söz konusu hakkını yalnızca haklı güveni zedelenen muhataba karşı ileri sürememesidir.

Çelişkili Davranma Yasağının Varlık Koşulları ve Güven Sorumluluğu

Bir olayda çelişkili davranma yasağının uygulanabilmesi için öncelikle karşı tarafta belirli bir şekilde hareket edileceği inancını doğuran bir ön davranışın bulunması gerekir. Ön davranış hukuki işlem veya maddi fiille gerçekleştirilebileceği gibi karşı tarafta haklı güven oluşturduğu ölçüde sessiz kalma şeklinde de meydana gelebilir. Bu ön davranışın, objektif olarak aynı durumdaki herkes nezdinde belirli şekilde davranılacağına dair haklı ve korunmaya layık bir güven yaratması ve akabinde bu ön davranışla çelişen ikinci bir tutumun sergilenmesi şarttır.

Kişilerin tutumlarını serbestçe değiştirebilme özgürlüğü ile dürüstlük kuralının ihlali arasındaki ayrımda kusur ölçütü öğretide değerlendirilmekte olup, ön davranışta bulunanın karşı tarafın güvenini sarsma ve zarara uğratma kastının yanında kusurlu bulunması gerektiği belirtilmektedir. Yine öğretide dürüstlük kuralına dayalı güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için güven unsuru, gerçekleşen bir zarar, hukuki görünüme pozitif koruma anlamında geçerlilik sonucu bağlanmaması, zarar ile görünüş arasında illiyet bağı, durumun başka bir hukuki kurumun kapsamına girmemesi, görünüşü oluşturanın kusuru ve muhatabın haklı güveni yani iyiniyeti unsurları bir arada aranmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/19-670, K. 2013/171Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2012/19-670 E.  ,  2013/171 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul 6. Asliye Ticaret Mahkemesi TARİHİ : 30/11/2011 NUMARASI : 2011/441-2011/437 Taraflar arasındaki “ceza-i şartın tazmini” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;   İstanbul 6.Asliye Ticaret Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 20.10.2009 gün ve E:218, K:626 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 20.09.2010 gün ve 2010/2907 – 9997 sayılı ilamı ile; (…Dava, bayilik sözleşmesiyle  belirlenen  eksik ürün alımı hali için öngörülen cezai şartın tahsili istemine ilişkindir. Davalı vekili,  sözleşme ile  belirlenen tonaj  taahhütlerinin  hiçbir zaman  yerine getirilmediğini, ödemelerin  ihtirazı kayıt  konulmadan  kabul edildiğini, sözleşme  süresince  cezai şartın uygulanmadan  ticari ilişkinin  devam ettirildiğini bildirerek davanın reddini  istemiştir. Mahkemece, taraflar arasındaki uyuşmazlığın  sözleşmeyle  eksik ürün alımı için öngörülen  cezai şartın istenip  istenemeyeceği noktasında  toplandığı, davacının  bayilik ilişkisinin  kurulduğu 06.10.1998 tarihinden sonraki ilk yıl ortaya çıkan eksik mal alımı nedeniyle ihtarname ile davalıdan talep ettiği  cezai şart ödenmemesine rağmen bu konuda dava açmadığı, sonraki 9 yılın tamamında davalının taahhüt ettiği miktarda ürün almamasına  rağmen, davalıyla  bayilik ilişkisini sürdürdüğü, bu durumun  davacının bayilik sözleşmesinin 15.maddesindeki tonaj taahhüdü ve cezai şart hükümlerinin uygulanmasından zımnen vazgeçtiği anlamını taşıdığı, davalının sözleşme süresince başkasından akaryakıt ürünü almaması ve davacının da hiçbir zaman sözleşmede  öngörülen asgari miktarda akaryakıt ürünü almamasına rağmen davalıya ürün sağlamaya devam ettiği ve ürün bedellerini de ihtirazı kayıtsız kabul etmesi karşısında, esasen sözleşmenin 15.maddesinin fiilen ortadan kalktığı, asgari alım taahhüdünün  uygulanamayacağı  ve bu konuda  cezai şart  istenmeyeceği konusunda 9 yıl süren bir uygulamanın  oluştuğu gerekçesiyle  davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Taraflar arasında bayilik sözleşmesi imzalandığı, bu sözleşmenin 12.maddesi gereğince müddetinin 10 yıl olduğu, 13.maddesi gereğince sözleşmenin herhangi bir hükmünün  kısmen veya  tamamen ihlal edilmesi  halinde davacıya davalı bayi tarafından  her seferinde  50.000 USD  cezai şart ödenmesinin kabul ve taahhüt edildiği 15.maddesinde ise bayiinin yılda asgari  8.000 ton benzin,  motorin gaz  satmayı taahhüt ettiği, hususları sabittir. Somut olayda, uyuşmazlık  davalı bayiinin  anılan sözleşmenin  15.maddesinde gösterilen  yılda asgari  8.000 ton  beyaz malı taahhüdüne uygun olarak sözleşme süresince  satmadığı, bir başka deyişle  taahhüt ettiği  kotayı doldurmadığı, bu ihlalin sözleşme süresince devam edegeldiği, sözleşme süresinin bitiminden sonra davacının eksik önal alımından dolayı davalıdan cezai şart talep edemeyeceği  noktasında  toplanmaktadır. Davalı bayii, sözleşmede  almayı taahhüt  ettiği malı  sözleşmenin  bitim tarihine kadar alma imkanına  sahiptir. Davacının  devam eden  sözleşme  süresinde  malın eksik alınması nedeniyle  cezai şart talep etmemiş  olması  davalıya atıfet  tanıdığı, bu haktan sarfınazar  ettiği anlamına  gelmez. Çünkü  bir yılda alınacak  mal miktarının  gösterilmiş  olması sözleşme  süresi olan 10 yılda  alınacak mal bedelinden indirim yapılmasını  gerektirmez. Mahkemece  sözleşme  hükümlerinin  bu şekilde  değerlendirilerek  zamanaşımı süresince davacının  bu  davayı  açmakta  hakkı olduğu  gözetilerek  tayin olacak  cezai şart  üzerinde  durulup sonucuna göre  bir karar verilmesi  gerekirken  yazılı gerekçelerle  davanın reddine dair verilen kararda isabet görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davacı OPET Petrolcülük A.Ş.  vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, bayilik sözleşmesiyle  belirlenen  eksik ürün alımı hali için öngörülen cezai şartın tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire'ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece önceki hükümde direnilmiştir. Direnme hükmünü, davalı vekili temyize getirmiştir. Dosyadaki mevcut belge ve delillerden anlaşıldığı üzere; davanın tarafları arasında 06.10.1998 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, akaryakıt ürünleri (benzin, gaz, motorin) ve diğer malları bulundurmayı, teşhir etmeyi ve satmayı, davacı şirketin izni olmaksızın başkaca bir mal bulundurmamayı hedef tutan bir bayilik sözleşmesi imzalanmıştır. Anılan sözleşmenin 15.maddesinde, davalı şirketin (Bayi), yılda asgari sekizbin (8.000) ton beyaz mal (Benzin, Motorin, Gaz) satmayı taahhüt ettiği, bu hedefin altında kaldığı takdirde davalı şirketin, her eksik ton başına o günkü Merkez Bankası döviz satış kuru üzerinden olmak üzere, otuz (30) Amerikan Doları karşılığı ceza-i şartı ödemeyi kabul ve taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Davacı şirket vekili tarafından, davalı şirkete (Bayi) gönderilen Beyoğlu 9.Noterliğinin 10 Mart 2000 tarih ve 05362 yevmiye nolu ihtarnamesinde özetle; 06.10.1998 tarihli bayilik sözleşmesinin 15.maddesine göre her yıl 8000 ton akaryakıt ürününü müvekkilin bayisi sıfatıyla alıp satması gerekirken bunu haksız olarak yerine getirmediği, Ocak/1999 ila Ocak/2000 döneminde yalnızca 2379 ton akaryakıt ürünü alıp sattığı, sözleşmenin 15. maddesi gereği eksik mal alımından kaynaklanan (5621 X 30 USD=168.630 USD) 168.630-USD doları müvekkil şirkete bir yılda eksik sattığı maldan dolayı kar mahrumiyetinin ödenmesi gerektiği, bu yükümlülüğün 15 gün içinde defaten ve nakten müvekkil şirketin hesabına yatırması ve bundan sonra da sözleşme hükümlerine uymayı, aksi takdirde aleyhine dava ikame ederek müvekkil şirketin, sözleşmeye uymamadan dolayı mahrum kaldığı karın faiziyle birlikte tazmini cihetine gidileceği belirtilmiştir. Bunun üzerine, davalı şirket (Bayi) tarafından davacı şirkete gönderilen Altındağ 4.Noterliğinin 24 Mart 2000 tarih ve 06162 yevmiye nolu cevabi ihtarnamesinde özetle; akaryakıt istasyonunun mevcut konumu itibariyle yıllık 8000  sekizbin (8.000) ton beyaz mal satışının mümkün olmadığını, dağıtım şirketi bu durumdan hoşnut değilse, bayilik sözleşmesinin feshi ile ilgili şartları görüşmeye hazır olduklarını, kendilerine bununla ilgili bir (1) ay içerisinde yer ve zamanın bildirilmesinin istendiği, bu bağlamda sözleşmenin 15.maddesinin dikkate alınmaması kaydı ile bayiliklerinin devamına aksi takdirde fesih şartlarını görüşmek üzere biraraya gelmeye hazır olduklarını bildirmiştir. Taraflar, az yukarıda içeriklerine yer verilen ihtarnamelere rağmen ticari ilişkilerini sözleşmenin kalan süresi olan dokuz (9) yıl boyunca sürdürmüşlerdir. Bu ticari ilişkinin devamı sırasında, davalı şirket (Bayi), sözleşme gereği her yıl satmayı taahhüt ettiği miktarın altında beyaz mal satmıştır. Davalı şirket (Bayi), davacı şirkete gönderdiği Altındağ 4.Noterliğinin 11 Temmuz 2008 tarih ve 19990 yevmiye nolu ihtarnamesiyle, sona erecek olan bayilik sözleşmesini yenilemeyeceklerini belirterek, 06.10.2008 tarihinden itibaren feshettiklerini bildirmiştir. Bunun üzerine, davacı şirket, davalı şirkete (Bayi) gönderilen Üsküdar 3.Noterliğinin 18 Eylül 2008 tarih ve 19990 yevmiye nolu ihtarnamesiyle; davalı tarafından eksik satın alınan 45.370 ton ürün karşılığı şimdilik 2.722.200-USD'nin 10 gün içinde ödenmesi aksi takdirde yasal yollara başvurulacağı bildirilmiş; hemen akabinde ise, 20.03.2009 tarihinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, ifaya ekli ceza-i şartın tazmini için eldeki dava açılmıştır. Gerek davanın tarafları gerekse Yerel Mahkeme ile Yüksek Özel Daire arasında, az yukarıda içeriklerine yer verilen maddi olgunun gerçekleşme biçimi konusunda, herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık; davacının sözleşmenin ilk yılında (Ocak 1999 ila Ocak 2000) tutturulamayan tonaj taahhüdü (sözleşmenin 15.maddesi) için ihtarname göndermesi üzerine davalının bu hükmün hiçbir zaman yerine getirilemeyeceğini, bu nedenle de sözleşmenin 15.maddesinin dikkate alınmaması kaydıyla sözleşmenin ifaya devam edilmesini aksi takdirde fesih şartlarını görüşmeye hazır olduklarını cevabi ihtarname ile bildirmesi ve davacının buna rağmen dava açmayarak kalan dokuz (9) yıl boyunca sözleşmeyi ifaya ve kendine yarar sağlamaya devam etmesi karşısında, taraflar arasındaki sözleşmenin 15.maddesinin uygulanmayacağı yönünde bir anlaşmanın meydana gelip gelmediği; dolayısıyla bu durumun davalı tarafta haklı bir güven oluşturup oluşturmayacağı; burada varılacak sonuca göre, davacı yararına ceza-i şart tazminatına mahkemece hükmedilmesi gerekip gerekmediği, noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde etkili olan "İrade beyanları", bir sözleşmenin kurulmasını amaçlayan "İcap (Öneri)" ve "Kabul" kavramlarının açıklanmasında yarar vardır: Hemen belirtilmelidir ki, irade beyanı, bir ruhî hâdiseden bir başkasını haberdar etmek üzere yapılan ve bununla özel hukuk alanındaki ilişkilerde değişiklik yapılması, yeni ilişkiler yaratılması veya bu gibi ilişkilerin ortadan kaldırılmasının istendiği, hayatta edinilen tecrübelere, örf ve âdete göre halin icaplarından anlaşılan iradenin hareket ve faaliyeti olarak tanımlanabilir (Belbez, Hikmet: Akitlerde Sükutun Ehemmiyeti, AÜHF Dergisi, Yıl:1944, Sayı:2, Sahife:221). İrade beyanları açık (sarih) olabileceği gibi, örtülü (zımni) de olabilir (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu m.1/II.fıkra). Beyanın anlam ve konusu hiçbir yoruma ve karışıklığa meydan vermeyecek şekilde beyan vasıtalarından, yani kullanılan söz, yazı veya işaretlerden anlaşılıyorsa, bu, açık bir irade beyanıdır.  Zımni irade beyanı ise, iradenin varlığını gösteren davranışı ifade eder. Bu anlamda, açık olmayan her türlü irade beyanı, zımni irade beyanıdır. İrade beyanının anlamının, yani sonuç (işlem) iradesinin doğrudan doğruya söz veya işaretlerden çıkmaması, anlaşılmaması halinde, zımni irade beyanı sözkonusu olur. Başka bir deyişle, zımni irade beyanlarında beyan sahibinin davranışı, işlem iradesini dolaylı bir şekilde ifade eder; onun davranışından, dolaylı olarak işlem iradesine sahip olduğu sonucu çıkar (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 11.Baskı, İstanbul 2009, Sahife:124). İcap (öneri), bir akdi meydana getirmek amacı ile bir şahsın teklifini ihtiva eden ve karşı tarafa yöneltilen bir irade beyanıdır. Kabul ise, yapılan bir öneriye karşılık karşı taraf(muhatap) tarafından önerene yöneltilen ve sözleşmeyi öneriye uygun olarak meydana getirme arzusunu kesin olarak ifade eden irade beyanıdır. Kanunun veya tarafların anlaşması ile, yapılacak sözleşme için bir şekil öngörülmüş olmadıkça ya da önerene kabul için bir şekle uyulmasını şart kılmış olmadıkça, kabul beyanı bir şekle bağlı değildir; sözle, yazı ile veya kanaat verici bir davranışla yapılabilir (Oğuzman/Öz:Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 2012, Sahife:51, 66). Bu bağlamda,  taraflar arasında öteden beri mevcut iş ilişkileri dolayısı ile, o tarihe kadar ki uygulama çerçevesinde içlerinden birinin yaptığı siparişi diğer tarafın ayrıca bir kabul beyanında bulunmaksızın bir süre sonra malı göndererek (fiili kabul) cevaplandırmış bulunması, durumun bundan sonra da böyle olacağı hususunda bir güven olgusunun gerçekleşmesine yol açacağı belirtilmektedir (Kocayusufpaşaoğlu/Hatemi/Serozan/Arpacı: Borçlar Hukuku, Genel Bölüm, Birinci Cilt, İstanbul 2008, Sahife:206). Öte yandan, taraflar arasındaki somut uyuşmazlığın çözümünde etkili olduğu düşünülen “güven ilkesi”, “güven kavramı” ve “güven sorumluluğu” hakkında açıklamalarda bulunulması yararlı görülmüştür. Hukukun evrensel ve genel ilkelerinden olan “dürüstlük ilkesi” (Türk Medeni Kanunu m.2), bazı alt ilkelerin doğmasına sebep olmuştur. Bu ilkelerden birisi “ahde vefa ilkesi”, bir diğeri de “güven ilkesi”dir. Yine dürüstlük ilkesini temel alan bir akım da, irade beyanlarının yorumunda ve dolayısıyla sözleşmelerin kurulup kurulmadığını tespitte “korunmaya layık haklı güveni” esas alan “güven ilkesi” dir. Bu güven ilkesi de, “hukuki görünüşe güvenin korunması” alt ilkesini doğurmuştur. Güven kavramı, anlam itibariyle sadece, etik ve moral beklentilerin mevcut olduğu bir kavram değildir. O, aynı zamanda, toplum içerisindeki bireylerin iletişiminde çok ciddi rol oynayan ve bazı durumlarda eksik kalmış, tamamlanamamış ya da üstü kapalı olarak geçirilmiş, bazı irade beyanlarının yorumlanması ve tamamlanmasında önemli derecede etkisi olan psikolojik-sosyolojik bir kavramdır. Bilgilendirme gereksinimi içinde, güven kavramının, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamları da mevcuttur. Bir görüşe göre güven kavramı, toplum içerisinde, bir bireyin diğer bireylerle olan ilişkilerini tamamlayan; bu ilişkilerin yorumlanmasında kullanılan; ya da o bireyin geleceği ile ilgili olan olaylarda yol gösterici bir rol oynayan, tamamen insanın kendi iç dünyasıyla ilgili bir davranış, bir ruh hali, bir zihniyet, bir anlayıştır. Güven kavramının temelinde; doğruluk, dürüstlük, açık sözlülük, içtenlik, gerçeklik, haklılık gibi anlamlar yatmakta; güven kavramının anlamı da sayılan bu ilkelere dayanmaktadır. Bu anlamda güven, iki taraflıdır. Bir birey, ya karşısındakine güvenir, ya da karşısındaki, o bireye güven verir. Bir kimsenin, çevresine verdiği güven, aynı derecede bir karşılık ve hukuki olarak korunma gerektirmektedir. Özel bir ilişkiye girmiş taraflardan biri, hukuka ve güven ihlali söz konusu olduğunda da hukukun öngördüğü yaptırıma güvenerek karşı tarafa güvenmiştir. Karşı taraf omuzlarına da bu güvenden dolayı, doğru ve dürüst davranmak ve sadakatli olmak yükümlülüğü yüklenmiştir. Kendisine güvenilen taraf da yapmış olduğu kendi davranışları ile bu güven olgusunu meydana getirdiği için, güvenen tarafa kendisine neden güvendiği hususunda bir itiraz hakkı söz konusu olmayacağı öğretide ileri sürülmüştür. Gerçekten de, her iki tarafın menfaatlerini korumak ve dengelemek için ileri sürülen güven ilkesine göre, bir irade beyanını anlamak ve değerlendirmek için, beyan muhatabınca bilinen ve bilinmesi gereken bütün hal ve şartları Medeni Kanun m.2'de düzenlenen dürüstlük ilkesi gereğince değerlendirmek gerekecektir. Böylece, beyana ne anlam verilmesi gerektiği ortaya çıkacaktır. Bu ilkeye göre, korunan karşı tarafın-beyan muhatabının- “haklı güven”idir. Beyan muhatabının gerekli dikkat ve özeni göstermeksizin, beyanı nasıl anladığına bakılmayacaktır. Beyan muhatabı, kendisine ulaşan beyanı, dürüstlük ilkesi gereği, bildiği veya bilmesi gereken tüm unsurları dikkate alarak anlamalıdır. Yani, onun bu beyanı o şekilde anlaması MK. m.2 uyarınca haklı görünmelidir. İşte bu ilke, meydana gelen adaletsizliği ve taraflar arasında gerçekleşen sorunu çözmüş olmaktadır. Zira, güven ilkesi “karşılıklı birbirini gözetme” ve “bağlılık” esaslarına dayanmaktadır. Bu ilkeye göre, hem beyan sahibinin hem de beyan muhatabının menfaatleri dengede tutulmuş olmaktadır. Bir yandan beyan muhatabının, dürüstlük kuralına(objektif iyiniyet) göre, bildiği ve bilebileceği bütün olguları değerlendirerek beyana vermesi gereken anlama olan haklı güveni korunmakta; diğer yandan ise, beyan sahibinin yaptığı beyanının, makul ve dürüst bir sözleşen insan tarafından anlaşılması olağan biçimde anlaşılacağına dair haklı güveni teminat altına alınmaktadır. Güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için, bir kimsede hukuken korunmaya layık bir güvenin olması, bu güvene dayanılarak bir tasarruf işleminde bulunulması, tüm bunların da bir kişiye isnat edilebilmesi gerekir. Yukarıda güven sorumluluğuna ilişkin belirtilen  genel şartlar,  aynı zamanda Alman Hukukunda da aranmaktadır. Öte yandan, güven sorumluluğu kavramı, 90'lı yılların ortalarına doğru, İsviçre Federal Mahkemesi kararlarına da konu olacak şekilde uygulama içerisinde, ciddi biçimde ağırlığını göstermeye başlamış, bu kavramın hukuk biliminde yer almasını sağlamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararları ve İsviçre Hukuk uygulaması, özellikle, bir kimsenin, karşı tarafta oluşturduğu güveni daha sonraki davranışlarıyla hayal kırıklığına dönüştürmesini, yani söz konusu olan çelişkili davranışları korumadığı anlaşılmaktadır. Güven sorumluluğunun Türk Pozitif Hukuku'nda özel bir kanuni düzenlemesi bulunmamakla birlikte; Türk Hukuk Öğretisinde dürüstlük kuralından hareketle bir olayda güven sorumluluğunun gerçekleşebilmesi için şu şartlar aranmaktadır: Olayda bir “güven” unsuru bulunmalı, zarar gerçekleşmeli, yaratılan hukuki görünüme güvenin pozitif olarak korunması anlamında geçerlilik sonucu bağlanmamalı, zarar ile yaratılan hukuki görünüş arasında nedensellik bağı söz konusu olmalı, başka hukuki kurumların uygulama alanına giren herhangi  bir durum söz konusu olmamalı, hukuki görünüşü yaratan kimse kusurlu olmalı, kişinin haklı güveni, yani olayda iyiniyeti bulunmalıdır. Haksız fiil zararının söz konusu olduğu haller ile diğer sorumluluk ilkelerinin devreye girdiği hallerde söz konusu olmayan güven sorumluluğu ancak, Türk-İsviçre Hukuku'nda MK.m.2 ve MK.m.3 ışığında Canaris'in “Negativer Vertrauensschutz-güvenin negatif-menfi-olumsuz korunması” olarak nitelendiği hallerde söz konusu olabilir. Güven sorumluluğu olabilmesi için, BK. 36/2.maddesinde olduğu gibi, bir “hukuki görünüşe haklı güven olgusu-Rechtsscheinhaftung” söz konusu olmalıdır (Oğuztürk, Burcu(Kalkan): Güven Sorumluluğu, Vedat Kitapçılık, 1. Bası, İstanbul 2008, sahife:1,4, 9, 37-38, 128, 166, 184, 193, 268, 271; Hukuk Genel Kurulu'nun 10.02.2010 gün ve E:2010/9-39, K:2010/71 sayılı ilamı). Nihayet, her yerden ziyade ticari alışverişler emniyet ve itimat üzerine kurulmuştur; tacirlerden muamelelerinde beklenen basiret ve alâka alelade vatandaşlarınkinden fazladır. Karşılıklı güven, karşılıklı olarak dürüstlük esaslarına uymayı, kendisinin olduğu kadar karşı tarafın menfaatlerini de gözönünde tutmayı icabettirir. Medenî Kanunu'muzun 2 inci maddesinin koyduğu "Herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsn-ü niyet kaidelerine riayetle mükelleftir." prensibi yalnız dar mânada medenî hukuk sahasına değil, bütün hukuki hayatımıza hâkim olan bir kaidedir. Ve özellikle ticaret hukukunda uygulama alanı bulur. (Belbez, Hikmet: age.,  Sahife:221). Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Davacı şirket vekili tarafından, davalı şirkete (Bayi) gönderilen Beyoğlu 9.Noterliği'nin 10 Mart 2000 tarih ve 05362 yevmiye nolu ihtarnameyle, 06.10.1998 tarihli bayilik sözleşmesinin 15.maddesine göre, eksik mal alımından kaynaklanan kar mahrumiyetinin müvekkili şirkete ödenmesi gerektiğinin bildirilmesi üzerine, davalı şirket (Bayi) tarafından davacı şirkete gönderilen Altındağ 4.Noterliği'nin 24 Mart 2000 tarih ve 06162 yevmiye nolu cevabi ihtarnamesinde sözleşmenin 15.maddesinin dikkate alınmaması kaydı ile bayiliklerinin devamına aksi takdirde fesih şartlarını görüşmek üzere biraraya gelmeye hazır olduklarını belirtmiştir. Taraflar, az yukarıda içeriklerine yer verilen ihtarnamelere rağmen ticari ilişkilerini sözleşmenin kalan süresi olan dokuz (9) yıl boyunca sürdürmüşlerdir. Bu ticari ilişkinin devamı sırasında, davalı şirket (Bayi), sözleşme gereği her yıl satmayı taahhüt ettiği miktarın altında beyaz mal satmıştır. Görüldüğü üzere, davalı şirketin, davacı şirkete hitaben gönderdiği 24 Mart 2000 tarihli ihtarnamedeki önerisi, davacı şirketin bu anılan ihtarnameye cevap vermemekle (veya sessiz kalmakla) birlikte, sözleşme süresince davalı şirkete beyaz mal vermesine ilişkin davranışı, bu ilişkinin sözleşmenin kalan süresince (9 yıl) devam ettiği gözönüne alındığında, davacı şirket, taraflar arasındaki bayilik sözleşmesinin ceza-i şartı düzenleyen 15.maddesinin uygulanmayacağı konusunda davalı tarafta haklı bir güven oluşturmuştur. Davalı şirket, kendisinde uyandırılan bu haklı güven dolayısıyla davacı şirketten beyaz mal almaya devam etmiş; ancak, beklemediği şekilde, bayilik sözleşmesinin kendisi tarafından feshinden sonra davacı tarafından eldeki dava ile ceza-i şart tazminatının tahsili istenilmiştir. Dolayısıyla, davacı şirketin bayilik sözleşmesinin 15.maddesinin uygulanmayacağı yönündeki anlaşma nedeniyle ortaya çıkan olgunun kaynağı haklı güvendir. Bu şekilde ortaya çıkan güven sorumluluğu ise, dürüstlük ilkesinin bir gereğidir. Daha da önemlisi, davacı şirketin davranışları ile davalı şirkette yarattığı güvenle çelişki oluşturacak şekilde sözleşmenin davalı şirket tarafından feshinden sonra eldeki davaya konu edilen ceza-i şart tazminatını istemesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ki, böyle bir davranışın hukuken korunması beklenemez. Öyleyse, yerel mahkemenin az yukarıda belirtilen maddi ve hukuki olguları gözeterek,  paralel gerekçelere dayalı olarak davacı tarafın ceza-i şart tazminatının reddine ilişkin karar vermesinde bir isabetsizlik bulunmadığından, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekir. SONUÇ: Davacı OPET Petrolcülük A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal  olmadığına, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.01.2013 gününde  oyçokluğuyla karar verildi.

Yargılama Hukukunda Çelişkili Usul İşlemleri

Dürüst davranma yükümlülüğü maddi hukukla sınırlı kalmayıp medeni usul hukukunda da bağlayıcıdır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 29. maddesinin birinci fıkrasına göre taraflar dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadır. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca taraflar davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun biçimde sunmakla yükümlüdür. Taraflar kendi menfaatlerine uygun iddia ve savunmaları ileri sürmekte serbest olsalar da gerçeğe aykırı açıklamalarla mahkemeyi yanıltamazlar; dürüstlük kuralına aykırı iddia ve savunmalar mahkemece dinlenebilir bulunmaz.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 29Kaynağı aç
MADDE 29- (1) Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar. (2) Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler. Usul ekonomisi ilkesi
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/1037, K. 2025/235Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2023/1037 E.  ,  2025/235 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/29 E., 2023/139 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 27.09.2022 tarihli ve 2021/2570 Esas, 2022/5518 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin iptali davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın kabulüne, birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davalı-birleşen davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı-birleşen davada davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacı-birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı-birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. ASIL DAVA 1. Davacı vekili; davalının müvekkiline Mersin 10. Noterliğinin 12.12.2014 tarihli ve 23006 yevmiye numaralı taşınmaz satış vaadi sözleşmesiyle Mersin ili … ilçesi … köyü 10150 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 7931/9600 hissesini 260.000,00 TL bedel ile satmayı vaat ettiğini, satış bedelinin ödendiğini, sözleşmenin ilgili taşınmazın tapu siciline şerh edildiğini, ancak taşınmazın müvekkiline devredilmediğini ileri sürerek dava konusu taşınmazda davalı adına kayıtlı 7931/9600 hissenin müvekkili adına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı vekili; müvekkilinin Konya ilinde ikamet ettiğini, Mersin ilindeki taşınmazlarının akrabası …’ye verilen vekâletname ile satıldığını, anılan vekilin komisyon karşılığında müvekkiline satın alacak müşterileri bulduğunu, dava konusu taşınmaz hissesinin satımı için 2.000.000,00 TL üzerinden anlaşmaya varıldığını, bedelin yüksek olması nedeniyle müvekkilinin satış vaat işlemi için Mersin iline geldiğini, taraflar ve vekil …’nün birlikte notere gittiklerini, sözleşmenin hazırlandığı aşamada bedelin yatırılmaması ve oyalama üzerine müvekkilinin noteri işlem yapmadan terk ettiğini, sonrasında vekil … tarafından müvekkilinin iradesine aykırı şekilde dava konusu taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin yapıldığını, bu anlamda davacı, vekil ve noterin çıkar amaçlı olarak taşınmazın değerinin çok altında olan 260.000,00 TL bedelle sözleşme yaptıklarını, bu durumun sözleşmede kullanılan ifadelerden açıkça anlaşıldığını, sözleşmenin müvekkilinin ağzından kaleme alındığını ve sanki orada hazır bulunuyormuşçasına düzenlendiğini, müvekkilinin bu işlemleri işbu dava ile öğrendiğini, satış vaadi sözleşmesinin iptali için ayrıca dava açıldığını, suç duyurusunda bulunulduğunu, davacının kötü niyetli olduğunu, vekil … tarafından vekâletnameye uygun işlem yapılmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. II. BİRLEŞEN DAVA 1. Davacı vekili; asıl davaya cevap dilekçesindeki iddialarla Mersin 10. Noterliğinin 12.12.2014 tarihli ve 23006 yevmiye numaralı taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin iptaline karar verilmesini talep etmiş, 22.01.2018 tarihli ıslah dilekçesinde ise; vekil …’nün müvekkilinin dayısı olduğunu, teyzesinin eşi dava dışı …’in müvekkiline memur olması nedeniyle toplayacağı hisselerin müvekkili adına tescil edilmesi teklifinde bulunduğunu, hisse alımlarının 2000 yılında başlayıp 2014 yılına kadar devam ettiğini, müvekkilinin …’e taşınmaz alım-satımı hususunda vekâletname verdiğini, …’in ileride değerleneceğini söyleyerek müvekkilinin ailesini dava konusu hisseyi almaya ikna ettiğini ve ailesinin birikimleriyle dava konusu hissenin satın alınarak müvekkili adına tescil edildiğini, dava dışı …’nun belediyede harita şefi olduğunu ve hisse alımı konusunda yardımcı olduğunu, … ile …’in daha sonra Konya ilinde şirket kurduklarını, müvekkilini bu şirkette işe aldıklarını, …’in asıl dava davacısının eşi olduğunu, …’in müvekkilinden aldığı vekâletname ile taşınmazı satışa çıkardığını, bunu duyunca müvekkilinin …’i azlettiğini, bunun üzerine …’in müvekkilini tekrar vekâletname vermesi için tehdit ettiğini, daha sonra müvekkilinin dayısı …’nün müvekkili ile …’in arasını bulmak ve …’e ait taşınmazların devrini sağlamak için müvekkilinden vekâletname aldığını, müvekkilinin kendi adına aldığı hisseleri satmaya başlaması üzerine …’in tehditlere devam ettiğini ve 09.07.2015 tarihinde kendisini işten çıkardığını, dava konusu taşınmazın müvekkiline ait olduğunun …, …, asıl dava davacısı ve vekil … tarafından bilindiğini, satış vaadi sözleşmesinin yapıldığı sırada müvekkilinin Konya ilinde olduğunu, sözleşmeyi kendisine vekâleten …’nün düzenlediğini, satış bedelinin gerçek değerinin çok altında olduğunu, müvekkiline ait diğer taşınmazın da aynı gün aynı noterde müvekkiline vekâleten … tarafından …’e satışının vaat edildiğini, bu işlemlerin müvekkilinin onayı ve rızası dışında yapıldığını ileri sürerek ıslah talebinin kabulü ile vekâletin kötüye kullanılması, hile ve muvazaa nedenleriyle satış vaadi sözleşmesinin iptaline ve tapudaki satış vaadi şerhinin terkinine karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı vekili cevap dilekçesinde ve ıslaha karşı beyanlarında; birleşen davada davacı ile vekili … arasında bir güven sorunu olmadığının anlaşıldığını, davacı tarafın anlattığı olayların kurguya dayalı olduğunu, hilenin söz konusu olmadığını, müvekkilinin vekil … adına düzenlenen usul ve yasaya uygun vekâletnamesine güvenerek satış bedelini ödediğini, dava dilekçesi ile ıslah dilekçesindeki anlatılan olayların çelişkili olması ve ıslah dilekçesinde talep sonucunun yer almaması nedeniyle ıslahın geçerli olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Mersin 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 08.10.2020 tarihli ve 2018/117 Esas, 2020/168 Karar sayılı kararı ile; davalı-birleşen davada davacının vekili … adına düzenlenen vekâletname ile tapuda birçok satış yapıldığını, Mersin 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.05.2019 tarihli ve 2018/86 Esas, 2019/253 Karar sayılı dosyasında yine vekil …'nün vekâleten Mersin 10. Noterliğinin 12.12.2014 tarihli ve 23007 yevmiye numaralı gayrimenkul satış sözleşmesi ile yine davalı-birleşen davada davacıya ait aynı mevkiideki 10162 ada 4 parselde kayıtlı bulunan taşınmazın … isimli kişiye 90.000,00 TL bedelle sattığından bahisle davacı … tarafından davalı-birleşen davada davacı aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davasının kabulüne, davalı-birleşen davacı tarafından açılan gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin iptali davasının reddine karar verildiği, eldeki dosyada dava konusu olan sözleşmenin bahsi geçen karardaki sözleşme ile aynı gün sıralı yevmiye numarası ile aynı noterde düzenlendiği ve kararın istinaf kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleştiği, davalı-birleşen davada davacının 07.10.2020 tarihli beyan dilekçesinde davacı-birleşen davada davalının eşi …’nun 1990 yıllarında … ve… Belediyelerinde harita şefi olarak çalıştığını ve görevi gereği bu belediyelerde yakın yerlerde yere alan (imara açılacak) taşınmazları dava dışı … ile birlikte çok ucuza satın aldığını, kendisinin ve …'in belediyede çalışması sebebi ile üzerlerinde gözükmesin diye satın aldığı taşınmazları akraba davalı-birleşen davada davacı üzerine tescil ettirdiğini, davalı-birleşen davada davacının …'in gerçekten malik olduğu çok sayıda taşınmazları hiçbir bedel talep etmeden vekâletname ile …'in sattığı kişilere devrettiğini açıkça belirttiği, davalı-birleşen davada davacının işçi olarak çalışıp değişik tarihlerde vekili … tarafından satışı yapılan taşımazların sayısı ve değeri nazara alındığında bu miktarda malvarlığına sahip olmasının olağan akışa uygun olmadığı, bu hususların asıl davada davacının eşi …'nun, …'nün ve …'in hepsinin birbirini yakinen tanıdıklarını gösterdiği, vekil …’nün vekâlet görevini kötüye kullandığının, diğer taraf ile işbirliği içerisinde davalı-birleşen davada davacıyı zararlandırma kastıyla hareket ettiğinin ispatlanamadığı gerekçesiyle asıl davanın kabulüne, birleşen davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-birleşen davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin 31.03.2021 tarihli ve 2020/1474 Esas, 2021/462 Karar sayılı kararı ile; tarafların ve vekilin sözleşme tarihinden önce birbirlerini tanıdıkları, satış vaadi sözleşmesinde belirtilen ve davacı-birleşen davada davalı tarafından ödendiği belirtilen miktar ile satış vaadi sözleşmesinin yapıldığı tarihteki dava konusu hisse bedeli arasındaki fahiş farkın olması nedeniyle davacı-birleşen davada davalı ile vekil …'nün davalı-birleşen davada davacı zararına çıkar ve işbirliği içerisinde oldukları, vekil …’nün vekâlet görevini kötüye kullandığının sabit olduğu, bu sebeple 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması gerektiği gerekçesiyle davalı-birleşen davada davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı-birleşen davada vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "…Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; Asıl dava davalı-birleştirilen dava davacı …, Mersin 2. Noterliğince düzenlenen 29.04.2005 tarih ve 09770 yevmiye numaralı ve 26.04.2006 tarih ve 09656 yevmiye numaralı vekaletnameler ile dava dışı …’i vekil tayin ederek, Mersin İli içerisinde taşınmaz alıp satma yetkisi vermiştir. … bu vekaletnameler ile …adına kayıtlı taşınmazlarda pek çok işlem yapmıştır. …, dava konusu 10150 ada 2 parsel sayılı taşınmazda ilki 19.10.2005 olmak üzere 25.08.2011 tarihine kadar bir kısım hisse satın almış, 27.10.2014 tarihinde…’i vekaletten azletmiştir. …, Konya 2. Noterliğince düzenlenen 20.11.2014 tarih ve 18350 yevmiye numaralı vekaletname ile dava dışı dayısı …’yü vekil tayin ederek, Mersin İli içerisinde bulunan taşınmazlardaki hak ve hisselerini dilediği kişilere dilediği bedelle satması için yetki vermiştir. Bu şekilde yetkili kılınan vekil ise dava konusu Mersin İli, … İlçesi 10150 ada 2 parsel sayılı taşınmazda 7931/9600 hisseyi (12.662,35 m2) 260.000,00 TL bedel karşılığında …’na Mersin 10. Noterliği 12.12.2014 tarih ve 23006 yevmiye numaralı satış vaadi sözleşmesiyle vekil edeni adına satmayı vadetmiştir. Aynı tarihte 23007 yevmiye numaralı satış vaadi sözleşmesiyle vekil…, …’ın 10162 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki hissesini…’e satmayı vadetmiştir. 23006 yevmiye numaralı satış vaadi sözleşmesi 22.04.2015 tarihinde tapuya şerh edilmiştir. 03.12.2014 ve 10.12.2014 tarihlerinde vekil… pek çok taşınmazda …adına kayıtlı hisseleri…’e …’a vekâleten satmıştır. Yine, 11.12.2014 tarihinde… dava konusu taşınmazın bulunduğu yerde 10.759,84 m2 miktarındaki arsa vasıflı 10154 ada 3 parsel sayılı taşınmazı …’a 221.000,00 TL bedelle satış yoluyla devretmiştir. Dosyada bulunan SGK kayıtlarına göre; …, … ile …’nun ortağı olduğu şirkette 05.08.2010 tarihinde işe başlamış ve 09.07.2015 tarihinde işten çıkarılmıştır.10.07.2015 tarihinde ise …, vekili…’i vekaletten azletmiştir. Nüfus kayıtlarına göre vekil…, …’ın dayısı, … …’ın eniştesidir. Ticaret sicil gazetesi kayıtlarına göre ise … ve…’in … … … Plastik San. ve Tic. A.Ş.’nin ortakları olduğu, …’ın …’in eşi olduğu anlaşılmıştır. İlk Derece Mahkemesince yapılan keşif sonucunda dava konusu taşınmazın satış vaadi sözleşmesinin düzenlendiği tarihteki değeri 3.288,673,21 TL olarak belirlenmiştir. Satış vaadi sözleşmesinde ise satış bedeli 260.000,00 TL olarak gösterilmiştir. …’ın dayısı olan ve …’ın tanığı olarak beyanları alınan vekil…; …’ın, … ve … tarafından maaşının ödenmemesi durumunda…’i vekaletten azledeceğini söylediğini, satış vaadi sözleşmesinin …’ın isteği üzerine ve onun istediği şekilde düzenlendiğini, …’ın para konusunun aralarında halledildiğini söylediğini ve bildiği kadarıyla…’in …’a banka aracılığıyla 15-20 bin TL ödediğini beyan etmiştir. …’ın tanığı ise, …’ın babasının satın aldığı arsaları …adına kaydettirdiğini söylediğini, görgüye dayalı bilgisinin olmadığını beyan etmiştir. Soruşturma dosyasında; …’ın annesi …, … ile oğlunun ortak arsa alıp sattıklarını, alım satım işlerinden dolayı aralarında niza çıkınca…’in oğlunu tazminat vermeden işten çıkardığını; oğlu ile… arasında…’in sattığı arsadan oğluna pay vermemesi nedeniyle uyuşmazlık çıktığını beyan etmiştir. Vekil… 21.05.2016 tarihli ifade tutanağında, …’ın kendisine 2014 yılında davaya konu taşınmazın daha önce tanımadığı …’a satışı için vekaletname gönderdiğini, para konusunun daha önce …ile halledildiğini, …’ın talimatı doğrultusunda satış vaadi sözleşmesinin düzenlendiğini, bir süre sonra …’ın kendisine mesaj yollayarak suçu olmadığını bilmesine rağmen kendisini şikayet edeceğini söylediğini beyan etmiştir. Vekil… 26.06.2018 tarihli ifade tutanağında ise; …’ın, maaşını ödememesi nedeniyle…’i vekaletten azlettiğini, kendisine… aracılığıyla genel vekaletname gönderdiğini ve…’in istediği şekilde işlem yapmasını söylediğini, … ve … ile notere gittiklerini ve …adına kayıtlı bir taşınmaz için satış vaadi sözleşmesi düzenlediklerini, bu sözleşme nedeniyle bir para alışverişinin olmadığını, bir süre sonra …tarafından vekaletnamenin…’in …’ı işten çıkarması sebebiyle sonlandırıldığını beyan etmiştir. Somut olay; dosya içeriği, açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler kapsamında değerlendirildiğinde; Asıl dava davalı-birleştirilen dava davacı … vekillerinin dava dilekçesinde ve cevap dilekçesinde ileri sürdükleri iddia ve savunmaları ile ıslah dilekçesinde ileri sürdükleri iddiaları kendi içerisinde çelişkilidir. Şöyle ki; dava dilekçesinde ve cevap dilekçesinde …ile vekil… arasında tamamen bir vekalet ilişkisi olduğu ileri sürülmüş olmasına rağmen; ıslah dilekçesinde, …ile eniştesi… arasında bir inanç ilişkisi olduğu, bu anlamda…’in gerçekte kendi parası ile satın aldığı taşınmazları …adına tescil ettirdiği, …’ın… adına satış yetkisi içeren vekaletname düzenlediği, söz konusu vekaletname ile …’in bu taşınmazlarda tasarruf işlemleri yaptığı; ancak dava konusu taşınmazda …adına kayıtlı davaya konu hissenin …’ın ailesinin birikimiyle satın alınarak …adına tescil edildiği, …’in bu hisseyi satmak istemesi üzerine aralarında uyuşmazlık çıktığı, bunun üzerine …’ın dayısı…’in uyuşmazlığı sonlandırmak için araya girdiği ve …’ın… tarafından satın alınan ancak …adına tescil edilen taşınmazların satışının yapılabilmesi için dayısı…’i vekil tayin ettiği,vekil…’in ise …’ın bilgisi ve rızası dışında vekalet görevini kötüye kullanarak, hileli ve muvazaalı olarak dava konusu satış vaadi sözleşmesini düzenlediği ileri sürülmüştür. Tarafların yargı organları önündeki yargılama faaliyeti sırasında dürüstlük temel kuralına uygun davranması gerekir. Adil bir yargılama yapılarak maddi gerçeğe ulaşılabilmesi ancak davada dürüstlük temel kuralının korunması ile mümkündür. Bu nedenle yargılama sırasında dürüstlük kuralına uymak ve doğruyu söylemek taraflar için bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğün konusunu ise tarafların dayandığı vakıalar oluşturur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” başlıklı 29. Maddesinde, “(1) Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar. (2) Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler” hükmüne yer verilmiştir. Taraflar, yargılama sırasında kendi menfaatine uygun olarak neyi ileri sürüp sürmeyecekleri hususunda serbest olmakla birlikte ileri sürdükleri beyan ve açıklamalarının doğru olması; hem kendilerine hem de karşı tarafa ilişkin olarak yaptıkları açıklamalarla mahkemeyi yanıltmamaları; iddia ve savunma haklarını dürüstlük kuralına uygun şekilde kullanmaları gerekir. Aksi hâlde, iddia ve savunma mahkemece dinlenilebilir bulunmaz. Çünkü, taraflardan birinin dürüstlük kuralına aykırı işlem veya davranışla ortaya çıkardığı sonuçtan yararlanması düşünülemez. Bu nedenle dürüstlük kuralına aykırılık hâkim tarafından kendiliğinden gözetileceği gibi taraflarca da her zaman ileri sürülebilir. Yargılama sırasında dürüstlük kuralına aykırılık oluşturacak davranış şekillerinden biri ise tarafın daha önce gerçekleştirdiği bir hukuki durumla çelişen usul işlemi yapmak istemesidir. Diğer bir anlatımla çelişkili davranış yasağıdır. Açıklanan nedenlerle öncelikle …’nın iddia ve savunmalarına itibar edilmemelidir. Öte yandan; …ile… arasında inanç ilişkisi olduğu, …’in bedelini ödeyerek satın aldığı taşınmazların …adına tescil edildiği, ancak bu taşınmazlara ilişkin tasarruf işlemlerinin …’ın…’e verdiği vekaletname ile… tarafından yapıldığı, …ile… arasında ihtilaf çıkması ve …’ın…’i vekaletten azletmesi üzerine, …’ın dayısı…’e vekaletname verdiği ve vekil…’in bir kısım taşınmazda …adına kayıtlı hisseleri …’a vekaleten…’e satış yoluyla veya satış vaadi sözleşmesi düzenlemek suretiyle devrettiği dosya kapsamında sabittir. Satış vaadi sözleşmesinin iptali istemi yönünden uyuşmazlık, vekil… ile alıcı …’ın işbirliği içerisinde …’ı zarara uğratmak kastıyla hareket edip etmediği noktasında toplanmaktadır. Bu bakımdan, satış vaadi sözleşmesine konu taşınmazın …adına, ailesinin birikimleriyle satın alınmak suretiyle mi yoksa …ile… arasındaki inanç ilişkisi doğrultusunda ileride…’e devredilmek üzere mi tescil edildiğinin tespiti önem taşımaktadır. Kuşkusuz, ikinci ihtimalde …’ı zarara uğratma kastından söz edilemeyecektir. Dosya kapsamı itibariyle, dava konusu taşınmazın …’ın ailesinin birikimleriyle …adına satın alındığı ispatlanamamış ve dosyaya yansıyan olayların oluş şekline göre de …tarafından vekil…’e vekaletname verilmesinin nedeninin… tarafından satın alınarak …adına tescil edilen hisselerin…’e iadesi olduğu sonucuna varılmıştır. Bu nedenle, Bölge Adliye Mahkemesinin … ile vekil…’in birbirini tanıyor olması ve dava konusu taşınmazın satış tarihindeki rayiç değeri ile satış vaadi sözleşmesinde yazılı satış bedeli arasında fark olması nedeniyle vekalet görevinin kötüye kullanıldığının kabulüne yönelik gerekçesi somut olaya uygun ve yeterli görülmemiştir. Ayrıca, satış vaadi sözleşmesinin …vekili… ile … arasında muvazaalı ve hileye dayalı olarak düzenlendiği de ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenlerle; birleştirilen davada satış vaadi sözleşmesinin iptali isteminin reddine karar verilmesi, asıl davada ise satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil talebi yönünden işin esası incelenerek bir hüküm kurulması gerekir. Bölge Adliye Mahkemesince, değinilen yönler gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilâveten; davalı-birleşen davada davacının dava, cevap ve ıslah dilekçelerindeki beyanları çelişkili ise de davalı-birleşen davacıya ait hissenin satış vaadi sözleşmesinin düzenlendiği tarih itibariyle ipotek bedelinin düşülmesi sonucu elde edilen değerinin 3.288.673,21 TL olmasına karşın vekil ile yapılan sözleşmede satış bedelinin 260.000,00 TL olarak yer aldığı, vekil ile davacı-birleşen davada davalının tanışıklıkları nazara alındığında TMK’nın 2. maddesi gereğince davalı-birleşen davada davacının sözleşme ile bağlı sayılmaması gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı-birleşen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı-birleşen davada davalı vekili; vekâlet görevinin kötüye kullanılmasına dair davada vekil …’ye husumetin yönetilmediğini, müvekkilinin kötü niyetine ilişkin iddianın ispat edilemediğini, kötüniyetli olduğuna hükmedilen vekilin davada taraf olmadığını, hileli işlem iddiasına dair hiçbir delilin bulunmadığını, davalı-birleşen davada davacının vekil …’nün yakın akrabası olduğunu, birleşen dava dilekçesi ile ıslah dilekçesindeki beyanların çeliştiğini, irade sakatlığına dair iddiaya ilişkin hak düşürücü sürenin dolduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; asıl ve birleşen davaların aynı taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak açıldığı gözetildiğinde, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin iptali istemiyle açılan birleşen davada dayanılan deliller ve dosya kapsamına göre anılan sözleşmenin davacı-birleşen davalı ile vekil …’nün işbirliği içerisinde davalı-birleşen davacıyı zarara uğratmak kastıyla tanzim edilmek suretiyle hile ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasının ispat edilip edilemediği, buradan varılacak sonuca göre birleşen davanın reddi ile asıl davadaki tapu iptali ve tescil talebi bakımından bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. 1. İlgili Hukuk 1.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 502 ve 506. madddeleri, 2.Türk Medeni Kanunu'nun 2 ve 6 maddeleri, 3.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 29 ve 190. maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 2. Türk Borçlar Kanunu'nun 502. maddesinin 1. fıkrasına göre vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak görülmesini, yapılmasını üstlenir. 3. Vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde güvene dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, diğer bir anlatımla vekil edenin yararına ve onun iradesine uygun davranma yükümlülüğünden doğar. Vekâlet sözleşmesi, başkasının işini görmeye ilişkin bir sözleşme olduğundan esas itibariyle işin müvekkilin menfaatine yapılması gerekir. Bu durum iş görme sözleşmesinin doğal bir sonucudur. Nitekim vekilin şahsen ifa, sadakat ve özen borcu TBK'nın 506. maddesinde “Şahsen ifa, sadakat ve özen gösterme” başlığı altında ayrıca düzenlenmiştir. 4. Buna göre vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında olacağı açıktır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. 5. Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, özellikle vekâletin kasten vekil edenin zararına, kendisinin veya başka birinin yararına kullanılması hâlinde vekâlet sözleşmesinin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla böyle bir durumda vekil eden zararlandırılırken, vekil çok zaman kendisine veya başka bir kimseye çıkar sağlamaktadır. Oysa ki, sadakat ve özen borcunun temel amacı başkası adına iş gören kimsenin yetkisini kötüye kullanma riskini önlemektir. Vekâlet sözleşmesi, güven esasına dayalı bir iş görme edimi ihtiva ettiğinden bu güvenin korunması her şeyden önce TBK’nın 506. maddesinin bir gereği olduğu gibi TMK'nın 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralının da bir gereğidir. 6. Vekilin vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan borçları yönünden açıklanan ilke ve kurallar, vekâlet ilişkisinin temeli olan güven olgusuna dayalıdır. Elbette ki bu güven, sözleşmenin her iki tarafı için de esastır. Yine, bu çerçevede yapılacak değerlendirmede mahkemenin yalnızca vekilin değil vekil edenin sözleşmeye dayalı hak ve borçları ileri sürmesi yönünden de dürüstlük kuralının geçerli olduğu gözden kaçırılmamalıdır. 7. Bu kapsamda değerlendirme yaparken hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise TMK’nın 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” şeklinde düzenlenmiştir. Usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı HMK'nın 190. maddesinde de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” şeklinde hüküm altına alınmıştır. 8. Açıklanan bu genel hükümler uyarınca vekâlet sözleşmelerine bakıldığında, vekil vekâlet görevinin gereğini vekil edenin iradesi doğrultusunda yerine getirdiği konusunda hesap verme ve ispat yükü altındadır. Şayet vekil eden vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasındaysa ispat yükü bu kez bu iddiayı ileri süren tarafa ait olacaktır. 9. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı-birleşen davada davalının dava dışı …'i 29.04.2005 ve 26.04.2006 tarihli vekâletnamelerle vekil tayin ettiği, anılan dava dışı şahsın davalı-birleşen davacının taşınmazları üzerinde birçok işlem yaptığı, davalı-birleşen davada davacının dava konusu taşınmazda ilki 19.10.2005 tarihli olmak üzere 25.08.2011 tarihine kadar hisse satın aldığı, 27.10.2014 tarihinde …'i azlettiği, 20.11.2014 tarihli vekâletname ile dayısı …'yü vekil tayin ettiği, anılan vekilin dava konusu taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile aynı tarihte … lehine taşınmaz satış vaadi sözleşmesi düzenlediği, 03.12.2014 ve 10.12.2014 tarihlerinde vekil … tarafından çok sayıda taşınmazın hisselerinin …'e vekâleten satıldığı anlaşılmaktadır. 10. Ayrıca davalı-birleşen davada davacının …'in ortağı olduğu şirkette 05.08.2010 tarihinde işe başlayıp 09.07.2015 tarihinde işten ayrıldığı, bir gün sonra 10.07.2015 tarihinde …'yü azlettiği, …'in diğer ortağının davacı-birleşen davada davalının eşi olduğu, …'in davalı-birleşen davada davacının eniştesi olduğu, soruşturma aşamasında alınan tüm beyanlardan hareketle davalı-birleşen davada davacı ile … arasında bir inanç ilişkisinin mevcut olduğu, … tarafından bedeli ödenen taşınmazların davalı-birleşen davada davacı adın tapuya tescil edildiği, bu işlemlerin bir dönem …'e verilen vekâletname ile aynı kişi tarafından, azil sonrasında ise davalı-birleşen davada davacının dayısı …'ye verilen vekâletname ile yapıldığı, bir kısım taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin de bu ilişki kapsamında düzenlendiği dosya kapsamı itibariyle sabittir. 11. Bu kapsamda davalı-birleşen davada davacının asıl ve birleşen davalardaki dava dilekçesi, cevap dilekçesi ile ıslah dilekçesindeki iddia ve savunmaları arasında çelişki mevcut olup bu hususta Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında bir uyuşmazlık mevcut değildir. Zira cevap ve birleşen dava dilekçelerinde tamamen vekâlet ilişkisine dayalı iddia ve savunmada bulunulmuş iken ıslah dilekçesiyle … ile mevcut inanç ilişkisi ileri sürülerek dava konusu taşınmaz hissesinin kendi adına tescil edildiği iddia edilmiştir. Bu hâliyle davalı-birleşen davada davacının iddia ve savunmaları, HMK'nın 29. maddesi kapsamında çelişkili davranış yasağına aykırılık teşkil etmektedir. 12. Buradan hareketle, dava konusu taşınmaz hissesinin, iddia edildiği üzere, davalı-birleşen davada davacı tarafından ailesinin birikimleri ile kendi adına satın alındığı ispat edilmemiş olup anılan taraf ile … arasındaki inanç ilişkisi çerçevesinde satın alınan taşınmazların aynı kişiye iadesi için …'nün vekil tayin edildiği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla tarafların birbirlerini tanımaları ve sözleşmede yer alan bedel ile gerçek bedel arasındaki fark, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığına dair iddia ve savunmaların ispatı bağlamında yeterli görülemez. Bu anlamda Bölge Adliye Mahkemesinin vekâlet görevinin kötüye kullanıldığına dair gerekçesi dosya kapsamında somut olaya uygun ve yeterli değildir. 13. Neticeten Bölge Adliye Mahkemesince, birleşen davada satış vaadi sözleşmesinin iptali isteminin reddine karar verilerek asıl davadaki taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak ileri sürülen tapu iptali ve tescil talebi yönünden işin esasına girilerek yapılacak inceleme ve değerlendirme neticesinde hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir. 14. Hâl böyle olunca; direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı-birleşen davada davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle 6100 sayılı Kanun’un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 16.04.2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/1037, K. 2025/235 sayılı kararında vurgulandığı üzere, yargılama sırasında bir tarafın daha önce gerçekleştirdiği hukuki durumla çelişen bir usul işlemi yapmak istemesi dürüstlük kuralına aykırılık ve çelişkili davranış yasağı kapsamındadır. Örneğin cevap ve dava dilekçelerinde tamamen vekâlet ilişkisine dayanılmışken ıslah dilekçesiyle inanç ilişkisinin ileri sürülmesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 29. maddesi gereğince çelişkili davranış oluşturur ve bu iddialara itibar edilemez. Taraflardan birinin dürüstlük kuralına aykırı davranışla oluşturduğu sonuçtan yararlanması kabul edilemez; dürüstlük kuralına aykırılık hâkim tarafından kendiliğinden gözetilebileceği gibi taraflarca da her zaman ileri sürülebilir.

Medeni usul hukukunda hâkim uyuşmazlık konusu vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz; olayların ispat yükü kural olarak lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bununla birlikte çelişkili davranış ve hakkın kötüye kullanılması olgusu dava dosyasından açıkça anlaşılabiliyorsa bir itiraz niteliğinde olduğundan hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınır.

Sözleşme İlişkilerinde ve Ticari Hayatta Uygulama

Sözleşme ilişkilerinde taraflardan birinin sözleşme şartının uygulanmayacağı yönünde davranış sergileyerek ve edimleri ifa ederek karşı tarafta haklı güven uyandırması mümkündür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/19-670, K. 2013/171 sayılı kararında somutlaştığı üzere, bayilik sözleşmesinde yer alan bir hükmün uygulanmayacağı yönünde güven yaratan tarafın, sözleşmenin feshinin ardından geçmişe dönük cezai şart talebinde bulunması çelişkili davranış yasağı kapsamında korunmaz.

Zamanaşımı hukuku bakımından da çelişkili davranış yasağı özel sonuçlar doğurur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 160. maddesi uyarınca zamanaşımından önceden feragat edilemez; müteselsil borçlulardan birinin veya bölünemez bir borcun borçlularından birinin feragati diğerlerine, asıl borçlunun feragati ise kefile karşı ileri sürülemez. Buna karşılık borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlunun doğmuş olan zamanaşımı def'inden feragat etmesi hukuken geçerlidir. Zamanaşımı süresi dolduktan sonra alacaklıya karşı borç ikrarında bulunulması zamanaşımı def'inden örtülü feragat sayılmakta; bu ikrara dayanılarak açılan davada borçlunun zamanaşımı def'i ileri sürmesi Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi gereğince çelişkili davranış yasağını oluşturarak hukuken korunmamaktadır.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2010/44217, K. 2013/4397Kaynağı aç
9. Hukuk Dairesi         2010/44217 E.  ,  2013/4397 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ DAVA :Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, izin ücreti alacağı ile fazla çalışma ücret alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesinin gerekçesiz ve haksız olarak işverence feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile izin ücreti ve fazla çalışma ücreti alacaklarını istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının devamsızlık yaptığını ve iş sözleşmesinin bu nedenle haklı olarak feshedildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalının ıslaha karşı ileri sürdüğü zamanaşımı definin mahkeme tarafından reddinin hatalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir. Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125 inci maddesi (6098 Sayılı TBK 146) uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklar, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi (6098 Sayılı TBK 147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. Yıllık izin ücreti iş sözleşmesinin feshi ile muaccel olup dönemsel bir nitelik taşımadığından, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uygulaması yönünden 10 yıllık genel zamanaşımına tabidir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün 2009/43216 E, 2012/6010 K. ). Kanundaki zamanaşımı süreleri, Borçlar Kanununun 127 nci maddesi (6098 Sayılı TBK 148) gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K).Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK. m. 128). Borçlar Kanununun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. 818 Sayılı Borçlar Kanununun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır. Borçlar Kanunun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Türk Borçlar Kanunu’nun 152 inci maddesi de aynı doğrultudadır. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. Borçlar Kanununun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153/ 4 üncü maddesinde daha açık bir düzenlemeye yer verilerek, zamanaşımının, ev hizmetlileri yönünden hizmet ilişkisi süresince işlemeyeceği öngörülmüştür. Borçlar Kanununun 133 üncü maddesinde (6098 Sayılı TBK 154) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154/2) hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler. Borçlar Kanunun 134 üncü maddesi hükmü, "Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur" kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. Benzer bir düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 155 inci maddesinde yer almaktadır. Borçlar Kanununun 139 uncu maddesinde (6098Saylı TBK 160), zamanaşımından feragat düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür. Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 19/11/1963 T. 5924-6419 sayılı kararı). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun, bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi, çelişkili davranış yasağını oluşturur. Bu durum Medeni Kanunun 2 nci maddesine aykırı olup, hukuken korunamaz ( HGK. 23.02.2000 gün ve 2000/15-71 E, 2000/116 K). 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 inci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i  ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319 uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir. Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir. 1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz. Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün 2010/ 9-629 E. 2011/ 70. K.). Somut olayda, davacının davalı işveren nezdinde 13/02/2002-10/02/2006 tarihleri arasında çalıştığı, bu çalışma dönemine ilişkin kıdem ve ihbar tazminatları ile izin ücreti ve fazla çalışma ücreti alacaklarını talep ettiği, kıdem ve ihbar tazminatları ile izin ücreti alacaklarında zamanaşımı süresinin başlangıcının fesih tarihi olduğu, fazla çalışma ücreti alacağında ise zamanaşımı süresinin hak edildiği her ay itibariyle işlemeye başlayacağı tartışmasızdır. Davacının dava dilekçesinde talep ettiği alacak miktarlarının, davanın açıldığı tarih olan 13/04/2007 tarihi itibariyle zamanaşımına uğramayacağı ancak ıslah tarihi olan 04/05/2010 tarihinden geriye doğru 5 yıl gidilerek yapılan hesaplamada davacının 04/05/2005 tarihinden önceki fazla çalışma ücretinin zamanaşımına uğradığı anlaşılmakla, fazla çalışma ücreti alacağı açısından, ıslaha karşı yapılan zamanaşımı defi gözetilerek ek rapor aldırılması ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, mahkeme tarafından yanılgılı bir değerlendirme ile zamanaşımı definin reddedilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 06/02/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 160Kaynağı aç
MADDE 160- Zamanaşımından önceden feragat edilemez. Müteselsil borçlulardan birinin feragat etmiş olması, diğerlerine karşı ileri sürülemez. Bölünemez bir borcun borçlularından birinin feragat etmiş olması durumunda da aynı hüküm uygulanır. Asıl borçlunun feragati de kefile karşı ileri sürülemez. H. İleri sürülmesi

Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi başlangıç hükümleri arasında yer aldığından medeni hukuk dışındaki alanlarda da geçerli genel bir kuraldır ve tacirler de bu kurala uymakla yükümlüdür. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, tacire vasatın üstünde bir özen yükler; tacir kendi ticari sınıfına dahil tedbirli bir tacirin göstereceği özenle hareket etmelidir. Kuruluşları özel izne bağlı bankalar birer güven kurumu olduklarından yarattıkları güvene uygun hareket borçları daha ağırdır. Bununla birlikte Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/410, K. 2020/189 sayılı kararında ifade edildiği üzere, tacirin basiretli hareket etme yükümlülüğü sözleşmedeki belirsizlik karşısında bilinmesi mümkün olmayan hususlara karşı önlem almayı gerektirecek derecede aşırı bir yoruma tabi tutulamaz.

Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı ile Ayrımı ve Sınırları

Çelişkili davranma yasağı ile sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin her ikisi de Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına dayanır. Ancak iki kurum arasında hak sahibinin davranışı ve uyandırılan güven düzeyi bakımından ayrım bulunur. Sessiz kalma nedeniyle hak kaybında hak sahibi unvanın veya işaretin kullanıldığını bilmesine rağmen uzun süre olumlu hiçbir tutum sergilemeksizin pasif kalmakta, ardından dava açmaktadır. Çelişkili davranma yasağında ise hak sahibinin kullanımı olumlu bir fiili veya hukuki davranışla zımnen onaylaması ve bu onayın ardından çelişkili dava açması söz konusudur. Olumlu bir davranışla onaylama durumunda oluşturulan güvenin yoğunluğu sessiz kalmaya nazaran farklı olduğundan, çelişkili davranma halinde ayrıca sessiz kalma koşullarının incelenmesi aranmaz.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2021/456, K. 2021/776Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2021/456 E.  ,  2021/776 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasında görülen “markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesi, ticaret unvanının terkini ile maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı bozma kararı üzerine direnme yoluyla Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 29.03.2012 tarihli ve 2011/435 E., 2012/54 K. sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 09.12.2020 tarihli ve 2020/11-532 E., 2020/1011 K. sayılı kararın karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir. 2. Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 3. Davacı vekili; müvekkili şirketin 1997 yılında kurulduğunu, davalı şirket yöneticisi olan Yılmaz Karamolla’nın 2003 yılına kadar müvekkili şirketin ortağı olduğunu, Yılmaz Karamolla’nın müvekkili şirketin ortaklığından ayrıldıktan sonra 2007 yılında davalı şirketin kurulduğunu ve Yılmaz Karamolla’nın davalı şirketin hakim ortağı olduğunu, her iki tarafın ticaret unvanının başında yer alan "Modatimkar" ibaresinin 2003 yılında müvekkili şirket tarafından marka olarak tescil ettirildiğini, her iki şirketin de tekstil sektöründe faaliyet gösterdiğini ve yurtdışındaki tanınmış markalara fason üretim yaparak ihracat yaptıklarını, davalı şirketin müvekkiline ait markayı kullanmak suretiyle markaya tecavüzde bulunup haksız rekabet yarattığını ileri sürerek markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesine, davalının ticaret sicil kaydının terkinine, 50.000TL manevi tazminat ile 556 sayılı KHK’nin 66/2-c maddesi gereğince hesaplanacak şimdilik 10.000TL maddi tazminatın ihtar tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 4. Davalı vekili; müvekkili şirketin “modatimkar” ibaresini markasal olarak kullanmadığını, ayrıca müvekkili şirketin ticaret unvanını uzun süredir bilip sessiz kalan davacı şirketin işbu davayı açamayacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 5. Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 05.03.2009 tarihli ve 2008/87 E., 2009/29 K. sayılı kararı ile; davacının başlangıçtan itibaren davalı şirketin ticaret unvanını bildiği, hatta tarafların aynı binada faaliyet gösterdikleri ve işçi nakline ilişkin 08.06.2007 tarihli taahhütname başlıklı belgede davacının davalı şirketi grup şirketi olarak kabul ettiği, bu nedenle davalı şirketin unvanının terkinini istenmesinin TMK’nin 2. maddesine uygun olmadığı, bu kapsamda davalı kullanımının hukuken var olan hakkın fiilen kullanılmasından ibaret olduğu ve unvan terkin edilmedikçe haksız rekabet oluşturmayacağı, ayrıca ihtar tarihinden dava tarihine kadar davalının markasal kullanım yaptığı yönünde delil olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 7. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.11.2010 tarihli ve 2009/5660 E., 2010/11840 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ve davalı şirket tarafından markasal kullanım yapılmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bentlerin dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Ancak, yukarıda yapılan özetlemeden de anlaşılacağı üzere her iki şirketin ticaret unvanının esaslı unsurunu “Modatimkar” ibaresinin oluşturduğu ve davacının bu hususta üstün hak sahibi bulunduğu çekişmesiz olup, uyuşmazlığın halli davacının bu hususu ileri sürmesinin, MK’nun 2. maddesi hükümleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı noktasındadır. Her ne kadar, mahkemece tarafların aynı binada faaliyet göstermeleri ve davacı işçisinin, iş sözleşmesinin davalıya devri yönünde işlemde bulunmaları karşısında, davacının davalının ticaret unvanından “Modatimkar” ibaresinin terkinin istemi MK’nun 2. maddesine aykırı bulunmuş ise de, her iki işlemin dava tarihine çok yakın bir tarih olması ve davacının davadan önce de, davalının bu unvanı kullanımını engellemek için ihtar çekmesi karşısında suskun kalınması suretiyle hak kaybı veya ticaret unvanının kullanılmasına izin verildiği sonucu çıkartılamaz. Bu itibarla, mahkemece, davacının ticaret unvanının terkin talebi ve TTK’nun 54. maddesi kapsamında tazminat taleplerinin yerinde olup olmadığının tartışılması ve neticesine göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. Bakırköy Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 29.03.2012 tarihli ve 2011/435 E., 2012/54 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı: 10. Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2020 tarihli ve 2020/11-532 E., 2020/1011 K. sayılı kararı ile; “…25. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı şirketin ticaret siciline 08.01.1987 tarihinde tescil edildiği, davalı şirketin ise ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edildiği, her iki şirketinde ticaret unvanının asıl unsurunun “Modatimkar” ibaresi olduğu, “modatimkar” ibaresinin marka olarak davacı şirket adına 2002/02484 sayı ile tescilli edildiği, davacı şirketin “modatimkar” ibaresi üzerinde üstün hakkının bulunduğu anlaşılmaktadır. 26. Davalı şirketin hâkim ortağı ve yönetici olan Yılmaz Karamolla, aynı zamanda davacı şirketin kurucu ortağı olup belli bir süre davacı şirketin yöneticiliğini de yapmış, 2003 yılında davacı şirketten ayrılmıştır. Her iki şirket aynı binada ve aynı sektörde faaliyet göstermekte olup; davalı şirket ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edilmiş, davacı tarafından ticaret unvanının kullanılmamasına ilişkin ihtarname 31.03.2008 tarihinde gönderilmiş ve işbu dava ise 07.05.2008 tarihinde açılmıştır. Bununla birlikte dosya kapsamında bulunan “taahhütname” başlıklı işçi devrine ilişkin belgede; kurum içerisinde bir başka şirketin kurulduğu, işçinin bu yeni şirkette 08.06.2007 tarihinden itibaren çalışmaya devam edeceği, yapılan işin ve işyeri adresinin değişmeyeceği, şirket unvanının ve SGK işyeri numarasının değişmesinin işçinin kazanılmış haklarını ihlal etmeyeceği belirtilmiş, anılan belge her iki şirketin unvanı altında imzalanmıştır. Her ne kadar “taahhütname” başlıklı belge davacı tarafından “modatimkar” ibaresinin kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyecek ise de; aynı binada ve aynı sektörde faaliyet gösteren ve davalı şirketi kendi bünyesi içindeki bir başka şirket olarak gören davacı şirketin, davalının “modatimkar” ibaresini ticaret unvanında kullanmasını olumlu davranışları ile onayladığı açıktır. Bu itibarla taraflar arasındaki ilişki ve yaşanılan süreç gözetildiğinde davalı şirketin “modatimkar” ibaresini kötüniyetli olarak tescil ettirdiğinden bahsedilemeyecektir. 27. Her iki şirketin de faaliyet gösterdiği binanın mülkiyetinin davalı şirketin hakim ortağı olan Yılmaz Karamolla’ya ait olduğu, bu kişi ile davacı şirket arasında 01.01.2000 tarihli kira sözleşmesi bulunduğu, kiralanan taşınmazın fiili durumunun “fabrika binası ve yönetim-ofis” olarak belirtildiği dosya kapsamı ile sabittir. 28. Hâl böyle olunca davacının önceki davranışlarıyla “modatimkar” ibaresinin ticaret unvanında kullanılmasını onayladığı ve bu surette davalıda unvanın kullanılmasına ilişkin güven oluşturduğu, işbu dava ile ticaret unvanının terkinini talep etmesinin ise önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağı (venire contra factum proprium) kapsamında TMK’nin 2. maddesi gereğince dava hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğu ve hukuk düzeninin bunu korumayacağı kabul edilmelidir. 29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalı şirketin “modatimkar” ibaresini ticaret unvanı olarak tescil ettirmesinin kötü niyetli olduğu, “taahhütname” başlıklı belgenin işçi devrine ve işçinin haklarının korunmasına ilişkin olup, ticaret unvanının kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyeceği, davalı şirketin kurulmasından itibaren bir yıl içinde unvanın kullanılmamasına yönelik ihtarname gönderildiği, tarafların durumu, dava hazırlık süreci ve taraflar arasındaki nizalar gözetildiğinde ihtarnamenin ve davanın makul süre içerisinde açıldığı ve sessiz kalmanın söz konusu olmadığı, bu nedenle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki gerekçelerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 30. O hâlde, mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir …” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile onanmıştır. Karar Düzeltme İstemi: 11. Hukuk Genel Kurulunun yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; “modatimkar” ibaresi üzerinde üstün hak sahibi bulunan davacı şirketin, aynı ibareli davalı şirketin ticaret unvanından başlangıçta haberdar olması karşısında ticaret unvanının terkini talebinin TMK’nin 2. maddesine aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “sessiz kalma yoluyla hak kaybı” ilkesinin kısaca açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 14. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı, önceki hak sahibinin, hakka konu ticari ad ve işareti iyi niyetli bir şekilde kullanan kişiye karşı dava açma hakkını uzun süre kullanmaması ve ihlallere sessiz kalarak ticari ad ve işareti koruma hakkını yitirmesi demektir. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin temeli 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesine dayanmaktadır. Anılan madde; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünü haizdir. Buna göre, anılan madde ile hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki temel ilkeye yer verilmiş olup, öncelikle hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. 15. Sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesi ticaret unvanları yönünden açılacak davalarda da söz konusudur. Gerçekten aynı veya benzer bir ticari ad ve işaretin başka bir kişi tarafından ticaret unvanında kullanılması hâlinde önceki hak sahibinin dava açarak bu unvanın terkinini veya değiştirilmesini talep etmesi mümkündür. Ancak bu hakkın kullanılması imkânının önceki hak sahibine sınırlandırılmaksızın tanınması bazı hâllerde haksız sonuçlar doğurabilmektedir. Zira iyi niyetli olarak ticaret unvanını tescil ettirmiş ve kullanmaya başlamış olan tacirin, para ve emek sarf ederek bu unvan altında yatırımlar yapması, ancak önceki hak sahibinin bu durumdan haberdar olmasına rağmen uzun süre sessiz kaldıktan sonra dava açması “dava hakkının kötüye kullanılması” olarak nitelendirilmelidir. Keza sonraki ticaret unvanının bilinmesi veya devam eden tecavüze karşı uzun süre sessiz kalındıktan sonra dava açılması, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecektir. 16. Ticari ad ve işaretin sahibi, haklı bir sebep olmaksızın hakkını uzun süre kullanmayarak bundan sonra da kullanmayacağı yönünde bir kanaat oluşturmuşsa artık bu hakkını kullanamaması gerekir. Bu nedenle önceki hak sahibinin, TMK’nin 2. maddesi gereğince belli bir davranışta bulunması gerekirken sessiz kalması sonucu, ticaret unvanını daha sonra iyi niyetli olarak tescil ettiren kişiye karşı dava açma hakkını veya devam eden eylemli kullanımını men etme hakkını kaybettiği kabul edilmelidir (Yasaman, Hamdi/ Yusufoğlu, Fülürya: Marka Hukuku, İstanbul, 2004, s. 856). 17. Sessiz kalma yoluyla hak kaybında, hak genel olarak sona ermemekte, sadece bu haktan eylemine sessiz kalınan kişi ya da kişilerin yararlanmasına katlanılmaktadır. Zira tacirin, bir hakkını bilerek isteyerek belli bir süre kullanmaması sebebiyle ticaret unvanından doğan hakkı kaybolmamakta, sadece uzun süredir var olan kullanıma/tescile sessiz kalmış olması sebebiyle bu duruma zımnen icazet verildiği kabul edilmelidir. 18. Sessiz kalma yoluyla hak kaybından bahsedilebilmesi için, önceki hak sahibinin ticari ad ve işaretin aynısının veya benzerinin ticaret unvanı olarak tescil ettirildiğini veya başkaları tarafından kullanıldığını bilmesi ve buna rağmen sessiz kalmış olması gereklidir. Buna karşın ticaret unvanlarının ticaret siciline tescil edilmek zorunda olmaları ve tescilin olumlu etkisi nedeniyle tescil ve ilan edilmiş ticaret unvanının bilinmediği ileri sürülemeyecektir. Bununla birlikte önceki hak sahibinin uzun süre sessiz kalması mücbir sebep ya da objektif imkânsızlık gibi haklı bir nedene dayanıyorsa ve bunun ispatlanması hâlinde sessiz kalma yoluyla hak kaybı söz konusu olmayacaktır. Sessiz kalma yoluyla hak kaybından bahsedilebilmesi için her şeyden önce ticaret unvanını sonradan tescil ettiren kişinin iyi niyetli olması gerekir. Zira ticaret unvanını sonradan tescil ettiren kişi kötü niyetli ise sessiz kalma yoluyla hak kaybından söz edilemeyecek önceki hak sahibi ticaret unvanının terkinini süre gözetilmeksizin her zaman talep edebilecektir. 19. Önceki hak sahibi, ticari ad ve işaretin bir başkası tarafından ticaret unvanı olarak tescil edilmesine veya kullanılmasına sessiz kalmayarak dava yoluna başvurursa artık sessiz kalma sebebiyle hak kaybı söz konusu olmamaktadır. Bununla birlikte önceki hak sahibi dava yoluna başvurmadan önce ihtarname göndermesi de sessiz kalmadığı anlamına gelmelidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, uzun süre boyunca, belirli aralıklarla sadece ihtarname gönderen, fakat dava açmayan ve ihtarname dışında unvanın kullanılmaması için herhangi bir girişimde de bulunmayan önceki hak sahibinin sessiz kalmadığını ileri sürmesi, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir. O hâlde kullanımın daha fazla devamını istemeyen önceki hak sahibi, bu arzusunu açıklayan bir ihtarname göndermiş ise de makul bir süre içinde bu iradesini dava yoluyla da göstermelidir. 20. Sessiz kalma yoluyla hak kaybının söz konusu olabilmesi için, önceki hak sahibinin, ticaret unvanının aynısının veya benzerinin kullanılmasına belirli bir süre sessiz kalmış olması gereklidir. Ancak ticaret unvanı yönünden sessiz kalmanın ne kadar süre geçtikten sonra hak kaybına sebep olacağı TTK’de düzenlenmiş değildir. Bununla birlikte 10.01.2017 tarihinde yürürlüğü giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ile ilk defa marka hukukunda hükümsüzlük davaları yönünden sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin bir düzenleme getirilmiştir. SMK’nin 26/6. maddesi; “Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötü niyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez” hükmünü haizdir. Buna göre marka hükümsüzlük davalarında sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin uygulanabilmesi için beş yıllık sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Ancak ticaret unvanı yönünden mevzuatta bir süre belirlemesi bulunmadığından TMK’nin 2. maddesi de gözetilmek suretiyle her somut olayın özellikleri dikkate alınarak sürenin belirlenmesi gerekmektedir. 21. Hemen belirtilmelidir ki; sessiz kalma nedeniyle dava açılamayacağı yönündeki savunma bir def’î olmayıp itirazdır. Zira sessiz kalma yoluyla hak kaybı ilkesinin dayanağı TMK’nın 2. maddesi olduğuna göre, dava açılması açıkça hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve bu durum dava dosyasından ortaya konulabiliyorsa, sessiz kalma yoluyla hak kaybı bir itiraz olarak kabul edilip hâkim tarafından re'sen dikkate alınmalıdır. Keza TMK’nin 2/2. maddesi gereğince bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. 22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı şirketin ticaret siciline 08.01.1987 tarihinde tescil edildiği, davalı şirketin ise ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edildiği, her iki şirketin de ticaret unvanının asıl unsurunun “Modatimkar” ibaresi olduğu, “modatimkar” ibaresinin marka olarak davacı şirket adına 2002/02484 sayı ile tescilli edildiği, davacı şirketin “modatimkar” ibaresi üzerinde üstün hakkının bulunduğu anlaşılmaktadır. 23. Davalı şirketin hâkim ortağı ve yönetici olan Yılmaz Karamolla, aynı zamanda davacı şirketin kurucu ortağı olup belli bir süre şirketin yöneticiliğini yapmış, 2003 yılında ise şirketten ayrılmıştır. Her iki şirket aynı binada ve aynı sektörde faaliyet göstermekte olup; davalı şirket ticaret siciline 22.03.2007 tarihinde tescil edilmiş, davacı tarafından ticaret unvanının kullanılmamasına ilişkin ihtarname 31.03.2008 tarihinde gönderilmiş ve işbu dava 07.05.2008 tarihinde açılmıştır. 24. Her iki şirketin faaliyet gösterdiği binanın mülkiyetinin davalı şirketin hâkim ortağı olan Yılmaz Karamolla’ya ait olduğu, bu kişi ile davacı şirket arasında 01.01.2000 tarihli kira sözleşmesi bulunduğu, kiralanan taşınmazın fiili durumunun “fabrika binası ve yönetim-ofis” olarak belirtildiği, davalı şirketin kurulmasından itibaren binanın üst katını kullanmaya başladığı dosya kapsamı ile sabittir. Davalı şirketin kurulmasından itibaren davacı şirket ile davalı şirketin hakim ortağı arasında kira sözleşmesinden kaynaklanan çeşitli uyuşmazlıklar çıktığı, nihayetinde tarafların anlaşmaya çalıştıkları ancak uzlaşma zemini sağlayamadıkları anlaşılmaktadır. 25. Davalı şirket tarafından davacı şirketin “Modatimkar” markasının hakim ortağı olan Yılmaz Karamolla tarafından oğlu Timur Karamolla’nın adı ve soyadından hareketle oluşturulduğu savunulmuş ise de, davacı şirketin malvarlığı hâline gelen anılan ibarenin yıllar sonra davalı şirketin unvanı olarak tescil ettirilmesi ve davacı şirketin kiracı olarak yer aldığı binada faaliyet göstermeye başlaması, davacı şirketin o güne kadar elde ettiği itibar ve kazanımlardan haksız yararlanma amacı taşımaktadır. Bu itibarla davalı şirketin “Modatimkar” ibaresini ticaret unvanı olarak tescil ettirmesinin iyi niyetli olmadığı kabul edilmelidir. 26. Bununla birlikte dosya kapsamında bulunan “taahhütname” başlıklı işçi devrine ilişkin belgede; kurum içerisinde bir başka şirketin kurulduğu, işçinin bu yeni şirkette 08.06.2007 tarihinden itibaren çalışmaya devam edeceği, yapılan işin ve işyeri adresinin değişmeyeceği, şirket unvanının ve SGK işyeri numarasının değişmesinin işçinin kazanılmış haklarını ihlal etmeyeceği belirtilmiş, anılan belge her iki şirketin unvanı altında imzalanmıştır. Davacı vekili belgedeki davacı şirket unvanı altındaki imzanın şirketi temsil eden yetkiliye ait olmadığını, belgenin muhasebe bölümünden verildiğini beyan etmiş; davalı vekili ise imzanın davacı şirketi temsil etmeye yetkili şahsa ait olduğunu iddia etmemiştir. Davacı şirketin muhasebe bölümünden verilen bu belge, ticaret unvanını kullanmaya izin amacıyla düzenlenen bir belge olmayıp belgede “muvafakat eden” olarak imzası bulunan işçinin davalı şirkette sosyal güvenlik haklarının devamı için işçinin nakli sırasında düzenlenen bir belge niteliğindedir. Belgede yer alan “kurum içinde bir başka şirket” ibaresinden ise taraflar arasında organik bağ bulunduğu anlamının çıkarılamayacağı açıktır. 27. Hâl böyle olunca davalı şirketin “Modatimkar” ibaresini ticaret unvanı olarak tescil ettirmesinin kötü niyetli olduğu, dolayısıyla sessiz kalma nedeniyle hak kaybından bahsedilemeyeceği, ayrıca “taahhütname” başlıklı işçi devrine ve işçinin haklarının korunmasına ilişkin belgenin ticaret unvanının kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyeceği, davalı şirketin kurulmasından itibaren bir yıl içinde unvanın kullanılmamasına yönelik ihtarname gönderildiği, dava hazırlık süreci ve taraflar arasındaki nizalar gözetildiğinde ihtarnamenin ve davanın makul süre içerisinde açıldığı ve sessiz kalmanın söz konusu olmadığı kabul edilmelidir. 28. Bu itibarla, mahkemece, sessiz kalma nedeniyle hak kaybının söz konusu olmadığı dikkate alınarak davacının ticaret unvanının terkin talebi ile 6762 sayılı TTK’nın 54. maddesi kapsamında tazminat taleplerinin yerinde olup olmadığının tartışılması ve neticesine göre bir karar verilmesi gerekmektedir. 29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; her ne kadar “taahhütname” başlıklı belge davacı tarafından “modatimkar” ibaresinin kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyecek ise de; aynı binada ve aynı sektörde faaliyet gösteren ve davalı şirketi kendi bünyesi içindeki bir başka şirket olarak gören davacı şirketin, davalının “modatimkar” ibaresini ticaret unvanında kullanmasını olumlu davranışları ile onayladığı, bu itibarla taraflar arasındaki ilişki ve yaşanılan süreç gözetildiğinde davalı şirketin “modatimkar” ibaresini kötü niyetli olarak tescil ettirdiğinden bahsedilemeyeceği, davacının önceki davranışlarıyla “modatimkar” ibaresinin ticaret unvanında kullanılmasını onayladığı ve bu surette davalıda unvanın kullanılmasına ilişkin güven oluşturduğu, işbu dava ile ticaret unvanının terkinini talep etmesinin ise önceki eylemiyle çelişkili davranma yasağı (venire contra factum proprium) kapsamında TMK’nin 2. maddesi gereğince dava hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğu ve hukuk düzeninin bunu korumayacağı, bu nedenle karar düzeltme isteminin reddine karar verilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 30. Hâl böyle olunca; karar düzeltme isteminin kabulü ile, Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2020 tarihli ve 2020/11-532 E., 2020/1011 K. sayılı direnme kararının onanmasına ilişkin kararının kaldırılarak; direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle bozulması gerekmektedir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2020 tarihli ve 2020/11-532 E., 2020/1011 K. sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, Direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, İstek hâlinde karar düzeltme harcının yatırana iadesine, 17.06.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Sessiz kalma yoluyla hak kaybında hak tamamen sona ermez; hak sahibi yalnızca eylemine uzun süre sessiz kaldığı muhatabın bu haktan yararlanmasına katlanmakla yükümlü olur. 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 26. maddesinin altıncı fıkrası marka hükümsüzlük davaları yönünden beş yıllık sessiz kalma süresi öngörmüşken, ticaret unvanı bakımından kanunda maktu bir süre bulunmamaktadır; süre Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi gözetilerek somut olayın özelliklerine göre takdir edilir. Hak sahibinin uzun süre sessiz kalması mücbir sebep veya objektif imkânsızlık gibi haklı bir nedene dayanıyor ve bu husus ispatlanabiliyorsa hak kaybı gerçekleşmez.

Hak sahibinin dava yoluna başvurmadan önce ihtarname göndermesi sessiz kalmadığını gösterir; ancak uzun süre aralıklarla sadece ihtarname gönderip dava açmamak hakkın kötüye kullanılması sayılabileceğinden ihtarın ardından makul sürede dava açılmalıdır. Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2013/6839, K. 2014/12097 sayılı kararında, marka tescil başvurusuna idari aşamada itiraz eden, peş peşe ihtarnameler gönderen ve dava açan hak sahibinin sessiz kalmadığı gibi çelişkili davranma yasağını da ihlal etmediğini tespit etmiştir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2013/6839, K. 2014/12097Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2013/6839 E.  ,  2014/12097 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İSTANBUL 4.FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 29/11/2012 NUMARASI : 2011/165-2012/286 Taraflar arasında görülen davada İstanbul 4.Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 29/11/2012 tarih ve 2011/165-2012/286 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkilinin 1968 yılından beridir nizasız ve fasılasız İNTEL tanıtım işareti ile faaliyet göstermekte olan çok tanınmış, sektör lideri bir müessese olup, İNTEL esas ve tek unsurlu markasının başta 9. sınıfa dahil mallar olmak üzere pek çok mal ve hizmetlerde tescilli olduğunu ayrıca, markanın tanınmışlık statüsünün TPE tarafından da kabul edildiğini ve özel olarak korunan markalar siciline de kaydedildiğini, davalı şirketin 2001 yılında kurulduğunu ve 16.3.2006 tarihinde İNTELTEK markasının 9, 28, 35, 38, 41, 42. sınıflara dahil mal ve hizmetlerde tescili talebiyle TPE'ye başvuruda bulunduğunu, müvekkilinin marka başvurusuna yaptığı itirazın TPE tarafından kabul edildiğini ve başvurunun reddine karar verildiğini, davalının kararın iptali istemiyle Ankara 4 FSHMM'nin 2008/132 Esas numaralı dosyası üzerinden dava açtığını ancak, davalının işbu davayı takip etmemesi nedeniyle davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini, dolayısıyla davalının İNTELTEK işaretinin tescil edilmediğini, davalının ticaret unvanını anılan ibareyi öne çıkararak her türlü resmi ve özel evraklarında, reklam ve tanıtımlarında kullandığını, davalının müvekkilinin İNTEL tanıtım işareti/markası ile piyasaya sunduğu mal ve hizmetlerle ilgili/ilişkili hizmetlerde İNTELTEK ibaresini çok daha büyük puntolarla ve bakıldığında hemen göze çarpacak şekilde kullanmasının müvekkilinin çok tanınmış İNTEL markaları ile iltibas yarattığını, davalının marka başvurusuna yapılan itirazlar sonrasında müvekkilinin davalı tarafa ihtarnameler keşide ederek ticaret unvanından İNTELTEK ibaresinin çıkarılmasını, ticaret unvanının marka fonksiyonunu ifa edecek şekilde kullanılmasının durdurulmasını talep ettiğini, taraflar arasında uzun görüşmeler yapılmış ise de olumlu bir sonuç alınamadığını, davalının müvekkilinin tescilli ve öncelikli kullanım hakkına sahip tanınmış markası ile iltibas yaratacak şekilde haksız ve izinsiz olarak İNTELTEK tanıtım işaretini kullanmasının marka hakkına tecavüz ve aynı zamanda haksız rekabet teşkil ettiğini ileri sürerek, davalının ticaret unvanından İNTELTEK ibaresinin çıkarılmasına, sicilden terkinine, davalı fiillerinin marka tecavüzü ve haksız rekabet teşkil etiğinin tespiti, men'i ve ref'i ile hükmün ilanına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, 2001 yılında dünyanın tanınmış büyük firmalarının ortaklığı ile kurulmuş olan müvekkilinin spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis oyunları alanında faaliyet göstermekte olup, bu faaliyetlerini “iddaa” markası ile yürüttüğünü, davacının faaliyet alanından ve davacı markasının mal ve hizmet alanından tamamen farklı bir alanda, tamamen farklı bir marka ile ve sadece Spor Toto Teşkilat Başkanlığı nezdinde bir faaliyet gösterdiğini, müvekkilinin ticaret unvanının davacının ticaret unvanı ile iltibas oluşturmadığı gibi, hukuken de koruma altında olduğunu, davacının Türkiye'de tescil edilmiş bir ticaret unvanı dahi bulunmadığını, müvekkilinin ticaret unvanının hiçbir şekilde davacının ticaret unvanı veya markası ile iltibas oluşturmadığını, müvekkili ile davacının ticari faaliyet alanları ve dolayısıyla müşteri kitlesinin birbirinden çok farklı olduğunu, üstelik müvekkilinin herkes tarafından iddaa markası ile tanındığını, bu itibarla iltibasın söz konusu olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece iddia, savunma, toplanan deliller, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davacının gerek Türkiye'de gerekse dünyanın pek çok ülkesinde tescilli bulunan İNTEL markasının Paris Sözleşmesinin 6. maddesi ile 556 sayılı KHK'nın 7/1-ı maddesi gereğince tanınmış marka niteliğinde olup, TPE tarafından da tanınmış marka niteliğinde olduğunun belirtildiği, her ne kadar davacı markasının 2006 yılında tanınmış marka statüsüne alındığı anlaşılmakta ise de, bilirkişi raporunda yer alan açıklamalara ve dosyada bulunan tanınmışlıkla ilgili tüm delillere göre, davacının İNTEL markasının, davalının ticaret siciline kayıt tarihi olan 2001 yılından önce Türkiye'de ve dünyada tanınmış marka olduğu, Türkiye'deki ve dünyadaki bilgisayarların büyük bir bölümünde davacının üretimi olan işlemcilerin kullanıldığı, Türkiye'de ve dünyada pek çok kişinin bilgisayar satın alırken ya da kullanırken İNTEL ibaresini gördüğü ve duyduğu, toplumun oldukça büyük bir kesiminin İNTEL sözcüğünü, davacının tanınmış markası olarak algıladığı, bu markanın bilgisayar ve iletişim sektöründe yüksek derecede tanınmışlığa sahip olduğu, toplumun oldukça önemli bir kısmının İNTEL markasını bilgisayar iletişim sektöründe davacıya ait marka olarak tanıdığına göre, bu ibarenin, somut olayda söz konusu sınıflarda yani internet konusunda iş geliştirmek isteyen kurum ve kuruluşlara tasarım, teknik alt yapı, yazılım ve benzeri konularda danışmanlık hizmeti verme ve proje geliştirme ve benzeri hizmetler sunulması gibi hizmetlerde kullanılması durumunda, bu markayı ve ibareyi gören ortalama tüketicinin, İNTELTEK ibaresinin kullanıldığı hizmetler ile davacı arasında derhal bir bağlantı kuracağı ve hatta davalı şirketi, davacının Türkiye'deki bir iştiraki olarak dahi algılayabileceği, nitekim davalının "İNTELTEK" ibaresini büyük puntolarla ve öne çıkararak unvanla birlikte, 9, 28, 35, 38, 41 ve 42. sınıflardaki mal ve hizmetlerde tescil için yaptığı marka başvurusunun, davacının itirazı üzerine TPE tarafından reddedildiği, kullanım örneklerine göre davalının 2001 yılında tescil ettirdiği ticaret unvanını, tescil ettirdiği gibi kullanmayıp, tescilden farklı olarak, İNTELTEK ibaresini farklı renklerde ve büyük puntolar ile öne çıkarmak suretiyle kullandığı, böyle bir kullanımın unvan kullanımı niteliğinde görülemeyeceği ve bu kullanımın "markasal" nitelikte olduğu, dolayısıyla davalının bu şekildeki kullanımının, 556 sayılı KHK'nın 9/1-c ve 61. maddeleri anlamında marka hakkına tecavüz ve aynı zamanda Ticaret Kanunu anlamında haksız rekabet, Borçlar Kanunu anlamında haksız fiil teşkil ettiği ve dava tarihine kadar süregelen biçimde "unvanın markasal kullanım nedeniyle" markaya tecavüz ile haksız rekabetten dolayı tespit, ref, men, maddi durumun ortadan kaldırılması, unvanın belirtilen hizmetlerde markasal biçimde kullanılmasının önlenmesi ve İNTELTEK ibaresinin farklı renkte ve puntolarla öne çıkarılmak suretiyle bu şekildeki markasal kullanımı içeren tanıtım evrakının, basılı evrakın, tabela, broşür, etiket ve ambalaj malzemelerinin, poşet, çanta ve benzeri malzemenin toplatılarak üzerlerindeki İNTELTEK ibarelerinin silinmesi ve imha taleplerinin kabulü gerektiği, her ne kadar davacının ticaret unvanının çekirdek unsuru İNTEL ibaresi olmakla, Paris Sözleşmesinin 8. maddesi gereğince, Türkiye'de tescilli olmasa dahi bu ticaret unvanının Türkiye'de de korunması gerekmekte ise de, davalı şirketin ticaret sicile kayıt tarihinin 16.4. 2001 olduğu, davalının sicile kaydından itibaren davacı tarafın bir süre haberdar olmadığı kabul edilse bile, 2006 yılında davalıya ihtarname gönderen ve aynı yıl davalı tarafından TPE nezdinde yapılan marka tescil başvurusuna itiraz ederek tescili engelleyen davacının, ticaret unvanının terkini için yaklaşık 9 yıl sessiz kaldıktan sonra 2010 yılında dava açmasından dolayı sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığı, davalının ticaret siciline kayıt tarihinin üzerinden 9 yıl, davalıya ihtarname gönderilmesinin ve TPE nezdinde davalının marka başvurusu için itirazda bulunulmasının üzerinden de yaklaşık 5 yıl geçtikten sonra terkin talebinde bulunulmasının TMK'nın 2. maddesi anlamında iyi niyetli olarak kabul edilemeyeceği, böylece ticaret unvanının terkini talebi yönünden sessiz kalma yoluyla hak kaybının söz konusu olduğu, davacının markasının tanınmış marka olmasının, tek başına davalının ticaret unvanını kötüniyetle tescil ettirdiğinin kabulü için yeterli olmadığı, kaldı ki davalının ticaret unvanının İNTEL biçiminde olmayıp, İNTELTEK biçiminde olduğu, ticaret unvanının 2001 yılında kötüniyetle tescil edildiğine dair somut delilin bulunmadığı, davanın açıldığı dönemde unvanın markasal kullanımının ise markaya tecavüz ve haksız rekabet oluştursa bile tek başına terkin sebebi teşkil etmediği gerekçesiyle, terkin talebinin reddine ve hükmün ilanına karar verilmiştir. Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir. 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince ise; dava, davalının ticaret unvanının, davacının tanınmış marka ve ticaret unvanına tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespiti, men'i, ref'i, davalının ticaret unvanından “İNTELTEK” ibaresinin çıkarılması, sicilden terkini ve hükmün ilanı istemlerine ilişkin olup, mahkemece yukarıda özetlendiği şekilde davanın kısmen kabulüne, davalının ticaret unvanındaki “İNTELTEK” ibaresinin terkini talebinin ise sessiz kalma yoluyla hak kaybının oluştuğu gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Uyuşmazlığın hallinde sessiz kalma yoluyla hak kaybının doğup doğmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Öncelikle belirtilmelidir ki, işletme adı, ticaret unvanı ve marka gibi işaretlerin işlevleri birbirinden farklı olmakla birlikte hepsinin ortak özelliği işletmeyi, taciri ve mal veya hizmetleri diğerlerinden ayırt edici niteliğe sahip birer “tanıtma vasıtası” olmaları ve TTK’nun 56. vd. maddeleri uyarınca işaret sahibine haksız rekabete karşı koruma sağlamalarıdır. Çünkü, haksız rekabet hukukunun konusu, dürüstlük ilkesine aykırı ticari yöntem ve uygulamalarına karşı emek ilkesi uyarınca işletmesel çabayı, birikimi ve yatırımı kapsayan emeğin korunmasıdır. Davacının önce davalının marka başvurusuna itiraz etmesi, daha sonra peş peşe 16.1.2007, 30.11.2007, 15.7.2008, 4.3.2009 tarihli ihtarnameler göndermesi, ardından da işbu davayı açması ile “İNTEL” ibaresi üzerinde üstün hak sahibi olduğu iddiasında bulunduğundan davalının tanıtma işareti niteliğindeki “İNTELTEK” ibaresinin kullanımına karşı sessiz kaldığından söz edilemeyeceği gibi, önceki davranışı ile çelişki oluşturup karşı tarafta yarattığı güven nedeniyle çelişkili davranma yasağı (Venire contra factum proprium) ilkesi uyarınca MK’nun 2. maddesi ile düzenlenen dürüstlük kuralına aykırılık oluşturduğu da kabul edilemez. Bu itibarla, mahkemenin davacının, davalının ticaret unvanındaki “İNTELTEK” ibaresinin terkini talebi yönünden sessiz kalma yoluyla hak kaybının söz konusu olduğundan reddi gerektiğine dair gerekçesi doğru görülmemiş, bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 0,90 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 25/06/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Sessiz kalma yoluyla hak kaybından yararlanılabilmesi için ticaret unvanını sonradan tescil ettiren tarafın iyi niyetli olması zorunludur. Tescili gerçekleştiren kimse kötü niyetli ise sessiz kalma yoluyla hak kaybı savunması dinlenmez ve terkin süresiz talep edilebilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2021/456, K. 2021/776 sayılı ilamında; davalı şirketin unvan tescilinin kötü niyetli olması nedeniyle sessiz kalma savunmasının dinlenemeyeceğini, ayrıca işçi devrine ve hakların korunmasına ilişkin taahhütnamenin ticaret unvanının kullanılmasına yazılı muvafakat verildiği anlamına gelmeyeceğini belirterek önceki onama kararını kaldırmış ve direnme kararını bozmuştur.

Gerek çelişkili davranış gerekse sessiz kalma nedeniyle dava açılamayacağı savunması bir def'i olmayıp itiraz niteliğindedir. Dava açılmasının açıkça hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiği dosya kapsamından anlaşılabiliyorsa hâkim bu durumu tarafların talebi bulunmasa dahi kendiliğinden dikkate almak zorundadır.

Çelişkili davranma yasağı nedir?

Çelişkili davranma yasağı, bir kimsenin hukuki ilişkide karşı tarafta haklı bir güven uyandırdıktan sonra bu güveni boşa çıkaracak zıt bir tutum sergilemesini engelleyen ve Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına dayanan ilkedir.

Çelişkili davranış savunması hâkim tarafından kendiliğinden gözetilir mi?

Evet, çelişkili davranış yasağı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına dayandığından bir def'i değil itiraz niteliğindedir ve dosya kapsamından anlaşılabildiği takdirde hâkimce kendiliğinden dikkate alınır.

Ticaret unvanı tescilinde kötü niyetli tarafa karşı sessiz kalma savunması ileri sürülebilir mi?

Hayır, sessiz kalma yoluyla hak kaybından yararlanabilmek için unvanı sonradan tescil ettirenin iyi niyetli olması zorunludur; kötü niyetli tescil hallerinde hak kaybı oluşmaz ve terkin süresiz talep edilebilir.

Zamanaşımı süresi dolduktan sonra borcun kabul edilmesi çelişkili davranış sayılır mı?

Evet, zamanaşımı süresi dolduktan sonra alacaklıya borç ikrarında bulunan borçlunun bu ikrarı zımni feragat sayılır ve akabinde açılan davada zamanaşımı def'i ileri sürmesi çelişkili davranış yasağı kapsamında dinlenmez.

Yargılama sırasında önceki tutumla çelişen usul işlemi yapılabilir mi?

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 29. maddesi uyarınca taraflar dürüstlük kuralına uymak ve açıklamalarını gerçeğe uygun yapmak zorundadır; tarafın daha önce gerçekleştirdiği hukuki durumla çelişen bir usul işlemi yapması çelişkili davranış yasağı kapsamında dürüstlük kuralına aykırılık oluşturur ve ileri sürülen iddia veya savunma mahkemece dinlenilebilir bulunmaz.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu