Sit Alanı İlanı Nedeniyle Devletten Tazminat Talep Etmek

by Avukat Erdal Ersoy
Sit Alanı İlanı Nedeniyle Devletten Tazminat Talep Etmek

Tapulu bir taşınmazın sit alanı ilan edilmesi, malike inşaat yapma, tarım faaliyeti yürütme ya da mevcut yapıyı yenileme gibi tasarruf imkânlarını kısıtlayabilir. Bu kısıtlamanın tazminata mı yoksa idari bir sınırlamaya mı yol açacağı, sit ilanının fiili el atma sayılıp sayılmayacağına ve hangi yargı yolunun izleneceğine bağlıdır. Yargı kararları, sit ilanının tek başına kamulaştırmasız el atma oluşturmadığı yönünde ağırlıklı bir yaklaşım benimsemektedir; ancak görevli yargı yolu meselesi farklı kararlar arasında farklı biçimlerde ele alınmıştır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/5-1826, K. 2013/1298Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2012/5-1826 E.  ,  2013/1298 K.DOĞAL SİT ALANI İLANININ, TAŞINMAZ MALİKİNİN MÜLKİYET HAKKINI KISITLAMAMASI VE FİİLEN ELATMA OLGUSUNUN BULUNMAMASI DOLAYISIYLA KAMULAŞTIRMASIZ ELATMANIN OLUŞMAMASITAŞINMAZIN SİT ALANI İLANININ MÜLKİYET HAKKINA BİR MÜDAHALE SAYILMAMASIBAZI KANUNLAR İLE 375 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN (6487) Madde 21KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNU (2863) Madde 5İMAR KANUNU (3194) Madde 13İMAR KANUNU (3194) Madde 10İMAR KANUNU (3194) Madde 8TÜRK MEDENİ KANUNU (4721) Madde 683TÜRK KANUNU MEDENİSİ (MÜLGA) (743) Madde 6181982 ANAYASASI (2709) Madde 461982 ANAYASASI (2709) Madde 35 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “Kamulaştırmasız elatma nedeniyle tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 20.Asliye Hukuk (Kapatılan Sarıyer 2.Asliye Hukuk) Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 25.01.2011 gün ve 2009/343 E., 2011/32 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin 18.10.2011 gün ve 2011/7655 E., 2011/16558 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere göre, davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. Davalı idare vekilinin temyizine gelince; Dava konusu taşınmazın Kültür Bakanlığı, İstanbul III numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 15.11.1995 gün ve 7755 sayılı kararı ile İstanbul Kuzey Kesimi Karadeniz Kuşağı doğal sit alanı olarak ilan edildiği anlaşılmıştır. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 5. maddesi gereğince, özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların bizatihi kendisi değil, bu taşınmazlarda varlığı bilinen veya daha sonra ortaya çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir. Aynı yasanın 11/2 maddesinde de; maliklerin bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilecekleri de düzenlenmiştir. Dolayısıyla taşınmazın sit alanı olarak ilan edilmesi Anayasa'nın mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini düzenleyen 35. maddesi uyarınca 2863 sayılı yasadan kaynaklanan bir durum olup, davalı idarenin mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir işlemi niteliğinde değildir. Bu durumda, dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından söz edilmesi mümkün olamayacağından, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle kabulüne karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.'ye ait olan İstanbul ili Sarıyer ilçesi Rumelifeneri köyünde kain 5 pafta 150 parsel sayılı 79.840 m² yüzölçümüne sahip taşınmazın kapalı teklif-açık pazarlık usulü ile açık arttırmada 04.10.1994 tarihli teklifi kabul edilerek taşınmazı satın aldığını; taşınmazı satın aldığı tarihte tapu kaydında hiçbir sınırlama bulunmadığı gibi, açık arttırma şartnamesi ve eklerinde de hiçbir sınırlamanın olmadığını, 1995 yılında taşınmazın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından doğal sit alanı ilan edildiğini, eldeki davanın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından sit alanı olarak ilan edilen ve imar planları ve kanunla da kesin inşaat ve tasarruf yasağı getirildiği halde bedeli ödenmeyen müvekkile ait 45.898,00 m² arsaya ilişkin olduğunu; başka bir ifade ile müvekkilinin taşınmazının bir kısmına devletin başka bir kuruluşu olan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun kararı ile fiilen el atılıp, bu durumun yürürlüğe giren uygulama imar planları ile de kesinleştiğini ileri sürerek, müvekkilinin fiilen el atılan 45.898,00 m²’lik kısmının tapusunun iptali ile kamuya terkinine, terkin edilen 45.898,00 m² lik kısmının dava tarihi itibari ile değeri olan 29.833.700,00 TL'nin müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep ettiklerini belirterek, şimdilik fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000 TL'nin dava tarihinden sonra işleyecek ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Kültür ve Turizm Bakanlığı'na izafeten İstanbul Muhakemat Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde özetle; husumetin yanlış yöneltildiğini, doğal sit alanı ilanının taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kısıtlamadığını, fiilen elatma olgusunun bulunmadığını, dolayısıyla tazminat hakkının doğmayacağını savunarak, davanın usule ve esasa ilişkin nedenlerle reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir. Mahkemenin, “Davacıya ait iş bu taşınmazda 46.475 m²'lik alan İstanbul 3 nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 15.11.1995 gün ve 7755 sayılı kararı ile İstanbul Kuzey Kesimi Karadeniz Kuşağı doğal sit alanı olarak ilan ettiği, sit alanı olarak ilan edilen bu yerin imar planları ve kanunla da kesin inşaat ve tasarruf yasağı getirildiği, bu yerde davacının hiçbir tasarruf hakkının kalmadığı” gerekçesiyle, “davanın kısmen kabulü ile, 10.000.TL kamulaştırmasız el atma bedelinin dava tarihinden itibaren, 24.002.703,00 TL'nin ise ıslah tarihi olan 25.1.2011 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, dava konusu Sarıyer Rumelifeneri köyü, 5 pafta, 150 parselde kayıtlı fen bilirkişisi tarafından düzenlenen 25.01.2010 tarihli krokide belirlenen 46.475 m² lik, İstanbul Kuzey Kesimi Karadeniz Kuşağı Doğal Sit Alanı kapsamında kalan yerin kooparatif adına tapu kaydının iptali ile, bu kısmın tamamının doğal sit alanı olarak hazine adına kamuya terkinine” dair verdiği karar, taraf vekillerinin temyizleri üzerine Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Davacının tapuda kayden maliki olduğu dava konusu İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Rumelifeneri Köyü 5 pafta 150 parsel sayılı 87.840 m² yüzölçümünde, tarla ve fundalık niteliğindeki taşınmazın, 11.01.2010 onay tarihli ve 1/1000 ölçekli Kilyos-Demirciköy-Rumelifeneri Bölgesi Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planında 19.215 m² si “günübirlik turizm” alanında, 15 m'lik “yol” alanında, 10.980 m² si “kumsal + park” alanında, 35.495,46 m² si “jeolojik yönden sakıncalı” alanda kaldığı; dava konusu Rumelifeneri köyü 5 pafta 150 parsel numaralı taşınmazın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından sit alanı olarak ilan edilen ve imar planları ve kanunla da kesin inşaat ve tasarruf yasağı getirilen kısmın = kumsal + park alanında + jeolojik yönden sakıncalı alan = 10.980 m² + 35.495 m² = 46. 475 m² olduğu, davalı idarece taşınmaza fiilen elatılmadığı dosya kapsamıyla belirgindir. Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının içerik ve kapsamları itibariyle uyuşmazlık; dava konusu taşınmazın, 1/1000 ölçekli Kilyos-Demirciköy-Rumelifeneri Bölgesi Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planında 19.215 m² si “günübirlik turizm” alanında, 15 m'lik “yol” alanında, 10.980 m² si “kumsal + park” alanında, 35.495,46 m² si “jeolojik yönden sakıncalı” alanda kalan ve davaya konu taşınmazın Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından birinci derecede doğal sit alanı olarak ilan edilen ve imar planları ve kanunla da kesin inşaat yasağı getirildiği bildirilen 46.475 m²'lik bölümüne davalı idarece kamulaştırmasız elatma olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, noktasında toplanmaktadır. Konuya ilişkin genel bir açıklama yapılmasında yarar vardır. a- Kamulaştırmasız Elkoyma Kavramı ve Niteliği: Kamulaştırmasız el koyma kavramı 6830 sayılı İstimlak Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 09 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el koymalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile “Kamulaştırılmış” sayılmıştır. Gerek 6830 sayılı İstimlak Kanunu’nda, gerekse bu Kanunu kaldırarak, kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kimsenin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemiştir. Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır. Bu noktada, 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesinde, kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan davalara süre yönünden bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 10.04.2003 gün ve E:2002/112, K:2003/33 sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el koyma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır. Şu durumda, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 gün ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile düzenlenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür. Görüldüğü üzere; kamulaştırmasız el atma müessesesi, kaynağını ve dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el koymada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir. Ancak, kamulaştırmasız el atma ile kamulaştırmanın, konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır; her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el atılmış olması gereklidir. Kamulaştırmasız el koymada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın, gerekse kamulaştırmasız el koymanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır. Az yukarıda açıklandığı üzere, kamulaştırmasız el koyma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el koyma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır. Kamulaştırmasız el atma halinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (11.02.1959 gün, E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden). b) Mülkiyet Hakkı, Kavram ve İçeriği: Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri, hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Modern mülkiyet anlayışına göre, hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir. Görülmektedir ki, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 1982 Anayasası'nın 35/2. maddesinde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz. 1982 Anayasasında modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir. 1982 Anayasası, mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasanın mülkiyet hakkını düzenleyen ve aynı başlığı taşıyan 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” hükmü bulunmaktadır. 35. madde de mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır: Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el atması durumunda onun el atmasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını isteyebilir. Dava edebilir. Mülkiyet hakkının bu görünümü sınırsız ve kısıtlamasızdır. Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2. ve 3. fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır. İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Yasanın olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır. Anayasa’nın 35. maddesinin İkinci fıkrasında kastedilen, kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46. maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ancak, anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malı elinden zorla alınmaktadır. 1982 Anayasasının 35. maddenin 3. fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir. Dikkat edilecek olursa; 1982 Anayasasında mal sahibinin kullanma hakkı, 35. maddenin 2. fıkrasında “kamu yararı”, 3. fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir. Anayasanın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 35. maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (743 sayılı TKM m.618) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılacak sonuç, Türk Hukukunda mülkiyet hakkının sosyal (modern) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur. Öyleyse, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (743 sayılı TKM m.618) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf eder. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsar. Böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşur. Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır. Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesine (743 sayılı TKM m.618) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el atmaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir. Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler. Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise; yapmama, katlanma ve yapma ödevleridir. Komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar, yağmur ve tutulamayan kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi, resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir. Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır. O halde, malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan, mülkiyet hakkıdır. Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5-662, K:2010/651 sayılı ilamı). Az yukarıda vurgulanan Anayasa hükmüne (m.35) paralel olarak yasakoyucu taşınmaz mülkiyetinin kullanımına, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile sınırlama getirmiştir. Anılan Kanun'unun 5.maddesi gereğince, özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların bizatihi kendisi değil, bu taşınmazlarda varlığı bilinen veya daha sonra ortaya çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının Devlet malı niteliğinde olduğu belirtilmiş; aynı Kanun'nun 11/2.maddesinde ise, maliklerin bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilecekleri düzenlenmiştir. c-İmar Planlarının Hukuk Kuralları Arasındaki Yeri, İmar Planlarına Hakim Olan İlkeler ve Doğurduğu Hukuki Sonuçlar: Bir idari fonksiyon olarak planlama, “içeriği ne olursa olsun, önceden saptanmış hedef ya da hedeflere, yine önceden saptanmış sürede ulaşmak için izlenecek yön ve yöntemleri belirleme eylemi” olarak tanımlanmaktadır (Ö. Bozkurt, T. Ergun, S. Sezen, Kamu Yönetimi Sözlüğü, 1. Basım, Ankara 1998, s.206). Niteliklerine göre planlar, emredici, özendirici ve yol gösterici olmak üzere üçe ayrılırlar. Emredici planlarda; idare, plan ile amaçladığı hedeflere ulaşılmasını şart koşar ve tüm kesimler buna uymak zorundadır. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesi gereğince, belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde belediyeler, dışında ise valiliklerce (İl Özel İdarelerince) yapılması zorunlu kılınan imar planları (nazım ve uygulama imar planları) emredici planlardandır (H. Kalabalık, İmar Hukuku, Ankara 2005, s.63). İmar planlamasının amacı, belediye ve mücavir alanlar ile bu alanların dışında, kamu ve toplum yararını gerçekleştirecek hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesinde hukuki boyut, başta Anayasa olmak üzere, İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri olup; planlama mevzuatının amacı, Anayasanın belirlediği ilke ve hedefler doğrultusunda kamu yararını sağlamak olmalı, planlar da aynı ilke ve hedefler doğrultusunda uygulanmalıdır. İmar planları, hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yerel planların yapılması ve uygulanması sırasında uyulması gerekli görülen ilkeleri taşıması gerekli olup; “açıklık”, “genellik”, “üst dereceye bağlılık”, “kamu yararı”, “esneklik”, “geniş kapsamlılık”, “uzun süreli olma”, “bilimsellik” ve “katılım” ilkelerinin yanı sıra, “hukuk devleti” ve “zorunluluk” ilkeleri ayrıca önem arz etmektedir. Hukuk devleti ilkesi gereğince, imar planları ve bunları uygulanması amacıyla idarece yapılan düzenlemeler keyfi ve indi olmamalı; makul bir şekilde, meşru ve kamusal amaçların gerçekleştirilmesiyle ilgili, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır. Ayrıca, idare imar planları ve bunları uygulamak amacıyla idari işlemler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa ve kanunlarca belirlenen usullerin takip edilmesi gerekir (H. Kalabalık, age, s.101). Zorunluluk ilkesi gereğince de, onaylanmış imar planlarının dışına çıkılması olanaklı değildir. Bu planlar, herkes için uyulması zorunlu belgelerdendir. Diğer bir ifadeyle, kesinleşen yerel planlar, idare ve vatandaşlar açısından bağlayıcı hukuki sonuç doğurur. Kent ya da kasabaların mevcut durumunda bir takım değişiklikler meydana getirmek amacında olan yerel planların bu amaca ulaşılabilmeleri için, planlarca getirilen yükümlülüklerin ilgili idareler, vatandaşlar ve devlet tarafından mutlaka yerine getirilmeleri zorunludur. Yerel planların kabul edilmesinden sonra ilgili idare için bunları uygulamak zorunluluğu doğar (H. Kalabalık, age, s.118-119). Denilebilir ki, imar planları onaylanarak bağlayıcılık kazandıktan sonra, idare ve bireyler açısından bir takım hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle imar planları, idare ve halk açısından kimi yükümlülükler meydana getirmekte ve haklarına sınırlamalar koymaktadır. İdare açısından en belirgin yükümlülük, imar planına aykırı davranışta bulunulamamasının yanı sıra, planların uygulanması için gerekli olan imar programlarını ve yönetmelikleri, Kanunda öngörülen süre içerisinde hazırlamaktır (İmar Kanunu m.10). Belediyelerin, imar programı yapma yükümlülüğünü hiç yerine getirmemeleri halinde bunun müeyyidesi, İmar Kanununda öngörülmemiştir. Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri açısından ise, imar planlarının onaylanmasından sonra, imar sınırları içinde girecekleri her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan ve imar programlarına uygun davranmak, her türlü yapı için ilgili idareden izin almak ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etmek yükümlülüğü doğmaktadır. İmar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerde kişilerin taşınmaz malları üzerindeki haklarına, imar programı süresince bir takım kısıtlamalar getiren 3194 sayılı İmar Kanununun 13. maddesinin; imar plânlarında, resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda, inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceğine dair düzenlemeyi içeren birinci fıkrası ile; imar plânlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra parsel sahibinin, başvuruda bulunarak imar plânlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından ilgili kamu kuruluşunca vazgeçildiğine dair görüş alması koşuluyla tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapabileceğini öngören üçüncü fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin 29.12.1999 gün ve 1999/33 Esas 1999/51 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Gerekçesi özellikle Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine dayandırılan, iptal kararında; “Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hakimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır. Anayasa’nın 35. maddesinde, ‘Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz’ kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13. maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir. Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir. Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir. 3194 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10. maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir. 13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır. İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.09.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.” İfadeleri ile iptali istenen maddelerin Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır (Bkz.HGK'nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5-662, K:2010/651 sayılı ilamı). d-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Göre Kamulaştırmasız El Atma: Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır. Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir. Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir, meşru bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; “Perinelli ve Diğerleri – İtalya (k.k.) davasında başvurucular, Roma’ya yakın bir yerde yüzölçümü 27 bin metrekare olan ve imar planlarında yapılaşmaya açılmış bir arazinin sahibidirler. Bakanlar Kurulu 1994 yılında bu araziyi arkeolojik bölge alanı olarak ilan etmiş ve her tür yapılaşmayı yasaklamıştır. Bu işleme karşı başvurucuların başvurdukları hukuki yollar bir sonuç vermemiştir. Mahkeme, başvurucuların sahip olduğu taşınmaz hakkında alınan 1994 tarihli arkeolojik bölge alanı kararını, üçüncü kural çerçevesinde bir müdahale olarak değerlendirmiş ve davayı bu kuralın ışığında incelemiştir. Ancak Mahkeme’ye göre bu davada adil denge bozulmamıştır; çünkü ilk olarak, başvurucular ulusal mahkemelere bu karar sonrasında bu taşınmazın kullanımında bir değişikliğe gitmek zorunda kaldıklarını kanıtlayamamışlardır. İkinci olarak, başvurucular bu karar öncesinde yapılaşmaya müsait olan taşınmazları üzerinde herhangi bir inşaat girişiminde bulunmamışlardır.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başka bir kararında ise; “Sinan Yıldız ve Diğerleri – Türkiye kabuledilemezlik kararında Mahkeme, SİT alanları konusunda bir karar vermiştir. Başvurucuların Hakkâri’de 1564 m² imara açık ve üzerinde bir ev bulunan bir taşınmazları vardır. Bu taşınmaz, 11 Kasım 1999 tarihinde birinci derece arkeolojik SİT alanı kapsamına alınmıştır. Taşınmazın kamulaştırılması girişimlerinin sonuçsuz kalması üzerine başvurucular kamulaştırmasız el atma iddiasıyla tazminat davası açmışlardır. Ancak bu dava reddedilmiştir. Mahkeme bu davada başvurucuların taşınmazının SİT alanı ilanını mülkiyet hakkına bir müdahale olarak nitelendirmiştir. Bu müdahale, 1. maddenin ikinci fıkrası kapsamında değerlendirilmiştir. Ancak Mahkeme, İtalya’ya karşı benzer davalarda geliştirdiği içtihadı izleyerek (Perinelli ve Diğerleri – İtalya (k.k.); Longobardi ve Diğerleri – İtalya (k.k.)), bu davada adil dengenin bozulmadığı ve mülkiyet hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Mahkeme bu sonuca varırken, ilk olarak bu müdahalenin yasal bir temele dayanmakta olduğunu ve önemli arkeolojik kalıntıları barındıran bir ülkenin bu arkeolojik varlığını koruma meşru amacına hizmet ettiğini söylemiştir. Herhangi bir tazminat ödenmemesi konusunda ise Mahkeme, başvurucunun mülkiyet hakkının tümden ortadan kalkmadığını belirtmiştir. İlk olarak mutlak bir inşaat yasağı öngörülmemiştir. Ayrıca başvurucu gerekli izinleri alarak taşınmazda değişiklik yapma veya satma imkânına sahiptir. Diğer yandan Mahkeme, SİT alanı ilan edilmeden önce başvurucuların taşınmaz üzerinde bir yapı yapma izni için başvurmamış olmalarını da dikkate almıştır. Nihayet Mahkeme’ye göre kanun, birinci derece SİT alanı ilan edilen taşınmazlar için eşdeğer bir taşınmazla değişim imkânını da öngörmektedir.” (Yukarıda atıf yapılan kararlar için bakınız. Osman Doğru/Atilla Nalbant:İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Açıklama ve Önemli Kararlar, Cilt:2, Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Ortak Projesi, Avrupa Konseyi-Yargıtay Başkanlığı Yayını, Ankara 2013, Sahife:677, 678). Somut olaya gelince; Dava konusu taşınmaz tapuda davacı kooperatif adına kayıtlı olup, davacının mülkiyet hakkı bulunmaktadır. Dava konusu İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Rumelifeneri Köyü 5 pafta 150 parsel sayılı 87.840 m² yüzölçümünde, tarla ve fundalık niteliğindeki taşınmazın, 11.01.2010 onay tarihli ve 1/1000 ölçekli Kilyos-Demirciköy-Rumelifeneri Bölgesi Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planında kısmen “günübirlik turizm”, “yol”, “kumsal + park” ve “jeolojik yönden sakıncalı” alanda kaldığı; dava konusu Rumelifeneri köyü 5 pafta 150 parsel numaralı taşınmazın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından sit alanı olarak ilan edilen ve imar planları ve kanunla da kesin inşaat ve tasarruf yasağı getirilen kısmın “kumsal + park + jeolojik yönden sakıncalı alan” olduğu, dosya kapsamıyla belirgindir. Yukarıda yapılan tüm açıklamalar ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin “Sinan Yıldız ve Diğerleri – Türkiye”, “Perinelli ve Diğerleri – İtalya (k.k.)”, “Longobardi ve Diğerleri – İtalya (k.k.)” davalarında verdiği kararların gerekçesinde belirttiği üzere, idarece, taşınmazın SİT alanı olarak ilanı, mülkiyet hakkının özünü ortadan kaldırmadığı gibi, imar planında öngörülen kısıtlamaların taşınmazın amacına uygun kullanımını da engellememektedir. Ayrıca, 2863 Sayılı Kanun'un 5.maddesi gereğince taşınmazın SİT alanı olarak ilanı ve imar planında belirtilen yasadan kaynaklanan kısıtlamalar, kamulaştırmasız elatma olgusunun varlığını kabule elverişli değildir. Hukuk Genel Kurulu'nda yapılan görüşmede bir kısım üyelerce, 11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 Sayılı Kanunun 21.maddesiyle değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6.maddesinin 10.fıkrasının 2.cümlesi (“Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise, bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır.”) hükmü gereğince, eldeki davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de; çoğunlukça, yukarıda belirtilen gerekçelerle somut olayda kamulaştırmasız elatma olgusunun gerçekleşmediği, bu nedenle de eldeki davada adli yargı mercilerinin görevli olduğu benimsenmiştir. O itibarla mahkemece, yukarda belirtilen maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin kamulaştırmasız elatmanın varlığına ilişkin hatalı kabulle yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir. Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı Kültür ve Turizm Bakanlığı'na izafeten İstanbul Muhakemat Müdürlüğü vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı kooperatif ve davalı vekillerinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.09.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY YAZISI Dava konusu uyuşmazlık sebebinin İstanbul III. numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 2863 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirdiği tek taraflı idari nitelikteki bir tasarrufuyla ilgili olması ve 2942 sayılı Kanunun Geçici 6. maddesinin 10. fıkrasında yer alan, bu tür işlemlere karşı idari yargı yoluna başvurulabileceği şeklindeki açık hüküm karşısında, öncelikle yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasına girilerek karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2017/9532, K. 2018/3620Kaynağı aç
20. Hukuk Dairesi         2017/9532 E.  ,  2018/3620 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yerel mahkemece verilen yukarıda gün ve sayısı yazılı hükmün; Dairenin 06.06.2017 gün 2016/11633 E. – 2017/5004 K. sayılı ilâmıyla bozulmasına karar verilmiş, süresi içinde davacı vekili ve davalı Hazine vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla, dosya içindeki tüm belgeler incelenip gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili 10/05/2013 havale tarihli dilekçeyle; müvekkilinin …köyü 88 parsel sayılı 19.400,00 m² yüzölçümündeki taşınmazı 03.06.1975 tarihinde satın aldığını, daha sonra Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından arkeolojik sit alanı ilan edildiğini, müvekkilinin taşınmaz üzerindeki yapılaşma ve tasarruf haklarının ortadan kaldırıldığını, yeni yapılaşma izni ve var olan yapılarına bakım izni verilmediğini, sit alanı ilan edilerek kesin inşaat yasağı getirilmesine rağmen mevzuat uyarınca idareye yüklenen kamulaştırma sorumluluğu yerine getirilmemiş olduğundan müvekkilinin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı ile tüm tasarruf haklarının ortadan kaldırıldığını, bu sebeple kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığının kabulüyle idarenin taşınmaz bedelini ödemeye mahkum edilmesi gerektiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı tutup şimdilik 10.000.-TL tazminatın Hazineden tahsiline karar verilmesi istemiyle dava açmıştır. Daha sonra 28/04/2014 havale tarihli ıslah dilekçesiyle; 30.000.000,00.-TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte tahsilini istemiştir. Davalı Hazine vekili; davanın kamulaştırmasız el atma iddiasıyla açıldığından Hazinenin taraf sıfatının bulunmadığını, Kültür ve Turizm Bakanlığı huzuruyla davanın görülmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; dava konusu yerin sit alanı olarak ilan ve tescil edildiği, Kültür Bakanlığının yeterli ödeneği olmadığından kamulaştırma yapılamadığına dair cevabi yazısı, davacının tasarruf hakkının kalmaması, hatta hakkında iddianame ile dava açılıp 2863 sayılı Kanuna muhalefetten yargılanıyor oluşu karşısında kamulaştırmasız el atma olgusunu ispat ettiğinden davanın kısmen kabulüne, 88 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptal edilerek Hazine adına tapuya tesciline, 6.244.485.-TL tazminatın davalı Hazineden alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz süresi içinde davalı Hazine vekili tarafından katılma yoluyla temyiz edilmiş, davacı vekili 08.05.2017 havale tarihli dilekçe ile temyiz isteminden feragat etmiş ise de vekaletnamesinde davadan feragat yetkisi bulunduğu halde temyizden feragat özel yetkisi bulunmamaktadır. Dairenin 06.06.2017 gün 2016/11633 E. – 2017/5004 K. sayılı ilamıyla davalı Hazine vekilinin temyiz itirazları kabul edilerek hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararında özetle “Dosya kapsamından, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 29.01.2010 tarihinde 2. derece arkeolojik sit alanı şerhi konulduğu ve ayrıca Marmara Denizi kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığının anlaşıldığı, kıyıların, Anayasanın 43. maddesi uyarınca – 2 – 2017/9532 – 2018/3620 Devletin hüküm ve tasarrufunda olduğu, bu yerlerin özel mülkiyete konu olma imkanı bulunmadığı, mahkemece, dava kamulaştırmasız el koyma olarak nitelendirilmişse de; kaynağını 4721 sayılı TMK'nun 1007. maddesinden alan bu davada Hazinenin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan kusursuz sorumluluğu bulunduğu kabul edilerek tazminata mahkum edilmesinde isabetsizlik bulunmadığı, ancak; 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi uyarınca tazminat istemine ilişkin davalar nisbi harca tabi davalardan olduğu, ıslah edilen miktar üzerinden nisbi ıslah harcı yerine maktu harç ödendiği, ıslah harcının nispi tarifeye göre tamamlanması için davacı tarafa süre verilip, harç tamamlandığı takdirde ıslah edilen değer üzerinden; aksi halde dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden karar verilmesi, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 15. maddesinde belirtilen yönteme göre oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kurulu aracılığıyla usulünce hazırlanan raporlar dikkate alınarak hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde ve tek ziraat bilirkişi tarafından hazırlanan rapora göre hüküm kurulmuş olmasının doğru olmadığı” belirtilmiş, taraf vekillerince karar düzeltme istenilmiştir. Davacı vekili, Hazinenin kararı süresinden sonra temyiz ettiğini ileri sürmüş ise de dosyadaki belgelerden; gerekçeli kararın Hazineye 16.04.2015 tarihinde tebliğ edildiği, hükmün 08.05.2015 tarihinde UYAP avukat portalı kanalıyla temyiz edildiği, davacı vekilinin temyiz süresi içinde 30.04.2015 tarihinde talimat yoluyla hükmü temyiz ettiği, davacı vekilinin temyiz dilekçesinin Hazineye 20.05.2015 tarihinde PTT yoluyla tebliğ edildiği, ancak davacı vekilinin talimat yoluyla …’dan gönderdiği temyiz dilekçesinin UYAP elektronik ortama 06.05.2015 tarihinde kaydedildiği, bunun üzerine Hazine vekilinin 1086 sayılı HUMK’nın 433/2 maddesi uyarınca 10 günlük karşı temyiz süresi içinde katılma yoluyla 08.05.2015 tarihinde UYAP elektronik ortamda temyiz dilekçesi verdiği anlaşılmaktadır. Davacı vekili karşı temyiz tarihinden çok sonra 08.05.2017 havale tarihli dilekçe ile temyiz isteminden feragat etmiş isede vekaletnamesinde davadan feragat yetkisi olmakla birlikte temyizden feragat özel yetkisi bulunmadığından temyizden feragata değer verilemez. Bir an için temyizden feragat özel yetkisinin bulunduğu kabul edilse dahi sonradan yapılan temyizden feragat 10 günlük karşı temyiz süresi içinde katılma yoluyla yapılan temyizi geçersiz hale getirmeyeceğinden davacı vekilinin bu yöne ilişkin karar düzeltme isteği yerinde bulunmamıştır. Ancak davacı vekili kararı süresinde temyiz ettiği, daha sonrada temyiz isteminden feragat ettiği, vekaletnamesinde temyizden feragat yetkisi bulunmadığından temyizden feragata değer verilemeyeceği halde maddi yanılgı ile karar düzeltme istemine konu bozma kararında maddi yanılgı ile davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda 16.10.1940 gün 48/88 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davacının karar düzeltme isteği temyiz isteği olarak kabul edilerek inceleme yapılması gerekmiştir. Dosya içeriği ve toplanan belgelerden; …köyü 88 parsel sayılı 19.400 m2 yüzölçümündeki taşınmazın tapu kayıtları uygulanarak Hüseyin Altıok adına tespit edildiği, Hazine ve Hüseyin Altıok’un itirazı üzerine Karamürsel Arazi Kadastro Mahkemesinin 1956/444 E. – 1959/86 K. sayılı ilamıyla Hazine parseline tecavüz olmadığı gerekçesiyle tespit gibi Hüseyin Altıok adına tescile karar verildiği, tapunun Hüseyin Altıok adına oluştuğu, davacı …’nın 88 parseldeki bir kısım payı 20.06.1974 tarihinde kalan payı ise 03.06.1975 tarihinde satın aldığı, taşınmazın beyanlar hanesine 29.01.2010 tarihinde “ikinci derece arkeolojik sit alanı içinde kaldığı” şerhinin yazıldığı, çekişmeli taşınmaz üzerinde halihazırda davacı tarafından inşa edilen iki katlı betonarma ev, tek katlı bakıcı evi, depo, değişik cins ve yaşta ağaçların bulunduğu, çekişmeli 88 parsel sayılı taşınmazın bulunduğu alanın Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 28.07.2005 tarih ve 799 sayılı kararıyla III. Derece arkeolojik sit alanı olarak tescil edildiği, daha sonra Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 15.07.2009 tarih ve 966 sayılı kararıyla II. Derece arkeolojik sit olarak tesciline karar verildiği, yine aynı kurulun 23.11.2011 gün 115 sayılı kararıyla sözkonusu sit alanı sınırlarının mevcut kıyı kenar çizgisi ve mülkiyet yapısı gözönüne alınarak yeniden düzenlendiği, sit derecesinde değişiklik yapılmadığı, alana ilişkin koruma amaçlı imar planının olmadığı, taşınmaz üzerinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı – 3 – 2017/9532 – 2018/3620 bulunmadığı, taşınmazın sit alanı olarak ilan edilmesi sebebiyle imar planı sınırları dışına çıkarıldığı, idarece taşınmaza fiilen el atılmadığı, Yalova Cumhuriyet Başsavcılığınca 88 parsel üzerindeki yapılardan kaynaklı davacı hakkında 2863 sayılı Kanuna muhalefetten dava açıldığı, Yalova 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/75 Esasında davacının anılan yapıları 88 parselin sit alanı olarak ilan edilmesinden önce tapulu arazine yaptığı gerekçesiyle beraat kararı verildiği, yine Yalova Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/2673 Esas sayılı iddianame ile 88 parsel üzerinde Bizans dönemine ait 4 tane küp ve 1 adet sütün parçası bulunduğu, 2863 sayılı Kanuna muhalefet ettiği belirtilerek davacı hakkında dava açıldığı, Yalova 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/684 Esas sayılı davada arkeoloğ bilirkişiden alınan 13.01.2015 tarihli raporda “taşınmaz üzerindeki 4 adet küp ve bir adet sütün parçasının yakın zamanda kullanıldığının, 2863 sayılı Kanun kapsamına girmediğinin belirtildiği”, davacının 05.08.2013 tarihli dilekçe ile taşınmazın kamulaştırılması istemiyle Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurduğu, anılan Bakanlığın 03.09.2013 tarih 170486 sayılı yazı ile ödenek yetersizliği sebebiyle taşınmazın kamulaştırılmasının değerlendirilemediğini bildirdiği, davacının 10.05.2013 tarihinde eldeki davayı açtığı, 28.04.2015 tarihli ıslah dilekçesiyle talep sonucunu artırdığı, ancak ıslah edilen miktar üzerinden nispi ıslah harcı yerine maktu harç ödediği, mahkemece eksik harç tamamlatılmadan davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Davacı vekili; 2.derece sit alanı ilan edilerek kesin inşaat yasağı getirilmesine rağmen mevzuat uyarınca idareye yüklenen kamulaştırma sorumluluğu yerine getirilmediğinden müvekkilinin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı ile tüm tasarruf haklarının ortadan kaldırıldığını, bu sebeple kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığının kabulü gerektiğini ileri sürerek kamulaştırmasız el atmaya dayalı tazminat istemiyle dava açmış olup, taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı yönünde iddiada bulunmamıştır. Buna rağmen Dairenin az yukarıda özetlenen bozma kararında talep dışına çıkılarak “…Tazminat istemine taşınmazın Marmara Denizi kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığının anlaşıldığı, kıyıların, Anayasanın 43. maddesi uyarınca Devletin hüküm ve tasarrufunda olduğu, bu yerlerin özel mülkiyete konu olma imkanı bulunmadığı, mahkemece, dava kamulaştırmasız el koyma olarak nitelendirilmişse de; kaynağını 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesinden alan bu davada Hazinenin tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan kusursuz sorumluluğu bulunduğu kabul edilerek tazminata mahkum edilmesinde isabetsizlik bulunmadığı” yönünde ibarelere yer verilmesi dosya kapsamına uygun düşmemektedir. Diğer taraftan uygulama ve öğretide; kamu idarelerinin, hizmetlerinin yürütülmesi sırasında tek yanlı irade açıklamalarıyla kamu hukuku esaslarına dayanarak ilgililerin hukuki durumlarını etkileyecek şekilde yaptıkları işlemlerin idari işlem; görev ve yetki alanlarına giren konularda hukuka uygun olarak yaptığı fiiller ile bu görevleriyle ilgili hareketsiz kalmalarının idari eylem olarak tanımlanmakta olup, somut olayda, idarenin icra yetkisini hukuka aykırı olarak kullanması olarak nitelendirilebilecek bir fiili el atması söz konusu olmadığına, davacınında idarenin taşınmaza fiilen el attığı yönünde iddiası bulunmadığına göre, idarenin tek taraflı işlemiyle taşınmazın sit alanı içine alınması ve anılan işlem sebebiyle de yine tek yanlı işlemle 3194 sayılı İmar Kanununun ilgili maddeleri uyarınca taşınmazın imar planından çıkarılarak imarsız alan statüsüne getirtilmesi, koruma amaçlı imar planının yapılmaması ve taşınmazın idarece kamulaştırılmaması yönündeki işlemleri de idari eylem niteliğindedir. Yerel mahkemece; dava kamulaştırmasız el atma davası olarak nitelendirilip çekişmeli yerin sit alanı olarak ilan ve tescil edildiği, Kültür Bakanlığının yeterli ödeneği olmadığından kamulaştırma yapılamadığına dair cevabi yazısı, davacının tasarruf hakkının kalmaması, hatta hakkında iddianame ile dava açılıp 2863 sayılı Kanuna muhalefetten yargılanıyor oluşu karşısında kamulaştırmasız el atma olgusunu ispat ettiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmazın zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. İmar kısıtlamalarında taşınmazın zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin tasarruf yetkisi ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalmaktadır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 25.09.2013 gün 2013/93 Esas, 2013/101 – 4 – 2017/9532 – 2018/3620 Karar sayılı ilamında da imar kısıtlamalarından kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılabileceği kabul edilmiştir. Nitekim 20.08.2016 gün 6745 sayılı Kanunun 33. maddesi ile 2942 sayılı Kanuna eklenen Ek-1 ve Geçici 11.maddelerinde de aynı yönde düzenlemelere yer verilmiştir. Yargı yolu, kamu düzenine ilişkin olduğu gibi 6100 sayılı HMK'nın 114/1-b maddesi gereğince de dava şartlarından olup mahkemece, davanın her aşamasında istek olmaksızın kendiliğinden gözetilir ve görevle ilgili hususlarda kazanılmış haktan söz edilemez. Görevin, kazanılmış hak kuralının bir istisnası olduğu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04.02.1959 tarih 1957/13 Esas -1959/5 Karar sayılı kararında da belirtilmiştir. Dava konusu uyuşmazlık sebebinin Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 2863 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirdiği tek taraflı idari nitelikteki bir tasarrufuyla ilgili olması, sit sınırlarının ve derecelerinin Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun tek taraflı idari tasarrufuyla değiştirilebilmesi, taşınmazın sit alanı olarak ilan edilmesinin Anayasanın mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini düzenleyen 35. maddesi uyarınca 2863 sayılı Kanundan kaynaklanan bir durum olması, idarenin eyleminin mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir işlem niteliğinde bulunmaması, idarenin taşınmaza fiilen el atmaması karşısında davacının idari işlem ve eylemden doğan zararının tazminine ilişkin açtığı davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümleri uyarınca idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/1-b ve 115/2. maddeleri uyarınca davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile işin esası hakkında yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. Açıklanan bu hususlar davacı vekili ve davalı Hazine vekilinin karar düzeltme isteği üzerine yeniden yapılan inceleme sonucu anlaşıldığından, Dairenin maddi yanılgıya dayalı bozma kararının kaldırılarak, hükmün değişik gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının, davalı Hazine vekilinin karar düzeltme isteğinin kabulüyle Dairenin 06.06.2017 gün 2016/11633 E. – 2017/5004 K. sayılı bozma kararının kaldırılarak hükmün 6100 sayılı Kanunun geçici 3.maddesinin göndermesiyle uygulamasına devam edilen 1086 sayılı HUMK'nın 428. maddesi gereğince değişik gerekçe ile BOZULMASINA 10/05/2018 günü oy birliğiyle karar verildi.

Sit Alanı Nedir ve Mülkiyet Hakkını Nasıl Etkiler?

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 3. maddesi, sit alanını; tarih öncesinden günümüze uzanan medeniyetlerin sosyal, ekonomik ve mimari özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntılarını, kültür varlıklarının yoğun bulunduğu alanları ve korunması gerekli tabiat özellikleri ile alanları kapsayan bir kavram olarak tanımlar. Sit ilan ve tescil kararları, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun tek taraflı idari tasarrufu ile gerçekleştirilmekte; sit sınırları ve dereceleri de yine aynı yolla değiştirilebilmektedir.

Danıştay 6. Daire, E. 2019/10200, K. 2020/10782Kaynağı aç
Danıştay 6. Daire Başkanlığı         2019/10200 E.  ,  2020/10782 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ALTINCI DAİRE Esas No : 2019/10200 Karar No : 2020/10782 TEMYİZ EDEN (DAVALI) : … Bakanlığı – … VEKİLİ : Av. … KARŞI TARAF (DAVACI) : … Derneği VEKİLİ : Av. … İSTEMİN KONUSU : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E: … , K: … sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ: Dava konusu istem: İstanbul İli, Adalar İlçesi, … Adası, … ada … sayılı parsel ile … ada … sayılı parselde bulunan ve "B Bölgesi" olarak adlandırılan 2. derece doğal sit alanının, 1. derece doğal sit alanı olarak tescil edilmesi istemiyle yapılan 14/09/2010 günlü başvurunun, kesin olmayan cevapla reddine ilişkin … günlü ve … sayılı İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararının iptali istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Temyize konu kararda; dava konusu işlemin; davalı idarece davacının isteminin değerlendirerek Kurulca bir karar alınması, talep hakkında ortada Mahkemece incelenebilecek bir işlem tesis edilmesi gerektiği gerekçesiyle iptali yolunda verilen İdare Mahkemesi kararının Danıştay Ondördüncü Dairesinin 03/10/2012 günlü, E:2012/3272, K:2012/6527 sayılı kararı ile husumet yönünden bozulması üzerine bozma kararına uyularak dava konusu işlemin iptali yolunda verilen İdare Mahkemesi kararının, Danıştay Ondördüncü Dairesinin 18/02/2015 günlü, E:2013/5768, K:2015/1207 sayılı kararı ile; yargı yerince, davalı idarenin kesin cevap vermeye zorlanmasının mevzuata uygun olmadığı, davalı idarece istemin reddi yolunda verilen cevabın hukuka uygun olup olmadığı, işleme konu taşınmazın 1. derece doğal sit özelliği gösterip göstermediği hususlarının keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle işin esası hakkında bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulması üzerine bozma kararına uyularak yapılan keşif ve bilirkişi incelemesi neticesinde dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : İstanbul İli, Adalar İlçesi, … Adası, … ada … sayılı parsel ile … ada … sayılı parselde bulunan ve "B Bölgesi" olarak adlandırılan alanın, İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun … günlü ve … sayılı Kararı ile 2. derece doğal sit alanı olarak ilan edildiği, anılan kararın iptalinin istenmediği, davacının 14/10/2010 tarihli başvurusu ile kaçırılmış dava açma süresinin canlandırılmaya çalışıldığı, davacının taleplerinin tescile ilişkin … günlü ve … sayılı karara karşı açılmış bir dava olması durumunda dikkate alınabileceği, bilirkişi raporunun karara esas alınamayacak nitelikte olduğu, bilirkişilerin uzmanlık alanlarının, "Doğal Sit Alanının" korunma statüsünün değerlendirilebilmesi açısından yeterli olmadığı ileri sürülmektedir. KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Mahkeme kararının usul ve hukuka uygun olduğu belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmuştur. DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ …'IN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE : MADDİ OLAY : İstanbul ili, Adalar ilçesi, … Adası, … ada, … sayılı parsel ile … ada, … sayılı parselde bulunan ve "B Bölgesi" olarak adlandırılan alanın; Ada'da yer alan diğer alanlar ile birlikte sit derecelendirmesinin yapıldığı İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun …günlü ve … sayılı Kararı ile 2. derece doğal sit alanı olarak ilan edildiği, … ada, … sayılı parsel ile … ada, … sayılı parselde bulunan ve "B Bölgesi"nin, Adada aynı Kararla 1. derece doğal sit alanı ilan edilen A Bölgesi ile olan bütünlüğü, bölgenin kuş göç yolu üzerinde olması, orman alanın muhafazası, Adanın silueti, yapılaşma yoğunluğunun fazlalığı nedenleri ileri sürülerek, dava konusu 2. derece doğal sit alanının, 1. derece doğal sit alanı olarak ilan edilmesi istemiyle 14/09/2010 tarihinde davacı … Derneği Yönetim ve Danışma Kurulu tarafından yapılan başvuruya dava konusu … günlü ve … sayılı İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı ile konunun Kurul üyelerince yerinde incelenmesine karar verildiği şeklinde kesin olmayan bir cevap verilmiş, bunun üzerine, davacı dernek tarafından söz konusu kararın iptali istemiyle bakılan dava açılmıştır. İLGİLİ MEVZUAT: 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 3. maddesinin a-3. bendinde; Sit, "tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlardır." şeklinde tanımlanmıştır. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 19/06/2007 tarih ve 728 sayılı İlke Kararı'nda; I. Derece Doğal (Tabii) Sit: Bilimsel muhafaza açısından evrensel değeri olan, ilginç özellik ve güzelliklere sahip olması ve ender bulunması nedeniyle kamu yararı açısından mutlaka korunması gerekli olan, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanlar olarak; II. Derece Doğal (Tabii) Sit: Doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yanında kamu yararı göz önüne alınarak kullanıma açılabilecek alanlar olarak tanımlanmıştır. Diğer yandan; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren haller” başlıklı 266. maddesinde; mahkemenin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği, hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağı; “Keşif kararı” başlıklı 288. maddesinde; hâkimin, uyuşmazlık konusu hakkında bizzat duyu organları yardımıyla bulunduğu yerde veya mahkemede inceleme yaparak bilgi sahibi olmak amacıyla keşif yapılmasına karar verebileceği, hâkimin gerektiğinde bilirkişi yardımına başvuracağı, keşif kararının, mahkemece, sözlü yargılamaya kadar taraflardan birinin talebi üzerine veya resen alınacağı belirtilmiştir. Korunması gerekli tabiat varlıklarına ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde teknik yönden keşif ve bilirkişi incelemesinin gerektiği durumlarda, yukarıda yer alan tanımlar ve tabiat varlığının özelliği gereği, ilginç özellik ve güzellikler içermesi ve mutlaka korunması gerektiğinin anlaşılabilmesi için; orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı, ornitolog ve biyoloğun da bulunduğu gerekirse diğer bilim dallarından da uzman bilirkişiler görevlendirilmek suretiyle oluşturulan bir bilirkişi heyeti marifetiyle, alanın niteliğine göre konusunda uzman diğer kişilerden oluşan bilirkişi kurulunca inceleme yaptırılması gerekmektedir. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Dava dosyasının incelenmesinden; İstanbul İli, Adalar İlçesi, … Adası, … ada … sayılı parsel ile … ada … sayılı parselde bulunan ve "B Bölgesi" olarak adlandırılan 2. derece doğal sit alanının, 1. derece doğal sit alanı olarak tescil edilmesi istemiyle yapılan 14/09/2010 günlü başvurunun, kesin olmayan cevapla reddine ilişkin … günlü ve … sayılı İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararının iptali istemiyle açılan davada, İdare Mahkemesince; karara esas alınan bilirkişi raporunun, üç Mimardan oluşan bilirkişi heyeti tarafından düzenlendiği, bilirkişilerin uzmanlık alanlarının, alanın "doğal sit" özelliliğine ilişkin değerlendirme yapmak için yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda; alanın niteliği de dikkate alınarak, üniversitelerin ilgili bölümlerinden oluşturulacak, konusunda uzman orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı, ornitolog ve biyoloğun da içerisinde bulunduğu bilirkişi kuruluna keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle; dava konusu taşınmazların sit statüsü tespit edilerek, taşınmazın 1.derece doğal sit tanımına uygun özellikler gösterip göstermediğinin, 2.derece doğal sit alanı olarak kalması durumunda doğal sit alanının bütünlüğünün ne şekilde etkileneceğinin kamu yararı da dikkate alınarak, somut bir biçimde ortaya konulduktan sonra karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşıldığından, hükme esas alınabilecek nitelikte görülmeyen bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle dava konusu işlemin iptali yolunda verilen temyize konu Mahkeme kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. Ayrıca; 17/08/2011 tarihli, 28028 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 648 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin 51. maddesi ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa eklenen Ek-4. maddenin 1. fıkrasında, taşınır tabiat varlıkları hariç tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunlara ilişkin koruma alanları ile ilgili olarak 2863 sayılı Kanunda öngörülen iş, işlem ve kararlar bakımından görevli ve yetkili bakanlığın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olduğu; 6. fıkrasında, tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunlara ilişkin koruma alanları ile ilgili iş, işlem ve kararlara ilişkin usul ve esaslar ile bu konularda görev yapacak komisyonların teşkili, çalışma usul ve esaslarının Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelik ile düzenleneceği; 644 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin "Mevcut statülerin değerlendirilmesi" başlıklı Geçici 6. maddesi (Ek: 8/8/2011-KHK-648/ 17 md.) hükmü uyarınca da, maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, doğal sit alanı ve tabiat varlığı olarak tespit ve tescil edilmiş alan ve varlıkların statülerinin yeniden değerlendirilmesi için konunun Bakanlığa devredileceği belirtildiğinden, dava konusu taşınmazın söz konusu mevzuat uyarınca sit statüsünün yeniden değerlendirilip değerlendirilmediği hususunun da araştırılması, yeniden bir değerlendirme yapılması durumunda, bu hususun da dikkate alınmak suretiyle bir karar verilmesi gerekmektedir. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1.2577 sayılı Kanunun 49. maddesine uygun bulunan davalının temyiz isteminin kabulüne, 2.Dava konusu işlemin yukarıda özetlenen gerekçeyle iptaline ilişkin temyize konu … İdare Mahkemesinin … tarih ve E: … , K: … sayılı kararının BOZULMASINA, 3. Dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanunun (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere 11/11/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa'nın 35. maddesi mülkiyet hakkının yalnızca kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini öngörmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/5-1826, K. 2013/1298 sayılı kararında sit alanı ilanının Anayasa'nın 35. maddesi ve 2863 sayılı Kanun'dan kaynaklanan bir durum olduğunu; bu nedenle idarenin mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir işlem niteliği taşımadığını oyçokluğuyla saptamıştır. Aynı kararda çoğunluk, somut olayda kamulaştırmasız el atma olgusunun gerçekleşmediğini ve adli yargı mercilerinin görevli olduğunu benimsemiş; azınlık ise 6487 sayılı Kanun m. 21 ile değiştirilen 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesinin 10. fıkrası uyarınca öncelikle görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu iki görüş görevli yargı yolu bakımından çelişmekte olup çoğunluk görüşünün bağlayıcı hüküm niteliği taşıdığı, azınlık karşı oyunun ise bağlayıcı olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

2863 sayılı Kanun'un 5. maddesi uyarınca özel kişilerin mülkiyetindeki taşınmazların bizzat kendisi değil, bu taşınmazlardaki korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı sayılmaktadır. Kanun'un 11. maddesinin ikinci fıkrası ise sit alanı maliklerinin mülkiyet haklarının doğal gereği olan ve Kanun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkileri kullanmaya devam edebileceklerini düzenlemektedir. Dolayısıyla sit ilanı, maliki tasarruf yetkisinden büsbütün yoksun bırakmak yerine mevzuattan kaynaklanan belirli kısıtlamalara tabi kılmaktadır.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2023/1769, K. 2023/6547Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2023/1769 E.  ,  2023/6547 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozma ilamına direnilmesine karar verilmiştir. Mahkeme kararı davacı … davalı … vekillerince temyiz edilmekle; dosya Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiş, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yaptığı değerlendirmede direnme kararını hukuka uygun bularak diğer temyiz itirazları ve bozmaya uyulan bölümlerin incelenmesi için dosyanın Daireye gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı … davalı … vekillerinin temyiz dilekçelerinin kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; … ili, … ilçesi, … köyü, 104 ada 42 parsel sayılı taşınmaza davalı idare tarafından birinci derecede arkeolojik sit alanı kapsamına alınmak suretiyle el atıldığından kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı … Özel İdaresi vekili cevap dilekçesinde özetle, idari yargının görevli olduğunu, kamulaştırmasız el atma koşullarının gerçekleşmediğini ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir. 2.Davalı … vekili cevap dilekçesinde özetle; görevli yargı yerinin idari yargı olduğunu, taşınmaza el atılmadığını, benzer davalarda davanın reddine karar verildiğini ileri sürerek davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin 19.03.2013 tarihli ve 2012/231 Esas, 2013/149 Karar sayılı kararı ile davanın İl Özel İdaresi yönünden feragat nedeniyle reddine, davalı … yönünden reddine karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. 2.Dairemizin 01.11.2013 tarihli ve 2013/20290 Esas,2013/18316 Karar sayılı ilamı ile 11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Kanun'un 21 inci maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun (2942 sayılı Kanun) geçici 6 ncı maddesinde yapılan değişiklik ile “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır.” hükmü getirildiğinden ve Anayasa Mahkemesinin 25.09.2013 tarihli ve 2013/93 Esas, 2013/101 Karar sayılı ilamı ile 25.09.2013 tarihli ve 2013/93 Esas, 2013/101 Karar sayılı ilamında da; “Kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerektiği; imar kısıtlamalarında taşınmazın zilyetliğinin malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kaldığı, bu nedenle imar kısıtlamalarından kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılabileceği” gerekçesiyle mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. B.Mahkemece Verilen Direnme Kararı 1.Mahkemenin 2014/172 Esas, 2014/315 Karar sayılı kararı ile 6487 sayılı Kanun'un 21 inci maddesi ile 2942 sayılı Kanun'un geçiçi 6 ncı maddesinde değişiklik yapıldığı gerekçesiyle davanın idare Mahkemesinde görülmesi gerektiği yönünde karar verdiği, 6487 sayılı Kanun'un 6 ncı maddesi 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlara ilgili olarak açılacak davalarda uygulanacak usul ve esaslara ilişkin tasfiye hükümlerini içerdiği, bu tarihten sonraki uyuşmazlıklara uymadığı ve adliye mahkemelerinde davalara bakılması gerektiği görüşüyle direnme kararı verilmiştir. 2.Mahkemenin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 3.Dairemizce direnme kararının değerlendirilmesi için dosya Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiş, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/5-3114 Esas, 2021/1190 Karar sayılı ilâmı ile 2942 sayılı Kanun’un “Yetkili ve görevli mahkeme ve yargılama usulü” başlığını taşıyan 37 nci maddesinde “Bu Kanundan doğan tüm anlaşmazlıkların adli yargıda çözümlenmesi gerekenleri, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü ile görülür.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Bu nedenle 2942 sayılı Kanun’da açıkça “idari yargıda görülür” şeklinde düzenlenmeyen uyuşmazlıklar, adli yargıda taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceğinden direnme kararı yerinde bulunarak mahkemece verilen kabul kararına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Daireye gönderilmesine karar verilmiştir. V.TEMYİZ A.Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı … davalı … vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B.Temyiz Nedenleri 1.Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle, usuli nedenlerle dosyada verilen kararların bozulduğunu, taşınmazın değerinin çok arttığını, harcı tamamlamak üzere kendilerine süre verilmediğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. 2.Davalı idare vekili temyiz dilekçesinde özetle; mülkiyet hakkına getirilmiş bir kısıtlama bulunmadığını, dava konusu taşınmazın bedelinin yüksek belirlendiğini ileri sürmüştür. C.Gerekçe 1.Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. 2.İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) geçici 3 üncü maddesinin atfıyla 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (1086 sayılı Kanun) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 439 uncu maddeleri. 2.2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun (2863 sayılı Kanun) 5 inci maddesi 3. Değerlendirme 1.Mahkemelerin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un geçici 3 üncü maddesinin atfıyla 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önceki 428 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.2863 sayılı Kanun'un 5 inci maddesi gereğince, özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların bizatihi kendisi değil, bu taşınmazlarda varlığı bilinen veya daha sonra ortaya çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir. 3.Aynı Kanun'un 11 inci maddesinin ikinci fıkrasının da maliklerin bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilecekleri de düzenlenmiştir. Dolayısıyla taşınmazın sit alanı olarak ilan edilmesi Anayasa'nın mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini düzenleyen 35 inci maddesi uyarınca 2863 sayılı Kanun'dan kaynaklanan bir durum olup, davalının mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir işlemi niteliğinde değildir. 4.Mahkemece yapılan gözlemde dava konusu taşınmazın kapama fıstık bahçesi olduğu, keşif tarihi sürülü olduğu fıstık ağaçlarının dibine toprak taşınmış olduğu, ağaçların ürünlerinin toplanmış olduğu anlaşıldığından davalı idarenin, davacıların taşınmazı fiili kullanımlarını engellemeye yönelik bir kısıtlamasının ve müdahalesinin bulunmadığı gibi taşınmazın kamu hizmetine veya kamunun ortak kullanımına ayrıldığı da tespit edilmediğinden kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığını kabule elverişli bir durum bulunmamaktadır. 5.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/5-3114 Esas, 2021/1190 Karar sayılı ilamı gereğince adli yargının görevli olduğuna ilişkin direnme uygun bulunduğundan, uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevli olduğu ve dava konusu taşınmaza yukarıdaki değerlendirme bölümünün iki ve üçüncü bentleri gereğince hukuki el atmanın, dördüncü bent gereğince fiili el atmanın bulunmadığı anlaşıldığından davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir. 6.Dava konusu taşınmazın mülkiyetinin el değiştirdiği anlaşıldığından ve 6100 sayılı Kanun'un 125 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre davanın açılmasından sonra, dava konusunun davacı tarafından devredilecek olması halinde, devralmış olan kişinin, görülmekte olan davada davacı yerine geçeceği ve davanın kaldığı yerden itibaren devam edeceği düzenlendiğinden, mahkemece davacı sıfatıyla yeni malik/malikler davaya dahil edilip sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden kararın bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeple; Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan Mahkeme kararının BOZULMASINA, Davalılardan Hazine ve Kültür Turizm Bakanlığı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, davacıdan peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde iadesine, 20.06.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Sit İlanının Kamulaştırmasız El Atma Oluşturup Oluşturmadığı

Kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmazın zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. Salt sit ilanlarında ve imar kısıtlamalarında taşınmazın zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte; yalnızca malikin tasarruf yetkisi mevzuattan kaynaklanan kısıtlamalara maruz kalmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/5-1826, K. 2013/1298 sayılı kararında bu gerekçeyle sit alanı ilanı ve imar kısıtlamalarının kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığını kabule elverişli olmadığını oyçokluğuyla saptamış; 2863 sayılı Kanun'un 5. maddesi gereğince sit ilanının mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir işlem niteliği taşımadığının altını çizmiştir.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi de 2863 sayılı Kanun'un 5. ve 11. maddeleri çerçevesinde sit ilanının mülkiyeti ortadan kaldırmayan bir kısıtlama olduğunu belirtmiş; idarenin davacıların taşınmazını fiilen kullanmalarını engelleyen bir müdahalesinin ve taşınmazın kamu hizmetine ya da kamunun ortak kullanımına ayrıldığına dair bir tespitin bulunmadığı somut olayda kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığını kabule elverişli bir durum olmadığına hükmetmiştir.

Görevli Yargı Yolu: Adli mi, İdari mi?

Sit ilanına dayalı tazminat davalarında görevli yargı yolu meselesi, farklı kararlar arasında farklı biçimlerde ele alınmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/5-1826, K. 2013/1298 sayılı kararında çoğunlukça somut olayda kamulaştırmasız el atma olgusunun gerçekleşmediği ve adli yargı mercilerinin görevli olduğu benimsenmiştir. Bu görüş, HGK'nın bağlayıcı çoğunluk kararıdır; azınlık ise 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesinin 10. fıkrası uyarınca görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini savunmuş olmakla birlikte bu görüş çoğunluk kararının yerini almamaktadır. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi ise E. 2017/9532, K. 2018/3620 sayılı kararında sit alanı ilanıyla birlikte taşınmazın imar planından çıkarılması, koruma amaçlı imar planı yapılmaması ve taşınmazın kamulaştırılmaması işlemlerinin idari eylem niteliği taşıdığından bu işlemlerden kaynaklanan tazminat taleplerinin idari yargıda görülmesi gerektiğine hükmederek adli yargıda açılan davayı usulden reddetmiştir.

6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 6. maddenin 10. fıkrası, imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle ya da ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar bakımından önce 3194 sayılı İmar Kanunu'ndaki idari başvuru ve işlemlerin tamamlanmasını, ardından idari yargıda dava açılmasını öngörmektedir. Bu hüküm, karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Bu hükmün sit ilanına dayalı kısıtlamalarda nasıl uygulanacağı ise somut olayın koşullarına göre belirlenmesi gereken bir meseledir; HGK'nın E. 2012/5-1826, K. 2013/1298 sayılı kararında çoğunluk bu hükmün uygulanmasına gerek görmeksizin adli yargıyı görevli kabul etmiştir.

2942 sayılı KAMULAŞTIRMA KANUNU m. geçici 6Kaynağı aç
Geçici Madde 6 – (Ek: 18/6/2010-5999/1 md.; Değişik: 24/5/2013-6487/ 21 md.) Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956 tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır. İdarenin daveti veya malikin müracaatı üzerine, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının idarenin daveti veya malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri; bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre teşkil edilen kıymet takdir komisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak ve bu Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmak suretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veya malikin müracaat tarihinden itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılı Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değer bildirilmeksizin, talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir. Uzlaşma; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunların mümkün olmaması hâlinde nakdi bedel üzerinden yapılabilir. Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır ve uzlaşmaya varılıp varılmadığı, malik veya temsilcisi ile komisyon üyeleri tarafından imzalanan bir tutanağa bağlanır. Bu tutanak ile uzlaşma görüşmelerine ilişkin bilgi ve belgeler, açılacak davalarda taraflar aleyhine delil teşkil etmez. Uzlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde uzlaşılan hakkın türünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacak ise miktarını ve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dair muvafakati de ihtiva eden bir sözleşme akdedilerek bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılır ve uzlaşma konusu taşınmazlar resen tapuya tescil veya terkin edilir. Uzlaşılan bedel, bütçe imkanları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak da ödenebilir. Taksitli ödeme süresince, 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir. İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ay içinde malik veya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir. Dava açılması hâlinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının dava tarihindeki değeri, ikinci fıkranın birinci cümlesindeki esaslara göre mahkemece bu Kanunun 15 inci maddesine göre bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veya terkinine hükmedilir. Tespit edilen bedel, bu maddenin sekizinci fıkrasına göre idarece ödenir. Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup tarafların hükmedilen bedele ilişkin temyiz hakkı saklıdır. Bu madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretleri bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenir. Kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden bu madde uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, merkezi yönetim bütçesine dâhil idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerinin (Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerin) yüzde ikisi, belediye ve il özel idareleri ile bağlı idareleri için en son kesinleşmiş bütçe gelirleri toplamının, diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleri toplamının en az yüzde ikisi oranında yılı bütçelerinde pay ayrılır. Kesinleşen alacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemeler, sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerle gerçekleştirilir. Taksitlendirmede, bütçe imkanları ile alacakların tutarları dikkate alınır. Taksitli ödeme süresince, 3095 sayılı Kanuna göre ayrıca kanuni faiz ödenir. İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir. Bu maddenin bedele ilişkin hükümleri, vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı açtıkları tazminat davası süre bakımından dava hakkının düştüğü gerekçesiyle reddedilmiş olanlar hakkında da uygulanır. Evvelce açtıkları davalar sonunda tazminat almaya hak kazanmış veya süre dışındaki sebeplerden dolayı davaları reddedilmiş olanlar hakkında bu madde hükümleri uygulanmaz. Ancak, gerek iç hukuka ve gerekse milletlerarası hukuka göre evvelce açtıkları davalar sonunda hak kazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemiş olanlara, idare tarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir. Vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar; bu madde hükümlerine göre uzlaşma yoluna gitmeyi isteyip istemediklerini bu maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde idareye ve mahkemeye verecekleri dilekçeler ile bildirebilirler. Uzlaşma talebi üzerine, uzlaşma görüşmelerinin neticesine kadar dava bekletilir; uzlaşılamaması hâlinde, uzlaşmazlık tutanağının mahkemeye sunulmasından sonra davaya devam edilir. (Mülga üçüncü cümle: 20/8/2016-6745/34 md.) Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise, bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır. Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez. (İptal onikinci fıkra: Anayasa Mahkemesi’nin 13/11/2014 tarihli ve E.: 2013/95, K.: 2014/176 sayılı Kararı ile.) (İptal onüçüncü fıkra: Anayasa Mahkemesi’nin 13/11/2014 tarihli ve E.: 2013/95, K.: 2014/176 sayılı Kararı ile.) (Ek fıkra: 3/11/2016-6754/40 md.) Bu madde uyarınca açılacak davalarda 15 inci maddede düzenlenen bilirkişiliğe ilişkin hükümler uygulanır.

Yargı yolu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 114/1-b maddesi gereğince kamu düzenine ilişkin bir dava şartıdır; mahkeme davanın her aşamasında bunu kendiliğinden gözetir ve bu konuda kazanılmış haktan söz edilemez.

Sit Kararına İtiraz: İptal Davası

Sit alanı ilanının hukuka aykırı olduğu düşünülüyorsa Koruma Kurulu kararlarına karşı idare mahkemesinde iptal davası açılabilir. Bu davada mahkeme; işlemin yasal dayanağını, plan bütünlüğünü ve bilimsel raporları değerlendirir. Sit ilanı ve tescil kararları 2863 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirildiğinden iptal talebi de aynı hukuki çerçevede incelenir. İptal davası için geçerli dava açma süreleri ve idari başvuruya ilişkin koşullar bu kaynakta ayrıntılı biçimde yer almamaktadır.

Danıştay 6. Daire, E. 2019/10200, K. 2020/10782 sayılı kararında doğal sit statüsüne itiraz veya sit derecesinin değiştirilmesi istemini içeren davalarda yalnızca mimarlardan oluşan bilirkişi kurulunun yeterli olmadığı sonucuna varmıştır. Söz konusu kararda taşınmazın 1. derece doğal sit tanımına uygun özellik gösterip göstermediğinin somut biçimde ortaya konulabilmesi için orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı, ornitolog ve biyolog gibi uzmanlardan oluşan çok disiplinli bir bilirkişi kurulu oluşturulması gerektiği belirtilmiştir. Bu tespit doğal sit alanı statüsüne ilişkin somut bir uyuşmazlıktan kaynaklanmakta olup arkeolojik ve tarihi sit davalarında bilirkişi kurulunun nasıl oluşturulacağı bu karardan çıkarılamamaktadır.

Aynı kararda, doğal sit alanlarına ilişkin iş, işlem ve kararlar bakımından 648 sayılı KHK ile 2863 sayılı Kanun'a eklenen Ek 4. maddenin 1. fıkrası uyarınca taşınır tabiat varlıkları hariç olmak üzere yetkili bakanlığın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak belirlendiği ve davalarda sit statüsünün bu mevzuat çerçevesinde yeniden değerlendirilip değerlendirilmediğinin araştırılması gerektiği de vurgulanmıştır. Bakanlık adının ve teşkilat yapısının sonraki mevzuat değişiklikleriyle güncellenmiş olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Sit alanlarının derecelendirilmesinde belirgin farklar söz konusudur. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 728 sayılı İlke Kararı çerçevesinde I. Derece Doğal Sit, bilimsel muhafaza açısından evrensel değer taşıyan, ender bulunan ve korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanlar olarak tanımlanmaktadır. II. Derece Doğal Sit ise doğal yapının korunması ve geliştirilmesi yanında kamu yararı gözetilerek kullanıma açılabilen alanları kapsamaktadır. Sit derecesi, koruma kısıtlamasının kapsamını ve iptal davasında somut tespite konu edilecek ölçütleri belirlemesi bakımından önemli bir unsurdur.

Fiili El Atma Varsa Kamulaştırma Kanunu Geçici 6. Madde

Sit ilanının ötesinde idarenin taşınmaza fiilen el koyduğu, yani taşınmazın zilyetliğini devraldığı ve kamu hizmetine tahsis ettiği durumlarda 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesi ayrıca değerlendirilmesi gereken bir hukuki çerçeve sunmaktadır. Bu madde; kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış ya da hiç yapılmamış olmasına karşın 9 Ekim 1956 ile 4 Kasım 1983 tarihleri arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara malikin rızası olmaksızın fiilen el konulması hallerini kapsamaktadır. Bu tarih aralığı dışındaki el koymaların hangi usule tabi olduğu bu maddede düzenlenmemiş olup ayrı bir hukuki değerlendirme gerektirmektedir. Salt sit ilanı ve imar kısıtlamalarında zilyetlik malikte kalmaya devam ettiğinden bu kısıtlamalar fiili el atma olgusunun varlığını kabule elverişli değildir.

Geçici 6. madde kapsamında tazminat talep edilebilmesi için öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması zorunlu bir dava şartıdır; uzlaşma aşaması tamamlanmadan dava açılamaz. Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır. Bu süreçte düzenlenen tutanak ve görüşme belgeleri açılacak davalarda taraflar aleyhine delil olarak kullanılamaz. Bu şartın salt sit ilanına dayalı kısıtlama davalarında uygulanıp uygulanmayacağı ise HGK çoğunluk ve azınlık görüşleri arasındaki ayrılık nedeniyle somut olayın koşullarına göre ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir.

Uzlaşma; trampa, sınırlı ayni hak tanınması ya da başka bir yerde imar hakkı kullandırılması yoluyla; bu yolların mümkün olmaması halinde ise nakdi bedel üzerinden gerçekleştirilebilir. İdare, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine trampa ve benzeri diğer uzlaşma yollarını da teklif edebilir.

Uzlaşılamadığı takdirde uzlaşmazlık tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren üç ay içinde malik ya da idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir. Bu üç aylık sürenin hak düşürücü nitelik taşıyıp taşımadığı mevzuat metninde açıkça belirtilmemiştir. Bedel tespiti davasında mahkeme, taşınmazın dava tarihindeki değerini 2942 sayılı Kanun'un 15. maddesi uyarınca bilirkişi incelemesiyle tespit ederek taşınmazın idare adına tesciline veya terkinine hükmeder. Tescile ya da terkine ilişkin bu hüküm kesindir; tarafların hükmedilen bedel konusunda temyiz hakları saklıdır.

Geçici 6. madde kapsamında tazminat davası süre yönünden reddedilmiş olanlar da bu maddenin bedele ilişkin hükümlerinden yararlanabilir. Buna karşılık daha önce tazminat almaya hak kazananlar ile süre dışındaki nedenlerle davası reddedilenler bu hüküm kapsamı dışındadır. Yürürlükten önce tazminat davası açmış olanlar ise yürürlük tarihinden itibaren üç ay içinde idareye ve mahkemeye başvurarak uzlaşma yoluna gitmek istediklerini bildirebilir; bu bildirim üzerine uzlaşma görüşmeleri sonuçlanana kadar dava bekletilir, uzlaşılamaması halinde davaya devam edilir.

Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalar bakımından ise yalnızca ödeme usulüne ilişkin sekizinci fıkra hükümleri uygulanır. Öte yandan Geçici m. 6 uyarınca ödenecek bedelin tahsili amacıyla idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.

Kamulaştırmasız El Atmada Temel İlkeler

Kamulaştırmasız el atma hukukunun temel ilkeleri, 16 Mayıs 1956 tarihli İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararlarıyla belirlenmiştir. Yargıtay İBBGK, E. 1956/1, K. 1956/6 sayılı karara göre usulüne uygun kamulaştırma yapılmaksızın taşınmazı kamu hizmetine tahsis edilen malik, el atan kamu tüzel kişisine karşı el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi mülkiyet hakkının devrine razı olarak dava tarihi itibarıyla taşınmazının bedelini de talep edebilir. Yargıtay İBBGK, E. 1954/1, K. 1956/7 sayılı karara göre ise bedel davalarında zamanaşımı işlemez. Her iki kural da fiilen el atılan taşınmazlara özgüdür; salt sit ilanı veya imar kısıtlamalarından doğan davalara doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı somut olayın koşullarına göre değerlendirilmelidir.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2023/6614, K. 2024/114Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2023/6614 E.  ,  2024/114 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1175 Esas, 2023/1107 Karar KARAR : Düzeltilerek yeniden esas hakkında verilen karar İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/559 Esas, 2022/133 Karar ( Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesnin 2022/123 Esas sayılı dosyası) Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili ve ecrimisil istemine ilişkin asıl ve birleştirilen davada yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleştirilen davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın yeniden görülmesi için dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı üzerine yargılama yapan İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleştirilen davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı idare vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kamu düzeni gereği kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle asıl ve birleştirilen davaların kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı idare vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili asıl ve birleştirilen dava dilekçelerinde özetle; Ankara ili, Altındağ ilçesi, … Mahallesi 602 ada 13 parsel sayılı taşınmaza yol geçirilmek suretiyle fiilen el atıldığından ecrimisil ile kamulaştırmasız el atmaya dayanan tazminat bedellerinin davalı idareden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı idare vekili cevap dilekçesinde özetle; taşınmaza 1956 tarihinden önce el atıldığını, taşınmazın 24.06.1975 tarihli ve 521 sayılı karar ile onaylanan 67200 No.lu plan gereği 148,00 m²lik kısmının düzenleme ortaklık payı olarak ayrılarak, kalan kısmının 3 farklı parselde hisselendirildiğini, ancak yeni parsellerin tapuda tescilinin yapılmadığını ve dava konusu parselin tapuda yaşamaya devam ettiğini, kamulaştırmasız el atmadan bahsedilemeyeceğini, taşınmazın korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli olduğunu ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile asıl ve birleştirilen davaların kabulüne ve bedeline hükmedilen davacılar ve murislerine ait payların tapularının iptali ve yol olarak terkinine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı idare vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı idare vekili istinaf dilekçesinde özetle; idari yargının görevli olduğunu, husumetin kendilerine yöneltilemeyeceğini, fili el atmanın söz konusu olmadığını, uzlaşma dava şartının yerine getirilmediğini, süre yönünden reddettiklerini, kamulaştırma çalışması ya da kamulaştırma kararlarının olmadığını, taşınmaz üzerindeki yolun 1956 öncesi hava fotosuna göre yol olduğunu, bedelin fahiş hesaplandığını, raporun denetime elverişli olmadığını, taşınmazın kadastro parseli olduğunu ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile taşınmazın öncesinde de 592 m² yüzölçümlü iken 1975 onay tarihli 67200 No.lu parselasyon planı ile uygulamaya alınarak 148 m² düzenleme ortaklık payı kesilip 444 m²sinin ise imarın 2334 ada 7,8,9 parsellerine şuyulandırıldığı; ancak şuyulandırma cetveli gereği tescillerin yapılmadığı taşınmazın halen tapuda yaşadığı, Altındağ Belediye Meclisinin 02.11.2011 tarihli ve 1145 sayılı kararı ile kentsel sit alanında kalan dava konusu taşınmaz ve pek çok taşınmaz için kamulaştırma kararı alındığı, Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/465 Esas sayılı dosyasında açılan taşınmaz bedelinin tespiti davasının dosyanın takip edilmemesi nedeniyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 150 nci madesinin beşinci fıkrası uyarınca açılmamış sayılmasına karar verildiği, taşınmazın 456 m²lik bölümünün 17 metre genişliğindeki Kestane Caddesi üzerinde kaldığı, fiilen yol ve kaldırım olarak kullanıldığı anlaşılmış olup arsa niteliğindeki taşınmaza emsal karşılaştırması yapılarak değerinin tespit edilerek el atılan bölüm bedelinin davalı idareden tahsiline karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğini, 26.11.2022 tarihli ve 32025 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7421 sayılı Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 5 nci maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na (2942 sayılı Kanun) eklenen Ek Madde 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasına göre 2942 sayılı Kanun kapsamında açılan davalarda verilen bedel ve tazminat kararlarına ilişkin Mahkeme ve icra harçlarının davalı idare tarafından ödenmek üzere maktu olarak belirleneceği hüküm altına alındığını, söz konusu madde kamulaştırmaya yönelik genel bir düzenleme olup Yargıtay İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 tarihli ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar sayılı kararı ile hukuk dünyamıza giren kamulaştırmasız el atma davalarında da 2942 sayılı Kanun'u değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen uygulanmış, bu davalar ilk kez 5999 sayılı Kanun'la eklenen geçici 6 ncı madde ile de kanun kapsamına alınmıştır. Geçici 6 ncı maddede 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki fiili el atmalara yönelik bir düzenleme söz konusu olup daha sonra 6487 sayılı Kanun'la değiştirilen 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6 ncı maddenin yedinci fıkrası gereğince 09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki fiili el atmalara yönelik açılan kamulaştırmasız el atmaya dayanan tazminat davalarında maktu harç ve vekâlet ücretine hükmedilmesi gerektiğinin düzenlendiğini, her ne kadar geçici 6 ncı madde sadece bu tarihler arasındaki fiili el atmaları düzenleyen tasfiye niteliğindeki bir madde ise de Anayasa Mahkemesinin … ve diğerleri kararında da belirtildiği üzere 04.11.1983 tarihi sonrasında da idarelerce kamulaştırmasız el atma uygulaması devam etmekte olup bu tarihten sonra açılan davalar da 2942 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin aynı kararında başvuruya konu olayda taşınmaza 1983'den sonra el atılmış olsa da yargılama giderlerine hükmedilirken 2942 sayılı Kanun'un ilgili maddelerinin değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiş olup bu bağlamda fiili el atma tarihi aranmaksızın tüm kamulaştırmasız el atmaya dayanan tazminat davalarının 2942 sayılı Kanun kapsamında ele alınması gerektiğini, bununla birlikte, kanun koyucu tarafından 7421 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin gerekçesinde 2942 sayılı Kanun uyarınca hükmedilen kamulaştırma bedelleri ve kamulaştırmasız el atma tazminatlarına ilişkin verilen kararların tümünün amaçlandığı açıkça belirtildiğini, kaldı ki kanun koyucu tarafından daha önce 09.11.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki fiili el atmalarda maktu harca hükmedilmesi gerektiği yukarıda belirtildiği üzere 6487 sayılı Kanun değişikliği ile kabul edilmiş olup, bu kanun halen yürürlükte olduğundan 7421 sayılı Kanun'un 5 inci maddesi ile 2942 sayılı Kanun'a eklenen Ek Madde 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında kabul edilen hükümle 04.11.1983 tarihinden sonra yapılan fiili el atmalarda da maktu harca hükmedilmesi gerektiğinin amaçlandığı açık olduğu gibi kanunun genel gerekçesinde de herhangi bir süre sınırlamasına tabi olmaksızın idare aleyhine açılan tüm kamulaştırmasız el atma nedenine dayanak olarak açılan davaları kapsadığınin belitildiğini, her ne kadar, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun (492 sayılı Kanun) 15 ve 16 ncı maddelerine göre gayrimenkulün aynına ilişkin davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınarak harçlar belirlenir ise de aynı Kanun'un 125 inci maddesi gereğince 492 sayılı Kanun'un ilgili kısımlarında konulmuş hükümlerin aksine Özel Kanun bulunduğu takdirde Özel Kanun hükmünün uygulanacağı hüküm altına alınmış olup 7421 sayılı Kanun ile 2942 sayılı Kanun'a eklenen Ek Madde 4 üncü maddenin üçüncü fıkrasının harca ilişkin özel bir düzenleme olduğu da dikkate alındığında bu özel kanun hükmü öncelikle uygulanması gerektiğini, bu nedenle harca yönelik düzenleme usul hükümlerine ilişkin olduğundan derhal uygulanması gerektiği gibi kamu düzenine ilişkin olduğundan resen dikkate alınması gerektiği gözetilerek İlk Derece Mahkemesi kararı düzeltilmek suretiyle yeniden esas hakkında karar verilerek dava ve birleştirilen davaların kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı idare vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı idare vekili asıl ve ek temyiz dilekçelerinde özetle; taşınmazın 24.06.1975 tarihli ve 521 sayılı karar ile onaylanan 67200 nolu plan gereği 148,00 m²lik kısmının düzenleme ortaklık payı olarak ayrılarak, kalan kısmının 3 farklı parselde hisselendirildiğini, ancak yeni parsellerin tapuda tescilinin yapılmadığını, bu nedenle tescili yapmayan Altındağ Tapu Müdürlüğünün ve kentsel sit alanı çalışmalarından Altındağ Belediyesinin sorumlu olduğunu ilave etmek suretiyle istinaf dilekçesini tekrar ederek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukukî Nitelendirme Uyuşmazlık, davacı tapu malikleri ile davalı idare arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazın değerinin biçilmesi ve ecrimisil bedelinin idareden tahsili istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Kanun’un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 16.05.1956 tarihli ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir: “… Usûlü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibarıyla, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.05.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.” 3. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 16.05.1956 tarihli ve 1954/1 Esas, 1956/7 Karar sayılı kararı ile “… Usûlü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, gayrimenkulünün bedelinin tahsiline ilişkin olarak, gayrimenkulünü yola kalbeden hükmü şahsiyeti aleyhine açacağı bedel davasında müruruzamanın mevzuubahis olamayacağına ve bu itibarla da, hadisede Borçlar Kanunu'nun 66. maddesinin tatbik kabiliyeti bulunmadığına …” karar verilmiştir. 4. 2942 sayılı Kanun'un 11 inci maddesi ve Ek Madde 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi ile 369 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Dava konusu taşınmaza 2942 sayılı Kanun'un 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri belirlenip kıyaslaması yapılarak değer biçilmesinde ve tespit edilen bedelin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine karar verilmesi doğru olduğu gibi uzun yıllardan beri kentsel sit alanında olan taşınmaza yol ve kaldırım yapılması suretiyle davalı idarece fiilen el altıldığının kabulü de yerindedir. 3. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukukî nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre; davalı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 4. Eldeki davada dosya kapsamına göre taşınmaza 04.11.1983 tarihinden sonra el atıldığı anlaşılmaktadır. 7421 sayılı Kanun ile 2942 sayılı Kanun’a eklenen Ek Madde 4'ün üçüncü fıkrası; “Bu Kanun kapsamında açılan davalarda verilen bedel ve tazminat kararlarına ilişkin mahkeme ve icra harçları, davalı idare tarafından ödenmek üzere maktu olarak belirlenir.” şeklinde düzenlenmiştir. 2942 sayılı Kanun'un 6487 sayılı Kanun'la değiştirilen Geçici 6 ncı maddesinin on ikinci ve on üçüncü fıkraları; "09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihini kapsayan dönemde oluşan mağduriyetin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine bir takım hükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 04.11.1983 tarihinden sonraki dönem içinde uygulanmasının hukuk güvenliğini zedeleyeceği" gerekçesiyle ve Anayasa'nın 2 nci ve 35 inci maddelerine aykırı bulunarak 13.03.2015 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 tarihli ve 2013/95 Esas, 2014/176 Karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir. 2942 sayılı Kanun'da 04.11.1983 tarihinden sonraki el atmalara ilişkin başkaca bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle kaynağını Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 16.05.1956 tarihli ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar ile 16.05.1956 tarihli ve 1954/1 Esas, 1956/7 Karar sayılı kararlarından alan 04.11.1983 tarihinden sonra el atılan taşınmazlar yönünden, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davalarda mahkeme ve icra harçlarının nispi olarak uygulanması gerekmekte olup, bu husus kamu düzenine ilişkin olduğundan ve resen gözetilmesi gerektiğinden kararın bozulması gerekir. Ne var ki bu hatanın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca mahkeme kararının düzeltilerek onanması gerekir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; A. Davalı İdare Vekilinin Ecrimisil Talebi ile Davacılar … ve … Dışındaki Davacıların Tazminat Talebine İlişkin Temyizi Yönünden Davalı idare vekilinin temyiz dilekçesinin miktardan REDDİNE, B. Davalı İdare Vekilinin Davacılar … ve …'ın Tazminat Talebine İlişkin Temyizi Yönünden; 1.Davalı idare vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine, 2. Kamu düzenine ilişkin olarak yapılan değerlendirme sonucunda, harca ilişkin olarak Bölge Adliye Mahkemesi kararının hüküm fıkrasının (A-4) numaralı bendinin üçüncü paragrafının hükümden çıkartılmasına, yerine “Alınması gereken 48.800,66 TL karar ve ilam harcının davalı idareden alınarak Hazineye irat kaydına " cümlesinin yazılması suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Davalı idareden aşağıda yazılı kalan harcın alınarak Hazineye irat kaydedilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2023/10509, K. 2024/5962Kaynağı aç
5. Hukuk Dairesi         2023/10509 E.  ,  2024/5962 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 39. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/561 Esas, 2023/1343 Karar DAVA TARİHİ : 22.05.2017 KARAR : Yeniden esas hakkında verilen karar İLK DERECE MAHKEMESİ: Küçükçekmece 9. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/73 Esas, 2021/135 Karar Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasında yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın davalı … yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, davalı … yönünden kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın davalı … yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, davalı … yönünden karar verilmesine yer olmadığına ve davalı … yönünden kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı ve davalı … vekilleri tarafından temyiz edilmekle; süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, davacı vekilince İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulmadığı gözetilerek Bölge Adliye Mahkemesince yeniden kurulan hükümde davacı aleyhine düzeltilen hususlarla sınırlı olarak temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; İstanbul ili, Avcılar ilçesi, Firüzköy Mahallesi 2685 parsel sayılı taşınmaza kamulaştırma yapılmaksızın etrafını tel örgüyle çevirerek İstanbul Üniversitesi Avcılar Yerleşkesi Alanına dahil etmek suretiyle el atıldığını belirterek kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin davalı idarelerden tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı … vekili cevap dilekçesinde özetle; müvekkili idare tarafından taşınmaza herhangi bir fiili müdahalede bulunulmadığını, bu nedenle pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. 2. Davalı … vekili cevap dilekçesinde özetle; hak düşürücü ve zamanaşımı süresi içinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, taşınmaza fiilen el atılmadığını, davanın idari yargı mercilerinde görülmesi gerektiğinden görevsizlik kararı verilmesini, kamulaştırmasız el atmanın unsurları gerçekleşmediği için davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, taşınmaz üzerindeki hak kısıtlayıcı sebeplerin müvekkili idareden kaynaklanmadığını, taşınmazın İstanbul 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğünce ilan edilen Sit Alanı içerisinde kalması nedeniyle hak kısıtlamasının yaşandığını ileri sürmüştür. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın davalı … yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, davalı … yönünden kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı … vekili istinaf dilekçesinde özetle; hak düşürücü ve zamanaşımı süresi içinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, kamulaştırmasız el atma davasının taşınmaza haksız olarak el atan idareye yöneltilmesi gerektiğini, müvekkili üniversitenin 2018 yılında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünden ayrılarak kurulduğunu, ne davanın açıldığı 2017 yılında, ne de fiilen el atıldığı iddia edilen 2018 yılı öncesinde müvekkili kurumun hukuki ve fiili olarak var olmadığını, müvekkili kurumun ancak taşınmazı fiilen devraldığı 2018 yılından sonraki dönem açısından sorumlu tutulabileceği, öncesi için müvekkili kurum aleyhine tazminata hükmedilmesinin doğru olmadığını, aynı taşınmaza ilişkin daha önce açılan kamulaştırmasız el atma davasının reddine karar verildiğini, bu nedenle davanın kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, taşınmazın sit alanı içerisinde kaldığı ve imar durumunun bulunmadığı dikkate alındığında taşınmaz için belirlenen bedelin yüksek olduğunu, taşınmaza geçişi engelleyecek şekilde müvekkili idarece herhangi bir fiili el atma durumunun söz konusu olmadığını ileri sürmüştür. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile arsa niteliğindeki taşınmaza 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri belirlenip kıyaslaması yapılarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik olmadığı gibi, dava konusu taşınmaza yakın benzer özellikler gösteren 2694 parsel sayılı taşınmaz için Şubat 2016 tarihi itibarıyla belirlenen 1.400 TL/m² birim fiyatının Yargıtay denetiminden geçtiği hususu da nazara alındığında belirlenen bedelin adil ve hakkaniyete uygun olduğu, ancak dava tarihi olan 22.05.2017 tarihi itibarıyla sorumlu idarenin … olduğu, dava konusu taşınmazın diğer paydaşlarınca açılan ve Yargıtay denetiminden geçen kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat davasında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün sorumlu tutulduğu anlaşılmakla, … yönünden tazminata hükmedilmesi doğru olmadığı gibi, dava tarihinden sonra tüzel kişilik kazanan ve davacı tarafın talebi olmadan Mahkemece resen davaya dahil edilen … yönünden karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davalı … yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine, davalı … yönünden davada karar verilmesine yer olmadığına ve davalı … yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalı … vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; kararın hüküm kısmında … ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğü olarak iki farklı davalı yer almakta iken, gerekçeli karar başlığında sadece İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Rektörlüğünün yer aldığını, bu durumun kararın çelişkili olmasına sebebiyet verdiğini ileri sürmüştür. 2. Davalı … vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri tekrar etmiş; ayrıca müvekkili idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, … olarak davacı tapu maliki ile davalı idareler arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazın değerinin biçilmesi ile bedelinin tahsili hususundadır. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 16.05.1956 tarihli ve 1956/1 Esas, 1956/6 Karar sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir: “… Usûlü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibarıyla, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.05.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.” 3. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 16.05.1956 tarihli ve 1954/1 Esas, 1956/7 Karar sayılı kararı ile “… Usûlü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, gayrimenkulünün bedelinin tahsiline ilişkin olarak, gayrimenkulünü yola kalbeden hükmü şahsiyeti aleyhine açacağı bedel davasında müruruzamanın mevzuubahis olamayacağına ve bu itibarla da, hadisede Borçlar Kanunu'nun 66. maddesinin tatbik kabiliyeti bulunmadığına …” karar verilmiştir. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Arsa niteliğindeki İstanbul ili, Avcılar ilçesi, Firüzköy Mahallesi 2685 parsel sayılı taşınmaza emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesi ve alınan rapor uyarınca bedelinin davalı … Rektörlüğünden tahsiline karar verilmesi yerindedir. 3. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeple; Davacı ve davalı … vekillerinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Davacıdan peşin alınan temyiz harcının Hazineye irat kaydedilmesine, davalı … harçtan muaf olduğundan harç alınmamasına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 16.05.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Kamulaştırmasız el atma davalarında taşınmazın değeri dava tarihi esas alınarak belirlenir; arsa niteliğindeki taşınmazlara 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 11. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri karşılaştırılarak bedel biçilir. Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davalarda dava tarihi itibarıyla fiilen el atan ve o tarihte hukuken mevcut olan idarenin pasif husumet ehliyetine sahip olduğu, dava tarihinden sonra tüzel kişilik kazanan idarelerin ise sorumluluğunun ancak taşınmazı fiilen devraldıkları tarihten itibaren başlayacağı yargı kararlarında hükme bağlanmıştır.

Sık Sorulan Sorular

Sit alanı ilan edilen taşınmazım için devletten tazminat alabilir miyim?

Salt sit alanı ilanı, başlı başına kamulaştırmasız el atma sonucu doğurmamaktadır. İdarenin taşınmazınıza fiilen el koyması, yani zilyetliği devralarak taşınmazı kamu hizmetine tahsis etmesi halinde tazminat hakkı doğabilir. Salt sit ilanı ve imar kısıtlamalarında ise zilyet malikte kalmaya devam ettiğinden bu hukuki sonuç kendiliğinden gerçekleşmez. Sit ilanına bağlı kısıtlamalardan kaynaklanan tazminat taleplerinin hangi yargı yolunda ve nasıl ileri sürüleceği ise somut olayın koşullarına göre belirlenecek olup bu mesele farklı yargı kararlarında farklı biçimlerde ele alınmıştır.

Sit alanı kararına karşı dava açabilir miyim?

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun sit tescil veya derece değişikliği kararlarına karşı idare mahkemesinde iptal davası açılabilir. Mahkeme bu davada işlemin yasal dayanağını, plan bütünlüğünü ve bilimsel raporları değerlendirir. Doğal sit davalarında Danıştay 6. Daire, E. 2019/10200, K. 2020/10782 sayılı kararında orman mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı ve biyolog gibi farklı uzmanlık alanlarını bir araya getiren çok disiplinli bir bilirkişi heyeti oluşturulması gerektiği sonucuna varmıştır.

Kamulaştırmasız el atma davası açmadan önce idareye başvurmak zorunlu mu?

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesi kapsamında fiili el atmaya dayalı bir tazminat talebinde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması zorunlu bir dava şartıdır. Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılmalıdır. Uzlaşılamadığı takdirde tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren üç ay içinde bedel tespiti davası açılabilir. Bu şartın salt sit ilanına dayalı kısıtlama davalarında uygulanıp uygulanmayacağı ise HGK çoğunluk ve azınlık görüşleri arasındaki ayrılık nedeniyle somut olayın koşullarına göre ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir.

Sit alanındaki taşınmazımda hangi faaliyetler kısıtlanır?

Kısıtlamanın kapsamı sit türüne ve koruma derecesine göre farklılaşmaktadır. I. Derece Doğal Sit alanlarında korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında taşınmazın aynen korunması esastır. II. Derece Doğal Sit alanlarında ise kamu yararı gözetilerek belirli kullanımlara izin verilebilmektedir. 2863 sayılı Kanun'un 11. maddesinin ikinci fıkrası, sit alanı maliklerinin Kanun hükümlerine aykırı olmayan tüm mülkiyet yetkilerini kullanmaya devam edebileceklerini açıkça düzenlemektedir.

Paylı mülkiyette hissedarlardan biri tek başına dava açabilir mi?

Taşınmazı fiilen kullanan malik veya hissedarlar tazminat davası açabilmekte; ortak maliklerin paylarına ilişkin bireysel başvuru hakkı da tanınmaktadır. Paylı mülkiyette dava ehliyeti koşulları ve zorunlu dava arkadaşlığı meseleleri her somut olay bağlamında ayrıca değerlendirilmelidir. Ayrıca dava açıldıktan sonra taşınmazın davacı tarafından devredilmesi halinde, devralan kişi görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden devam eder.

Uzlaşma görüşmeleri sonucunda hangi ödeme seçenekleri sunulabilir?

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6. maddesi uyarınca uzlaşma; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle ya da bu yolların mümkün olmaması halinde nakdi bedel üzerinden gerçekleştirilebilir. Uzlaşma tutanağı ve görüşmelere ilişkin belgeler, ileride açılacak davalarda taraflar aleyhine delil olarak kullanılamaz.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu