Yabancı Şirketlerin Türkiye’deki Şube ve İrtibat Büroları

by Avukat Erdal Ersoy
Yabancı Şirketlerin Türkiye'deki Şube ve İrtibat Büroları

Yabancı Şirket Şubelerinin Hukuki Niteliği ve Tescil Esasları

Yabancı bir şirketin Türkiye'de yeni bir şirket kurması veya şube açması, 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu'nun 2. maddesi kapsamında doğrudan yabancı yatırım sayılır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 40. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince, merkezleri yurt dışında bulunan ticari işletmelerin Türkiye'deki şubeleri, kendi ülkelerinin ticaret unvanına ilişkin hükümleri saklı kalmak şartıyla yerli ticari işletmeler gibi tescil edilir. Türkiye'de şube açmak isteyen yabancı şirketlerin hem Türk mevzuatına hem de merkezlerinin yer aldığı ülkenin mevzuatına uymaları zorunludur.

6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU m. 40Kaynağı aç
MADDE 40- (1) Her tacir, ticari işletmenin açıldığı günden itibaren onbeş gün içinde, ticari işletmesini ve seçtiği ticaret unvanını, işletme merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve ilan ettirir. (2) (Değişik:28/1/2021-7263/22 md.) Gerçek kişi tacir ile tüzel kişi tacir adına imzaya yetkili olanların imzaları, kamu kurum ve kuruluşlarınca veri tabanlarında tutulan imza verilerinden elektronik ortamda temin edilerek merkezi ortak veri tabanındaki sicil dosyasına kaydedilir. Kamu kurum ve kuruluşlarının veri tabanlarında imza kaydının bulunmaması halinde, imzaya yetkili kişilerin imza beyanlarının ticaret sicili müdürlüğüne verilmesinin usul ve esasları ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslar Ticaret Bakanlığınca çıkarılacak tebliğ ile belirlenir. (3) Merkezi Türkiye’de bulunan ticari işletmelerin şubeleri de bulundukları yerin ticaret siciline tescil ve ilan olunur. Ticaret unvanına ve imza örneklerine ilişkin birinci ve ikinci fıkra hükümleri bu işletmelere de uygulanır. Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça merkezin bağlı olduğu sicile geçirilen kayıtlar şubenin bağlı bulunduğu sicile de tescil olunur. Ancak, bu hususta şubenin bulunduğu yer sicil müdürlüğünün ayrı bir inceleme zorunluluğu yoktur. (4) Merkezleri Türkiye dışında bulunan ticari işletmelerin Türkiye’deki şubeleri, kendi ülkelerinin kanunlarının ticaret unvanına ilişkin hükümleri saklı kalmak şartıyla, yerli ticari işletmeler gibi tescil olunur. Bu şubeler için yerleşim yeri Türkiye’de bulunan tam yetkili bir ticari mümessil atanır. Ticari işletmenin birden çok şubesi varsa, ilk şubenin tescilinden sonra açılacak şubeler yerli ticari işletmelerin şubeleri gibi tescil olunur. II – Ticaret unvanının şekli 1. Gerçek kişiler

Şubeler, yabancı ana şirketin uzantısı niteliğinde faaliyet yürüttüklerinden bağımsız bir pay sahipliği yapısına veya pay sahiplerine sahip değildir. Şubelerin ayrı bir tüzel kişiliği bulunmamakta olup sözleşme akdetmelerine izin verilse dahi tüm varlık ve yükümlülükler ana şirkete aittir ve borçlar ana şirketçe karşılanır. Yabancı şirket şubeleri için kanunen belirlenmiş asgari bir sermaye tutarı öngörülmemiş olmakla birlikte, kuruluş aşamasında şubeye belirli miktarda sermaye tahsis edilmesi gerekir.

Türkiye'de yabancı şirket şubesi açılabilmesi amacıyla yabancı ana şirketin şube açma kararı alması ve bu kararın Ticaret Sicili Yönetmeliği'nin 122. maddesi uyarınca tescil ettirilmesi şarttır. Sermaye şirketlerinin aksine şubelerin ana sözleşmesi bulunmaz ve şube faaliyetleri ana şirketin yönetim belgelerine uygun olarak sürdürülür.

6102 sayılı Kanun'un 40. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, yabancı işletmenin Türkiye'deki şubesi için yerleşim yeri Türkiye'de bulunan tam yetkili bir ticari mümessil atanması zorunludur. Şube, ana şirket tarafından atanan bir veya daha fazla temsilci tarafından yönetilebilir; ancak bu temsilcilerden en az birinin Türkiye'de ikamet etmesi kanuni gerekliliktir. Ticari işletmenin birden çok şube açması halinde, ilk şubenin tescil edilmesinin ardından açılacak diğer şubeler yerli ticari işletmelerin şubeleri gibi tescil olunur.

Şube İşlemlerinden Doğan Uyuşmazlıklar ve Dava Şartları

Şubenin faaliyetlerinden kaynaklanan hukuki uyuşmazlıklarda davanın şubeye değil yabancı ana şirkete karşı açılması gerekir. Yabancı ana şirkete karşı Türkiye'de dava açılabileceği gibi şirketin kendi ülkesinde de dava ikame edilebilir; buna karşılık şubeye ilişkin iflas davasının ana şirketin ülkesinde açılması esastır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 114. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi doğrultusunda tarafların taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları ile kanuni temsilin söz konusu olduğu hallerde temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması dava şartıdır. Bu husus mahkemece davanın her aşamasında resen araştırılır ve giderilmesi mümkün bir noksanlık varsa kesin süre verilir. Taraf sıfatı ise usul hukuku niteliğinde bir dava şartı olmayıp maddi hukuka dayanan bir itiraz niteliğindedir; taraf sıfatının yokluğundan verilen karar davanın usulüne değil işin esasına ilişkindir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/113, K. 2025/389Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2024/113 E.  ,  2025/389 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2022/609 E., 2022/900 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 10.02.2022 tarihli ve 2020/3064 Esas, 2022/959 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin … S.A. isimli İspanya Bankasının Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) izni ile Türkiye'de faaliyet gösteren temsilcisi olduğunu, davalının Samsun 9. İcra Müdürlüğünün 2017/17488 sayılı dosyasında başlattığı genel haciz yoluyla icra takibinde borçlu olarak …yı göstermesine rağmen müvekkiline ait adresin verildiğini, oysa takip konusu borcun müvekkiliyle ilgisinin bulunmadığını, davalının alacaklı olduğunu iddia ettiği borcun bankanın İspanya şubesi ile aralarındaki hukuki ilişkiden kaynaklandığını, bu durumun elektronik posta yoluyla davalıya bildirildiğini, ne var ki süresinde takibe itiraz edilmediğinden bahisle takibin kesinleştiğini ve icra tehdidiyle ödeme baskısı altında kaldıklarını, bu sebeple müvekkilinin haklarının korunması açısından menfi tespit davası açmakta hukuki yararlarının olduğunu, bunun dışında takibin yetkisiz icra müdürlüğünde yapıldığını, takibe dayanak belge aslı yahut onaylı sureti eklenmesinin zorunlu olduğunu, buna rağmen takibe dayanak gösterilen 04.06.2015 tarihli ödeme teyidinin ödeme emri ekinde gönderilmediğini ileri sürerek söz konusu takip yönünden müvekkilinin borçlu olmadığının tespitine, davalının kötüniyetle takip başlatarak mağduriyetlerine neden olması nedeniyle %20'den aşağı olmamak üzere alacaklı aleyhine tazminata karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; dava konusu icra takibinde borçlunun …S.A. olduğunu, borçlu adresi olarak Türkiye'deki ofisi şeklinde kendilerine bildirilen Beyoğlu/İstanbul adresine tebligat çıkarıldığını, davacının bahsi geçen şirketin temsilciliği sıfatıyla eldeki davayı açtığını, icra takibinin borçlusu ve tarafı olmadığından davacının takipte üçüncü kişi konumunda olduğunu, bu sebeple takibin iptalinde hukuki yararının bulunmadığını, dava şartı yokluğundan davanın reddi gerektiğini, davalının icra takibindeki adrese ve yapılan tebligata itiraz yahut tebligatı iade etmediğini, henüz herhangi bir malının haczedilmediğini, hacizde usulsüzlük yahut hata varsa icra hukuk mahkemesi önünde mülkiyet iddiasına dayalı istihkak davası açabilecek veya şikâyet yoluna başvurabilecekken eldeki davayı açarak kötüniyet tazminatı talep edilmesinin yersiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 16.10.2018 tarihli ve 2017/230 Esas, 2018/800 Karar sayılı kararı ile; davaya konu icra takibinde borçlunun … S.A. olduğu, davacının takip talebinde taraf olarak yer almadığı, tebligatın davacının adresine gönderilmiş olmasının davacıyı icra takibinde taraf hâline getirmeyeceği, bunun dışında söz konusu takipte davacıya herhangi bir haciz ihbarnamesinin de gönderilmediği, hâl böyle olunca icra takibinin tarafı olmayan ve kendisinden herhangi bir alacak talep edilmeyen davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 16.05.2019 tarihli ve 2019/400 Esas, 2019/637 Karar sayılı kararı ile; davalı … Makine Sanayi A.Ş'nin dava dışı İspanya'daki … S.A'ya sattığı mal karşılığında …S.A. Bankasının ödeme yapacağına ilişkin taahhütte bulunduğu, … Makine Sanayi A.Ş'nin bu taahhütnameye dayanarak alacağını tahsil için …S.A. Bankası aleyhine icra takibi başlattığı, ödeme emrinin eldeki dosya davacısı olan …S.A. (İspanya) Türkiye temsilciliğinin adresine çıkartıldığı, davacının ödeme emrine süresinde itiraz etmediği ve bir kısım ödemeler yaptığı görülmüş ise de takibin davacı Türkiye temsilcisi aleyhine yapılmadığı gözetildiğinde haksız olarak ödeme yaptığını iddia ettiği bedeli ancak temsilcisi olduğu aleyhine takip yapılan …S.A.'dan talep edebileceği, davacının dayanak vekâletinde …nın sınırlı olarak yetki verdiği ve bu yetkiler arasında dava açma ve vekil tayin etme yetkisinin bulunmadığını, davacının icra takibinde ve ticari ilişkide taraf olmaması nedeniyle davalı … Makine Sanayi A.Ş. aleyhine eldeki davayı açması mümkün olmadığı, dolayısıyla ilk derece mahkemesince aktif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dava, davalı tarafından İspanya’da bulunan merkez borçlu gösterilerek ve temsilciliğin adresi belirtilerek başlatılan takip nedeniyle borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece temsilciliğin adresinin takipte belirtilmesinin onu icra takibinde taraf haline getirmediği, başka bir anlatımla icra takibinin tarafı yapmadığı gerekçesiyle temsilciğilin aktif husumeti olmadığından davanın reddine karar verilmiş, temsilciliğin istinaf yoluna başvurması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince temsilci vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. Kanuni temsilin söz konusu olduğu hallerde temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması HMK m.114/1-d hükmünde belirtildiği üzere dava şartıdır. Mahkeme dava şartı eksikliğini tespit ederse, davanın usulden reddine karar verir; ancak dava şartı eksikliğinin giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verilir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği giderilmemişse HMK m.115/2 gereğince davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde, davayı yurt dışı şirketi adına Türkiye temsilciliği açmıştır. Türkiye temsilciliğinin ise yurt dışı şirketi temsil yetkisi bulunmamakta ve yurt dışı şirketin Türkiye temsilcisinin temsilci için aranan gerekli niteliğe sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Bu husus HMK m.114/1-d hükmünde düzenlenen dava şartı eksikliği olup dava şartı eksikliğinin yurt dışı şirketten vekalet alınması ile giderilmesi mümkündür. Bu nedenle dava şartı eksikliğinin giderilmesi için kesin süre verilmesi ve bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken doğru olmayan gerekçe ile davanın aktif dava ehliyeti nedeniyle reddi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; bozma kararında belirtilen dava şartı eksiliğinin ancak davayı açmakta aktif dava ehliyetine sahip bir davacının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1- f bendindeki (vekil eliyle takip edilen işlerde davaya vekâlet ehliyeti, vekâletnamenin sunulmasına ilişkin) hüküm sebebiyle 115/2. maddesinin uygulanması durumunda geçerli olabileceğini, oysa somut olayda davanın HMK'nın 114/1-d maddesindeki (tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları, kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunmasına ilişkin) hüküm sebebiyle usulden reddedildiği, bu bentte düzenlenen ve dava açma ehliyetine isabet eden bir durum sonradan HMK'nın 115/3. maddesi çerçevesinde giderilemeyeceğinden, bozma kararında işaret edilen şekilde takip borçlusu şirketten vekâlet alınarak davaya devam edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; müvekkili …Türkiye temsilciliğinin, davalı … Makine Sanayi A.Ş ile herhangi bir hukuki ilişkisi ya da borcu bulunmadığını ve bunun tespitinde müvekkilinin menfaati olduğunu, müvekkilinin yalnızca bir irtibat bürosu olduğunu, borç ilişkisine giremeyeceğini, borçlu olunmayan icra takibinde müvekkilinin temsilcilik adresinin kullanıldığını, buna rağmen müvekkilinin itibar kaybına uğramamak için icra takibi ve fiili haciz sonrası borçlusu olmadığı bir parayı (2017/17488 Esas numaralı dosya borcu 99.575,84 TL) icra tehdidi altında kalması nedeniyle 21.04.2017 tarihinde ödediğini, ihtiyati tedbir için de teminat olarak 10.04.2017 tarihinde 12.762,82 TL ayrıca ödeme yaptığını, bu bedellerin müvekkiline iadesi gerektiğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yurt dışında faaliyet gösteren banka hakkında başlatılan ilâmsız icra takibinde borçlu adresi olarak bankanın Türkiye'deki irtibat bürosunun gösterildiği ve bu temsilcilik tarafından temsilciliğin borçtan sorumlu olmadığının tespiti talebiyle dava açtığı somut olayda, HMK'nın 114/1-d maddesine ilişkin dava şartı eksikliğinin, HMK'nın 115/2. maddesi uygulanarak asıl şirketten vekâletname alınmak suretiyle giderilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 50, 51, 52, 53, 54, 114, 115. maddeleri. 2. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 103, 105. maddeleri. 3. 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımcılar Kanunu'nun 3/h maddesi. 4. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 6 ve 93. maddeleri 5. Bankaların İzne Tabi İşlemleri ile Dolaylı Pay Sahipliğine İlişkin Yönetmelik 3 ve 10. maddeleri. 6. Türkiye'de Açılan Temsilciliklerin Faaliyetlerine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ'in 3 ve 4. maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Dava menfi tespit istemine ilişkin olup uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavramların açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 2. Dava şartları, HMK'nın 114. Maddesinin1 1. fıkrasında sıralanmış ve 2. fıkra özel kanunlarda dava şartı olarak öngörülmüş koşulların kararlaştırılmış olabileceğine işaret edilmiştir. 3. Anılan 114/1. maddenin (d) bedinde "Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması" bir dava şartı olarak öngörülmüştür. 4. Söz konusu maddede geçen taraf ehliyeti kavramı, bir davada, davacı veya davalı olarak bulunabilme yeteneğini ifade eder ve bu durum HMK'nın 50. maddesine göre “Medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir.” şeklinde açıklanmıştır. 5. Taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyeti ile özdeştir. Bu nedenle, hak ehliyetine sahip her gerçek ve tüzel kişi, davada taraf olabilme ehliyetine sahiptir (Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2009, s. 238 vd.). Bu hâlde, bir davada taraf olarak yer alabilecek kimseler, medeni hukukun çizdiği prensipler dâhilinde ya gerçek kişi ya da tüzel kişi olmalıdır (Mustafa Reşit Belgesay, Dava Teorisi, İstanbul, 1943, s. 78). Taraf ehliyeti, tarafların taraf olabilme yeteneğinin tetkik ve tespiti ile davanın esası hakkında inceleme yapılıp yapılamayacağını belirler. Taraf ehliyeti eksikliği durumunda, davanın esasına girilmeyecek ve dava usulî bir kararla sonlanacaktır. Bu yönden taraf ehliyeti, yargılamanın başında dikkate alınması gereken bir dava şartıdır. 6. Yine dava şartları arasında sayılan dava ehliyeti ise; tarafın bir davayı ister kendisi, isterse bir vekil ile yürütüp geçerli taraf usul işlemleri yapabilme ehliyetidir (İsmail Hakkı Karafakih, Hukuk Muhakemeleri Usulü Esasları, Ankara,1952, s. 117) ve bu kavram HMK'nın 51. maddesinde yer alan “Dava ehliyeti, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir.” hükmüyle açıklanmıştır. 7. Bir kimsenin taraf ehliyetinin bulunması, tarafı bulunduğu davayı yürütebilmesi için tek başına yeterli değildir. Taraf ehliyetiyle beraber dava ehliyetine de sahip olması gerekmektedir. Davanın açılmasıyla başlayan usul hukuku ilişkisinin yürütülebilmesi için, dava ehliyetinin bulunması şarttır. 8. Dava ehliyeti, medeni hukuktaki fiil ehliyetinin (medenî hakları kullanma ehliyeti) yargılama hukukundaki karşılığıdır. Buna göre, ayırt etme gücüne sahip, ergin ve kısıtlanmamış gerçek kişiler ile tüzel kişiliğe sahip ve organları teşekkül etmiş mal veya kişi topluluklarının dava ehliyeti vardır. Ayırt etme gücü olan küçük ile kısıtlının kural olarak dava ehliyetleri yoktur. Ancak bu kişiler, kişilik haklarıyla ilgili davalarda dava ehliyetine sahiptirler. Tam ehliyetsizlerin ise dava ehliyetleri bulunmamaktadır. 9. Dava ehliyeti de tıpkı taraf ehliyeti gibi bir dava şartı olmakla birlikte davacının veya davalının dava ehliyetinin olmadığı esasa girilmeden, dava şartları incelenirken anlaşılırsa dava hemen reddedilmez; davanın kanunî temsilciye bildirilmesi ve kanunî temsilcinin davaya icazet vermesi için süre verilir. Süre sonunda kanunî temsilci, dava ehliyeti olmayan taraf adına yargılamaya katılmazsa dava, dava ehliyeti eksikliğinden reddedilir (Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul,2000, s. 299; Kuru, s. 1098). 10. Uygulamada sıklıkla taraf ehliyeti ve dava ehliyeti kavramlarının taraf sıfatı ile karıştırıldığı, kavramların birbiri yerine kullanıldığı görülmekte ise de, husumet olarak da anılan sıfat tümüyle farklı bir kavramdır. Sıfat, davanın tarafı ile dava konusu arasında hak ilişkisine dayalı bağdır. Gerek davacı gerekse davalı sıfatı tamamen maddi hukuka göre belirlendiğinden sıfat konusu usul hukuku sorunu değildir ve bu sebepledir ki sıfat yokluğundan verilecek bir karar yine işin esasına yönelik bir karardır. Sıfat dava şartı olmayıp itirazdır. 12. Dava şartlarının amacı, bir davanın esası hakkında incelemeye geçilebilmesi için gerekli bütün şartları ve bunların incelenmesi usulünü tespit etmek, böylece davaların daha çabuk, basit ve ekonomik bir şekilde sonuçlanmasına yardımcı olmaktır (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2016, s. 190). 13. Mahkemece, dava şartlarının mevcut olup olmadığı, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırılır; taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler (HMK md. 115/1). Dava şartı noksanlığının tespit edilmesi hâlinde davanın usulden reddine karar verilir. Ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için ilgili tarafa kesin süre verilecek olup bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilecektir (md. 115/2). 14. Somut olayda Mahkeme, yabancı bankanın Türkiye'deki temsilciliği olan davacının menfi tespit davası açamayacağı zira dava ehliyetinin olmadığı ve bu dava şartı eksikliğinin giderilmesinin de mümkün bulunmadığı gerekçesine dayandığından öncelikle davacının hukuki konumunun tespiti gerekir. Bunun için ise ilgili mevzuat hükümleri ortaya konulmalıdır. 15. Yabancı yatırımcıların Türkiye'deki faaliyet ve işlemlerine uygulanacak muameleleri düzenleyen 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu'nun 3. maddesinin (h) bendine göre yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketler Türkiye'de ticarî faaliyette bulunmamak kaydıyla ve Müsteşarlık izniyle ülkemizde irtibat bürosu açabilirler. Bu irtibat bürolarının kuruluşu ve işleyişi hakkındaki ayrıntılar ise Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu Yönetmeliğinin 6 ilâ 8. maddelerinde hükme bağlanmıştır. 16. Yabancı yatırımcının bir banka olması hâlinde, yabancı bankanın ülkemizde açılan temsilciliklerinin faaliyet esasları ise 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 6 ve 93. maddeleri ile 01.11.2006 tarihli, 2633 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Bankaların İzne Tabi İşlemleri ile Dolaylı Pay Sahipliğine İlişkin Yönetmelik ve yine 01.04.2008 tarihli, 26834 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Türkiye'de Açılan Temsilciliklerin Faaliyetlerine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ hükümleri ile düzenlenmiştir. 17. Anılan Yönetmeliğin 3. maddesinin 1-(l) bendinde "Temsilcilik"; yurt dışında kurulu bankaların bir temsilci tarafından sevk ve idare olunan Türkiye'deki irtibat bürosu olarak tanımlanmıştır. 18. Yönetmeliğin 10/1. maddesinde ise Türkiye'de temsilcilik açılmasının Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun iznine tâbi olduğu ve temsilciliklerin mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, kredi kullandıramayacağı, 5411 sayılı Kanun'un 4. maddesinde düzenlenen faaliyetlerde bulunamayacağı ve bunlara aracılık edemeyeceği düzenlenmiştir. Konuyla ilgili yukarıda bahsedilen Tebliğ'in 4. maddesinde ise temsilciliklerin faaliyetlerinin kapsamına ilişkin ayrıntılara yer verilmiştir. 19. Tüm bu düzenlemeler günümüz ticari hayatında yabancı şirketlerin de ülkemizde faaliyet göstermesi gerçeğinin ve bu temasın zorunlu olarak belli bazı kurallara bağlanması ihtiyacının sonuçlarıdır. 20. Aynı ihtiyacın etkileri gerek mülga gerekse yürürlükte olan TTK'nın acenteliğe ilişkin hükümleri içerisinde de görülmektedir. 21. Kanun koyucu belli bazı hâllerde acenteliğe ilişkin hükümlerin, acentelik kavramına girmese dâhi benzer kabul ettiği bazı faaliyetlere de uygulanacağını öngörmüştür. 22. Acentelik TTK'nın yedinci kısmında 102 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup bu hükümlerin uygulama alanını belirleyen ve yukarıda bahsi geçen 103. madde şu şekildedir: "(1) Özel kanunlardaki hükümler saklı olmak üzere, bu Kısım hükümleri şunlar hakkında da uygulanır: a) Sözleşmeleri yerli veya yabancı bir tacir hesabına ve kendi adına yapmaya sürekli olarak yetkili bulunanlar. b) Türkiye Cumhuriyeti içinde merkez veya şubesi bulunmayan yabancı tacirler ad ve hesabına ülke içinde işlemlerde bulunanlar." 23. Maddenin (b) bendine göre Türkiye'de merkez ya da şube açmamakla beraber hukuki muameleler içerisine giren yabancı tacirler adına ve hesabına ülkemizde işlemlerde bulunan kişiler de acentelik hükümlerine tâbi olacaktır. 24. Bu hüküm mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda da aynen mevcut olup (m.117) yabancı işletmelerin yetkisiz kişiler marifetiyle muamele yapıp sorumluluktan kurtulma saiklerine karşı getirilmiştir. Buna göre yabancı tacir ile Türkiye'de faaliyet gösteren kişi arasındaki ilişki ne olursa olsun TTK bu kişiyi acente statüsünde kabul etmektedir (Reha Poroy, Ticari İşletme Hukuku, İstanbul 1987, s. 165). 25. Anılan hüküm nedeniyle acente statüsünde kabul edilenler 115. maddede düzenlenen yetkileri kullanabilirler. Buna göre; ''(1) Acente, aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmelerle ilgili her türlü ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkili adına yapmaya ve bunları kabule yetkilidir. (2) Bu sözleşmelerden doğacak uyuşmazlıklardan dolayı acente, müvekkili adına dava açabileceği gibi, kendisine karşı da aynı sıfatla dava açılabilir. Yabancı tacirler adına acentelik yapanlar hakkındaki sözleşmelerde yer alan, bu hükme aykırı şartlar geçersizdir. (3) Acentelerin ad ve hesabına hareket ettikleri kişilere karşı Türkiye’de açılacak olan davalar sonucunda alınan kararlar acentelere uygulanamaz." 26. Bu düzenlemenin mehaz kanunlarda bulunmayan 2. fıkrası; acentenin müvekkiline izafeten dava açması/acenteye müvekkiline izafeten dava açılmasına açıkça imkân sağlamakta olup milletlerarası usul hukuku açısından özellikle yerleşim yerleri Türkiye dışında bulunan yabancı asıla ulaşmadaki birtakım zorlukların aşılması, Türk vatandaşları olan müşterilerin usulî bazı haklarının korunması, tebligat gibi işlemlerin daha hızlı ve en az maliyetle yürütülmesi amacıyla getirilmiştir. 27. Söz konusu düzenleme elbette yalnızca 102/1. maddede tanımlanan acenteler için değil, 103. maddede öngörülen koşulların varlığı hâlinde acente niteliği taşımayan bazı kişiler bakımından da uygulanacaktır. Nitekim somut olayı ilgilendiren bu istisnai kişilerden biri de 103/1-b bendinde düzenlenen ve yukarıda değinilen Türkiye'de merkez veya şubesi bulunmayan yabancı tacirler ad ve hesabına ülke içinde işlemlerde bulunanlardır. 28. Somut olayda; davalı merkezi İspanya'da bulunan bir banka olan … isimli şirket hakkında kendisine borçlu olduğundan bahisle icra takibi başlatmış, söz konusu takipte borçlu İspanyol şirket olarak gösterilmekle birlikte adres olarak Türkiye'deki temsilciliğin adresi gösterilmiştir. Temsilciliğin başındaki yetkili eldeki davayı açarak takip konusu borçla ilgilerinin bulunmadığını, hukuki ilişkinin asıl şirketle olduğunu, borç ilişkisinin tarafı olmadığını ileri sürerek menfi tespit talebinde bulunmuş, yargılama içerisinde icra tehdidi altında ödeme yapıldığını belirterek ödenen bedelin istirdadını istemiştir. Mahkeme bu şekilde açılan bir davada temsilciliğin aktif dava ehliyetinin olmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş, Özel Daire davacının şirketi temsil yetkisi bulunmadığı sabit ise de bu dava şartı eksikliğinin şirketten alınacak bir vekâletname ile tamamlanabileceği gerekçesiyle bozma kararı tesis etmiştir. Bu hâliyle Özel Daire ve Mahkeme arasındaki anlaşmazlık yabancı bankanın Türkiye'deki temsilciliğinin eldeki davayı açıp açamayacağı noktasında düğümlenmiştir. 29. Davacı dosya içerisinde yer alan BDDK yazısı ile de sabit olduğu üzere davacı, yabancı bankanın Türkiye'de irtibat bürosu olarak faaliyet gösteren temsilcisi olup Bankaların İzne Tabi İşlemleri ile Dolaylı Pay Sahipliğine İlişkin Yönetmelik ve ilgili Tebliğ gereğince yetkileri söz konusu mevzuat hükümleriyle sınırlı şekilde hareket edebilir. Söz konusu temsilciğin tek başına dava ehliyeti yahut şirketi temsile ilişkin genel hükümler anlamında kanuni temsil yetkisi bulunmuyor ise de TTK'nın istisnai bu duruma özgü olarak düzenlenen 103. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi gereği yabancı tacir ile Türkiye'de faaliyet gösteren kişi arasındaki ilişki ne olursa olsun acente statüsünde sayılacağından bu maddenin sağladığı imkân dâhilinde yabancı şirketi temsilen dava açabileceği gibi, yabancı şirkete izafeten temsilciliğe de dava açılabilecektir. Dolayısıyla Mahkemenin davacının dava ehliyetinin bulunmadığı yönündeki değerlendirmesinde isabet olmadığı gibi, Özel Daire kararında işaret edilenin aksine TTK'nın 103/1-b ve 105. maddelerinin açık izni gereği de yabancı şirketten ayrıca bir muvafakat yahut bir vekâletname alınması da gerekli değildir. 29. Sonuç itibariyle Mahkemece bu hükümler çerçevesinde değerlendirme yapılıp davanın dinlenilebilir olduğu gözetilerek işin esasına girilmeli, dava konusu talebin yerinde olup olmadığı esastan incelenmelidir. 30. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde; direnme kararının Özel Daire kararında gösterilen nedenler çerçevesinde bozulması gerektiği görüşü ile somut olayda TTK'nın 103 ve 105. maddelerinin uygulanmasının mümkün olmadığı, zira bu istisnai yetkinin 103. maddenin ilk cümlesinde açıkça öngörüldüğü üzere ancak başka bir kanunda buna engel bir hükmün var olmaması hâlinde söz konusu olabileceği, oysa somut olayda davacının BDDK izni ile faaliyet gösteren ve ilgili Yönetmelik ve Tebliğ gereği herhangi bir hukuki iş ve işlem içerisine girmesi yasak olan, yabancı bankanın Türkiye'deki faaliyetlerine ilişkin olarak Türkiye'deki kredi kuruluşları ve finansal kuruluşlarla olan münasebetlerin güçlendirilmesi, piyasa araştırması yapılması, bilgi toplanması ve raporlanmasından başka hiçbir eylem içerisine girişemeyecek bir irtibat bürosu olduğu, irtibat bürosuna hiçbir şekilde işlem ve şirketi temsil yetkisi verilmediği gibi aksi olsa dahi bunun belirtilen açık yasal düzenlemeler nedeniyle geçersiz olacağı, üstelik davanın şirket adına ve namına dile getirilmiş bir borçsuzluk yahut usulsüzlük iddiası üzerinden açılmadığı, tam aksine bizatihi temsilciliğin hukuken hiçbir işlemin tarafı ve muhatabı olamayacağı iddiasına dayanıldığı, şirketten ayrı bir hukuki varlığı olmayan irtibat bürosunun bu şekilde bir dava açamayacağı, davanın ancak ve ancak temsilciliğin başındaki gerçek kişinin icra takibinden çekinip bizzat kendi malvarlığından ödeme yapması hâlinde dinlenebilir olacağı, zira böyle bir ihtimalde elbette …'nun kendi adına davaya devam etmesinin mümkün olduğu ve herhangi bir dava şartı eksikliğinden bahsedilemeyeceği, ne var ki dosya kapsamından şirket bütçesinden ayrı, bizzat … tarafından kendi malvarlığından ödeme yapıldığına dair hiçbir iddiada bulunulmadığı, tam tersine ödemenin şirket tarafından yapıldığının belirtildiği gözetildiğinde dava ehliyeti ve temsilci sıfatı bulunmayan irtibat bürosunun kendi nam ve hesabına dava açması mümkün olmadığından mahkemenin tamamlanabilir bir dava şartı eksikliğinin söz konusu olmadığı yönündeki gerekçesinin haklı ve yerinde olduğu, direnme kararının bu sebeple onanması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de bu görüşler açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 31. Hâl böyle olunca direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeple; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373. maddesi uyarınca direnme kararını veren Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesine, kararın bir örneğinin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 25.06.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2014/16217 Esas ve 2015/2385 Karar sayılı ilamına göre, yabancı anonim şirketlerin Türkiye'de ticari faaliyette bulunabilmesi için şube veya acente açıp ticaret siciline tescil ettirmesi zorunludur. Şubenin ticaret unvanının merkez şirketin unvanını içermesi ve temsil belgesinin varlığı halinde, takibin ve davanın merkez şirkete izafeten açılıp açılmadığı ve acentelik hükümlerinin uygulanabilirliği değerlendirilmeden husumet yokluğundan davanın reddedilmesi yerinde görülmemiştir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2014/16217, K. 2015/2385Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2014/16217 E.  ,  2015/2385 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ Taraflar arasında görülen davada (Kapatılan) Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 28/11/2013 tarih ve 2013/366-2013/307 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, bir klass şirketi olan müvekkilinin davalıya verdiği güvenlik denetimi, ISM hizmeti, plan tetkiki, sörvey hizmetleri ve masraflara ilişkin faturalar ödenmeyince icra takipleri başlattığını, davalının takiplere itiraz ettiğini ileri sürerek takiplere vaki itirazların iptalini ve icra inkar tazminatının tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, uyulan bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre, takiplere dayanak bir kısım faturaların doğrudan …. tarafından, bir kısmının ise …. adına…. Şubesi tarafından düzenlendiği, yine bir adet takibin merkez adına …. Şubesi'nce, bir kısmının ise doğrudan … Şubesi'nce yapıldığı, davanın ise merkez adına … Şubesi tarafından açıldığı, takip alacaklısı doğrudan şube gösterilen takiplerin, şubenin yaptığı işlemlerden dolayı hak ve borçların merkeze ait olmasına göre geçersiz olduğu, merkez adına yapılan takipte ise faturaların merkez tarafından düzenlendiği, davacı şubenin merkez adına dava açabileceğini teyit eden delil sunmadığı gerekçesi ile aktif dava ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dava, verilen sörvey hizmeti uyarınca düzenlenen faturaların ödenmemesi üzerine başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Verilen hizmet uyarınca düzenlenen faturaların bir kısmının … Şubesi tarafından, bir kısmının da merkez firma tarafından düzenlendiği, yapılan bir kısım icra takiplerinde ….-… Şubesi'nin, bir kısmında ise ….. … Şubesi'nin alacaklı gösterildiği, davanın ise ….. adına …. … Şubesi tarafından açıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, yukarıda belirtilen gerekçe ile aktif dava ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 30 Teşrinisani 1330 tarihli Muvakkat Kanun’un 1. maddesi uyarınca, yabancı anonim şirketlerin Türkiye’de faaliyette (icrayı muamelede) bulunabilmeleri için şube veya acente açmaları gereklidir. 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’nun 2/a maddesinde, Türkiye’de doğrudan yatırım yapan ve yabancı ülkelerin kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiler, yabancı yatırımcı olarak, aynı Kanun’un 2/b maddesinde ise, yabancı yatırımcı tarafından yeni şirket kurmak veya şube açmak, menkul kıymet borsaları dışında hisse edinmek veya menkul kıymet borsalarından en az %10 hisse oranı ya da aynı oranda oy hakkı sağlayan edinimler yoluyla mevcut bir şirkete ortak olmak, doğrudan yabancı yatırım olarak tanımlanmıştır. Anılan Yasa’nın 3/h maddesinde ise, Hazine Müsteşarlığı’nın yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketlere, “Türkiye’de ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla” irtibat bürosu açma izni vermeye yetkili olduğu belirtilmiştir. Bu hükümlerin birlikte yorumlanmasından ortaya çıkan sonuç, yabancı anonim şirketlerin Türkiye’de kendi nam ve hesabına ticari faaliyette bulunabilmeleri için şube veya acente açıp ticaret siciline tescil ettirmelerinin zorunlu olduğu, Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 3. maddesinde belirtilen işyeri kavramından da, yabancı şirketin Türkiye’deki şubesi veya acentesinin anlaşılması gerektiği, Türkiye’de ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla açabilecekleri irtibat bürolarının ise işyeri olarak nitelendirilemeyeceğidir. Ayrıca, davacı vekili tarafından tercümesi ibraz edilen vekaletnamede … Şirketi'nin T.C. vatandaşı …'yı "Türkiye'de her türlü mahkeme veya divanda … Şirketi'ni temsil etmek, gerektiğinde hakkında dava açmak, vekaletnameyi verene tebliğ edilen ilk celpnameleri ve her türlü ihbarı almak, davalar açmak ve bunları takip etmek, iflas ve konkordato muamelelerinde bulunmak, tasdik, düzeltme veya geri çekme yetkisi de dahil olmak üzere her türlü görev süresi veya muameleyi imza etmek, her türlü yasal yolları kullanmak, her türlü mahkeme veya divanda bu yolları takip etmek, vekillere vekaletname vermek, ödeme, transfer veya teslimatı alabilmek ve icbar edebilmek amacıyla her ne şekil ve surette olursa olsun her türlü dava ve sair yasal işlemleri başlatmak, yürütmek ve takip etmek" gibi işlemler için vekil tayin ettiği, 15.12.2008 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi'nde … Merkezi …. … Şubesi'nin bu ticaret ünvanıyla tescilinin ve ….'nın da şirket adına yapılacak işlerden doğacak davalarda davalı, davacı ve üçüncü şahıs sıfatıyla şubenin vekilliğine atanmış olduğu hususunun ilan edildiğini, … tarafından davacı şubeyi temsilen davacı vekiline verilen vekaletname uyarınca işbu davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler, merkez şirketin verdiği vekaletname ve şubenin Ticaret Sicilindeki tescil şekli tartışılmaksızın, ayrıca davacı şubenin ticaret ünvanının merkez şirketin unvanını da içeriyor olması gözetildiğinde bu hususun takiplerin ve davanın merkez şirkete izafeten açılmış olup olmadığı, gerçek kişiye verilen vekaletnamenin acentelik hükümlerinin uygulanmasını gerektirip gerektirmediği hususları değerlendirilmeksizin yazılı şekilde husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 2,50 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 23.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2023/4317 Esas ve 2024/2292 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere, yabancı mahkeme kararında asıl şirket taraf gösterilmeyip yalnızca şube borçlu kılınmışsa, bu kararın tenfizi amacıyla asıl şirkete karşı Türkiye'de açılan davada, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un 54. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi uyarınca usulüne uygun temsil olunmadığı veya çağrılmadığı yönünde itirazda bulunulması durumunda pasif dava ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2023/4317, K. 2024/2292Kaynağı aç
6. Hukuk Dairesi         2023/4317 E.  ,  2024/2292 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/785 E., 2023/947 K. HÜKÜM/KARAR : Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2021/13 E., 2021/261 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekilince duruşmasız, davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 25.06.2024 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen günde davacı vekili Avukat … ile davalı vekili Avukat …'ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen saatte Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: 1-İlk derece mahkemesince eser sözleşmesinden kaynaklanan tenfiz davasının yapılan yargılamasında; Hırvatistan Mahkemesi tarafından alacağa ilişkin verilen ilamın, Hırvatistan Yasalarına göre Hırvatistan' da infaz edilemeyeceği, infazı mümkün olmayan yabancı mahkeme ilamının Türkiye' de de infazının talep edilemeyeceği, zira tenfizi istenen ilamda da muhatabın bizzat şube olduğu, davacının bildirdiği gibi davalı ile Hırvatistan'da ki şube arasındaki ilişkinin banka-şubesi gibi kabul edilmesi halinde Türk kamu düzeni nazara alındığında şube yönünden iflas kararı verilmesinin olanaklı bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 2- İlk derece mahkemesi kararına karşı davacı vekilince istinaf yoluna başvurulması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi tarafından tenfize konu ilamda davalının şirketin merkez şubesi olarak gösterildiği ve yabancı mahkeme ilamının merkez şube adresinde yetkili temsilcisine tebligat yapılmak suretiyle kesinleştirildiği, tenfize konu ilamda borçlu olduğuna karar verilen tüzel kişilik davalı şirketin merkez şubesi olduğu, davanın yabancı mahkeme ilamında davalı olarak gösterilmeyen ve söz konusu alacaktan sorumluluğu bulunmayan davalı şirkete karşı açıldığı, tenfizi istenen ilamdaki davalı ile iş bu dava dosyasının davalısının aynı olmadığı anlaşıldığından İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 29.11.2018 tarihli, 2017/73 Esas, 2018/1079 Karar sayılı kararında usul ve esas yönünden yasaya aykırı bir durum bulunmamasına göre, davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. 3-Bölge Adliye Mahkemesi'nin bu kararına karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesi'nin 2020/1356 Esas, 2020/2842 Karar sayılı ilamı ile; tenfize konu ilamda davalının şirketin merkez şubesi olarak gösterildiği ve yabancı mahkeme ilamının merkez şube adresinde yetkili temsilcisine tebligat yapılmak suretiyle kesinleştirildiği, dolayısıyla tenfize konu ilamda borçlu olduğuna karar verilen tüzel kişiliğin davalı şirketin merkez şubesi olduğu, oysa iş bu dava yabancı mahkeme ilamında davalı olarak gösterilmeyen ve söz konusu alacaktan sorumluluğu bulunmayan davalı şirkete karşı açıldığı gerekçesi ile istinaf başvurusunun esastan reddedildiği, bu durumda Bölge Adliye Mahkemesince ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinin değiştirildiği halde HMK 353/1-b/1 bendine göre hüküm verilmesi gerekçe ile hükmün çelişkisini ortaya çıkardığı belirtilerek kararın bozulmasına karar verilmiş, bozma ilamı üzerine Bölge Adliye Mahkemesince; yabancı mahkeme kararına göre davacının yüklenici, merkez şubenin ise iş sahibi olduğu, davanın dayanağı olan … Ticaret Mahkemesi'nin 12.12.2008 tarih ve VII P. 117/08 sayılı kararında; davacının … (Ltd.Şti) davalının ise … İnşaat Turizm Yatırım İşl. San.ve Tic. A.Ş.'nin İ… 34 b, … adresinde bulunan … İnşaat ana şubesi olduğu, ihtarlı duruşma davetiyesinin merkez şube adresine çıkartıldığı, usulüne uygun tebligata rağmen merkez şube temsilcisinin duruşmaya katılmadığı, mahkemece merkez şube temsilcisinin yokluğunda merkez şubenin temlik veren şirkete 2.780.725,56 Kuna borçlu olduğuna karar verildiği, bu kararın yine Merkez şube adresine tebliğe çıkarıldığı ve yetkili temsilcisine tebligat yapılmak suretiyle kararın 19.03.2009 tarihinde kesinleştiği, MÖHUK'un " Tenfiz Şartları " başlığını taşıyan 54/ç maddesi "o yer kanunları uyarınca kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk Mahkemesine itiraz etmemiş olması" ve 54/b maddesi "ilamın Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmeşi şartıyla ilamın dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı halde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmemiş olması" hükümlerini içerdiği, dosya kapsamındaki evraklardan tenfize konu ilamda davalının şirketin merkez şubesi olarak gösterildiği ve yabancı mahkeme ilamının merkez şube adresinde yetkili temsilcisine tebligat yapılmak suretiyle kesinleştirildiği, dolayısıyla tenfize konu ilamda borçlu olduğuna karar verilen tüzel kişiliğin davalı şirketin merkez şubesi olduğu, davanın yabancı mahkeme ilamında davalı olarak gösterilmeyen ve söz konusu alacaktan sorumluluğu bulunmayan davalı şirkete karşı açıldığı, tenfizi istenen ilamdaki davalı ile eldeki dava dosyasının davalısının aynı olmadığı anlaşıldığından yerel mahkemece davanın reddine karar verilmesi yerinde olduğu belirtilerek, davacı vekilinin istinaf talebinin usul yönünden kabulüne, İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 25.03.2021 tarihli, 2021/13 Esas, 2021/261 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiştir. 4- Bölge Adliye Mahkemesinin bozma üzerine verdiği karara karşı süresinde taraflar vekillerince temyiz yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Kamu düzenine aykırılık hallerinin re'sen gözetildiği, bozma doğrultusunda ve usuli kazanılmış hak ilkesi gözetilerek ve istinaf nedenleriyle sınırlı, usulüne uygun olarak istinaf inceleme ve denetiminin yapıldığı; dosya içeriği, kararın dayandığı gerektirici sebepler ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığı, özellikle; tenfiz kararı verilebilmesi için MÖHUK'un 54/ç maddesindeki " O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması" şartlarının bulunması gerektiği, ilgili düzenleme gereği davalının tenfizi istenilen yargılamada taraf olarak bulunmadığı ve buna itiraz ettiği, bu durumda pasif dava ehliyetinden davanın reddine karar verilmesinde ve davalı lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmesinde bir hata olmadığının anlaşılmasına göre tarafların tüm temyiz sebepleri yerinde görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi kararına ilişkin taraflar vekillerinin tüm temyiz sebeplerinin reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, 17.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin taraflardan karşılıklı alınarak Yargıtaydaki duruşmada vekille temsil olunan taraflara verilmesine, aşağıda yazılı harçlarının taraflardan alınmasına, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 25.06.2024 gününde oy çokluğuyla karar verildi. – KARŞI OY YAZISI – Sunulan Hırvat hukukuna ilişkin tercüme belgelere göre, Hırvatistan hukukunda, iştirak olarak adlandırıldığı anlaşılan merkezi yurt dışında bulunan şubelerle ilgili şu hüküm bulunmaktadır: "İştirakler kurucunun yabancı şirketini temsil eder, kurucu zorunlu faaliyetlerini gerçekleştirir. Kurucunun Devlete üyeliğin Hırvatistan Cumhuriyeti'nin sınırları dışındaki merkeze göre belirlendiğinden, yabancı bir şirketin Hırvatistan Cumhuriyetinde şube kurmuş olması, bu şirketin Hırvatistan Cumhuriyetinde gerçek bir merkezi olduğu anlamına gelmez." Bu hükümde şubenin asıl şirketi temsil edeceğinin belirtilmesi, asıl üyenin merkeze göre belirlenmesi, Hırvatistan'da gerçek bir merkez olduğunun kabul edilmemiş olmasına göre şubenin tüzel kişiliği bulunmadığının kabul edildiği görülmekte ve şubeye Hırvatistan dışındaki asıl şirketi temsil etme yetkisi tanındığı anlaşılmaktadır. Tenfizi istenen kararda davalının "… Antalya, Türkiye adresinde mukim … İNŞAAL TURİZM YATIRIM İŞETMECİLİK SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ'nin … 34b, … adresinde mukim … İnşaat, Ana Şubesi (… …) olduğu belirtilmiştir. Kararda merkezi Türkiye olan şirketin ismi önce yazılarak sonrasında şubesi olduğu da belirtilmek suretiyle şube ismi de yazılmak suretiyle davalı ismi belirtildiğinden, merkezi Türkiye'de bulunan şirkete izafeten, Hırvatistan'da bulunan şubeye dava açıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Buna uygun olarak tebligatların şubeye yapıldığı ve bu tebliğler esas alınarak kararın kesinleştirildiği de sunulan tercüme belgelerden anlaşılmıştır. Tenfizi istenen karardaki şubenin davalı şirketin şubesi olduğu konusunda bir uyuşmazlık yoktur. Davalı tenfizi istenen karardaki davalı ile tenfiz davasındaki davalının ayn olmadığını iddia etmiş ise de bu savunmasının şube ile merkezin farklılığına dayandığı görülmektedir. Davalı bu savunmasına ve sunulan tercüme belgelere rağmen Hırvatistan hukukunda şubenin açılan davada kendisini temsil etmeye yetkili olmadığına ilişkin başka hükümler bulunduğuna dair ya da şubesinin Hırvatistan'da ayrı tüzelkişiliği bulunduğuna dair bir açıklama da getirmemiştir. Hukukumuzda da merkezi Türkiye dışında olan bir şirketin ülkemizde açtığı şubesinin işleminden dolayı şube huzuruyla asıl şirket hakkında davanın görülebileceği kabul edilmektedir. Bunun dayanağı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun 103/1-b maddesidir. Bu hükümde Türkiye Cumhuriyeti içinde merkez veya şubesi bulunmayan yabancı tacirler ad ve hesabına ülke içinde işlemlerde bulunanlar hakkında acentelik hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Hükümde merkez ve şubesi kelimeleri veya bağlacı ile yazıldığından merkezi yurtdışında bulunan şirket şubeleri için de acentelik hükümlerine yollama yapıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Uygulanacağı belirtilen hükümler arasında yer alan Acentenin yetkileri başlıklı TTK 105. madde hükmüne göre; Acente, aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmelerle ilgili her türlü ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkili adına yapmaya ve bunları kabule yetkilidir. Bu sözleşmelerden doğacak uyuşmazlıklardan dolayı acente, müvekkili adına dava açabileceği gibi, kendisine karşı da aynı sıfatla dava açılabilir. Yabancı tacirler adına acentelik yapanlar hakkındaki sözleşmelerde yer alan, bu hükme aykırı şartlar geçersizdir. Acentelerin ad ve hesabına hareket ettikleri kişilere karşı Türkiye’de açılacak olan davalar sonucunda alınan kararlar acentelere uygulanamaz. Bu hükümler ile hukukumuzda asıl şirket ismi yazıldıktan sonra şube ismi de belirtilmek suretiyle açılan davanın şube huzuruyla görülmesinin mümkün olduğu kabul edilmiştir. Dava şube huzuruyla görülse de davanın asıl tarafı şirket olup verilen karar da etki ve sonuçlarını şube hakkında değil tüzelkişiliği bulunan şirket hakkında doğuracaktır. Dava dilekçesinde asıl şirkete izafeten dava açıldığına dair bir ibareye yer verilmese bile izafeten dava açıldığının anlaşılmış olması yeterlidir. Asıl şirket ismi yazılarak sonrasında şube ismine yer verilmiş olması halinde izafeten dava açıldığı anlaşılabilecek durumdadır. Açıklanan TTK hükümleriyle değerlendirildiğinde şube huzuruyla dava görülüp karar verilmesi ülkemiz hukukunda da kabul edildiğinden tenfizi istenen kararın asıl şirkete tebliğ yapılmaksızın karar verilmiş olmasının kamu düzenine aykırılık teşkil ettiği de düşünülemeyecektir. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku hakkında Kanunun (MÖHUK) 54/1-ç maddede; "O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması" tenfiz şartları arasında gösterilmiştir. Tenfiz davasında husumetin varlığı kabul edilerek esasa girilmesi halinde aranması gereken bu şartın, tenfiz davasının husumetten reddine bir neden ve gerekçe oluşturabilmesi de mümkün değildir. Yukarıda da açıklandığı üzere Hırvatistan'da şube huzuruyla davanın görülmesi geçerli nedenlere dayandığı için ayrıca asıl şirkete tebliğ yapılmasına gerek görülmeksizin davanın görülüp karara bağlanması mümkün ve geçerli olmakla, çağrılmamış veya temsil edilmemiş olma olgusundan söz edilemeyeceği için (MÖHUK) 54/1-ç madde kapsamında bir eksiklik bulunduğundan da söz edilemez. Açıklanan nedenlerle tenfizi istenen kararın şubenin merkezi temsil etme yetkisine istinaden verildiği, şubenin tüzel kişiliği bulunmadığı açıkça anlaşıldığından karar etki ve sonuçlarını şube üzerinde değil hak ve borçlara ehil olan davalı şirket üzerinde doğuracağından davalı şirketin açılan tenfiz davasında pasif husumet ehliyeti bulunmaktadır. Bu durumda davalının husumete ehil olduğu gözetilerek tenfiz koşulları bulunup bulunmadığı incelenip işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın husumetten reddine dair kararın MÖHUK 54/1-ç maddedeki şartın eksikliği de gerekçe yapılmak suretiyle onanması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

İrtibat Bürolarının Statüsü ve Faaliyet Alanları

4875 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (h) bendi ve ilgili mevzuat uyarınca, yabancı ülke kanunlarına göre kurulan şirketlerin Türkiye'de ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla irtibat bürosu açmalarına imkan tanınmıştır. Bu doğrultuda yabancı şirketin kendi ülke mevzuatına göre kurulmuş bir tüzel kişilik ve şirket statüsüne sahip olması zorunludur.

4875 sayılı DOĞRUDAN YABANCI YATIRIMLAR KANUNU m. 3Kaynağı aç
Madde 3 – a) Yatırım serbestisi ve millî muamele Uluslararası anlaşmalar ve özel kanun hükümleri tarafından aksi öngörülmedikçe; 1- Yabancı yatırımcılar tarafından Türkiye'de doğrudan yabancı yatırım yapılması serbesttir. 2- Yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabidirler. b) Kamulaştırma ve devletleştirme Doğrudan yabancı yatırımlar, yürürlükteki mevzuat gereğince; kamu yararı gerektirmedikçe ve karşılıkları ödenmedikçe kamulaştırılamaz veya devletleştirilemez. c) Transferler Yabancı yatırımcıların Türkiye'deki faaliyet ve işlemlerinden doğan net kâr, temettü, satış, tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz ödemeleri, bankalar veya özel finans kurumları aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer edilebilir. d) (İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 11/3/2008 tarihli ve E.: 2003/71, K.: 2008/79 sayılı Kararı ile.) e) Uyuşmazlıkların çözümü Özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü ile yabancı yatırımcıların idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden kaynaklanan yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi için; görevli ve yetkili mahkemelerin yanı sıra, ilgili mevzuatta yer alan koşulların oluşması ve tarafların anlaşması kaydıyla, milli veya milletlerarası tahkim ya da diğer uyuşmazlık çözüm yollarına başvurulabilinir. f) Nakit dışı sermayenin değer tespiti Nakit dışındaki sermayenin değer tespiti, Türk Ticaret Kanunu hükümleri çerçevesinde yapılır. Yabancı ülkelerde kurulu bulunan şirketlerin menkul kıymetlerinin yatırım aracı olarak kullanılması halinde, menşe ülke mevzuatına göre değer tespitine yetkili makamların veya menşe ülke mahkemelerince tespit edilecek bilirkişilerin ya da uluslararası değerlendirme kuruluşlarının değerlendirmeleri esas alınır. g) Yabancı personel istihdamı Bu Kanun kapsamında kurulan şirket, şube ve kuruluşlarda istihdam edilecek yabancı uyruklu personele, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çalışma izni verilir. (Mülga ikinci cümle: 28/7/2016-6735/27 md.) (Mülga üçüncü-dördüncü cümle: 28/7/2016-6735/27 md.) h) İrtibat büroları Müsteşarlık, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş şirketlere, Türkiye'de ticarî faaliyette bulunmamak kaydıyla irtibat bürosu açma izni vermeye yetkilidir. Politika belirleme ve bilgi isteme

Ticari faaliyette bulunması yasaklanan irtibat büroları gelir getirici muamele yapamaz; yalnızca pazar araştırması, yabancı şirketin ürün ve hizmetlerinin tanıtımı, temsil ve ağırlama, tedarikçilerin kalite ve standart açısından kontrolü, denetimi ve tedarikçi temini, distribütör veya tedarikçilere yönelik teknik destek, haberleşme ve bilgi aktarımı ile bölgesel yönetim merkezi faaliyetlerini yürütebilir.

İrtibat büroları için asgari sermaye şartı aranmaz; büronun maaşlar ve kira dahil tüm operasyonel giderleri yabancı ana şirket tarafından karşılanır. 4875 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (h) bendinde yabancı şirketlerin ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla irtibat bürosu açmalarına izin vermeye idare (Müsteşarlık) yetkili kılınmıştır. İdarenin faaliyet izni verebilmesi için yabancı ana şirketin kuruluşundan itibaren en az bir yıllık sürenin geçmesi şartı aranabilir.

İrtibat bürolarının faaliyetleri yabancı ana şirket tarafından atanan bir temsilci aracılığıyla yürütülür ve yönetilir. İrtibat büroları başlangıçta en fazla 3 yıl süreyle kurulur. Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu Uygulama Yönetmeliği'nin 8. maddesinin (b) bendi kapsamında bölgesel yönetim merkezi faaliyeti için azami uzatım süresi 10 yıl, diğer faaliyetler için azami uzatım süresi 5 yıldır. Buna karşılık pazar araştırması veya yabancı şirketin ürün veya hizmetlerinin tanıtımını yapmak üzere izin alan irtibat bürolarının faaliyet süreleri uzatılmaz.

Bankacılık alanında ise Bankaların İzne Tabi İşlemleri ile Dolaylı Pay Sahipliğine İlişkin Yönetmelik'in 10. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, yurt dışında kurulu bankaların Türkiye'de temsilcilik (irtibat bürosu) açması Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun iznine tabidir. Bu temsilcilikler mevduat veya katılım fonu kabul edemez, kredi kullandıramaz, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 4. maddesinde düzenlenen faaliyetlerde bulunamaz ve bu faaliyetlere aracılık edemez.

Acentelik Hükümleri Kapsamında Temsil ve Yargılama Usulü

6102 sayılı Kanun'un 103. maddesi gereğince, özel kanunlardaki istisnalar saklı kalmak üzere, yerli veya yabancı tacir hesabına kendi adına sürekli işlem yapanlar ile Türkiye'de merkez ya da şube açmaksızın yabancı tacir nam ve hesabına faaliyet yürüten kişiler acentelik hükümlerine bağlıdır. Kanun'un 105. maddesi uyarınca bu kapsamdaki temsilciler, aracılık ettikleri yahut kurdukları sözleşmelere ilişkin ihbar, ihtarname ve protesto gibi koruyucu irade beyanlarını tacir namına tebliğ etme ve teslim alma yetkisine sahiptir. Söz konusu işlemlerden kaynaklanan ihtilaflarda acente, yabancı taciri temsilen dava yürütebileceği gibi kendisine karşı da aynı sıfatla yargılama başlatılabilir; yabancı tacir sözleşmelerinde bu imkanı kısıtlayan anlaşma hükümleri hukuken geçersizdir. Bununla birlikte, yabancı tacirin bizzat taraf olduğu Türkiye'deki davalardan çıkan hükümler temsilci konumundaki acenteye karşı uygulanamaz.

6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU m. 103Kaynağı aç
MADDE 103- (1) Özel kanunlardaki hükümler saklı olmak üzere, bu Kısım hükümleri şunlar hakkında da uygulanır: a) Sözleşmeleri yerli veya yabancı bir tacir hesabına ve kendi adına yapmaya sürekli olarak yetkili bulunanlar. b) Türkiye Cumhuriyeti içinde merkez veya şubesi bulunmayan yabancı tacirler ad ve hesabına ülke içinde işlemlerde bulunanlar. III – İnhisar
6102 sayılı TÜRK TİCARET KANUNU m. 105Kaynağı aç
MADDE 105- (1) Acente, aracılıkta bulunduğu veya yaptığı sözleşmelerle ilgili her türlü ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkili adına yapmaya ve bunları kabule yetkilidir. (2) Bu sözleşmelerden doğacak uyuşmazlıklardan dolayı acente, müvekkili adına dava açabileceği gibi, kendisine karşı da aynı sıfatla dava açılabilir. Yabancı tacirler adına acentelik yapanlar hakkındaki sözleşmelerde yer alan, bu hükme aykırı şartlar geçersizdir. (3) Acentelerin ad ve hesabına hareket ettikleri kişilere karşı Türkiye’de açılacak olan davalar sonucunda alınan kararlar acentelere uygulanamaz. II – Özel ve yazılı yetki gerektiren hâller

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2024/113 Esas ve 2025/389 Karar sayılı ilamına göre, yurt dışında kurulu yabancı bankanın Türkiye'deki temsilciliğinin bağımsız dava ehliyeti veya kanuni temsil yetkisi bulunmasa dahi, 6102 sayılı Kanun'un 103. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereği acente statüsünde sayılacağından yabancı şirketi temsilen dava açabilir ve yabancı şirkete izafeten temsilciliğe karşı dava açılabilir. Bu kapsamda temsilcinin dava açması veya aleyhine dava yürütülmesi için yabancı şirketten ayrıca bir vekaletname veya muvafakat alınması gerekmez.

Yabancı şirket şubeleri Türkiye'de ticari faaliyette bulunabilir mi?

Evet, yabancı şirketlerin Türkiye'deki şubeleri ticaret siciline tescil edilmek kaydıyla ticari faaliyette bulunabilir.

İrtibat bürosu ticari sözleşme veya satış yapabilir mi?

Hayır, 4875 sayılı Kanun m. 3/h uyarınca irtibat bürolarının ticari faaliyette bulunması yasak olup pazar araştırması, tanıtım ve denetim gibi sınırlı faaliyetleri yürütebilirler.

Yabancı şirket şubesi için Türkiye'de ikamet eden temsilci zorunlu mudur?

Evet, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 40. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca şube için yerleşim yeri Türkiye'de bulunan tam yetkili bir ticari mümessil atanması şarttır.

İrtibat bürosunun faaliyet izin süresi uzatılabilir mi?

Bölgesel yönetim merkezleri azami 10 yıl ve diğer faaliyetler azami 5 yıl süreyle uzatılabilir; ancak pazar araştırması veya tanıtım amacıyla kurulan büroların süresi uzatılmaz.

Yabancı şirket adına Türkiye'deki temsilciliğe karşı dava açılabilir mi?

Evet, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 103/1-b ve 105. maddeleri uyarınca acente statüsünde sayılan temsilciliğe, yabancı şirkete izafeten husumet yöneltilerek dava açılabilir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu