Uyarlama yargılaması, kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmünün verilmesinden sonra lehe bir kanun değişikliği gerçekleştiğinde, önceki hükümde sabit kabul edilen eyleme yeni kanunun uygulanarak sonuçların karşılaştırılması ve hükümlünün daha lehe düzenlemeden yararlandırılması amacıyla yürütülen tali bir yargılamadır. TCK m. 7/2 uyarınca, suçun işlendiği zaman ile sonradan yürürlüğe giren kanun hükümleri farklıysa failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 7Kaynağı aç
sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri
uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir
fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri
uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve
kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.
(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe
giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve
infaz olunur.
(3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/2
md.) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili
olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde
işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.
Yer bakımından uygulama
Yasal Dayanak ve Lehe Kanunun Belirlenmesi
TCK m. 7, zaman bakımından uygulama ilkesini düzenlemektedir. Birinci fıkraya göre, işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiil nedeniyle verilen ceza veya güvenlik tedbiri hükmünün infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar. İkinci fıkraya göre suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklıysa failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. Üçüncü fıkra ise hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar dışında infaz rejimine ilişkin hükümlerin derhal uygulanacağını öngörmektedir; bu fıkra 5377 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle değişikliğe uğramıştır.
5275 sayılı Kanun'un 98. maddesi, herhangi bir ceza normunun hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi hâlinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel düzenlemeyi içermektedir. Aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca mahkûmiyet hükmünün yorumunda duraksama olursa veya sonradan yürürlüğe giren kanun hükmünün TCK m. 7 kapsamında değerlendirilmesi gerekirse hükmü veren mahkemeden karar istenir; buna karşılık çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa ya da cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülürse infaz hâkimliğinden karar istenir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/82, K. 2019/71Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 6. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 113-509
Hükümlü …’ın nitelikli hırsızlık suçundan 765 sayılı TCK’nın 493/2 ve 522/1. maddeleri uyarınca 3 yıl 9 ay; ruhsatnamede sahtecilik suçundan aynı Kanun'un 350/1-son maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.12.2002 tarihli ve 1626-1148 sayılı hükümlerin, hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 23.05.2005 tarih ve 21780-5065 sayı ile ruhsatnamede sahtecilik suçundan zincirleme suç hükümlerinin uygulanmaması konusunda eleştirisi ile hükümlerin onanmasına karar verilmiştir.
5237 sayılı TCK'nın 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle hükümlünün durumunu yeniden değerlendiren Yerel Mahkemece, 02.12.2005 tarih ve 950-1000 sayı ile; hükümlünün nitelikli hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d. maddesi uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, ruhsatnamede sahtecilik suçundan ise yeniden değerlendirme yapılmasına yer olmadığına ve talebin reddine karar verilmiş, bu hükümlerinde hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 6. Ceza Dairesince 24.12.2009 tarih ve 14556-17437 sayı ile;
“1- Hükümlü hakkında hırsızlık suçu nedeniyle yapılan uyarlamada, suça konu malların toplam değerinin yüksek olması, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı, failin kasta dayalı kusurunun ağırlığı gibi etkenler gözetildiğinde, 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel ceza belirlenirken alt sınır aşılarak cezanın belirlenmesi gerektiği düşünülmeden, somut olaya da uygun düşmeyen 'suçun işleniş şekli ve özelliği' gibi soyut ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde uygulama yapılması,
2- Hükümlü hakkında sahtecilik suçu nedeniyle kurulan hüküm yönünden, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun'un 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 231/5-14. maddesi uyarınca yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,
” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise 22.06.2010 tarih ve 113-509 sayı ile;
"Mahkememizce yeni kanuna göre uyarlaması yapılan ve Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23.05.2005 tarih, 2003/21780 esas ve 2005/5065 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen hükümlü hakkındaki kararda 765 sayılı TCK'nın 493/2. maddesine göre verilen mahkumiyet kararında ceza alt sınırdan tayin edilmiştir.
Yeni Kanun ile karşılaştırma yapılırken ve yeni Kanun'da 765 sayılı Kanun'un 522. maddesi ile paralellik arz eden bir düzenlemenin olmaması göz önüne alınarak yeniden, yeni Kanun'un uygulanması da ceza alt sınırdan tayin edilmiştir.
Dolayısı ile kesinleşen eski kararda cezanın alt sınırdan tayini eleştiri konusu yapılmazken ve cezanın tayini sırasında bir takım kriterler getiren 5237 sayılı TCK'nın 61. maddesi ile yürürlükten kalkan 765 sayılı TCK'nın 29. maddesindeki kriterler arasında önemli bir farklılık da olmadan 5237 sayılı Kanun'un 61. maddesinde yazılan sözler tekrarlanarak alt sınırın aşılmamasının bozma nedeni yapılması mahkememizce usul ve kanuna aykırı bir görüştür, yasal dayanağı yoktur.
Ne yazık ki, 5237 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesi ile Yargıtay kimi ceza daireleri yeni kanunun uygulanması sırasında her yeni kanun maddesinin eski kanun maddeleri ile en ufak bir farklılık göstermeleri halinde, bozma nedeni yapılması eğilimi içine girdiği ve bir çok kararı bu şekilde doyurucu olmayan gerekçeler ile bozduğu gözlemlenmektedir.
Kaldı ki, mahkememizce verilen karar aleyhine bir temyiz yoktur, aleyhe temyiz olmadığı halde aleyhe kararın bozulması da CMK'nın hükümlerine aykırıdır.
Bu nedenlerle mahkememizce verilen eski kararda usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmamıştır.
Hükümlü hakkında sahtecilik suçundan oluşturulan mahkumiyet ile ilgili 5728 sayılı Kanun'un 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 231/5-14 maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının da bozma nedeni sayılmaması kanaatine varılmıştır.
Çünkü, Yargıtay 6. Ceza Dairesince kısmen onanan 31.12.2002 tarih 20901/1626 esas 2002/1148 sayılı kararımızda 647 sayılı Kanun'un 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığı, belirtilmiş olup ve bu husus da kesinleşmiştir.
647 sayılı Kanun'un 6. maddesinin uygulanmama koşulu ile CMK'nın 231/5. maddesinin uygulama koşulları arasında paralellik bulunmaktadır.
Şöyle ki, CMK'nın 231. maddesinde değişiklik yapan 5560 sayılı Kanun'un 23 ile CMK'nın 231. maddesine eklenen 6. fıkrada öngörülen koşullardan birisi,
a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması,
b) Mahkemece sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaat getirmesi,
c) Suç işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekmektedir.
Olayımızda hükümlünün yeniden suç işlemeyeceğine dair kanaat oluşmadığı eski kararda kabul edilmiştir. Dolayısı ile bu durumun yeniden değerlendirilmesi ve değerlendirilmesinin istenmesi ve bunun bozma nedeni yapılması da usul ve kanuna uygun değildir." şeklindeki gerekçe ile önceki 02.12.2005 tarihli hükümde olduğu gibi karar vermiştir.
Bu hükümlerin de hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.03.2012 tarihli ve 180301 sayılı "onama" istekli tebliğnamesi ve Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 06.05.2014 tarihli ve 10141-9139 sayılı görevsizlik kararıyla Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 333-776 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 07.02.2017 tarih ve 12-233 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d. maddesinde düzenlenen nitelikli hırsızlık suçundan hüküm kurulurken temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi,
2- Ruhsatnamede sahtecilik suçundan hüküm kurulurken hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanıp uygulanmayacağı hususunda değerlendirme yapılması,
Gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Hükümlü …'ın, 09.04.2001 tarihinde açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilemeyen Cevdet Koç adlı kişi ile birlikte mağdura ait 34 VE 0323 plakalı aracın kapısını sert bir cisimle kırarak çaldığı ve bu arabaya sahte ruhsatname düzenlediği iddiasıyla 765 sayılı TCK'nın 493/1-son, 522, 350/1-3-son, 36 ve 40. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda hükümlünün nitelikli hırsızlık suçundan 765 sayılı TCK'nın 493/2 ve 522. maddeleri uyarınca 3 yıl 9 ay; ruhsatnamede sahtecilik suçundan aynı Kanun'un 350/1-son ve 40. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve mahsuba karar verildiği, hükümlerin, temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 23.05.2005 tarih ve 21780-5065 sayı ile onanmasına karar verildiği bu suretle hükümlerin kesinleştiği, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde, hükümlü hakkında nitelikli hırsızlık ve ruhsatnamede sahtecilik suçlarından kurulup kesinleşen mahkûmiyet hükümleri için 765 sayılı TCK ve 5237 sayılı TCK'nın lehe ve aleyhe değerlendirilmesinin yapılarak nitelikli hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK; ruhsatnamede sahtecilik suçu için ise 765 sayılı TCK hükümlerinin lehe olduğu kanaati ile hükümlünün hırsızlık eylemi nedeniyle 5237 sayılı TCK'nın 142/2-d maddesi uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına; ruhsatnamede sahtecilik suçu için ise bu konuda yeniden değerlendirme yapılmasına yer olmadığına ve talebin reddine karar verildiği, bu hükümlerin hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay 6. Ceza Dairesince 24.12.2009 tarih ve 14556-17437 sayı ile; hırsızlık suçunda 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel ceza belirlenirken alt sınır aşılarak cezanın tayin edilmesi gerektiği düşünülmeden yazılı şekilde hüküm kurulması; sahtecilik suçunda ise 5271 sayılı CMK’nın 231/5-14. maddesi uyarınca yeniden değerlendirme yapılması gerektiğinden bahisle bozulmasına karar verildiği, bozma sonrası devam olunan uyarlama yargılaması sırasında hükümlünün hazır bulunduğu 22.06.2010 tarihli oturumda Yargıtay 6. Ceza Dairesinin bozma kararına karşı direnildiği, bu direnme kararının da hükümlü müdafisi tarafından, hükümlünün beraat etmesi ve lehine hükümlerin uygulanması gerektiğinden bahisle temyiz edildiği,
Hükümlünün nitelikli hırsızlık suçundan 765 sayılı TCK'nın 493/2 ve 522. maddeleri uyarınca temel ceza alt sınırdan tayin edilmek suretiyle sonuç olarak 3 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği, uyarlama yargılaması sırasında ise 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d maddesinin daha lehe olduğu ve yeni kanunda malın değerinin fahiş olmasının ayrıca bir artırım maddesi olarak düzenlenmediği belirtilip “suçun işleniş şekli ve özelliği” gerekçe gösterilmek suretiyle temel cezanın alt sınırdan tayin edildiği,
Sanık hakkında ruhsatnamede sahtecilik suçundan yapılan yargılama sonucunda “Sanık hakkında b ve c fıkralarında hükmedilen cezaların miktarı itibari ile paraya çevirme talebi içerisinde kalıyorlar ise de sanığını kişiliği ve özellikle verilecek cezanın paraya çevrilmesi halinde sanık üzerinde gerekli caydırıcılığı göstermeyeceği kanaatine varıldığından hakkında 647 sayılı yasanın 4. maddesi ve yine sonuçta verilen cezaların miktarı itibariyle 647 sayılı yasanın 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına” karar verildiği, uyarlama yargılaması sırasında ruhsatnamede sahtecilik suçu yönünden yeniden değerlendirme yapılmasına yer olmadığına ve talebin reddine karar verildiği, bu kararın hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece, hükümlü hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun değerlendirilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verildiği, Yerel Mahkeme ise; “647 sayılı Kanun’un 6. maddesinin uygulanma koşulu ile 5271 sayılı CMK’nın 231/5. maddesinin uygulama koşulları arasında paralellik bulunduğu, hükümlünün yeniden suç işlemeyeceğine dair kanaat oluşmadığının eski kararda kabul edildiği, dolayısıyla bu durumun yeniden değerlendirilmesinin istenmesinin ve bunun bozma nedeni yapılmasının usul ve yasaya aykırı olduğu,” gerekçesiyle ilk kararında direndiği,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1-Hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d. maddesinde düzenlenen nitelikli hırsızlık suçundan hüküm kurulurken temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesinin gerekip gerekmediği;
Hükümlünün işlediği nitelikli hırsızlık suçu 765 sayılı TCK’nın 493. maddesinin 2. fıkrasında 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasını; 5237 sayılı TCK’nın 142. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendinde ise uyarlama kararının verildiği tarihte 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezasını gerektirecek şekilde yaptırıma bağlanmış, temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler ise TCK'nın 61. maddesinin birinci fıkrasında;
“(1) Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suçun konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g) Failin güttüğü amaç ve saiki,
Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.” şeklinde düzenlenmiştir.
5237 sayılı TCK’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” biçimindeki hüküm ile de işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır.
Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nın 61. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Gerekçenin bu niteliği kararı aydınlatma, keyfiliği önleme ve tarafları tatmin etme özelliklerini taşımasının yanında, hâkimin, aşağı ve yukarı hadler arasında takdir yetkisini kullanırken TCK'nın 61. maddesinde düzenlenen kuralların dışına çıkıp çıkmadığının Yargıtayca denetleneceğini de göstermektedir.
Hâkim; olayın oluşu, olayın mağdurda yarattığı etki derecesi, mağdurun olay nedeniyle uğradığı zararın miktarı, olayın meydana gelişinde sanık veya sanıkların sergiledikleri ustalık derecesi, mağdurun ekonomik ve sosyal durumu itibarıyla zararı daha derin bir şekilde hissetmesi, olayın meydana geldiği yer ve zaman dilimi, mağdurun yaşı ve ekonomik, sosyal ve kültürel seviyesi; suçun işlenmesi sırasında kastın yoğunluğu, sanıkların organize bir şekilde hareket etmeleri gibi ana unsurları dikkate almak ve fiilin haksızlık içeriğiyle ve dosya kapsamıyla uyumlu bir ceza belirlemek zorundadır. Bu şekilde ceza adaletinin sağlanması, işlenen suçun haksızlık derecesi ve suçun işleniş biçimi ile verilen ceza arasındaki orantının makul bir şekilde dengelenmesi amaçlanacak, bu çerçevede, aynı suçu işleyenlerin aynı cezayı alması, farklı nitelikte suç işleyenlerin de, olayın içerdiği farklılıklar kapsamında farklı cezaları alması amaçlanarak hedeflenen ceza adaleti sağlanacaktır.
Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından kesinleşmiş hükümlerde lehe yasanın uygulanmasına ilişkin uyarlama yargılamasının niteliği üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır.
Ceza kanunlarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar, yürürlükten kalkmış bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesinde;
“İşlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuşsa icrası ve kanunî neticeleri kendiliğinden ortadan kalkar.
Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur.”,
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesinde ise;
"1- İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.
2- Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
3- Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
4- Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.”,
Şeklinde düzenlenmiştir.
Her iki maddede de; ceza hukukunun en önemli ilkesi olan, ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olması, “geçmişe etkili uygulama” veya “geçmişe yürürlük” ilkesine yer verilmiştir.
Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınacaktır.
Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda; “Adli para cezasını öngören kanunun, hapis cezasını kabul eden kanuna göre”, aynı nev’i ceza içeren kanunlardan; “Üst sınırların aynı olması hâlinde alt sınırı az olan kanunun”, “alt sınırları aynı olması hâlinde üst sınırı az olan kanunun” “alt ve üst sınırlarının farklı olması durumunda ise üst sınırı az olan kanunun” lehe olduğu kabul edilmektedir.
Lehe kanunun tespiti açısından bu ölçütlere yeni kriterler eklenmesi yönündeki görüş ve uygulamalar, öğreti ve yargısal kararlara da konu olmuş, değişen ceza mevzuatı karşısında dahi hâlen geçerliliğini koruyan 23.02.1938 tarihli ve 23–9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da, “Suçun işlendiği zamanın yasası ile sonradan yürürlüğe giren yasa hükümlerinin farklı olması hâlinde, her iki yasanın birbirine karıştırılmadan, ayrı ayrı somut olaya uygulanıp, her iki yasaya göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sonucuna göre lehte olanı uygulanmalı” şeklinde, lehe kanunun tespitinde başvurulacak yöntem belirtilmiştir.
Öğretide de anılan İçtihadı Birleştirme Kararındaki ilke benimsenerek, uygulanma olanağı bulunan tüm kanunların leh ve aleyhteki hükümleri birlikte ele alınarak somut olaya göre sonuçlarının karşılaştırılması gerekeceği ve sonunda fail bakımından daha lehe sonuç veren kanunun belirlenip hükmün buna göre verileceği görüşleri ileri sürülmüştür. (S. Dönmezer–S. Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, c. 1, 11. Bası, s. 167; S. Dönmezer, Genel Ceza Hukuku Dersleri, s. 64; M. E. Artuk- A. Gökçen– A. C. Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, c. 1, s. 221.)
Hukukumuzda lehe kanunun tespiti yöntemine ilişkin herhangi bir pozitif hukuk normunun bulunmaması nedeniyle, lehe kanun, 1412 sayılı CMUK'nın, mahkûmiyet hükmünün yorumunda doğan tereddüdün giderilmesi bakımından hâkimden karar istenmesi yöntemini düzenleyen 402. maddesi uyarınca yapılmakta iken, her ikisi de 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 04.11.2004 tarihli ve 5252 sayılı Kanun'un 9. maddesi ile 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 98 vd. maddelerinde, lehe kanunun saptanması ve uygulanmasında başvurulacak yöntemle ilgili ayrıntılı hükümler getirilmiştir.
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 98. maddesinin birinci fıkrasında; “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” hükmüne yer verilmiş, aynı Kanun'un 101. maddesinde ise, cezanın infazı sırasında, 98 ilâ 100. maddeler gereğince mahkemeden alınması gereken kararların duruşma yapılmaksızın verileceği ve bu kararların itiraza tabi olacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, 5275 sayılı Kanun'un 98. maddesi, herhangi bir ceza normunun, hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi hâlinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel bir düzenlemeyi içermektedir.
5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında ise; “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” hükmüne yer verilmiştir. Bu maddeyle, bir kanunun tamamen yürürlükten kaldırılıp yerine başka bir kanunun yürürlüğe girmesinden sonra lehe olan kanunun tespiti bakımından, sabit kabul edilen olaya, suçtan önceki ve sonraki kanunların ilgili tüm hükümlerinin birbirine karıştırılmaksızın bir bütün hâlinde uygulanıp ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesi ve bunların karşılaştırılması gerektiği yönünde özel bir düzenleme yapılmıştır. Ancak bu karşılaştırmada, hükmün tesisi aşamasında uygulanması gereken normlarla, hükmün infazına ilişkin normlar birlikte değil, ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Bu değerlendirmede hüküm tesisi aşamasında uygulanması gereken düzenlemelerin aynı kanun kapsamında bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, sadece bir kanun değil bir müesseseyle ilgili düzenlemelerin yer aldığı kanunlar birlikte değerlendirilecektir.
Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 27.12.2005 tarihli ve 162-173 sayılı kararında belirtildiği üzere, sonradan yürürlüğe giren kanunun, suçun unsurlarını değiştirmesi, suça etkili hâlleri yeniden düzenlemesi, ceza miktarlarını öncekinden farklı alt ve üst sınırlar arasında belirlemesi gibi durumlarda, kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bakımından doğuracağı sonucun bir mahkeme kararı ile saptanması gerekir. Bu durumda “mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılaması” veya kısaca “uyarlama yargılaması” denilebilecek bir yargılama faaliyetine ihtiyaç vardır. Her yargılama faaliyeti gibi bu da bir davanın varlığını gerektirir.
Bu yargılama gerçekleştirilirken, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılması, kanıt toplanması veya takdir hakkının öncekinden farklı biçimde ve kanunda öngörülen alt sınırın üzerinde ceza tayin edilerek kullanılması söz konusu ise ya da cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki kanun ile doğmuşsa, kanun koyucunun “derhal uygulanabilirlik” kavramıyla amaçladığının dışında kalan bu gibi hâllerde yargılamanın duruşmalı yapılması zorunludur. Bunun dışındaki hâllerde ise evrak üzerinde inceleme yapılarak karar vermek olanaklı hâle gelebilecektir.
Ancak duruşma açılarak yargılama yapılsa da, bu yargılama, sonraki kanunun lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü talî bir yargılama olup uyarlama yargılamasında önceki karar dışına çıkılamayacak, kesinleşen karardaki suça konu sabit eyleme uygulanma olanağı bulunan yeni kanundaki hükümler bütünüyle tatbik olunduktan sonra yeni kanunun lehe sonuç doğurduğunun saptanması hâlinde, hükümlünün bu sonuçtan faydalanması için infaza konu olabilecek nitelikte bir hüküm kurulmasıyla yetinilecektir.
Uyarlama yargılaması, ister 5252 sayılı Kanun'un 9. maddesine, isterse 5275 sayılı Kanun'un 98. maddesine göre yapılsın, yargılama sonucunda verilen karar esas itibarıyla infazı ilgilendiren ve etkileyen bir karar niteliğindedir. Uyarlama yargılamasının 5275 sayılı Kanun'un 98. maddesi uyarınca yapıldığı hâllerde verilen karar aynı Kanun'un 101. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna; 5252 sayılı Kanun'un 9. maddesine göre yapıldığı hâllerde ise, bu Kanun'da açık bir hüküm bulunmaması nedeniyle genel hükümler uygulanmak suretiyle temyiz yasa yoluna tabi olacaktır. 5252 sayılı Kanun'un 9. maddesinin uygulandığı hâllerde hükmün temyiz kanun yoluna tabi olması, verilen kararın infaza ilişkin bir karar olma niteliğini değiştirmeyecektir.
Bu belirlemeler ışığında, infaza ilişkin olan bu kararın kazanılmış hak kavramına konu olup olamayacağı sorununa gelince;
5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “aleyhe değiştirmeme yasağı” 1412 sayılı CMUK'nın, 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326. maddesinin son fıkrasında; “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” biçiminde düzenlenmiş, ceza usul hukukumuzda kazanılmış hakkı düzenleyen başka bir hükme yer verilmemiştir.
Görüldüğü üzere, anılan maddede aleyhe sonucu değiştirmeme ilkesi “sanıklar” yönünden kabul edilmiştir. Sanık, hakkında henüz kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan kişidir. Halbuki uyarlama yargılaması, hakkında kesinleşmiş ve infaz yeteneği bulunan bir hüküm verilmiş kişiler için söz konusudur. Bu nedenle uyarlama yargılamasında kazanılmış hak sadece kesinleşen ceza miktarıyla sınırlı olup hükümlüler hakkında aleyhe sonucu değiştirmeme ya da uygulamadaki adıyla kazanılmış hak ilkesinin uygulanması yasal düzenlemeler karşısında mümkün görünmemektedir.
Nitekim, ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 23.09.2003 tarihli, 160-216 sayılı ve 08.10.2002 tarihli, 179-354 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere yerleşmiş uygulamada, infaza ilişkin verilen kararların, “aleyhe sonucu değiştirmeme” ya da “kazanılmış hak” ilkesine konu olamayacağı kabul edilmektedir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Hükümlünün haksız şekilde eline geçirdiği anahtar ile mağdura ait suç tarihi itibarıyla 6 milyar TL değerinde olan 1999 model Peugeot 106 marka arabayı çalmak suretiyle üzerine atılı nitelikli hırsızlık suçunu işlediği olayda; suça konu arabanın ekonomik değerinin suç tarihi itibarıyla pek fahiş olduğundan bahisle sanık hakkında 765 sayılı TCK’nın 522. maddesi uyarınca artırım yapılmış, uyarlama yargılaması sırasında ise 5237 sayılı TCK döneminde malın ekonomik değerinin fahiş olması ayrı bir artırım maddesi olarak öngörülmediğinden ve önceki hükümde temel ceza alt sınırdan tayin edilerek Özel Dairece onandığından bahisle 5237 sayılı TCK’nın 142. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendine göre temel ceza alt sınırdan tayin edilmiş ise de 765 sayılı Kanun döneminde malın değerinin fahiş olması ayrı bir artırım maddesi olarak düzenlendiğinden aynı Kanun'un 29. maddesine göre temel ceza tayin edilirken bu durumun alt sınırdan ayrılma gerekçesi olarak kabul edilemeyeceği, 5237 sayılı TCK döneminde ise malın değerinin fahiş olması ayrıca bir artırım maddesi olarak öngörülmediğinden aynı Kanun'un 61. maddesinde “suçun konusunun önem ve değeri” şeklindeki ölçüt göz önünde bulundurularak arabanın değerinin fahiş olmasının temel cezanın tayininde göz önünde bulundurulabileceği ve hükümlü hakkında temel ceza tayin edilirken alt sınırdan uzaklaşılması gerektiği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu nitelikli hırsızlık suçundan kurulan hükmünün, hükümlü hakkında temel ceza tayin edilirken alt sınırdan uzaklaşılması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
2- Hükümlü hakkında ruhsatnamede sahtecilik suçundan hüküm kurulurken hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanıp uygulanmayacağı hususunda değerlendirme yapılmasının gerekip gerekmediği;
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralar ile büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanun'un 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanun'un 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tâbi kılınmıştır.
Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanun'un 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 6008 sayılı Kanun'un 7. maddesiyle maddenin 6. fıkrasının sonuna "Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez." cümlesi, 6545 sayılı Kanun'un 72. maddesiyle de maddenin 8. fıkrasına "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez." cümlesi eklenmiştir.
5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK'nın 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;
1) Suça ilişkin olarak;
a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması,
b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,
2) Sanığa ilişkin olarak;
a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması,
b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması,
c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,
d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,
e- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması,
Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulacaktır.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapılması için, yargılamanın herhangi bir sujesinin talepte bulunması şart değildir. Maddede öngörülen şartların oluşup oluşmadığı ve bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı hâkim tarafından her olayda resen değerlendirilip takdir edilmeli ve denetime imkân verecek biçimde kararda gösterilmelidir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinin objektif şartlarından biri, suçun işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesidir. Burada kast edilen maddi zarar olup, manevi zarar bu kapsamda değerlendirilmemelidir. Objektif şartlardan diğeri, sanığın suç tarihinden önce kasıtlı bir suçtan cezalandırılmamış olmasıdır. Daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmakla birlikte adli sicilden silinme şartları oluşmuş mâhkumiyet, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına kanuni engel oluşturmayacak, ancak bu durum, sanığın suç işleme hususundaki eğilimini belirleme yönünden mahkemece değerlendirmeye tabi tutulabilecektir.
Maddi zararın bizzat sanık tarafından giderilmesi gerekmeyip sanık adına ancak onun bilgisi ve rızası tahtında üçüncü kişiler tarafından tazmin, aynen iade veya eski hale getirme suretiyle karşılanması da mümkündür. Suçun işlenmesiyle herhangi bir zararın doğmadığı ya da zarar doğurmaya elverişli olmayan suçlar yönünden ise bu şart aranmayacaktır.
Zarar belirlenirken hâkim, ceza muhakemesinde şahsi hak davasına yer verilmediği gerçeğini göz önünde bulundurarak, kanaat verici basit bir araştırma yapmalı, hukuk hâkimi gibi gerçek zararı tam anlamıyla tespit etmeye çalışmamalıdır. Zira CMK'nın 231. maddesindeki düzenleme, kişinin ileride hukuk mahkemesinde bir şahsi hak davası açmasına ve giderilmediğini düşündüğü gerçek zararın kalan kısmına hükmedilmesini istemesine engel değildir.
Zararın herhangi bir araştırma yapılmaksızın herkes tarafından kolaylıkla belirlenebileceği durumlarda sanığın, zarar görenin talebi veya mahkemenin ihtarı olmaksızın kendiliğinden zararı gidermesi gerekmektedir. Bunun yanında, bazı olaylarda, zararın tespiti teknik bilgi gerektirdiğinden, ancak konusunun uzmanı bilirkişiler aracılığıyla belirlenebilmektedir. Bu gibi durumlarda zararın miktarı hâkim tarafından belirlenemiyorsa, bilirkişi incelemesi yaptırılmalı ve zararın karşılanması konusunda iradesini gösteren sanıktan belirlenen bu miktar zararı giderip gidermeyeceği açıkça sorulduktan sonra, sonucuna göre hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı tartışılmalıdır.
Bununla birlikte, 5271 sayılı CMK’nın 231/6-b maddesindeki “Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması” şeklindeki düzenleme ile kanun koyucu, suça ve faile ilişkin tüm objektif şartları taşıyan herkes için mutlak surette hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerektiğini kabul etmeyip, hâkime belirli ölçüler içerisinde bir takdir hakkı tanımıştır. Ancak, sanığın yeniden suç işleyip işlemeyeceği hususundaki değerlendirmenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli gerekçe içermesi ve bu gerekçenin hükümde yer alan hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi, ertelenmesi ve takdiri indirim uygulamalarında dayanılan gerekçe ile çelişkiye neden olmaması gerekir.
Cezanın kişiselleştirilmesi nedenini oluşturan 647 sayılı Kanun’un 4 ve 6. maddelerinin uygulanma koşulları ile 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrasındaki koşullar benzer olmakla birlikte farklılık arz etmektedir.
647 sayılı Kanun’un 4. maddesinin uygulanmasındaki ölçüt, suçlunun kişiliği, sair hâlleri ve suçun işlenmesindeki özellikler olup, 6. maddesinin uygulanmasında ise geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki eğilimidir.
5271 sayılı Kanun’un 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi için aranan koşul ise; sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışlarıdır.
Görüldüğü gibi, 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesindeki ölçütler daha geniş olup, hâkime daha geniş bir taktir yetkisi tanımaktadır. Maddelerin uygulanma koşullarındaki farklılıklar dahi, yeni bir değerlendirme ve taktiri zorunlu kılmaktadır. Bu değerlendirme ve taktir de inceleme mercilerince değil, hüküm mahkemelerince yapılarak yeni bir yasayolu denetimine konu olmalıdır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Hükümlünün sabit olan eylemi, ruhsatnamede sahtecilik suçunu oluşturmakta olup, atılı suç gerek hükmolunan 1 yıllık hapis cezası miktarı gerekse suç niteliği yönünden 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamında kaldığı ve mağdurun bu suçtan dolayı herhangi bir zararının bulunmadığı anlaşılmakla, kasıtlı bir suç işlemediği saptanan hükümlü hakkında, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin yukarıda açıklanan subjektif şartın Yerel Mahkemece değerlendirilerek hükümlünün hukuki durumunun belirlenmesinde zorunluluk bulunduğu, hükümlü hakkında, kesinleşen hükümde 647 sayılı Kanun’un 4 ve 6. maddelerinin uygulanmamış olması da, hükümlü hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun değerlendirilmesine engel teşkil etmeyeceği, zira 647 sayılı Kanun’un 4 ve 6. maddelerinin uygulanma koşulları ile 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrasındaki koşulların farklı olduğu anlaşıldığından, Yerel Mahkemece, hükümlü hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanıp uygulanamayacağına yönelik değerlendirilme yapılması gerektiği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, ruhsatnamede sahtecilik suçunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun tartışılması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 22.06.2010 tarihli ve 113-509 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, hükümlü hakkında nitelikli hırsızlık suçundan temel ceza tayin edilirken alt sınırdan uzaklaşılması ve ruhsatnamede sahtecilik suçunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun tartışılması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 05.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık bakımından oy birliğiyle karar verildi.
5275 sayılı CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN m. 98Kaynağı aç
(1) a) Mahkûmiyet hükmünün yorumunda duraksama olursa veya sonradan
yürürlüğe giren kanun hükmünün Türk Ceza Kanununun 7 nci maddesi kapsamında
değerlendirilmesi gerekirse, hükmü veren mahkemeden,
b) Çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa ya da cezanın kısmen
veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülürse, infaz
hâkimliğinden,
duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi
için karar istenir.
(2) Birinci fıkra uyarınca yapılan
başvurular cezanın infazını ertelemez. Ancak, mahkeme veya infaz hâkimliği
olayın özelliğine göre infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar
verebilir.
Birden fazla hükümdeki cezaların toplanması
Lehe hükmün belirlenmesinde 5252 sayılı Kanun'un 9/3. maddesi belirleyici bir ölçüt koymaktadır: lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir. Bu kural, her kanunun kendi bütünlüğü içinde ayrı ayrı tatbik edilmesini gerektirir; iki kanunun seçilmiş hükümleri birleştirilerek üçüncü bir uygulama türetilmez. Bu karşılaştırmada, hükmün tesisi aşamasında uygulanması gereken normlarla hükmün infazına ilişkin normlar birlikte değil ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulur.
5252 sayılı TÜRK CEZA KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUN m. 9Kaynağı aç
hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği
hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.[9]
(2) Birinci fıkra hükmü, 1
Haziran 2005 tarihinden önce verilip de Yargıtay tarafından lehe olan hükümlerin
uygulanması hususunda değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesiyle bozularak mahkemesine
gönderilen hükümler hakkında da uygulanır.
(3) Lehe olan hüküm, önceki
ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.
(4) (Ek fıkra: 11/5/2005
– 5349/4 md.) Kesin hükümle sonuçlanmış olan davalarda, sonradan yürürlüğe giren
bir kanunla ilgili olarak lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan
yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.
İnfazın ertelenmesi veya
durdurulması
5252 sayılı Kanun m. 9/4 uyarınca, kesin hükümle sonuçlanmış davalarda sonradan yürürlüğe giren kanunla ilgili lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz. Bu düzenleme, çok önce kesinleşmiş hükümlerin zamanaşımı gerekçesiyle uyarlama dışında bırakılmasını önlemektedir.
Uyarlama Yargılamasının Niteliği ve Sınırları
Uyarlama yargılaması, sonraki kanunun lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının belirlenmesiyle sınırlı, kendine özgü tali bir yargılamadır. Bu yargılamada önceki hükümde kesinleşmiş olan maddi vakıanın dışına çıkılamaz. Mahkeme, sabit kabul edilen eyleme yeni kanunun hükümlerini bütünüyle tatbik ederek lehe bir sonuç doğurup doğurmadığını saptar ve infaza konu olabilecek nitelikte bir hüküm kurmakla yetinir. Yeni kanunun lehe sonuç doğurduğu belirlendiğinde sonraki kanuna göre uygulama yapılır; aksi belirlendiğinde önceki hükümde değişikliğe yer olmadığına, başka deyişle uyarlama davasının reddine karar verilir. Yeniden olay yargılaması gerektiren ayrıksı durumların bu genel sınırın dışında kalabileceği de gözetilmelidir.
Uyarlama sonucunda verilen yeni hüküm usulüne uygun biçimde kesinleştiğinde, önceki hükmün infaza dayanak olan hüküm bölümü ortadan kalkar. Bundan böyle infaz birimleri yalnızca uyarlama hükmünün hüküm fıkrasını esas alarak işlem yürütmek durumundadır. Uyarlama yargılaması sonucunda verilen karar, bu yönüyle esas itibarıyla infazı ilgilendiren ve etkileyen bir karar niteliği taşımaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2015/38, K. 2018/689Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 69-17
Dolandırıcılık suçundan hükümlü …'ün 765 sayılı TCK'nın 503/1, 81/2 ve 40. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay hapis ve 855.000.000 TL ağır para cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.02.2004 tarihli ve 69-17 sayılı hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Hükmün infazı sırasında 5237 sayılı TCK'nın 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle Silivri Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.03.2012 tarih ve 7-3496 sayı ile; hükümlünün hukuki durumunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmesi yönünde talepte bulunulması üzerine dosyayı yeniden ele alıp duruşmalı olarak uyarlama yargılaması yapan Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesince 11.09.2012 tarih ve 69-17 sayı ile; hükümlünün, 5237 sayılı TCK’nın 157/1, 52/2, 53/1 ve 58/7. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, ayrıca hükümlü hakkında aynı Kanun'un 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiştir.
Hükmün, hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 07.05.2014 tarih ve 7694-9093 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.11.2014 tarih ve 2014/371893 sayı ile;
“…Benzer bir olayda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 05.06.2012 tarih 2012/6-318 E.-2012/217 K. sayılı kararında '25.11.2003 tarihinde işlenen nitelikli yağma suçundan hüküm kurulurken 5237 sayılı TCK hükümleri lehe kabul edilerek yapılan uygulamada, suç tarihinde yürürlükte bulunmayan, aleyhe olan ve infazı ilgilendiren 58. maddenin uygulama olanağı bulunmadığından, sanık hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına dair yerel mahkeme hükmü ile bu hükmün onanmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetli olmadığından kaldırılmasına' karar verilmiş olması karşısında, Bakırköy İlamat ve İnfaz Savcılığının talebi yerinde görülmüş, ayrıca mahkemenin yine aynı Ek kararında 'Sanığın tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2002/608 Esas sayılı dosyasından mahsup edildiği anlaşılmakla sanık hakkında TCK'nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına' denilmiş ise de, bu hususun infaz aşamasını ilgilendirmesi, infaz ve mahsup işlemlerinin karmaşıklığı ve hatalı hesaplama yapılabilmesinin her zaman mümkün olması karşısında, hükümlü aleyhine bir sonuç doğmaması için, infaz aşamasındaki işlemler yönüyle bağlayıcı olacak tarzdaki bu cümlenin de hükümden çıkartılmasının uygun olacağı düşünülmüş, Bakırköy İlamat ve İnfaz Savcılığının bu yöndeki talebi de yerinde görülerek itiraz yoluna gidilmesine karar verilmiştir.
Açıklanan nedenlerle;
…Yargıtay 15. CD'nin 07.05.2014 tarih ve 2014/7694 E- 2014/9093 K. sayılı onama kararının kaldırılarak, Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 11.09.2012 tarih ve 2003/69 E- 2004/17 K. sayılı Ek kararındaki 'Sanığın sabıkasında geçen Bakırköy 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/615 Esas ve 2002/521 Karar sayılı ilamı ile mükerrir olduğu anlaşılmakla TCK'nın 58/7. maddesi gereğince mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına' cümlesi ile devamındaki 'Mahkememiz dosyasında tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 Esas sayılı dosyasından mahsup edildiği anlaşılmakla sanık hakkında TCK 63. madde uygulanmasına yer olmadığına' cümlesi çıkartılmak suretiyle, hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği,” görüşüyle, itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 22.12.2014 tarih ve 22577-21744 sayı ile; itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 04.04.2003 tarihinde işlenen dolandırıcılık suçundan uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken;
1-5237 sayılı TCK'nın lehe olduğunun kabul edilmesi hâlinde, hükümlü hakkında aynı Kanun'un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanma imkânının bulunup bulunmadığının,
2-5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesinin infazda karışıklık oluşturup oluşturmayacağının, buna bağlı olarak mahsubun kararda mı gösterilmesi, yoksa kararda bu hususun infaz aşamasında gözetilebileceğine temas edilmesiyle mi yetinilmesi gerektiğinin,
Belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğinden;
Yargılama konusu suçun 04.04.2003 tarihinde işlendiği,
Hükümlünün adli sicil kaydında mevcut olup Yerel Mahkemece tekerrüre esas alınan, dolandırıcılık suçundan Bakırköy 6. Asliye Ceza Mahkemesince 24.06.2002 tarih ve 615-521 sayı ile, 765 sayılı TCK'nın 503/1, 522, 523/1 ve 40. maddeleri uyarınca verilen 2 ay hapis ve 45.000.000 TL ağır para cezasına ilişkin ilamın 01.07.2002 tarihinde kesinleştiği, bu ilamın 10.07.2002 tarihinde infaz edildiği,
Soruşturma aşamasında, Bakırköy 5. Sulh Ceza Mahkemesince 14.05.2003 tarih ve 2003/140 sayı ile tutuklanmasına karar verilen hükümlünün yargılama aşamasında 13.11.2003 tarihli duruşmada tahliye edildiği,
Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesince 27.04.2004 tarihli ve 2004/23 sayılı müteferrik karar ile hükümlünün tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 esas sayılı dosyasından verilen cezasından mahsubuna karar verildiği,
Yerel Mahkemece uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK hükümleri lehe kabul edilerek uygulama yapıldığı ve hükümlünün sabıkasında yer alan ilamın tekerrüre esas alınarak cezasının anılan Kanun'un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine; ayrıca hükümlünün tutuklu kaldığı sürelerin Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002/608 esas sayılı dosyasından mahsup edildiği gerekçesiyle de hükümlü hakkında aynı Kanun'un 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği,
Anlaşılmıştır.
Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
1- Uyarlama yargılaması sonucunda hüküm kurulurken 5237 sayılı TCK'nın lehe olduğunun kabul edilmesi hâlinde, hükümlü hakkında aynı Kanun'un 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanma imkânının bulunup bulunmadığı;
5237 sayılı TCK'nın “Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular” başlıklı 58. maddesi;
“(1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi hâlinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez.
(2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı;
a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl,
b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl,
Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz.
(3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur…
(6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır…” şeklindedir.
Buna göre, tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükmün kesinleşmesi ve ikinci suçun kesinleşmeden sonra işlenmesi yeterli olup, cezanın infaz edilmiş olmasına gerek bulunmamaktadır. Ancak kanun koyucu tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki cezanın infaz edilmesi koşulunu aramadığı hâlde, infazdan sonra belirli bir sürenin geçmesi hâlinde tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını hüküm altına almıştır. Buna göre, beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasına mahkûmiyet hâlinde ise cezanın infaz tarihinden itibaren üç yıl geçmekle tekerrür hükümleri uygulanmayacak, bu süreler cezanın infaz tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır.
Tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesinin sonucu olarak; mükerrir sanık hakkında, sonraki suç nedeniyle kanun maddesinde seçimlik ceza olarak hapis veya adli para cezası öngörülmüşse hapis cezasına hükmolunması, hükmolunan cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesi ve hükümlü hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması gerekmektedir.
Mükerrirlere özgü infaz rejimi ise, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un 108. maddesinde düzenlenmiş ve bunlar hakkında koşullu salıverilme süresi, süreli hapis cezasında cezanın dörtte üçü olarak belirtilmek suretiyle infaz koşulları ağırlaştırılmıştır.
765 sayılı TCK’da cezanın artırım nedeni olarak öngörülmüş iken, yeni sistemde koşullu salıverilme süresini de etkileyecek şekilde bir infaz rejimi kurumu olarak düzenlenmiş olan tekerrüre ilişkin hükümlerin, 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş suçlarla ilgili olarak yapılan uyarlama yargılaması sonucunda 5237 sayılı TCK’nın lehe kabul edilmesi hâlinde, aleyhe düzenleme içermesi ve infazı ilgilendirmesi nedeniyle uygulama olanağı bulunmamaktadır.
Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 11.10.2011 tarih ve 179-211 ile 05.06.2012 tarih ve 318-217 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesi uyarınca kişinin mükerrir sayılması için ilk hükmün kesinleşmesinden sonra ikinci suçun 1 Haziran 2005 tarihinden sonra işlenmesi yeterli olup, ilk suçun 1 Haziran 2005 tarihinden önce veya sonra işlenmesinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. İkinci suçun 01 Haziran 2005 tarihinden önce işlendiği durumlarda ise 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesinin uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Hükümlü hakkında 04.04.2003 tarihinde işlediği dolandırıcılık suçundan yapılan uyarlama yargılaması sonucunda, lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK hükümlerine göre yeniden hüküm oluşturulurken suç tarihinde yürürlükte bulunmayan, aleyhe olan ve infazı ilgilendiren 5237 sayılı TCK'nın 58/7. maddesinin uygulanma imkânının bulunmadığı kabul edilmelidir.
2- 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesinin infazda karışıklık oluşturup oluşturmayacağı, buna bağlı olarak mahsubun kararda mı gösterilmesi, yoksa kararda bu hususun infaz aşamasında gözetilebileceğine temas edilmesiyle mi yetinilmesi gerektiği;
Tutuklama, ceza yargılamasının güvenli yürümesini ve amacına erişmesini sağlamaya yönelik ve yargılama hukuku açısından zorunlu hâllerde hâkimin verdiği karara dayanan bir önlemdir. Yargılamadaki amaca göre önleyici bir koruma önlemi olduğu kadar kişi özgürlüğü ve güvenliğini kısıtlayan bir içerik de taşımaktadır. Bu nedenle mukayeseli hukukta, sistemler ve sistemlerin dayandığı prensipler farklı olmakla birlikte, kendisine ceza verilmiş olan şahsın, bu cezasından daha önce sınırlandırılmış özgürlük sürelerinin hükmedilen cezasından indirilmesi kabul edilmiştir. Mevkufiyetin (tutukluluğun) mahsubu olarak adlandırılan bu kurumdan amaç, kendisine ceza verilmiş mahkûmun bu cezasından daha evvel çekilmiş, özgürlüğü sınırlayıcı önlemler nedeniyle özgürlüğünden yoksun kaldığı sürelerin tamamen veya kısmen indirilmesinden ibarettir.
Mahsubun hukuki esası hakkında, bu kurumun cezanın hafifletilmesi nedenlerinden biri olduğu, evvelce çekilmiş bir ceza olduğu, hususi af olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmakta ise de, mahsup, suçlu olduğu henüz kesin olarak bilinmeyen kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılması dolayısıyla ortaya çıkan haksızlıkları gidermek için başvurulan ve kişisel özgürlükleri anayasal düzeyde güvence altına alan, önleyici amaçlarla yoksun bırakılan özgürlüğün iadesi için kabul edilen hukuki bir kurumdur. (Kayıhan İçel, Mevkufen Geçen Müddetin Ceza Mahkûmiyetlerinden Mahsubu, İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 29, Sayı: 3, s. 569)
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılan 765 sayılı TCK'nın 40/1. maddesindeki “Hüküm katiyet kesbetmeden evvel vukubulan mevkufiyet ceza mahkumiyetlerinden indirilir.” ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesindeki “Hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün haller nedeniyle geçirilmiş süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir. Adlî para cezasına hükmedilmesi durumunda, bir gün yüz Türk Lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır.” hükümleri ile, her iki Kanunda da mahsubun mecburiliği (hukukî) sistemi kabul edilmiştir. Bu sisteme göre, mahkûm kusuru ile tutuklu kalmış olsa dahi, tutukluluk süresinin verilen cezadan indirilmesi zorunludur. Bu sistemde hakimin görevi, indirim yapılması için gerekli yasal koşulların doğup doğmadığını kontrol etmekten, doğmuş ise yapılan indirimin hesabında hata yapılıp yapılmadığını denetlemekten ibarettir.
Ancak 765 sayılı TCK'nın 40. maddesindeki mevkufiyet (tutukluluk), teknik anlamda, tutuklama müzekkeresine dayanılarak özgürlüğün sınırlandırılması anlamında dar yorumlanmayıp, “Bir suç dolayısıyla suçlunun hürriyetinin sınırlandırılması mahiyetinde ve o maksatla geçirdiği süre” şeklinde geniş yorumlanmalıdır. Nitekim bu husus, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinde, hükmün kesinleşmesinden önce gerçekleşen ve şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün haller nedeniyle geçirilmiş sürelerin, hükmolunan hapis cezasından indirileceği hükme bağlanmakla, yasal bir temele oturtulmuştur.
Görüldüğü gibi, 765 sayılı TCK'nın 40 ve benzer düzenlemeleri içeren 5237 sayılı TCK'nın 63. maddeleri uyarınca, mahkûmiyet hükmü kesinleşmeden önce gerçekleşen tutukluluk veya özgürlüğün kısıtlanması sonucunu doğuran tüm süreler ceza mahkûmiyetinden indirilecektir.
Tutuklu kalınan sürenin mahkûmiyetten mahsup edilebilmesi için, tutukluluğun mahsup yapılacak suça konu mahkûmiyete ait olması gerekmeyip, sanığın tutuklu kaldığı suçtan dolayı verilecek hükmün kesinleşmesinden önce, işlemiş olduğu diğer bir suç nedeniyle de tutuklu kalınan sürenin mahsubu olanaklıdır. Burada önemli olan husus, mahsuba konu mahkûmiyete ait suçun, tutuklu kalınan suçtan verilen hükmün kesinleşmesinden önce işlenmesi olup, bunun da temel nedeni, sanığın daha önceden tutuklu kaldığı süreye güvenerek, yeniden bir suç işlemesine engel olmak düşüncesidir.
Ceza Genel Kurulunun 28.05.2013 tarihli ve 42-272 sayılı kararında belirtildiği üzere; uyarlama yargılamasında yeni kanunun lehe sonuç doğurduğu belirlendiğinde sonraki kanuna göre uygulama yapılması, aksi belirlendiğinde ise önceki hükümde değişikliğe yer olmadığına, başka bir deyişle uyarlama davasının reddine karar verilmesi gerekir. Mahkeme, ulaştığı sonuca göre beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve davanın düşmesi kararlarından birine hükmedecek, uyarlama isteminin reddi hariç, usûlünce kesinleştiğinde, önceki hükmü ortadan kaldıracak ve gerektiğinde infaza konu olabilecek olan yeni kararın 5271 sayılı CMK’na göre hüküm fıkrasında bulunması zorunlu unsurları taşıması gerekecektir.
Diğer bir ifadeyle, uyarlama yargılaması sonucunda verilen ve önceki mahkûmiyet hükmünde değişiklik yapan yeni hüküm usulüne uygun biçimde kesinleştiğinde, öncekinin infaza dayanak tutulacak hüküm bölümü ortadan kalkacak ve infaz sırasında infaz işlemleriyle sorumlu birimlerin sadece ve yalnız uyarlama hükmünün hüküm fıkrasıyla yetinerek işlemlerini yürütmeleri gerekecektir.
Bununla birlikte, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama” başlıklı 98/1. maddesinde, “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” hükmüne yer verilip, aynı Kanunun 101. maddesinde ise, cezanın infazı sırasında, 98 ilâ 100 üncü maddeler gereğince mahkemeden alınması gereken kararların duruşma yapılmaksızın verileceği ve bu kararların itiraza tabi olacağı belirtilmiştir. 5275 sayılı Kanun'un 98/1. maddesinin uygulanma koşulları ise, madde gerekçesinde; “Madde ile infazı söz konusu olabilen yani kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının yorumunda, içeriğinin belirlenmesinde veya çektirilecek cezanın hesabında tereddüt edilirse yahut hükümlünün adının yanlış yazılması gibi bir nedenle cezanın infaz olunmayacağı ileri sürülürse veya sonradan yürürlüğe giren kanun lehe ise yerine getirilecek cezanın belirlenmesi veya tereddütün giderilmesi için, bir karar alınmak üzere yargılama makamına başvurulması hususları düzenlenmiştir.” şeklinde açıklanmıştır.
Bu nedenle, uyarlama yargılaması sonucunda verilmiş olsa bile infaz aşamasına ilişkin olan mahsubun mahkemece hiç belirtilmemesinin ya da infaz aşamasında gözetilebileceğine karar verilmesinin sonuca etkili olmayacağı ve tek başına bozma nedeni yapılamayacağı kuşkusuzdur. Özel Dairelerin yerleşmiş uygulamaları da bu yöndedir.
Ancak, 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi şeklindeki bir hükmün, mahsubun kararda hiç gösterilmemesi hâlinden veya infaz aşamasında gözetilebileceğine karar verilmesinden farklı olarak, kısıtlayıcı bir anlam taşımak suretiyle infazda karışıklığa yol açma, en önemlisi de hak kaybına neden olma ihtimali bulunmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Mahkûm olduğu suç nedeniyle 13.05.2003 tarihinde gözaltına alınan ve 14.05.2013-13.11.2003 tarihleri arasında da tutuklu kalan hükümlü hakkında yapılan uyarlama yargılaması sonucunda, 5237 sayılı TCK hükümleri lehe kabul edilerek yapılan uygulamada, sadece bu yargılamadaki tutukluluk sürelerine hasren de olsa 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesinin infazı kısıtlayacağı ve infazda karışıklık oluşturacağı gibi hak kaybına da neden olabileceği, zira Yerel Mahkemenin mahsup uygulamama gerekçesinde belirttiği dosyadaki hükümlünün cezasından mahsubuna karar verilen sürelerin değişik nedenlerle kısmen veya tamamen infaz edilememe ihtimalinin bulunduğu, kaldı ki sözü edilen dosyada sadece tutuklulukta geçen sürelerin mahsup edilip hükümlünün gözaltında geçirdiği sürenin mahsup edilmediği anlaşıldığından, Yerel Mahkemece 5237 sayılı TCK'nın 63. maddesinin hükümlü hakkında uygulanmamasına karar verilmesinin yerinde olmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının her iki uyuşmazlık bakımından kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve Yerel Mahkeme hükmünün, hükümlü hakkında koşulları bulunmayan 5237 sayılı TCK’nın 58/7. maddesinin uygulanması ve aynı Kanunun 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi isabetsizliklerinden bozulmasına, ancak bu hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, Yerel Mahkeme hükmünün düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2-Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 07.05.2014 tarihli ve 7694-9093 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3-Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.09.2012 tarihli ve 69-17 sayılı hükmünün;
Hükümlü hakkında, 5237 sayılı TCK'nın mükerrirlere özgü infaz rejimini düzenleyen 58/7. maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi ve aynı Kanun'un mahsubu düzenleyen 63. maddesinin uygulanmamasına karar verilmesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,
Ancak, yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu hususların, 1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün görüldüğünden, hüküm fıkrasından, hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK'nın 58/7. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanması ile aynı Kanun'un 63. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına ilişkin kısımların çıkarılması ve hüküm fıkrasının ilgili kısmına “Hükümlünün gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin TCK'nın 63. maddesi uyarınca cezasından mahsubunun infaz aşamasında gözetilmesine” ibarelerinin eklenmesi suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 4-Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 25.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Başvuru Yolu ve Yargılama Usulü
Uyarlama yargılaması, kesinleşmiş hükmü veren mahkemeye dilekçe verilmesi yoluyla başlatılabileceği gibi mahkemece resen de ele alınabilir. 5275 sayılı Kanun m. 98/2'ye göre yapılan başvuru cezanın infazını kendiliğinden ertelemez; ancak mahkeme veya infaz hakimliği olayın özelliğine göre infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir. Bu hüküm 14/4/2020 tarihli 7242 sayılı Kanun'un 41. maddesiyle değiştirilmiştir.
Yargılama kural olarak duruşmalı yapılmalıdır; bazı hâllerde ise evrak üzerinden de karar verilebilir. Hükümlü duruşmaya davet edilir; davetiyenin tebliğine karşın gelmediğinde ya da aramalara rağmen tebligat yapılamadığında yokluğunda duruşmaya devam edilerek karar verilebilir. Olay yargılaması yapılması gereken hâllerde ise savunma hakkının kısıtlanamayacağı ilkesi gereği hükümlünün duruşmada hazır bulundurulması ve dinlenmesi gerekir. 5252 sayılı Kanun m. 9/1, 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümler bakımından TCK'nın lehe hükümlerinin derhal uygulanabileceği hâllerde duruşma yapılmaksızın da karar verilebileceğini öngörmektedir; 1 Haziran 2005 tarihinden sonra kesinleşen hükümler bakımından ise 5275 sayılı Kanun m. 98 uygulanır.
Uyarlama hükmünde yalnızca ceza yeniden belirlenmekle yetinilemez; suç eşyası hakkında müsadere ve yargılama giderleri de hükümde ayrıca gösterilmek zorundadır. Bu hususlar hakkında kesinleşmiş önceki hükme atıf yapmak hatalı uygulama sayılmaktadır.
Kesinleşmemiş Hükümler ve Kanun Yararına Bozma ile İlişki
Henüz kesinleşmemiş hükümler istinaf veya temyiz gibi olağan kanun yollarından geçtikten sonra şartları varsa uyarlama yargılamasına konu olabilirler. Kanun yararına bozma yolunun konusu ise farklıdır: bu olağanüstü yol, kesinleşen hükümde verildiği zaman yürürlükte bulunan hukuka aykırılıkların giderilmesiyle sınırlıdır. Sonradan gerçekleşen kanun değişikliklerine dayanılarak bu yola başvurulamaz; Yargıtay da kanun yararına bozma kararını bu gerekçeyle veremez. CMK m. 309/1 ise bu yolu Adalet Bakanlığı'nın talebiyle, istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen kararlardaki hukuka aykırılıklara karşı öngörmektedir.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 309Kaynağı aç
veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka
aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca
bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.[144]
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya
hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine
verir.
(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse,
karar veya hükmü kanun yararına bozar.
(4) Bozma nedenleri:
a) 223 üncü maddede tanımlanan ve
davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren hâkim veya
mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir.
b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya
savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine
ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama
sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan
cezadan daha ağır olamaz.
c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise,
aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez.
d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını
gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini
gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder.
(5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kanun yararına başvurması
İnfazı Tamamlanmış Hükümlerde Uyarlama
İnfazı tamamlanmış hükümlerin uyarlama yargılamasına konu edilip edilemeyeceği konusunda kanunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır; bu durum uygulamada kuşkulara yol açmıştır. Yargıtay 2. Ceza Dairesi'nin E. 2014/1330, K. 2015/799 sayılı kararında, hükümlünün cezasının infaz edilmiş olmasını salt bu gerekçeyle uyarlama yargılaması yapılmasına engel olarak gösteren mahkeme kararı yasal olmayan gerekçeye dayandığı için bozulmuştur. Yargıtay 19. Ceza Dairesi'nin E. 2016/570, K. 2017/5084 sayılı kararında ise sonraki kanunun cezası infaz edilmiş hükümlü açısından lehe bir durum oluşturup oluşturmayacağının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi, E. 2014/1330, K. 2015/799Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ : Hırsızlık
Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Hükümlünün yüzüne karşı verilen hükümde, kararın itiraza tabi olduğu belirtilerek yasa yolu bildiriminde hükümlünün yanıltıldığı, dolayısıyla yasa yolu bildiriminin yöntemince yapılmadığı ve hükümlünün öğrenme üzerine 30.10.2012 tarihinde yaptığı temyiz isteminin süresinde olduğu kabul edilerek yapılan incelemede;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.02.2009 tarih ve 2008/5-220 E., ve 2009/28 K. sayılı kararında belirtildiği gibi infazı tamamlanmış olan hükümlerin uyarlama yargılamasına konu edilip edilemeyeceği hususunda açık bir düzenleme bulunmaması nedeniyle, infaz edilmiş hükümlerin uyarlama yargılamasına konu edilip edilemeyeceği kuşkulara yol açmış ise de, yasanın infaz edilmiş hükümlere infazdan sonra da bir takım sonuçlar bağladığı, bu anlamda lehe yasanın belirlenerek uygulanmasının, hakkındaki hüküm infaz edilmiş olan hükümlüler açısından da “lehe durumlar oluşturabileceği” ve hükümlünün böyle bir istemde bulunmasında hukuki yararı bulunacağı gözetilerek, 5252 sayılı Yasa'nın 9/3. maddesi uyarınca, hükümlü yararına olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle bulunacağından, dosya içeriğine göre hükümlünün eylemine uyan 765 sayılı TCK’nın 493/1-son maddesi ile 5237 sayılı TCK’nın 142/2-d, 116/2, 119/1-c maddeleri uyarınca uygulama yapılıp, her iki yasaya göre denetime olanak sağlayacak şekilde uygulanan yasa maddeleriyle, verilmesi gereken cezalar ayrı ayrı tespit edilip, sonuç cezalar karşılaştırılarak lehe olan yasa belirlenerek uygulama yapılması gerekirken, hükümlünün cezasının infaz edilmiş olması nedeniyle uyarlama yargılaması yapılmasına yer olmadığına şeklindeki yasal olmayan gerekçeyle ve denetime olanak vermeyecek biçimde hüküm kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, hükümlünün temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı istem gibi BOZULMASINA, 26.01. 2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 19. Ceza Dairesi, E. 2016/570, K. 2017/5084Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Damgasız orman emvali bulundurmak suçundan hükümlü …'nin 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 108/2, 108/3, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 59/2., 81/2-3, 72, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanun'un 4. maddeleri gereğince 1.188.904.000 Türk lirası ağır para cezası ile cezalandırılmasına dair Denizli 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 04/03/2003 tarihli ve 2002/836 esas, 2003/162 sayılı kararının kesinleşmesini müteakip, kanun değişikliğinden dolayı hükümlü tarafından yapılan uyarlama talebinin reddine ilişkin aynı Mahkemenin 29/04/2014 tarihli ve 2002/836 esas, 2003/162 sayılı ek kararı aleyhine Adalet Bakanlığının 07/01/2016 gün ve 2117 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01/02/2016 gün ve KYB. 2016-15190 sayılı ihbarnamesi ile dairemize gönderilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.02.2009 tarih ve 2008/5-220 Esas, 2009/28 karar sayılı ilamında da belirttiği üzere, infazı tamamlanmış olan hükümlerin uyarlama yargılamasına konu edilip edilmeyeceği hususunda açık bir düzenleme bulunmaması nedeniyle, infaz edilmiş hükümlerin uyarlama yargılamasına konu edilip dilmeyeceği kuşkulara yol açmış ise de, yasanın infaz edilmiş hükümlere infazdan sonra da bir takım sonuçlar bağladığı, bu anlamda lehe yasanın belirlenerek uygulanmasının, hakkındaki hüküm infaz edilmiş olan hükümlüler açısından da "lehe durumlar oluşturabileceği" ve hükümlünün böyle bir istemde bulunmasında hukuki yararı bulunacağı, sonraki yasanın cezası infaz edilmiş hükümlü açısından lehe bir durum oluşturup oluşturmayacağının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerekeceğinden, "infaz edilmiş bulunan hükümler ile ilgili olarak uyarlama yargılaması yapılamaz" şeklinde bir ilke konulmasının kabul edilemeyeceği benimsenmişken, infaz edilmiş olsa dahi sonradan değişen yasa nedeniyle uyarlama yapılmasında sanığın hukuki yararı bulunduğu gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Denizli 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 04/03/2003 tarihli ve 2002/836 esas, 2003/162 sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309/4 maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahkemesince yapılmasına, 31/05/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kazanılmış Hak İlkesinin Uyarlama Yargılamasındaki Konumu
Uyarlama yargılamasında kazanılmış hak ilkesinin uygulanıp uygulanmayacağı ayrı bir mesele olarak öne çıkmaktadır. Bu yargılamada kazanılmış hakkın yalnızca kesinleşen ceza miktarıyla sınırlı olduğu ve hükümlüler hakkında aleyhe sonucu değiştirmeme ilkesinin yasal düzenlemeler karşısında uygulanmasının mümkün görünmediği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun CGK E. 2017/82, K. 2019/71 sayılı kararında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. CMK m. 307/5'te düzenlenen aleyhe değiştirmeme yasağı ise hükmün yalnız sanık tarafından veya sanık lehine temyiz edildiği hâllerde yeniden verilen hükmün önceki hükümle belirlenen cezadan ağır olamayacağını öngörmektedir; bu kural sanıklara özgüdür.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 307Kaynağı aç
yeniden bakacak bölge adliye veya ilk derece mahkemesi, ilgililere bozmaya
karşı diyeceklerini sorar.
(2) Sanık, müdafii, katılan ve vekilinin dosyada varolan adreslerine de
davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya
gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları saptanmamış olsa da duruşmaya
devam edilerek dava yokluklarında bitirilebilir. Ancak, sanık hakkında
verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise, her hâlde dinlenmesi
gerekir.
(3) (Ek:20/2/2019-7165/9 md.)[139]
Yargıtaydan verilen bozma kararına uyulması hâlinde ilk derece mahkemesi
tarafından verilen karara karşı, istinaf veya temyiz sınırlarına bakılmaksızın
sadece temyiz yoluna başvurulabilir.
(4) Yargıtaydan verilen bozma kararına bölge adliye veya ilk derece
mahkemesinin direnme hakkı vardır. (Değişik ikinci cümle: 24/11/2016-6763/36
md.) Direnme kararları, kararına direnilen
daireye gönderilir. (Ek iki cümle: 24/11/2016-6763/36 md.) Daire, mümkün olan en kısa sürede direnme kararını inceler
ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel
Kuruluna gönderir. Direnme üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen
kararlara karşı direnilemez.
(5) Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı
veya 262 nci maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse, yeniden verilen
hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.
ÜÇÜNCÜ
KISIM
Olağanüstü
Kanun Yolları
BİRİNCİ
BÖLÜM
Cumhuriyet
Başsavcısının İtiraz Yetkisi[140]
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi
Uzlaştırma ve Tekerrür Gibi Özel Durumlarda Uyarlama
Uzlaştırma, maddi ceza hukukuna ilişkin sonuçları itibarıyla TCK m. 7 kapsamında lehe düzenleme sayılmaktadır. Bu nedenle bir suçun sonradan uzlaştırma kapsamına alınması, o suç nedeniyle verilmiş kesinleşmiş hükümler yönünden uyarlama yargılaması yapılabilmesine imkân tanıyabilmektedir. Uzlaştırmanın olumlu sonuçlanması hâlinde mahkûmiyet hükmünden daha lehe bir sonuç ortaya çıkabilir; bu sayede mükerrirlik, hak yoksunlukları ve kasıtlı suç nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilememesi gibi hukuki sorunların önüne geçilebileceği Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun CGK E. 2018/425, K. 2018/625 sayılı kararında vurgulanmaktadır. Uyarlama yargılaması sırasında uzlaştırma hükümleri öncelikle ele alınmalı; başarılı olunması hâlinde uzlaştırma kapsamındaki suçlarla ilgili uyuşmazlık sonuçlandırılmalıdır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2018/425, K. 2018/625Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 201-343
Görevi yaptırmamak için direnme suçundan sanık …’nun TCK’nın 265/1, 3 ve 4, 31/3, 62/1 ve 52. maddeleri uyarınca 4.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.11.2010 tarihli ve 201-343 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 18. Ceza Dairesince 13.03.2018 tarih ve 7141-3527 sayı ile;
"Hükümden sonra 02/12/2016 tarih ve 29906 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 6763 sayılı Kanunun 34. maddesi ile değişik CMK’nın 253/1. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendi uyarınca, üst sınırı üç yılı geçmeyen atılı suçların uzlaştırma kapsamına alınmış olması karşısında; anılan Kanun'un 35. maddesiyle değişik CMK’nın 254. maddesi gereğince suça sürüklenen çocuğun hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi" gerektiğinden bahisle bozulmasına karar verilmiş,
Daire üyesi R. Akbal; "Suça sürüklenen çocuğun direnme eylemi TCK 265/1, 3, 4, maddelerine aykırılık oluşturmaktadır. Bu haliyle suçun nitelikli hali işlenmiştir. Nitelikli hal nedeni ile TCK 265/1,3,4 maddelerinde öngörülen cezanın üst sınırı 3 yıl hapis cezasını aştığı için uzlaşma hükümlerinin uygulanamayacağı kanatindeyiz.
Uzlaşma kurumu 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 73, 5271 sayılı CMK'nın 253 ve 254. maddelerinde düzenlenmiş. 03.07.2005 tarihinde 5395 sayılı Çocuk Korumu Kanunu'nun 24. maddesi uyarınca kapsamı genişletilmiş, 06.12.2006 tarihli 5560 sayılı yasa ile 5237 sayılı yasanın 73, 5271 sayılı yasanın 253 ve 254, 5395 sayılı yasanın 24 maddelerinde değişiklik yapılmış, çocuklar ile reşit kişilerin durumları arasında paralellik sağlanmıştır. Daha sonra 26.06.2009 tarih ve 5918 sayılı yasanın 8. madde ile, 5271 sayılı yasanın 253. maddesinde değişiklik yapılarak uzlaşma kapsamına giren bir suçun bu kapsama girmeyen başka bir suç ile birlikte işlenmiş olması halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı öngörülmüştür. 24.11.2016 tarihli 6763 sayılı yasanın 34. maddesi ile CMK'nın 253. maddesinin (c) fıkrası değişikliğe uğramış ve yapılan düzenleme ile 'mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca üst sınırı 3 yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar' açısından da uzlaşma imkanı getirilmiştir. Yine aynı düzenlemede TCK'nın 106/1, 141 ve 157. maddelerinde düzenlenen suçlarda uzlaşma kapsamına alınmıştır.
Uzlaşma biçimi itibariyle bir ceza yargılaması müessesi açık ise de sonuçları itibariyle madde ceza hukuku kuralı niteliği taşıdığı ve Ceza Genel Kurulunun 06.11.2007 gün ve 2017/6-212, 229 sayılı kararında açıkça belirtilmiştir.
Suça sürüklenen çocuklar açısından uzlaşma kurumunun kapsamının daha geniş biçimde düzenlendiği anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu bazen bazı fiiller suç olarak belirlenmekle birlikte bu fiilller açısından suçların nitelikli halini -netice sebebi ile ağırlaşmış suç tiplerine yer verilmemiş, başka bir anlatımla suçun yanlızca temel şekli düzenlemekle yetinilmiştir. Örneğin; TCK 175, 176, 177, 180, 183, 225, 263 ve benzeri maddeleri.
Ancak bazı suç tipleri için suçun temel şekline yer verildikten sonra suçun nitelikli hallerine -netice sebebi ile ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Netice sebebi ile ağırlaşmış suçlar suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede öngörülebildiği (TCK 102/5-6, 103/5-6 gibi) ayrı maddelerde de hükme bağlanmış olabilmektedir (TCK 87, 95). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun suçun nitelikli hallerinin bazı suçlarda suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede (TCK 85/2, 86/3, 89/2-4, 102/2-3, 103/2-4, 109/2-4)düzenlendiği bazen de suçun temel şeklinin düzenlendiği madde dışında başka bir maddede ayrıca düzenlendiği (TCK 82, 137, 142, 149, 152, 158) görülmektedir. Bazı suçlar için nitelikli hallerin bu suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede hem de ayrı bir maddede öngörülmüş olduğu haller vardır. (TCK 116/4, 119) Yine bazı maddelerde suçun nitelikli halleri için müstakil bir ceza öngörülmüş iken (TCK 82, 85/2, 94/2-3, 102/2, 103/2, 106-2, 109/2) bazı maddelerde suçun temel şekli için belirlenen cezanın belli oranlarda artırılması biçiminde (TCK 86/3, 102/3, 103/3-4, 109/3) düzenleme yapıldığı görülmektedir.
Yine bazı maddelerde suçu nitelikli halleri için hem müstakil ceza öngörüldüğü (TCK 102/2, 103/2, 109/2) hem de cezanın belirli bir oranda artırılması esasının kabul edildiği (TCK 102/3, 103,3-4, 109/4) anlaşılmaktadır.
Görevi yaptırmamak için direnme suçu 5237 sayılı TCK'nın 265 maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında suçun temel şekli, devamı fıkralarında esas suçun nitelikli halleri düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde 2,3,4 fıkralarında suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli haller olduğu açıklanmıştır.
Suçun basit şeklinin düzenlendiği 1. fıkrasında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Suçun nitelikli hallinin düzenlendiği 2. fıkrada 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası öngörülmüş iken 3. fıkrasında önceki fıkralarda belirtilen suçun kişinin kendini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde verilecek ceza 1/3 oranında artırılacağı, yine suçun silahla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi halinde yukarıda fıkralara göre verilecek cezanın yarı oranda artırılacağı öngörülmüştür.
Suça sürüklenen çocuğun eylemi TCK 265/1-3-4 maddeleri kapsamındadır. Yerel mahkemece ve 18. Ceza Dairesi eylemi bu şekilde nitelemiştir.
Türk Ceza Yasasında suçun nitelikli halleri için bazı maddelerde müstakil ceza belirlenmesi bazı maddelerde ise cezanın belirli oranda artırılması esasının kabulü sistematik gözükmese de bu tür düzenleme tercihi yasa koyucunun takdiridir.
Ancak; bazı maddelerde suçun basit şekline göre müstakil ceza belirlenmesi, bazı maddelerde cezanın belirli bir oranda artırılması esasının kabulü, hatta bazı suçun nitelikli halleri için hem müstakil ceza tayinin hemde cezanın belirli oranda artırılması ilkenin benimsenmesi, bu fiillerin suçun nitelikli halleri olarak düzenlendiği gerçeğini değiştirmemektedir. Bu gerçek, yasalarda aksi öngörülmedikçe suçun nitelikli halleri yönünden bazı kural ve kurumların uygulanması konusundaki farklılık-ayrım yapılmasına izin vermez. Dolayısıyla, bazı kural ve kurumların yasalarda aksi öngörülmedikçe 'müstakil ceza öngörülmesi veya cezanın belirli bir oranda artırılması hususu ayrımı konusunda' suçların nitelikli halleri için aynı ve eşit biçimde uygulanması gerekmektedir.
5237 sayılı yasanın cezanın belirlenmesi başlığını taşıyan 61/4 fıkrasında bir suçun temel şekline nazaran daha ağır veya daha az cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hallerin gerçekleşmesi durumunda 'temel cezada önce artırım sonra indirim yapılır' denilmesine müteakip TCK'nın 66/3. fıkrasında dava zamanaşımının belirlenmesinde dosyada ki mevcut deliller itibariyle suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleride göz önünde bulundurulur hükmü öngörülmüştür. 5237 sayılı yasanın 14. maddesinde mahkemelerin görevlerinin belirlenmesinde ağırlatıcı veya hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan suçun cezasının üst sınırı gözününde bulundurulur hükmü bulunmaktadır. Bu hükme göre; mahkemelerin görevlerinin saptanmasında suçun nitelikli hallerinin nazara alınması gerekmektedir. Genel kabul suçun uzlaşma kapsamında kalıp kalmadığı hususunda suçun temel şekli ile nitelikli hali arasında öngörülen ceza yönünden farklılık var ise uzlaşmaya tabi olma yönünden de farklı hükümlere tabi olduğudur. Başka bir ifade ile suçun nitelikli halleri açısından ayrım yapılmakta, suçun uzlaşma kapsamında olup olmadığını suçun basit haline göre müstakil bir ceza öngörülen suçun nitelikli halleri için belirlenen cezanın miktarına göre tayini gerekir, cezanın belirli oranda artırılması öngörülen suçun nitelikli hallerini uzlaşma kapsamının belirlenmesinde dikkate almak gerekir.
Suçun uzlaşma kapsamında kalıp kalmadığı hususunda suçun nitelikli halleri yönünden ayrım yapan bir hüküm bulunmaması nedeniyle, suçun uzlaşma kapsamı içinde kalıp kalmadığı, suçun nitelikli halleri için müstakil ceza öngörülüp öngörülmediği nazara alınmaksızın suçun nitelikli halin düzenlendiği maddede ve bu maddelerde öngörülen ceza miktarı dikkate alınarak saptanmalıdır.
Aksi durum bazı kurumların ve kuralların suçun nitelikli hallerinin müstakil ceza öngörüleri yönünden uygulanması, cezanın artırılmasının esasının benimsendiği haller için ise takbik edilmemesi sonucunu yaratır. Mahiyeti ve niteliği açısından fark bulunmayan suçun nitelikli halleri yönünden ayrım yapılması, yasal düzenlemeye aykırıdır ve suçu nitelikli halleri açısından eşitsizlik yaratacak niteliktedir.
Suça sürüklenen çocuk hakkında uygulanması istenen ve suçun nitelikli halinin düzenlendiği maddenin 3 ve 4. fıkralarında öngörülen hapis cezasının üst sınırı 3 yıl hapis cezasından fazladır. 'TCK 265/1-3-4' bu ceza miktarı suça sürüklenen çocuklar yönünden suçun uzlaşma kapsamından çıkarmaktadır.
Yasa koyucunun tercihi benzer konularda farklı uygulamaya yol açmamalıdır. Bağımsız yaptırım öngörülen nitelikli haller yönünden, uzlaşma açısından nitelikli halin cezanın üst sınırı dikkate alınıp, artırım öngören maddelerde de bu artırımın nazara alınmaması, suçun temel şeklinin cezasının nazara alınması eşitsizlik ve adaletsizliğe yol açabilecektir. Bu nedenle nitelikli haller açısından yasa koyucunun tercih ettiği yaptırım sistemi nazara alınmaksızın ister bağımsız bir yaptırım öngörmüş olsun, isterse belirli bir oran dahilinde artırım yöntemi tercih edilmiş olsun, uzlaşma hükümlerinin uygulanmasında tüm nitelikli haller dikkate alınarak uygulama yapılmalıdır.
Sonuç: Bu açıklamalar ışığında mahkemenin ve Yargıtay 18. Ceza Dairesinin kabul ettiği direnme suçundan somut olayda değerlendirildiğinde;
a- Suça sürüklenen çocuk hakkında uygulanması istenen ve sabit kabul edilen direnme eyleminin birden çok kimse ve silahlı olarak işlenmesi nedeniyle TCK 265/1-3-4 maddeleri uyarınca öngörülen cezasının üst sınırının 3 yıl hapis cezasının üstünde bir cezayı içermesi nedeniyle nitelikli direnme suçundan suça sürüklenen çocuk hakkında uzlaşma hükümlerinin uygulanamayacağı,
b- Hakaret suçunun ise uzlaşma kapsamı dışında kalan nitelikli direnme suçu ile birlikte işlenmiş olması nedeniyle uzlaşma hükümlerinin uygulanamayacağı,
c- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının geri alınmasına neden olan suçun TCK'nın 151/1. maddesinde yazılı mala zarar verme suçu olduğu. 24.11.20106 tarih ve 67,63 sayılı yasanın 34. maddesiyle değişik CMK 253/3 maddesinde yapılan değişiklikle etkin pişmanlık hükmünün mülga edildiği, mala zarar verme suçunun uzlaşma kapsamına alındığı ve bu nedenle uyarlama yargılaması yapılarak sonucuna göre hükmün açıklanması gerektiği gözetilmeksizin hükmün açıklanmasına karar verilmesi nedeniyle mahalli mahkemenin kararının bu noktada bozulmasına karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.05.2018 tarih ve 10485 sayı ile;
"İtiraza konu uyuşmazlık, suça sürüklenen çocuk Ethem Pulcu'nun işlediği görevli memura etkin direnme suçuyla ilgili olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile değişik CMK’nın 253/1. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendi uyarınca, üst sınırı üç yılı geçmeyen atılı suçların uzlaştırma kapsamına alınmış olması karşısında; suçun nitelikli halinin işlenmesi durumunda bu suçun, uzlaştırma kapsamında bulunup bulunmadığına ilişkindir.
Uzlaşma kurumu 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 73, 5271 sayılı CMK'nın 253 ve 254. maddelerinde düzenlenmiş. 03.07.2005 tarihinde 5395 sayılı Çocuk Korumu Kanunu'nun 24. maddesi uyarınca kapsamı genişletilmiş, 06.12.2006 tarihli 5560 sayılı Kanun ile 5237 sayılı Kanun'un 73, 5271 sayılı Kanun'un 253 ve 254, 5395 sayılı yasanın 24 maddelerinde değişiklik yapılmış, çocuklar ile reşit kişilerin durumları arasında paralellik sağlanmıştır. Daha sonra 26.06.2009 tarih ve 5918 sayılı KAnun'un 8. madde ile, 5271 sayılı Kanun'un 253. maddesinde değişiklik yapılarak uzlaşma kapsamına giren bir suçun bu kapsama girmeyen başka bir suç ile birlikte işlenmiş olması halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı öngörülmüştür.
6763 sayılı Kanun ile uzlaştırma kapsamındaki suçların sayıları artırılmış, TCK'nın 106. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen tehdit, aynı Kanun'un 141. maddesinde düzenlenen hırsızlık ve 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçları uzlaştırma kapsamına alınmış, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlara ilişkin sınırlama kaldırılmıştır. Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar yönünden ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar da uzlaştırma kapsamına dahil edilmiştir.
Suça sürüklenen çocuklar açısından uzlaşma kurumunun kapsamının daha geniş biçimde düzenlendiği anlaşılmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu bazen bazı fiiller suç olarak belirlenmekle birlikte bu fiilller açısından suçların nitelikli halini- netice sebebi ile ağırlaşmış suç tiplerine yer verilmemiş, başka bir anlatımla suçun yanlızca temel şekli düzenlemekle yetinilmiştir (Örneğin; TCK 175, 176, 177, 180, 183, 225, 263 ve benzeri maddelerinde olduğu gibi).
Ancak bazı suç tipleri için suçun temel şekline yer verildikten sonra suçun nitelikli hallerine -netice sebebi ile ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Netice sebebi ile ağırlaşmış suçlar suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede öngörülebildiği (TCK 102/5-6, 103/5-6 gibi) ayrı maddelerde de hükme bağlanmış olabilmektedir (TCK 87, 95). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun suçun nitelikli hallerinin bazı suçlarda suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede (TCK 85/2, 86/3, 89/2-4, 102/2-3, 103/2-4, 109/2-4) düzenlendiği bazen de suçun temel şeklinin düzenlendiği madde dışında başka bir maddede ayrıca düzenlendiği (TCK 82, 137, 142, 149, 152, 158) görülmektedir. Bazı suçlar için nitelikli hallerin bu suçun temel şeklinin düzenlendiği maddede hem de ayrı bir maddede öngörülmüş olduğu haller vardır. (TCK 116/4, 119) Yine bazı maddelerde suçun nitelikli halleri için müstakil bir ceza öngörülmüş iken (TCK 82, 85/2, 94/2-3, 102/2, 103/2, 106-2, 109/2) bazı maddelerde suçun temel şekli için belirlenen cezanın belli oranlarda artırılması biçiminde (TCK 86/3, 102/3, 103/3-4, 109/3) düzenleme yapıldığı görülmektedir.
Yine bazı maddelerde suçu nitelikli halleri için hem müstakil ceza öngörüldüğü (TCK 102/2, 103/2, 109/2) hem de cezanın belirli bir oranda artırılması esasının kabul edildiği (TCK 102/3, 103,3-4, 109/4) anlaşılmaktadır.
Görevi yaptırmamak için direnme suçu 5237 sayılı TCK'nın 265. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında suçun temel şekli, devamı fıkralarında esas suçun nitelikli halleri düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde 2,3 ve 4 fıkralarında suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli haller olduğu açıklanmıştır.
Suçun basit şeklinin düzenlendiği 1. fıkrasında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Suçun nitelikli hâlinin düzenlendiği 2. fıkrada 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası öngörülmüş iken 3. fıkrasında önceki fıkralarda belirtilen suçun kişinin kendini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi halinde verilecek cezanın 1/3 oranında artırılacağı, yine suçun silahla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi halinde yukarıda fıkralara göre verilecek cezanın yarı oranda artırılacağı öngörülmüştür.
Suça sürüklenen çocuğun eylemi TCK'nın 265/1,3 ve 4. maddeleri kapsamındadır. Yerel Mahkeme ve 18. Ceza Dairesi eylemi bu şekilde nitelemiştir.
Türk Ceza Kanunu'nda suçun nitelikli hâlleri için bazı maddelerde müstakil ceza belirlenmesi bazı maddelerde ise cezanın belirli oranda artırılması esasının kabulü sistematik gözükmese de bu tür düzenleme tercihi yasa koyucunun takdiridir.
Ancak; bazı maddelerde suçun basit şekline göre müstakil ceza belirlenmesi, bazı maddelerde cezanın belirli bir oranda artırılması esasının kabulü, hatta bazı suçun nitelikli hâlleri için hem müstakil ceza tayinin hem de cezanın belirli oranda artırılması ilkesinin benimsenmesi, bu fiillerin suçun nitelikli hâlleri olarak düzenlendiği gerçeğini değiştirmemektedir. Bu gerçek, yasalarda aksi öngörülmedikçe suçun nitelikli halleri yönünden bazı kural ve kurumların uygulanması konusundaki farklılık-ayrım yapılmasına izin vermez. Dolayısıyla, bazı kural ve kurumların yasalarda aksi öngörülmedikçe 'müstakil ceza öngörülmesi veya cezanın belirli bir oranda artırılması hususu ayrımı konusunda' suçların nitelikli hâlleri için aynı ve eşit biçimde uygulanması gerekmektedir.
5237 sayılı Kanunu'nun cezanın belirlenmesi başlığını taşıyan 61/4. fıkrasında bir suçun temel şekline nazaran daha ağır veya daha az cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hâllerin gerçekleşmesi durumunda 'Temel cezada önce artırım sonra indirim yapılır' denilmesini müteakip TCK'nın 66/3. fıkrasında dava zamanaşımının belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibariyle suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur' hükmü öngörülmüştür. 5237 sayılı Kanun'un 14. maddesinde 'Mahkemelerin görevlerinin belirlenmesinde ağırlatıcı veya hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan suçun cezasının üst sınırı göz önünde bulundurulur' hükmü bulunmaktadır. Bu hükme göre; mahkemelerin görevlerinin saptanmasında suçun nitelikli hallerinin nazara alınması gerekmektedir. Genel kabul suçun uzlaşma kapsamında kalıp kalmadığı hususunda suçun temel şekli ile nitelikli hali arasında öngörülen ceza yönünden farklılık var ise uzlaşmaya tabi olma yönünden de farklı hükümlere tabi olduğudur. Başka bir ifade ile suçun nitelikli halleri açısından ayrım yapılmakta, suçun uzlaşma kapsamında olup olmadığını suçun basit haline göre müstakil bir ceza öngörülen suçun nitelikli hâlleri için belirlenen cezanın miktarına göre tayini gerekir, cezanın belirli oranda artırılması öngörülen suçun nitelikli hâllerini uzlaşma kapsamının belirlenmesinde dikkate almak gerekir.
Suçun uzlaşma kapsamında kalıp kalmadığı hususunda suça sürüklenen çocuk hakkında uygulanması istenen ve suçun nitelikli halinin düzenlendiği maddenin 3 ve 4. fıkralarında öngörülen hapis cezasının üst sınırı 3 yıl hapis cezasından fazladır. TCK'nın 265/1, 3 ve 4. maddesi bu ceza miktarını suça sürüklenen çocuklar yönünden suçun uzlaşma kapsamından çıkarmaktadır.
Aksi durum bazı kurumların ve kuralların suçun nitelikli hâllerinin müstakil ceza öngörüleri yönünden uygulanması, cezanın artırılmasının esasının benimsendiği hâller için ise takbik edilmemesi sonucunu yaratır. Mahiyeti ve niteliği açısından fark bulunmayan suçun nitelikli hâlleri yönünden ayrım yapılması, yasal düzenlemeye aykırıdır ve suçun nitelikli halleri açısından eşitsizlik yaratacak niteliktedir.
Suça sürüklenen çocuk hakkında uygulanması istenen ve suçun nitelikli hâlinin düzenlendiği maddenin 3 ve 4. fıkralarında öngörülen hapis cezasının üst sınırı 3 yıl hapis cezasından fazladır. TCK'nın 265/1, 3 ve 4. maddesi bu ceza miktarını suça sürüklenen çocuklar yönünden suçun uzlaşma kapsamından çıkarmaktadır.
Yasa koyucunun tercihi benzer konularda farklı uygulamaya yol açmamalıdır. Bağımsız yaptırım öngörülen nitelikli hâller yönünden, uzlaşma açısından nitelikli halin cezanın üst sınırı dikkate alınıp, artırım öngören maddelerde de bu artırımın nazara alınmaması, suçun temel şeklinin cezasının nazara alınması eşitsizlik ve adaletsizliğe yol açabilecektir. Bu nedenle nitelikli hâller açısından yasa koyucunun tercih ettiği yaptırım sistemi nazara alınmaksızın ister bağımsız bir yaptırım öngörmüş olsun, isterse belirli bir oran dahilinde artırım yöntemi tercih edilmiş olsun, uzlaşma hükümlerinin uygulanmasında tüm nitelikli hâller dikkate alınarak uygulama yapılmalıdır.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde;
Müşteki sanık Mehmet Ali'nin Bolvadin Belediyesinde veteriner hekim olara görev yaptığı, suç tarihinde de perşembe pazarında gıda satımının denetimini yapmakla görevli olduğu, diğer müşteki sanıklar İbrahim Çamcı ve Ahmet Pulcu ile sanık …'nun ise perşembe pazarında tavuk satışı yaptıkları, denetim sırasında görevli müşteki sanık Mehmet Ali'nin satıcı olan diğer müşteki sanıkların tezgahında kendisi tarafından kontrol edilmeyen ve satışına izin verilmeyen tavuk etlerinin getirildiğini farkedince satış yapan müşteki sanıkları bu etleri satmamaları hususuda uyardığı, ancak müşeki sanık İbrahim Çamcı'nın müşteki sanık Mehmet Ali'ye 'Bunları satarım kimsede bana engel olamaz' diyerek karşı çıktığı, müşteki sanık Mehmet Ali'nin bu etleri satamayacağı hususunda ısrar etmesi üzerine sanık İbrahim'in 'Geceler garibin, üzerime çok gelme, seni çiftliğinde yakalarım elini kolunu bağlarım, bunun hesabını sorarım' diyerek onu tehdit ettiği, olayın büyümesi üzerine müşteki sanık Mehmet Ali''nin zabıta müdürünü arayarak 'Bu itlerle beni uğraştırıyorsunuz, çabuk gelin' diyerek müşteki sanıklar Ahmet Pulcu ve İbrahim Çamcı'ya alenen hakaret ettiği, bu sırada müşteki sanıklar Etem ve Ahmet Pulcu ile İbrahim Çamcı'nın müşteki sanık Mehmet Ali'ye karşı görevinden dolayı alenen sinkaflı sözlerle küfür ettikleri, müşteki sanık Mehmet Ali'nin telefon konuşmasını duyan sanık …'nun hışımla müşteki sanık Mehmet Ali'nin üzerine saldırdığı ancak ona vuramadığı, arkasından Ahmet Pulcu'nun müşteki sanık Mehmet Ali'ye saldırarak sağ gözüne yumruk ile vurduğu, sonrasında zabıta memurlarının olay yerine geldikleri, bu esnada sanık …'in tezgahın üzerine bıçak koyarak müşteki sanık Mehmet Ali'ye bıçak gösterdiği kavganın araya giren tanıklar ve vatandaşlar tarafından sona erdirildiği şeklinde gerçekleşen eylemlerde,
Suça sürüklenen çocuk … hakkında en son bozma kararı doğrultusunda, TCK'nın 265/1, 3, 4 ve 31/3. maddeleri uyarınca 6 ay 20 gün hapis ceza ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Suça sürüklenen çocuk hakkında, suçun nitelikli hâlinin düzenlendiği TCK'nın 265. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında yazılı hapis cezası uygulanmıştır. Bu durumda suça sürüklenen çocuk hakkında uygulaması yapılan nitelikli hâlin üst sınırı 3 yıl hapis cezasından fazladır. TCK'nın 265/1, 3 ve 4. maddesi bu ceza miktarını suça sürüklenen çocuklar yönünden suçun uzlaşma kapsamından çıkarmaktadır.
Bu nedenle nitelikli hâller açısından, belirli bir oran ölçüsünde, artırım öngören yasal düzenlemelerde, uzlaşma hükümlerinin uygulanmaması gerekmektedir." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 04.07.2018 tarih, 3856-10727 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık … hakkında, hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığı kararı Özel Dairece bozulmuş, inceleme dışı sanıklar hakkında verilen hükümler ise kanun yollarına başvurulmaksızın kesinleşmiş olduğundan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kapsamına göre inceleme sanık hakkındaki görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 18 yaşından küçük sanığa atılı nitelikli görevi yaptırmamak için direnme suçunun, CMK’nın 253. maddesinin 1. fıkrasına 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle eklenen (c) bendi gereğince uzlaştırmaya tabi olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; CMK’nın 253/3. maddesi uyarınca uzlaştırma yoluna gidilemeyen ve sanık hakkında hükmün açıklanmasına neden olan hakaret ve mala zarar verme suçlarından kurulan ve kesinleşen mahkûmiyet hükümleri ile ilgili olarak, mala zarar verme suçunun, CMK’nın 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle yapılan değişiklikle uzlaştırmaya tabi suç hâline gelmesi, birlikte işlenen hakaret suçunun da uzlaştırmaya tabi olması nedeniyle uyarlama yargılaması yapılması gerekip gerekmediğinin buna bağlı olarak uyarlama yargılamasının araştırılmasının zorunlu olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen dosya kapsamından;
Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesince 23.12.2010 tarih ve 201-343 sayı ile; sanık … hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK’nın 265. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile aynı Kanun’un 31/3 ve 62 maddeleri uyarınca 6 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmedilip, CMK’nın 231.maddesinin beşinci, altıncı ve sekizinci fıkraları uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve üç yıl süre ile denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verildiği, kararın itiraz merciince reddedilmesi üzerine 17.02.2011 tarihinde kesinleştiği,
Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesince 05.07.2012 tarih ve 232-297 sayı ile; sanığın 29.05.2012 tarihinde işlenen hakaret suçundan TCK’nın 125/1, 62/1 ve 52/2. maddeleri, mala zarar verme suçundan ise aynı Kanun'un 151/1, 62/1 ve 52/2. maddeleri uyarınca kesin nitelikte 1.500TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve aynı Mahkemenin 23.12.2010 tarih ve 201-343 sayılı dosyasındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları yönünden ihbarda bulunulmasına karar verildiği, hükümlerin 05.07.2012 tarihinde kesinleştirildiği,
Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesince 18.10.2012 tarih ve 299-354 sayı ile; aynı Mahkemenin 23.12.2010 tarih ve 201-343 sayılı kararında sanık hakkında açıklanması geri bırakılan hükümlerin açıklanmasına ve görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK’nın 265. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile aynı Kanun’un 31/3, 62, 50/3 ve 52/2. maddeleri uyarınca 4.000TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği,
Sanık müdafisinin temyizi üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesince 24.12.2014 tarih ve 12358-13220 sayı ile; 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 35. maddesi gereğince suça sürüklenen çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılarak rapor alınması, sosyal inceleme yaptırılmaması hâlinde ise gerekçesinin kararda gösterilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, suça sürüklenen çocuğun, şikâyetçinin hakaret etmesi üzerine olayın gerçekleştiği yönündeki savunmasının Mahkemece kabul edilen oluşa uygun olması ve hakaret eyleminden şikâyetten vazgeçme sebebiyle hakkında düşme kararı verilen şikâyetçinin, hakaret içeren telefon görüşmesinden sonra suça sürüklenen çocuğun kendisine saldırdığı ve sinkaflı sözler söylediği kabul edilmesine karşın TCK'nın 29 ve 129. maddelerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının karar yerinde tartışılmaması, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 106/4. maddesindeki, çocuklar hakkında hükmedilen adli para cezalarının ödenmemesi hâlinde bu cezaların hapse çevrilemeyeceği, aynı maddenin 11. fıkrası gereğince mahallin en büyük mal memuru tarafından 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği yönündeki düzenleme gözetilmeksizin suça sürüklenen çocuk hakkında tayin olunan adli para cezalarının ödenmemesi hâlinde hapse çevrilerek infazına karar verileceğinin belirtilmesi ve 15-18 yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuğun karar başlığı ve hükümde sanık olarak gösterilmesi isabetsizliklerinden hükmün bozulmasına karar verildiği,
Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesince 01.12.2015 ve 155-524 sayı ile; bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucu sanığın, görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK’nın 265. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile aynı Kanun’un 31/3, 62, 50/3 ve 52/2. maddeleri uyarınca 4.000TL adli para cezası ile cezalandırılmasına hükmedildiği,
Sanık müdafisinin temyizi üzerine Yargıtay 18. Ceza Dairesince 13.03.2018 ve 7141-3527 sayı ile; hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile CMK’nın 253/1. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (c) bendi uyarınca, üst sınırı üç yılı geçmeyen atılı suçların uzlaştırma kapsamına alınmış olması karşısında; anılan Kanun'un 35. maddesiyle değişik CMK’nın 254. maddesi gereğince suça sürüklenen çocuğun hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiğinden bahisle hükmün bozulmasına karar verildiği,
Anlaşılmıştır.
Uzlaştırma kurumu, uyuşmazlığın yargı dışı yolla ve fakat adli makamlar denetiminde çözümlenmesini amaçlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Uzlaştırma; bu kapsama giren suçlarda, fail ve mağdurun suçtan doğan zararın giderilmesi konusunda anlaşmalarına bağlı olarak, devletin de ceza soruşturması veya kovuşturmasından vazgeçmesi ve suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzenin barış yoluyla yeniden tesisini sağlayıcı nitelikte bir hukuksal kurumdur.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 73. maddesinin 8. fıkrasında, "Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir" hükmü ile uzlaşma kurumuna, aynı tarihte yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 253, 254 ve 255. maddelerinde ise, uzlaşmanın şartları, yöntemi, sonuçları, kovuşturma aşamasında uzlaşma ile birden fazla failin bulunması hâlinde uzlaşmanın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin hükümlere yer verilmiştir.
19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle, 5237 sayılı TCK'nın 73. maddesinin başlığında yer alan “Uzlaşma” ibaresi metinden çıkarılmış, 45. maddesiyle de aynı maddenin 8. fıkrası yürürlükten kaldırılmış, yine 24 ve 25. maddeleri ile CMK'nın 253 ve 254. maddeleri değiştirilmiştir.
5271 sayılı CMK'nın 5560 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile değiştirilen 253. maddesinde uzlaşmanın kapsamı;
"(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur:
a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar.
b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88),
2. Taksirle yaralama (madde 89),
3. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116),
4. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234),
5. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239)
Suçları.
(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.
(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez" şeklinde belirlenmiş iken, 09.07.2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5918 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrasına "Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz" cümlesi eklenmiş,
02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile yapılan değişiklikle madde başlığı "Uzlaştırma" olarak değiştirilmiş ve;
"(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur:
a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar.
b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88),
2. Taksirle yaralama (madde 89),
3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra),
4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116),
5. Hırsızlık (madde 141),
6. Dolandırıcılık (madde 157),
7. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234),
8. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239),
suçları.
c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar.
(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.
(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz" şeklinde kapsamı genişletilmiştir.
Görüldüğü gibi, 6763 sayılı Kanun ile uzlaştırma kapsamındaki suçların sayıları artırılmış, TCK'nın 106. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen tehdit, aynı Kanun’un 141. maddesinde düzenlenen hırsızlık ve 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçları uzlaştırma kapsamına alınmış, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlara ilişkin sınırlama kaldırılmıştır. Mağdurun veya suçtan zarar görenin, gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar yönünden ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar da uzlaştırma kapsamına dahil edilmiştir.
6763 sayılı Kanun ile getirilen yeniliklerden biri de uzlaştırmanın kimler tarafından ve nasıl yapılacağına ilişkindir. Anılan Kanun’la, CMK’nın 253. maddesine eklenen 24 ve 25. fıkralarında;
"(24) Her Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde uzlaştırma bürosu kurulur ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı ile personel görevlendirilir. Uzlaştırmacılar, avukatların veya hukuk öğrenimi görmüş kişilerin yer aldığı, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen uzlaştırmacı listelerinden görevlendirilir. Uzlaştırmacı, hazırladığı raporu, tutanakları ve varsa yazılı anlaşmayı büroya gönderir. Uzlaştırma süreci sonunda soruşturma dosyaları, uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcıları tarafından sonuçlandırılır.
(25) Uzlaştırmacıların nitelikleri, eğitimi, sınavı, görev ve sorumlulukları, denetimi, eğitim verecek kişi, kurum ve kuruluşların nitelikleri ve denetimleri ile uzlaştırmacı sicili, uzlaştırmacılar ve eğitim kurumlarının listelerinin düzenlenmesi, Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde kurulan uzlaştırma bürolarının çalışma usul ve esasları, uzlaştırma teklifi ile müzakere usulü, uzlaştırma anlaşması ve raporda yer alacak konular ile uygulamaya dair diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir." hükümlerine yer vermiştir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren CMK’nın "Mahkeme tarafından uzlaştırma" başlıklı 254. maddesi;
"(1) Kamu davasının açılması halinde, uzlaşmaya tâbi bir suç söz konusu ise, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen usule göre, mahkeme tarafından da yapılır.
(2) Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde davanın düşmesine karar verilir" şeklinde iken, 19.12.2006 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun’un 25. maddesi ile;
"(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre, mahkeme tarafından yapılır.
(2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def’aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır" biçiminde değiştirilmiş, 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 35. maddesi ile CMK'nın 254. maddesinin birinci fıkrası;
"Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir" şeklinde yeniden düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeler göz önüne alındığında, gerek 5560 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önce, gerekse 5560 ve 6763 sayılı Kanunlarla yapılan değişiklikler sonrası uzlaştırmanın, asıl olarak soruşturma evresinde yapılması gereken bir işlem olduğu, ancak uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâllerinde kovuşturma aşamasında da mümkün olduğu kabul edilmelidir.
Uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâlinde uzlaştırmanın uygulanması gerekmekte olup uzlaşma başarıyla gerçekleşir ve edim bir defada yerine getirilirse kamu davasının düşmesine karar verilecektir.
Uzlaştırma ile failin cezalandırılması olanağı ortadan kalktığından, bu kurum ceza ilişkisini düşüren bir hâl olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle uzlaşma; bir taraftan muhakemeyi engellemesi nedeniyle muhakeme hukuku kurumu, diğer yandan ise fail ile devlet arasında ceza ilişkisini sona erdirdiğinden maddi ceza hukuku kurumu olarak kabul edilmelidir.
Öte yandan ceza hukukunda genel kural, suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan kanunun uygulanmasıdır. Sonradan yürürlüğe giren bir kanunun, yürürlük tarihinden önce işlenen suçlara tatbik edilebilmesi, ancak lehe sonuçlar doğurması durumunda mümkündür. Önceki ve sonraki kanunlara göre hükmedilecek cezalar ve güvenlik tedbirleri aynı ise, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren kanunun uygulanmasına imkân bulunmamaktadır.
5237 sayılı TCK'nın “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesi, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, "Failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olması", “Geçmişe etkili uygulama” veya “Geçmişe yürürlük” ilkesine de yer verilmiştir.
Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır.
Bu açıklamalardan hareketle ve uzlaştırmanın maddi ceza hukukuna ilişkin sonuçları göz önüne alındığında kesinleşen hükümlerde de uzlaştırma koşullarının varlığı durumunda yeniden değerlendirilmesi gerekecektir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.10.2007 tarihli ve 200-219 sayılı kararında, sonradan yürürlüğe giren kanun hükümleri uyarınca yapılacak olan uyarlama yargılaması sırasında uzlaşma hükümlerinin öncelikle ele alınması gerektiği, başarılı olunması hâlinde uzlaşma kapsamındaki suçlarla ilgili olarak uyuşmazlığın sonuçlandırılacağı benimsenmiştir. Zira sonradan ortaya çıkan durum nedeniyle uzlaştırma sağlanırsa, uyuşmazlıkla ilgili olarak uzlaştırmanın niteliğine göre davanın düşmesine veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek olup mahkûmiyet hükmünden daha lehe bir sonuç ortaya çıkacak, bu sayede hükümlülüğe bağlı olarak gündeme gelen, mükerrirlik, hak yoksunlukları, kasıtlı suç nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilememesi gibi diğer hukuki sorunların önüne geçilebilecektir.
Yine Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.10.2018 tarihli ve 394-478 sayılı kararında vurgulandığı üzere, uzlaştırmanın maddi ceza hukuku boyutunu ilgilendirmeyen ve münhasıran uzlaştırma yöntemine yönelik olarak CMK'nın 253. maddesine, 6763 sayılı Kanun ile eklenen 24 ve 25. fıkralarındaki düzenlemeler, usul kanunlarının zaman bakımından uygulanmasında asıl olan ve aksi kanunda açıkça düzenlenmiş bulunmadıkça "Hemen ve derhâl uygulanma" ilkesinin bir gereği olarak daha önce usulüne uygun olarak yerine getirilmiş olan uzlaştırma girişimine ilişkin işlemlerin yenilenmesini gerektirmemektedir. Ancak, uzlaşmaya tabi olan bir suç ile birlikte işlenen diğer suç, sonradan yasa değişikliği sonucu uzlaştırma kapsamına alınmışsa, uzlaştırmaya engel olan CMK’nın 253. Maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesindeki "Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz" şeklindeki düzenleme geçerli olmayacağı için artık her iki suçta da uzlaştırma hükümleri uygulanabilecek olup, daha önce uzlaşmaya tabi olmamasına karşın atılı suçlarda uzlaşma işlemlerinde bulunulmuşsa, işlem tarihinde CMK’nın 253. Maddesinin üçüncü fıkrası hilafına yapılan bu uygulamaların kanuni dayanaktan yoksun olması nedeniyle geçersiz olduğu noktasında tereddüt bulunmamaktadır.
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu ile ilgili bazı temel bilgilerin de verilmesi gerekmektedir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralar ile büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanun'un 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanun'un 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır.
Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanun'un 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 6008 sayılı Kanun'un 7. maddesiyle maddenin 6. fıkrasının sonuna "sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez" cümlesi, 6545 sayılı Kanun'un 72. maddesiyle de maddenin 8. fıkrasına "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez" cümlesi eklenmiştir.
5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlar ile 5271 sayılı CMK'nın 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;
1) Suça ilişkin olarak;
a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması,
b- Suçun Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,
2) Sanığa ilişkin olarak;
a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması,
b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması,
c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,
d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,
e- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması,
Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır.
5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen ve Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 tarihli ve 346–25 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıkça belirtildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması hâlinde, açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca düşmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile Devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.
Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde ise mahkeme hükmü açıklayacaktır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık … hakkında, görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararından sonra, sanığın denetim süresi içerisinde işlediği TCK’nın 125/1. maddesindeki hakaret ve aynı Kanun’un 151/1. maddesindeki mala zarar verme suçları nedeniyle mahkemesine ihbarda bulunulduğu, sanık hakkındaki dosya yeniden ele alınıp açıklanması geri bırakılan hükümlerin açıklanarak tefhim edildiği, sanık müdafisinin temyizi üzerine hükmün bozulduğu, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucu verilen mahkûmiyet hükmünün ise sanık müdafisinin temyizi üzerine bu kez 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi uyarınca CMK'nın 253. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle bozulduğu anlaşılmaktadır.
Sanık hakkındaki hükmün açıklanmasına neden olan hakaret ve mala zarar verme suçlarından mala zarar verme suçunun, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilmesi nedeniyle daha önce uzlaştırma kapsamı dışında olması ve bu suçla birlikte işlenen hakaret suçu bakımından da CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince uzlaştırma yoluna gidilememiş ise de, kesinleşen mahkûmiyet hükümleri ile ilgili olarak, mala zarar verme suçunun sonradan uzlaştırma kapsamına girmesi nedeniyle, birlikte işlenen basit hakaret suçunda uzlaştırma hükümlerinin uygulanmasına bir engel kalmamış olup uzlaştırmanın maddi ceza hukukuna ilişkin sonuçları ile TCK'nın "Zaman bakımından uygulama" başlıklı 7. maddesi uyarınca, sonradan sanık lehine ortaya çıkan bu durum üzerine kesinleşen her iki hükümde de uyarlama yargılaması yapılması mümkün olmuştur. Anılan suçlarda uyarlama yargılaması sonucu uzlaştırmanın olumlu sonuçlanması hâlinde, sanık hakkındaki görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının açıklanmasına neden olan "Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi" koşulu ortadan kalkacağından, sanık lehine getirilen yasa değişikliği doğrultusunda, ihbara konu suçlarda uyarlama yargılaması yapılması ve bu bağlamda uyarlama yapılıp yapılmadığının Yerel Mahkemece araştırılmasında ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin edilmesinde zorunluluk bulunduğunun kabulü gereklidir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, sanık hakkındaki hükmün açıklanmasına neden olan Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 05.07.2012 tarih ve 232-297 sayılı kararındaki hakaret ve mala zarar verme suçları bakımından uyarlama yargılaması yapılmasında ve bunun için uyarlama yapılıp yapılmadığının araştırılmasında zorunluluk bulunması nedeniyle başkaca yönleri incelenmeksizin Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,
2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 13.03.2018 tarihli ve 7141-3527 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 03.11.2010 tarihli ve 201-343 sayılı hükmünün, hükmün açıklanmasına neden olan Bolvadin Asliye Ceza Mahkemesinin 05.07.2012 tarih ve 232-297 sayılı kararındaki hakaret ve mala zarar verme suçlarında uyarlama yargılaması yapılmasında ve bu bağlamda uyarlama yapılıp yapılmadığının araştırılmasında zorunluluk bulunması nedeniyle sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 11.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Tekerrür bağlamında ise tekerrüre esas alınan ilama ilişkin uyarlama yargılaması yapılıp yapılmadığı araştırılmalıdır. Yapılmamışsa uyarlama yaptırılmalı, ardından sonucuna göre sanık hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanması koşullarının bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. Bu araştırmanın, ilam kesinleştikten sonra infaz aşamasında da yapılabildiği belirtilmektedir; Cumhuriyet savcılığı gerektiğinde ilgili mahkemeden uyarlama yargılaması yapılmasını isteyebilir.
Gözaltı ve Tutuklulukta Geçen Sürelerin Mahsubu
TCK m. 63 uyarınca, hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve kişisel özgürlüğü kısıtlayan tüm haller nedeniyle geçirilen süreler hükmolunan hapis cezasından indirilir; adli para cezasına hükmedilmesi durumunda ise bir gün yüz Türk Lirası sayılmak üzere bu cezadan indirim yapılır. Her iki kanun döneminde de mahsubun mecburiliği sistemi benimsenmiş olup mahkûm kendi kusuruyla tutuklu kalmış olsa dahi tutukluluk süresinin verilen cezadan indirilmesi zorunludur.
Uyarlama yargılaması sonucunda verilen kararda, TCK m. 63 kapsamındaki mahsubun uygulanmasına yer olmadığına şeklinde hüküm kurulması infazı kısıtlayıcı bir anlam taşıyabileceğinden ve hak kaybına yol açabileceğinden hatalı kabul edilmektedir. Bunun yerine gözaltı ve tutuklulukta geçen sürelerin infaz aşamasında mahsubunun gözetileceğine karar verilmesi doğru uygulamadır. Öte yandan mahsubun hiç belirtilmemesi ya da infaz aşamasında gözetilebileceğine karar verilmesi tek başına bozma nedeni yapılamaz.
Uyarlama Kararına Karşı Kanun Yolları
Uyarlama yargılaması sonucunda verilen kararlara karşı başvurulabilecek kanun yolu, uyarlamanın dayanağına göre farklılaşmaktadır. 5275 sayılı Kanun'un 98. maddesi uyarınca yapılan uyarlama yargılamasında verilen karar, aynı kanunun 101. maddesi kapsamında itiraz kanun yoluna tabidir. 5252 sayılı Kanun'un 9. maddesi uyarınca yapılan uyarlama yargılamasında ise bu kanunda açık bir hüküm bulunmaması nedeniyle genel hükümler uygulanmak suretiyle temyiz yoluna gidilmesi kabul edilmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun CGK E. 2017/82, K. 2019/71 sayılı kararında bu ayrım ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.
Yargıtay 22. Ceza Dairesi, E. 2015/22437, K. 2016/5553Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ : Karşılıksız yararlanma, mühür bozma
HÜKÜM : Beraat, ceza verilmesine yer olmadığına
Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, kararların niteliği ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:
14/07/2011 tarihli hükmü o yer Cumhuriyet savcısı'nın temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca temyiz isteminin süresinde olmaması nedeniyle tebliğname düzenlenip incelenmek üzere özel Dairesine gönderilmesi gerekirken, tebliğname 2-2011/401717 sayılı yazısı ile 6352 sayılı Yasanın geçici madde 2/1-2 fıkraları hükmü gereğince lehe aleyhe kanun karşılaştırması yapılması amacıyla dosyanın mahkemesine iadesine karar verildiği; 14/07/2011 tarihli ilk hükme yönelik temyiz isteminin süresinde olmadığından hükmün kesinleştiği; iade kararı sonrasında Yerel Mahkemece verilen ilk hükmün kesinleşmiş olması nedeniyle 6352 sayılı Yasa uyarınca uyarlama yargılaması niteliğinde olduğu ve sanığın kurum zararını ödemesi nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığına karar verildiğinin anlaşılması karşısında:
1)O yer Cumhuriyet savcısının ve katılan kurum vekilinin mühür bozma suçundan kurulan hükme yönelik temyiz istemlerinin incelenmesinde;
O yer Cumhuriyet savcısının 14/07/2011 tarihli ilk hükmü 1 aylık süreden sonra 17/10/2011 tarihinde temyiz ettiği, katılan kurum vekilinin ise ilk hükmü temyiz etmediği ancak iade sonrası verilen ikinci hükmü temyiz ederken ilk hükümle birlikte verilen beraat kararını bir haftalık yasal süreden sonra 13/06/2013 tarihinde temyiz ettiği anlaşılmakla; 5320 sayılı Yasanın 8/1 maddesi delaletiyle 1412 sayılı CMUK'un 310. maddesinde öngörülen yasal sürelerden sonra temyiz eden o yer Cumhuriyet savcısının ve katılan Toroslar Elektrik Dağıtım A. Ş. vekilinin temyiz istemlerinin aynı kanunun 317. maddesi gereğince REDDİNE,
2) Katılan kurum vekilinin karşılıksız yararlanma suçundan kurulan hükme yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;
Ayrıntısı Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17.05.2011 gün, 66-96 sayılı kararında da açıklandığı gibi, 01 Haziran 2005 tarihinden sonra gerçekleştirilen yasa değişiklikleri nedeniyle uyarlama yargılamasının tabi olacağı ilkelerin 5252 sayılı Yasa'nın 9. maddesine göre değil, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun' un 98 ilâ 101. maddelerine göre belirlenmesi gerektiği, uyarlama yargılaması sonucunda verilen kararlara karşı başvurulabilecek yasa yolunun ise 5275 sayılı Yasanın 101/3. fıkrası uyarınca itiraz yasa yolu olduğu, bu kararların temyizi mümkün olmadığından, 5271 sayılı CMK'nın 264. maddesine göre de, kanun yolunun ve merciinin belirlenmesinde yanılma, başvuranın hakkını ortadan kaldırmayacağından, katılan vekilinin dilekçesi itiraz niteliğinde kabul edilerek itirazın merciince incelenmesi için dosyanın incelenmeksizin mahalline isteme aykırı olarak İADESİNE, 11/04/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kanun yolunu yanlış belirleyerek temyize başvurulması hak kaybına yol açmaz. CMK m. 264'e göre kanun yolunun ve merciinin belirlenmesinde yanılma başvuranın hakkını ortadan kaldırmaz; dilekçe itiraz niteliğinde kabul edilerek itirazın merciine gönderilir.
Uyarlama Yargılaması Yapılması Zorunlu Olan Hâller
Uyarlama yargılaması yapılması gereken hâllerde, bu araştırma yapılmaksızın kurulan hükmün bozma gerekçesi oluşturduğu Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun CGK E. 2018/425, K. 2018/625 sayılı kararında somut biçimde ortaya konmuştur. Aynı kararda, uzlaştırma kapsamına giren suçlar yönünden uyarlama yapılıp yapılmadığının araştırılması zorunluluğuna ve araştırma yapılmaksızın hüküm kurulmasının bozma nedeni oluşturduğuna yer verilmektedir.
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması ve Uyarlama İlişkisi
Uyarlama yargılamasında, sonraki kanunla getirilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) gibi cezanın kişiselleştirilmesine ilişkin kurumların uygulanıp uygulanmayacağı hüküm mahkemesince resen değerlendirilmelidir; bu değerlendirme için yargılamanın herhangi bir süjesinin talepte bulunması şart değildir. CMK m. 231 uyarınca mahkeme, koşulların oluşup oluşmadığını her olayda takdir ederek kararda göstermek zorundadır.
HAGB'nin uygulanabilmesi için hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, suçun Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer almaması, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması, mahkemece sanığın yeniden suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşması ve sanığın HAGB'yi kabul etmemesine dair bir beyanının bulunmaması gerekmektedir. Daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmakla birlikte adli sicilden silinme koşulları oluşmuş mahkûmiyet, HAGB'ye kanuni engel oluşturmaz; ancak mahkemece suç işleme eğilimi değerlendirmesinde dikkate alınabilir. HAGB kararı verilen sanıklar, on sekiz yaşından büyükse beş yıl, suça sürüklenen çocuksa üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulur; denetim süresi içinde kasten yeni suç işlenmesi veya yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde mahkeme hükmü açıklar.
HAGB kararının subjektif koşuluna ilişkin gerekçenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli olması; aynı dosyada cezanın seçenek yaptırıma çevrilmesi, ertelenmesi veya takdiri indirim uygulamalarında dayanılan gerekçeyle çelişmemesi gerekmektedir. HAGB'de maddi zararın bizzat sanık tarafından giderilmesi zorunlu değildir; sanığın bilgisi ve rızasıyla üçüncü kişilerce karşılanması da yeterli sayılmaktadır.
Sık Sorulan Sorular
Uyarlama yargılaması ne zaman yapılır?
Kesinleşmiş mahkumiyet hükmünden sonra o suça ilişkin lehe bir kanun değişikliği gerçekleşirse uyarlama yargılaması yapılabilir. TCK m. 7/2, sonradan yürürlüğe giren kanunun failin lehine olması hâlinde bu kanunun uygulanacağını ve infaz olunacağını emreder. Yeni kanunun suçu tamamen ortadan kaldırması hâlinde ise TCK m. 7/1 gereğince ceza ve güvenlik tedbiri hükmünün infazı ile kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.
Uyarlama başvurusu cezanın infazını durdurur mu?
Hayır, 5275 sayılı Kanun m. 98/2 uyarınca uyarlama başvurusu cezanın infazını kendiliğinden ertelemez. Ancak mahkeme veya infaz hakimliği olayın özelliğine göre infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilir.
Uyarlama yargılamasında iki kanun birleştirilerek uygulanabilir mi?
Hayır. Lehe kanunun belirlenmesi için her kanun kendi bütünlüğü içinde, tüm ilgili hükümleri birlikte uygulanarak ayrı bir sonuç ortaya konmalı; bu iki sonuç karşılaştırılmalıdır. 5252 sayılı Kanun m. 9/3'e göre lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların karşılaştırılması suretiyle belirlenir. Bu karşılaştırmada hükmün tesisine ilişkin normlar ile infaza ilişkin normlar da birlikte değil ayrı ayrı değerlendirilir.
Ceza infaz edildikten sonra uyarlama talebinde bulunulabilir mi?
Kanunda bu konuda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte Yargıtay 2. Ceza Dairesi'nin E. 2014/1330, K. 2015/799 sayılı kararında, salt cezanın infaz edilmiş olmasını uyarlama yargılaması yapılmasına engel olarak gösteren mahkeme kararı yasal olmayan gerekçe sayılarak bozulmuştur. Yargıtay 19. Ceza Dairesi'nin E. 2016/570, K. 2017/5084 sayılı kararında ise sonraki kanunun cezası infaz edilmiş hükümlü açısından lehe sonuç doğurup doğurmayacağının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Uyarlama kararına karşı hangi kanun yoluna başvurulur?
Uyarlamanın dayanağına göre başvurulacak kanun yolu farklılaşmaktadır. 5275 sayılı Kanun m. 98 kapsamında yapılan uyarlama yargılamasında verilen karara karşı itiraz yoluna, 5252 sayılı Kanun m. 9 kapsamında yapılanlarda ise bu kanunda açık hüküm bulunmaması nedeniyle genel hükümler uyarınca temyiz yoluna gidilebilmektedir. Kanun yolunu yanlış belirleyerek temyize başvurulması hak kaybına yol açmaz; CMK m. 264 gereğince dilekçe itiraz niteliğinde kabul edilerek itirazın merciine gönderilir.
Uzlaştırma kapsamına sonradan giren suçlar için uyarlama yapılabilir mi?
Uzlaştırmanın maddi ceza hukukuna ilişkin sonuçları TCK m. 7 kapsamında lehe düzenleme olarak değerlendirilmektedir. Bir suçun sonradan uzlaştırma kapsamına alınması, o suç nedeniyle verilmiş kesinleşmiş hükümler yönünden uyarlama yargılaması yapılabilmesine imkân tanıyabilmektedir. Uyarlama yargılaması sırasında uzlaştırma hükümleri öncelikle ele alınmalı; başarılı olunursa ilgili suç bakımından uyuşmazlık uzlaştırma çerçevesinde sonuçlandırılmalıdır.
Uyarlama yargılamasında kanun yararına bozma yoluna başvurulabilir mi?
Hayır. Kanun yararına bozma, kesinleşen hükümde verildiği zaman yürürlükte bulunan hukuka aykırılıkların giderilmesiyle sınırlıdır. Sonradan gerçekleşen kanun değişikliklerine dayanılarak bu olağanüstü yola başvurulamaz; bu tür lehe değişiklikler uyarlama yargılaması yoluyla hayata geçirilir.
Tekerrüre esas ilamda uyarlama yapılmamışsa ne olur?
Tekerrüre esas alınan ilama ilişkin uyarlama yargılaması yapılıp yapılmadığı araştırılmalıdır. Yapılmamışsa uyarlama yaptırılmalı, ardından sonucuna göre mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanması koşullarının bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. Bu araştırmanın ilam kesinleştikten sonra infaz aşamasında da yapılabildiği belirtilmektedir.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

