Dini İnanç ve Duyguların İstismarı Suretiyle Dolandırıcılık
Kendisini dinlemenin büyük sevap olduğu gibi iddialarla kişileri aldatarak maddi menfaat sağlayan sözde hocaların fiilleri Türk Ceza Kanunu kapsamında dolandırıcılık suçu çerçevesinde ele alınır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesi uyarınca failin kandırabilecek nitelikteki hileli hareketlerle mağduru hataya düşürüp onun veya başkasının zararına, kendisine ya da başkasına haksız yarar temin etmesi dolandırıcılık suçunu oluşturur; bu fiil için bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası öngörülmüştür. Suçun oluşması için failin bilerek ve isteyerek hileli davranışlar sergilemesi, hilenin mağdurun inceleme ve denetleme olanağını ortadan kaldıracak yoğunlukta bulunması, eylem ile ekonomik zarar arasında uygun nedensellik bağının kurulması şarttır. 5237 sayılı Kanun'un 141. maddesinde düzenlenen ve taşınır bir malın zilyedinin rızası olmaksızın alınmasını arayan hırsızlık suçundan farklı olarak, dolandırıcılıkta malvarlığı hile ile sakatlanan irade neticesinde failin eline geçmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2012/15-1365, K. 2013/381Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanığın 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a ve 52. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis ve 100 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Kahramanmaraş 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.11.2008 gün ve 315-467 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 04.05.2012 gün ve 12939-36286 sayı ile;
"Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak TCK’nun 158/1-a maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesine göre, burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır.
Din, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve Allah kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünüdür. Dini inanç, dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duygularıdır. Bir insanın dini inanç ve duyguları ile, doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır.
Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.
Somut olayda; katılanın olay günü bankadan emekli maaşı olan 600 TL'yi çektikten sonra yolda yürüdüğü sırada önceden tanımadığı sanık ile yanındaki kimliği tespit edilemeyen şahsın yanına yaklaştıkları, sanığın 'sen Ferhat ustanın babası mısın' diye katılana sorduğu, olumlu cevap vermesi üzerine sanığın 'kayınvalidemin vasiyeti var, erzak ve para dağıtacağız sen iyi birine benziyorsun, verdiklerimi dağıtır mısın' dediği, katılanın bunu kabul etmesi üzerine sanığın katılana hitaben tekrar 'sende para var mı, varsa paranı ver, bu binada bulunan hocaya okutup getireyim, mevlüt okutuyoruz, bereketlensin' dediği, bu sırada sanığın yanındaki diğer şahsın sürekli tesbih çekerek kelime-i tevhid getirdiği, katılanın bunun üzerine sanığa 500 TL verdiği, sanığın kimliği belirlenemeyen diğer şahsı katılanın yanında bırakıp binaya girdiği, bir müddet sonra katılanın yanındaki şahsın telefonunun çaldığı, telefonu açıp bir şeyler konuşan bu kişinin katılana 'seni karşı binada bekliyorlar hemen git' dediği, bunun üzerine katılanın söylenen yere gittiği ancak kimseyi göremediği, tekrar aşağıya indiğinde diğer şahsın da ortadan kaybolduğu şeklindeki eylemde dolandırıcılık suçunun nitelikli halinin oluştuğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir" açıklamasıyla, "YTL" olan adli para cezası birimi "TL"'ye çevrilmek suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise 24.09.2012 gün ve 233553 sayı ile;
"Dolandırıcılık suçu, hileli davranışlarla gerçek bir kimseyi aldatıp hataya düşürerek, onun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlaması, hilenin etkisine maruz kalan gerçek kişinin iradesi fesada uğratılarak şeyin kendisine teslimini sağlamak suretiyle haksız çıkar elde edilmesi şeklinde tarif edilebilir. Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için, failin hileli hareketlerle mağdurun iradesini fesada uğratarak paranın veya malın kendisine teslimini sağlamak suretiyle haksız çıkar elde etmesi gerekir. Sanık tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun irdeleme ve inceleme olanağını ortadan kaldıracak vasıfta olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı bakımından her olay kendi bünyesinde değerlendirilmeli, olayın gerçekleştiği yer, zaman dilimi ve özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun konumu, gizlenen veya değiştirilen gerçeğin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olan ve 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a maddesinde düzenlenen suçun oluşabilmesi için, dolandırıcılık suçunun dini inanç ve duyguların istismar edilerek haksız yarar sağlanması gerektiği, hangi inanca sahip olursa olsun 'dini inanç ve duygular'' bir aldatma vasıtası olarak kullanılarak çıkar sağlanması gerekir. Dinsel inanç ve duygu, kişinin veya bir topluluğun sahip olduğu yapıya göre çevresel faktörlere göre değişkenlik göstermektedir. Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dinsel kurallara bağlı olanların, önemsediği değerler, inanç ve duygular karşı tarafı aldatmak için araç olarak kullanılmalı, bu şekilde gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.
Somut olayda; bankadan emekli maaşını çeken katılana yaklaşan sanık ve açık kimliği belirlenemeyen diğer sanık, dinsel söylemler kullanarak, kayınvalidesinin vasiyeti olduğu, fakir kimselere erzak ve para dağıtacaklarını, katılanın iyi birisine benzediği verilen erzak ve paraların katılan tarfından dağıtmasını istedikleri, katılanın üzerinde bulunan paranın da hocaya okutulduğunda bereketli olacağını söyledikleri, bu sözlere inanan katılanın üzerinde bulunan 500 YTL parayı sanığa teslim ettiği, karşı binadan çağırıyorlar diyerek katılanı karşı binaya gönderip oradan uzaklaşan sanığın eylemlerinin, dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturmayacağı, basit dolandırıcılık suçundan dolayı hüküm kurulması gerektiği sanık tarafından söylendiği gibi, paranın okunmasıyla bereketleneceği yönde hangi bir dini kuralın bulunmaması nedeniyle, sanığın katılana yönelik söylediği sözlerin basit yalan niteliğinde olduğu, dini duyguların istismarının yapılmadığı kabul edilmelidir.
Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte ele alındığında; katılanın, parayı sanığa teslimde kullanılan hilenin nitelikli boyuta ulaşmadığı, sanığın eyleminin 'basit dolandırıcılık' oluşturacağı" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 17.10.2012 gün ve 13352-43692 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK'nun 158/1-a maddesi kapsamında nitelikli dolandırıcılık suçunu mu, yoksa 157/1. maddesi kapsamında basit dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğinden;
Katılanın aşamalarda özetle; olay günü bankadan 600 TL emekli maaşını çektiğini, yolda yürürken daha önceden tanımadığı birisi 32-33 yaşlarında, diğeri ise 60-65 yaşlarında iki kişinin yanına geldiğini, genç olanın "amca sen Ferhat ustanın babası değil misin" diye sorduğunu, evet diye cevap verince kayınvalidesinin bir vasiyeti olduğunu, biraz erzak ve para vereceklerini, kendisini iyi biri olarak gördüklerini, vereceklerini dağıtıp dağıtamayacağını sorduklarını, dağıtmayı kabul ettiğini, daha sonra "sende para varsa ver, yukarıda hocamız var, mevlit okuyor, ona okutayım bereketlensin" dediğini, oğlunun adı Ferhat olduğundan, herhalde oğlunu tanıdıklarını düşünerek, bir de yaşlı olan şahıs sürekli elinde tesbih dua okuduğundan, dini duygulardan bahsettikleri için inandığını ve hocaya okutması için cebinde bulunan 500 TL'yi genç olan şahsa verdiğini, diğer şahsın da cebinden çıkarttığı parayı genç olana verdiğini, paraları alan genç şahsın "siz burada bekleyin ben şu binanın 3. katına çıkıp sizin paralarınızı okutup getireyim" diyerek yanlarından ayrıldığını, 1-2 dakika sonra yaşlı olanın telefonunun çaldığını, konuşması bitince "seni binadan çağırıyorlar ben burada bekliyorum hemen git gel" dediğini, bunun üzerine elindeki yağ tenekesini de yaşlı şahsa bırakarak binaya girdiğini, bina içerisinde paraları alan şahsı göremediğini, orada bulunan işyerlerinde çalışanlara binada cenaze olup olmadığını sorduğunu, cenaze olmadığı bilgisini alınca dışarı çıktığını, dışarıda bekleyen yaşlı şahsın da orada olmadığını görünce dolandırıldığını anlayıp şikayetçi olduğunu, oğlu Ferhat'ın da sanıkları tanımadığını beyan ettiği,
Katılanı hiç tanımadığını, suç tarihinde Ankara’da bulunduğunu ve hayatında hiç Kahramanmaraş’a gitmediğini söyleyen sanığın ise suçlamayı kabul etmediği,
Anlaşılmaktadır.
Dolandırıcılık suçunun basit şekli 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir" biçiminde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise onbir bent halinde bu suçun nitelikli halleri sayılmıştır.
Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da nesnel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçu da TCK’nun 158/1-a maddesinde; "Dolandırıcılık suçunun; a- Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle … işlenmesi halinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile toplumda yaşayan insanlar üzerinde yoğun bir etkisi bulunan dini inanç ve duyguların istismarının önlenmesi amaçlanmış ve maddenin bu bölümüne ilişkin gerekçesinde de; "Birinci fıkranın (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dinî inanç ve duygular, aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalıdır. Suçun oluşabilmesi için, dinî inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır" şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Bu aşamada mevlit ve istismar sözcükleri üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır.
Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğüne göre mevlit; "Hz. Muhammed'in doğumunu, hayatını anlatan mesnevi, bu mesnevinin okunduğu dinî tören, doğma, doğum, doğum yeri, insanın doğduğu yer" şeklinde tanımlanmış, istismar ise Arapça "semere" kelimesinden türetilmiş bir kelime olup, TCK'nun 158/1-a maddesinde "sömürme" anlamında kullanılmıştır.
Uygulamada yerleşmiş kabule göre ise; dinin, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve yaratıcı kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünü olduğu, dini inancın dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duyguları olduğu, bir insanın dini inanç ve duyguları ile, doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğu, bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duyguların aldatma aracı olarak kötüye kullanılması ve bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olması gerektiği açıklanmıştır.
Görüldüğü üzere, TCK'nun 158. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilirken, dinin, dini inanç ve duyguların ya da iyilik yapma hislerinin bir aldatma aracı olarak kullanılması aranmıştır. Önemli olan, dini inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle insanların aldatılması olup, aldatma aracı olarak kullanılan din veya mezhebin hangi din veya mezhep olduğunun bir önemi bulunmamaktadır. Örneğin, fitre ya da zekat verileceğinden bahisle para toplanması, gerçekte cami yaptırma niyetinde olmayan bir kimsenin cami yaptıracağından veya yarım kalan camiyi bitireceğinden bahisle izinsiz olarak yardım toplaması ya da cemevi ya da kiliseye yardım duyurusuyla para istemesi veya Hz. İsa’nın dünyaya dönüşünü sağlamak için altyapı oluşturmak üzere para toplaması, cenaze için Kur'an-ı Kerim okunacağı ve ardından zekat verileceğinden ya da sözkonusu okumanın değerli bir ziynet eşyası üzerine yapılacağından bahisle yardım toplanması gibi durumlarda bir kısım dini inanç ve duyguların istismar edildiğinden sözedilebilecektir.
Doktrinde de gerçekte olmadığı halde cami ya da Kur'an Kursuna yardım edileceğinden bahisle para toplanması, yine dinin orjinal bünyesinde bulunmayan tarzda ve maddi menfaat temin etmek için muskacılık, üfürükçülük gibi faaliyetler sonucu kişilerden yarar elde edilmesi halinin de bu bent kapsamına gireceği belirtilmiştir. (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 2006, s.573; Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, c.I, 2007, s.468; Parlar/Hatipoğlu, Türk Ceza Kanunu Yorumu, c.2, 2007, s.1248, Artuk/Gökçen/Yenidünya, TCK Şerhi Özel Hükümler, Ankara, 2009, Turhan Yayınevi, c.4, s.3649; Doğan Soyaslan, Özel Hükümler, s.349)
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Kendisini tanımayan katılana oğlu Ferhat'ı tanıdığı izlenimi veren sanığın, öldüğünü iddia ettiği kayınvalidesinin vasiyeti gereği erzak ve para dağıtacağını söyleyip, bunu katılandan yapmasını istediği, bu isteği kabul eden katılanı, kayınvalidesi için mevlüt okuyan hocaya parasını okutmak suretiyle bereketleneceğine inandırıp, kimliği belirlenemediği için evrakı ayrılan ikinci bir kişi ile birlikte kandırarak parasını almak şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın basit bir yalanı aşan, katılanı yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile planlayıp ustaca sergiledikleri hareketlerinin hileli davranış olarak kabulü gerektiğinden, hileli davranışlarla aldatma sonucunda katılan zararına gerçekleşen eylemin dolandırıcılık suçunu oluşturacağı kabul edilmelidir. Aldatma aracı olarak kullanılan "Mevlit okutma, dua okuyarak tesbih çekme, hocaya okutma" hususlarının dini inanç ve duygulara ilişkin olduğu, katılanın dini inanç ve duygularının istismar edilerek irade özgürlüğünün baskı altına alınması suretiyle sanığa para vermesinde etkili olduğu anlaşıldığından, sanığın sabit kabul edilen eylemi dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır.
Bu itibarla, sanığın dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetine ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
İtirazın reddi yönünde oy kullanan Genel Kurul Üyesi Doç.Dr.İ.Şahbaz, sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturacağı yönünde görüş bildirmiş,
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi ise; "sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK'nun 157/1. maddesinde hüküm altına alınan basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğundan itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2-Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.09.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2012/1556, K. 2013/109Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanıklar Y.. K.. ve S.. Y..'ın 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a, 168/2, 52/2 ve 53. maddeleri gereğince 1 yıl 6 ay hapis ve 3000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.10.2010 gün ve 42-263 sayılı hükmün, sanıklar ve müdafileri ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 23.05.2012 gün ve 24095-11245 sayı ile onanmasına karar verilmiş, Daire Üyeleri S. Çetin ve E. Öztürk, "eylemin TCK'nun 157. maddesinde kapsamından basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu" görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.09.2012 gün ve 68521 sayı ile;
“…Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak TCK'nun 158/1-a maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesine göre, burada dikkat edilmesi gereken husus dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır.
…Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.
Açıklanan bu yasa kuralı ışığında somut olayımıza gelince;
Olayımızda sanığın pazar yerine doğru giden mağdur Meryem ve kızı Suzan’a yaklaşıp 'cenaze var, cenaze Almanya’dan geldi kimsemiz yok, cenazemizi okuyuverin zekatını verelim' dediği, 1936 doğumlu, ilkokul mezunu mağdur M.. S..’nın zekata ihtiyacı olmadığını belirtip, dua okumayı kabul etmesi üzerine, sanığın bu kere 'siz dindar birine benziyorsunuz, siz okuyun, biz sizin yerinize ihtiyacı olan birine zekat veririz' dediği, mağdur Meryem’in 'saçının yan tarafında muhtemelen doğuştan beyaz saçları bulunan diye betimleyip eşkal verdiği' diğer bir şahsın yanaşıp mağdur Meryem’e bileziği verin okuduktan sonra geri vereceğiz demesi üzerine mağdur’un kolundan çıkardığı bileziği sanığa teslim ettiği, sanıkların bu kez Suzan’a yöneldikleri ancak ondan aldıkları olumsuz yanıt üzerine sanıkların mağdur Suzan’ın kolundaki bileziği zorla alıp koşarak bir apartmana girdikleri sabittir.
Sorun, suç teşkil eden eyleme uygulanacak yasa normunun ne olması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Yukarıda kısaca özetlenen somut olaya göre, dua okumak suretiyle bileziklerin değerinin artacağı yönünde her hangi bir dini kuralın bulunmaması nedeniyle, sanıkların mağdurlara yönelik söyledikleri sözlerin basit yalan niteliğinde olduğu gözetilmeden, dini duyguların istismar edildiğinin kabulü ile yazılı şekilde uygulama yapılması yasaya aykırıdır. Sanıkların eylemlerinin basit dolandırıcılık suçunu ihlal ettiği kabul edilmelidir” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak dolandırıcılık suçundan kurulan hükme ilişkin Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 12.11.2012 gün ve 18120-20512 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmemesi üzerine dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanıkların mağdur Suzan'a yönelik eylemleri nedeniyle yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, mağdur M.. S..'ya yönelik eylemleri nedeniyle nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan olayda, Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğinden;
30.05.2007 tarihinde mağdur Meryem ve kızı Suzan'ın pazar yerine yaya olarak giderken kendilerine yaklaşan sanık Yasin'in; "cenazemiz var, kimsemiz yok, cenaze Almaya'dan geldi, cenazemiz için okuyuverin de zekatını verelim" dediği, mağdur Meryem "okuyayım ama benim zekata ihtiyacım yok" deyince, "siz okuyun, biz sizin adınıza ihtiyacı olan bir kişiye zekat veririz" dediği, o sırada diğer sanık Süleyman'ın geldiği ve sanıkların bir miktar para çıkartarak, "sağ kolundaki bileziğini ver, bununla değiş tokuş yapacağız, okunduktan sonra da geri vereceğiz" diye söyledikleri, Meryem'in de sanıklara inanıp altın bileziğini kolundan çıkararak sanık Süleyman'a verdiği, sanığın mağdur Suzan'a "sende de kıymetli bir şey varsa çıkart" dediği, Suzan'ın "yok" demesi üzerine sanıkların birbirleriyle işaretleşerek Suzan'ın kolundaki iki bileziği zorla alıp kaçtıkları, arkalarından koşan Suzan'ın sanıkların bir apartmana girdiklerini gördüğü, yaptıkları araştırmada cenazeleri olmayan sanıkların girdikleri apartmanın başka bir çıkışından kaçtıklarını öğrendikleri,
Mağdurların şikâyeti üzerine eşkâl bilgileri tespit edilen sanıklar hakkında soruşturma başlatıldığı, 25.09.2009 günü yapılan bir operasyon sonucunda suç örgütünün faaliyetleri çerçevesinde dolandırıcılık suçundan 46 kişi ile birlikte yakalanan sanıkların mağdur Suzan tarafından teşhis edilmeleri üzerine haklarında adı geçen mağdura yönelik eylemleri nedeniyle yağma, mağdur Meryem'e yönelik eylemleri nedeniyle de hırsızlık suçundan kamu davası açıldığı,
Yerel mahkemece olay günü mağdurlar tarafından verilen eşkâl bilgilerinin sanıklarla uyumlu olduğunun tespit edildiği, sanıklar hakkında benzer suçlardan başlatılmış soruşturmalar ve açılmış kamu davaları olduğunun belirlendiği,
Sanıkların aşamalarda suçlamayı kabul etmedikleri ve yargılama sırasında mağdurların zararını giderdikleri,
Anlaşılmaktadır.
Dolandırıcılık suçunun basit şekli 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” biçiminde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise onbir bent halinde dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri sayılmıştır.
Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçu da TCK’nun 158/1-a maddesinde; “Dolandırıcılık suçunun; a- Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle….İşlenmesi halinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur” Şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile toplumda yaşayan insanlar üzerinde yoğun bir etkisi bulunan dini inanç ve duyguların istismarının önlenmesi amaçlanmış ve maddenin bu bölümüne ilişkin gerekçesinde de; “Birinci fıkranın (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dinî inanç ve duygular, aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalıdır. Suçun oluşabilmesi için, dinî inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Uygulamada yerleşmiş kabule göre ise, dinin, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve yaratıcı kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünü olduğu, dini inancın; dine inanan belirli bir dine mensup kişinin duyguları olduğu, bir insanın dini inanç ve duyguları ile, doğup büyüdüğü, yetiştirildiği ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğu, bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, hangi dine ait olursa olsun dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duyguların aldatma aracı olarak kötüye kullanılması ve bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olması gerektiği açıklanmıştır.
Görüldüğü üzere, TCK'nun 158. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilirken, dinin, dini inanç ve duyguların ya da başkaları için iyilik yapma hislerinin bir aldatma aracı olarak kullanılması aranmıştır. İstismar, Arapça “semere” kelimesinden türetilmiş bir kelime olup, fıkra metninde “sömürme” anlamında kullanılmıştır. Önemli olan, dini inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle insanların aldatılması olup, aldatma aracı olarak kullanılan din veya mezhebin hangi din veya mezhep olduğunun bir önemi bulunmamaktadır. Örneğin, fitre ya da zekat verileceğinden bahisle para toplanması, gerçekte cami yaptırma niyetinde olmayan bir kimsenin cami yaptıracağından veya yarım kalan camiyi bitireceğinden bahisle izinsiz olarak yardım toplaması ya da cemevi ya da kiliseye yardım duyurusuyla para istenmesi veya Hz. İsa’nın dünyaya dönüşünü sağlamak için altyapı oluşturmak üzere para toplanması, cenaze için Kur'an-ı Kerim okunacağı ve ardından zekat verileceğinden ya da sözkonusu okumanın değerli bir ziynet eşyası üzerine yapılacağından bahisle yardım toplanması gibi durumlarda bir kısım dini inanç ve duyguların istismar edildiğinden sözedilebilecektir.
Doktrinde de gerçekte olmadığı halde cami ya da Kuran Kursuna yardım edileceğinden bahisle para toplanması, yine dinin orjinal bünyesinde bulunmayan tarzda ve maddi menfaat temin etmek için muskacılık, üfürükçülük gibi faaliyetler sonucu kişilerden yarar elde edilmesi halinin de, bu bent kapsamına gireceği belirtilmiştir. (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 2006, s.573; Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, Cilt I, 2007, s.468; Parlar/Hatipoğlu, Türk Ceza Kanunu Yorumu, Cilt 2, 2007, s.1248, Artuk/Gökçen/Yenidünya, TCK Şerhi Özel Hükümler, Ankara, 2009, Turhan Yayınevi, 4. Cilt, s.3649; Doğan Soyaslan, Özel Hükümler, s.349)
Diğer taraftan konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Suç tarihinde mağdurelere yaklaşan sanıkların; “cenazemiz var, kimsemiz yok, cenaze Almaya'dan geldi, cenazemizi okuyuverin de zekatını verelim” demeleri üzerine, mağdure Meryem, “okuyayım ama zekata ihtiyacım yok” cevabını verince sanıkların bu kez; “siz okuyun, biz sizin adınıza ihtiyacı olan bir kişiye zekatı veririz” diyerek bir miktar para çıkarıp kolundaki bileziğini vermesi gerektiğini, değiş tokuş yapacaklarını, okunduktan sonra geri vereceklerini söylemeleri ve mağdurun da inanarak bileziğini vermesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanıkların basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile önce planlayıp sonra ustaca sergiledikleri hareketlerinin hileli davranış olarak kabulü gerektiğinden, hileli davranışlarla aldatma sonucunda mağdur zararına gerçekleşen eylemin hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu oluşturacağı kabul edilmelidir. Aldatma aracı olarak kullanılan "cenaze için dua ya da Kur'an-ı Kerim okunması ve ardından ölen kişinin zekat borçlarının ödenmesi" hususunun dini inanç ve duygulara ilişkin olduğu ve mağdur Meryem'in bu yönde aldatılarak sanıklara bileziğini vermesinde etkili olduğu anlaşıldığından, sanıkların sabit kabul edilen eylemleri dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır.
Bu nedenle, sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetlerine ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmün onanmasına dair Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi S. Bakıcı; "Dolandırıcılık suçu, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp onun veya başkasının zararına, kendisi veya başkasına yarar sağlanmasıdır.
Fail; hileli hareketlerle mağdurun iradesini sakatlamakta, aldanan mağdur suçun konusu olan mal veya alacağı faile vermektedir. Malın verilmesiyle, mağdurun bu mal üzerinde zilyetlik/mülkiyet hakkı kalmamakta, mal üzerinde tasarrufta bulunamamaktadır. Malın teslimi ile tasarruf hakkı faile geçmekte ve dolandırıcılık suçu oluşmaktadır. Eğer kullanım hakkı faile geçmemiş ise, malın teslimi yeterli olmayıp henüz dolandırıcılık suçu gerçekleşmemiştir. Mağdur o mal üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğu için, eşyanın failin tasarruf alanına ne zaman, nerede, nasıl geçtiği, nedensellik bağı araştırılarak suç vasfı belirlenmelidir.
Somut olayda mağdure, bileziklerini sanıklara kullanması, satması yani tasarrufta bulunması için vermemiştir. Mülkiyet veya zilliyetliğini devretmemiştir. Sadece, dua süresince tutması için sanığa vermiştir. Yani iradesinin sakatlanarak sanığa teslim edilip mülkiyet ve zilyetliğin devri söz konusu değildir. Sanık, zilyet veya malik olmayıp sadece elinde bulundurandır. Teslimle dolandırıcılık suçu oluşmamıştır. Sanık tıpkı mağazada elbise veya ayakkabıyı deneyen müşteri gibidir. Elinde bulunduran olup zilyetlik devredilmediğinden güveni kötüye kullanmak suçu da oluşmamıştır. Dua sonucu iade halinde, ortada bir suç bulunmamaktadır.
O halde, somut olayda; 'Suç ne zaman oluşmaktadır ve vasfı nedir' soruları cevaplandırılmalıdır.
Bileziklerin verilmesi ile sanığın malvarlığında bir artış, mağdurun malvarlığında bir azalma olmadığından suç oluşmayıp, elde bulundurulan bileziklerin kaçırılmasıyla suç oluşmaktadır ve bu fiil hırsızlık suçunu teşkil etmektedir.
Ayrıca, dolandırıcılık suçunda hile; oyun, aldatma, düzen olup mağduru hataya düşüren hareketlerdir. Basit, kaba, kolay anlaşılır yalanlar aldatma sonucunu doğurmaya elverişli olmadığı için hile olarak kabul edilemez. Basit bir araştırmayı yapmayan, her söylenene inanan, düşünmeyen, akla-mantığa aykırı sözlere inanıp denileni yapanlar sonucuna katlanmalıdırlar. Ceza hukukunda hile kavramı üzerinde birlik sağlanamamıştır. Subjektivist kriterlerden faili esas alan görüşe göre, basit hileler cezai hile kavramına girmemektedir.
Mağduru esas alan görüşe göre hile, ustalıklı olmalı, ihtiyatlı bir aile babasını aldatacak nitelikte bulunmalıdır.
Objektivist kriterlerden zararın giderilme olanağını esas alan görüşe göre, normal ölçülerde ihtiyatlı davranan kimse hileden ve zarardan korunabiliyorsa hukuki hile, aksi halde cezai hile mevcuttur.
Maddi konuyu esas alan görüşe göre, suçun konusuna ilişkin temel niteliklerdeki aldatma cezai, ayrıntıya ilişkin aldatma hukukidir.
Sahneye koyma kuramını kabul eden görüşe göre, basit yalan yeterli olmayıp, bu yalanı doğrulayan maddi bir olayın sahneye konulup desteklenmesi ile cezai hile oluşmaktadır.
Çağdaş eğilim ise, cezai ve hukuki hile ayrımının eski önemini yitirdiği görüşündedir.
Yalan, belli oranda ağır, yoğun, ustaca olmalı, mağduru etkilemeli, denetim olanağını kaldırmalıdır.
Ceza Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde, mağdurun esas alınması gerektiği, mağdure Suzan’ın sanıkların sözlerine inanmadığı, mağdure Meryem’in ise daha yaşlı olduğu ve sözlere inandığı, mağdureye dayanılarak suçun oluştuğunun kabul edilmesi gerektiği ileri sürülmüş ve bu görüş benimsenmiştir. Tamamen mağdurun inanmasına bağlı bu görüşün benimsenmesi, yalanın boyutu, esaslı olup olmadığı, ortam gözetilmeksizin, sanığın sözlerine inananlar yönünden suç, inanmayanlar yönünden suçun oluşmayacağı sonucunu doğuracaktır. Söylenen sözlerin basit, normal kişilerin anlayıp inanmayacağı, denetim olanağını kaldırmayacağı gibi hususların araştırılmasına gerek kalmayacaktır. Bu kabul ise, maddede yer alan 'hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp' ibaresi ile madde gerekçesinin 3, 4 ve 5. paragrafındaki açıklamalarla bağdaşmamaktadır. (Sedat Bakıcı, 5237 sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Özel Hükümleri, c. I, sh. 210-443)
Açıklanan nedenlerle dolandırıcılık suçunun yasal unsurları gerçekleşmediğinden, sanığın eylemine uygun bulunan hırsızlık suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği cihetle itirazın değişik gerekçe ile kabulüne ve yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmelidir" düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan altı Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.04.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
Dolandırıcılık eyleminin dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle gerçekleştirilmesi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasını gerektiren nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2012/15-1365 Esas ve 2013/381 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere, aldatma vasıtası kılınan din veya mezhebin hangisi olduğu önem taşımaz; belirleyici ölçüt dini inanç ve hassasiyetlerin haksız menfaat temini amacıyla kötüye kullanılmasıdır.
Dinin özünde bulunmayan yöntemlerle muskacılık veya üfürükçülük gibi uygulamalar üzerinden kazanç elde edilmesi dini duyguların istismarı suretiyle nitelikli dolandırıcılık kapsamında değerlendirilmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2012/1556 Esas ve 2013/109 Karar sayılı kararına konu olayda, cenaze için Kur'an-ı Kerim ya da dua okunacağı ve vefat edenin zekat borçlarının karşılanacağı vaadiyle ziynet eşyalarının okunup geri verileceği söylenerek alınması mağdurun iradesini sakatlayan nitelikli hile kabul edilmiş ve fiilin 5237 sayılı Kanun'un 158/1-a maddesini oluşturduğuna hükmedilmiştir. Sanıkların aynı suç işleme kararı doğrultusunda aynı mağdurlara karşı kısa aralıklarla benzer istismar eylemlerini sürdürmesi halinde zincirleme suç hükümleri gündeme gelir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2012/15-1398, K. 2013/112Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Sanıklar Mesud ve Erdoğan hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında sanıkların eyleminin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı TCK’nun 157/1, 62, 52/2, 53 ve 63. maddeleri gereğince 2 yıl 6 ay hapis ve 20.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Hatay Ağır Ceza Mahkemesince verilen 20.06.2006 gün ve 238-414 sayılı hükmün, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 19.03.2012 gün ve 11738-32041 sayı ile;
“…Sanık Erdoğan 'ın adli sicil kaydında tekerrüre esas mahkumiyeti bulunduğu halde TCK'nun 58. maddesinin uygulanmaması aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak TCK'nun 158/1-a maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesine göre, burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır.
Din, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve Allah kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünüdür. Dini inanç, dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duygularıdır. Bir insanın dini inanç ve duyguları ile, doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır.
Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.
1- Somut olayda; kendilerini hoca olarak tanıtan sanıkların katılanlara kızlarının bahtının kapandığını, evlerinde muska olduğunu söyleyip evlerine gelerek, çeşitli dualar okuyup kızlarının elbisesinden muska çıktığına inandırıp bu muskayı bozup yeni muska yaptıklarını söyleyerek paralarını almaları, ayrıca evlerinin bahçesinde bir küp altın olduğunu bu altını çıkarmak için çeşitli dualar ve törenler yapıp getirdiği ilaçla küp içerisindeki maddeyi altına çevirecekleri vaatleri ile katılanları kandırıp altın ve paralarını almaları şeklinde gerçekleşen olayda, sanıkların eylemlerinin temas ettiği 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a maddesinde düzenlenen 'Dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle' nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde dolandırıcılık suçundan karar verilmesi;
2- Sanıkların katılanlardan aynı suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda kısa aralıklarla aynı suçun birden fazla işledikleri anlaşılmakla, cezalarının zincirleme suç hükümlerine göre artırılması gerektiği gözetilmeden eksik ceza tayini,
Kabule göre de;
3- Adli para cezalarının 5083 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu'nun 04.04.2007 tarih ve 2007/11963 sayılı kararının 1. maddesi uyarınca Türk Lirası (TL) olarak belirlenmesinde zorunluluk bulunması,
4- 5237 sayılı TCK'nun 53/1-c maddesinde belirtilen kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından; vesalet veya kayyımlığa ait hizmette bulunmaktan yoksun bırakılma güvenlik tedbirinin aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca koşullu salıverme tarihine kadar uygulanabileceğinin gözetilmemesi" isabetsizliğinden ceza miktarı bakımından kazanılmış hakkın korunması şartıyla bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.04.2012 gün ve 250957 sayı ile;
“…Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır. Dolandırıcılık suçu, sanığın mağduru kandırabilecek hileli davranışlarla aldatıp, onu kendi veya başkasının malvarlığı aleyhine bir işlemde bulunmaya yöneltmesi ve bu işlem sonucunda sanığın kendine veya başkasına yarar sağlamasıyla oluşur. Dolandırıcılık suçunda failin hileli hareketleri sonucu sakatlanmış irade neticesinde kişiye ait malvarlığının mülkiyetinin devri, buna karşılık hırsızlık suçunda ise; menkul bir malın, sahibinin rızası dışında alınması, mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerindeki zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hale gelmesi söz konusudur.
Somut olayda, katılanların kızının olaydan önce nişanlısından ayrılması nedeniyle fal baktırmak için tavsiye üzerine gittikleri kendilerini hoca olarak tanıtan sanıkların katılanlara kızlarının bahtının kapandığını, evlerinde muska olduğunu söyleyip evlerine gelerek, çeşitli dualar okuyup kızlarının elbisesinden muska çıktığına inandırıp bu muskayı bozup yeni muska yaptıklarını söyleyerek paralarını almaları, ayrıca evlerinin bahçesinde bir küp altın olduğunu bu altını çıkarmak için çeşitli dualar ve törenler yapıp getirdiği ilaçla küp içerisindeki maddeyi altına çevirecekleri vaatleri ile katılanları kandırıp 4 adet altın bilezik, 5.000 TL para ve toplam 11.360 Amerikan Dolarını almaları şeklinde gerçekleşen olayda sanıklar her ne kadar fal bakılması, büyü yapılması ve bozulması gibi inanışları kullanarak katılanları dolandırmışlar ise de, bu nevi inanışların dini inanç sisteminde yer alan din kurallarından olmadığı, bilakis yasaklandığı ve günah kabul edildiği, yine katılanların evin bahçesinde bulunacak küp dolusu altın ile zengin olma hayallerinin de dini inanç ve duyguların istismarı kabul edilemeyeceği, zira İslam dini ve diğer ilahi dinler bakımından zenginliğin değil fakirliğin yüceltildiği, zenginlik hayalinin dini inanç ve duygulara ilişkin olmayıp olsa olsa dünyevi duygulara ilişkin olduğu, dolayısıyla, gerçekleşen olayda 5237 sayılı Yasanın 158/1-a maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunun nitelikli halinin bulunmadığı, sanıkların başvurduğu bir takım hileli davranış ve sözlerin basit yalan niteliğinde olup 5237 sayılı TCK'nun 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunun maddi unsurlarını oluşturduğu halde Özel Daire kararının 1. maddesinde sanıkların eyleminin TCK'nun 158/1-a maddesinde düzenlenen 'dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle' nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna ve katılan vekilinin vaki temyiz isteminden feragat etmesi nedeniyle sanıklar müdafiilerinin temyiz istemine hasren yapılan temyiz incelemesinde, karşı temyiz bulunmadığı nazara alınmadan ilamın 2. maddesinde sanıkların eylemlerinden dolayı cezalarının zincirleme suç hükümlerine göre artırılmasının gerektiği gözetilmeden eksik ceza tayini şeklindeki sanıklar aleyhine bozma sebebine yer verilmesi nedeniyle, ilamın 1. ve 2 bozma sebebinin isabetli bulunmadığı…" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün YTL olarak belirtilen adli para cezası ve TCK'nun 53. maddesi uygulaması yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 16.10.2012 gün ve 12154-43551 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmemesi üzerine dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğinden;
1956 doğumlu olup inşaat ustası olarak çalışan katılan Zekeriya ile 1964 doğumlu ve ev hanımı olan katılan Kevkap'ın, 1982 doğumlu kızları Pınar’ın nişanının bozulması sebebiyle fal baktırmak maksadıyla bu işlerden anlayan birisini aramaya başladıkları, yakınlarının tavsiyesiyle çevrede "Mesut Hoca" olarak bilinen sanık Mesud 'un evine gittikleri, katılanları dinleyen sanığın akşam evlerine geleceklerini söylediği, aynı gün akşam diğer sanık Erdoğan ile birlikte katılanların evlerine gittikleri, evde sanık Mesud'un kanepede, katılanların evdeki kızları ve gelinleri ile sanık Erdoğan'ın da yerde oturdukları, sanık Mesud'un katılanlara kızlarının bahtının kapandığını ve evlerinde muska olduğunu söyleyerek muskayı etkisizleştirmek için dua adı altında çeşitli şeyler okuyup kızlarının bir kıyafetini istediği, ardından sözkonusu kıyafetten çıkardığını iddia ettiği bir muskayı göstererek bu muskayı bozup yeni muska yapacağını ve kızlarının bahtının açılacağını söylediği, sözlerine inanan katılanlardan 350 Lira aldığı, ayrıca katılanlara evlerinin bahçesinde gömü olduğunu, altınları çıkaracağını ve zengin olacaklarına katılanları ikna ettiği, bu altınları çıkarmak için çeşitli dualar okuyacağını ve törenler yapacağını, daha sonra getireceği ilaçla da küp içerisinde bulunan maddeyi altına çevireceğini söylediği, takip eden günlerde birkaç kez gece vakitlerinde gelerek bir kısım dualar okudukları, herkesin el ele tutuşmasını sağlayarak yanmakta olan bir mangalın içine bir takım cisimler attıkları, katılanın kendilerinin gösterdiği yere çukur kazmasını sağladıkları, bu çukurdan çıktığını söyledikleri bir küpü katılanların evinin bir odasına koydukları, bu odayı kilitleyen sanık Mesud'un anahtarı alarak kimsenin içeri girmemesi gerektiğini, aksi takdirde cinlerin kendilerini çarpacağını, küpün içindekini altına çevirmek için Suriye'ye ilaç almaya gideceklerini belirttikten sonra bunun için bir miktar altın ve Amerikan Doları istedikleri, sanıkların daha sonra geldikleri bir gün küpü bir madde ile patlattıkları, patlama sonrası altın olduğu izlenimi uyandıran sarı renkli bir heykeli ve metal paraları gösterip küpün içinden çıktığını söyleyerek katılanların güvenlerini kazandıkları ve onları bir kez daha; "ilaç bulursak sizi daha çok zengin edeceğiz" sözleri ve vaadleriyle daha fazla para vermeye ikna ettikleri, katılanların yakınlarından borç olarak aldıkları paraları sanıklara verdikleri, böylelikle sanıklara aşamalarda toplam 4 altın bilezik, 5.000 Lira ve 12.000 Amerikan Doları civarında para verdikleri, en son sanıklardan haber alamayınca küpün bulunduğu odanın kapısını kırarak içeriye girdiklerinde küpün içinde kum ve toprak olduğunu gördükleri ve dolandırıldıklarını anlayarak şikâyetçi oldukları,
Sanıklar hakkında benzer eylemler nedeniyle dolandırıcılık suçundan çeşitli kamu davalarının açıldığı,
Sanıkların aşamalarda, suçlamaları kabul etmeyerek katılanları tanımadıklarını savundukları,
Anlaşılmaktadır.
Dolandırıcılık suçunun basit şekli 5237 sayılı TCK’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” biçiminde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise onbir bent halinde bu suçun nitelikli halleri sayılmıştır.
Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da nesnel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçu da TCK’nun 158/1-a maddesinde; “Dolandırıcılık suçunun; a- Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle … işlenmesi halinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile toplumda yaşayan insanlar üzerinde yoğun bir etkisi bulunan dini inanç ve duyguların istismarının önlenmesi amaçlanmış ve maddenin bu bölümüne ilişkin gerekçesinde de; “Birinci fıkranın (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi için, dinî inanç ve duygular, aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalıdır. Suçun oluşabilmesi için, dinî inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Bu aşamada muska, büyü ve istismar sözcükleri üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır.
Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğüne göre muska; “İçinde dinsel veya büyüleyici bir gücün saklı olduğu sanılan, taşıyanı, takanı veya sahip olanı zararlı etkilerden koruyup iyilik getirdiğine inanılan bir nesne, yazılı kâğıt vb; üçgen biçiminde katlanmış olan şey; taşıyanı, takanı ya da sahip olanı zararlı etkilerden koruyup iyilik getirdiğine inanılan, içinde dinsel ve büyüsel bir gücün saklı olduğu sanılan doğal ya da yapay nesne; insan, hayvan, bitki, nesne ve ürünlerinin uygun düşen bir yerine asıldıkları, bağlandıkları, dikildikleri ya da konuldukları zaman onları ölüm, salgın, yersarsıntısı, su baskını, yıldırım, yangın, savaş, büyü, göz değmesi gibi daha birçok dokuncalardan koruduğuna ve onlara bolluk, varsıllık, iyi bir gelecek, aşılmaz bir güç sağladığına inanılan doğal ya da yapay nesnelerden her biri”,
Büyü ise; “Tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde etmek iddiasında olanların başvurdukları gizli işlem ve davranışlara verilen genel ad, afsun, efsun, sihir, füsun, bağı, karşı durulamaz güçlü etki; birtakım doğaüstü güçler, gizemsel sözler, kutsal sayılan nesneler aracılığıyla insanları, doğayı, doğa yasalarını etkilemek, istenilen şeyleri elde etmek için büyücülerce belirli kurallara ve tekniklere uygun bir biçimde uygulanan verimsiz, boş eylem ve işlemler” şeklinde tanımlanmaktadır.
İstismar, Arapça “semere” kelimesinden türetilmiş bir kelime olup TCK'nun 158/1-a maddesinde “sömürme” anlamında kullanılmıştır.
Uygulamada yerleşmiş kabule göre ise; dinin, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve yaratıcı kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünü olduğu, dini inancın dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duyguları olduğu, bir insanın dini inanç ve duyguları ile, doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğu, bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duyguların aldatma aracı olarak kötüye kullanılması ve bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olması gerektiği açıklanmıştır.
Görüldüğü üzere, TCK'nun 158. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, dolandırıcılık suçunun dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilirken, dinin, dini inanç ve duyguların ya da iyilik yapma hislerinin bir aldatma aracı olarak kullanılması aranmıştır. Önemli olan, dini inanç ve duyguların kötüye kullanılması suretiyle insanların aldatılması olup, aldatma aracı olarak kullanılan din veya mezhebin hangi din veya mezhep olduğunun bir önemi bulunmamaktadır. Örneğin, fitre ya da zekat verileceğinden bahisle para toplanması, gerçekte cami yaptırma niyetinde olmayan bir kimsenin cami yaptıracağından veya yarım kalan camiyi bitireceğinden bahisle izinsiz olarak yardım toplaması ya da cemevi ya da kiliseye yardım duyurusuyla para istemesi veya Hz. İsa’nın dünyaya dönüşünü sağlamak için altyapı oluşturmak üzere para toplaması, cenaze için Kur'an-ı Kerim okunacağı ve ardından zekat verileceğinden ya da sözkonusu okumanın değerli bir ziynet eşyası üzerine yapılacağından bahisle yardım toplanması gibi durumlarda bir kısım dini inanç ve duyguların istismar edildiğinden söz edilebilecektir.
Doktrinde de gerçekte olmadığı halde cami ya da Kuran Kursuna yardım edileceğinden bahisle para toplanması, yine dinin orjinal bünyesinde bulunmayan tarzda ve maddi menfaat temin etmek için muskacılık, üfürükçülük gibi faaliyetler sonucu kişilerden yarar elde edilmesi halinin de, bu bent kapsamına gireceği belirtilmiştir. (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 2006, s.573; Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, c.I, 2007, s.468; Parlar/Hatipoğlu, Türk Ceza Kanunu Yorumu, c.2, 2007, s.1248, Artuk/Gökçen/Yenidünya, TCK Şerhi Özel Hükümler, Ankara, 2009, Turhan Yayınevi, c.4, s.3649; Doğan Soyaslan, Özel Hükümler, s.349)
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Kendilerini hoca olarak tanıtan sanıkların, katılanlara kızlarının bahtının kapandığını, evlerinde muska olduğunu söyleyip evlerine gelerek, çeşitli dualar okuyup kızlarının elbisesinden muska çıktığına inandırıp bu muskayı bozup yeni muska yaptıklarını söyleyerek paralarını almaları, ayrıca evlerinin bahçesinde bir küp altın olduğunu bu altını çıkarmak için çeşitli dualar ve törenler yapıp getirecekleri ilaçla küp içerisindeki maddeyi altına çevirecekleri vaatleri ile katılanları kandırıp altın ve paralarını almaları şeklinde gerçekleşen olayda, sanıkların basit bir yalanı aşan, mağdurları yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile planlayıp ustaca sergiledikleri hareketlerinin hileli davranış olarak kabulü gerektiğinden, hileli davranışlarla aldatma sonucunda mağdur zararına gerçekleşen eylemlerin dolandırıcılık suçunu oluşturacağı kabul edilmelidir. Aldatma aracı olarak kullanılan "muskayı bozma ya da cini etkisiz hale getirme veya küpten altın çıkarma için dua okuma" vb. hususlarının dini inanç ve duygulara ilişkin olduğu, katılanların dini inanç ve duygularının istismar edilerek irade özgürlüklerinin baskı altına alınması suretiyle sanıklara altın ve para vermelerinde etkili olduğu anlaşıldığından, sanıkların sabit kabul edilen eylemleri dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle zincirleme şekilde dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır.
Bu itibarla, sanıkların basit dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetlerine ilişkin yerel mahkeme hükmünün bozulmasına dair Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Genel Kurul Üyesi; "sanıkların eylemleri 5237 sayılı TCK'nun 157/1. maddesinde hüküm altına alınan basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğundan itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.04.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
677 Sayılı Kanun Kapsamında Yasaklanan Unvan ve Hizmetler
677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun'un 1. maddesi uyarınca tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ile gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların kullanılması, bu unvanlara mahsus hizmetlerin yerine getirilmesi ve kisvelerin taşınması yasaktır.
677 sayılı TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLIKLAR İLE BİRTAKIM ÜNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR KANUN m. 1Kaynağı aç
1 – Türkiye
Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı
tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve
zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak
üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal
cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.
Alelümum
tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik,
babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve
gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve
sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası
memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut
cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve
türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri
açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına
mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları
taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen
kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere
cezayı nakdiile cezalandırılır.
(Ek:
10/6/1949- 5438/1 md.) Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları
arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500
liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak
üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar.1
(Ek:
1/3/1950- 5566/1 md.; Değişik: 7/2/1990- 3612/5 md.) Türbelerden Türk
büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca
umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir.
677 sayılı Kanun'un 1. maddesinde yer alan yasak unvanları taşıyanlar, bunlara mahsus hizmetleri ifa edenler veya özel kıyafetleri giyenler hakkında üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezası öngörülmüştür. Aynı maddede, mensupları arasında şeyhlik, babalık ve halifelik gibi baş mevkide yer alan kişiler bakımından ise üfürükçülük düzenlemesinden ayrı olarak altı aydan az olmamak üzere hapis yaptırımı düzenlenmiştir.
Kamu Barışına ve Kamu Düzenine Karşı Suçlar
Topluma yönelik yanıltıcı açıklamalar kamu düzenini etkilediğinde Türk Ceza Kanunu hükümleri uygulanabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 217/A maddesinin ilk fıkrasında, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratma kastıyla hareket edilerek memleketin iç veya dış güvenliği, kamu intizamı ile umumi sağlığı ilgilendiren asılsız bilgilerin kamu barışını sarsmaya elverişli tarzda aleniyet kazandırılarak yayılması fiiline bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası bağlanmıştır. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise failin gerçek kimliğini gizlemesi veya eylemin bir teşekkülün faaliyeti kapsamında yürütülmesi durumu cezanın yarı oranında artırılmasını gerektiren hal olarak kabul edilmiştir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 217/AKaynağı aç
(1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle,
ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe
aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse,
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde
işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.
Ortak hüküm
Farklı toplumsal grupların birbirine karşı kışkırtılması durumunda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesi tatbik edilir. Maddenin ilk fıkrasında, toplumun sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge ayrımı barındıran kesimlerini diğer bir topluluk aleyhine açıkça düşmanlık ve kin gütmeye yönlendiren ve bu suretle kamu güvenliğinde açık ile yakın bir tehlike doğmasına yol açan kimselere bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. İkinci fıkrada, toplum kesimlerinden birinin sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge temelli farklılıklar öne sürülerek herkesin görebileceği biçimde tahkir edilmesi fiiline altı aydan bir yıla kadar hapis yaptırımı bağlanmıştır. Üçüncü fıkrada ise bir kesimin benimsediği inanç değerlerinin alenen aşağılanması hali, fiilin kamu barışını bozmaya elverişlilik taşıması şartına bağlı tutularak altı aydan bir yıla kadar hapisle karşılanmıştır.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 216Kaynağı aç
bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin
ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık
ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya
bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği
dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli
olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Kanunlara uymamaya tahrik
İfade Hürriyetinin Sınırları ve İdari Bilgilendirme
Kişilerin düşüncelerini açıklama serbestisi anayasal sınırlamalara tabidir. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır. Ölçülülük ilkesi; getirilen sınırlamanın amaca ulaşmada yeterli olmasını ifade eden elverişlilik, amaca ulaşmak için zorunlu ve daha hafif bir aracın bulunmamasını gerektiren gereklilik ile sınırlama ve hedef arasındaki makul dengeyi arayan orantılılık unsurlarını bünyesinde barındırır.
Dini değerlerin istismar edilmesini engellemede toplumsal bilinç de belirleyicidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, halkın dini konularda doğru aydınlatılması ve yönlendirilmesi bakımından yetkili idari kurum konumundadır. Dini istismar eden kişilere yönelik olarak toplumu bilgilendirme ve yanlış inançların önüne geçme doğrultusunda açıklamalar yapılması bu kapsamda öne çıkmaktadır.
Sözde hocaların dini söylemlerle menfaat temin etmesi hangi suçu oluşturur?
Failin kandırabilecek nitelikteki hileli davranışlarla dini inanç ve duyguları istismar ederek mağduru hataya düşürmesi ve haksız maddi menfaat sağlaması halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158/1-a maddesi uyarınca dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçu oluşur.
677 sayılı Kanun'a göre üfürükçülük faaliyetinin cezası nedir?
677 sayılı Kanun'un 1. maddesi uyarınca büyücülük, üfürükçülük veya nüshacılık gibi yasak unvanları taşıyanlar, bunlara mahsus hizmetleri yapanlar veya kıyafetleri giyenler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere nakdî para cezası ile cezalandırılır.
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun şartları ve cezası nedir?
Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 217/A maddesi uyarınca bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

