Mücbir Sebep, İfa İmkânsızlığı ve Aşırı İfa Güçlüğü

by Avukat Erdal Ersoy
Mücbir Sebep, İfa İmkânsızlığı ve Aşırı İfa Güçlüğü

Mücbir sebep; borcun sözleşmeye uygun şekilde yerine getirilmesini engelleyen, borçlunun faaliyet ve işletmesi dışından kaynaklanan, haricî, öngörülemez ve kaçınılamaz nitelikteki olayları ifade eder. Bir olgunun sözleşme hukuku kapsamında mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi için haricîlik, kaçınılamazlık ve öngörülemezlik unsurlarının birlikte bulunması ve bu durumun yükümlülüklerin yerine getirilmesini engellemesi gerekir. Mücbir sebepler somut olayın niteliğine göre borcun ifasını imkânsız kılabileceği gibi borcun ifasını aşırı derecede güçleştirebilir.

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2023/4039, K. 2024/2375Kaynağı aç
6. Hukuk Dairesi         2023/4039 E.  ,  2024/2375 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/2255 E., 2023/1834 K. DAVA TARİHİ : 14.04.2020 HÜKÜM/KARAR : Esastan Red İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/267 E., 2021/576 K. Taraflar arasındaki sözleşmenin haklı nedenle feshinin tespiti ile teminat mektubunun iadesi istemine ilişkin davadan dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı idare vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalıvekilince yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili şirket ile davalı idare arasında "Ulaştırma, Personel Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı (…) Hazır Yemek Hizmeti Alımına" ilişkin hizmet alımı işi için 24.05.2019 tarihinde sözleşme imzalandığını, 1.037.610,00 TL lik teminat mektubu verildiğini, müvekkilinin tüm yükümlülüklerini yerine getirirken, Corona virüs salgını sebebiyle sözleşmedeki edimlerin ifa imkansızlığına uğraması nedeniyle müvekkili şirket tarafnıdan 01.04.2020 tarihi itibari ile mücbir sebeple tek taraflı olarak feshedildiği gerekçesiyle haklı feshin tespiti ile sözleşme sözleşme kapsamında davalı kuruma verilen teminat mektubunun müvekkili şirkete iadesinine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı tarafından Covid-19 salgınının mücbir sebep sayılarak sözleşmenin 01.04.2020 tarihi itibariyle tek taraflı olarak feshedildiğini, covid -19 un hazır yemek hizmetinin yürütülmesine engel nitelikte olmadığını, yüklenicinin bu durumu belgelendiremediğini savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Covid-19 virüsünün neden olduğu genel salgının çok hızlı yayılması, ekonomik ve ticari hayatı ciddi olarak olumsuz yönde etkilemesi, fiyatlardaki aşırı yükseliş, lokantalar, kafeler ve birçok ticari şirketin kapatılması, iflas etmesi, Devletin işsizlik ücreti ödemesi, et bakliyat ve diğer gıda malzemelerindeki fahiş fiyat yükselişleri, her gün hasta sayısının ölüm sayısının hızla yükselmeye devam etmesi, sözleşmenin feshi tarihinde aşılama işlemlerinin başlamamış ve şu anda dahi aşılanan insan sayısının yeterli olmayışı, sokağa çıkma yasağı ve ulaşımın kısıtlanması, bunun yanı sıra … tarafından alınan karara bağlı olarak Kara Harp Okullarında 16.03.2020 tarihinden itibaren 3 hafta ara verilmesi, sonra YÖK tarafından üniversitelerin dönem sonuna kadar uzaktan eğitimle devam kararı alınması, dolayısıyla Kara Harp Okullarında da öğrenci kalmaması, tüm bunların davalı şirketin alacağı hakedişler yönünden gelirinin neredeyse ortadan kalkmasına ve ciddi ekonomik sıkıntıya girmesine yol açacağı, davacı yüklenicinin mücbir sebep nedeni ile sözleşmeyi feshi işleminin 4735 sayılı Kanun'un 10.maddesinin son fıkrasında istenilen tüm koşulları taşıdığı, davacının sözleşmeyi salgın hastalıktan dolayı mücbir sebep gerekçesi ile tek taraflı feshinin, mevzuata, sözleşmeye, Yargıtay kararlarına, Kamu İhale Tebliğine uygun ve hukuken haklı fesih olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile; taraflar arasında yapılan 24.05.2019 tarihli Hazır Yemek Hizmet Alım Sözleşmesi'nin davacı tarafından mücbir sebeple haklı feshedildiğinin tespitine, davalı tarafından yargılama aşamasında nakde çevrilen Türkiye Halk Bankası'ndan alınan toplam 1.037.610 TL teminat mektubu bedelinin nakde çevrildiği tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Corona Virüs salgınının yüklenicinin taahhüdünü yerine getirmesine engel olduğuna ilişkin dava dilekçesinde açıklama olmadığı gibi buna ilişkin hiçbir delil sunulmadığı, salgın nedeniyle sözleşmenin ifa edilemeyecek hale gelip gelmediğinin değerlendirilmesi gerektiği, mücbir sebebin varlığı her olay bakımından ayrıca değerlendirilip genellikle -özellikle tacirler açısından- dar yorumlandığı, salgın hastalığın ifayı imkansız kılmaması halinde mücbir sebepten söz edilemeyeceği, basiretli davranması beklenen tacirler söz konusu olduğunda, sözleşmede mücbir sebebin ne şekilde tanımlandığının ve ne tür olayları kapsadığının önem arz ettiği, mücbir sebebin yükümlülükleri ifa etme konusunda imkansızlık oluşturup oluşturmadığı hususunun değerlendirilmesi gerektiğini belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun 10/c maddesi ile taraflar arasında yapılan sözleşmenin 17 ve 25. maddelerinde salgın hastalığın mücbir sebep olarak düzenlendiği, Covid 19 salgını nedeniyle alınan tedbir ve kısıtlamaların davacı yükleniciden kaynaklanan bir kusurdan ileri gelmemesi, Covid 19 salgını nedeniyle alınan tedbir ve kısıtlamaların sözleşmenin yerine getirilmesine engel oluşturacak nitelikte olması, davacı yüklenicinin bu engeli ortadan kaldırma gücünden yoksun olması, davacının sözleşmede kararlaştırılan usule uygun şekilde 01.04.2020 tarihinde sözleşmeyi salgın hastalığa dayanan mücbir sebep nedeniyle feshetmesi, davalı idarenin 08.04.2020 tarihinde sözleşmenin feshine olur vermesi, davacının sözleşmeyi salgın hastalıktan dolayı feshinin 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun 10. maddesi ile sözleşme hükümlerine uygun olması, davacının sözleşmeyi mücbir sebebe dayalı haklı nedenlerle feshetmesi, mahkemece bu yönüyle davanın kabulüne karar verilmesi ve ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri temyiz nedeni olarak ileri sürmüştür. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmenin haklı nedenle feshinin tespiti ile teminat mektubunun iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 ncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 nci maddeleri, 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun 10/c maddesi., Yemek Hizmet Alımına İlişkin 24.05.2019 tarihli sözleşmenin 17 ve 25. maddeleri, TBK 136. maddesi. 3.Değerlendirme 1.Taraflar arasında, Ulş. Per. Okl. ve Eğt. Mrk. K.lığı (İzmir)' nda mevcut personelin erzak dahil 8ekmek hariç) yemek hizmeti işine ilişkin2 4/05/2019 tarihinde sözleşme imzalanmıştır. Sözleşmede işin süresi işe başlama tarihinden itibaren 366 gün olarak kararlaştırılmıştır. 2.Sözleşmenin 17. Maddesinde süre uzatımı verilebilecek haller ve şartları düzenlenmiş olup 17.1.1 maddede genel salgın hastalık mücbir sebep olarak sayılmış, ancak bu halin mücbir sebep sayılarak süre uzatımı verilebilmesinin koşulları 17.1.2 maddede belirtilmiştir. Sözleşmenin mücbir sebeplerden dolayı sözleşmenin feshi başlıklı 28. maddesinde " mücbir sebeplerden dolayı, idare veya yüklenici sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebilir. Ancak yüklenicinin mücbir sebebe dayalı bir süre uzatımı talebi varsa idarenin sözleşmeyi feshedebilmesi için uzatılan sürenin sonunda işin sözleşme ve eklerine uygun şekilde tamamlanmamış olması gerekir. Sözleşmenin feshedilmesi halinde, hesabı genel hükümlere göre tasfiye edilerek kesin teminat ve varsa ek kesin teminatlar iade edilir." düzenlemesine yer verilmiştir. Sözleşmenin, "Sözleşme kapsamında yaptırılabilecek ilave işler, iş eksilişi ve işin tasfiyesi" ' başlıklı 29. maddesinde ise " …bu alımdae 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun 24. maddesi çerçevesinde iş eksilişi yapılabilir. İhale konusu işin, sözleşme bedelinin %70'inden daha düşük bedelle tamamlanacağının anlaşılması halinde ise, yükleniciye yapmış olduğu gerçek giderler ve yüklenici karına karşılık olarak sözleşme bedelinin %70'i ile sözleşme fiyatlarıyla yaptığı işin tutarı arasındaki bedel farkının %5'i ödenir." hükmü bulunmaktadır. Bu sözleşme hükmündeki oran, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu 24/son madde hükmü ile Hizmet İşleri Genel Şartnamesi 53/son madde hükmünde % 80 oranında ise de taraflar sözleşmede bunu % 70 oranında kararlaştırmışlar bunun dışında sözleşme hükmü belirtilen hükümlerin tekrarı niteliğindedir. 3.Davacı koronavirüs salgınının mücbir sebep olduğunu belirterek sözleşmenin feshedilmesi için idareye başvurmuş ancak idarenin bunu kabul etmeyerek işe devam edilmesini istemesi üzerine bu kez kendisi tarafından sözleşmenin feshedildiği idareye bildirilmiştir. İdare bu fesih bildirimini kabul etmemiş ancak sonrasında edimlerin yüklenici tarafından yerine getirilmemesi nedeniyle fesih işlemi yapmıştır. İdarenin yaptığı bu işlem yüklenicinin fesih bildiriminin onaylanması anlamında bir işlem değildir. Davacı fesih bildiriminde; sözleşmede salgın hastalığın mücbir sebep olarak sayılmasını, hazır yemek hizmeti karşılığı fiyat farkı dahil ödenen bedelin maliyetinin çok altında kalmasını, personel giderlerine yapılan artış yanında koronavirüs hastalığı nedeniyle piyasada oluşan fiyat artışlarının fiyat farkı ile karşılanamamasını sebep olarak göstermiştir. Davacı idarece iş eksilişi yapılmış olmasını bir sebep olarak göstermiş değildir. 4. Sözleşme hukuku açısından mücbir sebep kavramı, borcun sözleşmeye uygun olarak ifasına engel olan, haricî, öngörülemez ve kaçınılamaz nitelikte olayları ifade eder. Bir olayın mücbir sebep sayılması için varlığı gerekli unsurlar, haricîlik, kaçınılamazlık ve öngörülemezliktir. Mücbir sebepler ifa imkansızlığına veya aşırı ifa güçlüğüne yol açabilir. Bu nedenle bu kavramlar üzerinde durulması gerekir. 5.Borç ilişkisinden kaynaklanan bütün borçlar ifa edilince o borç ilişkisi sona erer. İfa bu hali ile borçlanılan edimin yerine getirilmesidir. İfanın konusu, borçlanılan edimdir. Sözleşmedeki edim yerine getirilmemişse borçlu alacaklının uğradığı zararları gidermekle yükümlüdür. Fakat bazen sözleşmedeki edimin yerine getirilmesi; edimin yok olması gibi maddi, sözleşme konusunu yapılamaz kılan hukuki bir nedenle ya da ekonomik, sosyal vs. bir olay niteliğindeki fiili bir nedenle mümkün olmayabilir. Bu durumda ifa imkansızlığı gündeme gelir. İfa imkansızlığı; edimin içeriği değişmeksizin borcun aynen yerine getirilmesinin imkansız hale gelmesi olarak açıklanabilir. Eğer ifa imkansızlığı sadece sözleşmenin tarafları bakımından değil, herkes için sözkonusu ise buna objektif imkansızlık, yalnız sözleşmenin taraflarından birinin tutumundan doğmuşsa buna da subjektif imkansızlık denir. İfa imkansızlığı sözleşme yapılmadan önce var ve bu olgu herkes bakımından aynı sonucu meydana getirmekte ise 6100 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK'nın) 27. maddesi gereğince sözleşme geçersizdir. İfa imkansızlığı sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkmış ve eğer borçlunun kusuru olmaksızın edim imkansızlaşmışsa TBK'nın 136. maddesi, borçlunun kusuru sonunda imkansızlaşmış olursa TBK'nın 112. maddesinin uygulanması gerekir. Yukarıda sözü edilen TBK'nın 136. maddesine göre; borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle borcun ifası imkansızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür. İfa imkansızlığı kısmen de doğmuş olabilir. Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer (TBK 137/1). Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır (TBK 137/2). 6.İfa imkansızlığı ile aşırı ifa güçlüğü birbirinden farklıdır. Aşırı ifa güçlüğü TBK 138. maddede düzenlenmiş olup bu hükme göre; sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. (TBK 138/1). Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır (TBK 138/2). 7.Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; sözleşmede salgın hastalığın mücbir sebep olarak sayılması doğrudan mücbir sebebin varlığını kabul etmeyi gerektirmez. Zira coronavirüs salgınının mücbir sebep sayılabilmesi için yemek hizmeti verilmesine ilişkin borcun sözleşmeye uygun olarak ifasına engel oluşturması gerekir. Davacı bu salgının mücbir sebep olduğunu ileri sürerken dayandığı sebepler tedarik zincirinde bozulma nedeniyle erzak temin edememe, çalışacak eleman bulamama gibi sözleşmenin ifa edilmesine engel oluşturan bir neden olmayıp, bu salgın ortamında fiyatların aşırı yükseldiği verilen fiyat farkına rağmen maliyetlerin karşılanamadığı iddiasıdır. Bu durumda somut olayda mücbir sebebin varlığı ve buna bağlı olarak tam veya kısmi ifa imkansızlığı bulunduğundan söz edilemez. Davacı tacir olup fiyatlarda yükselmeler olabileceğini öngörerek sözleşme imzalaması gerektiğinden bunun doğrudan ifaya engel olan mücbir sebep teşkil etmesi de düşünülemez. Fiyat artışları öngörülemez sınırlarda gerçekleşmiş ve edim dengesi aşırı ölçüde bozulmuş ise TBK 138. Madde kapsamında aşırı ifa güçlüğü söz konusu olabilir ise de bunun için de mahkemeden uyarlama talebinde bulunulabilecek iken davacı bu yola gitmeksizin doğrudan sözleşmeyi feshettiğini bildirmiştir. Bu durumda davalı haklı bir neden olmaksızın sözleşmeyi feshettiğini belirterek edimlerini yerine getirmediğinden idarece sözleşmenin feshedilmesi sözleşme hükümlerine uygundur. Bu durumda toplanan delillere göre sabit olmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek halinde iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 01.07.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2023/4048, K. 2024/4238Kaynağı aç
6. Hukuk Dairesi         2023/4048 E.  ,  2024/4238 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/2679 E., 2023/2223 K. KARAR : Başvurunun Esastan Reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/265 E., 2021/575 K. Davacı vekili; müvekkili şirket ile davalı idare arasında "Kara Harp Okulu Komutanlığına (Ankara) Hazır Yemek Hizmeti Alımına" ilişkin 16/05/2019 tarihinde sözleşme imzalandığını, 4.700.463,32 Türk Lirası teminat mektupları verildiğini, müvekkilinin tüm yükümlülüklerini yerine getirirken, Covid-19 salgını sebebiyle sözleşmedeki edimlerin ifa imkansızlığına uğraması nedeniyle müvekkili şirket tarafından 01.04.2020 tarihi itibari ile mücbir sebeple tek taraflı olarak feshedildiği gerekçesiyle haklı feshin tespiti ile sözleşme sözleşme kapsamında davalı kuruma verilen teminat mektubunun müvekkili şirkete iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; davacı tarafından Covid-19 salgınının mücbir sebep sayılarak sözleşmenin 01.04.2020 tarihi itibariyle tek taraflı olarak feshedildiğini, Covid -19 un hazır yemek hizmetinin yürütülmesine engel nitelikte olmadığını, yüklenicinin bu durumu belgelendiremediğini savunarak, davanın reddini istemiştir. İlk Derece Mahkemesince; Covid-19 virüsünün neden olduğu genel salgının çok hızlı yayılması, ekonomik ve ticari hayatı ciddi olarak olumsuz yönde etkilemesi, fiyatlardaki aşırı yükseliş, lokantalar, kafeler ve birçok ticari şirketin kapatılması, iflas etmesi, Devletin işsizlik ücreti ödemesi, et, bakliyat ve diğer gıda malzemelerindeki fahiş fiyat yükselişleri, her gün hasta sayısının ölüm sayısının hızla yükselmeye devam etmesi, sözleşmenin feshi tarihinde aşılama işlemlerinin başlamamış ve şu anda dahi aşılanan insan sayısının yeterli olmayışı, sokağa çıkma yasağı ve ulaşımın kısıtlanması, bunun yanı sıra … tarafından alınan karara bağlı olarak Kara Harp Okullarında 16.03.2020 tarihinden itibaren 3 hafta ara verilmesi, sonra YÖK tarafından üniversitelerin dönem sonuna kadar uzaktan eğitimle devam kararı alınması, dolayısıyla Kara Harp Okullarında da öğrenci kalmaması, tüm bunların davalı şirketin alacağı hak edişler yönünden gelirinin neredeyse ortadan kalkmasına ve ciddi ekonomik sıkıntıya girmesine yol açacağı, davacı yüklenicinin mücbir sebep nedeni ile sözleşmeyi feshi işleminin 4735 sayılı Kanun'un 10.maddesinin son fıkrasında istenilen tüm koşulları taşıdığı, davacının sözleşmeyi salgın hastalıktan dolayı mücbir sebep gerekçesi ile tek taraflı feshinin, mevzuata, sözleşmeye, Yargıtay kararlarına, Kamu İhale Tebliğine uygun ve hukuken haklı fesih olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile; taraflar arasında yapılan 16.05.2019 tarihli Hazır Yemek Hizmet Alım Sözleşmesi'nin davacı tarafından mücbir sebeple haklı feshedildiğinin tespitine, davalı tarafından yargılama aşamasında nakde çevrilen teminat mektubu bedelinin nakde çevrildiği tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararına karşı davalı vekilince istinaf yoluna başvurulması üzerine, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi tarafından istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bu karara karşı davalı vekilince süresinde temyiz yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. 1.Taraflar arasında yemek hizmeti işine ilişkin 16/05/2019 tarihinde sözleşme imzalanmıştır. 2.Sözleşmenin 17. maddesinde süre uzatımı verilebilecek haller ve şartları düzenlenmiş olup 17.1.1 maddede genel salgın hastalık mücbir sebep olarak sayılmış, ancak bu halin mücbir sebep sayılarak süre uzatımı verilebilmesinin koşulları 17.1.2 maddede belirtilmiştir. Sözleşmenin mücbir sebeplerden dolayı sözleşmenin feshi başlıklı 28. maddesinde "mücbir sebeplerden dolayı, idare veya yüklenici sözleşmeyi tek taraflı olarak feshedebilir. Ancak, yüklenicinin mücbir sebebe dayalı bir süre uzatımı talebi varsa idarenin sözleşmeyi feshedebilmesi için uzatılan sürenin sonunda işin sözleşme ve eklerine uygun şekilde tamamlanmamış olması gerekir. Sözleşmenin feshedilmesi halinde, hesabı genel hükümlere göre tasfiye edilerek kesin teminat ve varsa ek kesin teminatlar iade edilir." düzenlemesine yer verilmiştir. Sözleşmenin, "Sözleşme kapsamında yaptırılabilecek ilave işler, iş eksilişi ve işin tasfiyesi" ' başlıklı 29. maddesinde ise " …bu alımda 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun 24. maddesi çerçevesinde iş eksilişi yapılabilir. İhale konusu işin, sözleşme bedelinin %70'inden daha düşük bedelle tamamlanacağının anlaşılması halinde ise yükleniciye yapmış olduğu gerçek giderler ve yüklenici karına karşılık olarak sözleşme bedelinin %70'i ile sözleşme fiyatlarıyla yaptığı işin tutarı arasındaki bedel farkının %5'i ödenir." hükmü bulunmaktadır. Bu sözleşme hükmündeki oran, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu 24/son madde hükmü ile Hizmet İşleri Genel Şartnamesi 53/son madde hükmünde % 80 oranında ise de taraflar sözleşmede bunu % 70 oranında kararlaştırmışlar bunun dışında sözleşme hükmü belirtilen hükümlerin tekrarı niteliğindedir. 3.Davacı korona virüs salgınının mücbir sebep olduğunu belirterek, sözleşmenin feshedilmesi için idareye başvurmuş ancak idarenin bunu kabul etmeyerek işe devam edilmesini istemesi üzerine bu kez kendisi tarafından sözleşmenin feshedildiğini idareye bildirilmiştir. İdare bu fesih bildirimini kabul etmemiş ancak sonrasında edimlerin yüklenici tarafından yerine getirilmemesi nedeniyle fesih işlemi yapmıştır. İdarenin yaptığı bu işlem yüklenicinin fesih bildiriminin onaylanması anlamında bir işlem değildir. Davacı fesih bildiriminde; sözleşmede salgın hastalığın mücbir sebep olarak sayılmasını, hazır yemek hizmeti karşılığı fiyat farkı dahil ödenen bedelin maliyetinin çok altında kalmasını, personel giderlerine yapılan artış yanında korona virüs hastalığı nedeniyle piyasada oluşan fiyat artışlarının fiyat farkı ile karşılanamamasını sebep olarak göstermiştir. Davacı idarece iş eksilişi yapılmış olmasını bir sebep olarak göstermiş değildir. 4. Sözleşme hukuku açısından mücbir sebep kavramı, borcun sözleşmeye uygun olarak ifasına engel olan, haricî, öngörülemez ve kaçınılamaz nitelikte olayları ifade eder. Bir olayın mücbir sebep sayılması için varlığı gerekli unsurlar, haricîlik, kaçınılamazlık ve öngörülemezliktir. Mücbir sebepler ifa imkansızlığına veya aşırı ifa güçlüğüne yol açabilir. Bu nedenle bu kavramlar üzerinde durulması gerekir. 5.Borç ilişkisinden kaynaklanan bütün borçlar ifa edilince o borç ilişkisi sona erer. İfa bu hali ile borçlanılan edimin yerine getirilmesidir. İfanın konusu, borçlanılan edimdir. Sözleşmedeki edim yerine getirilmemişse borçlu alacaklının uğradığı zararları gidermekle yükümlüdür. Fakat bazen sözleşmedeki edimin yerine getirilmesi; edimin yok olması gibi maddi, sözleşme konusunu yapılamaz kılan hukuki bir nedenle ya da ekonomik, sosyal vs. bir olay niteliğindeki fiili bir nedenle mümkün olmayabilir. Bu durumda ifa imkansızlığı gündeme gelir. İfa imkansızlığı; edimin içeriği değişmeksizin borcun aynen yerine getirilmesinin imkansız hale gelmesi olarak açıklanabilir. Eğer ifa imkansızlığı sadece sözleşmenin tarafları bakımından değil, herkes için sözkonusu ise buna objektif imkansızlık, yalnız sözleşmenin taraflarından birinin tutumundan doğmuşsa buna da subjektif imkansızlık denir. İfa imkansızlığı sözleşme yapılmadan önce var ve bu olgu herkes bakımından aynı sonucu meydana getirmekte ise 6100 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK'nın) 27. maddesi gereğince sözleşme geçersizdir. İfa imkansızlığı sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkmış ve eğer borçlunun kusuru olmaksızın edim imkansızlaşmışsa TBK'nın 136. maddesi, borçlunun kusuru sonunda imkansızlaşmış olursa TBK'nın 112. maddesinin uygulanması gerekir. Yukarıda sözü edilen TBK'nın 136. maddesine göre; borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle borcun ifası imkansızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür. İfa imkansızlığı kısmen de doğmuş olabilir. Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer (TBK 137/1). Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır (TBK 137/2). 6.İfa imkansızlığı ile aşırı ifa güçlüğü birbirinden farklıdır. Aşırı ifa güçlüğü TBK 138. maddede düzenlenmiş olup bu hükme göre; sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. (TBK 138/1). Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır (TBK 138/2). 7.Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; sözleşmede salgın hastalığın mücbir sebep olarak sayılması doğrudan mücbir sebebin varlığını kabul etmeyi gerektirmez. Zira corona virüs salgınının mücbir sebep sayılabilmesi için yemek hizmeti verilmesine ilişkin borcun sözleşmeye uygun olarak ifasına engel oluşturması gerekir. Davacı bu salgının mücbir sebep olduğunu ileri sürerken dayandığı sebepler tedarik zincirinde bozulma nedeniyle erzak temin edememe, çalışacak eleman bulamama gibi sözleşmenin ifa edilmesine engel oluşturan bir neden olmayıp, bu salgın ortamında fiyatların aşırı yükseldiği verilen fiyat farkına rağmen maliyetlerin karşılanamadığı iddiasıdır. Bu durumda somut olayda, mücbir sebebin varlığı ve buna bağlı olarak tam veya kısmi ifa imkansızlığı bulunduğundan söz edilemez. Davacı tacir olup fiyatlarda yükselmeler olabileceğini öngörerek sözleşme imzalaması gerektiğinden bunun doğrudan ifaya engel olan mücbir sebep teşkil etmesi de düşünülemez. Fiyat artışları öngörülemez sınırlarda gerçekleşmiş ve edim dengesi aşırı ölçüde bozulmuş ise TBK 138. madde kapsamında aşırı ifa güçlüğü söz konusu olabilir ise de bunun için de mahkemeden uyarlama talebinde bulunulabilecek iken davacı bu yola gitmeksizin doğrudan sözleşmeyi feshettiğini bildirmiştir. Bu durumda davalı haklı bir neden olmaksızın sözleşmeyi feshettiğini belirterek edimlerini yerine getirmediğinden idarece sözleşmenin feshedilmesi sözleşme hükümlerine uygundur. Bu durumda toplanan delillere göre sabit olmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, HMK'nun 373/1. maddesi gereğince Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi’nin 14.07.2023 tarih 2021/2679 E., 2023/2223 K. sayılı kararının KALDIRILARAK, Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 08.07.2021 tarih ve 2020/265 E., 2021/575 K. sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 21.11.2024 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Mücbir Sebebin Unsurları ve Sözleşme Şartları

Gelecekte meydana gelebilecek risklerin teorik olarak bilinebilir olması, somut olayda tehlikenin bilindiği veya bilinmesi gerektiği anlamına gelmez; bir riskin öngörülebilir sayılması için somut bir işaret ya da verinin bulunması gerekir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2021/7877, K. 2023/2131Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2021/7877 E.  ,  2023/2131 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi SAYISI : 2020/1342 Esas, 2021/1860 Karar HÜKÜM : Esastan Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 11. Asliye Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2019/17 E., 2020/193 K. Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması ve banka teminat mektubunun iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı Yargıtayca duruşmalı olarak davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi. Duruşma için belirlenen 04.04.2023 günü hazır bulunan davacılar vekilleri Avukat …, Avukat …, Avukat …..ile davalı vekilleri Avukat …. Avukat …. …. dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalı ile dava dışı …in müvekkili Halikarnas A.Ş.'nin hissedarları olduklarını, bu şirket lehine Orman Bakanlığınca 49 yıllığına irtifak hakkı tesis edildiğini, anılan hissedarların söz konusu arazi üzerinde hasılat paylaşımı esasına dayalı bir inşaat sözleşmesi yapmak istemeleri üzerine davacı Astay Gayrimenkul İnş. Yat. ve Tur. A.Ş. ile pay sahipleri arasında ön sözleşme yapıldığını ve hasılat paylaşımı esaslarının belirlendiğini, sözleşmenin imzalanmasından sonra yapılan bir kısım idari ve yasal düzenlemelerin projenin öngörülen sürede tamamlanmasını ve öngörülen hasılatın elde edilip paylaştırılmasını imkansız hale getirdiğini ileri sürerek taraflar arasındaki sözleşmeden doğan bedellerin yeniden belirlenmesine, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması ile bakiye 63 milyon USD hasılat payı taahhüdü yerine fiilen elde edilecek hasılattan %11 oranında davalıya ödeme yapılmasına, bu olmadığı takdirde inşaat ruhsatının alınması için geciken süre kadar ödemenin ötelenmesine, ödeme yükümlülüklerinin TL'ye çevrilmesine ve dava konusu teminat mektubunun taraflarına iadesine karar verilmesini talep talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; sözleşmenin uyarlanması koşullarının oluşmadığını, teminat mektubunun verildiği tarihten önce gerçekleşen olaylara ilişkin olarak uyarlama talebinde bulunulamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile uyuşmazlığa ilişkin olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 138 inci maddesinde düzenlenen sözleşmenin uyarlanması için gerekli yasal koşulların gerçekleşmediği ve olayda aynı Kanun'un 480 inci maddesinin ikinci fıkrasının uygulanma yerinin bulunmadığı, buna bağlı olarak da dava konusu teminat mektubunun iadesinin istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacılar vekili istinaf dilekçesinde özetle; uyarlamanın şartları ile ilgili değerlendirme yapan yerel mahkeme kararının eksik inceleme sonucu verilmiş olduğunun açık olduğunu ileri sürerek kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile mahkemece verilen kararda maddi vakıa ve hukuki denetim noktalarında usul ve hukuka aykırılık bulunmadığı, davacıların istinaf sebeplerinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davacıların esasa yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; uyarlama koşullarının oluştuğunu ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, taraflar arasında 11.07.2011 tarihinde imzalanan asıl sözleşme ile sonuncusu 04.01.2016 tarihinde imzalanan ek protokollere konu davacı edimleri yönünden sözleşmenin uyarlanması istemine ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, ilk asıl sözleşme veya ek protokollerden sonra gelişin durumlar ve olaylar nedeniyle uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 6098 sayılı Kanun'un 136 ncı, 137 nci ve 138 inci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanun’un (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesi. 3. Değerlendirme 1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. Türk hukukuna mehaz İsviçre Medeni Kanunu’ndan geçen ve hukukun en temel genel ilkelerinden biri olan Dürüstlük Kuralı 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesinin birinci fıkrasında Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır” şeklinde yer almış ve bu kurala aykırılığın yaptırımı ise maddenin 2 nci fıkrasında "Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz" şeklinde gösterilmiştir. 3. Dürüstlük kuralları, kural olarak yazılı olmayan kurallar olup hakim dürüstlük kurallarını kendiliğinden uygulamakla yükümlüdür. Dürüstlük kuralları hem hakların kullanılmasında hem de borçların ifasında uygulanır. Dürüstlük kuralının hukuki işlemlerin kuruluşunda, kuruluş öncesi dönemde, sözleşmelerin yorumunda, tamamlanmasında veya sözleşmedeki yükümlülüklerin uyarlanmasında uygulanması mümkündür. 4. Dürüstlük kurallarının müeyyidesi olan hakkın kötüye kullanılması yasağı bir emredici hukuk kuralı olup mahkemelerce bu hükmün re’sen gözetilmesi gerekir. Öte yandan mahkemelerden dürüstlük kuralına aykırılık nedeniyle hakkın kötüye kullanılması yasağını talep eden tarafın ise iyi niyetli olması gerekir. 5. Sözleşme hukukunda asıl olan Ahde Vefa (Sözleşmeye sıkı sıkıya bağlı kalma / Pacta Sund Servanda) ilkesi olmakla birlikte, bazı durumlarda değişen olağanüstü yeni şartlara rağmen sözleşmedeki edimlerin aynen yerine getirilmesini beklemek dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz. O nedenle dürüstlük kuralı gereği sözleşmenin değişen yeni şartlara göre uyarlanması gerekebilir. Bu açıdan uyarlamaya, ahde vefa prensibinin istisnalarından biri olarak bakmak gerekir. 6. Dürüstlük kuralından hareketle sözleşmenin değişen olağanüstü şartlara uyarlanması (emprevizyon) koşullarının varlığı için, sözleşme ilişkisi kurulduktan sonra edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması ve borcun ifasını güçleştirmesi gerekir. Bu tür bir durumda sözleşme iradesine ilişkin işlemin temelinden çöktüğü kabul edilir. Diğer bir anlatımla, başlangıçta öngörülen sözleşme dengesi, beklenmedik şekilde değişen olağanüstü yeni şartlar (clausula rebus sic stantibus) nedeniyle taraflardan biri aleyhine artık çekilemez ve katlanılamaz biçimde bozulmuş, bu şartlar altında sözleşme yapma veya sürdürme iradesi ortadan kalkmıştır. 7. Değişen koşulların sözleşmedeki ifaya etkisi, 6098 sayılı Kanun'un birinci kısmındaki Genel Hükümler kısmında İfa İmkansızlığı başlığı altında 136 ncı, 137 nci ve 138 inci maddelerinde düzenlenmiştir. Kaynağını dürüstlük kuralından alan ifa imkansızlığı halleri yönünden 6098 sayılı Kanun'un 136 ncı maddede, kusuru olmaksızın ifanın tamamen imkansız hale gelmesi halinde borçlunun borcundan kurtulacağı, 137 nci maddede, kusuru olmaksızın ifanın kısmen imkansız hale gelmesi halinde, borçlunun sadece imkansız hale gelen kısım yönünden borçtan kurtulacağı ifade edilmiştir. 8. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda yer almayan, ancak 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesindeki dürüstlük kuralı uyarınca uygulamada varlığı kabul edilen aşırı ifa güçlüğü hali ilk defa 6098 sayılı Kanun 'da açıkça düzenleme konusu yapılmıştır. 9. 6098 sayılı Kanun'un 138 nci maddesinde yer alan yeni düzenleme uyarınca; sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen borçludan kaynaklanmamış olağanüstü yeni bir durumun ortaya çıkmış olması, yeni koşullara göre ifanın istenmesinin dürüstlük kurallarına aykırı düşecek ve ifa güçlüğü doğuracak derecede borçlu aleyhine değişmiş olması ve borçlunun edimini henüz ifa etmemiş veya ihtirazi kayıtla ifa etmiş olması hallerinin birlikte varlığı halinde, borçlu, hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilecektir. Böyle bir durumda mahkemece uyarlama koşullarının bulunup bulunmadığı her somut olay yönünden dürüstlük kuralına uygun olarak değerlendirilmeli ve buna göre bir çözüm tarzı bulunmalıdır. 10. Uyarlama koşullarının varlığı için sözleşmeye konu karşılıklı edimler arasındaki dengenin taraflardan biri için artık çekilmez, katlanılamaz bir biçimde bozulmuş olmalıdır. Öğretide bu kurama işlem temelinin çökmesi adı verilmektedir. Buna göre, sözleşmenin temelini teşkil eden, kendisi üzerine anlaşmanın dayandığı ve karşılıklı edimlerin tayin olunduğu edim ve karşı edim arasındaki dengenin taraflardan biri için artık çekilmez, katlanılmaz biçimde bozulduğu hallerde, işlem temelinin çökmesi söz konusu olacaktır. (Serozan, Rona; s. 164 vd). Bir hukuki işlemin temelinden çözmüş sayılması için edimler arasındaki denge bozukluğunun önemli, açık ve aşırı olması gerekir. 11. Uyarlama koşullarının varlığının tespitinde işlem temelinin çökmesi kavramının uygulanabilmesi için, sonradan meydana gelen değişikliklerin önceden teşhis ve tahmin edilememiş olması gerekir. Önceden teşhis ve tahmin edilen sonraki vakıalar uyarlama sebebi olamaz ise de, bir tacirin gelecekteki her bir somut tehlikeyi tahmin edebilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte gelecekte meydana gelebilecek her türlü riziko listesinin (deprem, sel felaketi, savaş, sıkıyönetim, ithalat/ihracat yasakları, ekonomik ambargo vs.) bilinebilir olması, o olay yönünden gelecekte meydana gelebilecek somut tehlikenin bilindiği veya bilinmesi gerektiği anlamına gelmez. Böyle bir riskin bilindiğinden veya bilinmesi gerektiğinden söz edebilmek için o iş yönünden somut bir işaret ya da verinin varlığı gerekir. 12. Uyarlama koşulları arasında varlığı aranan sebeplerden birisi de edimin henüz ifa edilmemiş olması olup kural olarak sürekli edimler yönünden ifanın uyarlanması istenebilir ise de 6098 sayılı Kanun'un 138 nci maddesinin düzenlemesi karşısında, edimin henüz ifa edilmemiş olması ve diğer şartların varlığı halinde ani edimli sözleşmelerde de uyarlama talebinde bulunmak mümkündür. 13. Bir sözleşmede uyarlamanın mümkün olup olmaması sözleşme türüne ve sözleşmede yer alan edimlere göre değişkenlik arz edebilir. Bu noktada sözleşmenin türünü nitelendirmek önem arz eder. 6098 sayılı Kanun'un 19 uncu maddesinin birinci fıkrasındaki "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır" düzenlemesi uyarınca, tarafların yazılı veya sözlü akdedilen sözleşmenin türüne ilişkin nitelendirmeleri mahkemeleri bağlamaz. Bu açıdan yapılması gereken tarafların gerçek ve ortak iradesine ve sözleşmedeki edimlerin niteliğine göre sözleşmenin türünün belirlenmesidir. 14. Davaya konu somut olay, uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığı hususu yönünden yukarıdaki ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki ilk sözleşmenin 11.07.2011 tarihli olduğu, tarafların daha sonrasında değişen ve gelişen birçok olay karşısında 8 defa protokol yaptıkları, sonuncusunun 04.01.2016 tarihli olduğu ve bu tarih itibariyle kapanış tutanağının imzalandığı anlaşılmaktadır. Taraflar değişen ve gelişen olaylar karşısında 8 no’lu son protokolü yapmalarından sonra, bu protokol öncesine dayanan olağanüstü olayların öngörülemez olduğu söylenemeyeceğine göre, dava sebebi yapılan; 16.06.2012 tarih ve 28326 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile “irtifak hakları devrinin Orman Bakanlığından alınarak Başbakanlık onayına tabi tutulması ile 18.04.2014 tarih ve 28976 sayılı Orman Kanunu'nun 17. ve 18.maddelerinde değişiklik ve bu değişiklik uyarınca çıkarılan Uygulama Yönetmeliği’nin 25/1. maddesindeki değişikliği ile irtifak arazileri üzerindeki bağımsız bölümler yönünden kat irtifakı yasağı getirilmesi sebepleri yönünden uyarlama koşullarının gerçekleştiği söylenemez. Bununla birlikte 04.01.2016 tarih ve 8 no’lu son Protokol sonrasında gerçekleşen; Muğla Kültür Varlıklarını Korumu Bölge Kurulu’nun 21.11.2016 tarihli kararıyla Proje alanında yer alan bir kısım arazi yönünden 1. Derece, bir kısım alan yönünden ise 3. Derece sit alanı ilanı, 13.09.2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 85 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararı'nda yapılan değişiklikle, taşınmazların satış ve kira sözleşmeleri ile eser sözleşmelerinin dövizle veya dövize endeksli olarak yapılması yasağı getirilmesi, 04.01.2016 tarihli son Protokol sonrasındaki döviz kurlarındaki aşırı artış ve bu nedenle inşaat malzeme fiyatları, enerji ve nakliye maliyetlerindeki aşırı yükselme sebepleri yönünden uyarlama koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin açıklıkla değerlendirilmesi gerekmektedir. 15. Taraflar arasındaki 11.07.2011 tarihli sözleşmenin niteliği noktasında davacı taraf bunun bir “Hasılat Paylaşımlı İnşaat Sözleşmesi”olduğunu ileri sürmekte, davalı taraf ise “Anonim Şirket Hisse Devir Sözleşmesi” olduğunu savunmaktadır. Oysa, gerek 11.07.2011 tarihli sözleşme, gerek ek protokoller ve gerekse de taraflar arasındaki yazışmalar birlikte değerlendirildiğinde; sözleşmenin karma nitelikli bir sözleşme olduğu anlaşılmaktadır. Zira, sözleşmede bir yandan mülkiyeti davalı …’a ait taşınmazların mülkiyetinin davacı şirkete devredilmesi, bir yandan Halikarnas A.Ş.’deki hisselerin davalı … tarafından davacıya devrinin öngörüldüğü, diğer taraftan ise davacıların; mülkiyeti kendilerine geçmiş tapulu araziler üzerinde, nitelikleri sözleşmede belirlenmiş 5 adet villanın inşaa edilerek davalılara teslimi, ayrıca tahsisli arazi ve ek arazi üzerine inşaa edilecek marinada davalılara yat bağlama, plaj ve yat kulüplerinin işletmelerinin davalılara verilmesi hep birlikte düşünüldüğünde sözleşmenin bir bütün itibariyle bir yandan taşınmaz satış sözleşmesi, diğer yandan anonim şirket hisse satış sözleşmesi hükümlerini içerdiği gibi aynı zamanda plaj ve yat bölgelerinde ticari tesisleri işletme haklarının devri yönünden işletme hakkı devir sözleşmesi, yat bağlama hakları yönünden kullandırma sözleşmesi vs. hükümlerini de içermektedir. 16. laşımı yoluyla gelir elde edilmesi, keza plaj ve marina inşaa ettirilerek gerek bu yerlerden kendilerinin bireysel kullanımlarının sağlanması ve gerekse bu yerlerde kendilerine ticari alanlar ile yat bağlama noktalarının sağlanması da dikkate alındığında, davalının arazi üzerinde yapılacak inşaatlar yönünden hiçbir risk alınmadan inşaatları davacıya yaptırarak ve onun sermaye gücünden yararlanma amacı güttüğü, davacı tarafa da bu amaçla bir takım yükümlülükler yüklendiği, arazi üzerine mevzuatın izin verdiği ölçüde projeye ilişkin tüm imar planlarının onaylatılması, ruhsatlarının alınması, ek alanların tahsislerinin yaptırılması ve inşaat izinlerinin alınması, akabinde projenin tüm giderleri kendisine ait olmak üzere arazi üzerinde davalının arzu ettiği nitelik ve vasıflarda tahsisli arazi üzerine yapılacak inşaatların maliyetini üstlendiği, taraflar arasındaki ihtilafın da bu noktada toplandığı, diğer bir anlatımla her ne kadar tahsis hakkı davacı tarafa devredilse bile tahsis boyunca inşaa ettirilecek bu yerler üzerinde davalının da hak sahibi olarak kalacağı ve hatta 5 adet villanın tapulu alanda inşaatı ve mülkiyetinin davalı tarafa geçirilmesi, tahsisli arazi üzerindeki davalı paylarının davacı yapımcı tarafından onun adına satılarak hasılatın %11 ve %15’i olarak devri borcu düşünüldüğünde, anlaşmazlığın tahsisli arazi karşılığı inşaat sözleşmesine ilişkin olduğu, Mahkemenin kabulünün aksine taraflar arasındaki ilişkinin şirket hisse devir sözleşmesi veya adi ortaklık sözleşmesi olarak yorumlanmasının isabetli olmadığı anlaşılmaktadır. 17.Öte yandan uyarlama koşulları yönünden, sözleşmenin hasılat paylaşımı karşılığı anonim şirket hisse devir sözleşmesi veya inşaat sözleşmesi olarak kabul edilmesinin de sonuca bir etkisi bulunmamaktadır. Zira konuya ilişkin 6098 sayılı Kanun'un 480 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki "Ancak, başlangıçta öngörülemeyen veya öngörülebilip de taraflarca göz önünde tutulmayan durumlar, taraflarca belirlenen götürü bedel ile eserin yapılmasına engel olur veya son derece güçleştirirse yüklenici, hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı veya karşı taraftan beklenemediği takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Dürüstlük kurallarının gerektirdiği durumlarda yüklenici, ancak fesih hakkını kullanabilir." düzenlemesinin, 6098 sayılı Kanun'un Genel Hükümler’e ilişkin hem ifa imkansızlığı, hem de aşırı ifa güçlüğüne dair 136, 137 ve 138 nci Maddelerindeki düzenlemeleri birlikte içeren benzer bir düzenleme niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. 18. Davacı tarafın uyarlama sebebi olarak gösterdiği, Muğla Kültür Varlıklarını Korumu Bölge Kurulu’nun 21.11.2016 tarihli kararıyla Proje alanında yer alan bir kısım arazi yönünden 1. Derece, bir kısım alan yönünden ise 3. Derece sit alanı ilanı kararı irdelendiğinde, 3. Derece SİT alanı ilanı yönünden inşaat yoğunluğunda azalmaya yol açmayacak ise de, 1. Derece SİT alanı ilanı yönünden arazi üzerindeki inşaat yoğunluğunun azalacağı önemli bir sebep olmakla birlikte miktar azlığı yönünden önemli bir zarar olmadığı kabul edilse bile, 2016 yılı sonundaki SİT alanı ilanının 2011’den beri devam eden bütün inşaat ve mimari projelerde önemli değişiklik ve masraflara yol açtığı, hepsinin ötesinde inşaat ruhsatının ancak 2018 sonuna sarkmasına sebep olduğu, zaten sınırlı süreyle alınan arazi tahsisi dikkate alındığında, araziyi ticari olarak kullanma süresini önemli ölçüde azalttığı ve SİT alanı üzerine yapılacak olan bağımsız bölümlerin satış ve pazarlanmasında önemli kayıplara yol açacağı, arazi tahsisinin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra SİT alanı ilanı kararı alınmasının önceden bilinmesi ve öngörülmesi mümkün görülmeyen ve çok pahalı bir yatırım işinde menfaatler arasında dengenin yeniden sağlanmasını gerektiren önemli bir uyarlama sebebi olarak kabulü gerekir. 19. Davacı tarafça uyarlama sebebi olarak ileri sürülen 13.09.2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 85 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararı'nda yapılan değişiklikle, taşınmazların satış ve kira sözleşmeleri ile eser sözleşmelerinin dövizle veya dövize endeksli olarak yapılması yasağı getirilmesi olayının da son Protokolden sonra ortaya çıkan ve davacının yatırım maliyetini oldukça yükselten ve edim borcunu ağırlaştıran bir sebep olduğu görülmektedir. Zira tahsisli arazi üzerine yapılacak turizm amaçlı tesislerin daha çok yabancı yatırımcılara yönelik bir ticari faaliyet olduğu, döviz kurları tek başına uyarlama sebebi teşkil etmese de, gerek irtifak hakkı satışlarının veya kiralamaların TL bazlı yapılması zorunluluğunun getirilmesi ve sözleşmenin başlangıcında mümkün olduğu halde döviz üzerinden satışın yasaklanması nedeniyle, döviz üzerinden hasılat paylaşımı garantisinin satış ve pazarlama faaliyetlerini önemli ölçüde zorlaştıran ve davacının yatırımdan beklediği geliri önemli ölçüde azaltan, önceden öngörülmesi mümkün olmayan bir uyarlama sebebi olarak kabul edilmelidir. 20. Davacı tarafça uyarlama sebebi olarak gösterilen 04.01.2016 tarihli son Protokol sonrasındaki döviz kurlarındaki ani ve aşırı artış ve bu nedenle inşaat malzeme fiyatları, enerji ve nakliye maliyetlerindeki aşırı yükselme iddiaları değerlendirildiğinde, bir takım inşaat, enerji ve akaryakıt bedellerinin döviz bazlı olarak aşırı artması diğer koşulların varlığı halinde ayrı bir uyarlama sebebi görülebilir ise de, döviz kurlarındaki artışların Türkiye gibi enflasyonist ülkelerde önceden öngörülmesinin mümkün olması nedeniyle tek başına uyarlama sebebi olarak görülmesi mümkün görülmemiştir. Mahkemece konunun bu yönü itibariyle değerlendirilmesi gerekmektedir. 21. Her dava açıldığı tarihteki koşullar dikkate alınarak değerlendirilir. Bu açıdan davacı tarafın temyiz sebebi yaptığı, Orman Kanunu Ek Madde 16'da yapılan 21.12.2019 tarihli değişiklikle proje arazisinin orman arazisinden çıkarılıp, özel mülk arazisine dönüştürülmesinin yasaklanması, 31.05.2019 tarih 1134 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile yürürlüğe giren Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin 18 inci maddesinin altıncı fıkrası uyarınca turizm belgeli tesislerde kat irtifakı kurularak bağımsız bölüm oluşturulmasının yasaklanması sebebiyle hasılatın 11.07.2011 tarihli Ön Sözleşmede öngörülen şekilde paylaşımının imkânsız hale gelmesi ve Danıştay 6. Hukuk Dairesinin 2013/9073 E. sayılı dosyasından 30.04.2019 tarihinde yürütmenin durdurulması kararı ile 24.02.2020 tarihli 2013/9073 E. ve 2020/2277 K. sayılı kararı ile 1/25.000'lik çevre düzenleme planının büyük bir kısmı proje alanının tamamını kapsayacak şekilde iptal edilmesiyle 1/1000 ve 1/5000'lik planların da dayanaksız hale gelmesi bir uyarlama sebebi olarak ileri sürülmüş ise de bu olaylar davadan sonra meydana geldiğinden, davacı tarafın bu temyiz sebepleri de yerinde görülmemiştir. 22.Yukarıdaki yapılan açıklamalar doğrultusunda uyarlama sebebi olarak kabul edilmesi gerektiği belirtilen sebepler çerçevesinde uzman bilirkişi heyetinden rapor alınmak suretiyle bir değerlendirme yapılması ve oluşacak sonuç çerçevesinde hüküm tesisi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, hükmün temyiz eden davacı yararına bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davacılar vekilinin bozma kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Takdir olunan 8.400,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde davacılara iadesine,Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 06.04.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dava sebebi olarak ileri sürülen vakıaları ikna edici ve kanaat verici bir şekilde karşılar nitelikte oluşturulan gerekçe ve gerekçeye uygun kurulan hükmün hukuka uygun olduğu kanaati ile İlk Derece Mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanması gerektiğini düşündüğümüzden bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Taraflar sözleşme özgürlüğü çerçevesinde hangi olayların mücbir sebep sayılacağını belirleyebilir. Ancak bu kayıtların mevzuata, kamu düzenine ve genel ahlaka aykırı olmaması zorunludur. Sözleşmede salgın hastalık gibi bir durumun mücbir sebep olarak sayılmış olması da borçlunun sorumluluktan kendiliğinden kurtulması için yeterli değildir; anılan olayın sözleşme konusu edimin ifasına somut bir engel oluşturması şarttır. Ayrıca basiretli davranması beklenen tacir yönünden olağan piyasa hareketleri ve fiyat artışları doğrudan ifaya engel mücbir sebep teşkil etmez.

Mücbir Sebebin İspatı ve Bildirim Külfeti

Sözleşmenin ifasını olanaksız kılan mücbir sebebin varlığını ispat yükü, bu durumu iddia eden tarafa aittir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2013/3415 E., 2013/19571 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, ifayı imkânsızlaştıran mücbir sebebin gerçekleştiğini kanıtlama yükümlülüğünün alacaklıya yükletilmesi hukuka aykırıdır.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E. 2013/3415, K. 2013/19571Kaynağı aç
11. Hukuk Dairesi         2013/3415 E.  ,  2013/19571 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ Taraflar arasında görülen davada İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 19/09/2012 tarih ve 2011/451-2012/984 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, perakende satış faaliyetinde bulunan müvekkilinin bir kısım emtiayı depolanması amacıyla davalıya teslim ettiğini, davalının "depoda bulunan müvekkiline ait emtianın sel baskını nedeniyle hasarlandığını, sigorta muafiyetinin mahsubu ile 138.365,00 USD'yi 15.12.2009 tarihli bir çek düzenlemek suretiyle ödeyeceklerini" sözlü ve yazılı beyan etmesine rağmen bir ödeme yapılmadığını ileri sürerek şimdilik 10.000,00 TL'nin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacıya ait 401 kap emtianın zayi olduğunu, büyük çapta meydana gelen ve engellenmesi mümkün olmayan, mücbir sebep niteliğindeki sel felaketi nedeniyle iade yükümünü yerine getiremeyen müvekkiline bir kusur yüklenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, bir zararın olup olmadığı, var ise miktarı, sel baskınının mücbir sebep sayılıp sayılmayacağının tespiti için keşfen bilirkişi incelemesine karar verildiği, verilen kesin süreye rağmen davacının geçerli bir mazeret bulunmaksızın keşif yolluğu ve bilirkişi ücretlerini yatırmadığı, talep edilebilecek hasar tutarının ve davalının hasardan sorumluluğunun belirlenmesinin ancak keşif ve bilirkişi incelemesi ile mümkün olabileceği, davacının bu hususları ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Davacı, davalının deposuna bıraktığı emtianın kendisine teslim edilemediğini ileri sürerek tazminat talebinde bulunmuştur. Davalı ise, mücbir sebep niteliğindeki sel felaketi sebebiyle davacıya ait bir kısım emtianın zayi olduğunu, kendisine kusur izafe edilemeyeceğini savunmuştur. Mahkemece, sel baskınının mücbir sebep sayılıp sayılmayacağının tespiti için keşif kararı verildiği, kesin süreye rağmen davacı vekilinin keşif yolluğu ve bilirkişi ücretini yatırmadığı, dolayısıyla davalının sorumluluğunun kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de, sözleşmenin ifasını olanaksız kılan mücbir sebebin varlığını ispat yükü bu durumu iddia eden davalıya aittir. Hal böyleyken mücbir sebebin ispat külfeti davacıya yüklenerek, davacının keşif yolluğu ve bilirkişi ücretini yatırmadığı, mücbir sebebin ve davalı sorumluluğunun ispatlanamadığı gerekçesiyle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 04/11/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Türk Borçlar Kanunu'nun 136. maddesi uyarınca borçlu, ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmek ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Borçlunun bu yükümlülüğü yerine getirmemesi hâlinde, gecikmeden ve önlem alınmamasından doğan zararları giderme sorumluluğu devam eder.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 136Kaynağı aç
MADDE 136- Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür. II. Kısmi ifa imkânsızlığı

Kusursuz İfa İmkânsızlığı ve Hukuki Sonuçları

İfa imkânsızlığı, edimin içeriği değişmeksizin borcun aynen yerine getirilmesinin imkânsız hâle gelmesidir. İmkânsızlık herkes için söz konusuysa objektif, yalnızca sözleşmenin taraflarından birinin tutumundan doğmuşsa sübjektif imkânsızlık adını alır. Türk Borçlar Kanunu'nun 27. maddesi uyarınca konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 27Kaynağı aç
MADDE 27- Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur. III. Aşırı yararlanma

Sözleşme kurulduktan sonra borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle borcun ifası imkânsızlaşırsa Türk Borçlar Kanunu'nun 136. maddesi gereğince borç sona erer. Şayet borç hiç veya gereği gibi ifa edilmez ve borçlu kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat edemezse Türk Borçlar Kanunu'nun 112. maddesi uyarınca alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 112Kaynağı aç
MADDE 112- Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür. 2. Yapma ve yapmama borçlarında

Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde kusursuz imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlüdür. Bu durumda borçlu henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi talep etme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu hâller bu kuralın istisnasını oluşturur.

Kısmi İfa İmkânsızlığı ve Sözleşmenin Akıbeti

Türk Borçlar Kanunu'nun 137. maddesi uyarınca, borçlunun kusuru bulunmaksızın edimin yerine getirilmesi parçalı şekilde imkânsızlaştığında, borçlu kural olarak ifa edilemeyen bölüm nispetinde edim yükümünden muaf olur. Buna karşılık, ortaya çıkan bu kısmi engelin baştan bilinmesi hâlinde sözleşmenin hiç akdedilmeyeceği ortaya konulabiliyorsa, edimin tamamı sona erer.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 137Kaynağı aç
MADDE 137- Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır. III. Aşırı ifa güçlüğü

İki tarafa borç yükleyen bağıtlarda taraflardan birinin edimi kısmen yerine getirilemez duruma geldiğinde alacaklı kalan kısmın ifasını kabul ederse, kendi ifa edeceği karşı edim de aynı oranda yerine getirilir. Alacaklı tarafın kısmi edimi kabul etmemesi ya da karşı edimin niteliği gereği parçalara bölünmesinin elverişli olmaması hallerinde ise tam imkânsızlığa ilişkin yasal kurallar işletilir.

Aşırı İfa Güçlüğü ve Sözleşmenin Uyarlanması Şartları

Sözleşme hukukunda ahde vefa ilkesi uyarınca sözleşme yapıldığı andaki gibi uygulanmalıdır; edimler dengesi sonradan değişse dahi kural olarak borcun aynen ifası gerekir. Ancak sonradan ortaya çıkan olağanüstü durumlar nedeniyle karşılıklı edimler arasındaki denge taraflardan biri için çekilmez derecede bozulursa, ahde vefa ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmak dürüstlük kuralına aykırılık oluşturur. Bu durumda beklenmeyen hâl şartı ve işlem temelinin çökmesi kuralları uyarınca sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması gündeme gelir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/515, K. 2019/1233Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/515 E.  ,  2019/1233 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki “sözleşmenin uyarlanması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 6. Tüketici Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.03.2013 tarihli, 2012/135 E., 2013/265 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 27.01.2014 tarihli, 2013/27911 E., 2014/2086 K. sayılı kararı ile; “…Davacı; davalı bankadan Japon yenine endeksli kredi kullandığını ancak daha sonra kurda yaşanan artışlar nedeni ile sözleşmeye tahammül edilmesinin artık mümkün olmadığını ileri sürerek, hakimin sözleşmeye müdahalesi ile Japon yeni karşılığı fazla ödemelerinin tarafına iadesine, bundan sonra ödeyeceği taksitler için gerekli ayarlamanın yapılmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile davacının dava tarihinden itibaren bakiye borcunun 95.587,61 TL olduğunun tespiti ile borcun 1.706,92 TL olarak sabit taksitle (56 aylık) davalı bankaya ödenmesine, buna göre davacıdan fazla alınan paranın toplam borç ve taksitlerden mahsubuna karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Ancak bu ilke özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık ( Clausula Rebüs Sic Stantibus -beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması ) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. İşte Bu bağlamda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yaranına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar. Bununla birlikte her talep vukuunda sözleşmeyi değişen hal ve şartlara uydurmak mümkün değildir. Aksi halde özel hukuk sistemimizde geçerli olan "irade özgürlüğü" "sözleşme serbestisi" ve "sözleşmeye bağlılık" ilkelerinden sapma tehlikesi ortaya çıkar. Sözleşmeye müdahale müessesesi istisnai, tali ( ikinci derecede ) yardımcı nitelikte olup, ancak uyarlama kurumun şartlarının mevcudiyeti halinde anılan kurumun uygulanması gündeme gelebilecektir. 6098 sayılı T.B.K yürürlüğe girmesinden evvel, mevzuatımızda uyarlama kurumuna ilişkin bir düzenleme olmamakla birlikte, taraflar arasındaki sözleşme koşullarının daha sonra önemli ölçüde değişmesi halinde değişen bu koşullar karşısında (Clausula Rebüs Sic Stantibus -beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması ) ilkesi bağlamında ve M.K. 2. maddesinden de yararlanılmak suretiyle sözleşmenin yeniden düzenlenmesinin mümkün bulunduğu ve karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin bozularak "işlem temelinin çökmesi" halinde M.K. 1, 2 ve 4'üncü maddelerinden yararlanılması gerektiğine dair öğreti ve uygulamada yerleşik bir kabul mevcut iken 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren TBK’nın 138 nci maddesi ile bu husus yasal bir düzenlemeye de kavuşturulmuştur. Aşırı ifa güçlüğü başlıklı bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, “işlem teme¬linin çökmesi”ne ilişkindir. Ancak az yukarıda ifade edildiği üzere "sözleşmeye bağlılık" ilkesi esas olup, Sözleşmeye müdahale müessesesi istisnai nitelikte bir kurum olmakla yasa koyucu tarafından da bu kurumun uygulanması ancak anılan madde de belirtilen dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır. Bunlar; Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü durum ortaya çıkması, bu durumun borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkması, yine bu durumun sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi ve borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş olması veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması halidir. Bu dört koşulun birlikte gerçekleşmesi halinde ise borçlunun, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme hakkı bulunmaktadır. İncelenen dosya içeriğine göre ise, davacının, davalı bankadan 03.09.2008 tarihinde dövize endeksli olarak 96 ay vadeli olarak konut kredisi kullandığı anlaşılmakta olup, davacı Japon Yeni’nin TL karşısında aşırı değer kazandığını ve bu suretle işlem temelinin çöktüğünü ileri sürerek uyarlama talebinde bulunmuştur. Dava konusu olayda davacının başlangıçta seçme özgürlüğü varken TL yerine döviz bazında kredi kullandığı, bir başka deyişle serbest iradesiyle kredi türünü belirlediği, ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu ve bu bağlamda dövizle borçlanmanın risk taşıdığı da toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından bilinen bir olgu olduğu, davacının, bu riski önceden öngörebilecek durumda olmasına rağmen dövizle kredi kullanma yolunu tercih etmiş bulunduğu, bununla birlikte, eldeki davanın da kredi sözleşmesinden 4 yıl sonra açılmış olup, sözleşmenin davacı tarafından da benimsendiğinin kabulü gerektiği bu nedenle yukarıda belirtilen tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde dava konusu olayda uyarlama koşullarının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeler ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, Bozmayı gerektirir. 2-Bozma nedenine göre davalının sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava sözleşmenin uyarlanması istemine ilişkindir. Davacı, davalı Banka’dan 10.06.2008 tarihinde Japon Yeni (JPY) üzerinden konut kredisi kullandığını, bu sözleşme çerçevesinde 75.000TL için 96 ay vadeyle, aylık 90.659JPY üzerinden kredi taksitlerini ödemeye başladığını, başlangıçta taksitlerin 1.300TL civarında tutmaktayken dava tarihi itibariyle bu rakamın 2.200TL’ye kadar çıktığını, edimler arası dengenin tümüyle bozulduğunu ve bu taksitlerin ekonomik olarak mahvına sebep olduğunu, kredi kullanılırken JPY’nin uzun yıllardır artış göstermediği, istikrarlı olduğu, yabancı para üzerinden kredi kullanmanın avantajlı olduğu lanse edilerek davalı tarafça bankacılık etik ilkelerine de aykırı davranıldığı, sözleşmenin 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un (TKHK) 6 ve 10/B maddelerine aykırı mahiyet taşıdığı, davalının bu yolla sebepsiz zenginleştiği sürülerek JPY üzerinden yaptığı fazla ödemelerin iadesi ile davadan sonra ödenecek kredi taksitleri yönünden gerekli uyarlamanın yapılmasını talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, dövize endeksli kredilerde kur farklarının da tıpkı faiz gibi kredi getirisi teşkil ettiğini ve akdi faiz oranlarının Türk Lirası üzerinden kullanılan kredilere göre düşük olduğunu, davacının sözleşme tarihinde bu nedenle serbest iradesi ile JPY üzerinden kredi kullanmayı tercih ettiğini, kur değeri düştüğünde herhangi bir itiraz dile getirmeyen davacının kur yükselince sözleşmenin haksız şart mahiyetinde olduğu gerekçesiyle geçersizliğini ileri sürmesinin iyi niyetle bağdaşmadığı gibi bundan sonraki süreçte de kur değerinin ne şekilde devam edeceğinin müvekkili tarafından bilinmesinin de mümkün olmadığını, oysa davacının ülkemiz ekonomik koşullarında dövizle borçlanmanın riskini biliyor olduğunu ve tercihini bu bilinçle yaptığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece; JPY’deki kur artışının beklenmeyen bir hâl olduğu ve sözleşmenin kurulduğu sırada var olan dengenin tüketici aleyhine bozulması nedeniyle uyarlama koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacının dava tarihinden itibaren bakiye borcunun 95.587,61TL olduğunun tespitine ve bakiye borcun aylık 1.706,92TL olmak üzere sabit taksitle ödenmesine, buna göre davacıdan fazla tahsil edilen bedel var ise bu bedelin toplam borç ve taksitlerden mahsubuna karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçelerle ve oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel Mahkeme ilk karar gerekçelerini genişletmek suretiyle direnme kararı vermiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dövize endeksli konut kredisi kullanan davacı tüketicinin JPY’deki kur artışlarını gerekçe göstererek sözleşmenin uyarlanması isteminde bulunduğu olayda uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle sözleşmenin uyarlanması kavramının açıklanmasında fayda vardır. Kurulmuş bir sözleşmede sonradan ortaya çıkan bazı olgular nedeniyle değişiklik yapılabilmesi, bugün çağdaş tüm hukuk sistemlerinde kabul edilen, beklenmeyen hâl (emprevizyon) veya clausula rebus sic stantibus kuramının koşullarının gerçekleşmiş olması hâlinde mümkün görülmektedir. Bu kuramın, borçlunun şartları ne olursa olsun mutlaka akde sadık kalmasını zorunlu gören, bir bakıma artık eskimiş olarak nitelendirilebilecek ahde vefa veya pacta sunt servanda kuramını sınırlamak için konulduğu benimsenmektedir. Beklenmeyen hâl kuramı, şöyle açıklanmaktadır: “Akit yapıldığı sırada mevcut bulunan şartlar önemli surette değişmişse taraflar akitle bağlı olmamalıdır. Buna “clausula rebus sic stantibus” (beklenmeyen hâl şartı) denmektedir. Bu görüş öğretide “emprevizyon teorisi” adıyla anılmaktadır. Öğretide, sözleşmenin, yapıldığı andaki durumun değişmeyeceği şeklindeki bir zımni kabul ile yapıldığı, aynen uygulanmasının taraflarca bu zımni şarta bağlı tutulduğu varsayılmaktadır (Tekinay, S.S./Akman, S./Burcuoğlu, H./Altop, A.: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 7.Bası,İstanbul 1993, s.1005). Akitlerin ifasını şartların değişmemesine bağlayan fikir (clasula rebus sic stantibus) gerçeğe tam olarak uygun değilse de, ahde vefa prensibine kesin ve sıkı sıkıya bağlılığında her zaman adil olmadığı görülmektedir. Bugün İsviçre-Türk hukukunda çoğunlukla dayanılan esas, uyuşmazlıklara dürüstlük kuralı uyarınca çözüm bulunmasıdır (Oğuzman, K.: Borçlar Hukuku Dersleri,Cilt 1, 4.Bası, İstanbul 1987, s.123; Serozan, R.: Borçlar Hukuku, Genel Bölüm, İfa, İfa Engelleri, Haksız Zenginleşme 3.Cilt, İstanbul 1994, s.164; Kaplan, İ.: Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi, Ankara 1987, s.112; Burcuoğlu, H.: Hukukta Beklenmeyen Hal ve Uyarlama, İstanbul 1995, s.4; İsviçre Hukuku için Bkz. Eugen Bucher, Schweizer Isch’es Obligationenrecbt Allgemeiner Teil, 2.Bası, Zürich 1988, s.385 vd. Henri Deschenaux, Le Titre Preliminaire Du Code Civil,Fribourg 1969, s.183). Mukayeseli hukuk açısından konu irdelediğinde; Alman hukukunda beklenmeyen hâl veya clausula rebus sic stantibus kuramının daha da somutlaştırılarak kabul edildiği ve işlem temelinin çökmesi kuramı olarak adlandırılan bir kuramın geliştirildiği görülmektedir. Buna göre, sözleşmenin temelini teşkil eden, kendisi üzerine anlaşmanın dayandığı ve karşılıklı edimlerin tayin olunduğu edim ve karşı edim arasındaki dengenin taraflardan biri için artık çekilmez, katlanılamaz biçimde bozulduğu hallerde, işlem temelinin çökmesi söz konusu olacaktır (Serozan; s.164 vd). İsviçre hukukuna gelince; hâkimin bir sözleşmenin dönme ya da fesih suretiyle ortadan kalktığını veya emprevizyon nedeniyle sözleşmenin uyarlanması gerektiğini kabul edebilmesi için, şu koşulların varlığı aranmaktadır: a) Öngörülmez bir dış olayın sebep olması: Söz konusu dış olay, bir kişi olayı olmamalıdır. Diğer taraftan bu olay öngörülemez olmalı ve sözleşmenin dengesi, yargıçtan müdahale talep eden tarafın kusurundan kaynaklanmaksızın bozmuş olmalıdır. b) Sözleşme ekonomisinin bozulması: Yargıç, yalnızca sözleşme henüz ifa edilmediği takdirde emprevizyon kuramı çerçevesinde müdahale edebilir. Öngörülemez olgular, taraflar arasındaki dengeyi bozmuş olmalıdır. c) Objektif olarak katlanılması beklenebilecek rizikonun aşılmış olması gerekir. Federal Mahkeme içtihatlarında denge bozukluğunun önemli, açık ve aşırı olması aranmaktadır. Bu nedenle, her somut olayda objektif bir değerlendirmeyle emprevizyon kuramını ileri süren tarafın üstlenmesi gereken azami rizikonun belirlenmesi gerekir. Eğer bu riziko aşılmışsa, hâkim sözleşmeye el atabilecektir. Türk hukukunda, mehaz kanundaki uygulamalar doğrultusunda, hem clausula rebus sic stantibus ilkesi, hem de işlem temelinin çökmesi kuramı uygulanmak suretiyle, uyarlanma davalarının görülebilir olduğu benimsenmiş ise de işlem temelinin çökmesi kavramının uygulanabilmesi için, sonradan meydana gelen değişikliklerin önceden teşhis ve tahmin edilememiş olması gerekir (Gürsoy, K.T.: Hususi Hukukta Clausula Rebus Sic Stantibus, Emprevizyon Nazariyesi, 1950, s.59-60). Nitekim bu hususu yasal düzenlemeye kavuşturan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Aşırı İfa Güçlüğü” başlıklı 138. maddesinde; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir. İşlem temelinin çökmesi ilkesinin somut olaya ne şekilde uygulanacağı hususu da irdelenmelidir. Yukarıda anıldığı gibi, uyarlama kurallarının uygulanması için öngörülmez bir dış olayın meydana gelmesi gerekir. Bilindiği gibi, Türkiye Ekonomisinin alınan tedbirlere rağmen istikrarlı bir duruma gelmediği bilinen bir gerçektir. 1 Temmuz 1944 tarihinde Uluslararası Para Fonu’nun kurulmasından sonra ülkeler paralarını Amerikan Dolar’ına göre tanımlamışlar, gerçekçi bir kur politikası arayışı içinde Türk Lirası 7 Eylül 1946’da ABD doları karşısında % 50 oranında devalüe edilerek bir ABD doları 280 kuruş olmuştur (Tokgöz, E.: Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi, Ankara 2001, s.121). 16.07.1958 tarihinde yapılan büyük çaptaki kur ayarlaması ile bir ABD dolarının değeri 260 kuruştan 980 kuruşa çıkarılmış, Türk parasının değeri ABD dolarına göre aşırı derecede düşürülmüş, bu uygulama yıllar boyunca devam etmiştir. 10.8.1970 tarihinde yeni bir devalüasyon kararı alınarak Türk parasının değeri yabancı paralar karşısında % 66 oranında düşürülmüş, bir dolar 15TL olmuştur. Bu uygulama ile, başta yabancı paralar olmak üzere, kira bedelleri, her çeşit işçilik, malzeme ve mamul eşya fiyatları aşırı derecede artmış, enflasyon yıllar itibariyle üç haneli rakamlara ulaşmış, günlük ve gecelik faizler düşünülmeyecek kadar artmıştır. Nitekim, 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konan “İstikrar Tedbirleri”ne rağmen ekonomi tarihimizde ilk kez 1946’da % 104 olan üç rakamlı enflasyon, 1980’de % 107 olmuştur. Bu nedenle 1980 yılında 35TL’den 77,5TL’ye çıkarılan dolar kuru, 1981 yılında ikinci kez yapılan % 100’e yakın bir ayarlama ile 142TL’ye çıkarılmıştır. Bu devalüasyon kararından sonra Bakanlar Kurulu, 27 Ocak 1984 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca (TCMB) TL’nin dolar karşısında % 13,6 oranında devalüe edilmesini onaylamıştır. 5 Nisan 1994 tarihinde bilinen ekonomik kararlar alınmıştır. Bu kararlar sonucunda borsalar, para piyasaları, banka kredi faizleri aşırı derecede artmış; Ocak 1994 ayına göre yabancı paralardaki artış % 250-% 300’lere ulaşmıştır. TCMB Türk parasının yabancı paralar karşısındaki değer kaybının engellenmesi ve yükselen enflasyonun düşürülmesi amacıyla, 10 Aralık 1999 tarihinde, “Döviz Çıpasına Dayalı İstikrar Programı”nı açıklamış; ancak 27 Kasım 2000 tarihinde bankacılık sisteminden kaynaklanan kriz nedeniyle, repo faizleri ve iç faizler rekor düzeyde yükselmiştir. Krizin giderek derinleşmesi sonucu döviz piyasalarından kaynaklanan Şubat 2000 krizi yaşanmış, ekonomideki bu açmazlar sonucunda hisse senedi borsaları çökmüş, bankalara Devlet el koymak zorunda kalmıştır. Türkiye İMF’ye başvurarak ekonomisine bir yön vermeye çalışmıştır. TCMB ciddi para politikalarına yönelmiş, 21 Şubat 2001 tarihinde “Döviz Çıpasına Dayalı Sabit Kur” dan dalgalı kura geçilmek suretiyle doların, faizin, enflasyonun aşırı artmasına engel olmaya çalışılmıştır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.11.2014 tarihli, 2014/13-1614 E., 2014/900 K. sayılı kararında da aynı hususlara işaret edilmiştir. Somut olayda da davacı kendi özgür iradesi ile TL üzerinden ve kredi faizi ödemek suretiyle konut kredisi kullanabilecekken, JPY üzerinden kredi kullanmış, döviz artışlarının başlamasına kadar yaklaşık üç buçuk yıl sözleşmeyi benimseyerek taksitlerini ödemiştir. Taraflar arasındaki sözleşmenin eki mahiyetindeki ödeme planında “Kredinin dövize endeksli olması durumunda kredi hesabı YTL olarak takip edildiği için kur riski müşteriye aittir. Müşteri, döviz kurlarının yükselmesi durumunda; ilgili taksit içerisindeki anapara üzerinden hesaplanacak kredi kullandırım tarihi ile taksit ödeme tarihi arasında doğacak kur farkı nedeniyle tahakkuk edecek BSMV’yi taksit ödemelerini yaparken ayrıca ödeyeceğini kabul, beyan ve taahhüt eder.” şeklinde açıklama mevcuttur. Davacı döviz üzerinden sekiz yıl vadeyle kredi kullanırken JPY’de değer azalması söz konusu olduğunda TL karşılığı ödemelerinde de azalma olabileceğini değerlendirerek tercih hakkını kullandığı gibi, günümüz ülke koşullarında ilerleyen yıllarda dövizde ödeme güçlüğü doğuracak dalgalanmalarla karşılaşabileceğini de öngörebilir durumdadır. Sözleşmenin imzalanmasından sonra değişen koşulların ödeme güçlüğü doğurması yukarıda izah edildiği üzere tek başına sözleşmenin uyarlanması için yeterli olmadığından, Yerel Mahkemece uyarlama için aranan öngörülemezlik koşulunun somut olayda gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi hatalıdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde; sözleşme imzalanırken mevcut olan denge, sonradan objektif olarak bozulmuşsa ve bu bozulma sonucunda taraflardan birinin sözleşmeyi ifa etmesini beklemek dürüstlük kuralı ile bağdaşmayacaksa işlemin temelinden çöktüğünün kabul edilmesi gerektiği, somut olayda kredi çekilirken JPY’nin efektif satış kuru 1,1682 iken, dava tarihinde %100’ün üzerinde artışın gerçekleştiği, diğer yabancı para birimlerinde ve enflasyon değerlerinde böyle bir artışın söz konusu olmadığı, tüketicinin basiretli tacir gibi hareket etmesinin beklenemeyeceği de gözetildiğinde uyarlama koşullarının oluştuğu, bu nedenle direnme kararının onanması gerektiği yönünde ileri sürülen görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Yapılan açıklamalara ek olarak; direnmeye ilişkin gerekçeli kararda 19.01.2012 olan dava tarihinin 22.07.2014 olarak gösterilmiş olması mahallinde her zaman düzeltilebilecek bir maddi hata olarak değerlendirilmiş ve işin esasına etkili görülmediğinden bozma nedeni yapılmamıştır. Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 28.11.2019 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY 1. Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık “dövize endeksli konut kredisi kullanan davacı tüketicinin, Japon Yenindeki (JPY) kur artışlarını gerekçe göstererek sözleşmenin uyarlanması isteminde bulunduğu olayda uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlk derece mahkemesi “kur artışının beklenmeyen bir hâl olduğu ve sözleşmenin kurulduğu sırada var olan dengenin tüketici aleyhine bozulması nedeniyle uyarlama koşullarının oluştuğu” gerekçesi ile davanın kabulüne karar verirken, Özel Daire “ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu gerçeği bağlamında dövizle borçlanmanın risk taşıdığının toplumun büyük çoğunluğu tarafından öngörülebilecek durumdayken ve davacının seçme özgürlüğü varken TL yerine JPY üzerinden konut kredisi kullanmayı tercih ettiği, bu şekilde dört yıl boyunca ödeme yapıldığı da gözetildiğinde davacının sözleşmeyi benimsediğinin kabulünün gerektiği, hâl böyle olunca uyarlama koşullarının oluşmadığı” gerekçesi ile davanın reddi gerektiği gerekçesi ile yerel mahkeme kararını bozmuştur. 3. Direnme kararı üzerine Çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçesi benimsenerek, uyarlanma koşullarının oluşmadığı gerekçesi ile yerel mahkemenin kararı bozulmuştur. 4. Çoğunluk görüşüne, açıklayacağımız normatif düzenlemeler, bilimsel görüşler ve uyarlamanın koşullarının gerçekleşmesi nedeni ile katılmamaktayız. Zira; 4.1. Sözleşme kurulurken edimler arasında bir denge olduğu varsayılır. Borçlar hukukunda sözleşmeler hakkında uygulanan temel ilkelerden biri de “ahde vefa” (pacta sunt servanda) ilkesidir. Bu ilke uyarınca sözleşmenin tarafları üstlendikleri edimleri, sözleşmenin hükümlerine bağlı kalarak yerine getirmekle yükümlüdürler. Sözleşmenin süresi içinde meydana gelebilecek olağanüstü değişiklikler ahde vefa ilkesine uymayı zorlaştırabilir. Bu değişikliklere örnek olarak sözleşmenin yapıldığı yerdeki olağanüstü ekonomik çalkantı sebebiyle taraflardan birinin ödeme gücündeki azalma gösterilebilir. Bu ve benzeri durumlara çözüm olmak üzere doktrinde ortaya çıkan teorilerden biri de “işlem temelinin çökmesi” teorisidir. Tarafların sözleşmeyi kurarken edimler arasındaki denge sonradan objektif olarak bozulmuşsa ve bu bozulma sonucunda taraflardan birinin bu sözleşmeyi ifa etmesini beklemek dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecekse, burada işlem temelinin çöktüğünden bahsetmek yerinde olur (TEKİNAY, Selahattin Sulhi/AKMAN, Sermet/BURCUOĞLU, Haluk/ALTOP, Atilla, Tekinay Borçlar Hukuku, 7. Baskı, İstanbul 1993, s.1005 vd.; AKYOL, Şener, Dürüstlik Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İkinci Bası, İstanbul 2006, s.89 vd., Aybay, M. Erdem, Sözleşmenin Değişen Koşullara Göre uyarlanması, Cevdet Yavuz’a Armağan. S: 324 vd.). Uyarlamanın gerçekleşebilmesi için öncelikle sözleşmenin kurulmasından sonra, taraflarca öngörülmemiş şekilde, şartların olağanüstü ve objektif nitelikte değişmiş olması ve değişen bu şartlar nedeniyle tarafların edimleri arasında aşırı ölçüde bir dengesizlik ortaya çıkmış olması gerekir. Ayrıca şartların değişmesinde tarafların herhangi bir kusuru olmamalı ve edimlerin de henüz ifa edilmemiş olması gerekmektedir. Beklenmedik ve öngörülemez durum, bir tarafın üstlendiği riski aşarsa veya onun ekonomik mahvına sebep olursa bu durumda uyarlamanın söz konusu olabileceği kabul edilmelidir. 4.2. 818 sayılı Borçlar Kanununda uyarlama davalarına hukuki dayanak oluşturan bir düzenleme bulunmadığından 4721 sayılı TMK 1, 2 ve 4. madde hükümlerinden yararlanılarak sonuca gidilmeye çalışılmıştır. Dayanılan bu hükümler; Herkesin, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu (TMK 2/1), Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı (TMK 2/2), Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hakimin, hukuka ve hakkaniyete göre karar vereceği (TMK 4/1), Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hakim, örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar vereceği (TMK 1/2) ve Karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanacağı (TMK 1/3) düzenlemeleridir. Bu hükümlere dayanılmasının ana nedeni, sözleşmenin yapıldığı sırada öngörülmeyen nedenlerin ortaya çıkması sonucu edimler arasındaki dengenin aşırı ölçüde bozulmuş olması hâlinde işlem temelinin çökeceği ve işlem temeli çöken bir sözleşmeye bağlı kalmakta ısrar etmenin hakkın kötüye kullanılması sayılacağı, değişen koşullara göre yapılacak uygulama konusunda sözleşmede bir hüküm bulunmaması sonucu sözleşmede boşluk olması hâlinde hâkimin bu boşluğu en uygun biçimde dolduracağı düşüncesidir. 4.3. Dava 818 sayılı BK döneminde açılmış ise de daha sonra 01.07.2012 tarihinde 6098 sayılı TBK yürürlüğe girmiş ve uyarlama davalarının hukuki dayanağını oluşturacak bir hükme "Aşırı ifa güçlüğü" başlığı altında 138. maddede yer verilmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 7. maddesinde; aşırı ifa güçlüğüne ilişkin 138 inci maddenin, görülmekte olan davalarda da uygulanacağı belirtilmiş olduğundan bu hüküm BK döneminde yapılan sözleşmeler için de uygulanması mümkün bir düzenleme olduğundan somut olayda uygulanmalıdır. Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır (TBK 138/1). Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır (TBK 138/2). Maddenin gerekçesinde; bu yeni düzenlemenin, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, "işlem temelinin çökmesi"ne ilişkin olduğu, imkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temelinin, Türk Medenî Kanununun 2 nci maddesinde öngörülen dürüstlük kuralları olduğu ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılmasının, dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlı olduğu belirtilmiştir. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmenin uyarlanmasının istenebilmesi için gerekli dört koşul olarak; 1)Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalı, olağanüstü durum sebebiyle sözleşmenin yapıldığı sıradaki olgular borçlu aleyhine değişmeli, 2)Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalı, 3)Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalı ve 4)Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Madde hükmünde ifade edilen aşırı ifa güçlüğü halinin en önemli sonucu, sözleşmenin uyarlanmasının istenmesidir. 5.1. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; davalı banka tarafından davacıya 10.06.2008 tarihinde Japon Yeni üzerinden dövize endeksli 8 yıl süreli 96 ay taksit ödemeli konut kredisi kullandırılmış olup bu dava 40 aylık ödeme döneminden sonra 19.01.2012 tarihinde açılmıştır. Kredinin kullandırıldığı tarihte Japon Yeni efektif satış kuru 1.168,2TL iken dava tarihinde 2.394,5TL seviyesine ulaşmış olup aradan geçen süredeki artış oranı % 104,97 olmuştur. Karşılaştırma için diğer döviz cinslerine bakıldığında, belirtilen tarihler arasında Amerikan Dolarının kur karşılığı 1.244,6TL'den 1.834,1TL'ye (artış oranı % 47,36), Euro'nun kur karşılığı ise 1.933,8TL'den 2,3649 TL'ye (artış oranı % 22,29) net asgari ücretler 414,92TL'den 610,93TL'ye (artış oranı % 47,24) yükselmiştir. Her iki tarih arasındaki enflasyon artış oranı ise TÜFE endeksine göre % 30,70 oranında olmuştur. Her iki tarih arasında Japon Yenindeki artış oranı; Dolardaki artış oranının 2,21 katı, asgari ücretteki artış oranının 2,22 katı, Eurodaki artış oranının 4,70 katı ve TÜFE endeksine dayalı enflasyon artış oranının 3,41 katı olmak üzere daha fazla gerçekleşmiştir. 5.2. Türk Lirası karşısında büyük değer kazanmayıp istikrarlı bir değeri olan bir döviz cinsine endeksli kredi alarak kredi geri ödemelerinde rahat olmak isteyen kişilerin, döviz kurunda meydana gelen olağanüstü değişiklikten ötürü büyük zarara uğramasının bedelinin kendine kalmaması gerekir. Davacı, kredi geri ödemelerinin mali durumunu çok etkilemeyeceğini düşünerek, daha önce hiç bu kadar değer artışı yaşamamış Japon Yeni üzerinden kredi alma yolunu seçmiştir. Dövizdeki dalgalanmaların öngörülebilir olmasının, sözleşmenin uyarlanmasında bir engel olması şüphesizdir. Ancak uzun zamandır değişmeyen bir kurun birdenbire artmış olmasının da öngörülebilirliğinden söz edilemez. Uyarlama konusu borç miktarının aşırı ifa güçlüğüne yol açıp açmadığı taksit tutarlarına ve kişilerin ödeme güçlerine göre değişkenlik göstereceğinden her somut olayda, o olayın özelliklerine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 5.3. Somut uyuşmazlıkta, davacının kredi alma yolunu seçtiği JPY, enflasyon ve diğer döviz cinslerine göre öngörülemez şekilde artmıştır. Bu kendisinden kaynaklanmış da değildir. Davacı yaklaşık 8 yıl geri ödemesi olan kredinin 3 yıl 4 ay ödemiş ve kalan krediyi ödemeye devam etmektedir. Davacı, tacir olmayıp tüketicidir. Basiretli bir tacir gibi hareket etmesi de gerekmez. Mahkemece uzman bilirkişi raporundaki teknik değerlendirme verilerine dayanılarak Japon Yeni’ndeki artışın davacı bakımından beklenmeyen hâl oluşturduğu, öngörülebilir olmadığı, sözleşmenin kuruluşu sırasında var olan dengenin davacı aleyhine bozulduğu ve uyarlama koşullarının oluştuğu, uyarlamanın sabit faizli Türk Lirası kredilere uygun olarak yapılmasının yerinde olacağı belirtilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Yerel mahkemenin bu konudaki değerlendirmesi isabetlidir. Açıklanan gerekçelerle kararın onanması görüşünde olduğumuzdan, aksi yönde oluşan Sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2012/8250, K. 2013/2623Kaynağı aç
13. Hukuk Dairesi         2012/8250 E.  ,  2013/2623 K.BORCUN İFASINDA AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜBEKLENMEYEN HAL DURUMUNDA, SÖZLEŞMENİN YENİ DURUMLARA UYARLANMASI DÖVİZE ENDEKSLİ BİREYSEL KREDİ SÖZLEŞMESİNİN YENİDEN DÜZENLENMESİHAKİMİN SÖZLEŞMEYE MÜDAHALESİAHDE VEFA İLKESİTÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 1TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 2TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 4TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN(MÜLGA) (4077) Madde 6TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN(MÜLGA) (4077) Madde 10TÜRK BORÇLAR KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞÜ VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUN (6101) Madde 7TÜRK BORÇLAR KANUNU (6098) Madde 138HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 266 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki uyarlama davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı asil Ö.. D.. ve vekili avukat N.. D.. ile davalı vekili avukat A.. I..'nın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, davalı bankadan 09/05/2007 tarihinde konut finansman sözleşmesi başlığı altında sözleşme ile 120 ay taksitle 130.500,00 CHF karşılığı YTL kredi kullandığını, sözleşmenin 4077 sayılı tüketicinin korunması hakkındaki yasanın 6 ve 10/b maddelerine aykırı olduğunu, sözleşme öncesi bilgi formunun kendisine verilmediğini, yasaya uygun konut finansmanı sözleşmesi kurulmadığından taraflar arasındaki hukuki ilişkinin tür ve nevinin tespiti gerektiğini, davalı bankanın davacıya CHF ödemediğini, ödüncün verildiği tarihteki kur üzerinden YTL ödünç verildiğini, ödüncün iadesi için uygulanacak kurun ödüncün verildiği tarihteki kur üzerinden hesaplanması gerektiğini, davalı bankanın borçlar yasasına göre sebepsiz zenginleştiğini, CHF’nin geçmişe yönelik 30 yıllık endeksleri listelenerek davacıya sunulduğunu ve bu kurla borçlanmaya yönlendirildiğini, 16.06.2009 tarihli resmi gazetede yayınlanan Türk parasını koruma hakkındaki 32 sayılı kararda değişiklik yapılmasına dair karar ile döviz veya dövize endeksli kredi kullanımının yasaklandığını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni Borçlar Kanunu'nun 138.maddesi 2012/8250 2013/2623 kapsamında davacının aşırı ifa güçlüğü çekmesi nedeni ile uyarlama isteminin kabulü gerektiğini, karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde edimler arasında mevcut olan dengenin olağanüstü değişmesi nedeni ile hakimin sözleşmeye müdahale koşullarının oluştuğunu belirterek, sözleşmenin geçerli olup olmadığının tespitine, sözleşmenin geçersiz olduğunun tespit edilmesi halinde ödüncün CHF karşılığı YTL olarak verildiği tarihten itibaren yüksek kurdan ödenen fazla miktarın Borçlar Yasası’nın 61.maddesi gereği sebepsiz zenginleşme hükümleri gereği davacıya iadesine veya borçtan mahsubuna, sözleşmenin geçerli olduğu kanaatine varıldığı taktirde yeni Borçlar Yasası’nın 138. maddesinde belirtilen aşırı ifa güçlüğü nedeni ile hakimin sözleşmeye müdahale ederek taraflar arasında adil bir denge kurularak geri ödemelerin yapılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı, 09.05.2007 tarihinde “Dövize Endeksli Bireysel Kredi Sözleşmesi” ve geri ödeme planı ile birlikte davacıya 120 ay geri ödeme süresi ile 130.500,00 İsviçre Frangı tutarında kredi kullandırıldığını, davacının ilk taksiti 11.06.2007 tarihinde ödediğini ve halen ödemeyi sürdürdüğünü, sözleşmeye bağlılık ilkesi gereği sözleşmenin aynen uygulanması gerektiğini, sözleşme öncesi bilgi formu usul ve esaslarına dair yönetmeliğin 31.05.2007 tarihinde yürürlüğe girdiğini, sözleşmenin ise bu tarihten önce 09.05.2007 tarihinde düzenlendiğini, bu nedenle sözleşme öncesi bilgi formunun davacıya verilmediğini, edimler arasındaki dengenin bozulmadığını, yapılan ödemeler ve ödeme tarihlerindeki kur dikkate alındığında davacının diğer tüketicilere nazaran 1.206,00 TL kazanç sağladığını, davacının bankadan kullandığı kredinin miktarı, aylık taksit miktarı ve taksitlerin 120 ay gibi uzun bir vadeye bağlandığı gözetildiğinde uyarlama şartlarının dava konusu olayda oluşmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Gerçekten de sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak bu ilke, özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki ortaya çıkar ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif iyiniyet (M.K.Md.4,2) kurallarına aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık (Clausula Rebüs Sic Stantibus-Beklenmeyen hal şartı-sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. Tarafların iradelerini etkileyip sözleşmeyi yapmalarına neden olan şartlar daha sonra çok önemli surette, çarpıcı ve öngörülemez biçimde adaletsizliğe yol açan olayların gerçekleşmesi ile değişmişse, taraflar artık o akitle bağlı tutulmazlar. Değişen bu koşullar karşısında M.K. 2.maddesinden yararlanılarak sözleşmenin yeniden düzenlenmesi zorunluluğu doğar. Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki ani ve aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi, sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir. Karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişimler yüzünden alt üst olması, borcun ifasının önemli ölçüde güçleşmesi durumunda “İŞLEM TEMELİNİN ÇÖKMESİ” gündeme gelir. İşte bu durumda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve sözleşmeye müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar. Sözleşmenin yeni durumlara uyarlanması yapılırken önce sözleşmede, daha sonra kanunda bu hususta intibak hükümlerinin bulunup bulunmadığına bakılır. Sözleşmede ve kanunda hüküm bulunmadığı takdirde sözleşmenin değişen hal ve şartlara uydurulmasının gerekip gerekmeyeceği incelenir. Bazen de sözleşmede olumlu ve olumsuz intibak kaydı bulunmakla beraber, bu kayda dayanılarak sözleşmenin kayıtla birlikte aynen uygulanmasını talep etmek MK.md.2/2 hükmü anlamında hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebilir. Böyle bir durumda sözleşmedeki intibak kaydına rağmen edimler arasında aşırı bir nispetsizlik çıkmışsa uyarlama yine yapılmalıdır. İşlem temelinin çöküşüne ilişkin uyuşmazlıkların giderilmesinde kaynak olarak M.K.’nun 1,2 ve 4.maddelerinden yararlanılacaktır. İşlem temelinin çöktüğünün dikkate 2012/8250 2013/2623 Alınması dürüstlük kuralının gereğidir. Diğer bir anlatımla durumun değişmesi halinde sözleşmede ısrar etmek dürüstlük kuralına aykırı bir tutum olur. Değişen durumların, sözleşmede kendiliğinden bulunan sözleşme adaletini bozması halinde, taraflar öngörülemeyen bu haller için bir tedbir almadıklarından, sözleşmede bir boşluk vardır. Bu boşluk sözleşmenin anlamına ve taraf iradelerine önem verilerek yorum yolu ile ve dürüstlük kuralına uygun olarak doldurulur. (M.K.md.1) Bu yönteme sözleşmenin yorum yoluyla düzeltilmesi veya değişen hal ve şartlara uyarlanması denilir. Uyarlama daha çok uzun ve sürekli borç ilişkilerinde söz konusu olur. Sözleşmeye müdahale için, gerekli koşullara gelince; Sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan olaylar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. Yine değişen hal ve şartlar nedeni ile tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır. Uyarlama isteyen davacı fevkalade hal ve şartların ortaya çıkmasına kendi kusuru ile sebebiyet vermemelidir. Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden öngörülebilir; beklenebilir; olağan ve hesaba katılabilen nitelikte olmamalı veya olaylar, öngörülebilir olmakla beraber bunların sözleşmeye etkileri kapsam ve biçim bakımından bu derece tahmin edilmemelidir. (Bkz. Doç.Dr.İbrahim Kaplan Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi Ankara-1987 sh.152.- vd; Hatemi/SEROZAN/Arpacı Borçlar Hukuku Özel Bölüm 1992 sh., 186 vd). Yukarıda da değinildiği gibi, şayet bir borcun ifası imkansızlaşmış olmamakla beraber, borçlunun sorumlu olmadığı sebeplerle aşırı derecede güçleşmiş ise, bu durumun borç ilişkisine ne gibi bir etki yapacağı hususunda 818 sayılı Borçlar Kanunu'nda bir hüküm bulunmamaktaydı. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda ise bu hususta genel bir düzenleme yer almaktadır. TBK m. 138 hükmü, "Aşırı İfa Güçlüğü" kenar başlığı altında, sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan bazı durumların sözleşmenin uyarlanması veya sona erdirilmesi sebebi oluşturacağını düzenlemiştir. TBK m. 138 hükmüne göre; sözleşme taraflarından birinin hakime yapacağı başvuru üzerine talep doğrultusunda bir karar verilebilmesi için aşağıdaki şartlar bulunmalıdır. 1) Sözleşme kurulduktan sonra, tarafların edimleri arasındaki denge, borçludan sonuçları yüklenmesi istenemeyecek kadar büyük ölçüde bozulmuş olmalıdır. Şayet aşırı ifa güçlüğü sözleşme kurulduğu sırada da mevcut olup sadece taraflarca bilinmiyorsa, bu TBK m. 138 hükümlerine değil, şartları varsa yanılma (TBK m. 30 vd.) hükümlerine göre iptale konu olabilir. Sonradan ortaya çıkan ifa 2012/8250 2013/2623 Güçlüğünün, mutlaka borçlunun ekonomik olarak mahvına veya ağır zararına yol açacak olması gerekmez. Maddede, “kendisinden ifanın istenmesinin dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir" olması yeterli görülmüştür. Elbette bu değerlendirmede, karşı tarafın durumu da gözönüne alınacaktır. 2) Edimlerin dengesindeki değişiklik sözleşme yapılırken öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen (Savaş, ekonomik kriz, devalüasyon, tabii afetler, ithal ve ihraç konusunda getirilen yasak ve tahditler gibi) olağanüstü bir durumdan ileri gelmelidir. Bu husus da “Emprevizyon” olarak ifade edilebilir. Maddede her ne kadar "taraflarca öngörülmeyen" denmişse de, olağanüstü olgunun sözleşme kurulurken sadece aşırı ifa güçlüğüne düşen taraf açısından öngörülemez olması yeterli sayılmalıdır. Aşırı ifa güçlüğüne düşenin bu durumu sözleşme yapılırken öngörmediğini ispat etmesi yetmez, bu durum onun için "öngörülmesi beklenemez" olmalıdır. Kendi özensizliği veya dikkatsizliği sebebiyle bu olguyu öngörememişse, 138. maddeden yararlanamayacaktır. 3) Aşırı ifa güçlüğü yaratan olgu borçludan kaynaklanmamalıdır. Olgunun kendisinin borçludan kaynaklanmaması yanında, bunun aşırı ifa güçlüğü yaratması da borçludan kaynaklanmamalıdır. 4) Edimler henüz ifa edilmemiş olmalıdır. Kural olarak ifada bulunduktan sonra aşırı ifa güçlüğünden söz ederek uyarlama veya sözleşmeden dönme yollarına başvurulamaz. Ancak, borçlu doğan haklarını saklı tutarak ifada bulunmuşsa, ifadan sonra da bu haklarını kullanabilecektir. Bu takdirde, uyarlamanın sonucuna göre veya sözleşmeden dönme halinde, ifa etmiş bulunduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre kısmen veya tamamen geri isteyebilecektir. TBK m. 138 uyarınca bu şartlar gerçekleştiğinde, önce hakimden uyarlama talep edilmesi gerecektir. Uyarlama edim yükümünün azaltılması veya karşı edimin arttırılması şeklinde yapılabileceği gibi, vadelerin veya ifa tarzının değiştirilmesi gibi hakimin uygun bulacağı her şekilde yapılabilir. Hakim, davacının talebinde öngörmediği bir tarzda uyarlama da yapabilir. Ancak borç uyarlamaya uygun değilse veya ifa güçlüğünü katlanır kılacak herhangi bir uyarlama bu kez karşı taraf açısından katlanması beklenilmez bir durum yaratıyorsa, borçlu ancak bu şartla sözleşmeden dönme hakkını kullanabilecektir. Öte yandan, maddenin son fıkrasında aynen; "Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmü getirilmiştir. Böylece dövize endeksli borçlanmalarda da bu madde hükmünün uygulanacağı tereddüte yer vermeyecek açıklıkta kabul edilmiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, 09.05.2007 tarihinde İsviçre Frangı’na (CHF) endeksli konut finansman kredisi kullandığını, krediyi kullandığı tarih ile gelinen tarih arasında aşırı derece kur farkı oluştuğunu bu nedenle kredi taksitlerini ödemede zor duruma düştüğünü ileri sürerek öncelikle sözleşmenin geçerli olup olmadığının tespitini, şayet geçerli olduğu tespit olunur ise sözleşme şartlarının mevcut duruma uyarlanmasını istemiştir. Hatta davacı, temyiz dilekçesinde sözleşmenin yapıldığı 09.05.2007 tarihinde 1 CHF’nin 1.082.TL iken; dava tarihi olan 21.07.2011 tarihinde 2.023.TL olduğunu, borcunun iki katına çıktığını belirterek sözleşme şartlarının kendi aleyhine aşırı derecede değiştiğini ileri sürmüştür. Dava tarihi itibariyle 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu henüz yürürlükte değil ise de, 6101 Sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 7. maddesi uyarınca devam eden davalarda da 6098 Sayılı Yasanın 138. maddesi uygulanabileceğinden temyiz aşamasında da bu hususun nazara alınması ve dövizle borçlanmalarda uyarlama istenebileceği gözetilmelidir. Temyiz aşamasında anılan yasa yürürlüktedir. Mahkemece, dövizle borçlanmalarda Türk Lirasının değer kaybettiğinin kolayca bilinebilecek ve öngörülebilecek bir husus olduğu vurgulanmıştır. Ancak, bu sonucu varılırken, hangi objektif kriterlerin bulunduğu açıklanmamış, sadece önceki krizler gösterilmiştir. Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere talep halinde, sözleşme şartlarının bir taraf aleyhine, öngörülemez şekilde, aşırı derece değişmesi durumunda hakime sözleşmeye müdahale etme görevi yüklenmiştir. Bu nedenle hakim, bu koşulların bulunup bulunmadığını araştırmakla yükümlü olup, gerekirse bilirkişi incelemesi yapmalı ve uzman bilirkişilerden görüş almalıdır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK.nun 266. maddesinde de, "Mahkeme, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz." düzenlemesi ile eski HUMK.nun 275. maddesine paralel bir düzenleme getirilmiştir. Bu husus aslında “adil yargılanma” hakkının bir unsuru olan “hukuki dinlenilme hakkı”nın da gereğidir. Bir başka deyişle, hakim tarafların iddia ve savunmalarını dinlemeli, iddia ve savunmalar doğrultusunda taraf delillerini toplamalı, bu delilleri tartışıp değerlendirerek, uyuşmazlığın çözümünde hangi delili neden kabul edip, neden kabul etmediğini gerekçelendirmek suretiyle kararını vermelidir. Mahkemece yapılması gereken iş, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda tarafların iddia ve savunmalarına ilişkin tüm deliller toplanıp, uzman bir bilirkişi veya bilirkişi kurulundan rapor alınarak, tüm dosya kapsamı belge ve kanıtlar birlikte değerlendirilmek suretiyle sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece, sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin açıklanan kural ve yöntemler gözetilmeden, eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, 990,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.02.2013 gününde oyçokluğuyla karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Dava, dövize endeksli kredi borcunun uyarlanması isteğine ilişkindir. Hukukumuzda sözleşme serbestisi ilkesi benimsendiği için taraflar genel ahlaka ve adaba aykırı olmamak üzere sözleşme düzenleyebilirler. Karşılıklı edimler içeren sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin taraflardan biri aleyhine katlanamayacak derecede bozulması halinde hakimin sözleşmeye müdahalesi söz konusu olabilecektir. Ancak Ülkemizde yıllardan beri ekonomik krizlerin yaşandığı dikkate alındığında öngörülmezlik unsurunun gerçekleştiğinin kabulü mümkün değildir. Davacının Türkiye’deki ekonomik istikrarsızlığı ve dövizdeki dalgalanmaları bildiği veya bilmesi gerektiği halde dövizle kredi almanın riskini ve dövizde yaşanabilecek artışları kabul ettiği düşüncesiyle ilk derece mahkemesinin uyarlama koşullarının gerçekleşmediği gerekçesiyle davanın reddine dair kararının yerinde olduğu ve onanması görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun kararın bozulması yönündeki görüşüne katılmıyoruz.

Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesi uyarınca aşırı ifa güçlüğü nedeniyle uyarlama talep edilebilmesi için şu dört şartın birlikte gerçekleşmesi zorunludur: Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmalıdır. Bu durum borçludan kaynaklanmamalıdır. Bu olağanüstü durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmelidir. Son olarak borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş bulunmalıdır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 138Kaynağı aç
MADDE 138- Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır. F. Takas I. Koşulları 1. Genel olarak
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2013/16898, K. 2014/18895Kaynağı aç
13. Hukuk Dairesi         2013/16898 E.  ,  2014/18895 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul 3. Tüketici Mahkemesi TARİHİ : 12/12/2012 NUMARASI : 2012/587-2012/997 Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde temyiz eden davacı vekili avukat …. geldi, karşı taraftan gelen olmadığındann onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, davalı bankadan İsviçre Frankına endeksli konut kredisi kullandığını, ancak kurlardaki artış nedeniyle taksitlerin yükselme gösterdiğini, borcun ödenmesinin imkansız hale geldiğini ileri sürerek, öncelikle 4077 sayılı yasanın 10/b maddesi gereğince sözleşme öncesi bilgi formu verilmediğinden sözleşmenin geçersiz olduğunun tespitine, bu talep yerinde görülmez ise sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasını ve aylık taksitler halinde son 2 yıldan beri fazladan ödediği miktarın tespiti ile mevcut krediden mahsup edilmesi ile kalan miktar üzerinden 1 CHF karşılığı 1.1 TL olarak sabitlenmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Gerçekten de sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak bu ilke, özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki ortaya çıkar ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif iyiniyet (M.K.Md.4,2) kurallarına aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık (Clausula Rebüs Sic Stantibus-Beklenmeyen hal şartı-sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. Tarafların iradelerini etkileyip sözleşmeyi yapmalarına neden olan şartlar daha sonra çok önemli surette, çarpıcı ve öngörülemez biçimde adaletsizliğe yol açan olayların gerçekleşmesi ile değişmişse, taraflar artık o akitle bağlı tutulmazlar. Değişen bu koşullar karşısında M.K. 2.maddesinden yararlanılarak sözleşmenin yeniden düzenlenmesi zorunluluğu doğar. Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki ani ve aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi, sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir. Karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişimler yüzünden alt üst olması, borcun ifasının önemli ölçüde güçleşmesi durumunda “İŞLEM TEMELİNİN ÇÖKMESİ” gündeme gelir. İşte bu durumda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve sözleşmeye müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar. Sözleşmenin yeni durumlara uyarlanması yapılırken önce sözleşmede, daha sonra kanunda bu hususta intibak hükümlerinin bulunup bulunmadığına bakılır. Sözleşmede ve kanunda hüküm bulunmadığı takdirde sözleşmenin değişen hal ve şartlara uydurulmasının gerekip gerekmeyeceği incelenir. Bazen de sözleşmede olumlu ve olumsuz intibak kaydı bulunmakla beraber, bu kayda dayanılarak sözleşmenin kayıtla birlikte aynen uygulanmasını talep etmek MK.md.2/2 hükmü anlamında hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebilir. Böyle bir durumda sözleşmedeki intibak kaydına rağmen edimler arasında aşırı bir nispetsizlik çıkmışsa uyarlama yine yapılmalıdır. İşlem temelinin çöküşüne ilişkin uyuşmazlıkların giderilmesinde kaynak olarak M.K.’nun 1,2 ve 4.maddelerinden yararlanılacaktır. İşlem temelinin çöktüğünün dikkate alınması dürüstlük kuralının gereğidir. Diğer bir anlatımla durumun değişmesi halinde sözleşmede ısrar etmek dürüstlük kuralına aykırı bir tutum olur. Değişen durumların, sözleşmede kendiliğinden bulunan sözleşme adaletini bozması halinde, taraflar öngörülemeyen bu haller için bir tedbir almadıklarından, sözleşmede bir boşluk vardır. Bu boşluk sözleşmenin anlamına ve taraf iradelerine önem verilerek yorum yolu ile ve dürüstlük kuralına uygun olarak doldurulur. (M.K.md.1) Bu yönteme sözleşmenin yorum yoluyla düzeltilmesi veya değişen hal ve şartlara uyarlanması denilir. Uyarlama daha çok uzun ve sürekli borç ilişkilerinde söz konusu olur. Sözleşmeye müdahale için, gerekli koşullara gelince; Sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan olaylar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. Yine değişen hal ve şartlar nedeni ile tarafların yüklendikleri edimler arasındaki denge aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır. Uyarlama isteyen davacı fevkalade hal ve şartların ortaya çıkmasına kendi kusuru ile sebebiyet vermemelidir. Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden öngörülebilir; beklenebilir; olağan ve hesaba katılabilen nitelikte olmamalı veya olaylar, öngörülebilir olmakla beraber bunların sözleşmeye etkileri kapsam ve biçim bakımından bu derece tahmin edilmemelidir. (Bkz. Doç.Dr.İbrahim Kaplan Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi Ankara-1987 sh.152.- vd; Hatemi/SEROZAN/Arpacı Borçlar Hukuku Özel Bölüm 1992 sh., 186 vd). Yukarıda da değinildiği gibi, şayet bir borcun ifası imkansızlaşmış olmamakla beraber, borçlunun sorumlu olmadığı sebeplerle aşırı derecede güçleşmiş ise, bu durumun borç ilişkisine ne gibi bir etki yapacağı hususunda 818 sayılı Borçlar Kanunu'nda bir hüküm bulunmamaktaydı. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda ise bu hususta genel bir düzenleme yer almaktadır. TBK m. 138 hükmü, "Aşırı İfa Güçlüğü" kenar başlığı altında, sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan bazı durumların sözleşmenin uyarlanması veya sona erdirilmesi sebebi oluşturacağını düzenlemiştir. TBK m. 138 hükmüne göre; sözleşme taraflarından birinin hakime yapacağı başvuru üzerine talep doğrultusunda bir karar verilebilmesi için aşağıdaki şartlar bulunmalıdır. 1) Sözleşme kurulduktan sonra, tarafların edimleri arasındaki denge, borçludan sonuçları yüklenmesi istenemeyecek kadar büyük ölçüde bozulmuş olmalıdır. Şayet aşırı ifa güçlüğü sözleşme kurulduğu sırada da mevcut olup sadece taraflarca bilinmiyorsa, bu TBK m. 138 hükümlerine değil, şartları varsa yanılma (TBK m. 30 vd.) hükümlerine göre iptale konu olabilir. Sonradan ortaya çıkan ifa 2012/8250 2013/2623 Güçlüğünün, mutlaka borçlunun ekonomik olarak mahvına veya ağır zararına yol açacak olması gerekmez. Maddede, “kendisinden ifanın istenmesinin dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir" olması yeterli görülmüştür. Elbette bu değerlendirmede, karşı tarafın durumu da gözönüne alınacaktır. 2) Edimlerin dengesindeki değişiklik sözleşme yapılırken öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen (Savaş, ekonomik kriz, devalüasyon, tabii afetler, ithal ve ihraç konusunda getirilen yasak ve tahditler gibi) olağanüstü bir durumdan ileri gelmelidir. Bu husus da “Emprevizyon” olarak ifade edilebilir. Maddede her ne kadar "taraflarca öngörülmeyen" denmişse de, olağanüstü olgunun sözleşme kurulurken sadece aşırı ifa güçlüğüne düşen taraf açısından öngörülemez olması yeterli sayılmalıdır. Aşırı ifa güçlüğüne düşenin bu durumu sözleşme yapılırken öngörmediğini ispat etmesi yetmez, bu durum onun için "öngörülmesi beklenemez" Olmalıdır. Kendi özensizliği veya dikkatsizliği sebebiyle bu olguyu öngörememişse, 138. maddeden yararlanamayacaktır. 3) Aşırı ifa güçlüğü yaratan olgu borçludan kaynaklanmamalıdır. Olgunun kendisinin borçludan kaynaklanmaması yanında, bunun aşırı ifa güçlüğü yaratması da borçludan kaynaklanmamalıdır. 4) Edimler henüz ifa edilmemiş olmalıdır. Kural olarak ifada bulunduktan sonra aşırı ifa güçlüğünden söz ederek uyarlama veya sözleşmeden dönme yollarına başvurulamaz. Ancak, borçlu doğan haklarını saklı tutarak ifada bulunmuşsa, ifadan sonra da bu haklarını kullanabilecektir. Bu takdirde, uyarlamanın sonucuna göre veya sözleşmeden dönme halinde, ifa etmiş bulunduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre kısmen veya tamamen geri isteyebilecektir. TBK m. 138 uyarınca bu şartlar gerçekleştiğinde, önce hakimden uyarlama talep edilmesi gerecektir. Uyarlama edim yükümünün azaltılması veya karşı edimin arttırılması şeklinde yapılabileceği gibi, vadelerin veya ifa tarzının değiştirilmesi gibi hakimin uygun bulacağı her şekilde yapılabilir. Hakim, davacının talebinde öngörmediği bir tarzda uyarlama da yapabilir. Ancak borç uyarlamaya uygun değilse veya ifa güçlüğünü katlanır kılacak herhangi bir uyarlama bu kez karşı taraf açısından katlanması beklenilmez bir durum yaratıyorsa, borçlu ancak bu şartla sözleşmeden dönme hakkını kullanabilecektir. Öte yandan, maddenin son fıkrasında aynen; "Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmü getirilmiştir. Böylece dövize endeksli borçlanmalarda da bu madde hükmünün uygulanacağı tereddüte yer vermeyecek açıklıkta kabul edilmiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, 22/05/2008 tarihinde İsviçre Frangı’na (CHF) endeksli konut finansman kredisi kullandığını, krediyi kullandığı tarih ile gelinen tarih arasında aşırı derece kur farkı oluştuğunu bu nedenle kredi taksitlerini ödemede zor duruma düştüğünü ileri sürerek öncelikle sözleşmenin geçerli olup olmadığının tespitini, şayet geçerli olduğu tespit olunur ise sözleşme şartlarının mevcut duruma uyarlanmasını istemiştir. Dava tarihi itibariyle 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu yürürlükte bulunup, dövizle borçlanmalarda uyarlama istenebileceği gözetilmelidir. Mahkemece, dövizle borçlanmalarda Türk Lirasının değer kaybettiğinin kolayca bilinebilecek ve öngörülebilecek bir husus olduğu vurgulanmıştır. Ancak, bu sonucu varılırken, hangi objektif kriterlerin bulunduğu açıklanmamış, sadece önceki krizler gösterilmiştir. Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere talep halinde, sözleşme şartlarının bir taraf aleyhine, öngörülemez şekilde, aşırı derece değişmesi durumunda hakime sözleşmeye müdahale etme görevi yüklenmiştir. Bu nedenle hakim, bu koşulların bulunup bulunmadığını araştırmakla yükümlü olup, gerekirse bilirkişi incelemesi yapmalı ve uzman bilirkişilerden görüş almalıdır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK.nun 266. maddesinde de, "Mahkeme, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz." düzenlemesi ile eski HUMK.nun 275. maddesine paralel bir düzenleme bulunmakta idi. Bu husus aslında “adil yargılanma” hakkının bir unsuru olan “hukuki dinlenilme hakkı”nın da gereğidir. Bir başka deyişle, hakim tarafların iddia ve savunmalarını dinlemeli, iddia ve savunmalar doğrultusunda taraf delillerini toplamalı, bu delilleri tartışıp değerlendirerek, uyuşmazlığın çözümünde hangi delili neden kabul edip, neden kabul etmediğini gerekçelendirmek suretiyle kararını vermelidir. Mahkemece yapılması gereken iş, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda tarafların iddia ve savunmalarına ilişkin tüm deliller toplanıp, uzman bir bilirkişi veya bilirkişi kurulundan rapor alınarak, tüm dosya kapsamı belge ve kanıtlar birlikte değerlendirilmek suretiyle sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece, sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin açıklanan kural ve yöntemler gözetilmeden, eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, 1100,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, 13.6.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2021/972, K. 2023/67Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2021/972 E.  ,  2023/67 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/790 E., 2021/1104 K. KARAR : Davanın reddine Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkili ile davalı arasında 29.04.2016 tarihli ve 2016/121627 ihale kayıt numaralı taşıma sözleşmesi imzaladığını, ihale dokümanları hazırlanırken taşıma işini yapacak olan araçların Fatih Sultan … Köprüsünden geçeceğinin öngörüldüğünü, ne var ki 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı … Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) kararı gereğince taşıma işini yapacak araçların Yavuz Sultan Selim Köprüsünden geçme mecburiyetinin getirildiğini, davalının … Kapı, Cebeci ve Kartal-Cevizli’deki işletmeleri arasında yapılacak taşıma işinin köprü geçiş güzergahındaki mecburi düzenleme nedeniyle maliyetinin hem ödenen geçiş ücreti ve hem de mesafe maliyeti olarak arttığını, bu sebeple sözleşmenin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 138 inci maddesine göre uyarlanması mecburiyetinin hasıl olduğunu ileri sürerek taraflar arasındaki sözleşmenin 14.2 maddesine "malın teslimi için Yavuz Sultan Selim Köprüsünün zorunlu olarak kullanılması sonucu oluşan otoban ve köprü geçiş ücretleri yüklenicinin tanzim edeceği yansıtma faturası ile belgelenmesi şartıyla, idare tarafından ödenecektir. Aynı şekilde Yavuz Sultan Selim Köprüsünün zorunlu olarak kullanılması sonucu artan güzergah dolayısı ile kilometre başına KDV hariç 95 kuruş, yüklenicinin tanzim edeceği yansıtma faturası ile belgelenmesi şartıyla, idare tarafından ödenecektir." hükmünün eklenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; sözleşmeye bağlılığın esas olduğunu, tacir olan davacının basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerektiğini, sözleşmedeki çıkar dengesinin katlanılamayacak derece davacı aleyhine bozulmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 22.05.2018 tarihli ve 2017/141 Esas, 2018/561 Karar sayılı kararı ile; … Boğazına üçüncü köprü olarak Yavuz Sultan Selim Köprüsü inşa edilip hizmete açıldığı, 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı UKOME kararı gereğince birinci sınıf araçlar haricindeki diğer araçların bu köprüden geçişlerinin mecburi hâle getirildiği, bu düzenlemenin hem daha uzun mesafe ve hem de geçiş ücretleri nedeniyle maliyetleri artırdığı, ihale dokümanları hazırlanırken ön görülmesi gereken bu hususun öngörülmediğinin anlaşıldığı, bu durumun ticari hayatın akışı içerisinde davacı yanın ifa güçlüğüne girmesine sebep olacağı gerekçesiyle davanın kabulü ile sözleşmenin 14.2 maddesine davacının talep ettiği hususun eklenmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 16.01.2020 tarihli ve 2018/2282 Esas, 2020/47 Karar sayılı kararı ile; davacının yüklenici olduğu sözleşmenin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, köprünün ise 26.08.2016 tarihinde trafiğe açıldığı, tacir olan davacının basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek zorunda olduğu, sözleşmenin imzalandığı sırada sözleşmenin 14.2 maddesi ile taşıma hizmetinin ücretlendirilmesi konusunda gerekli araştırmaları yaparak her türlü tedbiri almakla yükümlü bulunduğu, köprü trafiğe açıldığında bir kısım araçların zorunlu olarak köprüyü kullanacağının kamuoyu tarafından bilindiği, bu sebeple koşulları oluşmayan talebin reddi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 18.02.2021 tarihli ve 2020/1968 Esas, 2021/1443 Karar sayılı kararı ile; "…Dava, 6098 sayılı TBK’nın 138. maddesi gereğince açılmış uyarlama davasıdır. Bölge Adliye Mahkemesince, sözleşmenin yapılması sırasında öngörülmeyen ve öngörülmesi beklenemeyen olağan üstü bir durumun sonradan ortaya çıktığının ve işlem temelinin çökmüş olduğunun kabul edilemeyeceği, uyarlama koşulları bulunmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne ilişkin ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün yakın bir zamanda açılabileceği öngörülebilecek bir husus olmakla birlikte, köprü açıldıktan sonra idare tarafından bir kısım araçlara yeni köprüden geçme mecburiyeti getirileceğini, açılan yeni köprü ve otoyol fiyatlarının ne olacağı hususlarını davacının önceden bilmesi beklenemez. Bu nedenle ilke olarak dava konusu olayda sözleşmenin yapılması sırasında öngörülemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığının ve buna bağlı olarak TBK'nın 138. maddesinde öngörülen uyarlamanın ilk koşulunun gerçekleştiği kabul edilerek, uyarlamanın diğer koşullarının mevcut olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği halde, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na dayalı olarak çıkartılan ve 15.06.2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Büyükşehir Belediyeleri Koordinasyon Merkezleri Yönetmeliği’nin 18/1-d maddesinde UKOME’nin karayolu taşımacılığına ait mevzuat hükümleri saklı kalmak üzere, trafik düzeni ve güvenliği yönünden belediye sınırları içinde ticari amaçla çalıştırılacak yolcu ve yük taşıtları ile motorsuz taşıtların çalışma şekil ve şartları ile bu taşıtların teknik özelliklerini tespit etmek, çalıştırılabileceği yerler ile güzergâhlarını tespit etmek ve sayılarını belirlemek, bunlara izin ve çalışma ruhsatı vermekle görevli ve yetkili olduğunun düzenlendiği, … dahilinde taşıma işi yapan davacının yeni köprünün faaliyete geçtiği zaman ticari araçların yeni köprüye sevk edileceği hakkında bilgi sahibi olduğu, zira yapılan her yeni köprünün … trafiğini rahatlatmak için yapıldığının aksi düşünülemeyeceği gibi kamuoyuna köprünün açılacağı tarihin aylar evvelinden ilan edildiği, güzergahı düzenlemeye yetkili bulunan UKOME’nin ticari araçları yeni köprüye sevk etmesi hakkındaki kararın "öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenmeyen hâl" olarak kabul edilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili, UKOME kararının sözleşme tarihinden sonra olduğunu, müvekkilinin UKOME kararını öngörmesinin mümkün olmadığını, yeni köprünün açılmasından ve UKOME kararından sonra artan maliyetlerin çekilmez bir hâl aldığını ve sözleşmenin 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesi gereğince uyarlama şartlarının oluştuğunu ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki taşıma sözleşmesinin imzalanmasından sonra 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı UKOME kararı gereğince taşıma işini yapacak araçların Yavuz Sultan Selim Köprüsünden geçme mecburiyetinin getirilmesi karşısında, davacının sözleşme yapılırken bu hususu öngörmesinin gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesi gereğince sözleşmenin uyarlanması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır." 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle “sözleşmenin uyarlanması” kavramının açıklanmasında fayda vardır. 2. Sözleşme özgürlüğü ilkesi uyarınca taraflar sözleşmenin içeriğini diledikleri gibi belirleyebilirler. Serbestçe belirlenen sözleşme hükümlerinin taraflar arasında edim ve karşı edime ilişkin bir denge unsurunu barındırması gerekir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi beraberinde tamamlayıcısı olan ahde vefa ilkesini (pacta sund servanda) getirmektedir. Bu ilke gereğince hukuki güvenliği sağlamak amacıyla taraflarca belirlenmiş sözleşme hükümlerine tarafların bağlı kalması beklenir. 3. Öte yandan, bazen sözleşmenin kurulduğu sıradaki şartlar ilerleyen zamanlarda öyle değişir ki artık borçludan edimini ifa etmesini beklemek, sözleşme adaletine ve dolayısıyla dürüstlük kuralına aykırılık teşkil eder. Bu durumda, bir yanda her ne olursa olsun sözleşmeye sadık kalmayı gerektiren ahde vefa ilkesi yer alırken diğer yanda ise değişen şartlar neticesinde taraf edimleri arasındaki denge unsurunun kaybolması söz konusudur. Birbirine aykırı görünen bu iki durum ancak sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması yoluyla bağdaştırılabilir. Dolayısıyla sözleşmenin uyarlanması ve sözleşmeye güven ilkeleri birbirini bertaraf eden ilkeler değildir. Zira tarafların değişen şartlar karşısında yerine getirmek durumunda kaldıkları yükümlülük, sözleşmeye güvenerek planladıkları ve üstlendikleri yükümlülükten önemli ölçüde farklılık arz ettiğinden burada sözleşmeye güven ilkesi de anlamını yitirmektedir. 4. Sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması, imkânsızlık söz konusu olmadığı müddetçe geçerliliğini sürdüren sözleşme ilişkisinin, imkânsızlık boyutuna ulaşmadan önce hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda (borçludan borcun ifasının dürüstlük kuralına göre beklenemeyeceği) da sona erebileceği veya değişikliğe uğrayabileceği esasına dayanmaktadır. Sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartların sözleşmenin uyarlanması sonucunu doğurabilmesi için işlem temeline ilişkin hususların esaslı surette farklılaşması gerekmektedir. Sözleşmenin temelini oluşturan unsurlar, sonradan ortaya çıkan esaslı değişiklikler nedeniyle taraflardan biri için artık katlanılamaz şekilde bozulmuşsa yahut ortadan kalkmışsa bu durumda işlem temelinin çökmesinden bahsedilir. 5. Hemen belirtilmelidir ki taraflarca belirlenen sözleşme hükümlerinde sonradan değişen şartlara yönelik bir uyarlama hükmü varsa yahut kanunda özel olarak o sözleşmenin uyarlanması düzenlenmişse bu hâlde yapılacak uyarlama gerçek anlamda bir uyarlama değildir. Ancak gerek sözleşmede gerek kanunda uyarlamaya ilişkin bir düzenleme bulunmuyorsa bu durumda değişen şartların sözleşmeye etki edip edemeyeceği, etki edecekse hangi şartların sözleşmenin uyarlanması sonucunu doğuracağı hususları gerçek anlamda sözleşmenin uyarlanmasını ifade etmektedir. 6. 818 sayılı Borçlar Kanunu (818 sayılı Kanun) döneminde sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin genel nitelikli bir hüküm bulunmamakla birlikte özel borç ilişkilerini düzenleyen bazı hükümlerinde “ahde vefa” ilkesinden ayrılarak sözleşmenin uyarlanması imkânı söz konusuydu. Örneğin 818 sayılı Kanun'un 365 inci maddesi gereğince götürü ücret kararlaştırılan eser sözleşmesinde hâl ve şartlarda sonradan ortaya çıkan önemli değişiklikler hâlinde yüklenici mahkemeden sözleşmenin yeni şartlara uyarlanmasını veya gerekli olması hâlinde sözleşmenin feshini talep edebiliyordu. Bu dönemde sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin genel nitelikli bir hüküm olmadığından dolayı Türk Medeni Kanunu'nun 2 nci maddesine dayanılarak değişen şartlar söz konusu olursa sözleşmenin uyarlanması yoluna gidilebileceği öğreti ve uygulamada kabul edilmişti. 6098 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesiyle sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması "aşırı ifa güçlüğü" açısından yasal bir dayanağa kavuşmuştur. 7. Sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması ile ilgili doğrudan hüküm 6098 sayılı Kanun'un "Aşırı ifa güçlüğü" başlığı altındaki 138 inci maddesi ile getirilmiştir. Bu madde 6098 sayılı Kanun'un Üçüncü Bölümü olan “Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi Zamanaşımı” üst başlığı altında yer almaktadır. 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesi gereğince aşırı ifa güçlüğünde sözleşmenin uyarlanmasının istenmesi için bir takım şartların birlikte bulunması gerekmektedir. 8. Bu kapsamda sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması için öncelikle sözleşmenin kurulduğu andaki şartların önemli ölçüde değişmiş olması, bu değişen şartların taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum oluşturması ve bu durumun oluşmasının da borçludan kaynaklanmamış olması gerekmektedir. Bu olağanüstü durum sebebiyle sözleşmenin yapıldığı sıradaki olguların borçlu aleyhine değişmesi ve bu değişimin dürüstlük kurallarına göre borçludan ifanın beklenememesi kadar esaslı bir değişim olması gerekir. Ayrıca sözleşmenin uyarlanması için borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş olması veya ifanın aşırı güçlüğü hâlini saklı tutarak ifa etmiş olması gerekmektedir. Sözleşmenin uyarlanması için gereken tüm bu şartların bir arada bulunması zorunludur. Başka bir deyişle 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesinde belirtilen bu şartlardan bir tanesi dahi bulunmazsa sözleşmenin uyarlanması söz konusu olmayacaktır. 9. Somut olay itibariyle sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin şartlardan; sözleşmenin değişen şartlarının taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum oluşturmasının üzerinde durulması gerekir. Sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartlar, sözleşmenin kuruluşu safhasında mevcut olmayan ve o zamanki gerçeklerle bağdaşmayan, ancak sözleşmenin ifası sırasında ortaya çıkmış olan ve sözleşme bakımından belirli bir önemi haiz bulunan olaylardır. Değişen şartların öncelikle sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkması gerekir. Sözleşmenin kurulmasından önce var olan ancak taraflarca bilinmeyen veya yanlış tasavvur edilen şartlar sözleşmenin uyarlanmasına değil irade sakatlıklarına yol açar. Ayrıca sonradan ortaya çıkan olağanüstü durum toplumun tamamını yahut belirli bir kısmını etkilemiş olmalıdır. Sadece birkaç borçluyu etkileyen olaylar sözleşmenin uyarlanması için yeterli değildir. 10. Sözleşmenin kurulmasında sonra ortaya çıkan ve sözleşmenin uyarlanmasını gerektiren şartların taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum olması gerekir. Bu kapsamda öngörülemezlik, sözleşmenin uyarlanmasında en temel ve kilit noktayı oluşturmaktadır. Öngörülemezlik, genel olarak kişinin iş hayatının olağan akışında göz önüne almakla yükümlü olmadığı durumları ifade eder. Taraflar sözleşme ilişkisini kurarken, sözleşmenin kuruluşundan sonra ortaya çıkan durumları öngörebiliyorlarsa bu durumda sözleşmenin uyarlanması söz konusu olmaz. Bu hâlde tarafların değişen şartlara ilişkin her türlü riski üstlenmiş olduğu kabul edilir ve sözleşme hükümleri değişen şartlarda da uygulama bulur. 11. Değişen şartların öngörülemezliği tespit edilirken objektif bir değerlendirme yapılmalıdır. Başka bir deyişle objektif olarak öngörülmesi gereken bir durum tarafların basiretsizliği sebebiyle göz önüne alınmamışsa bu durumda öngörülemezlikten değil öngörülebilir bir durumdan bahsedilmelidir. Ayrıca öngörülemezliğin tespitini yapılırken yalnızca değişen şartların ortaya çıkma ihtimali göz önüne alınmamalı, değişen şartlar öngörülebilir olsa da bu durumun kapsamı, şekli ve sonuçları tahmin edilemez bir nitelik taşımalıdır. Başka bir deyişle taraflar sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartları öngörmüş olsalar da bu durumun sonuçları açısından bir öngörülemezlik söz konusuysa bu hâlde diğer şartların varlığı hâlinde öngörülemeyen hususlar için uyarlama talep edilebilmelidir. Bu durumda öngörülemezliğin hukuki sonuç doğurabilmesi için öngörülemeyen durumun, öngörülebilir durumdan esaslı surette sapmış olması gerekir. 12. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, taraflar arasındaki "2016 Yılı Ekmek Çeşitleri ile Ham Madde ve Diğer Malzemelerin İşletmeler Arasında Taşınması Hizmeti Alımına Ait Sözleşme"nin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, sözleşme süresinin on iki ay olarak kararlaştırıldığı, davacının sözleşme gereğince fiilen 06.05.2016 tarihinden itibaren hizmet vermeye başladığı, sözleşmenin taşıma işini yapacak araçların Fatih Sultan … Köprüsü'nden geçeceği öngörülerek yapıldığı anlaşılmaktadır. Sözleşmenin imzalanmasından sonra 26.08.2016 tarihinde Yavuz Sultan Selim Köprüsü trafiğe açılmış, köprü trafiğe açılmadan önce 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı UKOME kararı gereğince davacının da kapsamda olduğu taşıma işini yapacak araçların Yavuz Sultan Selim Köprüsünden geçme mecburiyeti getirilmiştir. 13. Davacı şirketin 10.07.2002 tarihinde … merkezli olarak kurulduğu ve ağırlıklı olarak taşımacılık sektöründe faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla uzun zamandır …'da taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsünün yakın bir zamanda açılabileceği hususunu öngörmesi gerekmektedir. Ancak davacının Yavuz Sultan Selim Köprüsünün yakın bir zamanda açılabileceğini öngörmesi, köprü açıldıktan sonra UKOME tarafından bir kısım araçlara yeni köprüden geçme mecburiyeti getirileceğini, açılan yeni köprü ve otoyol fiyatlarının ne olacağı hususlarını da öngörebileceği anlamına gelmez. Yukarıda da belirtildiği üzere burada öngörülebilen bir hususun sonuçları açısından bir öngörülemezlik söz konusu olup öngörülemezlik öngörülebilen durumdan esaslı surette farklılık arz etmektedir. 14. Bu itibarla somut olayda sözleşmenin yapılması sırasında öngörülemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığı ve buna bağlı olarak 6098 sayılı Kanun'un 138 inci maddesinde öngörülen uyarlamanın ilk koşulunun gerçekleştiği kabul edilerek uyarlamanın diğer koşullarının mevcut olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. 15. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, … ili dahilinde taşıma faaliyetinde bulunan davacı şirketin Yavuz Sultan Selim Köprüsünün faaliyete geçebileceği ve köprünün faaliyete geçtiği zaman UKOME tarafından ticari araçların yeni köprüye sevk edileceği, dolayısıyla geçiş ücretlerinin değişeceği ve mesafenin uzayacağı hususlarını öngörülebilecek bir durumda olduğu, zira yapılan her yeni köprünün … trafiğini rahatlatmak amacıyla yapıldığı ve kamuoyuna köprünün açılacağı tarihin aylar evvelinden ilan edildiği gözetildiğinde köprünün açılması ve UKOME’nin ticari araçların yeni köprüye sevk etmesinin "öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenmeyen hâl" olarak kabulünün mümkün olmadığı, sözleşmenin uyarlanması için gereken bu şartın oluşmaması nedeniyle uyarlamanın söz konusu olamayacağı, bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen davanın reddine dair direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu ve hükmün onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 16. Hâl böyle olunca … Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca … Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesine gönderilmesine,15.02.2023 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y " Dava, aşırı ifa güçlüğü iddiasına dayalı olarak 6098 sayılı TBK’nın 138 inci maddesi gereğince taşıma sözleşmesinin yeni koşullara uyarlanması istemine ilişkindir. 6098 sayılı TBK’nın yürürlüğe girmesinden önce mevzuatımızda sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin bir düzenleme olmamakla birlikte, TMK’nın 2 nci maddesinden hareketle taraflar arasındaki sözleşme koşullarının daha sonra önemli ölçüde değişmesi hâlinde değişen bu koşullar karşısında sözleşmenin uyarlanması, sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin bozularak "işlem temelinin çökmesi" hâlinde öğreti ve uygulamada kabul edilmekteydi. 6098 sayılı TBK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte sözleşmenin uyarlanması, 6098 sayılı TBK’nın 138 inci maddesi ile artık yasal bir düzenlemeye kavuşturulmuştur. Aşırı ifa güçlüğü başlıklı bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen işlem temelinin çökmesine ilişkindir. Gerçekten de sözleşmenin temelini teşkil eden, kendisi üzerine anlaşmanın dayandığı ve karşılıklı edimlerin tayin olunduğu edim ve karşı edim arasındaki dengenin taraflardan biri için artık çekilmez, katlanılamaz biçimde bozulduğu hâllerde, işlem temelinin çökmesi söz konusu olacaktır. Dolayısıyla işlem temelinin çökmesinden bahsedilebilmesi için her şeyden önce sonradan meydana gelen değişikliklerin önceden teşhis ve tahmin edilememiş olması gerekir. Sözleşme hukukunda "sözleşmeye bağlılık" ilkesi esas olup, sözleşmeye müdahale müessesesi istisnai nitelikte bir kurum olmakla yasa koyucu tarafından da bu kurumun uygulanması ancak 6098 sayılı TBK’nın 138 inci maddesinde belirtilen dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır. Bunlar; sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkması, bu durumun borçludan kaynaklanmayan bir sebeple meydana gelmesi, yine bu durumun sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi ve borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş olması veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması halidir. Ancak bu dört koşulun birlikte gerçekleşmesi hâlinde borçlunun, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme hakkı bulunmaktadır. Somut olayda; davacı şirket ihale sözleşmesi imzalanması aşamasında araçların Fatih Sultan … Köprüsünden geçeceği varsayılarak hesapların yapıldığını, sözleşmenin imzalanmasından sonra Yavuz Sultan Selim Köprüsünün faaliyete geçmesi nedeniyle UKOME kararıyla bu köprünün kullanılmaya başlandığını, köprünün kullanılmaya başlanması ile birlikte maliyetlerin 10-12 kat arttığını, köprü için ödenen ücretlerin fahiş düzeye ulaştığını, ayrıca daha kısa mesafe ile yerine getirebilecek taşıma hizmetinin daha fazla mesafe gidilerek daha fazla benzin sarf edilerek yerine getirmek durumunda kalındığını ileri sürerek sözleşmenin aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmenin uyarlanmasını talep etmektedir. Davacının yüklenici olduğu sözleşmenin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, 06.05.2016 tarihinden itibaren ise davacının hizmet vermeye başladığı ve sözleşmenin süresinin on iki ay olduğu anlaşılmaktadır. Yavuz Sultan Selim Köprüsü 26.08.2016 tarihinde trafiğe açılmış, UKOME kararı ise köprü trafiğe açılmadan önce 19.08.2016 tarihinde alınmıştır. Taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin 6 ncı maddesinde; sözleşme bedelinin her bir iş kaleminin miktarı ile bu iş kalemleri için yüklenici (davacı) tarafından teklif edilen birim fiyatların çarpımı sonucu toplam 778.478,00 TL olarak belirtildiği, anılan sözleşmenin 7 nci maddesinde ise bu bedele akaryakıt, yol ve köprü geçiş ücretleri, personel giderleri, vergi, resim, harç vs. giderlerin dahil olduğu, KDV’nin ise hariç olduğu hüküm altına alınmıştır. Yine taraflar arasındaki sözleşmenin 10 uncu maddesinde; işin yapılacağı yerin idarenin Edirnekapı, Cebeci ve Cevizli işletmeleri arası olduğu belirtilmiş; sözleşmenin 14.1 inci maddesinde; yüklenicinin sözleşmenin tamamen ifasına kadar vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerde artışa gidilmesi veya yeni malî yükümlülüklerin ihdası gibi nedenlerle fiyat farkı verilmesi talebinde bulunamayacağı, 14.2 nci maddesinde asgari ücretteki artış ile akaryakıtta meydana gelecek fiyat artışlarının belirlenen oranda dikkate alınacağı, 14.3 üncü maddesinde ise bu hususlar haricinde fiyat farkı talep edilemeyeceği düzenlenmiştir. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’nun 10 uncu maddesinde; doğal afetlerin, kanuni grevin, genel salgın hastalıkların, kısmî veya genel seferberlik ilanının ve gerektiğinde Kurum tarafından belirlenecek benzeri diğer hâllerin mücbir sebep sayılabileceği, bu durumların mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi için; yükleniciden kaynaklanan bir kusurdan ileri gelmemiş olmasının, taahhüdün yerine getirilmesine engel nitelikte olmasının, yüklenicinin bu engeli ortadan kaldırmaya gücünün yetmemiş bulunmasının, mücbir sebebin meydana geldiği tarihi izleyen yirmi gün içinde yüklenicinin idareye yazılı olarak bildirimde bulunmasının ve yetkili merciler tarafından belgelendirilmesinin zorunlu olduğu düzenlenmiştir. Davacı şirketin 10.07.2002 tarihinde … merkezli olarak kurulduğu ve ağırlıklı olarak taşımacılık sektöründe faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. 6102 sayılı TTK’nın 18/2 nci maddesi gereğince tacir, her türlü ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek zorundadır. Yavuz Sultan Selim Köprüsünün … trafiğini rahatlatmak amacıyla yapıldığı, kamuoyunun bilgisinde olan bir husus olup köprü trafiğe açıldığında bir kısım araçların zorunlu olarak köprüyü kullanacağı da kamuoyunun bilgisindedir. Öte yandan 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na dayalı olarak çıkartılan Büyükşehir Belediyeleri Koordinasyon Merkezleri Yönetmeliğinin 18 inci maddesi gereğince UKOME; karayolu taşımacılığına ait mevzuat hükümleri saklı kalmak üzere, trafik düzeni ve güvenliği yönünden belediye sınırları içinde ticari amaçla çalıştırılacak yolcu ve yük taşıtları ile motorsuz taşıtların çalışma şekil ve şartları ile bu taşıtların teknik özelliklerini tespit etmek, çalıştırılabileceği yerler ile güzergâhlarını tespit etmek ve sayılarını belirlemek, bunlara izin ve çalışma ruhsatı vermekle görevli ve yetkilidir. Dolayısıyla davacının ticaret şirketi olduğu ve 6102 sayılı TTK’nın 18/2 nci maddesi gereğince basiretli bir iş adamı gibi hareket etme yükümlülüğünün bulunduğu dikkate alındığında, sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsünün açılabileceğini ve ticari araçların bu köprüden geçişine dair UKOME kararı alınabileceğini öngörerek sözleşmenin 14.2 nci maddesi ile taşıma hizmetinin ücretlendirilmesi konusunda gerekli araştırmaları yaparak her türlü tedbiri almakla yükümlüdür. Bu itibarla … ili dahilinde taşıma faaliyetinde bulunan davacı şirketin, Yavuz Sultan Selim Köprüsünün faaliyete geçebileceği ve köprünün faaliyete geçtiği zaman UKOME tarafından ticari araçların yeni köprüye sevk edileceği, dolayısıyla geçiş ücretlerinin değişeceği ve mesafenin uzayacağı hususları öngörülebilecek bir durumdur. Kaldı ki mesafenin uzaması her zaman masrafı artırıcı bir etki de yapmayabilir. Dolayısıyla yapılan her yeni köprünün … trafiğini rahatlatmak için yapıldığının aksi düşünülemeyeceği gibi kamuoyuna köprünün açılacağı tarihin aylar evvelinden ilan edildiği de gözetildiğinde köprünün açılmasının ve güzergahı düzenlemeye yetkili bulunan UKOME’nin ticari araçların yeni köprüye sevk etmesinin "öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenmeyen hal" olarak kabulü mümkün değildir. Bu sebeple sözleşmenin yapılması sırasında öngörülmeyen ve öngörülmesi beklenemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığı ve işlem temelinin çökmüş olduğu kabul edilemez. Öte yandan taraflar arasındaki sözleşmenin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, davacı şirketin Yavuz Sultan Selim Köprüsünü 26.08.2016 tarihinden itibaren UKOME kararı gereğince kullanmaya başladığı, eldeki davanın ise 14.02.2017 tarihinde açıldığı, davanın açıldığı tarihe kadar davacı şirketin davalı idareye hiçbir başvurusu olmadığı gibi 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’nun 10 uncu maddesinde belirtilen yirmi gün içerisinde de idareye başvurusunun bulunmadığı ve ayrıca ihtirazi kayıt ileri sürmeden faaliyetine devam ettiği gözetildiğinde davacı şirketin sözleşmenin sona ermesine yakın eldeki davayı açması, TMK’nın 2 nci maddesi gereğince dürüstlük kuralına da aykırılık teşkil etmektedir. Yukarıda açıklanan nedenlerle davanın reddine dair direnme kararının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılamıyorum. "K A R Ş I O Y " Dava, aşırı ifa güçlüğü iddiasına dayalı olarak 6098 sayılı TBK’nın 138 inci maddesi gereğince taşıma sözleşmesinin yeni koşullara uyarlanması istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince; … Boğazına üçüncü köprü olarak Yavuz Sultan Selim Köprüsünün inşa edilip hizmete açıldığı, 19.08.2016 tarihli ve 2016/5-1 sayılı UKOME kararı gereğince 1 inci sınıf araçlar haricindeki diğer araçların bu köprüden geçişlerinin mecburi hâle getirildiği, bu düzenlemenin hem daha uzun mesafe ve hem de geçiş ücretleri nedeniyle maliyetleri artırdığı, ihale dökümanlarını hazırlarken öngörülmesi gereken bu hususun öngörülmediğinin anlaşıldığı, bu durumun ticari hayatın akışı içerisinde davacı yanın ifa güçlüğüne girmesine sebep olacağının muhakkak olduğu gerekçesiyle, davanın kabulü ile sözleşmenin 14.2 nci maddesine davacının talep ettiği hususun eklenmesine karar verilmiştir. Davalı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince; davacının yüklenici olduğu sözleşmenin 29.04.2016 tarihinde imzalandığı, köprünün ise 26.08.2016 tarihinde trafiğe açıldığı, tacir olan davacının basiretli bir iş adamı gibi hareket etmek zorunda olduğu, sözleşmenin imzalandığı sırada sözleşmenin 14.2 nci maddesi ile taşıma hizmetinin ücretlendirilmesi konusunda gerekli araştırmaları yaparak her türlü tedbiri almakla yükümlü bulunduğu, köprü trafiğe açıldığında bir kısım araçların zorunlu olarak köprüyü kullanacağının kamuoyunun bilgisinde olduğu, bu sebeple koşulları oluşmayan talebin reddi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle; davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince; sözleşmenin imzalandığı sırada Yavuz Sultan Selim Köprüsünün yakın bir zamanda açılabileceği öngörülebilecek bir husus olduğu, ancak köprü açıldıktan sonra idare tarafından bir kısım araçlara yeni köprüden geçme mecburiyeti getirileceği ile açılan yeni köprü ve otoyol fiyatlarının ne olacağı hususlarının önceden davacı tarafından bilinmesinin beklenemeyeceği, bu nedenle ilke olarak dava konusu olayda sözleşmenin yapılması sırasında öngörülemeyen olağanüstü bir durumun sonradan ortaya çıktığının ve buna bağlı olarak TBK'nın 138 inci maddesinde öngörülen uyarlamanın ilk koşulunun gerçekleştiği kabul edilerek, uyarlamanın diğer koşullarının mevcut olup olmadığı araştırılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğinden bahisle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince önceki gerekçeye ek olarak; güzergahı düzenlemeye yetkili bulunan UKOME’nin ticari araçları yeni köprüye sevk etmesi kararının "öngörülemeyen veya öngörülmesi beklenmeyen hâl" olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesiyle, direnme kararı verilerek önceki hüküm kurulmuştur. Direnme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Kurulmuş bir sözleşmede sonradan ortaya çıkan bazı olgular nedeniyle değişiklik yapılabilmesi, bugün çağdaş tüm hukuk sistemlerinde kabul edilen, beklenmeyen hâl (emprevizyon) veya clausula rebus sic stantibus kuramının koşullarının gerçekleşmiş olması hâlinde mümkün görülmektedir. Bu kuramın, borçlunun şartları ne olursa olsun mutlaka akde sadık kalmasını zorunlu gören ahde vefa veya pacta sunt servanda kuramını sınırlamak için konulduğu benimsenmektedir. Beklenmeyen hâl kuramı, şöyle açıklanmaktadır: Akit yapıldığı sırada mevcut bulunan şartlar önemli surette değişmişse taraflar akitle bağlı olmamalıdır. Buna “clausula rebus sic stantibus” (beklenmeyen hâl şartı) denmektedir. Öğretide, emprevizyon teorisi olarak adlandırılan bu görüşte; sözleşmenin, yapıldığı andaki durumun değişmeyeceği şeklindeki bir zımni kabul ile yapıldığı, aynen uygulanmasının taraflarca bu zımni şarta bağlı tutulduğu varsayılmaktadır. Türk hukukunda, hem clausula rebus sic stantibus ilkesi, hem de işlem temelinin çökmesi kuramı uygulanmak suretiyle, uyarlanma davalarının görülebilir olduğu benimsenmiş ise de işlem temelinin çökmesi kavramının uygulanabilmesi için, sonradan meydana gelen değişikliklerin önceden teşhis ve tahmin edilememiş olması gerekir. Nitekim bu hususu yasal düzenlemeye kavuşturan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Aşırı İfa Güçlüğü” başlıklı 138 inci maddesinde; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir. İşlem temelinin çökmesi ilkesinin somut olaya ne şekilde uygulanacağı hususu da irdelenmelidir. Yukarıda anıldığı gibi, uyarlama kurallarının uygulanması için öngörülmez bir dış olayın meydana gelmesi gerekir. Diğer taraftan, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır: a) Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. b) Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır. c) Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. d)Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Açıklanan bu ilkelere, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2015/5741 Esas, 2019/7695 Karar sayılı ilamında da yer verilmiştir. Bu aşamada mücbir sebep (olağanüstü durum) ve beklenmeyen hâl kavramları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Mevzuatımızda mücbir sebebi ve beklenmeyen hâli açıklayan yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Yargıtay içtihatlarında mücbir sebep; sözleşmenin yapıldığı sırada önceden dikkate alınması ve önüne geçilmesi imkânsız olan ve dış etkilerden kaynaklanan olaylar olarak tarif edilmiştir. Anılan bu kavramlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2015/10-2682 Esas, 2019/986 Karar sayılı ilamında şu şekilde açıklanmıştır: “İlliyet bağını kesen nedenler arasında gösterilen mücbir sebep sorumlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, borcun ihlâline mutlak olarak kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Mücbir sebep çoğunlukla yıldırım düşmesi, kasırga, deprem, gibi bir doğa olayı olabileceği gibi bazen savaş, ihtilal, isyan gibi beşeri ya da sosyal bir olay, hatta ithal yasağı, kamulaştırma gibi hukuki bir olay da olabilir (Eren, F.; Sorumluluk Hukuku Açısından Uygun İlliyet Bağı Teorisi, Ankara 1975, s. 177; Tandoğan, s. 464; Kurt, L. M.; Borçlunun Sorumlu Olmadığı Sonraki İmkansızlık, Ankara 2016, s. 195). Beklenmeyen hâl ise sorumlu şahsın irade veya davranışından bağımsız olarak, herkese ödev yükleyen genel bir davranış kuralının veya sözleşmeden doğan bir borcun kusurundan kaynaklanmayan bir nedenle kaçınılmaz surette ihlal edilmesine neden olan olaylardır (Eren, s. 139; Tandoğan, s. 461; Kurt, s. 191). Öğretide beklenmeyen hâl kavramı tesadüfe bağlı hâl, umulmayan hâl, kaza, kazara, fevkalade hâl olarak da adlandırılmaktadır (Gözübüyük, A. P.; Mücbir Sebepler ve Beklenmeyen Hâller, Ankara 1957, s. 13). Fırtına, kar, dolu, genel grev, makinedeki teknik arızalar vb. nedenlerle borcun yerine getirilememesi hâlinde beklenmeyen hâlin varlığı ortaya çıkabilecektir.” Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; uyuşmazlık, davacı şirketin araçlarının da dahil olduğu taşıma işi yapan araçlara, UKOME kararıyla Yavuz Sultan Selim Köprüsünden geçiş mecburiyeti getirilmesinin, sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere, … Boğazı üzerinde bulunan iki köprünün özellikle günün belirli saatlerinde yaşanan aşırı yoğunluk nedeniyle tam anlamıyla işlevini yerine getiremediği düşünülerek Boğaza üçüncü bir köprünün yapılması 2000'li yıllardan itibaren dile getirilmeye başlanmış, bunun sonucu olarak yap işlet devret modeliyle üçüncü bir köprünün yapılması planlanmış, bu doğrultuda ihalesi yapılan köprü, 29.05.2013 tarihinde gerçekleşen temel atma töreninde Yavuz Sultan Selim Köprüsü olarak adlandırılmış ve 26.08.2016 tarihinde resmî törenle hizmete açılmıştır. Şu durumda; … ilinin gerek yaşanan nüfus yoğunluğu, gerekse ekonominin can damarı olması nedeniyle, … Boğazında mevcut bulunan iki köprünün işlevini tam olarak yerine getirememesi nedeniyle, yeni yollar açılarak ulaşım ve ticaret trafiğinin kolaylaştırılması amacıyla yapılması kararlaştırılan ve yap işlet devret modeliyle inşa edilen köprüden, …’da ticari faaliyette kullanılan araçların geçeceği ve geçiş yapılacak araçlardan, diğer iki köprüden alınan geçiş ücretinden daha fazla ücret alınacağı, tüm kamuoyu tarafından bilinen bir gerçektir. 6102 sayılı TTK’nın 18/2 nci maddesi uyarınca tacir olması nedeniyle basiretli davranmakla yükümlü olan davacı şirketin, sözleşmenin yapıldığı sırada inşası devam eden köprünün hizmete açılması ve UKOME kararıyla bu köprüden yüksek ücret ödemek suretiyle araçlarının geçişine karar verilmesinin “öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum” olduğu iddiasının yerinde olmadığı, dolayısıyla imzaladığı sözleşme hükümlerine uymakla yükümlü olduğu yönündeki Bölge Adliye Mahkemesince verilen direnme kararı, usul ve kanuna uygundur. Yukarıda açıklanan nedenlerle, 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi uyarınca temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar verilmesi kanaatıyla sayın çoğunluğun görüşe iştirak edilmemiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2023/2580, K. 2024/792Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2023/2580 E.  ,  2024/792 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/2182 E., 2022/1688 K. Taraflar arasındaki kira bedelinin tespiti, kira alacağı ve sözleşmenin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, bozmaya uyan Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin 12.11.1972 tarihli protokol ile dava konusu hizmet binasını davalı PTT A.Ş.ye aylık 100,00 TL kira bedeli ile 49 yıllığına kiraladığını, davalının kira sözleşmesinin başlangıcı olan 1972 yılından bu yana hiç ödeme yapmadığını, davalının kira bedellerini yatırmayarak akde aykırı davrandığını ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, 2.000,00 TL belirsiz kira alacağının dava tarihinden itibaren geriye doğru 5 yıllık yasal faizi ile tahsiline, 12.11.1972 tarihli protokolün akde aykırılık nedeniyle iptaline, dava tarihi itibari ile aylık kira bedelinin belirlenmesine, belirlenen aylık kira bedelinden geriye doğru beş yıllık kira bedelinin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı PTT A.Ş. vekili; dava konusu santral binasının Türk Telekom A.Ş. ye ait olup davanın da bu şirkete yönlendirilmesi gerektiğini, dava konusu kira bedelinin zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 2. Birinci bozmadan sonra davaya dahil edilen davalı …Ş. vekili; davanın zamanaşımına uğradığını, dava konusu taşınmazın protokol ile müvekkili uhdesinde kalmış olmakla beraber müvekkili ile PTT A.Ş. tarafından ortak kullanıldığını, geriye doğru olarak kira uyarlaması talep edilemeyeceği, uyarlama koşullarının oluşmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemece verilen 12.06.2014 tarihli ve 2014/291 E., 2014/850 K. sayılı kararla; davalı PTT A.Ş.'nin taraf sıfatı bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Birinci Bozma Kararı 1. Mahkeme kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 08.12.2014 tarihli ve 2014/10190 E., 2014/13627 K. sayılı ilamıyla; davada dayanılan 12.11.1972 tarihli sözleşmenin, Balıkesir Küçük Sanayi Sitesi ile Balıkesir PTT Bölge Baş Müdürlüğü arasında düzenlendiği, 13.07.1953 tarihli ve 6145 sayılı Kanunla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi’nin (PTT), 4000 sayılı Kanunla … ve T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü (Pİ) şeklinde yeniden yapılandırıldığı, 4502 sayılı Kanunla "T.C.Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü (Pİ)" ibarelerinin "T.C.Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü (PTT)" olarak değiştirildiği, 6475 sayılı Kanunla Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi kurulduğu, Mahkemece dava konusu taşınmazın Türk Telekom A.Ş. 'ye devredildiği, bu nedenle davanın Türk Telekom A.Ş.ye yöneltilmesi gerektiği belirtilerek davanın reddine karar verilmiş ise de dava konusu taşınmazı Türk Telekom A.Ş.nin mi yoksa Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi'nin mi kullandığının dosya kapsamından anlaşılamadığı, bu nedenle Mahkemece; öncelikle dava konusu taşınmazı hangi kurumun kullandığının açıkça tespit edilmesi, her iki kurumun da dava konusu sözleşmede kiracı sıfatı bulunan PTT Genel Müdürlüğünün yapılandırılması sonucu oluştuğu gözetilerek husumetin doğru kuruma yöneltilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazıyı şekilde eksik inceleme ile karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle, Mahkeme kararı bozulmuştur. B. İkinci Bozma Kararı 1. Bozmaya uyan Mahkemece verilen 17.11.2016 tarihli ve 2015/442 E., 2016/1934 K sayılı kararla; kiracılık ilişkisinin PTT A.Ş. tarafından Türk Telekom A.Ş.ne devredildiği gerekçesiyle, PTT A.Ş. hakkında açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, akde aykırılıktan dolayı açılan sözleşmenin iptali davasının koşulları oluşmadığından reddine, kira tespitinin ileriye yönelik yapılabileceği göz önüne alınarak 2.000,00 TL kira alacağı davasının reddine, kira bedelinin aylık 2.500,00 TL olarak tespitine karar verilmiş; karar, davacı ve dahili davalı … Telekom A.Ş. tarafından temyiz edilmiştir. 2. Dairece verilen 04.06.2018 tarihli ve 2017/11362 E., 2018/6297 K. sayılı ilamla; davacının ve davalı … Telekom A.Ş. nin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikte sonra, davalı PTT A.Ş. hakkında açılan davanın husumetten reddine karar verilmesinin doğru olmadığı, davacının ödenmeyen kira alacağı isteminin davalıların kullandıkları alanla orantılı olarak değerlendirilerek sonuca göre karar verilmesi gerektiği, dava konusu kiralanana ilişkin 12.11.1972 tarihli protokolde kira artış şartı bulunmadığından uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığı açısından değerlendirme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, Mahkemece kira bedelinin tespiti usulüne göre inceleme ve değerlendirme yapılarak yazılı şekilde karar verilmesinin de doğru olmadığı gerekçesiyle, Mahkeme kararı bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Bozmaya uyan Mahkemenin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; işlem temelinin çöktüğü, sözleşmedeki çıkar dengesinin katlanılamayacak derecede davacı aleyhine bozulup sözleşmedeki intibak hükmünün yetersiz kaldığının davacı tarafından ispatlanamadığı, uyarlama koşullarının oluşmadığı, dava konusu kiralanana ilişkin 12.11.1972 tarihli protokolde kira artış şartının bulunmadığı, taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedelinin bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirleneceği, belirtilen şartlara uygun olarak alınan hüküm kurmaya ve denetime elverişli bilirkişi raporlarına göre tespit edilen kira bedeli ve alacak miktarının taşınmazın kullanım alanlarının da dikkate alınarak belirlendiği gerekçesiyle; davanın kısmen kabulüne, taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinden doğan 119.538,00 TL alacağın dava tarihi olan 21.02.2014 tarihinden itibaren başlatılacak yasal faizi ile davalıların kullanım alanlarına göre %87,62 lik kısmının davalı … Telekom A.Ş.den alınarak davacıya verilmesine, %12,38' lik kısmının davalı PTT A.Ş.den alınarak davacıya verilmesine, davacının sözleşmenin uyarlanması talebinin koşulları oluşmadığından reddine, davacının akde aykırılık nedeni ile kira sözleşmesinin feshi talebinin feragat nedeni ile reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuran Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı vekili; davalıların kira bedeli ödemediğini, davalıların bu davranışlarının dürüst davranma ve iyi niyet hükümleriyle bağdaşmadığını, uyarlama koşullarının oluştuğunu, bu kadar uzun zaman dilimi içerisinde ekonomik krizlerin ortaya çıkması, enflasyonun yıllar içinde defalarca ve büyük bir hızla artış göstermesi, darbeler, salgın hastalık gibi olayların yaşanması, taraflar arasındaki protokolde kira artış oranının bulunmaması ve bunlara ilaveten davalıların, kiralananı 50 yıldır bedel ödemeden kullanıyor olması da nazara alındığında işlem temelinin çöktüğü ve uyarlama yapılması gerektiği açık olduğunu ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. 2. Davalı … Telekomünikosyon A.Ş. vekili; kira sözleşmesinin kurulması sırasında tarafların örtüşen iradeleriyle sözleşme süresinin 49 yıl olarak belirlendiğini ve protokole kira artış şartı koyulmadığını, müvekkilinin sözleşmenin kurulmasından itibaren edimini yerine getirdiğini, hem talep tarihine bakılmaksızın 2014 yılı için kira tespiti yapılması, hem de bu tespitin geriye dönük kira talepleri bakımından uygulanmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasını talep etmiştir. 3. Davalı PTT A.Ş. vekili; Türk Telekom AŞ. ile yapılan protokol gereği dava konusu taşınmazın tüm giderlerinin Türk Telekom İl Müdürlüğünce karşılanacağını, müvekkilinin kira bedelinden sorumlu tutulmasının hukuka aykırı olduğunu, Mahkeme tarafından hem kira bedelinin belirlenmesi hem de geçmişe dönük olarak kira bedelinin hüküm altına alınmasının doğru olmadığını, 12.11.1972 tarihli protokol 49 yıl geçerli olmak üzere kurulduğu gibi protokolde kira artış şartının bulunmadığını, davacının basiretli bir tacir olarak öngörmesi gereken, 49 yıl gibi uzun bir sürede gerçekleşebilecek rizikoların tamamını üstlenerek uzun süreli kira sözleşmesi düzenlediğini ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, kira bedelinin uyarlanması ve kira alacağı istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 4221 sayılı Türk medeni kanunu'nun (4221 sayılı Kanun) 2-4. maddeleri, 2.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 138 inci maddesi, 3.6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair kanun geçici 2 nci madde. 3.Değerlendirme 1. Dosyadaki yazılara ve daha önceki bozma ilamlarının kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olan kısımlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine imkan bulunmadığı anlaşılmakla; tarafların sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. Hukukumuzda 6098 sayılı TBK 'nun yürürlüğe girmesinden önceki dönemde (01.07.2012 tarihi öncesinde) özellikle konut ve çatılı iş yeri kiralarında sözleşmenin kurulduğu andaki ekonomik koşullarda yaşanacak değişimler nedeniyle kısa süreli kiralarda kira süresinin bitimi sonrası kira dönemlerinde geçerli olacak kiranın belirlenmesi (tespiti), uzun süreli kira ilişkilerinde ise kiraların değişen olağanüstü ekonomik koşullar nedeniyle düşük kalmasına bağlı olarak uyarlanmasına ilişkin mevzuatta özel bir düzenleme bulunmadığından Yargıtay kararları ile kısa süreli kirada süre bitimi sonrası yeni dönem kirasının belirlenmesi için kira tespit davası, uzun süreli kirada ise uyarlama davası açılması yolu ile yeni dönem kiraların belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Kira tespitinde 18.11.1964 T. 2/4 E.,K. Sayılı ve 21.11.1966 T. 19/10 E.,K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı ile, belirli süreli kira sözleşmelerinin uzayan kira dönemi için kira bedellerinin belirlenmesinde esas yönünden mahkemelerce dikkate alınacak kriterler ve dava açılmasında uyulacak usul kuralları belirlenmiş, 21.11.1966 T. 19/10 E.K. Sayılı YİBK ile ise kira tespit davası açılması halinde hangi dönemden itibaren tespitin istenebileceği hususu karara bağlanmış, 12.11.1979 T. 79/1 E.K sayılı YİBK ile mahkeme kararı ile tespit edilen kira farkı alacağının kiracıdan istenebilmesi için mahkeme kararının kesinleşmesi gerektiği hususları kabul edilmiştir. Uzun süreli kiralar bakımından sözleşmenin kurulması sırasındaki mevcut koşulların ilerleyen dönemde bir taraf aleyhine olacak şekilde taraflarca öngörülmeyen ve önlenemeyen sebeplerle değişmesi nedeniyle kira bedelinin çok düşük kaldığı durumda uyarlama ile günün hal ve şartlarına uygun hale getirilmesinde uyarlama yapılması Yargıtay kararlarıyla kabul edilerek ilkeleri belirlenmiştir. Sözleşme hukukunda temel ilke sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) olup sözleşme serbestliği ilkesi geçerlidir. Bu ilkelere göre ise sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Başka bir ifade ile, sözleşme koşulları taraflar için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan ortaya çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge, sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki oluşur ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak, adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (TMK Md. 4,2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır. Hukukta bu zıtlık (Clausula Rebüs Sic Stantibus-Beklenmiyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmıştır. Değişen bu koşullar karşısında TMK 2 nci maddesinden yararlanılarak sözleşmenin yeniden düzenlenmesi gerekir. Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi, sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir. İki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde başlangıçta mevcut olan edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişmeler yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçleştirmesi durumunda “işlem temelinin çökmesi ” gündeme gelir. İşte bu bağlamda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar. Sözleşmenin yeni durumlara uyarlanması yapılırken önce sözleşmede, daha sonra kanunda bu hususta intibak hükümlerinin bulunup bulunmadığına bakılır. Sözleşmede ve kanunda hüküm bulunmadığı taktirde sözleşmenin değişen hal ve şartlara uydurulmasının gerekip gerekmeyeceği incelenir. Bazen de sözleşmede olumlu ve olumsuz intibak kaydı bulunmakla beraber, bu kayda dayanılarak sözleşmenin kayıtla birlikte aynen uygulanmasını talep etmek TMK.m.2/2 hükmü anlamında hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebilir. Böyle bir durumda sözleşmedeki intibak kaydına rağmen edimler arasında aşırı bir nispetsizlik çıkmışsa uyarlama yine yapılmalıdır. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar kanunu öncesinde aşırı ifa güçlüğüne dayalı olarak işlem temelinin çöküşüne ilişkin uyuşmazlıkların giderilmesinde kaynak olan 138. Maddesine benzer bir düzenleme 818 sayılı borçlar kanununda bulunmadığından Yargıtay tarafından yukarıda açıklanan uyarlama kurumu TMK m.2-4 maddelerinden yararlanılarak oluşturulmuştur. Sözleşmeye uyarlama yoluyla müdahale için, gerekli olan esaslara gelince;Sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan olaylar olağanüstü ve objektif nitelikte olmalıdır. Değişen hal ve şartlar taraflar bakımından önceden öngörülebilir, beklenebilir, olağan ve hesaba katılabilir nitelikte olmamalı veya olaylar, öngörülebilir olmakla beraber bunların sözleşmeye etkileri kapsam ve biçim bakımından bu derece tahmin edilmemelidir. (Bkz. Doç.Dr. İbrahim Kaplan Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi Ankara-1987 Sh. 152.- vd; Hatemi/ SEROZAN/ Argacı Borçlar Hukuku Özel Bölüm 1992 sh., 186 vd). 3. 6098 sayılı Kanun'un yasalaştırılması sırasında aşırı ifa güçlüğüne dayalı sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması genel bir düzenleme olarak TBK 'nun 138 inci maddesinde “Aşırı İfa Güçlüğü” madde başlığı altında düzenlemiş ve “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu maddenin gerekçesinde de; “Bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, "işlem temelinin çökmesi"ne ilişkindir. İmkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, Türk Medenî Kanunu’nun 2 nci maddesinde öngörülen dürüstlük kurallarıdır. Ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır. Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır. Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Maddeye göre, uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Bunun mümkün olmaması hâlinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır.” denilerek TBK öncesi Yargıtay uygulamasında kabul edilen uyarlama davası yasa maddesi haline getirilmiştir. Kira sözleşmesinde 6098 sayılı TBK öncesinde 818 sayılı Borçlar Kanunun kira hükümleriyle 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun temel mevzuat olarak uygulanmıştır. Yeni TBK 'da bu her iki kanun tek metin olarak birleştirilerek önceki dönemdeki Yargıtay içtihatlarının bir kısmı kanun metni haline getirilmiştir. TBK düzenlemesinde konut ve çatılı iş yeri kira sözleşmesinin sürekli borç doğuran sözleşme olma niteliği dikkate alınarak mevcut koşulların daha sonradan taraflardan biri aleyhine edimin ifasını güçleştirecek şekilde değişmesi halinde kira bedelinin değişen koşullara göre tespiti ile uyarlanmasında esas belirleyici unsur olan kısa süreli , uzun süreli ve belirsiz süreli kiralama ayrım kaldırılarak ilk yıl sonrasındaki yenilenen kira dönemlerinde taraflar arasında geçerli olacak kiranın belirlenmesinin usulü TBK m.345, esası ise TBK m.344 ile düzenlenmiştir. TBK 'nun 344/1 maddesinde ilk yıl sonrası dört kira dönemi için sözleşme taraflarının yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaların bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerli olacağı ve bu kuralın bir yıl ve bir yıldan uzun süreli kira sözleşmelerine de uygulanacağı düzenlenmiştir. Taraflarca kira artış oranına ilişkin bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmeleri için yeni kira yılında uygulanacak kira bedelinin ise hakim tarafından ortalama TÜFE değişim oranı , kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirleneceği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemeyle artık ilk yıl sonrası yeni dönem kiraların belirlenmesinde kısa süreli kiralarda " tespit davası ", üç ve daha uzun süreli kiralar içinse "uyarlama" davasının açılması gerektiğine ilişkin Yargıtay İçtihatlarının uygulama kabiliyeti kalmamıştır. Kira sözleşme süresinin kısa veya uzun süreli veya belirsiz süreli olmasının bu yeni düzenlemeye (TBK hükümlerine) göre kira belirlemesinde aralarında bir fark kalmamış olup sözleşmenin kurulması sonrasında ekonomik faktörlerdeki olumlu veya olumsuz değişiklikler ile rayiç kira artışları ve kiralananın durumuna ilişkin müspet veya menfi değişimlerin açılacak kira belirleme talepli davada değerlendirileceği TBK m.344 düzenlemesinde belirtilmiştir. Bu hüküm özel bir uyarlama hükmü niteliğinde olup yeni dönemde fiyat artışlarına bağlı enflasyon, fiyat endeksindeki artışlar, paranın satın alma gücünde meydana gelen değişimleri de kapsamına aldığından bu sebeplerin varlığı halinde kiranın belirlenmesinde genel uyarlama hükmü olan TBK m. 138 değil daha özel bir düzenleme olan 344 üncü maddesinin uygulanması gerekir. 6098 sayılı Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak TBK'nın bir kısım hükümlerinin yürürlüğü 6217 sayılı kanun ile 8 yıl süre ile ertelenmiştir. 6217 Sayılı Yasa'nın geçici 2 nci maddesinde değişiklik yapan 6353 Sayılı Yasa'nın 53 üncü maddesine göre kiracının Türk ticaret kanununda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu iş yeri kiralarında 6098 sayılı kanunun 323, 325, 331, 340, 343, 344, 346 ve 354'ncü maddelerinin 01.07.2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanamayacağı, bu halde kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesi hükümlerinin tatbik olunacağı, kira sözleşmelerinde bu konulara ilişkin hüküm olmayan hallerde mülga Borçlar kanunu hükümlerinin uygulanacağı aynı düzenlemede belirtilmiştir. Davaya konu 12.11.1972 tarihli kira sözleşmesi 49 yıl süreli olup kiralanan iş yeri, kiracısı tacir niteliğinde olup özel hukuk tüzel kişisi olmakla bu kira ilişkisinde kira bedelinin değişen koşullar nedeniyle dava tarihi itibariyle uyarlanarak yeniden belirlenmesinde 6098 sayılı TBK m.344 dava tarihi itibariyle erteli durumda olduğundan uygulanmaz. 6217 sayılı kanunun geçici 2 nci maddesine göre uyuşmazlık sözleşme hükümleriyle 6098 sayılı TBK öncesi yürürlükte olan 818 sayılı BK ile 6570 sayılı kanun ve yerleşik Yargıtay kararları na göre uyuşmazlık çözülmelidir. 4. Dava konusu kiralanana ilişkin bu sözleşme 12.11.1972 tarihli ve 49 yıl süreli olmakla TBK öncesi Yargıtay kararlarına göre uzun süreli kira sözleşmesi kabul edilmeli, uyuşmazlıkta dava tarihi itibariyle önceki mevzuat ve ilgili Yargıtay emsal kararlarına göre uyuşmazlık çözülmelidir. Bu sözleşmede ilk yıl sonrasındaki kira dönemleri için artış şartı kararlaştırılmamıştır. Uzun süreli kira sözleşmelerinde başlangıçta kararlaştırılan edimler arasındaki dengenin daha sonradan değişen koşullar nedeniyle aşırı bozulması ve sözleşmenin taraflar açısından çekilmez hale gelmesi durumunda sözleşmedeki mevcut kira parasının günün ekonomik koşullarına uyarlanması için her zaman uyarlama davası açılabilir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda; uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığının yeteri kadar irdelenmediği görülmektedir. O halde Mahkemece yapılacak iş; az yukarıda açıklanan uyarlama davalarında uygulanması gereken kurallar, belirtildiği şekilde tek tek ortaya konulmalı ve konularında uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan, sözleşmenin kurulması anındaki ve dava tarihindeki tüm bu veriler, kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu, bölgedeki kira parasını da etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticaret değişiklikleri, emsal kira paraları, vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar, döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar ile ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı araştırılıp değerlendirilmek suretiyle bir rapor alınmalı ve hasıl olacak sonucuna göre dava tarihi itibariyle sözleşmedeki kira parasının uyarlanmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 5. Bundan ayrı dava konusu 12.11.1972 tarihli, 49 yıl süreli protokolde, kira bedeli aylık 100 TL olarak belirlenmiş olup yukarıda da belirtildiği üzere artış şartı bulunmamaktadır. Davacı, belirlenen kira bedelinden geriye doğru beş yıllık kira bedelinin tahsilini talep etmiş; Mahkemece, dava tarihi itibariyle kiralananın kira bedeli 2.500,00 TL olarak kabul edilerek geriye doğru endekse göre hesaplanan 5 yıllık kira bedelinin tahsiline karar verilmiştir. Sözleşmede artış şartı olmadığına göre, Mahkemece; kira bedelinin tespiti ve uyarlama sonucu yeni kira bedelini belirlenmediği takdirde, sözleşme yazılı kira bedelinin dışında geçmişe dönük olarak başka bir kira bedeli esas alınarak kira alacağına hükmedilebilmesi mümkün değildir. Dava yoluyla kira bedelinin belirlenmesi halinde ise, kira bedelinin tespitine veya uyarlamaya ilişkin hükümler kesinleşmedikçe alacak talebine konu edilemeyeceği gibi geriye etkili sonuç doğurmayacağından yazılı şekilde uyarlanan yeni kira bedeli üzerinden alacağa hükmedilmesi de doğru görülmemiş olup sözleşmedeki kira bedelinin ödemesi yapılmadığı durumda ancak bu bedele hükmedilmesi gerekeceğinden bu yönden de hükmün bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Tarafların sair temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Temyiz olunan Mahkeme kararının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 inci maddesi uyarınca taraflar yararına BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 6100 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 3 üncü madde atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Kanun'un 440 ıncı maddesi uyarınca karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Savaş, ağır ekonomik krizler, aşırı enflasyon ve devalüasyon edim dengesini bozan olağanüstü durumlara örnek teşkil eder. Enflasyonist dönemlerde döviz kurlarındaki artışların kural olarak öngörülebilir nitelikte olduğu kabul edilmekle birlikte, somut olayın özelliklerine ve edim dengesindeki değişimlere göre aşırı ifa güçlüğü şartları değerlendirilebilir. Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesi yabancı para borçlarında da açıkça uygulanır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2013/11750, K. 2014/1317Kaynağı aç
13. Hukuk Dairesi         2013/11750 E.  ,  2014/1317 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Uşak 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi sıfatıyla) TARİHİ : 23/10/2012 NUMARASI : 2011/378-2012/296 Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, davalı bankadan 18.09.2008 tarihinde 3.791.291,00 Japon Yeni (JPY) tutarında 46.325,78 TL, 72 ay vadeli konut kredisi kullandığını, kredinin geri ödemesinin 20.10.2008 tarihinde başlayıp aylık 62.618,00 JPY ödemeli olduğunu, kredinin alındığı tarihte 100 JPY 1,22 TL ederken davanın açıldığı 30.12.2011 tarihi itibariyle 100 JYP'nin 2,46TLye ulaştığını, satın aldığı evin değerinde hiçbir artış olmamışken, geri ödeme miktarının yaklaşık 47.000,00 TL arttığını, edimler arasındaki dengenin haksız ve aşırı bozulmuş olması dikkate alınarak sözleşmenin uyarlanmasına, aylık ödemelerin ilk taksit tarihi olan 20.10.2008 tarihindeki Türk Lirası karşılığına çekilmesini ve bu miktara sabitlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı, davanın üç yıl sonra açıldığını, uyarlama şartlarının bulunmadığını belirterek, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece davanın kabulüne aylık ödemelerin 1.045,12 TL'de sabitlenmek suretiyle sözleşmenin uyarlanmasına, kredinin kullanıldığı tarihten itibaren aylık 1.045,12 TL üzerinde yaptığı ödemelerin 75.248,64 TL borcundan mahsubuna karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Dava; davacının kullandığı Japon Yenine endeksli konut kredisinin kurda meydana gelen artış nedeniyle sözleşmenin yeni hal ve şartlara uyarlanması talebine ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık ise, Yen’e endeksli kredinin geri ödemelerinde JPY-TL paritesinde sonradan ortaya çıkan artış nedeniyle sözleşmeye müdahale edilmesi gerekip gerekmediği noktasındadır. Her sözleşme, ifa edilmek amacıyla kurulur. Sözleşmeye bağlılık ilkesi sözleşme hukukuna egemen olan temel kural olmasına karşın; karşılıklı taahhütleri içeren sözleşmelerde, akdin kurulduğu andaki karşılıklı edimler arasında var olan denge, sonradan şartların öngörülemez ve olağanüstü değişmesiyle taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede, büyük ölçüde 2013/11750-2014/1317 bozulabilir. “sosyal felaket” boyutuna erişmiş bir olağanüstü durumun uyarlanmayı gerektirdiğinde sorun yoktur. Yani genel nitelikte olan topumun büyük bir kısmını etkileyen yeni bir durumun çıkması olağanüstü hal olarak nitelenebilecek buna bağlı olarak uyarlama istenebilecektir. (Y..A../Ö.. TBK Özel Hükümler Beta Y.,9.b., İst. 2014 s.554) Edimler arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere, harp, ekonomik krizler, aşırı enflasyon, devalüasyon örnek olarak gösterilebilir. Bu durumda tarafların artık o akitle bağlı tutulmasının adaletsizliğe yol açacağı ve sözleşmeye M.K. 2. maddesindeki dürüstlük kuralının bir gereği olarak hakimin müdahalesinin istenebileceği doktrinde ve uygulamada benimsenmiştir. 01.08.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 138. maddesiyle sözleşmelerin uyarlanmasının yasal dayanağı oluşturulmuştur. 6101 sayılı Yürürlük Yasasının 7 m. delaletiyle aşırı ifa güçlüğüne ilişkin m.138 in eldeki davaya uygulanacağı şüphesizdir. Sözleşme şartlarının önemli surette değişmesi ve artık tarafların sözleşme ile bağlı olmaması gerektiği hususunu her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Hemen belirtilmelidir ki; hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde vefa-pacta sund servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir.Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalı ve hükümlerine riayet olunmalıdır. Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Yine belirtelim ki, sözleşme serbestliği ilkesi tarafların birbirleri karşısında eşit hak sahibi olarak bulunmalarını gerektirir. Her sözleşme, şartlar ne olursa olsun ifa edilmek amacıyla kurulduğuna göre sözleşme kurulduktan sonra meydana gelen hal ve şartlar, kural olarak edimin ifasını etkilememelidir. “Sözleşmenin kuruluşunda irade serbestisi ilkesi gereğince tarafların sözleşmeyi değiştirmeden aynen uymaları gerektiği görüşü doktrinde de benimsenmektedir. “…irade serbestisi ilkesi de tarafların sözleşmeyi değiştirmeden aynen uygulamalarını gerektirir. Taraflar bu ilkenin hem faydalarından yararlanmalı, hem de mahzurlarına katlanmalıdır. Bu nedenle sözleşme yapıldıktan sonra şartlar değişse bile, yine sözleşme yapıldığı haliyle uygulanmalıdır” (Doç.Dr.İbrahim Kaplan-Hakimin sözleşmeye müdahalesi s.ll4) Gerçekten de sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ülkemizde 1994 ve 2000 yıllarında yaşanan ekonomik krizlerden sonra yabancı para kurlarındaki değişkenlik herkesçe bilinir ve öngörülebilir bir hale gelmiştir. Esasen ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu ve bu bağlamda dövizle borçlanmanın risk taşıdığı da toplumun büyük çoğunluğu tarafından bilinen bir olgudur. Ortalama bir tüketici için kurdaki dalgalanma öngörülemez değildir. Türkiye’de belli aralıklarla milli paranın döviz karşısında değer kaybettiği, son 10 yılda en çok kullanılan Dolar ve Euro karşısında toplumun tüm kesimlerinin katlanamayacağı bir devalüasyon yaşanmadığı kabul edilmekte olup diğer ülkelerde dahi döviz paritelerinin günlük değiştiği de keza herkesçe 2013/11750-2014/1317 bilinmektedir. Kaldı ki son yıllarda ekonomi uzmanlarının milli paraya güven telkin eden yaklaşımlarına itibar edilmeyerek sözleşme tarihinde TL ile konut kredisi kullanmak yerine uzun süredir kur artışı yaşamayan JPY'ne endeksli konut kredisine yönelmek, sözleşmede yer alan “kur artışının müşteriye ait olacağı” yolundaki kaydın haksız şart olmadığı gerçeği karşısında davacının dövizdeki dalgalanmayı öngörmeyeceği söylenemez. Davacı yukarıdaki tablodaki riski önceden tahmin edecek durumda olmasına rağmen riski yüksek 72 ay vadeli dövizle kredi kullanmıştır. Bu nedenle uyarlama şartlarından olan “öngörülmezlik” şartı olayda gerçekleşmediği gibi, kur artışları sebebiyle kalan borç miktarının nimet külfet dengesi açısından katlanılması gerektiği, kredi ile alınan evin değerinin de artacağı, yendeki yıllık ortalama % 25 e denk gelen artışın da fahiş olmadığı, dava süresince Japon Yeni’nin değer artış oranının gün geçtikçe azaldığı göz önüne alındığında davacıya gelen yükün katlanılamaz nitelikte olduğundan da söz etmek mümkün değildir. Somut olayda; taraflar arasında imzalanan sözleşme uyarınca davalı banka davacıya aylık % 0,49, yıllık % 7,6 akdi faizli, 72 ay vadeli toplam 3.792,291 JPY’nın karşılığı sözleşme tarihi olan 18.09.2008 tarihi itibariyle 46.512,44 TL, dava tarihi olan 30.12.2011 tarihi itibariyle 93.271.39 TL olan kredi kullandırılmıştır. Davacı dava tarihine kadar 39 ay süreyle kredinin 44.901,83 TL kısmını düzenli ödemiştir. Aynı tutarda TLye bağlı sabit faizli 46.512,44 TL anapara bedelli kredi kullanılmış olsaydı bankanın bildirdiği yıllık 17.4 faiz oranı üzerinden davacının ayda 1045 TL ödemek kaydı ile 72 ayda toplam 75.248.64 TL, ödeme yaparak krediyi tasfiye edebileceği, davanın açıldığı tarihteki kur dikkate alındığında 72 aylık kredinin toplam tasfiye tutarının 4.508.508 JPY karşılığı 110.886.67 TL olacağı bilirkişi raporundan anlaşılmıştır. Bu durumda davacı yaklaşık 45 bin TL daha borç yükü altına girmesine rağmen ödemelerinde bir aksamaya neden olmamıştır. Hal böyle olunca az yukarıda açıklandığı üzere dövizde günlük artışların yaşandığı bir ortamda davacının başlangıçta seçme özgürlüğü varken serbest iradesiyle kredi türünü belirleyerek yasak olmayan döviz ile borçlanmayı tercih ettiği ve uzun süreli bir sözleşmeyi imzaladığı anlaşılmakta olup, davalı bankanın davacıyı yönlendirdiği iddiası da ispatlanamamıştır. Öte yandan dava kredi geri ödemesinin başladığı tarihten yaklaşık 3 yıl 3 ay sonra açılmış olup, ödenen taksitler yönünden talep edenin temerrüde düşmediği de dikkate alındığında davacının sözleşmeyi benimsediğinin de kabulü gerekir. Sözleşmenin kuruluşundan sonra değişen hal ve şartların olağanüstü ve objektif nitelikte olmayan nispi bir oransızlığın, tek başına sözleşmenin uyarlanması için yeterli olmadığı sözleşme tarihinde ödenen taksitler ile ülkemizdeki yatırım enstrümanlarının ve özellikle konut fiyatlarının sürekli artış gösteren özelliğine göre milli parayla olan borçlanma arasında fahiş bir farkın oluşmadığı, risk aralığında kaldığı kabul edilmeli, sözleşme şartlarının gelinen noktada davacı için tahammül edilemez olmadığı ve uyarlama şartlarının oluşmadığı gözetilmeden davanın reddi yerine yazılı 2013/11750-2014/1317 şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 15.01.2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Aşırı ifa güçlüğü başlığını taşıyan ve 6010 Sayılı Yasanın 7. maddesi uyarınca devam eden davalarda da uygulanması gereken 6098 Sayılı Yasanın 138. maddesinde "Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ve borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçlenmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını istemeye bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır." hükmü getirilmiş, aynı maddenin 2. fıkrasında ise “Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır” denilmek suretiyle aşırı ifa güçlüğüne düşülmesi halinde yabancı para borçları bakımından da uyarlama talep edilebileceği açıkça belirtilmiştir. 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun bu açık hükmü karşısında hakim, her somut olayda yabancı para borcundaki dönemsel artışın anılan yasa hükmünde koşulları belirtilen aşırı ifa güçlüğüne yol açıp açmadığını HMK'nun 266. maddesi uyarınca uzman bilirkişiden teknik görüş de almak suretiyle değerlendirmelidir. Somut olayda mahkemece, uzman bilirkişiden rapor aldırılmış ve uzman bilirkişi raporunda Türk Lirası bazında kullandırılan benzer kredilere uygulanan faiz oranlarında kredi kullandırılmış olması halinde yapılacak ödemelere ait karşılaştırmalı tablolar hazırlanarak değerlendirme yapılmıştır. Mahkemece uzman bilirkişi raporundaki teknik değerlendirme verilerine dayanılarak Japon Yen'indeki artışın davacı bakımından beklenmeyen hal oluşturduğu, öngörülebilir olmadığı, sözleşmenin kuruluşu sırasında var olan dengenin davacı aleyhine bozulduğu ve 2013/11750-2014/1317 uyarlama koşullarının oluştuğu, uyarlamanın dava tarihindeki sabit faizli Türk Lirası kredilere uygun olarak yapılmasının yerinde olacağı belirtilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Uyarlama konusu borç miktarının aşırı ifa güçlüğüne yol açıp açmadığı taksit tutarlarına ve kişilerin ödeme güçlerine göre değişkenlik göstereceğinden her somut olayda, o olayın özelliklerine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu itibarla, mahkeme kararının onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz.

Öngörülemezlik tespiti yapılırken yalnızca olayın ortaya çıkma ihtimali değil; kapsamı, şekli ve sonuçlarının tahmin edilebilirliği de dikkate alınır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2021/972 E., 2023/67 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, yeni bir köprünün açılacağının bilinmesi idarenin ticari araçlara zorunlu geçiş mecburiyeti getireceği ve ücret tarifelerinin ne şekilde oluşacağı hususlarının bilindiği anlamına gelmediğinden, sonuçları itibarıyla öngörülemeyen nitelik taşıyan durumlar uyarlamanın ilk koşulunu oluşturabilir.

İfa İmkânsızlığı ile Aşırı İfa Güçlüğü Arasındaki Ayrım

İfa imkânsızlığı ile aşırı ifa güçlüğü farklı hukuki nitelik ve sonuçlara bağlanmıştır. Borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle ortaya çıkan ifa imkânsızlığında edimin aynen yerine getirilmesi imkânsız hâle gelmekte ve borç sona ermektedir. Aşırı ifa güçlüğünde ise edimin ifası imkânsızlaşmamış, olağanüstü şartlar sebebiyle yerine getirilmesi aşırı oranda güçleşmiştir. Bu durumda borçlu edimden kendiliğinden kurtulmaz; dürüstlük kuralı uyarınca borcun ifasının beklenemeyeceği aşamada sözleşmenin uyarlanması veya sona erdirilmesi imkânı doğar.

Fiyat artışlarının öngörülemez sınırlarda gerçekleşmesi ve edim dengesini aşırı ölçüde bozması, edimin yerine getirilmesini imkânsız kılan bir durum oluşturmadığı takdirde Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesi kapsamında aşırı ifa güçlüğü çerçevesinde değerlendirilebilir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2023/4048 E., 2024/4238 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, fiyatların aşırı yükselmesine dayanılarak mahkemeden uyarlama talebinde bulunulmaksızın sözleşmenin feshedildiğinin bildirilmesi haklı bir fesih nedeni sayılmamakta; borçlunun öncelikle mahkemeden uyarlama talep etmesi gerekmektedir.

Uyarlama Yöntemi ve Hâkimin Yetkileri

Aşırı ifa güçlüğü koşulları gerçekleştiğinde öncelikle hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması istenir. Hâkim edim yükümünün azaltılması, karşı edimin artırılması, vadenin veya ifa tarzının değiştirilmesi gibi uygun göreceği yöntemlerle uyarlama yapabilir; talepte öngörülmeyen bir tarzda da uyarlamaya karar verebilir. Uyarlamanın mümkün olmaması veya karşı taraf açısından katlanılamaz bir durum doğurması hâlinde borçlu sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak dönme yerine fesih hakkı kullanılır.

Sözleşmede intibak kaydının bulunması durumunda dahi edimler arasında aşırı bir nispetsizlik meydana gelmişse, söz konusu kayda dayanarak sözleşmenin aynen uygulanmasını istemek hakkın kötüye kullanılması teşkil edebileceğinden hâkim tarafından uyarlama yapılabilir.

Sözleşmenin uyarlanması talebinde hâkim koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmakla yükümlü olup gerekirse bilirkişi incelemesine başvurur. Her dava açıldığı tarihteki fiili ve hukuki koşullara göre değerlendirildiğinden, davanın açılmasından sonraki bir tarihte yürürlüğe giren mevzuat değişiklikleri açılmış olan uyarlama davasında gerekçe yapılamaz.

Uyarlama kural olarak sürekli edimli sözleşmelerde gündeme gelmekle birlikte, edimin henüz ifa edilmemiş olması ve yasal koşulların bulunması hâlinde ani edimli sözleşmelerde de talep edilebilir.

Borçlu edimini çekincesiz şekilde ifa ettikten sonra aşırı ifa güçlüğüne dayanarak uyarlama veya dönme talebinde bulunamaz. Ancak borcun ifası sırasında aşırı güçlükten doğan haklar açıkça saklı tutulmuşsa ifadan sonra da uyarlama istenebilir; bu takdirde uyarlama sonucuna veya dönmeye göre ifa edilmiş edim sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri talep edilebilir.

Mücbir sebep nedeniyle edimin yerine getirilememesi borcu sona erdirir mi?

Borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir mücbir sebep sebebiyle ifanın tam olarak imkânsızlaşması durumunda Türk Borçlar Kanunu'nun 136. maddesi gereğince borç sona erer.

Mücbir sebebin varlığını ispat yükü kime aittir?

Sözleşmenin ifasını olanaksız kılan mücbir sebebin gerçekleştiğini ispat yükü, bu iddiayı ileri süren tarafa aittir.

Aşırı ifa güçlüğü durumunda sözleşme doğrudan feshedilebilir mi?

Aşırı ifa güçlüğü hâlinde sözleşme doğrudan feshedilemez; borçlunun Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesi uyarınca öncelikle hâkimden uyarlama talep etmesi, uyarlama mümkün değilse dönme veya fesih hakkını kullanması gerekir.

Borç ifa edildikten sonra sözleşmenin uyarlanması istenebilir mi?

Borç çekincesiz ifa edildikten sonra kural olarak uyarlama talep edilemez; ancak borçlu ifa anında haklarını saklı tutmuşsa ifadan sonra da uyarlama talep edebilir.

Yabancı para cinsinden olan borçlarda uyarlama talep edilebilir mi?

Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesinin açık düzenlemesi uyarınca aşırı ifa güçlüğü ve uyarlama kuralları yabancı para borçlarında da uygulanır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu