Mahkeme Hatalarının Bireylere Yüklenememesi Kuralı

by Avukat Erdal Ersoy
Mahkeme Hatalarının Bireylere Yüklenememesi Kuralı

Mahkemeye Erişim Hakkı ve Kanun Yollarına Başvuru Güvencesi

Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrası uyarınca herkes, yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahiptir. Hak arama özgürlüğünün temel bir unsuru olan mahkemeye erişim hakkı, yalnızca bir uyuşmazlığı ilk derece mahkemesinde açabilme imkânını değil; mevzuatta taraflara tanınmış itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yollarına etkin şekilde başvurabilme hakkını da kapsar.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/622, K. 2025/535Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2024/622 E.  ,  2025/535 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/910 E., 2023/509 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 08.03.2016 tarihli ve 2015/4595 Esas, 2016/1418 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki sıra cetveline şikâyet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, Ankara 12. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen şikâyetin kabulüne ilişkin karar şikâyet olunan alacaklı vekili ve borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararının şikâyet olunan alacaklı vekili ve borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca direnme kararının usulden bozulmasına karar verilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yeniden verilen direnme kararı şikâyet olunan alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. ÖN SORUN 5. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, mahkemece 31.03.2023 tarihinde verilen direnme kararının duruşmada hazır bulunan şikâyetçi vekili ve şikâyet olunan alacaklı müflis … Katılım Bankası A.Ş. vekilinin yüzüne karşı verildiği, şikâyet olunan alacaklı vekili tarafından 17.04.2023 tarihinde temyiz dilekçesi verildiği, gerekçeli kararın şikâyet olunan alacaklı vekiline 08.05.2023 tarihinde tebliğ edilmesinden sonra şikâyet olunan alacaklı vekili tarafından 17.05.2023 tarihinde yeniden temyiz dilekçesinin verildiği göz önüne alındığında, temyiz dilekçesinin süresinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre temyiz dilekçesinin süreden reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir. II. GEREKÇE 6. Hukuka aykırı veya haksız olduğu iddia edilen yargı kararlarının, kural olarak bir üst dereceli veya farklı mahkemelerce, istisnai olarak da kararı veren mahkemece tekrar incelenmesine ve değiştirilmesine olanak tanıyan hukuksal mekanizmalara genel olarak “kanun yolu” denilmektedir. 7. Kanun yollarının öncelikli amacı; derece mahkemesi kararlarının, ikinci kez ve bu defa farklı bir yargı merci tarafından incelenmesi suretiyle söz konusu kararların doğruluğunu güvence altına almak, bu sayede dava konusu edilen subjektif hakların hukuka ve maddi gerçeğe uygun kararlarla elde edilmesini sağlamaktır. Aynı zamanda; benzer hukuksal sorunlara mahkemeler tarafından farklı çözümler getirilmesini önleyerek ülkede içtihat birliğini korumak, objektif nitelikteki bu fonksiyonu sayesinde hukukta kalitenin artırılması ve geliştirilmesine katkı sunmaktır. 8. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesinde dava açma hakkını değil, kanun yollarına başvurma hakkını da içermektedir. Kanun yollarına başvurabilme olanağının kişiye ve topluma güvence sağlaması açısından hukuk devletinin bir gereği olduğu da açıktır. Belirtilmelidir ki hukuk devleti ilkesinin zedelenmemesi, adalet mekanizmasına duyulan güvenin sarsılmaması, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmemesi için yargılama makamlarınca verilen kararların gözden geçirilmesi ve hukuka aykırı olup olmadıklarının denetlenmesi gerekmektedir. Mahkeme kararlarının denetlenmesini talep hakkı, evrensel bir hukuk ilkesi olan adil yargılanma hakkının ve hak arama hürriyetinin birer gereği olarak kabul edilmekte ise de kanun koyucu tarafından bütün mahkeme kararlarına karşı bu hak kabul edilmemiş ve bazı sınırlamalar getirilerek, üst yargı denetimi kapalı tutulmuştur. 9. Anayasa’nın 154 ve devamı maddelerinde her bir yargı kolunda üst derecede yer alan yüksek mahkemeler düzenlenerek, en azından iki dereceli bir yargılama teşkilatı ile mahkeme kararlarının hukuka uygunluğunun denetlenmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bu hükümler karşısında yargı yolu denetimi anayasal bir gereklilik olmakla beraber, uygulanacak kanun yolları ve bunların kapsamı konusunda bir düzenleme yapılmayarak, bu hususlar kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. 10. Ülkemizde iki dereceli yargılama teşkilatı mevcut iken, Yargıtayın içtihat mahkemesi olma niteliğinin korunması ve denetim yargılamasının güçlendirilerek daha etkin hâle getirilmesi için kanun koyucu tarafından istinaf incelemesi gerekli görülmüş ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun (5235 sayılı Kanun) ile ilk derece mahkemeleriyle Yargıtay arasında istinaf incelemesi yapmakla görevli olmak üzere bölge adliye mahkemeleri kurulmuştur. İlk derece mahkemelerinin kararlarına karşı gidilebilen bu yol, yargı teşkilatını iki aşamalı olmaktan çıkarıp üç aşamalı hâle getirmiştir. 11. 5235 sayılı Kanun’a paralel olarak 02.03.2005 tarihli ve 5311 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (5311 sayılı Kanun) ile temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerde değişiklik yapılmıştır. 12. İcra ve iflas hukuku, icra ve iflas takiplerinin usul hukuku niteliğindedir. Bu hukuk dalının amacı, bir yandan takip alacaklısının alacağına kavuşması için borçlu veya üçüncü kişilerin çıkarabilecekleri zorlukları ortadan kaldırmak, diğer yandan kötüniyetli takiplere karşı takip borçlusunun kendisini korumasını sağlayacak hukuki çareler bulmak, bu arada takipten etkilenen üçüncü kişilerin menfaatlerini korumak, takip işlemlerinin yapılması sırasında insan hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesini önlemektir. İcra iflas hukukunun en önemli kaynağı 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) olup, bu Kanun icra ve iflas takibinden, tahsile kadar uygulanması gereken usul hükümlerini düzenlemektedir. 13. Borçların Devlet kuvveti yardımı ile (zorla) yerine getirilmesinde cebrî icra organlarının, alacaklı ile borçlu arasındaki menfaatler dengesini gözetmeleri gerekir (Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara, 2013, s.47). Maddî hukuk tarafından kişilere tanınan hakların icrasını sağlayan cebrî icra kuralları bünyesinde önemli birtakım menfaatleri barındırır. Zira icra hukuku, alacaklı ile borçlunun menfaatlerinin yoğun bir şekilde çatıştığı bir mücadele alanıdır. Bu hukuk alanında, borcunu kendi iradesiyle vadesinde ifa etmeyen borçluya karşı, alacaklının menfaatleri devlet gücüyle korunur. Bir tarafta alacaklının, alacağını tahsil etme isteği yer almakta; diğer tarafta da, borçlunun olabildiğince malvarlığına ve şahıs varlığına zarar verilmeden borcun tahsil edilmesi veya borcunun sona ermiş olduğunu ispatlama isteği yer almaktadır. Hukukun ve özellikle cebrî icra hukukunun temel fonksiyonu da alacaklı ile borçlu arasında doğan bu menfaat çatışmasını ölçülü, hukukun temel ilkelerine ve özellikle Anayasal kurallara uygun bir şekilde dengeye oturtmaktır (Pınar Çiftçi, Menfaat Dengesi Çerçevesinde Genel İcra Hukuku ile Kamu İcra Hukukunun Karşılaştırılması, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Cilt 12, s.315-316). 14. İcra ve İflas Kanunu’nun 4. maddesi gereğince icra mahkemesi, icra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı yapılan şikâyetlerle, itirazları incelemeye görevli olup takip hukukuna ilişkin kararlar veren özel bir mahkemedir. İcra mahkemelerinin hukuka ilişkin kararlarına karşı kanun yolları İİK’nın 363 ve devamı maddelerinde özel hükümlerle düzenlenmiştir. 15. 5311 sayılı Kanun geçici 7. maddesi ile bölge adliye mahkemelerinin 5235 sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar İİK’nın bu Kanun ile yapılan değişiklikten önceki temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerinin uygulanacağının belirtildiği, mahkemece verilen ilk karar tarihi 27.03.2014 olup somut uyuşmazlıkta İİK’nın 5311 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. 16. İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun’un 29. maddesi ile eklenen geçici 7. madde atfıyla aynı Kanun’un 363. maddesi uyarınca icra hukuk mahkemelerince verilecek kararların temyiz süresi tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren on gündür. 17. İcra ve İflas Kanunu’nun 03.07.1940 tarihli ve 3890 sayılı Kanun ile değişik 363. maddesinde tefhim yeterli görülmeyerek icra mahkemesi kararının tebliğ edilmesi şartı konulmuş, icra mahkemesi kararının tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde temyiz edilebileceği kabul edilmişti. 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun ile değişiklikten önce temyiz süresinin başlangıcını kararın tebliği teşkil etmekteydi. Uygulamada ilgililerin gereken özeni zamanında göstermemeleri nedeniyle kararın oluşturulmasından uzun süre geçtikten sonra kararın tebliğ edilmesi üzerine haksız çıkan tarafın temyiz etmeyebileceği bir karar için dahi temyiz yoluna başvurduğu görülüyordu. Bu nedenle de işler sürüncemede kalıyor ve bu durum doğal olarak işlerin çoğalmasına yol açıyordu. Buna son vermek için 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun ile değişiklik yapılarak kararın yüze karşı açıklandığı durumlarda on günlük temyiz süresinin yüze karşı bildirme tarihinden itibaren başlayacağı düzenlenmiştir. Temyiz süresinin başlangıcı için yasanın kabul ettiği ölçüt karar yüze karşı açıklanmışsa açıklanma tarihi, yüze karşı açıklanmamışsa tebliğ tarihidir (E. İlhan Postacıoğlu, İcra Hukuku Esasları, İstanbul, 2010, s.930). 18. Görüldüğü üzere tebliğin sürat isteyen icra işlerinin uzamasına, işlerin sürüncemede kalmasına ve hakkın yerine getirilmesinde gecikmelere sebep olduğu göz önünde tutularak İİK’nın 363. maddesi, 538 sayılı Kanun'un 140. maddesi ile değiştirilerek "tefhim veya tebliğ" şartı getirilmiştir. 19. İcra ve İflas Kanunu’nun 18. maddesinin 1. fıkrası uyarınca icra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. 20. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 321. maddesi; "Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez. Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir." hükmünü, Basit yargılama usulüne tabi dava ve işlerde uygulanması gereken aynı Kanun'un 297. maddesinin 2. fıkrası ise; "Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir" hükmünü içermektedir. 21. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321. maddesinin 2. fıkrası ile 297. maddesinin 2. fıkrası hükümlerinden anlaşılacağı üzere hâkimin hüküm özetini tutanağa geçirmek suretiyle de kararı tefhim etmesi mümkündür. Hüküm fıkrasının (sonucunun) açık olması zorunludur. Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. 22. Hüküm sonucu veya kısa karar olarak da ifade edilen hüküm fıkrası, kararın en önemli bölümüdür. Öğretide hüküm fıkrasının, kararın vücut bulmuş hâli olduğu, kararın kalbi ve özü niteliğinde bulunduğu ifade edilmektedir (Nilüfer Boran Güneysu, Medeni Usul Hukukunda Karar, Ankara, 2014, s.225). Hâkimin sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim ettiği durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkarılması gerekir. Aynı Kanun'un 298. maddesi gereğince gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz. Hâkim verdiği (tefhim ettiği) hüküm ile bağlıdır, sonradan hükmün yanlış olduğu kanısına varsa bile artık hükmünü değiştiremez. 23. Anayasa'nın 141. maddesinin 3. fıkrasında, "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli yazılır" hükmü bulunmaktadır. Bu hüküm ile gerekçenin önemi Anayasa düzeyinde vurgulanmış olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. 24. İcra mahkemesi kararlarının da gerekçeli olması gerekir. Ancak kararın gerekçesi ile birlikte tefhimi, gerekçeli kararın hazırlanması belli bir zaman alacağından cebri icra prosedürünün yapısına aykırı düşebilir. Ne var ki kararın tefhimi için en az hüküm özetinin okunarak tutanağa geçirilmesini öngören HMK’nın 321. maddesinin 2. fıkrası bu sakıncayı bertaraf edebilir. Usul ekonomisi ilkesine göre takibin ve icra faaliyetlerinin mümkün olduğunca kısa sürede, basit ve ucuz şekilde sonuçlandırılması gerekir. 25. İcra ve İflas Kanunu’nun 5311 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki 363. maddesine göre on günlük temyiz süresi icra mahkemesi kararının taraflara tefhim edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. İcra mahkemesi, kısa kararın tefhiminden sonra (temyiz süresi olan) on gün içinde gerekçeli kararını yazıp dosyaya koymazsa ilgilinin (tefhimden itibaren on gün içinde) kısa bir temyiz dilekçesi yazıp vermesi, (bu temyiz dilekçesinde) icra mahkemesi kararını temyiz ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir temyiz dilekçesi vereceğini belirtmesi gerekir. Kısa bir temyiz dilekçesinin verilmesinden sonra gerekçeli kararın tebliği üzerine temyiz başvurusunda bulunanın gerekçeli temyiz dilekçesi verme hakkı mevcut olduğundan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı da ihlâl edilmemiş olacaktır. Gerekçeli kararın tefhim edilen kısa karara aykırı olması hâlinde ise temyiz süresinin tebliğden başlayacağı açıktır. 26. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2013 tarihli ve 2013/12-339 Esas, 2013/1474 Karar ile 01.04.2015 tarihli ve 2014/12-1271 Esas, 2015/1157 Karar sayılı kararlarında İİK’nın 5311 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki 363. maddesinde öngörülen tefhim veya tebliğden itibaren on günlük temyiz süresinin kısa karar yüzüne karşı verilen taraf yönünden tefhimden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir. 27. Açıklanan ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; şikâyetçi alacaklı vekili tarafından Ankara 6. İcra Müdürlüğünün 2013/4835 Esas sayılı icra dosyası üzerinden düzenlenen 31.07.2013 tarihli sıra cetvelinin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurulmuştur. 28. Mahkemece şikâyet olunan alacaklı vekilinin yüzüne karşı verilen 31.03.2023 tarihli kısa kararda şikâyetin kabulüne karar verilerek, kanun yolu "… Dair, taraf vekillerinin yüzüne karşı verilen kararın, yüze karşı verilenler yönünden tefhim, tarihinden itibaren 10 gün içerisinde mahkememize gönderilecek bir dilekçe ile veya zabıt katibine beyanda bulunarak ve bu beyanın zapta geçirilmesi suretiyle Yargıtay'da TEMYİZ yasa yolu açık olmak üzere, verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı,…" şeklinde gösterilmiştir. 29. İcra mahkemesince 31.03.2023 tarihinde tefhim edilen kısa karar, HMK’nın 297. maddesinin 2. fıkrasına göre usulüne uygun olup tefhim ile temyiz süresi başlamıştır. Karar on günlük yasal temyiz süresi geçirildikten sonra 17.04.2023 tarihinde temyiz edilmiştir. 30. Her ne kadar şikâyet olunan alacaklı vekili tarafından gerekçeli kararın kendisine tebliğinden sonra yeniden temyiz dilekçesi sunulmuş ise de şikâyet olunan alacaklı vekili, kararın kendisine tefhiminden itibaren on günlük temyiz süresi içinde icra mahkemesi kararını temyiz ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir temyiz dilekçesi vereceğini belirten kısa bir temyiz dilekçesi sunmadığından daha sonra verilen temyiz dilekçesinin süresinde olduğu kabul edilemez. 31. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, HMK’nın 321. maddesi uyarınca hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle açıklanmadığı hâllerde kanunun aradığı koşulları taşıyan bir bildirimin yapılmadığının kabul edilmesi gerektiği, kanun hükmünün de zorunlu nedenlerle bu bildirimin yapılmayabileceğini kabul ederek bu hâlde hüküm özetinin tutanağa yazdırılmasını yeterli gördüğü, ancak bu hâlde de kararın bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması zorunluluğunu getirdiği, bu zorunlulukla birlikte değerlendirildiğinde hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle birlikte açıklanmadığı hâllerde kısa sözlü bildirimin yetmediği ayrıca gerekçeli kararın tebliği yoluyla bildirim yapılması gerektiği, gerekçeli kararın geçerli bildiriminin de tebliğ olmasına göre kanun yolu süresinin bu tebliğden başlayacağının kanun hükmünün açık sonucu olduğu, İİK’nın 363. maddesindeki tefhim veya ibaresinden sonra yer verilen tebliğ sözcüğünü duruşmada bulunmayan tarafı kapsayan bir ibare olarak değil, duruşmada bulunup da kendisine kanunun aradığı şekle uygun tefhim yapılmayan tarafları da kapsayan bir ibare olarak kabul edilmesi gerektiği, somut olayda mahkemece tefhim edilen kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurlarının gösterilmediği ve kararın gerekçesinin de açıklanmadığı, bu durumda kanunun aradığı unsurları içeren bir tefhim bulunmadığından kararın taraflara tebliğ edilmesi ve kanun yolu süresinin de tebliğ tarihinden başlatılması ve temyiz dilekçesinin süresinde verildiğinin kabul edilmesi gerektiği, bu nedenle ön sorunun bulunmadığı görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 32. Hâl böyle olunca, şikâyet olunan alacaklı vekili tarafından süresinden sonra verilen temyiz dilekçesinin süreden reddine karar vermek gerekmiştir. III. KARAR Açıklanan sebeplerle; Şikâyet olunan alacaklı vekilinin yasal süre geçtikten sonra verilen temyiz dilekçesinin süreden REDDİNE, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. madde atfıyla uygulanmakta olan İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren on gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.09.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. "K A R Ş I O Y" 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda (İİK) temyize ilişkin hükümler bulunmakta ise de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (HMK) olduğu gibi ayrıntılı hükümlere yer verilmemiş ancak temyiz incelemelerinin HMK'ya göre yapılacağı (İİK 366/I) düzenlenmek suretiyle yollama yapılmakla yetinilmiştir. Bu yollama hükmü nedeniyle İİK’da temyize ilişkin hüküm bulunmayan konularda HMK hükümleri uygulanmalıdır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'na 5311 sayılı Kanun’un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. madde atfıyla aynı Kanun’un 363/I. maddesi uyarınca icra hukuk mahkemelerince verilecek kararların temyiz süresi tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren on gündür. Maddede sözü edilen tefhim, mahkeme tarafından verilen kararın duruşmada bulunan tarafa veya taraflara hakim tarafından sözlü olarak bildirilmesidir. Bu bildirimin hükmün tüm unsurlarıyla ve gerekçesiyle açıklanmasıyla mı yoksa hüküm sonucunun esaslı noktalarının açıklanmasıyla mı yapılacağı konusunda İİK’da açık bir hüküm bulunmamakta ise de HMK bu konuyu düzenlemiştir. İcra hukuk mahkemesinde uygulanacak yargılama usulü konusunda da İİK’daki özel düzenlemeler ile İİK hükümlerinden kaynaklanan farklı uygulama yapılmasını gerektiren durumlar saklı kalmak üzere HMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinden tefhimin nasıl olması gerektiği konusunda HMK hükümleri uygulanmalıdır. Tefhimin nasıl yapılacağı HMK’da yazılı yargılama usulü ve basit yargılama usulü bakımından farklı düzenlenmiştir. İcra hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulandığından (İİK 18/1), bu usulde tefhimin nasıl olması gerektiği konusundaki HMK hükümlerine bakmak gerekir. Bu konuda HMK’da basit yargılama usulüne ilişkin olarak 321. madde hükmü bulunmaktadır. Bu maddenin 1. fıkrasında; tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkemece tarafların son beyanları alınıp yargılamanın sona erdiği bildirilerek kararın tefhim edileceği 2. fıkrasında ise kararın tefhiminin, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşeceği ancak zorunlu hâllerde, hâkimin bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebileceği ve bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerektiği hükme bağlanmıştır. Bu hükmün sonucu olarak basit yargılama usulünde hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle açıklanmadığı hâllerde Kanunun aradığı koşulları taşıyan bir bildirimin yapılmadığı kabul edilmelidir. Kanun hükmü de zorunlu nedenlerle bu bildirimin yapılmayabileceğini kabul ederek bu hâlde hüküm özetinin tutanağa yazdırılmasını yeterli görmüş ancak bu hâlde de kararın bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması zorunluluğunu getirmiştir. Bu zorunlulukla birlikte değerlendirildiğinde kanuna uygun bir tefhimin bulunmadığı yani hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle birlikte açıklanmadığı hâllerde kısa sözlü bildirim yetmemekte ayrıca gerekçeli kararın tebliği yoluyla bildirim yapılması gerekmektedir. Gerekçeli kararın geçerli bildirimi de bu tebliğ olduğuna göre temyiz kanun yolu süresinin de bu tebliğden başlayacağı kanun hükmünün açık sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenledir ki temyiz yoluna başvuru süresinin tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren on gün olduğunu düzenleyen İİK 363. maddede, tefhim veya tebliğ sözcüğünü, salt duruşmada bulunmayan tarafı kapsayan bir ibare olarak değil, duruşmada bulunup da kendisine kanunun aradığı şekle uygun tefhim yapılmayan tarafları da kapsayan bir ibare olarak kabul etmek gerekir. Anayasanın 40. maddesinde "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır" hükmü bulunmaktadır. Anayasadaki bu zorunluluğa uygun biçimde HMK’nın 297 nci maddesinde de varsa kanun yolları ile süresinin hüküm sonucunda yer alması gerektiği belirtilmiştir. Bu sürenin gösterilmesi zorunluluğu gün sayısı olarak bir göstermeyi değil, bu sürenin hangi tarihten başlayacağının gösterilmesini de gerektirmektedir. Zira sürenin başladığı ve sona erdiği tarihleri anlaşılır biçimde ortaya koymayan ifadeler, anayasada yer verilen kanun yolu sürelerini gösterme zorunluluğunun yerine getirildiği anlamına gelmeyecektir. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.04.2023 tarih ve 2021/5 Esas, 2023/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi hâlinde, hatalı gösterilen kanun yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun incelenmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bu karar kanundaki sürelerin gün sayısı olarak hatalı gösterildiği kararlar nedeniyle verilmiş ise de içtihadı birleştirme kararları sonuçlarıyla bağlayıcı, gerekçeleriyle yol göstericidir. Bu nedenle sürenin gün sayısı olarak hatalı gösterilmesi yanında sürenin başlayacağı tarihin, kişinin yanılmasına neden olacak biçimde tefhim yerine tebliğ yazılmak suretiyle hatalı gösterilmesi hâlinde de farklı bir sonuca varılmamalı usulüne uygun bir tefhim bulunsa bile hatalı yazılan tebliğ tarihinden süre başlatılmalıdır. Yukarıda açıklandığı üzere usulüne uygun bir tefhim olmadığı için sürenin tebliğden başlatılması gereken hâllerde mahkemenin sürenin tebliğden başlayacağına dair gösterimi kanuna aykırı olmayıp açıkça kanun hükümlerinin sonucu olduğundan bu hâlde hatalı bir kanun yolu süresi gösterimi olduğu da düşünülemez. Usulüne uygun bir tefhim olmadığı hâlde mahkemece sürenin tebliğ yerine hatalı olarak tefhimden başlayacağının gösterilmiş olması hâlinde sonucu ne olacaktır? Bu durum kişiyi yanıltacak ise de tefhim ya da tebliğ tarihine uyması bir hak kaybına sebep olmayacaktır. Zira kişi gösterilen bu süreye uyarsa süresinden önce kanun yolu başvurusu yapmış olacak bu süreye uymaz ve tebliğ tarihini esas alarak başvurursa kanunun aradığı süre içinde başvurusunu yapmış sayılacak yine bir hak kaybına uğramamış olacaktır. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkına ilişkin sınırlamalar bir kanun hükmüne dayalı olmalıdır. Zira temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanabilmesi için kanunilik unsuru taşıyan açık bir kanun hükmü bulunması gerekir. Kanunun açık hükümleriyle sürenin tebliğden başlatılması gerektiği çok açık biçimde anlaşıldığı hâlde sürenin kanuna uygun olmayan tefhimden başlatılması mahkemeye erişim hakkınının kanunilik unsuru bulunmaksızın kısıtlanması sonucu doğuracaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; mahkemece basit yargılama usulünün uygulandığı yargılamada, tefhim edilen kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurları gösterilmemiş ve kararın gerekçesi de açıklanmamıştır. Bu durumda kanunun aradığı unsurları içeren bir tefhim bulunmadığından kararın taraflara tebliğ edilmesi ve temyiz kanun yolu süresinin de tebliğ tarihinden başlatılması gerekmektedir. Sürenin tebliğden başlaması gerekirken mahkemece tefhimden başlayacağı yazılmış ise de bu hatalı yazımın taraflar aleyhine bir sonuç doğurmayacağı açıktır. Somut olayda henüz gerekçeli karar tebliğ edilmeden önce temyiz başvurusu yapıldığı için başvurunun süresinde olduğu kabul edilmelidir. Tüm bu nedenlerle temyiz dilekçesinin süresinde verildiğinin kabul edilmesi gerektiği ve ön sorunun bulunmadığı görüşünde olduğumdan, Değerli Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/782, K. 2025/349Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2024/782 E.  ,  2025/349 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/370 E., 2024/580 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10.01.2024 tarihli ve 2023/1459 Esas, 2024/194 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki itirazın kaldırılması isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın borçlu vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, İlk Derece Mahkemesince istinaf talebinin süre yönünden reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin ek kararının borçlu vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle istemin kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. TALEP Alacaklı vekili; borçlu aleyhine başlattıkları genel haciz yoluyla takibe karşı borçlunun itiraz ettiğini, itirazın haksız ve kötüniyetli olduğunu ileri sürerek itirazın kaldırılmasına ve borçlu aleyhine %20’den aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Borçlu vekili; istemin reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2022 tarihli ve 2021/597 Esas, 2022/455 Karar sayılı kararı ile; sunulan fatura, hak ediş raporları, ihtarnameler ve yapılan ödemeler esas alarak hazırlanan bilirkişi raporunun hükme esas almaya uygun ve denetime elverişli nitelikte olduğu gerekçesiyle istemin kısmen kabulüne, icra dosyasındaki bakiye alacağın 22.871,61 TL olarak düzeltilmesine, itirazın kaldırılması talebinden sonra yapılan 1.000.000,00 TL ödemenin %20'si oranında icra inkâr tazminatının borçludan alınarak alacaklıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. 2. İlk Derece Mahkemesinin 23.05.2022 tarihli ve 2021/597 Esas, 2022/455 Karar sayılı ek kararı ile; kararın taraf vekillerine tefhim edildiği hâlde borçlu vekilinin kararın tefhiminden itibaren on günlük süre içerisinde istinaf başvurusunda bulunmadığı gerekçesiyle istinaf talebinin süre yönünden reddine karar verilmiştir. 3. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen ek kararına karşı süresi içinde borçlu vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 25.11.2022 tarihli ve 2022/1476 Esas, 2022/2315 Karar sayılı kararı ile; istinaf talebinin süreden reddine ilişkin mahkeme ek kararının incelenmesinde, tarafların tüm delilleri toplanıp, incelendikten ve son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hâkimin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 298/3. maddesi uyarınca kararı gerekçesiyle birlikte yazması ve hüküm sonucunu HMK'nın 294/3. maddesinde öngörülen biçimde oluşturarak tefhim etmesinin asıl olduğu, uygulamada HMK'nın 294/4. fıkra hükmüne dayanılarak zorunlu nedenlerle sadece hüküm sonucu (çoğu kez anılan madde hükmüne uygun olarak hazırlanmadan) tutanağa geçirilip tefhim edildiği, gerekçeli kararın daha sonra yazıldığı, somut olayda yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne ilişkin kısa kararın taraf vekillerinin yüzüne karşı 20.04.2022 tarihinde tefhim edilmiş ise de gerekçeli kararın tüm unsurlarıyla tefhim edilmediği, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 363. maddesi uyarınca tefhimden itibaren kanun yolu süresinin başlamasının hükmün HMK'nın 298/3 ve 294/3. maddeleri uyarınca yazılıp, tefhimine bağlı olduğu, Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin kararlarının da bu yönde olduğu, İlk Derece Mahkemesince gerekçeli kararın henüz borçlu vekiline tebliğe çıkarılmadan borçlu vekilinin 23.05.2022 tarihinde istinaf talebinde bulunduğu, bu durumda İlk Derece Mahkemesinin istinaf süresinin tefhimden başlayacağı ve borçlu vekilinin istinaf dilekçesini yasal süresi geçtikten sonra verdiğine ilişkin gerekçesi yerinde olmadığından İlk Derece Mahkemesinin 23.05.2022 tarihli ek kararının kaldırılmasına karar verilerek borçlu vekilinin İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2022 tarihli kararına karşı istinaf başvurusunun incelenmesine geçildiği, borçlu vekilinin cevap ve istinaf dilekçelerindeki beyanları karşısında taraflar arasındaki hukuki ilişkinin ve borcun borçlu tarafça kabul edildiği, bu durumda İlk Derece Mahkemesince itirazın kaldırılmasına ve yapılan ödemelerin icra müdürlüğünce dikkate alınmasına karar verilmesi gerekirken bakiye dosya borcun tespitine yönelik hüküm kurulmasının doğru olmadığı, İİK'nın 68. maddesi kapsamında itirazın kaldırılması talebinin esasa ilişkin nedenlerle kabul edilmesi nedeniyle mahkemece icra inkâr tazminatına hükmedilmesinin de yerinde olduğu, ancak icra inkâr tazminatının davadan sonra yatırılan miktar üzerinden hükmedilmesi isabetsiz ise de istinaf edenin sıfatı göz önünde bulundurularak tazminat hükmünün aynen korunması gerektiği gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2022 tarihli kararının ve 23.05.2022 tarihli ek kararının kaldırılmasına, istemin kabulüne ve icra dosyasında yapılan itirazın kaldırılmasına, yapılan ödemelerin icra müdürlüğünce infaz aşamasında dikkate alınmasına itirazın kaldırılması talebinden sonra yapılan 1.000.000,00 TL ödemenin %20'si oranında icra inkâr tazminatının borçludan alınarak alacaklıya verilmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ İNCELEME SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Alacaklı vekilince icra mahkemesine yapılan başvuruda, borçlu aleyhine başlatılan ilamsız icra takibinde takibe haksız itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın kaldırılması ile borçlu aleyhine %20’den aşağı olmamak üzere tazminata hükmedilmesi talep edildiği, İlk Derece Mahkemesince, şikayetin kısmen kabulü kısmen reddine karar verildiği, borçlu vekilinin istinaf yoluna başvurması üzerine, İlk Derece Mahkemesinin 20.04.2022 tarihli ek kararı ile tefhimden itibaren süresinde istinaf yoluna başvurulmaması sebebiyle borçlu vekilinin istinaf talebinin süre yönünden reddine karar verildiği, ek karara karşı borçlu vekili süresinde istinaf yoluna başvurarak hükmün tüm unsurları ile açıklanmamasından ötürü sürenin tebliğden itibaren başlatılması gerektiğini ileri sürdüğü, Bölge Adliye Mahkemesince yapılan istinaf incelemesi sonucu, HMK’nın 298/3 ve 294/3 maddelerine aykırı olarak açıklanan hükme karşı kanun yoluna başvuru süresinin tebliğden itibaren başlayacağı ve borçlu vekilinin süresinde istinaf yoluna başvurduğundan ek kararın kaldırılmasına, esas karar yönünden yapılan inceleme sonucu İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında karar verildiği, verilen karara karşı borçlu vekilinin temyiz yoluna başvurduğu anlaşılmaktadır. 2004 sayılı Kanun'un 363’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre istinaf yoluna başvuru süresi tefhim veya tebliğden itibaren on gündür. 2004 sayılı Kanun'un 365‘inci maddesinin birinci fıkrasında "İstinaf yoluna başvurma, yasal süre geçtikten sonra yapılır veya istinaf yoluna başvurulmasına olanak bulunmayan bir karara veya vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikâyete ilişkin olursa, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri gereğince istem icra mahkemesince reddedilir” düzenlemesine, son fıkrasında ise “Bölge adliye mahkemesi, birinci fıkra kapsamına girdiği hâlde reddine karar verilmemiş başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin karara bağlar.” hükmüne yer verilmiştir. Somut olayda, 20.04.2022 tarihinde borçlu vekilinin hazır olduğu celsede hüküm, “taraf vekillerinin yüzüne karşı, diğer tarafların yokluğunda verilen kararın, yüze karşı verilenler yönünden tefhim, yokluğunda karar verilenler yönünden tebliğ, tarihinden itibaren 10 gün içerisinde eş değer mahkemeye verilecek bir dilekçe veya mahkememize gönderilecek bir dilekçe ya da zabıt katibine beyanda bulunarak ve bu beyanın zapta geçirilmesi suretiyle Ankara Bölge Adliye Mahkemesine istinaf yolu açık olmak üzere” verilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 294. maddesinde hükmün tefhiminin, hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilmek suretiyle olacağı ve zorunlu hallerde hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde gerekçeli kararın bir ay içinde yazılacağı belirtilmekle, hüküm kurulurken gerekçe yazılmasının ve gerekçeli kararın tüm unsurlarıyla tefhim edilmesinin zorunlu olmadığı, istinaf başvuru süresinin kanun gereği usulüne uygun yapılan tefhimden itibaren başlayacağı, dolayısıyla kararın istinaf eden borçlu vekiline 20.04.2022 tarihinde tefhim edildiği halde istinaf dilekçesi belirli süre geçirildikten sonra, 23.05.2022 tarihinde verildiği, buna rağmen, süre tutum dilekçesi verilmediği gözetilerek Bölge Adliye Mahkemesinin; gerekçeli kararın tüm unsurlarıyla tefhim edilmemesi sebebiyle kanun yoluna başvuru süresinin tebliğden itibaren başlayacağı değerlendirmesi hatalı olup, mahkemece İİK'nın 365/3 maddesi gereğince istinaf talebinin reddine karar verilmesi gerektiğinden kararın bozulması gerekmiştir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki karar gerekçesi tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Borçlu vekili; icra takibine konu alacaklı şirketin hakedişlerinin sözleşme hükümleri ve müvekkilinin ödenek durumu gözetilerek dava açılmadan önce ve dava devam ederken ödendiğini, icra takibine yapılan itirazın kötüniyetli olmadığını, icra inkâr tazminatına hükmedilmemesi gerektiğini, itirazın kaldırılması isteminin reddi gerektiğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; İlk Derece Mahkemesinin kısa kararının borçlu vekilinin yüzüne karşı 20.04.2022 tarihinde verilmesi, gerekçeli kararın tebliğ edilmemesi ve kararın 23.05.2022 tarihinde istinaf edilmesi karşısında, istinaf başvurusunun süresinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. İcra ve İflas Kanunu'nun 02.03.2005 tarihli ve 5311 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (5311 sayılı Kanun) ile değişik 363 ve 366. maddeleri, 2. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 297 ve 321. maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Hukuka aykırı veya haksız olduğu iddia edilen yargı kararlarının, kural olarak bir üst dereceli veya farklı mahkemelerce, istisnai olarak da kararı veren mahkemece tekrar incelenmesine ve değiştirilmesine olanak tanıyan bu hukuksal mekanizmalara genel olarak “kanun yolu” denilmektedir. 2. Kanun yollarının öncelikli amacı; derece mahkemesi kararlarının, ikinci kez ve bu defa farklı bir yargı merci tarafından incelenmesi suretiyle söz konusu kararların doğruluğunu güvence altına almak, bu sayede dava konusu edilen subjektif hakların hukuka ve maddi gerçeğe uygun kararlarla elde edilmesini sağlamaktır. Aynı zamanda; benzer hukuksal sorunlara mahkemeler tarafından farklı çözümler getirilmesini önleyerek ülkede içtihat birliğini korumak, objektif nitelikteki bu fonksiyonu sayesinde hukukta kalitenin artırılması ve geliştirilmesine katkı sunmaktır. 3. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 36/1. maddesinde herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesinde dava açma hakkını değil, kanun yollarına başvurma hakkını da içermektedir. Kanun yollarına başvurabilme olanağının kişiye ve topluma güvence sağlaması açısından hukuk devletinin bir gereği olduğu da açıktır. Belirtilmelidir ki hukuk devleti ilkesinin zedelenmemesi, adalet mekanizmasına duyulan güvenin sarsılmaması, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlâl edilmemesi için yargılama makamlarınca verilen kararların gözden geçirilmesi ve hukuka aykırı olup olmadıklarının denetlenmesi gerekmektedir. Mahkeme kararlarının denetlenmesini talep hakkı, evrensel bir hukuk ilkesi olan adil yargılanma hakkının ve hak arama hürriyetinin birer gereği olarak kabul edilmekte ise de kanun koyucu tarafından bütün mahkeme kararlarına karşı bu hak kabul edilmemiş ve bazı sınırlamalar getirilerek, üst yargı denetimi kapalı tutulmuştur. 4. Anayasanın 154 ve devamı maddelerinde her bir yargı kolunda üst derecede yer alan yüksek mahkemeler düzenlenerek, en azından iki dereceli bir yargılama teşkilatı ile mahkeme kararlarının hukuka uygunluğunun denetlenmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bu hükümler karşısında yargı yolu denetimi anayasal bir gereklilik olmakla beraber, uygulanacak kanun yolları ve bunların kapsamı konusunda bir düzenleme yapılmayarak bu hususlar kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. 5. Ülkemizde iki dereceli yargılama teşkilatı mevcut iken, Yargıtayın içtihat mahkemesi olma niteliğinin korunması ve denetim yargılamasının güçlendirilerek daha etkin hâle getirilmesi için kanun koyucu tarafından istinaf incelemesi gerekli görülmüş ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun (5235 sayılı Kanun) ile ilk derece mahkemeleriyle Yargıtay arasında istinaf incelemesi yapmakla görevli olmak üzere bölge adliye mahkemeleri kurulmuştur. İlk derece mahkemelerinin kararlarına karşı gidilebilen bu yol, yargı teşkilatını iki aşamalı olmaktan çıkarıp üç aşamalı hâle getirmiştir. 6. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun'a paralel olarak 18.03.2005 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 02.03.2005 tarihli ve 5311 sayılı Kanun ile temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerde değişiklik yapılmıştır. 7. İcra ve iflas hukuku, icra ve iflas takiplerinin usul hukuku niteliğindedir. Bu hukuk dalının amacı, bir yandan takip alacaklısının alacağına kavuşması için borçlu veya üçüncü kişilerin çıkarabilecekleri zorlukları ortadan kaldırmak, diğer yandan kötüniyetli takiplere karşı takip borçlusunun kendisini korumasını sağlayacak hukuki çareler bulmak, bu arada takipten etkilenen üçüncü kişilerin menfaatlerini korumak, takip işlemlerinin yapılması sırasında insan hak ve hürriyetlerinin ihlâl edilmesini önlemektir. İcra iflas hukukunun en önemli kaynağı İİK olup bu Kanun icra ve iflas takibinden, tahsile kadar uygulanması gereken usul hükümlerini düzenlemektedir. 8. Borçların Devlet kuvveti yardımı ile (zorla) yerine getirilmesinde cebrî icra organlarının, alacaklı ile borçlu arasındaki menfaatler dengesini gözetmeleri gerekir (Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara, 2013, s.47). Maddi hukukça kişilere tanınan hakların icrasını sağlayan cebrî icra kuralları bünyesinde önemli birtakım menfaatleri barındırır. Zira icra hukuku, alacaklı ile borçlunun menfaatlerinin yoğun bir şekilde çatıştığı bir mücadele alanıdır. Bu hukuk alanında, borcunu vadesinde kendi iradesiyle ifa etmeyen borçluya karşı, alacaklının menfaatleri devlet gücüyle korunur. Bir tarafta alacaklının, alacağını tahsil etme isteği yer almakta; diğer tarafta da, borçlunun olabildiğince malvarlığına ve şahısvarlığına zarar verilmeden borcun tahsil edilmesi veya borcunun sona ermiş olduğunu ispatlama isteği yer almaktadır. Hukukun ve özellikle cebrî icra hukukunun temel fonksiyonu da alacaklı ile borçlu arasında doğan bu menfaat çatışmasını ölçülü, hukukun temel ilkelerine ve özellikle Anayasal kurallara uygun bir şekilde dengeye oturtmaktır (Pınar Çiftçi, Menfaat Dengesi Çerçevesinde Genel İcra Hukuku ile Kamu İcra Hukukunun Karşılaştırılması, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Cilt 12, s.315-316). 9. İcra ve İflas Kanunu'nun 4. maddesi gereğince icra mahkemesi, icra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı yapılan şikâyetlerle, itirazları incelemeye görevli olup takip hukukuna ilişkin kararlar veren özel bir mahkemedir. İcra mahkemelerinin hukuka ilişkin kararlarına karşı kanun yolları İİK'nın 5311 sayılı Kanun ile değişik 363, 364, 365 ve 366. maddelerinde özel hükümlerle düzenlenmiştir. 10. İcra ve İflas Kanunu'nun 366/1. maddesinde ise istinaf ve temyiz incelemelerinin 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na (HUMK) göre yapılacağı belirtilmiştir. HMK'nın 447/2. maddesi uyarınca mevzuatta, yürürlükten kaldırılan HUMK'a yapılan yollamalar, HMK'nın bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılır. 11. Açıklanan bu hükümlere göre İİK'da istinaf ve temyize ilişkin özel düzenlemeler yer almakta olup, özel düzenleme bulunmaması hâlinde kural olarak HMK'nın istinaf ve temyize ilişkin hükümleri uygulanır. 12. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile değişik 363. maddesi, maddenin değişiklik öncesi hâlinin aksine icra mahkemesinin hangi kararlarına karşı istinaf yolunun kapalı olduğunu düzenlemiştir. Bu düzenlemeye göre İİK'nın 363. maddesinde gösterilmeyen icra mahkemesi kararlarına karşı ait olduğu hak, alacak veya malın değer veya miktarının yasada öngörülen parasal miktarı geçmesi şartıyla istinaf yolu açıktır. 13. Anayasanın 141. maddesinde düzenlenmiş olan olan usul ekonomisi ilkesi takip hukukunda da uygulanır. İİK'nın 363. maddesi uyarınca aleyhine istinaf yoluna başvurulması mümkün olmayan kararlara ilişkin düzenlemenin temelinde usul ekonomisi ilkesi yer almaktadır. Maddede belirtilen kararlara karşı istinaf yolu kapatılarak takibin mümkün oldukça hızlı ilerleyerek alacaklıların alacaklarına bir an evvel kavuşması amaçlanmıştır. İcra takiplerinin en kısa sürede basit ve ucuz şekilde sonuçlandırılması usul ekonomisinin bir gereğidir. Usul ekonomisinin bir unsuru olan hızlılık, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde “makul sürede yargılanma hakkı” olarak karşımıza çıkmaktadır. 14. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 363/1. maddesine göre istinaf yoluna başvuru süresi tefhim veya tebliğden itibaren on gündür. Cebri icra prosedürünün kısa sürede sonuçlandırılması yönündeki beklenti istinaf süresinin de kısa tutulmasına neden olmuştur. 15. İcra ve İflas Kanunu'nun 03.07.1940 tarihli ve 3890 sayılı Kanun ile değişik 363. maddesinde tefhim yeterli görülmeyerek icra mahkemesi kararının tebliğ edilmesi şartı konulmuş, icra mahkemesi kararının tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde temyiz edilebileceği kabul edilmişti. 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun ile değişiklikten önce temyiz süresinin başlangıcını kararın tebliği teşkil etmekteydi. Uygulamada ilgililerin gereken özeni zamanında göstermemeleri nedeniyle kararın oluşturulmasından uzun süre geçtikten sonra kararın tebliğ edilmesi üzerine haksız çıkan tarafın temyiz etmeyebileceği bir karar için dahi temyiz yoluna başvurduğu görülüyordu. Bu nedenle de işler sürüncemede kalıyor ve bu durum doğal olarak işlerin çoğalmasına yol açıyordu. Buna son vermek için 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ve Bu Kanuna Bazı Madde ve Fıkralar Eklenmesine Dair Kanun (538 sayılı Kanun) ile değişiklik yapılarak kararın yüze karşı açıklandığı durumlarda on günlük temyiz süresinin yüze karşı bildirme tarihinden itibaren başlayacağı düzenlenmiştir. Temyiz süresinin başlangıcı için yasanın kabul ettiği ölçüt karar yüze karşı açıklanmışsa açıklanma tarihi, yüze karşı açıklanmamışsa tebliğ tarihidir (E. İlhan Postacıoğlu, İcra Hukuku Esasları, İstanbul, 2010, s.930). 16. Görüldüğü üzere tebliğin sürat isteyen icra işlerinin uzamasına, işlerin sürüncemede kalmasına ve hakkın yerine getirilmesinde gecikmelere sebep olduğu gözönünde tutularak İİK'nın 363. maddesi, 538 sayılı Kanun'un 140. maddesi ile değiştirilerek "tefhim veya tebliğ" şartı getirilerek bugünkü mevcut düzenlemedeki esasa geçilmiştir. 17. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 365. maddesi uyarınca istinaf yoluna başvurma yasal süre geçtikten sonra yapılır veya istinaf yoluna başvurulmasına olanak bulunmayan bir karara veya vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikâyete ilişkin olursa HMK'nın ilgili hükümleri gereğince istem icra mahkemesince reddedilir. İstinaf yoluna başvuran kişi ret kararını kabul etmezse, istinaf dilekçesi diğer tarafa tebliğ edildikten sonra, karar sureti ve verilirse cevap dilekçesiyle birlikte yetkili bölge adliye mahkemesine gönderilir. Bölge Adliye Mahkemesi 1. fıkra kapsamına girdiği hâlde reddine karar verilmemiş başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin karara bağlar. 18. İcra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötüniyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılır ise İİK'nın 363/2. maddesinin göndermesi ile HMK'nın 351. maddesi uygulanır. Bu hüküm İİK'nın 363/3. maddesi uyarınca kesin bir (istinaf yolu kapalı olan) karara karşı istinaf yoluna başvuranlar içinde uygulanır. 19. İcra ve İflas Kanunu'nun 18/1. maddesi uyarınca icra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. 20. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 321. maddesi; "Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez. Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir." hükmünü, Basit yargılama usulüne tâbi dava ve işlerde uygulanması gereken aynı Kanun'un 297/2. maddesi ise; "Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." hükmünü içermektedir. 21. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 321/2 ve 297/2. maddelerindeki hükümlerinden anlaşılacağı üzere hâkimin hüküm özetini tutanağa geçirmek suretiyle de kararı tefhim etmesi mümkündür. Hüküm fıkrasının (sonucunun) açık olması zorunludur. Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. 22. Hüküm sonucu veya kısa karar olarak da ifade edilen hüküm fıkrası, kararın en önemli bölümüdür. Öğretide hüküm fıkrasının, kararın vücut bulmuş hâli olduğu, kararın kalbi ve özü niteliğinde bulunduğu ifade edilmektedir (Nilüfer Boran Güneysu, Medeni Usul Hukukunda Karar, Ankara, 2014, s.225). Hâkimin sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim ettiği durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkarılması gerekir. HMK'nın 298. maddesi gereğince gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz. Hâkim verdiği (tefhim ettiği) hüküm ile bağlıdır, sonradan hükmün yanlış olduğu kanısına varsa bile artık hükmünü değiştiremez. 23. Anayasanın 141/3. maddesinde "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli yazılır" hükmü bulunmaktadır. Bu hüküm ile gerekçenin önemi Anayasa düzeyinde vurgulanmış olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. 24. İcra mahkemesi kararlarının da gerekçeli olması gerekir. Ancak kararın gerekçesi ile birlikte tefhimi, gerekçeli kararın hazırlanması belli bir zaman alacağından cebri icra prosedürünün yapısına aykırı düşebilir. Ne var ki kararın tefhimi için en az hüküm özetinin okunarak tutanağa geçirilmesini öngören HMK'nın 321/2. maddesi bu sakıncayı bertaraf edebilir. Usul ekonomisi ilkesine göre takibin ve icra faaliyetlerinin mümkün olduğunca kısa sürede, basit ve ucuz şekilde sonuçlandırılması gerekir. 25. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 363/1. maddesine göre on günlük istinaf süresi icra mahkemesi kararının taraflara tefhim edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. İcra mahkemesi, kısa kararın tefhiminden sonra (istinaf süresi olan) on gün içinde gerekçeli kararını yazıp dosyaya koymazsa ilgilinin (tefhimden itibaren on gün içinde) kısa bir istinaf dilekçesi yazıp vermesi, (bu istinaf dilekçesinde) icra mahkemesi kararını istinaf ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir istinaf dilekçesi vereceğini belirtmesi gerekir (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış İcra ve İflas Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2021, s.347). Kısa bir istinaf dilekçesinin verilmesinden sonra gerekçeli kararın tebliği üzerine istinaf başvurusunda bulunanın gerekçeli istinaf dilekçesi verme hakkı mevcut olduğundan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı da ihlâl edilmemiş olacaktır. Gerekçeli kararın tefhim edilen kısa karara aykırı olması hâlinde ise istinaf süresinin tebliğden başlayacağı açıktır. 26. Diğer taraftan Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2023 tarihli ve 2021/12-560 Esas, 2023/1123 Karar sayılı kararında da benimsendiği üzere İİK'nın 366/1. maddesinde istinaf incelemesinin HMK'ya göre yapılacağı ifade edilmiş olup, istinaf başvurusuna karşı cevap dilekçesinin verilmesi ve cevap dilekçesiyle katılma yoluyla istinafa başvurulması mümkündür. İstinaf dilekçesi kendisine tebliğ edilen taraf, başvurma hakkı bulunmasa veya başvuru süresini geçirmiş olsa bile, vereceği cevap dilekçesi ile istinaf yoluna başvurabilir. 27. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki itirazın kaldırılması borçlunun itirazı ile duran (İİK md. 66) ilâmsız icra takibine (ilâmsız icra prosedürü içinde) devam edilmesini sağlayan (İİK md. 78) bir yoldur. İtiraz ile duran ilâmsız icra takibine devam edilmesini sağlamak için, alacaklının genel mahkemelerde itirazın iptali davası açması mümkündür (İİK md. 67). Para (ve teminat) alacakları için ilâmlı icradan başka, ayrı bir ilâmsız icra yolu kabul edilmesinin amacı, alacaklının yalnız ilâmsız icra prosedürü içinde genel mahkemeden bu konuda bir ilâm almadan, çabuk ve basit bir şekilde alacağına kavuşmasını sağlamaktır. Alacaklıya, borçlunun itirazını hükümden düşürmek için yalnız itirazın iptali davası açma imkânı tanınsaydı borçlu hiç bir haklı nedene dayanmayan bir itiraz ile alacaklıyı mahkemede dava açmaya zorlayabilir ve bununla ilâmsız icra yolunu işlemez hâle getirebilirdi. İşte bu sakıncayı önlemek ve ilâmsız icranın amaç edindiği çabukluk ve basitlik ilkelerini gerçekleştirmek için borçlunun itirazının ilâmsız icra prosedürü içinde kaldırılmasını sağlamak üzere itirazın iptali davasından başka icra mahkemesinde itirazın kaldırılması yolu kabul edilmiştir (İİK md. 68-70; Kuru, El Kitabı, s. 275). 28. İtirazın kaldırılması talebi üzerine icra mahkemesi İİK'nın 70. maddesine uyarınca alacaklı ve borçlu tarafı davet eder ve aynı Kanun'un 18. maddesine göre karar verir. 29. Açıklanan ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; alacaklı vekili tarafından borçlu aleyhine başlatılan genel haciz yoluyla takibe karşı borçlu vekili itiraz etmiş, alacaklı vekili itirazın kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurmuştur. 30. İcra mahkemesinin borçlu vekilinin yüzüne karşı verilen 20.04.2022 tarihli kısa kararında istemin kısmen kabulüyle icra dosyasındaki bakiye alacağın 22.871,61 TL olarak düzeltilmesine, talep tarihinden sonra yapılan 1.000.000,00 TL ödemenin %20'si oranında icra inkâr tazminatının borçludan alınarak alacaklıya verilmesine karar verilerek, kanun yolu "Dair, taraf vekillerinin yüzüne karşı, diğer tarafların yokluğunda verilen kararın, yüze karşı verilenler yönünden tefhim, yokluğunda karar verilenler yönünden tebliğ, tarihinden itibaren 10 gün içerisinde eş değer mahkemeye verilecek bir dilekçe veya mahkememize gönderilecek bir dilekçe ya da zabıt katibine beyanda bulunarak ve bu beyanın zapta geçirilmesi suretiyle Ankara Bölge Adliye Mahkemesine istinaf yasa yolu açık olmak üzere, verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı." şeklinde gösterilmiştir. 31. Borçlu vekili 23.05.2022 tarihinde gerekçeli istinaf dilekçesi sunarak istinaf başvurusunda bulunmuştur. Borçlu vekiline gerekçeli karar tebliğ edilmemiştir. İlk Derece Mahkemesinin ek kararıyla istinaf başvurusunun süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, borçlu vekilince ek kararın yasal süresinde istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusu süresinde kabul edilerek istinaf incelemesi yapılmıştır. Özel Dairece, İlk Derece Mahkemesinin kararının borçlu vekilinin yüzüne karşı verildiği, kararın tefhiminden itibaren yasal on günlük süreden sonra istinaf başvurusunda bulunduğu, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. 32. Somut olayda icra mahkemesince 20.04.2022 tarihinde tefhim edilen kısa karar HMK'nın 297/2. maddesine göre usulüne uygun olup tefhim ile istinaf süresi başlamıştır. Borçlu vekili on günlük istinaf süresi içinde icra mahkemesi kararını istinaf ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir istinaf dilekçesi vereceğini belirten kısa bir istinaf dilekçesi sunmamıştır. O hâlde Bölge Adliye Mahkemesince borçlu vekilinin istinaf isteminin reddine karar verilmesi gerekir. 33. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2023 tarihli ve 2021/12-263 Esas, 2023/1150 Karar; 29.11.2023 tarihli ve 2023/12-679 Esas, 2023/1151 Karar ile 29.11.2023 tarihli ve 2023/12-933 Esas, 2023/1152 Karar sayılı kararları aynı yöndedir. Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2013 tarihli ve 2013/12-339 Esas, 2013/1474 Karar ile 01.04.2015 tarihli ve 2014/12-1271 Esas, 2015/1157 Karar sayılı kararlarında da İİK'nın 5311 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki 363. maddesinde öngörülen tefhim veya tebliğden itibaren on günlük temyiz süresinin kısa kararın yüzüne karşı verilen taraf yönünden tefhimden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir. 34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, HMK'nın 321. maddesi uyarınca hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle açıklanmadığı hâllerde kanunun aradığı koşulları taşıyan bir bildirimin yapılmadığının kabul edilmesi gerektiği, Kanun hükmünün de zorunlu nedenlerle bu bildirimin yapılmayabileceğini kabul ederek bu hâlde hüküm özetinin tutanağa yazdırılmasını yeterli gördüğü ancak bu hâlde de kararın bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması zorunluluğunu getirdiği, bu zorunlulukla birlikte değerlendirildiğinde hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle birlikte açıklanmadığı hâllerde kısa sözlü bildirimin yetmediği ayrıca gerekçeli kararın tebliği yoluyla bildirim yapılması gerektiği, gerekçeli kararın geçerli bildiriminin de tebliğ olduğuna göre istinaf kanun yolu süresinin de bu tebliğden başlayacağının kanun hükmünün açık sonucu olduğu, İİK'nın 363. maddesindeki "tefhim veya" ibaresinden sonra yer verilen "tebliğ" sözcüğünü duruşmada bulunmayan tarafı kapsayan bir bir ibare olarak değil, duruşmada bulunup da kendisine Kanun'un aradığı şekle uygun tefhim yapılmayan tarafları da kapsayan bir ibare olarak kabul edilmesi gerektiği, somut olayda mahkemece tefhim edilen kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurlarının gösterilmediği ve kararın gerekçesinin de açıklanmadığı, bu durumda Kanun'un aradığı unsurları içeren bir tefhim bulunmadığından kararın taraflara tebliğ edilmesi ve istinaf kanun yolu süresinin de tebliğ tarihinden başlatılması gerektiği gerekçesiyle direnme kararının uygun olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 35. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. VII. KARAR Açıklanan sebeple; Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken HMK'nın 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, Bozma nedenine göre borçlu vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın HMK'nın 373/2. maddesi uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 28.05.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y" 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda istinaf ve temyize ilişkin hükümler bulunmakta ise de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda olduğu gibi ayrıntılı hükümlere yer verilmemiş ancak istinaf ve temyiz incelemelerinin 6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na göre yapılacağı (İİK 366/1) düzenlenmek suretiyle yollama yapılmakla yetinilmiştir. Bu yollama hükmü nedeniyle İİK’da istinaf ve temyize ilişkin hüküm bulunmayan konularda HMK hükümleri uygulanmalıdır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) 363/1. maddenin karar tarihinde yürürlükte olan hâline göre istinaf yoluna başvuru süresi tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren on gündür. Maddede sözü edilen tefhim, mahkeme tarafından verilen kararın duruşmada bulunan tarafa veya taraflara hâkim tarafından sözlü olarak bildirilmesidir. Bu bildirimin hükmün tüm unsurlarıyla ve gerekçesiyle açıklanmasıyla mı yoksa hüküm sonucunun esaslı noktalarının açıklanmasıyla mı yapılacağı konusunda İİK’da açık bir hüküm bulunmamakta ise de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) bu konuyu düzenlemiştir. İcra hukuk mahkemesinde uygulanacak yargılama usulü konusunda da İİK’ndaki özel düzenlemeler ile İİK hükümlerinden kaynaklanan farklı uygulama yapılmasını gerektiren durumlar saklı kalmak üzere HMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinden tefhimin nasıl olması gerektiği konusunda HMK hükümleri uygulanmalıdır. Tefhimin nasıl yapılacağı HMK’da yazılı yargılama usulü ve basit yargılama usulü bakımından farklı düzenlenmiştir. İcra hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulandığından (İİK 18/1), bu usulde tefhimin nasıl olması gerektiği konusundaki HMK hükümlerine bakmak gerekir. Bu konuda HMK’da basit yargılama usulüne ilişkin olarak 321. madde hükmü bulunmaktadır. Bu maddenin 1. fıkrasında; tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkemece tarafların son beyanları alınıp yargılamanın sona erdiği bildirilerek kararın tefhim edileceği 2. fıkrasında ise kararın tefhiminin, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşeceği ancak zorunlu hâllerde, hâkimin bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebileceği ve bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerektiği hükme bağlanmıştır. Bu hükmün sonucu olarak basit yargılama usulünde hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle açıklanmadığı hâllerde Kanun'un aradığı koşulları taşıyan bir bildirimin yapılmadığı kabul edilmelidir. Kanun hükmü de zorunlu nedenlerle bu bildirimin yapılmayabileceğini kabul ederek bu hâlde hüküm özetinin tutanağa yazdırılmasını yeterli görmüş ancak bu hâlde de kararın bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması zorunluluğunu getirmiştir. Bu zorunlulukla birlikte değerlendirildiğinde kanuna uygun bir tefhimin bulunmadığı yani hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle birlikte açıklanmadığı hâllerde kısa sözlü bildirim yetmemekte ayrıca gerekçeli kararın tebliği yoluyla bildirim yapılması gerekmektedir. Gerekçeli kararın geçerli bildirimi de bu tebliğ olduğuna göre istinaf kanun yolu süresinin de bu tebliğden başlayacağı kanun hükmünün açık sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenledir ki istinaf yoluna başvuru süresinin tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren on gün olduğunu düzenleyen İİK 363. maddede, tefhim veya ibaresinden sonra yer verilen tebliğ sözcüğünü, salt duruşmada bulunmayan tarafı kapsayan bir bir ibare olarak değil, duruşmada bulunup da kendisine kanunun aradığı şekle uygun tefhim yapılmayan tarafları da kapsayan bir ibare olarak kabul etmek gerekir. Anayasanın 40. maddesinde "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır" hükmü bulunmaktadır. Anayasadaki bu zorunluluğa uygun biçimde HMK’nın 297. maddesinde de varsa kanun yolları ile süresinin hüküm sonucunda yer alması gerektiği belirtilmiştir. Bu sürenin gösterilmesi zorunluluğu gün sayısı olarak bir göstermeyi değil, bu sürenin hangi tarihten başlayacağının gösterilmesini de gerektirmektedir. Zira sürenin başladığı ve sona erdiği tarihleri anlaşılır biçimde ortaya koymayan ifadeler, Anayasada yer verilen kanun yolu sürelerini gösterme zorunluluğunun yerine getirildiği anlamına gelmeyecektir Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.04.2023 tarih, 2021/5 Esas, 2023/2 Karar sayılı içtihadı birleştirme kararında; hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi hâlinde, hatalı gösterilen kanun yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun incelenmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bu karar kanundaki sürelerin gün sayısı olarak hatalı gösterildiği kararlar nedeniyle verilmiş ise de içtihadı birleştirme kararları sonuçlarıyla bağlayıcı, gerekçeleriyle yol göstericidir. Bu nedenle sürenin gün sayısı olarak hatalı gösterilmesi yanında sürenin başlayacağı tarihin, kişinin yanılmasına neden olacak biçimde tefhim yerine tebliğ yazılmak suretiyle hatalı gösterilmesi hâlinde de farklı bir sonuca varılmamalı usulüne uygun bir tefhim bulunsa bile hatalı yazılan tebliğ tarihinden süre başlatılmalıdır. Yukarıda açıklandığı üzere usulüne uygun bir tefhim olmadığı için sürenin tebliğden başlatılması gereken hâllerde mahkemenin sürenin tebliğden başlayacağına dair gösterimi kanuna aykırı olmayıp açıkça kanun hükümlerinin sonucu olduğundan bu hâlde hatalı bir kanun yolu süresi gösterimi olduğu da düşünülemez. Usulüne uygun bir tefhim olmadığı hâlde mahkemece sürenin tebliğ yerine hatalı olarak tefhimden başlayacağının gösterilmiş olması hâlinde sonucu ne olacaktır? Bu durum kişiyi yanıltacak ise de tefhim ya da tebliğ tarihine uyması bir hak kaybına sebep olmayacaktır. Zira kişi gösterilen bu süreye uyarsa süresinden önce kanun yolu başvurusu yapmış olacak bu süreye uymaz ve tebliğ tarihini esas alarak başvurursa kanunun aradığı süre içinde başvurusunu yapmış sayılacak yine bir hak kaybına uğramamış olacaktır. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkına ilişkin sınırlamalar bir kanun hükmüne dayalı olmalıdır. Zira temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanabilmesi için kanunilik unsuru taşıyan açık bir kanun hükmü bulunması gerekir. Kanunun açık hükümleriyle sürenin tebliğden başlatılması gerektiği çok açık biçimde anlaşıldığı hâlde sürenin kanuna uygun olmayan tefhimden başlatılması mahkemeye erişim hakkının kanunilik unsuru bulunmaksızın kısıtlanması sonucu doğuracaktır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; mahkemece basit yargılama usulünün uygulandığı yargılamada, tefhim edilen kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurları gösterilmemiş ve kararın gerekçesi de açıklanmamıştır. Bu durumda kanunun aradığı unsurları içeren bir tefhim bulunmadığından kararın taraflara tebliğ edilmesi ve istinaf kanun yolu süresinin de tebliğ tarihinden başlatılması gerekmektedir. Sürenin tebliğden başlaması gerekirken mahkemece tefhimden başlayacağı yazılmış ise de bu hatalı yazımın taraflar aleyhine bir sonuç doğurmayacağı açıktır. Somut olayda henüz gerekçeli karar tebliğ edilmeden önce istinaf başvurusu yapıldığı için başvurunun süresinde olduğu kabul edilerek istinaf incelemesi yapılarak karar verilmiş olması ayrıca süre aşımından red kararı verilmesi gerektiğini belirten bozma kararı üzerine de önceki kararda direnilmiş olması yukarıda yer verilen açıklamalara uygun bir gerekçe ve sonuç içermektedir. Tüm bu nedenlerle nedenlerle direnme kararı uygun bulunarak dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan, Özel Daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

Kanun yollarına başvuru usul kurallarının belirli ve öngörülebilir olması zorunludur. Mahkemelerin dilekçelerin sunulmasına ve usul kurallarının tatbikine ilişkin şekli gereklilikleri uygularken, kişilerin yargıya ulaşmasını gereksiz yere zorlaştıracak veya fiilen imkânsız kılacak katı şekilcilikten kaçınması gerekir. Öte yandan, bütün mahkeme kararlarına karşı üst yargı denetimi kanun koyucu tarafından mutlak olarak tanınmamış olup bazı sınırlamalar getirilerek üst yargı denetimi kapalı tutulabilir.

Yargı Mercilerinin İç İşleyişindeki Hatalar ve Ölçülülük

Yargı mercilerinin kendi iç işleyişlerindeki gecikme, eksiklik veya hatalardan kaynaklanan sorumluluk bireylere yüklenemez. Bu aksaklıklar sebebiyle kişilerin kanun yoluna başvuru hakkından mahrum bırakılması, mahkemeye erişim hakkına yönelik ölçüsüz bir müdahale oluşturur.

İlk derece mahkemesine süresi içinde sunulan istinaf dilekçesinin sehven ıslah dilekçesi olarak UYAP sistemine kaydedilmesi gibi mahkemenin kendi hatasından kaynaklanan nedenlerle kanun yolu incelemesinin gerçekleştirilememesi başvurucuya atfedilemez. Mahkemenin kendi işlemindeki bu tür bir hata sebebiyle kanun yoluna başvurulamaması, adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının zedelenmesine yol açar.

Elektronik Ortamda Kanun Yolu Başvuruları ve Kayıt Esasları

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 445. maddesi uyarınca elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter ve güvenli elektronik imza ile oluşturulan tutanak ve belgeler ayrıca fiziki olarak gönderilmez. İlgili yönetmelik hükümlerine göre elektronik ortamda kanun yolu başvurusu saat 00:00'a kadar yapılabilir ve dilekçenin UYAP üzerinden mahkeme ekranlarına düştüğü tarihte yapılmış sayılır; işlem sonucunda ilgilinin erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2017/2819, K. 2019/10811Kaynağı aç
17. Hukuk Dairesi         2017/2819 E.  ,  2019/10811 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :… Bölge Adliye Mahkemesi 23.Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı,davacı vekilinin istinaf dilekçesinin reddine dair karar ile eski hale getirme talebinin reddine dair ek kararın süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü: – K A R A R – Davacı vekili, müvekkilinin 17/01/2001 tarihinde 10 yıl süreli hayat sigorta sözleşmesi yaptığını, yapılan sözleşmenin bir örneğinin müvekkiline verilmediğini, akdedilen sözleşmenin vakıf yatırım hayat sigortası olduğunu öğrendiklerini, müvekkilin 14/08/2014 tarihine kadar primlerini ödediğini ve emekliliğe hak kazanarak Vakıf Emeklilik …ne başvurduğunu, poliçeden doğan sigorta bedeli alacaklarının ödenmesini talep ettiğini, müvekkiline cevap gelmediğini, 11/07/2011 tarihinde vade gelimi olduğunu, vade gelimi tutarının ödenmesi için kendilerine talepte bulunulmadığını, 31/07/2012-30/01/2014 tarihinde aranmayan paralar ile ilgili mektup gönderilmesine rağmen cevap verilmediğinden, 23/06/2014 tarihinde güvence hesabına aktıralarak gelir kaydedildiğini beyanla, red cevabı verildiğinden, müvekkiline ödenmesi gereken sigorta bedelinin tespitini ve 50.990,95 TL birikim tutarının 11/07/2011 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili davanın reddini savunmuştur. … 10.Tüketici Mahkemesi’nin 06/9/2016 tarih, 2015/22- 2016/118 sayılı ilamında toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, davanın reddine karar verilmiş; davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuş, … Bölge Adliye Mahkemesi’nce; HMK'nın 352/(1) maddesi uyarınca davacı vekilinin süresinden sonra verdiği istinaf dilekçesinin reddine karar verilmesi üzerine davacı vekili 6100 sayılı HMK'nun 95.maddesi hükümlerine göre eski hale getirme talebinde bulunmuş; Bölge Adliye Mahkemesinin 16.03.2017 tarih ve 2017/92 E.,2017/80K.sayılı ek kararı ile talebin reddine karar verilmiş; Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava sigorta poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 445. Maddesinde; "Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP), adalet hizmetlerinin elektronik ortamda yürütülmesi amacıyla oluşturulan bilişim sistemidir. Dava ve diğer yargılama işlemlerinin elektronik ortamda gerçekleştirildiği hâllerde UYAP kullanılarak veriler kaydedilir ve saklanır. Elektronik ortamda, güvenli elektronik imza kullanılarak dava açılabilir, harç ve avans ödenebilir, dava dosyaları incelenebilir. Bu Kanun kapsamında fizikî olarak hazırlanması öngörülen tutanak ve belgeler güvenli elektronik imzayla elektronik ortamda hazırlanabilir ve gönderilebilir. Güvenli elektronik imza ile oluşturulan tutanak ve belgeler ayrıca fizikî olarak gönderilmez, belge örneği aranmaz. Elektronik ortamdan fizikî örnek çıkartılması gereken hâllerde tutanak veya belgenin aslının aynı olduğu belirtilerek hâkim veya görevlendirdiği yazı işleri müdürü tarafından imzalanır ve mühürlenir. Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter. Mahkemelerde görülmekte olan dava, çekişmesiz yargı, geçici hukuki koruma ve diğer tüm işlemlerde UYAP’ın kullanılmasına dair usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir." hükmü yer almaktadır. 6100 sayılı HMK'na dayanılarak 6 Ağustos 2015 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Bölge Adliye ve Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Cumhuriyet Başsavcılıkları İdari ve Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik"in Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Yazı İşleri Hizmetleri Kanun Yoluna Başvuru işlemleri başlığı altında yer alan 68. maddesinin 8. Bendinde ise; "Gerçek kişilerin UYAP Vatandaş Bilgi Sistemi üzerinden, tüzel kişi temsilcilerinin UYAP Kurum Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu başvuru dilekçeleri gönderebilmeleri için güvenli elektronik imza sahibi olmaları gerekir. Gerçek ve tüzel kişiler elektronik ortamda yapacakları kanun yolu başvurusunun harcını elektronik ortamda bölge adliye mahkemesi veznesinin bağlı olduğu banka hesabına aktarırlar. Bu işlemlerin kredi kartı gibi ödeme araçları ile yapılması sağlanabilir. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin UYAP üzerinden mahkeme ekranlarına düştüğü tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.", 9. bendinde "Taraf vekillerince UYAP üzerinden güvenli elektronik imza ile kanun yolu başvuru dilekçesi gönderilebilir. Bu işler için ayrıca elle atılmış imzalı belge istenmez. Avukatların UYAP Avukat Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu başvuru dilekçesi gönderebilmeleri için güvenli elektronik imza sahibi olmaları gerekir. Kanun yolu harçları avukat tarafından elektronik ortamda mahkeme veznesi hesabına aktarılır. Bu işlemlerin Barokart veya kredi kartı gibi ödeme araçları ile yapılması sağlanabilir. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin UYAP üzerinden mahkeme ekranlarına düştüğü tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.", 10. bendinde de "Elektronik ortamda kanun yolu başvurusu saat 00:00’a kadar yapılabilir." hükümleri mevcuttur. Konu ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi de, 2016/1235 sayılı bireysel başvuru dosyasında 24.10.2019 tarihinde verdiği ihlal kararında da; Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı mutlak olmayıp, sınırlamalara konu olabileceği ancak; Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi uyarınca anılan sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmaması gerektiği, kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen hukuki veya fiilî sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği, yargısal başvuruların birtakım usul kurallarına tabi kılınmasının tek başına mahkemeye erişim hakkını zedelemeyeceği, bununla birlikte yargısal başvuru usullerinin belirli ve öngörülebilir olması gerektiği, dava açılmasına veya diğer kanun yollarına başvurulmasına ilişkin dilekçelerin yetkili mahkemelere sunulma yöntemine dair kanuni veya fiilî belirsizliklerin bulunması, kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği, öte yandan, mahkemelerin dilekçelerin sunulması yöntemine ilişkin usul kurallarını uygularken kişilerin mahkemeye erişimlerini engelleyecek veya aşırı derecede zorlaştıracak ölçüde şekilcilikten kaçınmaları gerektiği ayrıca; mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun yargısal koruma talep eden bireylere yüklenmemesi gerektiği,bu nedenle, yargısal başvurulara dair dilekçelerini ilgili mevzuatta öngörülen usule uygun olarak yetkili yargı merciine sunan kişilerin kendilerine atfedilemeyen ve tamamen mahkemelerin iç işleyişinden kaynaklanan hata ve aksamalardan sorumlu tutularak mahkemeye erişimlerinin engellenmesi bu hakka yapılan müdahaleyi ölçüsüz kılabileceği,özellikle kanun yoluna başvurma yönündeki istek ve iradesini ortaya koymuş olan (süre tutum dilekçesi veren) başvurucular yönünden bu tür müdahaleler, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlaline sebep olabileceği, bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun da, 20/1/2014 tarihli ve E.2013/14-742, K.2014/16 sayılı kararında; "…Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ilgili genelgesine göre UYAP'a kaydedilerek elektronik ortama aktarılan belgelerle ilgili kayıt tarihinin ilgili işlemler yönüyle havale tarihi olarak esas alınması gerekmektedir." şeklinde karar verdiği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ise: (Lawyer Partners A.S./Slovakya, B. No: 54252/07,16/6/2009,§ 52), Golder/Birleşik Krallık [GK], B.No:4451/70, 21/2/1975,) ve Delcourt/Belçika, B. No:2689/65, 17/1/1970,§§ 25,26) davalarında verdiği kararlarında; mahkemeye erişim hakkının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde yerini bulan güvencelerin doğal bir parçası olduğunu, bu kapsamda herkesin kişisel hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını bir mahkeme veya yargı yeri önüne getirme hakkının güvence altına alındığını, sözleşmenin 6. maddesinde mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkının güvence altına alınmadığını ancak; devletin kendi takdirine bağlı olarak taraflara kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı tanıması durumunda bu incelemeyi yapan mahkeme önünde uygulanan muhakeme usulünün bu ilkelere uygun olması gerektiğini belirtildiğini, AİHM'nin, bir hukuk davasında bölge adliye mahkemesi ilamına yönelik itirazın süre yönünden reddedilmesi nedeniyle yapılan başvuruyu mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirerek, kanun yolu incelemesinde uygulanacak usulün Sözleşme'nin 6 ncı maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, mahkemeye erişim hakkına yönelik birtakım sınırlandırmaların kabul edilebileceğini ancak; sınırlamaların meşru bir amaca yönelik olmadığı veya kullanılan yöntem ile ulaşılması hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunmadığı durumlarda kısıtlamaların Sözleşme'nin 6. maddenin birinci fıkrasına uygun olmayacağını belirttiği ifade edilerek, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı mutlak olmayıp, sınırlamalara konu olabilmekle birlikte, Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi uyarınca, anılan sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmaması gerektiği, kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen hukuki veya fiilî sınırlamaların mahkemeye erişim hakkınının ihlal edebileceği, (Özkan Şen, § 52), yargısal başvuruların birtakım usul kurallarına tabi kılınmasının tek başına mahkemeye erişim hakkını zedelemeyeceği, bununla birlikte, yargısal başvuru usullerinin belirli ve öngörülebilir olması gerektiği, dava açılmasına veya diğer kanun yollarına başvurulmasına ilişkin dilekçelerin yetkili mahkemelere sunulma yöntemine dair kanuni veya fiilî belirsizliklerin bulunmasının, kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği, (Hasan İşten, B.No: 2015/1950, 22/2/2018, § 45), öte yandan mahkemelerin dilekçelerin sunulması yöntemine ilişkin usul kurallarını uygularken kişilerin mahkemeye erişimlerini engelleyecek veya aşırı derecede zorlaştıracak ölçüde şekilcilikten kaçınmaları gerektiği ayrıca; mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun yargısal koruma talep eden bireylere yüklenmemesi gerektiği, bu bakımdan yargısal başvurulara dair dilekçelerini ilgili mevzuatta öngörülen usule uygun olarak yetkili yargı merciine sunan kişilerin kendilerine atfedilemeyen ve tamamen mahkemelerin iç işleyişinden kaynaklanan hata ve aksamalardan sorumlu tutularak mahkemeye erişimlerinin engellenmesinin bu hakka yapılan müdahaleyi ölçüsüz kılabileceği, özellikle kanun yoluna başvurma yönündeki istek ve iradesini ortaya koymuş olan (süre tutum dilekçesi veren) başvurucular yönünden bu tür müdahalelerin Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlaline sebep olabileceği, (Hasan İşten, § 46) gerekçeleriyle, mahkeme kararını 3/6/2015 tarihinde tebellüğ eden ve 11/6/2015 tarihinde UYAP üzerinden elektronik ortama aktardığı dilekçesi ile hükmü temyiz eden başvurucunun vekilinin temyiz başvurusunu, hükmün başvurucuya 3/6/2015 tarihinde tebliğ edildiği ve temyiz talebinin 12/6/2015 tarihinde ileri sürüldüğü gerekçesiyle süre aşımı nedeniyle dilekçenin reddine karar veren Yargıtay Dairesi kararının, başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiasını kabul edilebilir bularak, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğine ve kararın bir örneğinin, mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak amacıyla ilgili Yargıtay Dairesine gönderilmek üzere yerel Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Eldeki dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinde ve yukarıda anlatılan Yasa hükümleri ile atıfta bulunulan AHİM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları muvacehesinde yapılan değerlendirmede; yerel Mahkeme kararının davacı tarafa 10.11.2016 tarihinde tebliğ edildiği, davacı vekilince mahkemeye sunulan istinaf başvuru dilekçesi tarihinin 02.12.2016 olduğu, istinaf başvususu harç makbuzundaki tarihin de 02.12.2016 tarihli olduğu, her ne kadar yerel Mahkemece; Bölge Adliye Mahkemesine istinaf dilekçesinin sisteme kaydedildiği tarih 05.02.2016 olarak bildirilmiş ise de; UYAP'a kaydedilerek elektronik ortama aktarılan belgelerle ilgili kayıt tarihinin ilgili işlemler yönüyle havale tarihi olarak esas alınması dolayısıyla,kanun yolu başvurularının dilekçenin UYAP üzerinden mahkeme ekranlarına düştüğü tarihte yapılmış sayılması gerektiği, Anayasa Mahkemesinin yukarıda anlatılan ihlal kararında da belirtildiği üzere; mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun yargısal koruma talep eden bireylere yüklenmemesi gerektiği, bu bakımdan yargısal başvurulara dair dilekçelerini ilgili mevzuatta öngörülen usule uygun olarak yetkili yargı merciine sunan kişilerin kendilerine atfedilemeyen ve tamamen mahkemelerin iç işleyişinden kaynaklanan hata ve aksamalardan sorumlu tutularak mahkemeye erişimlerinin engellenmesinin bu hakka yapılan müdahaleyi ölçüsüz kılabileceği,özellikle kanun yoluna başvurma yönündeki istek ve iradesini ortaya koymuş olan (süre tutum dilekçesi veren) başvurucular yönünden bu tür müdahalelerin Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlaline sebep olabileceği, somut olayda davacı vekilinin istinaf dilekçesi 02.12.2016 tarihinde oluşturularak gönderildiğine göre, 2 haftalık yasal süre içerisinde istinaf başvurusunun yapıldığının (eski hale getirme) kabulü ile başvurunun esastan incelenmesi gerekirken, dilekçenin kalem personelince kayda alındığı 05.02.2016 tarihi esas alınmak suretiyle, davacı vekilinin istinaf dilekçesinin, süresinden sonra verildiğinden bahisle, reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün davacı yararına BOZULMASINA, 6100 sayılı HMK 373/2. maddesi uyarınca dosyanın karar veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 19/11/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Elektronik ortama aktarılan belgelerle ilgili kayıt tarihi işlemler yönüyle havale tarihi olarak esas alınır; kanun yolu başvuruları dilekçenin sistem üzerinden mahkeme ekranlarına ulaştığı tarihte yapılmış kabul edilir. Tarafın iradesini ortaya koyarak yasal süresi içinde sisteme ulaştırdığı bir dilekçenin mahkeme kalem personelince daha sonraki bir tarihte kayda alınması gerekçe gösterilerek başvurunun süreden reddedilmesi usul kurallarına aykırılık teşkil eder.

Hükmün Tefhimi, Gerekçeli Karar ve Kanun Yolu Süreleri

Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince mahkeme kararlarının gerekçeli olarak kaleme alınması zorunludur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 298. maddesi doğrultusunda, sonradan yazılan gerekçeli karar duruşmada bildirilen hüküm fıkrasıyla çelişemez ve hâkim açıkladığı kararla bağlı olduğundan sonradan kanaati değişse dahi hüküm sonucunu farklılaştıramaz. Kanun'un 321. maddesine göre ise mahkeme tahkikat sonunda tarafların son beyanlarını alarak kararını tefhim eder; hükmün tüm unsurlarıyla ve gerekçesiyle açıklanması asıl olmakla birlikte zorunlu hâllerde gerekçesi tutanağa geçirilerek sadece hüküm özeti bildirilebilir ve bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkarılması şarttır.

6100 sayılı HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU m. 321Kaynağı aç
MADDE 321- (1) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez. (2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir. Uygulanacak hükümler

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 363. maddesi uyarınca, kanunda belirlenen miktar ve istisnalar çerçevesinde icra mahkemesi kararlarına karşı istinaf yoluna başvuru süresi kural olarak tebliğ tarihinden itibaren iki haftadır. Buna karşılık, 5311 sayılı Kanun öncesindeki temyiz rejiminde süre kural olarak kısa kararın yüze karşı tefhim edildiği tarihten işlemekte ve gerekçeli kararın bu sürede yazılmaması hâlinde on gün içinde kısa temyiz dilekçesi verilmesi aranmaktaydı. Hem önceki temyiz uygulamasında hem de istinaf usulünde, gerekçeli kararın duruşmada tefhim edilen kısa karara aykırı düzenlenmesi hâlinde kanun yolu süresi tefhimden değil tebliğden itibaren işlemeye başlar. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu tefhim edilen kısa kararda gerekçe açıklanmasa dahi kanun yoluna başvuru yükümlülüğünün doğduğunu kabul etmiş; aynı kararlardaki karşı oyda ise kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurları ve gerekçe gösterilmemişse kanunun aradığı tefhimin gerçekleşmediği ve sürenin tebliğden başlatılması gerektiği görüşü savunulmuştur.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 363Kaynağı aç
Madde 363- (Değişik: 2/3/2005-5311/24 md.) İcra mahkemesince 85 inci maddenin uygulanma biçimi, icra dairesi tarafından hesaplanan vekâlet ücreti, 103 üncü maddenin uygulanma biçimi ve bu maddede düzenlenen davetiyenin içeriği, yediemin ücreti, yediemin değiştirilmesi, hacizli taşınır malların muhafaza şekli, kıymet takdirine ilişkin şikâyet, ihaleye katılabilmek için teminat yatırılması ve teminatın miktarı, satışın  durdurulması,  satış  ilânının  iptali, süresinde satış istenmemesi nedeniyle satışın düşürülmesi, 263 üncü maddenin uygulanma biçimi, iflâs idaresinin oluşturulması, icra mahkemesinin iflâs idaresinin işlemleri hakkında şikâyet üzerine verdiği kararlara karşı, iflâs idare memurunun ücret ve masrafları hakkındaki hesap pusulası ve 36 ncı maddeye göre icranın geri bırakılmasına ilişkin kararları dışındaki kararlarına karşı, ait olduğu alacak, hak veya malın değer veya miktarının yedi bin Türk lirasını geçmesi şartıyla istinaf yoluna başvurulabilir. İstinaf yoluna başvuru süresi (…)135 tebliğ tarihinden itibaren iki haftadır. [135][136] İcra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötüniyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılırsa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 422 nci maddesi hükmü uygulanır. Kesin bir karara karşı kötüniyetle istinaf yoluna başvuranlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır. İstinaf yoluna başvuru satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. İcranın devamı için gereken evrak alıkonularak bunların birer örneği bölge adliye mahkemesine gönderilecek dosyaya konulur. Temyiz yoluna başvurma ve incelenmesi[137]

İcra ve İflas Kanunu'nun 365. maddesi uyarınca istinaf başvurusunun yasal süresi geçtikten sonra yapılması, istinafa kabil olmayan bir karara yönelmesi, vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine ilişkin bulunması yahut süresi geçmiş bir şikâyete dayanması hâllerinde istem icra mahkemesince reddedilir. İcra mahkemesince bu kapsamda verilmiş bir ret kararı kabul edilmediğinde dosya bölge adliye mahkemesine gönderilir; icra mahkemesince ret kararı verilmemişse bölge adliye mahkemesi başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin olarak karara bağlar. Diğer yandan Kanun'un 366. maddesi çerçevesinde, istinaf dilekçesi kendisine tebliğ edilen taraf, başvurma hakkı bulunmasa veya yasal başvuru süresini geçirmiş olsa dahi cevap dilekçesi vererek katılma yoluyla istinafa başvurabilir.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 365Kaynağı aç
Madde 365 – (Değişik: 2/3/2005-5311/26 md.) İstinaf yoluna başvurma, yasal süre geçtikten sonra yapılır veya istinaf yoluna başvurulmasına olanak bulunmayan bir karara veya vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikâyete ilişkin olursa, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri gereğince istem icra mahkemesince reddedilir. İstinaf yoluna başvuran kişi ret kararını kabul etmezse, istinaf dilekçesi diğer tarafa tebliğ edildikten sonra, karar sureti ve verilirse cevap dilekçesiyle birlikte yetkili bölge adliye mahkemesine gönderilir. Şu kadar ki bu hâlde satış dahil hiçbir icra işlemi durmaz. Bölge adliye mahkemesi, birinci fıkra kapsamına girdiği hâlde reddine karar verilmemiş başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin karara bağlar. Bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay kararları[140]
Mahkeme kaleminin dilekçeyi geç kaydetmesi başvuru süresini etkiler mi?

Mahkemenin iç işleyişinden kaynaklanan gecikmeler taraflara yüklenemez; süresinde sisteme ulaştırılan dilekçenin mahkeme ekranlarına düştüğü tarih esas alınır ve personelin geciken kaydı nedeniyle başvuru süreden reddedilemez.

Elektronik ortamda kanun yoluna başvuru süresi hangi anda biter?

Elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter ve kanun yolu başvuruları sürenin son günü saat 00:00'a kadar güvenli elektronik imza ile tamamlanabilir.

İcra mahkemesinde gerekçeli karar kısa karara aykırı çıkarsa istinaf süresi nasıl başlar?

İcra mahkemesinde gerekçeli kararın tefhim edilen kısa karara aykırı düzenlenmesi durumunda, istinaf kanun yolu süresi tefhim tarihinden değil, gerekçeli kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu