Anlaşmalı Boşanma: Koşullar, Protokol ve Sonrası

by Avukat Erdal Ersoy
Anlaşmalı Boşanma: Koşullar, Protokol ve Sonrası

Anlaşmalı Boşanmanın Yasal Koşulları

Anlaşmalı boşanma, Türk Medeni Kanunu'nun 166. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenmiş özel bir boşanma yoludur. Bu yola başvurabilmek için dört koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur: evliliğin en az bir yıl sürmüş olması; eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi; hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi; boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hakkındaki düzenlemenin hâkimce uygun bulunması.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 166Kaynağı aç
Madde 166- Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir. Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz. (Değişik dördüncü fıkra:14/11/2024-7532/13 md.) Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak bir yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. B. Dava I. Konusu
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1941, K. 2019/475Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/1941 E.  ,  2019/475 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi Taraflar arasında görülen “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Malatya 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.06.2014 tarih ve 2014/444 E., 2014/526 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 11.03.2015 tarih ve 2014/19828 E., 2015/4293 K. sayılı kararı ile; "…Taraflar Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçlan, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Bu halde anlaşmalı boşanma davasının "çekişmeli boşanma" (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir. Açıklanan sebeple mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…." gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 166/3. maddesi uyarınca açılan boşanma istemine ilişkindir. Davacı; davalı ile 04.06.2004 tarihinde evlendiklerini, aralarında karakter farklılığından dolayı tartışmalar olduğunu, evlilik birliğinin çekilmez hâl aldığını, uzun zamandır ayrı yaşadıklarını, davalının da boşanmayı kabul ettiğini ileri sürerek dava dilekçesine ekli protokol kapsamında TMK'nın 166/3. maddesi gereği boşanmalarına ve protokolün kararın eki sayılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiş, 27.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında taleplerini tekrar etmiştir. Davalı 27.06.2014 tarihli duruşmada alınan imzalı beyanında; boşanmayı istediğini, davacının taleplerini kabul ettiğini beyan etmiştir. Mahkemece; tarafların boşanma konusunda görüş birliği içinde oldukları, boşanmanın sosyal ve ekonomik sonuçları konusunda anlaşma yaptıkları, yapılan anlaşmanın hukuka uygun olduğu gerekçesiyle TMK'nın 166/3. maddesi uyarınca boşanmalarına, velâyetin anneye verilmesine, baba ile kişisel ilişki tesisine, çocuk yararına 1.000,00TL tedbir ve iştirak nafakasına, davacı ve müşterek çocuğun Yapı Kredi Yaşam Sigortadaki paket sağlık sigortasında sigorta şirketi tarafından belirlenecek artış farkının davalı tarafça karşılanmasına, müşterek çocuğun toplam 10.000,00TL olan özel okul masrafının artması hâlinde %30'a kadar olan artış oranının davalı baba tarafından karşılanmasına, davacının davalının soyadını kullanma talebinin feragat nedeni ile reddine, tarafların boşanmadan sonra birbirleri aleyhine mal rejiminin tasfiyesi ve katkı payına yönelik olarak dava açmayacaklarının tespitine, birbirlerinden maddi, manevi tazminat, tedbir, yoksulluk nafakası ve yargılama gideri talep etmediklerinden bu konuda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece; HMK'nın 308. maddesinde davayı kabul beyanının yargılamaya son veren taraf işlemi olarak düzenlendiği ve kabulün mahkemenin muvafakatine bağlı olmadığı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda hüküm doğurduğu, kesin hüküm gibi sonuç doğuran feragat ve kabul beyanının irade bozukluğu hâllerinde iptalinin istenebileceği, somut olayda da davalının kabul sırasında iradesinin fesada uğradığı iddiasında bulunmadığı, bozma kararının da bu doğrultuda olmadığı, aksi durumun davayı uzatmak isteyen davalı tarafından kötüye kullanılabileceği belirterek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmektedir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, anlaşmalı olarak açılan boşanma davasında, davalının anlaşma iradesinden dönmesinin mümkün olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre anlaşmalı olarak açılan boşanma davasının çekişmeli olarak görülmeye devam edip etmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle, ilgili kanun maddesinin incelenmesinde yarar görülmektedir. TMK'nın 166. maddesinin 3. fıkrasında; "Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hakim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz " düzenlemesi yer almaktadır. Uygulamada anlaşmalı boşanma adı verilen ve yukarıya alıntılanan fıkra uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul; evlilik birliğinin en az bir yıl sürmesidir. Aksi takdirde hâkim diğer şartları incelemeden boşanma davasını reddetmelidir. İkinci koşul, eşlerin mahkemeye birlikte başvurması veya bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesidir. Burada önemli olan tarafların boşanma iradelerini aynı anda ve duruşmada hâkime beyan etmesidir. Üçüncü koşul, eşlerin iradelerini hâkime bizzat açıklamalarıdır. Hâkimin eşleri dinleyerek serbest iradelerinin oluşup oluşmadığına karar vermesi gerekir. Madde hükmü, duruşmada tarafların her türlü baskı ve tehditten uzak olarak özgür iradeleri ile beyanda bulunduklarının denetlenmesini amaçladığından hâkimin bu hususta her türlü özeni göstermesi gerekmektedir (Kılıçoğlu A: Aile Hukuku, Ocak 2019, s.113). Son koşul ise; anlaşmalı olarak boşanmak isteyen eşlerin boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda da anlaşmış olmaları ve buna ilişkin düzenlemeyi hâkimin onayına sunmaları gerekir. Taraflar bu hususta mahkemeye bir protokol sunabilecekleri gibi, belirtilen tüm bu hususlarda mahkemeye sözlü olarak da beyanda bulunabilirler. Ancak ikinci durumda sözlü beyanın zapta geçirilmesi ve taraflarca imzalanması gerekir (Akıntürk T: Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku, İkinci Cilt, Ocak 2019, s.271). "Boşanmanın mali sonuçları" ile kastedilen maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası talepleridir (TMK m. 174/1-2; m. 175). "Çocukların durumu" ile kastedilen ise, ortak çocukların velâyetinin kime verileceği, velayet verilmeyen eş ile çocuklar arasında kurulacak kişisel ilişki ve çocuklar için ödenecek iştirak nafakası ile ilgili düzenlemelerdir. Madde metninden anlaşıldığı üzere, boşanma, boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hakkındaki düzenlemeler hakkında tarafların serbest iradelerinin uyuşması gerekmekte ise de, aynı zamanda hâkimin bu anlaşmayı onaylaması gerekmektedir. Görüldüğü üzere, taraflar anlaşma konusunda tamamen özgür bırakılmamıştır. Bu nedenle, hâkim tarafından onaylanmayan anlaşmalar hukuki sonuçlarını doğurmayacağı gibi, tarafların da kendilerine önerilen değişikliği kabul etmesi hâlinde anlaşma geçerli olacak ve boşanma kararı verilebilecektir. Önemle belirtilmelidir ki, taraflarca yapılan ve hâkim tarafından onaylanan anlaşma hükümleri infazda sıkıntı doğurmaması için hüküm fıkrasında aynen yer almalıdır. Anlaşmalı boşanmanın koşulları bu şekilde ana hatlarıyla belirtildikten sonra uyuşmazlığın çözümü bakımından "ikrar" ve "kabul" kavramlarının irdelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere, 4721 sayılı TMK'da, boşanma davaları için özel yargılama kurallarına yer verilmiştir. Şöyle ki, 184. maddesinin birinci fıkrasının (1) nolu bendinde hâkimin, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamayacağı ve (3) numaralı bendinde ise tarafların bu konudaki her türlü ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı belirtilmiştir. İkrar, bir tarafın, diğer tarafın ileri sürdüğü vakıanın doğru olduğunu bildirmesidir. İkrarın konusu ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. İkrar, tek tek vakıalar hakkında olup, talep sonucuna ilişkin değildir. Bir tarafın talep sonucunun diğer tarafça kabul edilmesi, davayı sona erdiren bir taraf işlemi olup davayı (kabul) ismini alır. Kabulde, karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalara değil, onlardan çıkardığı talep sonucuna rıza gösterilmektedir (Kuru, B./Arslan, R./ Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2013, s.366). Kural olarak, boşanma davalarında hâkim ikrarla bağlı olmadığı gibi kabulle de bağlı değildir. Bu durum, Türk Medeni Kanunu'nda "irade ilkesine" dayanan bir boşanma sisteminin olmayışından kaynaklanır. Çünkü irade ilkesine göre tarafların karşılıklı rızaları boşanma kararı verilmesi için yeterlidir. TMK'da ise kusur ilkesi, irade ilkesi ve evlilik birliğinin sarsılması ilkeleri gibi tek tipten oluşmayan karma bir sisteme yer verildiği görülmektedir (Gençcan, Ö.U: Boşanma Tazminat ve Nafaka Hukuku, Ankara 2017, s.118). Uyuşmazlığın temelini teşkil eden anlaşmalı boşanma davaları kısmen irade ilkesinin uygulandığı davalardır. Bu durum, maddede yer alan "Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz" cümlesinden de anlaşılmaktadır. Evlilik birliğinin kurulması sırasında karşılıklı iradelerine önem verilen tarafların boşanma konusunda da istek ve beyanlarının dikkate alınması anlaşmalı boşanmanın gereğidir. Ne var ki, TMK'nın 166/3. maddesinde sayılan diğer koşulların hepsinin gerçekleşmediği bir durumda davalının boşanma davasını kabul etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenledir ki, TMK'nın 166/3. maddesi uyarınca davanın kabulü, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 308. maddesinde düzenlenen "kabul" kavramından ayrılmaktadır. HMK'nın 308. maddesi uyarınca davayı kabul, davalının mahkemeye yönelik olarak yapacağı tek taraflı bir irade beyanı ile olmakta ve dava konusu uyuşmazlık esastan sona ermektedir. Kabulün geçerliliği davacı veya mahkemenin kabulüne bağlı değildir. Oysa anlaşmalı boşanma davalarında kabul, tek başına davayı sona erdirmediği gibi, TMK 166. maddenin 3. fıkrası; hâkimin boşanma isteğinin serbest iradeye dayanıp dayanmadığını saptamasını ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hakkında düzenlemeleri uygun bulmasını ve uygun bulmadığı takdirde bu düzenlemelere açık müdahalesini aramaktadır. Öte yandan, usul hukuku anlamında kabul, kesin hükmün sonuçlarını doğurur ve ancak irade bozukluğu hâllerinde kabulün iptali istenebilir (HMK m.311). Diğer bir anlatımla davalı irade fesadı hâlleri dışında kabulden dönemez. Yukarıda belirtildiği üzere anlaşmalı boşanma davalarında ise "kabulün" doğurduğu tek sonuç evlilik birliğinin sarsıldığı olgusunun ispatlandığıdır, diğer bir anlatımla mahkemece bu yönde bir araştırma yapılmasına gerek yoktur ancak "yalın kabul" boşanma kararı vermeye yetmemektedir. Bu nedenle, TMK'nın 166/3. maddelerinin uygulandığı bir davada davanın kabulü şekli ve maddi hukuk anlamında hükmün kesinleşmesi sonucunu doğurmadığından hükmün kesinleşmesine kadar davalının kabul beyanından dönmesi mümkündür. Çünkü bu durumda anlaşmalı boşanma koşullarının gerçekleştiğinden söz edilemez (Özdemir, N: Türk Hukukunda Anlaşmalı Boşanma, Doktora Tezi, s.176-177; Gençcan, s.780). Taraflardan birinin anlaşmadan dönme iradesi davanın samimi bir iradenin mahsülü olmadığına, hâkimin anlaşmalı boşanma şartlarının oluşup oluşmadığı konusunda gerekli her türlü araştırmayı yapmadığına işaret eder. Esasen yapılan bu değerlendirmeler, Türk toplumunun temeli olan ve eşler arasında eşitliğe dayanan aile kurumunun, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 41. maddesi ile özel olarak güvence altına alınmasından kaynaklanmaktadır. Devlet ailenin korunması için gerekli her türlü tedbiri alır ve boşanma davalarının toplumu ilgilendiren yapısı nedeniyle de üzerine düşen yükümlülükleri mahkemeler/hâkimler vasıtasıyla yerine getirir. Bu nedenle, TMK'nın 166/3. maddesine dayalı davalarda da hâkim, bir yandan tarafların ikrarı ile bağlıyken, aynı zamanda bir denetim yetkisine sahiptir. Buradan hareketle, genel hükümlere dayalı bir alacak davasında olduğu gibi davayı sona erdiren "kabul" beyanının, toplumun temeli olan aile kurumu için de boşanma kararı verme zorunluluğu getirdiği ve tarafların da kararın kesinleşmediği sürece bu kabul beyanlarıyla bağlı olduğu söylenemeyecektir. Diğer yandan anlaşmalı boşanma davasında feragat hakkı bulunan davacıya bir nevi anlaşmayı bozma hakkı verilirken anlaşmanın diğer tarafı olan eşin bu anlaşmayla sonuna kadar bağlı olması silahların eşitliği ilkesine de aykırılık teşkil ettiğinden anlaşmayı bozma hakkının davalıya da verilmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar karşısında somut olay değerlendirildiğinde; tarafların 04.06.2004 tarihinde evlendiği, bu evlilikten 12.03.2007 doğumlu müşterek çocuklarının bulunduğu, davacı kadının anlaşmalı boşanma isteğiyle mahkemeye başvurduğu ve dilekçe ekinde iki tarafın imzaladığı 23.06.2014 tarihli protokolde boşanma, boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hakkında düzenlemelerin yer aldığı, 27.06.2014 tarihli duruşmada tarafların protokol içeriğine göre boşanmak istediklerini bildirdikleri ve bu beyanlarını imzaladıkları, mahkemece de TMK 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanma kararı verdiği görülmektedir. Davalı ise aralarındaki protokol şartları ve boşanmaya sebep olan hadiselerin farklılığı sebebiyle anlaşamadıklarını, anlaşmalı boşanmanın irade fesadı hâllerinin varlığı altında gerçekleştiğini, davadan feragat ettiğini beyanla hükmü süresinde temyiz etmiştir. Anlaşmanın diğer tarafı olan eşin hüküm kesinleşinceye kadar anlaşma iradesinden dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmadığından, taraflara iddia ve savunmalarını bildirmesi ve delillerini sunması için imkân verilerek davaya "çekişmeli boşanma" (TMK m. 166/1-2) olarak davaya devam edilmesi gerekir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, tarafların somut uyuşmazlıkta yaptıkları protokolü kabul ettiklerini mahkeme huzurunda özgür iradeleri ile beyan ettikleri, bu beyanlarını imzaladıkları, mahkemece de bu protokolün uygun görüldüğü ve anlaşmalı boşanmaya karar verildiği, anlaşmalı boşanma kararından sonra hangi gerekçeyle olursa olsun taraflardan birinin bu beyanından dönmesi hâlinde davanın çekişmeli boşanmaya döneceğine ilişkin görüşün yasal dayanağının bulunmadığı, TMK'nın 166/3. maddesi gereğince anlaşmalı boşanma kararı verildikten sonra tarafların ancak irade fesadı hâllerinin varlığı iddiasıyla kararın bozulmasını isteyebileceği, bu durumda da öncelikle hadise şeklinde irade fesadı olup olmadığı tespit edilerek anlaşmalı boşanma şartlarının oluşup olmadığının belirlenmesi, irade fesadının varlığının kanıtlanması hâlinde davanın çekişmeli olarak görülüp hükmün bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Bu nedenle Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.04.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Uyuşmazlık, anlaşmalı olarak açılan ve hâkim tarafından Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesi kapsamında verdiği karar sonrası karar kesinleşmeden temyiz etmek sureti ile taraflardan davalının kabul beyanından dönmesinin mümkün olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre anlaşmalı olarak açılan boşanma davasının çekişmeli olarak görülmeye devam edip etmeyeceği noktasındadır. Yerel mahkemenin “HMK'nın 308. maddesinde davayı kabul beyanının yargılamaya son veren taraf işlemi olarak düzenlendiği ve kabulün mahkemenin muvafakatine bağlı olmadığı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda hüküm doğurduğu, kesin hüküm gibi sonuç doğuran feragat ve kabul beyanının irade bozukluğu hallerinde iptalinin istenebileceği, somut olayda da davalının kabul sırasında iradesinin fesada uğradığı iddiasında bulunmadığı ve keza bozma ilamının da bu doğrultuda olmadığı, aksi durumun hem davayı uzatmak isteyen davalının kullanabileceği bir yöntem olarak kullanılabilecek ve hem de anlaşmalı boşanma davalarının anlaşmalı olmaktan çıkmasına neden olacağı” gerekçesi ile verdiği direnme kararı çoğunluk tarafından Özel Dairenin çoğunluk tarafından verilen bozma gerekçesi benimsenerek “Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan kararın kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçlan, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmadığı, bu hâlde anlaşmalı boşanma davasının "çekişmeli boşanma" (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi ve mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmesi gerektiği” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesi uyarınca “Anlaşmalı boşanmaya karar verilebilmesi için evlilik birliğinin en az bir yıl sürmüş olması, eşlerin boşanmak üzere birlikte başvurmaları veya bir eşin açtığı davayı diğerinin kabul etmesi, hâkimin tarafları bizzat dinlemesi ve tarafların yapmış oldukları anlaşmanın hâkim tarafından uygun bulunması, hakimin değişiklik yapması hâlinde de bu değişikliğin taraflarca kabul edilmesi” gerekir. Taraflar birlikte başvurdukları gibi bir eşin açmış olduğu dava diğer eş tarafından kabul edilerek de anlaşmalı boşanılabilir. Diğer eşin herhangi bir aşamada kabul etmesi hâlinde boşanma talebi anlaşmalı boşanmaya dönüşecektir. Beyanların serbest irade ürünü olup olmadığı hususunda hâkimin gerekli her türlü araştırma ve incelemeyi yapma yükümlülüğü vardır. Kanun koyucu tarafından eşlerin boşanma anlaşmasını iradelerini serbestçe açıklayarak yaptıkları hususunda hâkimin inceleme yapmakla yükümlü olduğunu açıkça vurgulanırken, bu incelemenin tarafların dinlenmesiyle mümkün olacağını öngörmektedir. Eşler tarafından yapılan anlaşma, hâkim tarafından onaylanmadıkça hukuki sonuçlarını doğurmayacaktır. TMK m. 166/f. 3’e göre, hâkim, eşlerin önüne getirdikleri düzenleme ile kural olarak bağlı değildir. Hâkim, tarafların yaptığı düzenlemeyi uygun bulmaması hâlinde, tarafların ve çocukların menfaatini göz önünde bulundurarak gerekli olan değişiklikleri yapar. Anlaşma, ancak tarafların bu değişiklikleri kabul etmesi hâlinde geçerli olacaktır. Eşler arasında yapılan anlaşma, boşanmanın yan sonuçlarına ilişkin taraflarca düzenlenen ve hâkimin özel onay şartına bağlı özel hukuk sözleşmeleridir. Aslında bu bir anlamda kendine özgü bir sulh sözleşmesi niteliğindedir. Türk Borçlar Kanunu’nun sözleşmelerin kurulması, geçerliliği ve hükümlerine ilişkin hükümleri, boşanma hukukunda aksine bir hüküm olmadıkça boşanmaya ilişkin anlaşma bakımından da geçerlidir. Bu nedenle tarafların TMK’nın 166/3 maddesine uygun yaptıkları anlaşmalı boşanma sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu’nun 27 ve devamı maddeleri uyarınca kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olma yönünden denetime tabi tutulabileceği gibi yanılma, aldatma ve korkutma gibi irade sakatlığı ileri sürülerek geçersizliği istenilebilecektir. Eşler arasında yapılan anlaşmanın eşlerden biri tarafından sözleşmeden dönmek suretiyle tek taraflı olarak sona erdirilmesi Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca mümkün değildir. Zira Türk Borçlar Kanununda, özel hükümlerle getirilen dönme hükümleri hariç tutulursa, genel hükümler kapsamında tek taraflı sözleşmeden dönmeye olanak tanıyan bir hüküm bulunmamaktadır (SEÇER Öz: İsviçre ve Türk Hukuklarında Anlaşmalı Boşanma ve Fiili Ayrılık Sebebiyle Boşanma, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kazancı Hakemli Hukuk Dergisi, Kasım Aralık 2009, S. 63-64, s. 39-69). Zira burada artık her ne kadar eşler davada taraf ise de davacı ve davalı sıfatı anlaşma ile ortadan kalktığından, kanunun emredici hükümleri, kamu düzenine, ahlâka ve kişilik haklarına aykırılık ve irade sakatlığı hariç davadan feragat veya kabulden tek taraflı dönme olanağı bulunmamaktadır. Eşin tek taraflı olarak anlaşmalı boşanmaya ilişkin irade beyanından dönebileceği yolundaki görüşün, eşin irade beyanının sakatlandığı hâllerle sınırlı olmak üzere kabulü mümkündür. Dosya içeriğine göre taraflar boşanmak için birlikte başvurmuşlar ve yazılı anlaşma tutanağı yapılan yargılamada hâkim tarafından uygun bulunmuş ve tarafların iradelerine göre boşanma ve sonuçlarına karar verilmiştir. Taraflardan erkek, verilen karardan sonra kadın eşin başka birine kaçması üzerine anlaşmalı boşanmada iradesinin fesada uğratıldığını belirterek kararı temyiz etmiştir. Temyiz eden eş anlaşma tutanağının Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesine aykırı yapıldığını, bu koşulları taşımadığını iddia etmemiş, irade sakatlığına dayanmıştır. Mahkemece tarafların anlaşmalı boşanma koşulları uygun görülmüş ve buna göre karar verilmiştir. Mahkemece verilen kararda 166/3 maddesinde öngörülen koşullara aykırılık olmadığına göre ancak temyiz eden eşin anlaşmada iradesinin sakatlandığının ve buna ilişkin iddiasının kanıtlanması hâlinde boşanma çekişmeli hâle gelecektir. Bu nedenle irade sakatlığını ileri süren temyiz eden eşin bu konudaki delilleri toplanmalı, irade sakatlığının tespit edilmemesi hâlinde şimdiki gibi, aksi hâlde ise geçersizliği kabul edilerek çekişmeli boşanmanın sonuçlarına göre karar verilmesi gerekir. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır. KARŞI OY Dava, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 166/3.maddesi uyarınca açılan boşanma davasıdır. Taraflar, 23.06.2014 tarihli boşanma protokolünü mahkemeye sunmuşlar ve 27.06.2014 tarihli duruşma tutanağında da boşanma ve sonuçlarına ilişkin beyanlarda bulunmuşlar, tarafların bu beyanları doğrultusunda boşanma ve fer’ilerine ilişkin karar verilmiştir. Anlaşmalı boşanmada hâkim, eşlerin anlaşmalarının serbest iradeleri sonucu olduğuna kanaat getirir ve yaptıkları düzenlemeyi, duruşmadaki beyanlarını uygun bulursa boşanmaya karar verir. Yine TMK 166/3. maddesi uyarınca, eşlerin yaptıkları düzenlemeyi uygun bulmaması hâlinde, gerekli değişiklikleri yapar, bu değişikliği tutanağa geçirir ve eşlerin onayına sunar. Eşler, hâkim tarafından yapılan değişik düzenlemeyi kabul etmeleri hâlinde de boşanmaya karar verilir. Eşlerin mahkemeye sundukları düzenlemeye hâkimin müdahale hakkı var ise de, bu müdahale ile hâkimin yaptığı değişikliğin de eşler tarafından kabulü gerekmektedir. Somut olayda, tarafların protokolü ve duruşma tutanağına geçen beyanları hâkim tarafından uygun görülerek TMK 166/3. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilmiştir. Tarafların boşanma ve fer’ilerine ilişkin beyanları birbirine uygun olup ikrar mahiyetindedir. Nitekim TMK 166/3. madde de, tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmünün uygulanmayacağı belirtilerek, TMK 184/1.3. maddesine istisna getirilmiştir. Taraflar bir araya gelmelerinin mümkün olmadığı ve boşanmak istedikleri konusunda açıkca ikrarda bulunmuşlardır. Bu ikrardan, hükmü temyiz etmek suretiyle dönülerek, davanın çekişmeli boşanma davasına dönüşmesi mümkün değildir. İkrardan, ancak irade fesadı hallerinde (hata, hile, ikrah) dönülebilir. Nitekim, temyiz eden davalı da, temyiz dilekçesinde, anlaşmalı boşanmaya aldatılarak zorlandığını, hileli davranışlarla kandırıldığını ileri sürmüştür. Bu durumda, mahkemece bu iddianın hadise şeklinde tahkiki ile, anlaşmalı boşanma şartlarının oluşup oluşmadığının belirlenerek sonucuna göre anlaşmalı boşanma davası mı, çekişmeli boşanma davası mı olduğunu tespit edip, gerektiğinde esasa ilişkin delilleri toplaması gerektiğinden kararın bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun, Özel Dairenin bozma ilamındaki gerekçelerle bozma görüşüne katılmıyorum. KARŞI OY Özel Daire bozması ve çoğunluk kabulü yenilik doğurucu hakkın niteliğine uygun düşmemektedir. Bozucu yenilik doğurucu hak kullanılmakla tükenir, geri dönüşü olmaz. Kullanılan bu haktan ancak irade bozukluğuna bağlı olarak TBK'nın 39. maddesindeki bir yıllık hak düşürücü süre içinde dönülebilir. Nitekim HMK 311 ''Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi sonuç doğurur. İrade bozukluğu hallerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir.'' diyerek, yenilik doğurucu hakka ilişkin ilkeyi kanuna taşımıştır. Yenilik doğurucu hak kullanılmakla tükenir ve irade bozukluğu dışında geri dönülmesi düşünülemez. İrade bozukluğu talebi dava sonuçlanmamış ise ait olduğu dava dosyasında hadise şeklinde, dava sonuçlanmış ve kesinleşmiş ise TBK 39'daki hak düşürücü süre içinde ayrı bir dava olarak incelenip karara bağlanır. Somut olayımızda davalı ilk temyizinde irade bozukluğuna dayanmamış ise de, direnme kararına ilişkin temyizinde irade bozukluğuna ilişkin konuyu temyize taşıdığından, dava henüz kesinleşmediğinden, mahkemenin irade bozukluğunu hadise şeklinde incelemesini temin eden değişik bozma yapılması görüşünü taşıdığımdan, çoğunluk görüşü belirttiğim şekildeki inceleme isteğimi karşılamadığından, çoğunluk bozma görüşüne katılma imkânı bulamıyorum. KARŞI OY Dava, Türk Medeni Kanunu 166/3. maddesi gereğince açılan boşanma davasına ilişkindir. Taraflar mahkeme huzurunda anlaşmalı olarak boşanmışlar, bundan sonra davalı iradesinin fesada uğratıldığı gerekçesiyle kararı temyiz etmiştir. Özel Dairece, anlaşmalı boşanma yönünde oluşan iradenin karar kesinleşinceye kadar devam etmesi gerektiği, bu nedenle davanın çekişmeli boşanmaya dönüştüğü gerekçesiyle kararın bozulması üzerine Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, anlaşmalı boşanma kararı verildikten sonra herhangi bir sebeple taraflardan birinin kararı temyiz etmesi hâlinde irade fesadı hâllerinin olup olmadığına bakılmaksızın davanın çekişmeli boşanmaya dönüştüğü gerekçesiyle bozma kararı verilip verilemeyeceğine ilişkindir. Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında çıkan uyuşmazlık tamamen usulü bir sorundur. O nedenle usul kanunları çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere “Boşanmada yargılama usulü” Türk Medeni Kanunu 184. maddede “Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeler Kanunua tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir. Sayılan istisnalar içerisinde anlaşmalı boşanma bulunmamaktadır. Bundan başka yine TMK'nın 166/3. maddesinde de açıkça hangi şartlarda anlaşmalı boşanma kararı verilebileceği tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmiştir. TMK'nın 184. maddesi 6100 sayılı HMK'ya yollama yaptığına göre uygulanacak usul hükümleri TMK 166/3. maddeden sonra HMK olacaktır. HMK'nın 311. maddesi “Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir.” demek suretiyle feragat ve kabulün hangi şartlarda geçersiz sayılabileceğini düzenlemiştir. Tarafların mahkeme huzurunda TMK 166/3. maddesinde sayılan şartların tamamında anlaşmak suretiyle boşanma kararı verilmesi hâlinde, tarafların özgür iradeleri ile oluşan bu anlaşmanın bozulabilmesi için ancak taraflardan birinin iradesinin fesada uğratılmış olması gerekmektedir. Anlaşmalı boşanmadan kararından sonra hangi gerekçeyle olursa olsun taraflardan birinin bu beyanından dönmesi hâlinde, davanın çekişmeli boşanmaya döneceğine ilişkin görüşün yasal dayanağı bulunmamaktadır. Diğer yandan, taraflar karardan sonra velâyet ve nafaka gibi ayrı dava konusu olabilecek hususlarda anlaşmadan vazgeçtiğini bildirmesi hâlinde de çekişmeli boşanmadan bahsedilemeyecektir. Zira bu hususların boşanma kararı kesinleştikten sonra her zaman yeni bir dava konusu olabileceği izahtan varestedir. Sonuç itibariyle TMK 166/3. maddesi gereğince anlaşmalı boşanma kararı verildikten sonra tarafların ancak irade fesadı hâllerinin varlığı iddiasıyla kararın bozulmasını isteyebileceği, bu durumda da öncelikle hadise hâlinde irade fesadı olup olmadığının tespitinden sonra bunun sonucuna göre anlaşmalı boşanmadan dönülebileceği, kararın bu gerekçelerle bozulması gerektiği kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma gerekçelerine katılmıyorum.

Bir yıllık süre koşulu sağlanmadan anlaşmalı boşanma davası açılamaz; bu koşulu karşılamayan eşler yalnızca çekişmeli boşanma yoluna başvurabilir. Evliliğin bir yılı tamamlamamış olması hâlinde hâkim, diğer koşulları incelemeksizin davayı reddetmelidir.

Anlaşmalı boşanma davası her iki eşin aynı anda adliyeye gitmesini gerektirmez. TMK m. 166/3 uyarınca eşlerden biri dava açıp diğeri bu davayı kabul ettiğini bildirerek usul yerine getirilebilir.

Hâkimin Denetim Yetkisi ve Anlaşmada Değişiklik

TMK m. 166/3 hâkime salt onay değil, bağımsız denetim yetkisi tanımaktadır. Hâkim, tarafların iradelerinin gerçekten serbest olup olmadığını bizzat dinleyerek değerlendirmek zorundadır. Boşanma davalarında tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağına ilişkin genel kural, anlaşmalı boşanmada uygulanmaz; bu durum hâkimin anlaşmayı bağımsız biçimde inceleme ve denetleme yetkisini pekiştirmektedir.

Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini gözetmek amacıyla anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. TMK m. 166/3 uyarınca bu değişikliklerin taraflarca da kabul edilmesi hâlinde boşanmaya hükmolunur.

Protokol: Kapsamı ve Zorunlu Konular

Anlaşmalı boşanma için tarafların bir protokol düzenlemesi gerekir. TMK m. 166/3 kapsamında 'boşanmanın mali sonuçları' kavramı maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakasını; 'çocukların durumu' kavramı ise velâyet, kişisel ilişki ve iştirak nafakasını kapsamaktadır.

Protokolde kararlaştırılan tüm hususların mahkeme hükmüne yansıtılması zorunludur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2013/803, K. 2013/13916 sayılı kararında, tarafların iştirak nafakası konusunda anlaşmış olmalarına karşın bu konuda hüküm kurulmamasını usul ve yasaya aykırı bulmuş ve bozma sebebi saymıştır. Bu karar oyçokluğuyla alınmıştır; karşı oy, anlaşmalı boşanma hükmünün bir bütün oluşturduğunu ve kısmi bozmayla nafaka konusunun ayrıştırılmasının TMK m. 166/3 ile bağdaşmadığını savunmuştur.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2013/803, K. 2013/13916Kaynağı aç
2. Hukuk Dairesi         2013/803 E.  ,  2013/13916 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Feke Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi TARİHİ :10.10.2012 NUMARASI :Esas no:2012/15 Karar no:2012/155 Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı (kadın) tarafından iştirak nafakası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Mahkemece, koşullarının gerçekleşmesi üzerine, Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyarınca tarafların boşanmalarına ve anlaşılan boşanmanın mali sonuçları ile çocuğun durumu hakkında karar oluşturulmuş ise de; anlaşılan bütün hususlara hükümde yer verilmesi gerektiği halde; velayeti anneye bırakılan, tarafların ortak çocuğu 2007 doğumlu Sıla için aylık 200 TL. iştirak nafakasının davacıdan alınıp, davalı kadına verilmesine ilişkin anlaşmaya hükümde yer verilmediği görülmektedir. O halde iştirak nafakası hakkında tarafların vardıkları anlaşmaya uygun olarak hüküm tesis edilmesi gerekirken; bu konuda hüküm oluşturulmaması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple iştirak nafakası yönünden BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi.16.05.2013 (Per.) KARŞI OY YAZISI Anlaşmalı boşanma davaları "Bütün" oluşturur. Anlaşmalı boşanma davalarında karar "kademe kademe" kesinleşmez. Değerli çoğunluk şimdilik boşanma bölümünü sonra da iştirak nafakalarını kesinleştirebileceğini düşünmektedir. Oysa verilen bu bozma kararı sonrasında örneğin davacı kalan davasından feragat ettiğinde iştirak nafakasından karar verme olanağı bile kalmaz (HMK. md. 24/1). Anlaşmalı boşanma hükmünün boşanma bölümünün kesinleşmesine temyiz istemine sınırlayarak sebebiyet veren değerli çoğunluk bir yandan tarafları "anlaşmalı" boşanmış kabul ederken diğer yandan "iştirak nafakası" yönünden çekişmenin sürdüğünü söylerken yaman bir çelişki içindedir. İştirak nafakası konusunda ÇEKİŞME SÜRDÜĞÜNE göre tarafları ANLAŞMALI boşanmış kabul etmemize Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi hükmünün AÇIK YAZIMI karşısında Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33. maddesi hükmü izin vermemektedir.

Taraflar protokol içeriğini yazılı olarak mahkemeye sunabilecekleri gibi boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumuna ilişkin beyanlarını duruşmada sözlü olarak da bildirebilirler; ancak ikinci durumda sözlü beyanın zapta geçirilmesi ve taraflarca imzalanması gerekir. Hâkimin onayladığı anlaşma hükümleri ise infazda güçlük doğurmaması için hüküm fıkrasında aynen yer almalıdır.

Yoksulluk Nafakasının Protokolde Düzenlenmesi

TMK m. 175 uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz nafaka isteyebilir; nafaka yükümlüsünün kusurlu olması aranmaz. Anlaşmalı boşanmada tarafların yoksulluk nafakasından feragat edip etmeyeceğini veya belirli bir süreyle sınırlı nafaka kararlaştırıp kararlaştırmayacağını protokolde belirleyebileceği değerlendirilmektedir; ancak bu konuda kaynakta mevzuat maddesi veya Yargıtay kararı gösterilmemiştir. Başlangıç tarihi protokolde gösterilmek zorunda değildir; belirlenmediği takdirde boşanma kararının kesinleşme tarihi esas alınır. Tüm bu düzenlemelerin hâkimin denetiminden geçmesi zorunludur.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 175Kaynağı aç
Madde 175- Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz. 3. Tazminat ve nafakanın ödenme biçimi

Karardan Dönme ve Kesinleşme Öncesi Süreç

Anlaşmalı boşanma kararı kesinleşinceye kadar eşlerden birinin anlaşma iradesinden dönmesini engelleyen bir yasal hüküm bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1941, K. 2019/475 sayılı kararında bu hâlde davanın çekişmeli boşanma olarak görülmesi gerektiğini oy çokluğuyla benimsemiştir. Çoğunluk, davacıya feragat hakkı tanınırken davalıyı anlaşmayla sonuna kadar bağlı tutmanın silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmayacağını gerekçe göstermiştir. Dört karşı oy ise dönüşün yalnızca irade fesadı hâlinde mümkün olması gerektiğini savunmuştur. Aynı kararda, taraflardan birinin anlaşmadan dönme iradesinin, hâkimin anlaşmalı boşanma şartlarının oluşup oluşmadığı konusunda gerekli araştırmayı yapmadığına işaret ettiği de vurgulanmıştır.

Duruşmaya ilişkin olarak: taraflardan biri veya avukatlarından biri geçerli mazeret sunduğunda hâkim duruşmayı erteleyebilir. Davalının duruşmaya gelmemesi hâlinde hâkim, duruma göre erteleme, ret ya da çekişmeli boşanmaya dönüşüm seçeneklerini değerlendirebilir; davacının mazeretsiz gelmemesi durumunda ise davanın reddine karar verilebilir. Bu seçenekler arasındaki tercih somut koşullara ve hâkimin takdir yetkisine göre şekillenir.

Kesinleşme Sonrası Açılabilecek Davalar

Anlaşmalı boşanma protokolünde kararlaştırılan hususlar kural olarak kararın kesinleşmesinden sonra yeniden dava konusu yapılamaz. TMK m. 178 uyarınca evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Bu zamanaşımının hangi dava haklarını tam olarak kapsadığı mevcut mevzuat kesitinden ayrıntılı biçimde belirlenememektedir.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 178Kaynağı aç
Madde 178- Evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. VI. Mal rejiminin tasfiyesi 1. Boşanma hâlinde

Kesinleşmiş anlaşmalı boşanmadan sonra manevi tazminat talep edilip edilemeyeceği Yargıtay'ın önüne gelmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2493, K. 2021/108 sayılı ve oy çokluğuyla alınan kararında, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra varlığı anlaşılan vakıaya dayalı olarak açılan davanın TMK m. 178 ve m. 174/2 kapsamında boşanma davasının ferisi niteliğinde kabul edilemeyeceğini; söz konusu talebin TBK'nın genel hükümleri uyarınca haksız eylemden kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkin olduğunu ve asliye hukuk mahkemesi sıfatıyla incelenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Karşı oy ise temel vakıanın TMK m. 185 kapsamında kaldığını ve aile mahkemesinin görevli olması gerektiğini savunmuştur. Bu karar, boşanmadan önce bilinmeyen ve sonradan ortaya çıkan vakıaya dayanan taleplere ilişkin olduğundan her duruma genelleştirilmemelidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2493, K. 2021/108Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2493 E.  ,  2021/108 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) 1. Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Sarıgöl Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı 26.09.2008 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 16.02.1989 tarihinde evlenerek Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesi’nin 27.09.2007 tarihinde kesinleşen kararı ile anlaşmalı olarak boşandıklarını, ilk çocuklarının vefat ettiğini, ortak çocuk olarak bilinen 03.09.2006 doğumlu Samet’in ise kendi çocuğu olmadığının boşanma kararından sonra ortaya çıktığını, yıllarca büyük bir sevgi ile bağlandığı evladının gerçekte babası olmadığını öğrenince büyük bir üzüntü ve yıkım yaşadığını, köy yerinde bu durumun duyulması ile toplum karşısında küçük düştüğünü, kişilik haklarının saldırıya uğradığını ileri sürerek 10.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı 26.03.2009 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, aldatma iddiasının doğru olmadığını, küçük Samet’in ortak çocuk olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Sarıgöl Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesinin 22.07.2010 tarihli ve 2008/176 E., 2010/161 K. sayılı kararı ile; davalının evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, davacının ortak çocuk olarak bilinen Samet'in gerçekte babası olmadığı, bu durumun mahkeme kararı ile tespit edildiği, Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmaya sebep olan olaylar nedeni ile kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceği belirtildiği gerekçesiyle davacı yararına 6.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.10.2012 tarihli ve 2011/11544 E., 2012/25372 K. sayılı kararı ile; "…Hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü: Davacının manevi tazminat talebi, davalının evlilik birliğinde sadakat yükümlülüğünü ihlal etmiş olmasına dayanmaktadır. Tarafların anlaşmaları üzerine Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, boşanma kararı 27.9.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Boşanma kararı tarafların anlaşmalarına dayandığına göre, davacının boşanmadan sonra, boşanma sebebiyle artık manevi tazminat talep etmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda tarafların boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin aralarındaki ihtilafı nihai olarak çözdükleri ve ilişkilerini tasfiye ettikleri kabul edilir. Bu itibarla anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle tazminat istenemez. Bu bakımdan dava reddedilmelidir. Bu husus nazara alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır,…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. Sarıgöl Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.09.2013 tarihli ve 2013/107 E., 2013/219 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; tarafların gerçekte anlaşmalı olarak boşandıklarının kabul edilemeyeceği, nitekim davacının sadakatsizlik vakıasına dayandığı ve bu iddiasından vazgeçmediği, sadece boşanma ve boşanmanın sonuçları üzerinde anlaştıkları, ayrıca anlaşılan ve çözüme bağlanan noktaların ancak bilinen vakıalar üzerinde olabileceği, çocuğun kendisine ait olmadığını sonradan öğrenen babanın anlaşmalı boşanma nedeni ile tazminat talep edemeyeceğini söylemenin hukuki açıdan isabetsiz olduğu, davalının beş yıl süreyle başkasına ait çocuğun ihtiyaçlarını davacıya yüklediği, bu zaman diliminde eşini aldatmaya devam ettiği, davacının boşanma davasının kesinleşmesinden sonra çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek nesebin reddi davası açtığı ve davanın kabul edildiği, bir kimsenin bilmediği bir vakıa hakkında tasarruf hakkına sahip olduğunun kabul edilemeyeceği, en genel hukuk kaidesi olan doğmamış bir haktan önceden feragat edilemeyeceği, bir vakıanın neticesinde tazminat talep edebilmek için öncelikle o vakıanın bilinmesi gerektiğinden hukukta sürelerin başlangıcı olarak öğrenmenin kabul edildiği, neticede de açılan davanın anlaşmalı boşanmaya bağlı bir dava olmayıp uğradığı manevi zararın tazmini olduğu, bilinmeyen bir vakıadan vazgeçilmiş sayılamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesi uyarınca boşanmış olmaları karşısında, evlilik birliğinin devamı sırasında gerçekleştiği anlaşılan vakıa nedeniyle davacının kişilik haklarının saldırıya uğramış sayılıp sayılamayacağı, burada varılacak sonuca göre davacı yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/2 maddesinde yer alan manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 11. Uyuşmazlık yukarıda açıklanan şekilde olmakla birlikte öncelikle hukuk yargılamasında mahkemelerin görevine ilişkin açıklama yapılmasında yarar vardır. 12. Yargılama hukukunda görev kavramı; bir davaya hangi mahkemenin bakacağını ifade eder. Bilindiği üzere; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 142. maddesine göre "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir." şeklindeki düzenlemeyle "yargılama hukukunda görev kavramı" anayasal güvence altına alındıktan sonra 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) “Görevin Belirlenmesi ve Niteliği” başlıklı 1. maddesi "Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir." şeklinde belirtilmiştir. Görevin kanunla belirlenmesi kuralı, evrensel hukuk kurallarından "tabii hâkim" ilkesinin sonucudur. Tabii hâkim ilkesi; bir davanın yargılamasının hangi mahkemede yapılacağının, uyuşmazlığın doğmasından önce belirlenmiş olmasıdır. Kanunlarımız bu ilke çerçevesinde, hangi mahkemenin hangi uyuşmazlıklara bakacağını açıkça düzenlemiş bulunmaktadır. HMK'nın 1. madde metninde yer alan "kanun" terimi ile ifade edilmek istenen, öncelikle, mahkemelerin kuruluş ve görevlerini belirten kanunlardır. 13. HMK'nın "Asliye hukuk mahkemelerinin görevi" başlıklı 2. maddesi ile "Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir." düzenleme altına alınan hükümle hukuk davalarında asıl görevli mahkemenin kural olarak asliye hukuk mahkemeleri olduğunu açıklamıştır. 14. HMK’nın 1. maddesi ile görev konusunun kamu düzenine ilişkin olduğu açıklandıktan sonra mahkemenin görevli olması hususu da Kanun’un 114/1-c maddesinde dava şartı olarak düzenleme altına alınmıştır. Dava şartlarının mevcut olup olmadığı hususu ise taraflarca ileri sürülüp sürülmediğine bakılmaksızın mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden araştırılmasının zorunlu olduğu, aynı Kanun’un “Dava şartlarının incelenmesi” başlıklı 115. maddesiyle düzenlenmiştir. 15. 4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un “Aile mahkemelerinin görevleri” başlıklı 4. maddesi ile “Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler: 1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 3.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler, 2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi, 3. Kanunlarla verilen diğer görevler.” şeklindeki düzenleme gereği söz konusu uyuşmazlıklarda aile mahkemelerinin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifadeyle; 4787 sayılı Kanun ile TMK’nın İkinci Kitabı Üçüncü Kısmı hariç olmak üzere (TMK m. 118-395) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını hükme bağlamıştır. Böylece; bir uzmanlık mahkemesi olan aile mahkemesinin kuruluşunu düzenleyen ve kendine özgü usul hükümleri taşıyan 4787 sayılı Kanun, genel hukuk mahkemelerince bakılan aile hukukundan doğan dava ve işleri bu mahkemelerden alarak uzmanlık mahkemesine vermiştir. 16. Davacı; evlilik birliğinin mahkeme kararı ile sonlandırılmasından sonra taraflar arasında yargılaması yapılarak kesinleşen ve boşanma tarihinde ortak çocuk olarak bilinen küçük hakkında verilen soy bağının reddi kararı vakıasına dayanarak, kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiasıyla davasını, asliye hukuk mahkemesinde açmış ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Yerel mahkemece bozma öncesi yapılan yargılamada onikinci celseye kadar asliye hukuk mahkemesi sıfatı ile yürütülmüş ise de 22.07.2010 tarihli karar duruşmasında kurulan kısa kararla, davaya aile mahkemesi sıfatıyla bakılmasına karar verilmiştir. 17. Gerek davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 76. maddesi gerekse paralel düzenlemeyi içeren 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesi ve ayrıca 04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, davanın dayandığı maddi vakıaları bildirmek ve izah etmek davacıya, hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak hâkime aittir. 18. Belirtmek gerekir ki; hem yerel mahkeme hem de Özel Dairece, davacının manevi tazminat talebinin hukuki niteliği hakkında hataya düşülerek, TMK’nın 178. maddesi kapsamında aynı Kanun’un 174/2. maddesine dayalı manevi tazminat talebi olarak ele alınıp, sonucu uyarınca değerlendirilme yapılmış ise de, dava dilekçesindeki anlatımlara ve dosya kapsamına göre davacının manevi tazminat talebi TMK’nın 174/2 maddesinde yazılı boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle kişilik haklarının saldırıya uğraması vakıasına değil, yukarıda açıkça vurgulandığı üzere; boşanma kararının kesinleşmesinden sonra ortaya çıkan ve Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesinin 24.12.2009 tarihli ve 2008/20 E., 2009/156 K. sayılı soy bağının reddi kararı ile de kesinleşen vakıaya dayanmaktadır. 19. Dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; tarafların 16.02.1989 tarihinde evlendikleri, evlilik birliği içerisinde 03.09.2006 tarihinde dünyaya gelen Samet isimli çocuğun 15.09.2006 tarihinde davacının nüfus kütüğüne kaydedildiği, sonrasında davacı tarafından 14.09.2017 tarihinde davalı aleyhine boşanma davası açıldığı, tarafların Sarıgöl Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesinin 2007/207 E. ve 2007/233 K. sayılı dosyası ile boşanmalarına karar verildiği, söz konusu kararın 27.09.2007 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra evlilik birliği içinde dünyaya gelen çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek 01.02.2008 tarihinde davalı ve küçük aleyhine soy bağının reddi talebini ileri sürdüğü, bu davanın yargılaması devam ederken 26.09.2008 tarihinde davalı aleyhine eldeki manevi tazminat istemli davayı açtığı, eldeki davanın yargılama aşamasında soy bağının reddi davasının sonucunun bekletici mesele yapıldığı, yargılama sonucunda davacının küçüğün babası olmadığı tespit edilerek davacının nüfusundan terkinine karar verildiği, kararın 05.02.2010 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. O hâlde; boşanma kararının kesinleşmesinden sonra varlığı anlaşılan vakıaya dayalı olarak açılan davanın, TMK’nın 178 ve 174/2 maddeleri uyarınca boşanma davasının feri niteliğindeki manevi tazminat davası olarak kabulü mümkün olmayıp, dava TBK’nın genel hükümleri uyarınca haksız eylemden kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Nitekim davacı da haksız fiil nedenine dayalı olarak tazminat talep etmiş olup, tazminat istemini yasal süresi içerisinde ileri sürmüştür. Bu hâlde; mahkemece yapılması gereken iş, boşanmanın feri niteliğinde bulunmayan manevi tazminat istemini genel hükümlere göre asliye hukuk mahkemesi sıfatıyla inceleyerek sonucu uyarınca bir karar vermekten ibarettir. 20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davacının kişilik haklarının zedelenmesine sebep olan haksız eylemin evlilik birliği içerisinde gerçekleştirmiş olması nedeniyle yerel mahkemece talebin TMK’nın m. 174/2. ve 178. maddeleri kapsamında değerlendirilerek aile mahkemesi sıfatıyla karar verilmesinin doğru olduğu gerekçesiyle direnme kararının onanması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 21. Hâl böyle olunca direnme kararının, açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda yazılı değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki temel uyuşmazlık, davacı erkek ve davalı kadının anlaşmalı boşanma kararından sonra, velâyeti anneye verilen çocuğun babasının kendisi olmadığını öğrenen davacı babanın kişilik haklarının ihlal edilmesi nedeni ile manevi tazminat talep edip etmeyeceği, buna ilişkin uyuşmazlığı genel mahkememi yoksa aile mahkemesinde görülüp görülmeyeceği noktasında toplanmaktadır. 2. Davacı tarafından Asliye Hukuk Mahkemesine açılan davada, Asliye Hukuk Mahkemesi Aile Mahkemesi sıfatı ile yaptığı yargılama sonunda, “davalının evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, davacının ortak çocuk olarak bilinen Samet'in gerçekte babası olmadığı, bu durumun mahkeme kararı ile tespit edildiği, Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi uyarınca boşanmaya sebebiyet olan olaylar nedeni ile kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğinin belirtildiği” gerekçesiyle verdiği kabul kararı, Özel Daire tarafından görev konusuna girilmeden, “Tarafların anlaşmaları üzerine Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, boşanma kararı 27.9.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Boşanma kararı tarafların anlaşmalarına dayandığına göre, davacının boşanmadan sonra, boşanma sebebiyle artık manevi tazminat talep etmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda tarafların boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin aralarındaki ihtilafı nihai olarak çözdükleri ve ilişkilerini tasfiye ettikleri kabul edilir. Bu itibarla anlaşmalı boşanmadan sonra artık boşanma sebebiyle tazminat istenemez. Bu bakımdan dava reddedilmelidir” gerekçesi ile bozulmuştur. 3. Yerel mahkemece “tarafların anlaşmalı boşanma davası ile boşanmadıkları, neticei talepte anlaşılarak sonuçlandırılan bir boşanma davası ile boşandıkları, nitekim davacının sadakatsizlik vakıasına dayandığı ve bu iddiasından vazgeçmediği, sadece boşanma ve boşanmanın sonuçları üzerinde anlaştıkları, ayrıca anlaşılan ve çözüme bağlanan noktaların ancak bilinen vakıalar üzerinde olabileceği, çocuğun kendisine ait olmadığını sonradan öğrenen babanın anlaşmalı boşanma nedeni ile tazminat talep edemeyeceğini söylemenin hukuki açıdan isabetsiz olduğu, davalının beş yıl süreyle başkasına ait çocuğun ihtiyaçlarını davacıya yüklediği, bu zaman diliminde eşini aldatmaya devam ettiği, davacının boşanma davasının kesinleşmesinden sonra çocuğun kendisinden olmadığını öğrenerek nesebin reddi davası açtığı ve davanın kabul edildiği, bir kimsenin bilmediği bir vakıa hakkında tasarruf hakkına sahip olduğunun kabul edilemeyeceği, en genel hukuk kaidesi olan doğmamış bir haktan önceden feragat edilemeyeceği, bir vakıanın neticesinde tazminat talep edebilmek için öncelikle o vakıanın bilinmesi gerektiğinden hukukta sürelerin başlangıcı olarak öğrenmenin kabul edildiği, neticede de açılan davanın anlaşmalı boşanmaya bağlı bir dava olmayıp uğradığı manevi zararın tazmini olduğu, bilinmeyen bir vakıadan vazgeçilmiş sayılamayacağı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. 4. Direnme kararının temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile davacının çocuğun kendisine ait olmadığını boşanma kararının kesinleşmesinden sonra öğrendiği ve o tarihte yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu 49. maddesi uyarınca genel hükümlere göre manevi tazminat talebinde bulunduğu, aile mahkemesinin görevli olmadığı, genel mahkemede görülmesi gerektiği şeklinde değişik gerekçe ile yerel mahkemenin kararının bozulmasına karar verilmiştir. 5. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 1. maddesine göre “Bu Kanun, aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere kurulan aile mahkemelerine dair hükümleri kapsar”. Kanunun 4/1 maddesi uyarınca da “22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 3.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler” aile mahkemesinde görülür. Madde uyarınca eşler arası evlilik birliği içinde gerçekleşen uyuşmazlıklar, aile mahkemesinde görülecektir. 6. Evliliği bir birlik olarak kabul eden yasa koyucu, bu birliğin mutluluğunu ve huzurunu korumak adına eşlere bir takım yükümlülükler yüklemiş olup; bunlardan biri de sadakat yükümlülüğüdür. Eşler için kanunda öngörülen hak ve yükümlülükler, temelini evlilik birliğinde bulan hükümlerdir. Aile hukukunda sadakat yükümlülüğünün dayandığı temel yasal düzenleme, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evliliğin Genel Hükümleri” başlıklı bölümünde düzenlenen 185. maddesinin üçüncü fıkrasında yeralmaktadır. Bu madde uyarınca, eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar. Eşlerden birinin aynı ya da karşı cinsten biriyle yaşadığı cinsel ve/veya duygusal birliktelik suretiyle ihlâl ettiği sadakat yükümlülüğü sonucunda, aldatılan eşin kişilik hakkının saldırıya uğradığı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. TMK’nın 185/3. maddesinde düzenlenen sadakat yükümlülüğünün, aynı Kanun’un 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralının evlilik birliği ve eşler açısından somutlaştırılmış bir hâli olduğu söylenebilir (Öztan, Bilge. (2015). Aile Hukuku (6. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi. s: 198). Eşler arasındaki sadakat yükümlülüğü, evliliğin kurulmasıyla başlayıp evlilik birliğinin herhangi bir nedenle (iptal, ölüm, boşanma vb.) sona ermesine kadar devam eder (Badur/Başara. Aile Hukukunda Sadakat Yükümlülüğü Ve İhlalinden Kaynaklanan Manevi Tazminat İstemi. Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65 (1) 2016: 101-136). 7. Eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle evlilik birliğinin ihlâline neden olması hâlinde, eşe yöneltilecek manevî tazminat talebi bakımından iki husus incelenmelidir. Bunlardan ilki, boşanma sonucuna bağlı olarak eşe yöneltilecek olan manevî tazminat talebidir. Diğeri ise, henüz boşanma olmaksızın evlilik birliği devam ederken, eşlerden birinin diğerine yönelteceği manevî tazminat talebidir. Boşanma hâlinde eşe yöneltilecek manevî tazminat talebi TMK’nın 174/2. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme, TMK’nın 24. maddesinin bir uygulaması ve 818 sayılı Borçlar Kanunu 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 58) maddesiyle olan ilişkisi açısından ise, bu madde karşısında bir özel hüküm niteliğindedir. Boşanma nedeniyle talep edilen manevî tazminat hukukî niteliği bakımından bir haksız fiil tazminatıdır (Öztan, Bilge. (2015). Aile Hukuku (6. bs.). Ankara: Turhan Kitabevi.s: 825-827). Anlaşmalı boşanmada manevî tazminat isteminde bulunmayan davacı, daha sonra TBK’nın haksız fiile ilişkin genel hükümlerine dayanarak manevî tazminat talep edebilir. Ancak belirtmek gerekir ki eş, TMK’nun 174/2. maddesine dayanarak manevî tazminat talebinde bulunmuş ve talebi kabul edilmişse, artık TBK’nın 58. maddesine dayanarak ayrıca manevî tazminat talebinde bulunamaz. Burada, talep haklarının yarışması söz konusu olduğundan, eş seçimini yapıp tazminata hak kazandıktan sonra, bir daha manevî tazminat talep edemez. 8. Şu hâlde evlilik birliği devam ederken eşinin kendisini aldattığını boşanma tarihinde bilmeyen ve bu sebeple TMK’nın 174/2. maddesine dayanarak manevî tazminat talep etmeyen eş; bu durumu, TMK’nın 178. maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten, ancak TBK’nın 72. maddesine öngörülen zamanaşımı süresi dolmadan öğrenmişse, bu fiil dolayısıyla kişilik haklarının ihlâl edildiğini ve manevî zararının olduğunu kanıtlaması koşuluyla, TBK’nın 58. maddesi kapsamında manevî tazminat isteyebilir (Badur/Başara. Aile Hukukunda Sadakat Yükümlülüğü Ve İhlalinden Kaynaklanan Manevi Tazminat İstemi. Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65 (1) 2016: 101-136). 9. Yasa koyucu, TMK’nın 185. maddesinde evlilik birliğinin mutluluğunu ve huzurunu korumak adına eşler için emredici bir davranış normu öngörmüştür. Bu anlamda eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, TMK’nın 185. maddesinin ihlâli sonucunu yaratacağından, bu fiil aynı zamanda TBK’nun 49/1. maddesi kapsamında bir hukuka aykırı fiil teşkil eder. Bu durumda eş, sadakat yükümlülüğünü ihlâl eden eşe karşı, boşanma davası açmaksızın, yani evlilik birliği devam ederken, TBK’nın 58. maddesi gereğince manevî tazminat talebinde bulunabilecektir (Y. 2. HD. 09.04.2008 gün ve 4578 E,4928 K). 10. Belirtmek gerekir ki eş ister evlilik birliği içinde, isterse evlilik birliği bittikten sonra Borçlar Kanunu genel hükümlere göre manevi tazminat isteminde bulunursa bulunsun, burada vakıa eşin sadakat yükümlülüğünün ihlali olup, yasal dayanağı ise TMK’nın 185. maddesidir. Yukarda açıklandığı üzere eşler için kanunda öngörülen hak ve yükümlülükler, temelini evlilik birliğinde bulan hükümlerdir. Nasıl ki evlilik birliği içinde sadakat yükümlülüğünün ihlali nedeni ile genel hükümlere göre açılan manevi tazminat isteminde aile mahkemesi görevli ise boşanmadan sonra yeni öğrenilen sadakat yükümlülüğünün ihlali nedeni ile genel hükümlere göre açılan davada da Aile mahkemesi görevli olmalıdır. 11. Davacı eş, anlaşmalı boşanmadan sonra evlilik birliği içinde doğan ve kendi nüfusuna kayıtlı çocuğun kendisinden olmadığını öğrenmiştir. Diğer eşin evlilik birliği içinde sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği sabittir. Temel madde TMK’nın 185. maddesidir. Genel hükümlere göre tazminat talep edilmesi, genel mahkemeleri görevli kılmayacaktır. Bu nedenle uyuşmazlığın aile mahkemesinde görülmesi usul ve yasaya uygundur. Mahkemenin esastan incelemesi ve vakıanın boşanmadan sonra öğrenilmesi nedeni ile kişilik haklarına saldırı kabul edilerek manevi tazminata karar verilmesi isabetli olup, mahkemenin bu yönde direnmesi yerindedir. Miktar itibari ile incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerektiği düşüncesinden olduğumuzdan, Özel Dairenin girmediği görev yönünden bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.

Protokolde çocukların iştirak nafakası düzenlenmiş olsa dahi, koşulların değişmesi hâlinde iştirak nafakasına ilişkin yeni bir talepte bulunulmasının mümkün olduğu değerlendirilmektedir; bu konudaki birincil yasal dayanak mevcut kaynaklarda ayrıca doğrulanamamıştır. Anlaşmalı boşanma protokolünde malvarlığı hakkında hiçbir düzenleme yapılmamışsa, boşanmanın ardından mal rejiminin tasfiyesine ilişkin dava açılabilir.

Özel Durumlar

Akıl hastası bir eş, irade serbestisini zorunlu kılan anlaşmalı boşanmanın tarafı olamaz; vasinin de eş adına protokolü kabul etmesi mümkün değildir. Bu durumda boşanma çekişmeli yoldan yürütülmek zorundadır.

Cezaevinde bulunan eşin SEGBİS yoluyla ya da fiziki katılımla duruşmaya iştirak etmesi sağlanarak anlaşmalı boşanma gerçekleştirilebilir. Adli tatil döneminde boşanma davası açmak mümkündür; duruşma günü ise adli tatil bitiminden sonraki tarihlere bırakılır, ivedi sayılan hâllerde adli tatil süresinde de duruşma yapılabilir.

Boşanma Sonrası Zamanaşımı

TMK m. 178 uyarınca evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Bu düzenlemenin hangi dava haklarını tam olarak kapsadığı — örneğin yoksulluk nafakasının bu süreye tabi olup olmadığı — mevcut mevzuat kesitinden ayrıntılı biçimde açıklanamaz.

Sık Sorulan Sorular

Anlaşmalı boşanmak için en az kaç yıl evli olmak gerekir?

TMK m. 166/3 uyarınca en az bir yıl evli olmak gerekir. Bu süre dolmadan anlaşmalı boşanma davası açılamaz; koşulu karşılamayan eşler yalnızca çekişmeli boşanma yoluna başvurabilir. Hâkim, bir yıllık süre gerçekleşmemişse diğer koşulları incelemeksizin davayı reddetmelidir.

Anlaşmalı boşanma davası açmak için ikimizin birlikte adliyeye gitmesi gerekir mi?

Hayır. TMK m. 166/3, eşlerin birlikte başvurmasını ya da bir eşin davayı açıp diğerinin kabul etmesini eşdeğer alternatifler olarak öngörmektedir. Tarafların aynı anda adliyeye gitmesi zorunlu değildir.

Hâkim protokolü değiştirebilir mi?

Evet. TMK m. 166/3 hâkime, tarafların ve çocukların menfaatlerini gözetmek amacıyla anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapma yetkisi tanımaktadır. Kanun, bu değişikliklerin taraflarca da kabul edilmesi hâlinde boşanmaya hükmolunacağını öngörmektedir.

Protokolde nafakadan tamamen vazgeçilebilir mi?

Tarafların yoksulluk nafakasından feragat etmesinin ya da belirli bir süreyle sınırlı nafaka kararlaştırmasının mümkün olduğu değerlendirilmektedir; bu konuda mevzuat maddesi veya Yargıtay kararı mevcut kaynaklarda gösterilmemiştir. Başlangıç tarihi belirlenmediğinde boşanma kararının kesinleşmesi esas alınır. Tüm bu düzenlemeler hâkimin denetiminden geçmek zorundadır.

Anlaşmalı boşanmada protokolde yer almayan bir husus için ileride dava açılabilir mi?

Protokolde kararlaştırılan hususlar kesinleşmenin ardından kural olarak yeniden dava konusu yapılamaz. Bununla birlikte protokolde hiç düzenleme yapılmamış mal rejiminin tasfiyesi için ayrı dava açılabilir. Çocuklara yönelik iştirak nafakasında, koşulların değişmesi durumunda yeni bir talep yolunun mümkün olduğu değerlendirilmekte; ancak bu konudaki birincil yasal dayanak mevcut kaynaklarda ayrıca doğrulanamamaktadır. Boşanmadan önce bilinmeyen ve sonradan ortaya çıkan vakıaya dayalı manevi tazminat talepleri ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2017/2493, K. 2021/108 sayılı kararına göre TBK'nın genel hükümleri kapsamında asliye hukuk mahkemesinde incelenebilir.

Anlaşmalı boşanma kararından kesinleşmeden önce dönülebilir mi?

Evet. Anlaşmalı boşanma yönündeki karar kesinleşinceye kadar taraflardan birinin anlaşma iradesinden dönmesini engelleyen bir yasal hüküm bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1941, K. 2019/475 sayılı kararında bu hâlde davanın çekişmeli boşanma olarak görülmesi gerektiğini oy çokluğuyla benimsemiştir.

Protokolde anlaşılan bir husus hükme yansıtılmadan bırakılırsa ne olur?

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2013/803, K. 2013/13916 sayılı kararında anlaşılan tüm hususlara hükümde yer verilmesi gerektiğini belirlemiş ve bu kurala uyulmamasını bozma sebebi saymıştır. Bu karar oyçokluğuyla verilmiş; karşı oy, anlaşmalı boşanma hükmünün bölünemez bir bütün oluşturduğunu savunmuştur.

Akıl hastası bir eş anlaşmalı boşanabilir mi?

Hayır. Akıl hastası eş anlaşmalı boşanmanın tarafı olamaz; vasinin de protokolü eş adına kabul etmesi mümkün değildir. Bu hâlde boşanma çekişmeli yoldan yürütülmek zorundadır.

Anlaşmalı boşanmadan sonra velayet değiştirilebilir mi?

Velayetin değiştirilmesi davası, anlaşmalı boşanma kararının kesinleşmesinin ardından açılabilir; belirli bir bekleme süresi aranmamaktadır. Bu konudaki yasal dayanak mevcut kaynaklarda ayrıca doğrulanamamıştır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu