Kişisel Durum Sicili: Düzeltme, Tescil ve Doğan Davalar

by Avukat Erdal Ersoy
Kişisel Durum Sicili: Düzeltme, Tescil ve Doğan Davalar

Kişisel Durum Sicilinin Hukuki Temeli

Türk hukukunda kişisel durum, bu amaçla tutulan resmî sicille belirlenir; sicil tutulmasına ve zorunlu bildirimlere ilişkin esaslar ilgili kanunda gösterilir. Bu çerçeve Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 36. maddesinde düzenlenmiş; uygulama usul ve esasları 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu (NHK) ve ilgili yönetmeliklerle somutlaştırılmıştır.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 36 (1/2)Kaynağı aç
Madde 36- Kişisel durum, bu amaçla tutulan resmî sicille belirlenir. Bu sicilin tutulmasına ve zorunlu bildirimlerin yapılmasına ilişkin esaslar, ilgili kanunda gösterilir. II. Görevliler

TMK m. 28 uyarınca kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer. Çocuk hak ehliyetini ise sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü andan itibaren kazanır. TMK m. 30 uyarınca doğum, nüfus sicilindeki kayıtlarla ispat olunur; nüfus sicilinde kayıt yoksa veya bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 28Kaynağı aç
Madde 28- Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer. Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder. II. Sağ olmanın ve ölümün ispatı 1. İspat yükü
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2023/280, K. 2024/296Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2023/280 E.  ,  2024/296 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1106 E., 2022/1234 K. KARAR : Davanın reddine ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 23.03.2022 tarihli ve 2022/2610 Esas, 2022/4244 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin ilk işe giriş tarihinin 10.03.1984 olduğunu, yaşlılık aylığı bağlanması için Kuruma iki kez başvurduğunu, Kurumun doğum tarihi 01.01.1972 iken mahkeme kararı ile 01.01.1967 olarak düzeltildiği ve emeklilik işlemlerinde kanun gereği ilk işe giriş tarihindeki doğum tarihinin dikkate alınması gerektiğinden bahisle başvuruları reddettiğini ancak müvekkilinin ilkokul mezuniyet tarihinin 06.05.1977 olduğunu, bu durumda bir yaşında ilkokul birinci sınıfa başlayıp beş yaşında mezun olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.1985 tarihli ve 1985/92 Esas 1985/92 Karar sayılı kararı ile müvekkilinin 01.01.1972 olan doğum tarihinin 01.01.1967 olarak tashihine karar verildiğini, maddi hata kapsamındaki yaş düzeltmelerinin sigorta girişinden önce ya da sonra yapılsa dahi emeklilikte dikkate alındığını, müvekkilinin 1967 doğum tarihine göre yaşlılık aylığına hak kazanmasına rağmen aylık bağlanmadığını ileri sürerek Kurum işleminin iptali ile yaşlılık aylığı bağlanmasına, mahrum kaldığı aylıklarının hesaplanarak ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı … (Kurum/SGK) vekili; Kurum işleminin usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 20.06.2019 tarihli ve 2018/156 Esas, 2019/174 Karar sayılı kararı ile; 5510 sayılı Kanun’un 57 nci maddesine göre sigortalının ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş düzeltmelerinin dikkate alınamayacağı ancak bu kuralın somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi gerektiği, hatalı yaş üzerinden yaşlılık aylığı bağlanmasının sosyal güvenlik hakkı ile bağdaşmayacağı, davacının 01.01.1972 olan doğum tarihinin Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.1985 tarihli ve 1985/92 Esas 1985/92 Karar sayılı kararı ile 01.01.1967 olarak tashih edildiği, davacının okul kayıtları incelendiğinde 1976-1977 döneminde okuldan mezun olduğu, yaş düzeltim davası sırasında kemik grafilerinin çekildiği ve bir yaşında okula başlamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu gözetildiğinde gerçek doğum tarihinin 01.01.1967 olduğunun açık olduğu, davacının hizmet süresi, prim ödeme gün sayısı ve düzeltilmiş doğum tarihi dikkate alındığında 506 sayılı Kanun’un geçici 81/B-e maddesi kapsamında tahsis talep tarihi olan 08.01.2015 tarihi itibariyle 48 yaş ve 5300 gün prim ödeme koşullarını sağladığından yaşlılık aylığı almaya hak kazandığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının tahsis talebinde bulunduğu 08.01.2015 tarihini takip eden 01.02.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının ve davacının yaşlılık aylığı almaya hak kazandığı tarihten itibaren ödenmeyen yaşlılık aylıklarının ödenmesi gerektiğinin tespitine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 02.02.2021 tarihli ve 2019/2018 Esas, 2021/181 Karar sayılı kararı ile; davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanun’un 120 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme dikkate alındığında sigortaya ilk tescil tarihinden sonra yapılan yaş tashihinin yaşlılık aylığı bağlanmasında nazara alınamayacağı, 5510, 1479 ve 5434 sayılı Kanunlarda da aynı yönde düzenlemeler bulunduğu, davacının yaş tashihi ilk sigortalılık tescil tarihinden sonra yapıldığından bu düzeltmenin yaşlılık aylığı bağlanmasında dikkate alınamayacağı, buna göre davacının tahsis talep tarihinde yaş şartını yerine getirmediği, Kurum işleminde isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "…Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının ilk işe giriş tarihinin 10/03/1984 tarihi olduğu, davacının nüfusa 01/01/1972 doğum tarihli olarak kayıtlı iken Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 1985/92 Esas ve 1985/92 karar sayılı kararı ile davacının doğum tarihinin 01/01/1967 olarak düzeltildiği ve kararın 18/02/1985 tarihinde kesinleştiği, söz konusu dava dosyası kapsamında alındığı anlaşılan 04.02.1985 tarihli rapor ile davacının kemik yaşının 18 yaşı üzeri olduğu,18-19 yaşlarında bulunduğunun belirtildiği, davacının İlkokul Diplomasında mezuniyet tarihinin 06.05.1977 olduğu, askerlik döneminin 02.09.1987-02.03.1989 tarihleri arası olduğu,davalı Kurumdan 08/01/2015 tarihinde aylık talebinde bulunduğu, yaşlılık aylığının bağlanması için 48 yaş ikmal şartı gerektiği, yaş düzeltmesi tarihinin ilk işe başladıktan sonra olduğu gerekçesiyle doğum tarihinin 01/01/1972 olarak esas alındığı belirtilmek suretiyle tahsis talebinin reddedildiği anlaşılmaktadır. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasasının 120.maddesinin 2.fıkrası “…Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına ilişkin yaş ile ilgili hükümlerin uygulanmasında, sigortalıların ve hak sahibi çocuklarının, sigortalının yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu Kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihleri, sigortalının sigortaya tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonra doğan çocuklarının da nüfus kütüğüne ilk olarak yazılan doğum tarihleri esas tutulur.” ; 3.fıkrası ise, (Ek fıkra: 24/06/2004 – 5198 S.K./16. md.) “İş kazalarıyla meslek hastalıkları, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasından gelir ve aylık tahsisleri ile sermaye değerinin hesabında, iş kazasının olduğu veya meslek hastalığının hekim raporuyla ilk defa tespit edildiği veya sigortalıların yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya 506 sayılı Kanun ile diğer sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş tashihleri dikkate alınmaz.” hükmünü düzenlemektedir. Yaş düzeltilmesi ile ilgili yasal düzenlemeler de, 29.4.2006 tarihinde yürürlüğe giren ve 1587 sayılı Nüfus Kanununu yürürlükten kaldıran 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 10.maddesi “(1) Kurumlarda kişiyle ilgili olarak yapılan işlemlerde nüfus kayıtları esas alınır. Kayıtlar arasında farklılık olması halinde nüfus kayıtlarında değişiklik yapılmaz, usulüne göre diğer kayıtlar düzeltilir.” ve Yine aynı Yasanın 35.maddesi “…(1) Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir…” şeklindedir. Diğer taraftan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 30.maddesi “- Doğum ve ölüm, nüfus sicilindeki kayıtlarla ispat olunur. Nüfus sicilinde bir kayıt yoksa veya bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa, gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir.” hükümlerini içermektedir. Bazı kötü uygulamaları önlemek amacı ile özel bir düzenleme getirilmiş ve belli sigorta kollarında, hangi doğum tarihinin esas alınacağını açıkça belirlenmiştir. Bu anlamda, 506 Sosyal Sigortalar Yasasının 120/2.maddesi hiçbir yoruma yer vermeyecek şekilde yapılan bu düzenleme karşısında sigortaya ilk tescil tarihinden sonra yapılan yaş tashihinin yaşlılık aylığında nazara alınamayacağı açıktır. Bu özel düzenleme dışında kesinleşmiş yargı kararının uygulamalarda geçerliliğini koruyacağı tartışmasızdır. Somut olayda, mahkemece, Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 1985/92 Esas ve 1985/92 karar sayılı dosyası kapsamında alındığı anlaşılan 04.02.1985 tarihli raporu içeriği,davacının ilkokuldan mezuniyet tarihi,askerlik yaptığı döneme ilişkin bilgiler ve dayanakları gözetilerek, Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 1985/92 Esas ve 1985/92 karar sayılı hükmünün kayıt düzeltme niteliğinde olup olmadığı değerlendirilip, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasasının 120/2 anlamında bir yaş tashihi veya kayıt düzeltme sözkonusu olup olmadığı tespit edilip malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına ilişkin yaş ile ilgili hükümlerin uygulanmasında davacının hangi doğum tarihi esas alınacağı belirlenmeli,varılacak sonuca göre tahsis şartlarının irdelenmelidir. Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun kabulü ile kararın kaldırılarak davanın reddine ilişkin kararı bozulmalıdır…." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten Anayasa Mahkemesince 506 sayılı Kanun’un 120 nci maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığı yönünde kararlar verildiği, Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 1985/92 Esas, 1985/92 Karar sayılı dosyasında görülen davanın yaş tashihi davası olduğu, dava dilekçesi ekinde bulunan doğum tutanağında doğum tarihinin 1972 olarak yazıldığı, alınan hastane raporuna göre yaş düzeltme kararı verildiği, dosya kapsamında bütün delillerin toplanmış olduğu ve davacının yaşının idari yolla düzeltilmediğinin sabit olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili, müvekkilinin beş yaşında ilkokuldan mezun olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, nüfus kayıtlarının maddi hataya dayandığını, 506 sayılı Kanun’un 120 nci maddesinin ikinci fıkrasının somut olaya uygulanmasının mümkün olmadığını, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 38 inci maddesinin dikkate alınması gerektiğini, maddi hata kapsamındaki yaş düzeltmelerinin emeklilikte dikkate alınacağını belirterek direnme kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının ilk sigortalılığının başladığı tarihten sonra 1972 olan doğum tarihinin mahkeme kararı ile 1967 olarak düzeltildiği somut olayda dosya içindeki bilgi ve belgeler gözetilerek mahkeme kararının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 120 nci maddesinin ikinci fıkrası anlamında yaş tashihi mi yoksa kayıt düzeltme mi olduğu değerlendirilerek malullük, ölüm ve yaşlılık sigortalarına ilişkin hükümlerin uygulanmasında hangi doğum tarihinin esas alınacağı belirlenip tahsis koşullarının buna göre irdelenmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun (506 sayılı Kanun) 120 ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun (5510 sayılı Kanun) 57 nci maddeleri 2. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 30 uncu maddesi. 3. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu'nun (5490 sayılı Kanun) 35 ve 38 inci maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve yasal düzenlemeler üzerinde kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. 2. Yaş tashihi hukuki bir terim olarak "kişinin nüfus tesciline esas olan tarihlerin ve yaş kaydının nüfus kütüğündeki düzeltme" işlemini ifade etmektedir. Bireyin evlenmesi, askere alınması, seçme ve seçilme hakkını kullanması, sigortalı olabilmesi, emeklilik hakkına kavuşması gibi birçok sosyal, ekonomik, siyasal hak ya da ödevin yaş şartına bağlanmış olması birtakım hakların kazanılmasında ya da ödevlerden imtina edilmesinde yaş unsurunun önemli bir parametre olduğunu ortaya koymaktadır. 3. Sosyal güvenlik mevzuatında sigortalının doğumu ya da yaşının belirlenmesine ilişkin düzenlemelere 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun (5434 sayılı Kanun) 105 inci, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu'nun (1479 sayılı Kanun) 66 ncı, 506 sayılı Kanun'un 120 nci ve 5510 sayılı Kanun'un 57 nci maddelerinde yer verilmiştir. 4. Somut olay bakımından uygulanması gereken 506 sayılı Kanun'un 120 nci maddesinin ikinci fıkrasında; "Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına ilişkin yaş ile ilgili hükümlerin uygulanmasında, sigortalıların ve hak sahibi çocuklarının, sigortalının yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu Kanuna tâbi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan doğum tarihleri, sigortalının sigortaya tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonra doğan çocuklarının da nüfus kütüğüne ilk olarak yazılan doğum tarihleri esas tutulacağı" belirtilmiş, aynı maddenin 24.06.2004 tarihli ve 5198 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu, Sosyal Sigortalar Kanunu ve Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 16 ncı maddesi ile eklenen üçüncü fıkrasında ise "…sigortalıların yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı kanunlara veya 506 sayılı Kanun ile diğer sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş tashihleri dikkate alınmaz." hükmüne yer verilmiştir. 5. Öte yandan 506 sayılı Kanun'un 120 nci maddesinin 5198 sayılı Kanun ile eklenen ve yukarıda içeriğine yer verilen üçüncü fıkrasının Anayasanın 10, 11, 60, 61 ve 138 inci maddelerine aykırı olduğu iddiasıyla itiraz yoluna başvurulması üzerine Anayasa Mahkemesince yapılan inceleme sonucu 18.01.2005 tarihli ve 2005/4 Esas, 2005/7 Karar sayılı kararı ile; "…Devletin, personel politikasını belirlemede büyük önemi olan emeklilik düzenini, aktüeryal dengeleri gözeterek bilimsel verilere göre belirlemesi ve buna göre gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Devletin bilimsel verilere dayanarak kurduğu bu düzenin korunması Anayasa'nın 60. maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının güvenceye alınması için de zorunlu bir gerekliliktir. Nesnel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sosyal güvenlik kuruluşunun, mahkeme kararları ile alınan yaş düzeltmeleri sonucu ortaya çıkan erken emeklilik gibi nedenlerle aktüeryal dengesinin bozulması, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülemez bir duruma gelmesine sebep olabilir. Sosyal güvenlik kurumlarına tabi olarak çalışılmaya başlanıldığı tarihten sonraki yaş düzeltmelerinin dikkate alınmayacağını öngören itiraz konusu kuralın, sosyal güvenlik sisteminin kimi aksaklıklara yol açmadan sürdürülmesi amacına yönelik olarak düzenlendiği kuşkusuzdur. Burada yargı kararı hukuksal olarak değerini ve geçerliliğini korumakta, sadece emeklilik yönünden sonuç doğurmamaktadır…" yönünde değerlendirmelere yer verilmek suretiyle itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı olmadığına, itirazın reddine karar verilmiştir. 6. Anayasa Mahkemesinin 22.07.2008 tarihli ve 2008/64 Esas, 2008/129 Karar sayılı kararı ile de 506 sayılı Kanun'un 120 nci maddesinin ikinci fıkrası ile 1479 sayılı Kanun'un 66 ncı maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğunun yine itiraz yoluyla ileri sürülmesi üzerine yapılan inceleme sonucu aynı gerekçe ile itiraz konusu kuralların Anayasaya aykırı olmadığı belirtilerek itiraz reddedilmiştir. 7. Yeri gelmişken 5510 sayılı Kanun'un 57 nci maddesine de değinilmelidir. 8. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 57 nci maddesinin üçüncü fıkrasında; "İş kazası, meslek hastalığı, malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortalarından gelir ve aylık tahsisleri ile sermaye değerinin hesabında, iş kazasının olduğu veya meslek hastalığının hekim raporuyla ilk defa tespit edildiği veya sigortalıların bu Kanuna ve bu Kanunla yürürlükten kaldırılmış kanunlara tâbi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonraki yaş düzeltmeleri dikkate alınmaz." hükme bağlanmış olup bu hükmün de Anayasa'ya aykırı olduğu iddiasıyla itiraz yoluna başvurulmuş, Anayasa Mahkemesinin 11.04.2019 tarihli ve 2019/5 Esas, 2019/24 Karar sayılı kararı ile "yaşlılık" ibaresi ile sınırlı olarak inceleme yapılarak yukarıda belirtilen diğer iki kararındaki aynı gerekçe ile itiraz reddedilmiştir. 9. Yasal düzenlemeler ve Anayasa Mahkemesinin iptal istemlerinin reddine ilişkin kararlarında yer verilen tespit ve değerlendirmeler birlikte değerlendirildiğinde; sigortalı olarak ilk tescil tarihinden sonra yapılan yaş tashihlerinin yaşlılık aylığı bağlanmasında dikkate alınamayacağı açık olup düzenlemelerin asıl amacı yaş büyütmek suretiyle daha erken yaşlılık aylığı almak gibi kötü niyetli uygulamaların önüne geçmektir. Böylesi bir durumda yaş tashihine ilişkin mahkeme kararı geçerliliğini ve değerini korumakla birlikte sadece kanun hükmü nedeniyle emeklilik yönünden sonuç doğurmamaktadır. 10. Öte yandan 4721 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinde "Doğum ve ölüm, nüfus sicilindeki kayıtlarla ispat olunur. Nüfus sicilinde bir kayıt yoksa veya bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa, gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir." düzenlemesi mevcuttur. 11. Yaş düzeltilmesi ile ilgili yasal düzenlemelerden biri olan 5490 sayılı Kanun'un "Kayıt düzeltilmesi" kenar başlıklı 35 inci maddesi; "Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir.." şeklindedir. 12. Yine 5490 sayılı Kanun'un 38 inci maddesinde aynı Kanun'un yedinci maddesinde sayılan aile kütüklerine tescil edilmesi gereken bilgilerden; dayanak belgesinde bulunduğu hâlde nüfus kütüklerine hatalı veya eksik olarak tescil edilen ya da hiç yazılmayan bilgiler veya mükerrer kayıtların maddi hata kapsamında değerlendirileceği, bu tür maddi hataların ise Genel Müdürlükçe ya da nüfus müdürlükleri tarafından düzeltileceği veya tamamlanacağı düzenlenmiştir. 13. Somut olayda ilk sigortalılık tescil tarihi 10.03.1984 olan davacıya ait işe giriş bildirgesinde doğum tarihinin 1967 olarak yazılı olduğu, davacının 10.09.1972 tarihinde ilkokula başlayıp 06.05.1977 tarihinde mezun olduğu, 02.09.1987 tarihinde askerliğe sevk edildiği, Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.1985 tarihli ve 1985/92 Esas, 1985/92 Karar sayılı kararı ile davacının nüfus kayıtlarında 01.01.1972 olarak kayıtlı bulunan doğum tarihinin ay ve günü baki kalmak kaydıyla 01.01.1967 olarak tashihine karar verildiği, karar içeriğinden kemik yaşına ilişkin rapor alınıp tanık beyanlarına başvurulduğunun anlaşıldığı, davacının 08.01.2015 ve 11.09.2017 tarihli tahsis taleplerinin ilk işe giriş tarihinde doğum tarihi 01.01.1972 iken mahkeme kararı ile 01.01.1967 olarak tashih edildiği, emeklilik işlemlerinde 506 sayılı Kanun gereği ilk işe giriş tarihindeki doğum tarihinin dikkate alınması gerektiği, bu nedenle ilk tescil tarihindeki doğum tarihine göre 48 yaşını 01.01.2020 tarihinde dolduracağı belirtilerek reddedilmesi üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmıştır. 14. Şu hâlde yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.1985 tarihli ve 1985/92 Esas, 1985/92 Karar sayılı kararı, dosya kapsamında alındığı anlaşılan 04.02.1985 tarihli kemik yaşına ilişkin rapor içeriği, davacının ilkokula başlama ve mezuniyet tarihi ile askerlik yaptığı döneme ilişkin bilgiler gözetilerek Sorgun Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.02.1985 tarihli ve 1985/92 Esas, 1985/92 Karar sayılı kararının kayıt düzeltme niteliğinde olup olmadığı değerlendirilip 506 sayılı Kanun'un 120 nci maddesinin ikinci fıkrası kapsamında yaş tashihi mi yoksa kayıt düzeltme mi söz konusu olduğu tespit edilerek malûllük, ölüm ve yaşlılık sigortalarına ilişkin hükümlerin uygulanmasında hangi doğum tarihinin esas alınacağı belirlenip tahsis koşullarının buna göre irdelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. 15. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. 16. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. 17. Öte yandan direnme kararı gerekçesinde 01.01.1972 yerine “Davacının yaşlılık aylığının hesabında, davacının sigortalı olarak ilk çalışmaya başladığı tarihte nüfus kütüğünde kayıtlı bulunan 10.03.1963 doğum tarihinin esas alınması gerekmektedir.” yazılmış ise de maddi hata mahiyetindeki bu hususa işaret edilmekle yetinilmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 29.05.2024 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.

Nüfus Kaydında Düzeltme: Mahkeme Kararı Şartı ve İdari Yol

TMK m. 39 uyarınca mahkeme kararı olmadıkça kişisel durum sicilinin hiçbir kaydında düzeltme yapılamaz. NHK m. 35 bu genel yasağı pekiştirir: kesinleşmiş mahkeme hükmü bulunmaksızın nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını değiştirecek şerhler konulamaz.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 39Kaynağı aç
Madde 39- Mahkeme kararı olmadıkça, kişisel durum sicilinin hiçbir kaydında düzeltme yapılamaz. 2. Cinsiyet değişikliğinde

Kanun, maddi hatalar için önemli bir istisna tanımaktadır. NHK m. 35, olayların aile kütüklerine tescili sırasında yapılan maddi hataların mahkeme kararına gerek kalmaksızın nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun biçimde düzeltilebileceğini öngörür. NHK m. 38 ise bu istisnanın kapsamını belirler: dayanak belgesinde bulunduğu hâlde nüfus kütüklerine hatalı veya eksik tescil edilen ya da hiç yazılmayan bilgiler ile mükerrer kayıtlar maddi hata sayılır; bu hatalar Genel Müdürlük ya da nüfus müdürlükleri tarafından düzeltilir veya tamamlanır.

NHK m. 10 uyarınca kurumlarda kişiyle ilgili işlemlerde nüfus kayıtları esas alınır. Kayıtlar arasında farklılık olması hâlinde nüfus kayıtlarında değişiklik yapılmaz; usulüne göre diğer kayıtlar düzeltilir.

Mahkeme yolunu gerektiren düzeltme davaları, NHK m. 36/1-a uyarınca düzeltmeyi isteyen kişiler ya da ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır; davalar nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzurunda görülür ve karara bağlanır. NHK m. 36/1-b uyarınca haklı sebeplerin bulunması hâlinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden de istenebilir; ad değişikliğinde nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eşin ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir.

5490 sayılı NÜFUS HİZMETLERİ KANUNU m. 36Kaynağı aç
MADDE 36- (1) Mahkeme kararı ile yapılan kayıt düzeltmelerinde aşağıdaki usûllere uyulur: a) Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır. Kayıt düzeltme davaları (…)[10] nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzuru ile görülür ve karara bağlanır. b) (Değişik: 19/10/2017-7039/9 md.) Haklı sebeplerin bulunması hâlinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir. Ad değişikliği hâlinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eşin ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir. c) Tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder. (2) Kişilerin başkasına ait kaydı kullandıklarına ilişkin başvurular Bakanlıkça incelenip sonuçlandırılır. Nüfus müdürlüklerinin yetkisi

NHK m. 36/1-c uyarınca tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder. Kişilerin başkasına ait kaydı kullandıklarına ilişkin başvurular ise NHK m. 36/2 uyarınca Bakanlıkça incelenip sonuçlandırılır.

Sicil Hatalarından Doğan Devlet Sorumluluğu

TMK m. 38 uyarınca kişisel durum sicilinin tutulmasından doğan zararlar, kusurlu memura rücu edilmek kaydıyla Devlet tarafından tazmin edilir. Tazminat ve rücu davaları, kişisel durum sicilinin tutulduğu yer mahkemesinde açılır.

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 38Kaynağı aç
Madde 38- Kişisel durum sicilinin tutulmasından doğan zararlar, kusurlu memura rücu edilmek kaydıyla, Devletçe tazmin edilir. Tazminat ve rücu davaları, kişisel durum sicilinin tutulduğu yer mahkemesinde açılır. IV. Düzeltme 1. Genel olarak

Yabancı Boşanma Kararlarının Nüfus Kütüğüne Tescili

Yabancı ülke adli veya idari makamlarınca verilen boşanma, evliliğin butlanı, iptali veya mevcut olup olmadığının tespitine ilişkin kararlar, NHK m. 27/A kapsamında belirli koşulların birlikte gerçekleşmesi hâlinde dava açılmaksızın nüfus kütüğüne tescil edilebilmektedir. Bu hüküm 2017 yılında kanuna eklenmiş ve 7077 sayılı Kanun ile aynen kabul edilmiştir.

5490 sayılı NÜFUS HİZMETLERİ KANUNU m. 27/AKaynağı aç
MADDE 27/A – (Ek: 17/4/2017-KHK-690/4 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7077/3 md.) (1) Yabancı ülke adlî veya idarî makamlarınca boşanmaya, evliliğin butlanına, iptaline veya mevcut olup olmadığının tespitine ilişkin olarak verilen kararlar; bizzat veya vekilleri aracılığıyla tarafların birlikte veya taraflardan birinin ölmüş ya da yabancı olması halinde Türk vatandaşı olan diğer taraf veya vekilinin tek başına başvurması, verildiği devlet kanunlarına göre konusunda yetkili adlî veya idarî makam tarafından verilmiş ve usulen kesinleşmiş olması ve Türk kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması şartlarıyla nüfus kütüğüne tescil edilir.[8] (2) Nüfus kütüğüne yapılacak tescil işlemleri, yurt dışında kararın verildiği ülkedeki dış temsilcilikler, yurt içinde ise Bakanlık tarafından belirlenen nüfus müdürlükleri tarafından yapılır. (3) Bu maddede sayılan şartlar yerine getirilmediği gerekçesiyle tescil talebi reddedilen kararların Türkiye’de tanınması, 27/11/2007 tarihli ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun uyarınca yapılır. (4) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlık tarafından yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Tanıma ve Evlât Edinme Tanıma ve babalığa hüküm[9]

İdari tescil için üç koşulun birlikte bulunması aranmaktadır. Birincisi, tarafların bizzat veya vekilleri aracılığıyla birlikte başvurmasıdır; taraflardan birinin ölmüş ya da yabancı olması hâlinde Türk vatandaşı olan diğer tarafın ya da vekilinin tek başına başvurması da kabul edilir. İkincisi, kararın verildiği devlet kanunlarına göre yetkili adli veya idari makam tarafından verilmiş ve usulen kesinleşmiş olmasıdır. Üçüncüsü ise kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmamasıdır.

Tescil işlemleri yurt dışında kararın verildiği ülkedeki dış temsilciliklere, yurt içinde ise Bakanlık tarafından belirlenen nüfus müdürlüklerine yapılır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, NHK m. 27/A'nın dördüncü fıkrası uyarınca Bakanlık tarafından yönetmelikle belirlenir.

NHK m. 27/A'da sayılan koşulların gerçekleşmediği gerekçesiyle tescil talebi reddedilen kararların Türkiye'de tanınması, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) uyarınca yapılır. Bu hüküm tanıma yolunu düzenlemekte olup tenfizi zorunlu yol olarak öngörmemektedir.

Yabancı Mahkeme Kararlarının Tanıma ve Tenfizi

Yabancı mahkeme ilamının Türkiye'de tenfiz edilebilmesi için MÖHUK m. 54'te sayılan koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. Bunların ilki, Türkiye ile ilamı veren devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşmanın ya da o devlette Türk mahkemesi ilamlarının tenfizine olanak tanıyan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunmasıdır.

5718 sayılı MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN m. 54Kaynağı aç
MADDE 54 – (1) Yetkili mahkeme tenfiz kararını aşağıdaki şartlar dâhilinde verir: a) Türkiye Cumhuriyeti ile ilâmın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması. b) İlâmın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilâmın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması. c) Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması. ç) O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması. Tebliğ ve itiraz

İkinci koşul, ilamın Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olmasıdır; davalının itiraz etmesi hâlinde ayrıca, dava konusu veya taraflarla gerçek ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmemiş olması da aranır. Üçüncüsü hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması; dördüncüsü ise aleyhine tenfiz istenen kişinin, o yer kanunları uyarınca yabancı mahkemeye usulüne uygun biçimde çağrılmış veya orada temsil edilmiş ya da bu kanunlara aykırı biçimde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmesine rağmen tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olmasıdır.

MÖHUK m. 59/1 uyarınca yabancı ilamın kesin hüküm veya kesin delil etkisi, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder. Bu kural, Türk mahkemesinin tanıma veya tenfiz kararını verdiği tarihi değil, yabancı kararın kendi bünyesinde kesinleştiği tarihi esas almaktadır.

5718 sayılı MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN m. 59Kaynağı aç
MADDE 59 – (1) Yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisi yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder. Yabancı hakem kararlarının tenfizi

Milletlerarası Özel Hukukta Evlenme ve Erginlik

MÖHUK m. 13/1 uyarınca evlenme ehliyeti ve koşulları, taraflardan her birinin evlenme anındaki milli hukukuna tabidir. Evliliğin şekline ise yapıldığı ülke hukuku uygulanır. Evliliğin genel hükümleri eşlerin müşterek milli hukukuna; tarafların ayrı vatandaşlıkta olması hâlinde müşterek mutad mesken hukukuna; bunun da bulunmadığı hâllerde Türk hukukuna tabidir.

5718 sayılı MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN m. 13Kaynağı aç
MADDE 13 – (1) Evlenme ehliyeti ve şartları, taraflardan her birinin evlenme anındaki millî hukukuna tâbidir. (2) Evliliğin şekline yapıldığı ülke hukuku uygulanır. (3) Evliliğin genel hükümleri, eşlerin müşterek millî hukukuna tâbidir. Tarafların ayrı vatandaşlıkta olmaları hâlinde müşterek mutad mesken hukuku, bulunmadığı takdirde Türk hukuku uygulanır. Boşanma ve ayrılık

MÖHUK m. 2/2 uyarınca yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerinin tüm araştırmalara rağmen tespit edilememesi hâlinde Türk hukuku uygulanır. MÖHUK m. 2/3 uyarınca ise uygulanacak yabancı hukukun kanunlar ihtilâfı kurallarının başka bir hukuku yetkili kılması yalnızca kişinin hukuku ve aile hukukuna ilişkin ihtilâflarda dikkate alınır ve bu hukukun maddi hukuk hükümleri uygulanır.

5718 sayılı MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN m. 2Kaynağı aç
MADDE 2 – (1) Hâkim, Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular. Hâkim, yetkili yabancı hukukun muhtevasının tespitinde tarafların yardımını isteyebilir. (2) Yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerinin tüm araştırmalara rağmen tespit edilememesi hâlinde, Türk hukuku uygulanır. (3) Uygulanacak yabancı hukukun kanunlar ihtilâfı kurallarının başka bir hukuku yetkili kılması, sadece kişinin hukuku ve aile hukukuna ilişkin ihtilâflarda dikkate alınır ve bu hukukun maddî hukuk hükümleri uygulanır. (4) Uygulanacak hukuku seçme imkânı verilen hâllerde, taraflarca aksi açıkça kararlaştırılmadıkça seçilen hukukun maddî hukuk hükümleri uygulanır. (5) Hukuku uygulanacak devlet iki veya daha çok bölgesel birime ve bu birimler de değişik hukuk düzenlerine sahipse, hangi bölge hukukunun uygulanacağı o devletin hukukuna göre belirlenir. O devlet hukukunda belirleyici bir hükmün yokluğu hâlinde ihtilâfla en sıkı ilişkili bölge hukuku uygulanır. Değişken ihtilâflar

MÖHUK m. 9/3 uyarınca kişinin milli hukukuna göre kazandığı erginlik, vatandaşlığının değişmesiyle sona ermez.

5718 sayılı MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN m. 9Kaynağı aç
MADDE 9 – (1) Hak ve fiil ehliyeti ilgilinin millî hukukuna tâbidir. (2) Millî hukukuna göre ehliyetsiz olan bir kişi, işlemin yapıldığı ülke hukukuna göre ehil ise yaptığı hukukî işlemle bağlıdır. Aile ve miras hukuku ile başka bir ülkedeki taşınmazlar üzerindeki aynî haklara ilişkin işlemler bu hükmün dışındadır. (3) Kişinin millî hukukuna göre kazandığı erginlik, vatandaşlığının değişmesi ile sona ermez. (4) Tüzel kişilerin veya kişi veya mal topluluklarının hak ve fiil ehliyetleri, statülerindeki idare merkezi hukukuna tâbidir. Ancak fiilî idare merkezinin Türkiye'de olması hâlinde Türk hukuku uygulanabilir. (5) Statüsü bulunmayan tüzel kişiler ile tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal topluluklarının ehliyeti, fiilî idare merkezi hukukuna tâbidir. Vesâyet, kısıtlılık ve kayyımlık

Yaş Tashihi Davaları ve Hukuki Sınırlar

Nüfus kaydındaki yaşın gerçeği yansıtmadığının ileri sürüldüğü hâllerde, mahkeme önce mevcut nüfus kayıtlarının elverişliliğini, saklı kayıtların ve mükerrer kayıtların varlığını araştırmalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun E. 2018/324, K. 2024/210 sayılı kararında, yalnızca tescil tarihini esas alarak yaş küçüklüğü indirimi uygulanmamasına karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmiştir. Bu karar ceza yargılaması bağlamında verilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2018/324, K. 2024/210Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2018/324 E.  ,  2024/210 K. "İçtihat Metni" DİRENME KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 16. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 158-187 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanığın, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 302/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına; tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirilmesi suçundan TCK’nın 174/1, 174/2, 62/1 ve 52/2. maddeleri uyarınca 6 yıl 11 ay 10 gün hapis ve 250 gün adli para cezası ile cezalandırılmasına; kasten adam öldürmeye teşebbüs etme suçundan TCK’nın 82/1-c, 35/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1, TCK’nın 62/1. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 3 kez 18 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mahkûmiyete konu hükümler bakımından bakımından TCK’nın 53/1, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 28.04.2016 tarihli ve 117-178 sayılı hükmün, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 23.01.2017 tarih ve 5913-249 sayı ile; "Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 28.04.2014 tarihli raporunda sanığın olay tarihi itibarıyla on beş yaşını bitirmiş olup on altı yaşı içerisinde olduğu ve on altı yaşını bitirmediğinin kabulünün uygun olacağının belirtilmiş olması karşısında, tescilin sahteliğinin ileri sürülmemiş olduğu ve tescil tarihi itibarıyla da 18 yaşını doldurmamış olduğu gözetilerek, CMK'nın 218. maddesi ile Nüfus Hizmetleri Kanununun 36. maddesi uyarınca, anılan rapor mucibince yaşının tashihine karar verilerek sonucuna göre hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 16.05.2017 tarih ve 158-187 sayı ile; "… sanığın belirtilen rapora göre yaşının suç tarihi itibariyle 16 olacak şekilde düzeltilmesi mümkün değildir. Zira sanık nüfusa 29/03/1995 tarihinde 13/01/1195 tarihinde doğmuş gibi tescil edilmiştir. Kişi doğmadan nüfusa tescil edilemeyeceğine göre sanık nüfusa tescil tarihi olan 29/03/1995 tarihinde hayattadır. Sanığın babası Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesinde 13/09/2013 tarihinde alınan beyanında oğlunun 16-17 yaşlarında olduğunu belirtmiş ise de bu beyan soyut nitelikli beyanlardır ve ayrıca ilgili duruşma tutanağında da belirtildiği üzere sanığın babası çocuklarının bırakınız yaşını büyüklük küçüklük durumunu dahi net olarak söyleyememiştir. Öte yandan sanığın ölen ancak nüfusa ölüm kaydı işlenmeyen bir kardeşinin kimlik bilgileri ile yaşadığına ilişkin bir iddia veya beyanda bulunmamaktadır. Sanık hakkında dosyada düzenlenen adli ve tıbbi raporlarda fiziksel ve zihinsel gelişiminde cezai sorumluluğunu etkilemeyecek şekilde ise de emsallerine nazaran gerilik olduğu anlaşılmaktadır. Sanık hakkındaki yaşa ilişkin raporu da buna göre değerlendirmek gerekmektedir. Sonuç olarak kişi doğmadan nüfusa tescil edilemeyeceğinden ve sanığın ölen bir kardeşinin nüfusu ile hayatını idame ettirdiği de iddia edilmediğinden sanığın nüfusa tescil edildiği 29/03/1995 tarihinde dahi 18 yaşını tamamladığı anlaşıldığından, sanığın yaşı düzeltilmemiş ve sanık hakkında TCK 31/3. maddesi uygulanmamıştır. Nitekim nüfus temsilcisi de aynı gerekçeler ile sanığın yaşının düzeltilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir," şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek sanık hakkında yaş küçüklüğü nedeniyle indirim uygulamadan ilk hüküm gibi cezalandırılmasına karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 31.01.2018 tarihli ve 41830 sayılı bozma istekli tebliğnamesiyle dosya kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 14.05.2018 tarih ve 1004-1506 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 13.01.1995 tarihinde doğmuş gibi 29.03.1995 tarihinde nüfus kütüğüne tescil edilen sanığın yaşının, bilimsel raporlara istinaden daha küçük olarak tespit ve tescilinin mümkün olup olmadığı ve bu suretle eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. UYUŞMALIK KONUSUNA İLİŞKİN BİLGİLER İncelenen dosya kapsamından; Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (TMK’nın mülga 10. maddesi ile yetkili ve görevli) 09.05.2013 tarihli ve 92-81 sayılı iddianamesi ile sanığın 27.02.2013 tarihli eylemi nedeniyle devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, kasten adama öldürmeye teşebbüs etme, tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma veya el değiştirme, mala zarar verme ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının, Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesinin (TMK’nın mülga 10. maddesi ile görevli ve yetkili) 2013/98 esas sayılı dosyası üzerinde yapılan yargılamasının 13.09.2013 tarihli 3. celsesinde sanığın hazır edildiği, yargılama esnasında mahkeme heyetince, "Sanık üzerinde yapılan gözlemde 1.55-1.60 metre boylarında, 50-55 kg ağırlığında olduğu, görünüş itibari ile 16-17 yaşlarında gösterdiği, savunması sırasında çok hafif bir şekilde konuşma güçlüğü çektiği ancak meramını anlatabildiği görüldü." şeklindeki gözlemin tutanağa kaydedildiği, babasına sanığın yaşının, büyükten başlayarak kaçıncı çocuk olduğunun ve çocuklarının yaşları sorulduğunda, babasının 8 çocuğun olduğunu söylediği, daha sonra çocuk sayısının 9 olduğunu belirttiği ve çocukların yaşları ve büyüklük küçüklük durumlarını net olarak söylemediğinin tespit edildiği ayrıca "Oğlum Ömer 16-17 yaşlarındadır. Doğduktan bir süre sonra yazıldığından büyük yazılmıştır. Onun bir büyüğü de 18-19 yaşlarındadır." şeklinde beyanda bulunması üzerine sanığın gerçek yaşı konusunda tereddüt meydana geldiğinden, bu konunun açıklığa kavuşturulması amacıyla en yakın sağlık kurumuna sevk edilerek suç tarihindeki yaşının tespiti amacıyla rapor alınmasına karar verildiği, Nüfus kayıt örneğinde sanıkla beraber kardeşi olan …’ün de 29.05.1995 tarihinde nüfusa tescilinin yapıldığı, Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Altıncı Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun 28.04.2014 tarihli ve 1962 karar sayılı raporunda; yapılan radyolojik kemik yaşı değerlendirmesinde, genetik, hormonal, coğrafik yaşam alanı, beslenme farklılıkları gibi etkenlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilmekle birlikte sanığın Gök ve Greulich&Pyle atlasları referanslarına göre grafi çekim tarihinde (23.09.2013) 16 (on altı) yaşını bitirmiş olup 17 (on yedi) yaşı içerisinde olduğu ve olay tarihinde (27.02.2013) 15 (on beş) yaşını bitirmiş olup 16 (on altı) yaşı içerisinde olduğunun kabulünün uygun olacağının belirtildiği, Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesince 28.04.2016 tarih ve 117-178 sayı ile verilen kararda ise "sanık nüfusa 29.03.1995 tarihinde 13.01.19195 tarihinde doğmuş gibi tescil edilmiştir. Kişi doğmadan nüfusa tescil edilemeyeceğine göre sanık nüfusa tescil tarihi olan 29.03.1995 tarihinde hayattadır. Sanığın babası Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesinde 13.09.2013 tarihinde alınan beyanında oğlunun 16-17 yaşlarında olduğunu belirtmiş ise de bu beyan soyut nitelikli beyanlardır. Ve ayrıca ilgili duruşma tutanağında da belirtildiği üzere sanığın babası çocuklarının bırakınız yaşını, büyüklük küçüklük durumunu dahi net olarak söyleyememiştir. Öte yandan sanığın ölen ancak nüfusa ölüm kaydı işlenmeyen bir kardeşinin kimlik bilgileri ile yaşadığına ilişkin bir iddia veya beyanda bulunmamaktadır. Sanık hakkında dosyada düzenlenen adli ve tıbbi raporlarda fiziksel ve zihinsel gelişiminde cezai sorumluluğunu etkilemeyecek şekilde ise de emsallerine nazaran gerilik olduğu anlaşılmaktadır. Sanık hakkındaki yaşa ilişkin raporu da buna göre değerlendirmek gerekmektedir. Sonuç olarak kişi doğmadan nüfusa tescil edilemeyeceğinden ve sanığın ölen bir kardeşinin nüfusu ile hayatını idame ettirdiği de iddia edilmediğinden sanığın nüfusa tescil edildiği 29.03.1995 tarihte dahi 18 yaşını tamamladığı anlaşıldığından sanığın yaşı düzeltilmemiş" şeklindeki gerekçe ile sanık hakkında TCK’nın 31/3. maddesinin uygulanmamasına karar verildiği, Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 23.01.2017 tarih ve 5913-249 sayı ile verilen kararda Nüfus Hizmetleri Kanunu'nun 36. maddesi uyarınca, anılan rapor mucibince sanığın yaşının tashihine karar verilerek sonucuna göre hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizliğinden verilen kararın bozulmasına karar verilmiş ise de Yerel Mahkemece önceki hükümde direnilmesine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. IV. GEREKÇE TCK'nın "Yaş küçüklüğü" başlıklı 31. maddesinin 3. fıkrası şöyledir; "Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde onsekiz yıldan yirmidört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası oniki yıldan fazla olamaz." TCK'nın 31. maddesinin gerekçesi ise şöyledir; "Kişinin, fiziksel gelişimine paralel olarak, toplumun değer yargılarını, bunların anlam ve içeriğini algılama yeteneği gelişmektedir. Yine bu gelişim sürecinde algılama yeteneğinin yanı sıra, ayrıca toplumdaki ölçü davranış kurallarının gerekleri doğrultusunda hareketlerini yönlendirebilme (irade) yeteneği de gelişmektedir. Suç oluşturan fiili işlediği sırada henüz oniki yaşını bitirmemiş olan çocukların ceza sorumluluğu bulunmamaktadır. Fiili işlediği sırada henüz oniki yaşını bitirmemiş olması, çocuk açısından kusurluluğu mutlak surette ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmiştir. İzlenen suç ve ceza politikasının gereği olarak, bu gruba giren yaş küçüklerinin ceza sorumluluğunun olmadığı normatif olarak kabul edilmiştir. Çünkü, bu çocuklar hakkında ceza yaptırımının uygulanması, cezanın özel önleme ve yeniden topluma kazandırma işlevi bakımından tamamen ters etki gösterecektir. Hatta, bu çocuklarla ilgili olarak ceza kovuşturmasına ilişkin işlemlerin yapılması, psikolojik gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler meydana getirebilmektedir. Bu nedenle, suç yoluna sürüklenmiş olan bu çocuklarla ilgili olarak, sadece koruyucu ve eğitici nitelikte olan güvenlik tedbirlerine başvurulabilir. Çocukluktan gençliğe geçiş sürecinde bulunan oniki yaşını doldurmuş ve fakat henüz onbeş yaşını tamamlamamış kişiler, genellikle işlediği fiilin bir haksızlık oluşturduğunun bilincinde olmakla beraber, bazı durumlarda fiili işlemekten kendini alıkoyamamakta ve bazı davranışlar açısından iradesine yeterince hâkim olamamaktadır. Bu nedenle, suç oluşturan bir fiili işlediği sırada oniki yaşını bitirmiş olup da henüz onbeş yaşını bitirmemiş olan kişilerin, işlediği suç açısından davranışlarını yönlendirebilme yeteneğine sahip olduğunun belirlenmesi hâlinde, ceza sorumluluğunun olduğu kabul edilmiştir. Bu grup yaş küçüklerinin ceza sorumluluğunun olup olmadığı, çocuk hâkimi tarafından tespit edilir. Ancak, bu belirlemeden önce, yaş küçüğünün içinde bulunduğu aile koşulları, sosyal ve ekonomik koşullar ile psikolojik ve eğitim durumu hakkında uzman kişilerce rapor hazırlanması istenir. Çocuk hâkimi, hazırlanan bu raporları, ceza sorumluluğunun belirlenmesiyle ilgili olarak yapacağı değerlendirmede dikkate alır. Kusur yeteneği bulunmayan yaş küçüğü hakkında ceza tertibine yer olmadığına karar verilir. Ancak, bu kişiler hakkında koruyucu, eğitici ve yeniden topluma kazandırıcı nitelikte güvenlik tedbirlerine hükmedilir. Çocuk hâkimi, işlediği suç açısından ceza sorumluluğunun olduğunu kabul ettiği yaş küçüğü hakkında ise kural olarak indirilmiş cezaya hükmedecektir. Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş ve fakat henüz onsekiz yaşını tamamlamamış gençler, normal koşullarda, gerçekleştirdikleri davranışların hukukî anlam ve sonuçlarını kavrama yeteneğine sahip olmakla birlikte; bu kişilerin, davranışlarını yönlendirme yetenekleri yeterince gelişmemiş olabilmektedir. Bu nedenle, suç yoluna girmiş olan gençlerin, işledikleri suçlar bağlamında irade yeteneğinin zayıf olduğu normatif olarak kabul edilmiştir. Azalmış kusur yeteneğine sahip bulunan gençler hakkında kural olarak indirilmiş cezaya hükmedilir." CMK'nın "Ceza mahkemelerinin ek yetkisi" 218. maddesi ise şöyledir; "(1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. (2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir." Madde gerekçesi ise şu şekildedir; "Dava konusu uyuşmazlığın çözülmesi, diğer bir deyişle bir eylemin suç olup olmadığının veya niteliğinin saptanması, ceza hukukunun kapsamına girmeyen bir meselenin çözümüne bağlı ise ceza mahkemesinin önünde üç seçenek bulunmaktadır: 1. Ceza davasının bir an önce sonuca ulaşmasını sağlamak için bu sorun hakkında da ceza hukukundaki usul ve deliller için geçerli kurallara göre karar vermek. Kuşkusuz ceza mahkemesinin bu sorun hakkında verdiği karar, sadece dava konusu uyuşmazlık yönünden geçerli olmak üzere ve esas dava bakımından gerekli olduğu ölçüde verilmiş bir karar sayılacaktır. 2. Çözülmesi uzmanlığı gerektiren bir sorunun söz konusu olduğunu saptadığında, mahkeme yargılamaya ara vererek sorunun konusuna göre hukuk davası veya idarî dava açılması için ilgililere süre verebilecektir. 3. Yetkili mahkemede bu hususta bir dava açılmışsa bu mahkemenin kararını da bekleyebilecektir. Özetlemek gerekirse, ceza mahkemesi dava konusu uyuşmazlığın çözümünde etkili bulunan ve ceza hukuku dışında kalan bir sorun hakkında gerekli hâllerde kendisi karar verecek, sorunun nitelik ve kapsamına göre bu sorunun çözümünü bekletici sorun kabul ederek ilgililere süre de verecektir. Duruşma sırasında, suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşları bakımından gerekli görülecek düzeltmelerin yerine getirilmesi 5/5/1972 tarihli ve 1587 sayılı Nüfus Kanunundaki usullere göre ceza mahkemesince yapılacaktır. Bu hususta verilecek karara karşı maddede yazılı kanun yollarına başvuru hakkı tanınmıştır. Ancak yukarıda (2) numaralı paragrafta da açıklandığı üzere, mahkemenin ceza davasını beklemeye alması, ancak çok zorunlu ve uzmanlığa ilişkin bir husus söz konusu olduğunda karar verilebilecek bir hâl sayılmalıdır. Aksi takdirde davanın makul sürede bitirilmesi ilkesi ihlâl edilmiş olur." Anayasa Mahkemesi 30.03.2012 tarih ve 34-48 sayılı ile; "25.04.2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ‘Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.’ biçimindeki cümlesinin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline" karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin zikredilen iptal kararı sonrasında 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi şu şekildedir; "(1) Mahkeme kararı ile yapılan kayıt düzeltmelerinde aşağıdaki usûllere uyulur: a) Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır. Kayıt düzeltme davaları nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzuru ile görülür ve karara bağlanır. b) Haklı sebeplerin bulunması hâlinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir. Ad değişikliği halinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eş ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir. c) Tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder. (2) Kişilerin başkasına ait kaydı kullandıklarına ilişkin başvurular Bakanlıkça incelenip sonuçlandırılır.". TCK'nın 31. maddesinin gerekçesi gerçek yaşın tespitinin, sanığın/suça sürüklenen çocuğun hukuki statüsünün belirlenmesi bağlamında zaruriyetinin ortaya konması bakımından başkaca izahata gerek bırakmayacak kadar açıktır. Hukukun üstünlüğüne dayanan devlet, hukuk düzeninin tekliği ve bütünlüğü merkezli bir uygulamayı gerekli kılar. Bu nedenle farklı yargı kolları ile alakalı olsa da mahkeme kararlarının da kamu vicdanında ma'kes bulacak bir ahenk içinde olması beklenir. Bu cümleden olarak nüfus ve tapu kütüklerinin hukuki değer/güven itibarıyla özel bir korumaya tabi tutulması mahkemelerce de gözetilmelidir. Ne var ki ceza muhakemesinin amacı, maddi gerçeğe ve adalete insan onuruna yaraşır biçimde ulaşmaktır. Hukuk devleti ilkesi kapsamında; maddi hakikatin, şekli (varsayılan) hakikate, masumiyet ilkesi ve ceza adaletinde tecelli edecek kamu yararının, bahsi geçen diğer yararlara nispeten üstünlüğü her türlü tartışmadan varestedir. Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması hâlinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir (CMK madde 218). Anayasa Mahkemesinin sözü edilen iptal kararı ile daha önce mahkeme kararı ile değişiklik yapılmış olsa dahi sanık veya mağdurenin gerçek yaşının nüfus kaydından farklı olduğunun iddia edilmesi durumunda, yaşlarının yeniden araştırılıp belirlenmesi ve gerektiğinde düzeltilmesi ya da mevcut yargılama ile sınırlı olarak tespitine karar verilmesi olanaklı hâle gelmiştir. Kaldı ki hukuk mahkemesince hüküm verilmiş olsa bile ceza hâkiminin yapacağı nispi muhakeme sonunda gerçek yaşı tespit etmesi gerekir. (Ceza Genel Kurulu 30.03.1981 tarih 5-2/106). Gerçek yaşın tescili ile ceza yargılaması ile ilgili ve sınırlı olarak tespitinin farklı kurumlar olduğu da gözetilmelidir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (TMK’nın mülga 10. maddesi ile yetkili ve görevli) 09.05.2013 tarihli ve 92-81 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasının, Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesinin (TMK’nın mülga 10. maddesi ile görevli ve yetkili) 2013/98 esas sayılı dosyası üzerinde yapılan yargılamasının 13.09.2013 tarihli 3. celsesinde sanığın hazır edildiği, yargılama esnasında mahkeme heyetince sanık üzerinde yapılan gözlemde 1.55-1.60 metre boylarında, 50-55 kg ağırlığında olduğu, görünüş itibari ile 16-17 yaşlarında gösterdiğinin tutanak altına alındığı ve yapılan tarama testi sonucunda Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Altıncı Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun 28.04.2014 tarihli ve 1962 karar sayılı raporunda sanığın 16 (on altı) yaşını bitirmiş olup 17 (on yedi) yaşı içerisinde olduğu ve olay tarihinde (27.02.2013) 15 (on beş) yaşını bitirmiş olup 16 (on altı) yaşı içerisinde olduğunun kabulünün uygun olacağının belirtildiği, Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesince 28.04.2016 tarih ve 117-178 sayı ile verilen kararda ise "…kişi doğmadan nüfusa tescil edilemeyeceğinden ve sanığın ölen bir kardeşinin nüfusu ile hayatını idame ettirdiği de iddia edilmediğinden sanığın nüfusa tescil edildiği 29.03.1995 tarihte dahi 18 yaşını tamamladığı anlaşıldığından sanığın yaşı düzeltilmemiş" şeklindeki gerekçe ile sanık hakkında TCK’nın 31/3. maddesinin uygulanmamasına karar verildiği, Özel Dairece sanığın yaşının düzeltilerek sonucuna göre karar verilmesine ilişkin bozma kararı sonrası Yerel Mahkemece aynı gerekçelerle sanık hakkında yaş küçüklüğü nedeniyle indirim yapılmayarak direnme kararı verilen dosyada; Toplumumuzda geçmişten günümüze süregelen bir anlayışla kişilerin nüfusa geç bildirildiği, hâliyle de nüfusa geç kaydedildikleri bir olgu olduğu gibi ağabeyin ya da ablanın ölümünün bildirilmeyerek vefat edenin kimliği de kullandırılabilmektedir. Öte yandan yaş büyütme ve yaş küçültme davalarında mahkeme yaşın tespit edilmesi için Adli Tıp Kurumu tarafından kemik testi yapılmasını isteyebilir. Kemik testi, yaş tespiti konusunda kesin sonuç vermektedir. Ancak 25 yaşından büyükler için kemik testi gerçek yaşı verememektedir. Nüfus kayıtlarının doğru tutulması kamu düzeni ile ilgilidir. Hâkim, yaşın düzeltilmesine ilişkin değişikliği uygularken mevcut nüfus kayıtlarıyla çelişki oluşturmayacak şekilde hüküm kurmak zorundadır. Dosya kapsamında 25 yaşından küçük olup hakkında kemik taraması sonucu rapor düzenlenen ve nüfus kayıtları ile yaşı uyuşmayan sanık hakkında Yerel Mahkemece öncelikle nüfus kaydının elverişli olup olmadığı, saklı kayıtlar ve mükerrer kayıtların bulunup bulunmadığı araştırılıp gerektiğinde kayıtların düzeltilmesi sağlanarak, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, yalnızca tescil tarihi esas alınarak sanık hakkında yaş küçüklüğü nedeni ile indirim yapılmamasına karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin sanık hakkında TCK'nın 31/3. maddesinin uygulanmamasına ilişkin direnme gerekçesinin isabetli olmadığından hükmün bozulmasına karar verilmelidir. V. KARAR Açıklanan nedenlerle, 1- Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesinin direnme kararına konu hükmünün gerekçelerinin İSABETLİ OLMADIĞINA, 2- Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.05.2017 tarihli ve 158-187 sayılı direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün, Adli Tıp Kurumu tarafından kemik testi ile yapılan tespite rağmen yalnızca tescil tarihi esas alınarak sanık hakkında yaş küçüklüğü nedeni ile indirim yapılmamasına karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 3- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.06.2024 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Gerçek yaşın nüfus siciline tescili ile ceza yargılamasıyla sınırlı yaş tespiti birbirinden ayrı hukuki kurumlardır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun E. 2018/324, K. 2024/210 sayılı kararında, hukuk mahkemesince kayıt düzeltme kararı verilmiş olsa bile ceza hâkiminin nispi muhakeme sonunda gerçek yaşı ayrıca tespit etmesi gerektiği vurgulanmış ve hâkimin bu değişikliği mevcut nüfus kayıtlarıyla çelişki oluşturmayacak biçimde uygulaması zorunlu tutulmuştur.

CMK m. 218/2 uyarınca ceza mahkemesi, kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitinde sorunla karşılaşırsa ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun E. 2012/5-974, K. 2013/49 sayılı kararında, ceza mahkemesine tanınan yaş düzeltme yetkisinin yalnızca düzeltme sonucunun ceza sorumluluğunu etkileyeceği hâllerde kullanılabileceği belirtilmektedir; sanığın beraatine karar verileceği, yapılacak düzeltmenin cezayı değiştirmeyeceği ya da ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı durumlarda veya aynı yargılama sırasında bu konuda daha önce karar verilmişse bu yola gidilmemelidir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2012/5-974, K. 2013/49Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2012/5-974 E.  ,  2013/49 K. "İçtihat Metni" Tebliğname : 2010/233729 Yargıtay Dairesi : 5. Ceza Dairesi Mahkemesi : İZMİR 3. Ağır Ceza Günü : 08.02.2010 Sayısı : 40-27 Çocuğun cinsel istismarı suçundan sanık A. K..'ın 5237 sayılı TCK'nun 103/2, 43/1 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mahsuba ve hak yoksunluğuna ilişkin, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.05.2008 gün ve 416-143 sayılı hükmün, sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 15.12.2008 gün ve 13283-11283 sayı ile; "Oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak rızaya dayalı gerçekleştiği kabul edilen eylemin niteliğini belirlemeye etkisi bakımından ilgili merciden mağdurun doğum tutanağının onaylı sureti ve Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/219 esas sayılı dosyası getirtilip, resmi bir kurumda doğmadığının saptanması halinde mağdurun yaşını belirlemeye yönelik kemik grafileri çektirilerek tam teşekküllü bir hastaneden sağlık kurulu raporunun aldırılması, duraksama halinde Adli Tıp Kurumundan görüş sorulup, mağdurenin suç tarihindeki yaşı belirlendikten sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri lüzumu" nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan yerel mahkemece 30.03.2009 gün ve 21-96 sayı ile; mağdurun doğum tutanağı, nüfusa kayıt belgesi ve esas numarası belirtilen asliye hukuk mahkemesi dosyasındaki belgeler getirilip incelendikten sonra önceki hükümdeki gibi karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 01.12.2009 gün ve 13325-13437 sayı ile; "Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.03.1981 gün ve 5/2-106 sayılı kararında açıklandığı üzere ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğin saptanması olduğu nazara alınarak mağdurun yaşının düzeltilmesiyle ilgili olarak açılan Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/219 sayılı dosyasındaki Uşak Devlet Hastanesinin 03.07.2008 tarihli raporu ve bu rapora ek kemik grafileri getirtilip, mağdurun yaşını belirlemeye yönelik yeni kemik grafileri çektirilerek, dosyanın mağdur ile birlikte Adli Tıp Kurumuna gönderilerek ilgili ihtisas dairesinden görüş sorulup mağdurun suç tarihindeki yaşı belirlendikten, mağdurun ölen kardeşinin nüfus kaydını taşıdığına ilişkin iddia da araştırılarak buna ilişkin kanıtlar toplanıp tartışıldıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise 08.02.2010 gün ve 40-27 sayı ile; "Mağdurun 24.12.1992 günü Balıkesir Hastanesinde doğduğu, doğuma ilişkin 25.12.1992 tarihli rapora istinaden aynı gün nüfusa kaydının yapıldığı, resmi bir kurumda doğanların yaşının düzeltilmesine yasal imkân bulunmadığı, bu itibarla hastane doğumlu olan ve günü gününe nüfusa kaydı yapılan mağdurun yaşının adli tıptan görüş sorularak tespiti yolundaki bozma ilamının usul ve yasaya uygun görülmediği, sanık müdafilerinin mağdurun saklı nüfustan olduğu ve grafilerinin çektirilerek yaşının yeniden tespitini istemeleri; mağdurun 1990 doğumlu olduğu, doğumda nüfusa kaydedilmediği, 24.12.1992 tarihinde doğan ve nüfusa kaydedilen kardeşinin bir ay sonra öldüğü, mağdurun ölen çocuğun nüfus kaydını kullandığı iddiası; mağdurun iki yıl nüfusa kaydedilmediği halde beklenmesi, sonradan doğan ve nüfusa kayıtlı bulunan çocuğun öldükten sonra nüfus kaydını kullanmasının hayatın olağan akışına, akla ve mantığa uygun bulunmadığı, keza mağdur, babası, annesi ve tanık olarak dilenen ablasının kovuşturma safhasında şikâyetçi olmadıkları, soruşturma aşamasından farklı beyanlarına sanığı cezadan kurtarmaya yönelik olduğundan itibar edilmediği, mağdurun nasiyei halinin nüfus kaydına uygun olduğu" gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir. Bu hükmün de sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istekli 30.04.2012 gün ve 233729 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanığın çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; kayden ondört yaşın içerisinde bulunan ve resmi kurumda doğduğu anlaşılan, ancak onbeş yaşından büyük olduğu ileri sürülen mağdurenin gerçek yaşının saptanması için Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Nüfus aile kayıt tablosu ve mernis doğum tutanağına göre mağdurenin 24.12.1992 tarihinde Balıkesir Devlet Hastanesinde doğduğu ve bir gün sonra 25.12.1992 tarihinde doğum belgesine istinaden nüfusa kaydedildiği, Mağdurenin kollukta, yaşının küçük olması nedeniyle görevlendirilen avukat ve psikolojik danışman huzurunda; ablasının erkek arkadaşı olan sanığın, rızası doğrultusunda kendisine karşı cinsel davranışlarda bulunduğunu belirterek şikâyetçi olduğu, sanığın mafya ilişkileri bulunduğundan ailesinin şikâyetçi olmasını istemediğini, altı gün sonra babası ile birlikte karakola başvurarak, şikâyetten vazgeçme dilekçesi verdiğini, savcılık ve mahkemede ise olayın ablasını kıskanması nedeniyle uydurduğu bir senaryo olduğunu, sanığın kendisine karşı cinsel bir fiilinin bulunmadığını belirttiği, Mağdurenin kolluktaki beyanı sırasında hazır bulunan psikolojik danışmanın; "mağdurun kimlik yaşı ile fiziksel durumunun uyumlu ve yaşadığı olayın hukuki anlam ve önemini anlayacak zekâ seviyesine sahip olduğu" şeklinde açıklamada bulunduğu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen raporda; "mağdurun fiziki görünümünün yaşından büyük gösterdiği, zekâ düzeyinin klinik olarak normal olduğu, psikolojik sorunlarının varlığını kabul etmeyen, dürtü kontrol sorunu yaşayan, patolojik yalan söyleyen özellikleri saptandığı, beden ve ruh sağlığının bozulmadığı" açıklamasına yer verildiği, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu raporuna göre, mağdurenin olay nedeniyle beden ve ruh sağlığının bozulmadığı, Mağdurenin annesinin kollukta; olayı kızından duyduğunu, sanığın belalı birisi olduğunu, bu nedenle karakola müracaat etmek istemediklerini beyan ederek şikayetçi olduğu, daha sonra ise şikâyetinden vazgeçtiği, Sanığın; mağdurenin ablası ile duygusal ve cinsel birliktelik yaşadığını ancak mağdureye karşı herhangi bir cinsel eylemde bulunmadığını ve üzerine atılı suçu işlemediğini savunduğu, Yargılama aşamasında mağdurenin doğum tarihi veya yaşına ilişkin olarak gerek sanık ve müdafii, gerek mağdure, gerekse mağdurenin anne ve babası tarafından herhangi bir hususun ileri sürülmediği, yerel mahkemenin ilk hükmünün sanık müdafileri tarafından temyiz edildiği, temyiz dilekçesinde mağdurenin yaşının düzeltilmesi istemiyle Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine açılan davaya ilişkin bilgilere yer verildiği, Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine ibraz edilen yaş düzeltilmesi dava dilekçesinde özetle; “Özge 24.12.1992 doğumlu görülmektedir. Gerçekte 1990 yılında doğmuştur. O sırada eşler ayrı yaşamaktadır. Tarafların geçimsizliği sebebiyle birbirleriyle konuşmamaları, ilgisizlikleri, o anda yaşanan ruhsal nedenlerle Özge nüfusa kaydettirilmemiştir. Daha sonra taraflar birleşmiş, ancak nüfusa kaydettirme işi ihmal edilmiş, bilahare ikinci çocuk 24.12.1992 tarihinde hastane doğumlu olarak dünyaya gelmiş, bu çocuk nüfusa Özge olarak kaydedilmiş, doğumdan kısa bir süre sonra ölmüştür. İkinci çocuğun ölümünü bildirip ilk çocuğun nüfusa tescilini yaptırmak yerine kaydolmuş olan çocuğun kimliği üzerinden devam ettirerek bugüne gelinmiştir. Gerçeğe aykırı olan bu durum çocuk açısından bazı mahkûmiyetlere sebebiyet vermektedir. Bu sebeple durumun düzeltilmesi için dava açmak mecburiyeti doğmuştur" denildiği, Mağdurenin babasının, yaş düzeltme davasının görüldüğü mahkemede; "1990 yılında eşimle aramızda anlaşmazlık oldu ve babasının evine gitti. O sırada hamile olduğunu sonradan öğrendim. Özge doğduktan sonra yeniden bir araya geldik. 1992 yılında bir kızımız daha dünyaya geldi. Bu kızı nüfusa kaydettirdik. Kısa bir süre sonra da öldü. Özge ölen kızımızın kaydı ile devam etti. 1990 doğumludur, ancak kendisinden sonra doğan kardeşinin nüfusunu kullanmaktadır.", Annesinin de; "1990 yılında bir ayrılık yaşadık. Özge bu sırada dünyaya geldi.", Şeklinde anlatımda bulundukları, Uşak Devlet Hastanesinde görevli dâhiliye, genel cerrahi, nöroloji, göz hastalıkları, kulak burun boğaz ve psikiyatri uzmanlarından oluşan altı kişilik heyet tarafından düzenlenen 07.07.2008 tarihli raporda; mağdurenin genel görünümü, bedeni ve ruhi gelişimi ile çekilen kemik grafilerine göre on yedi yaşının sonunda olduğunun belirtildiği, Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesince yaş düzeltme davasına ilişkin yargılama sonucunda davanın reddine karar verildiği, davacılar vekili tarafından temyiz edilen kararın, Yargıtay 18. Hukuk Dairesince 27.10.2009 gün ve 8998-9326 sayı ile onandığı, Yaş düzeltme davasının reddi üzerine mağdurenin babasının Balıkesir Nüfus Müdürlüğüne müracaat ederek nüfus kaydının düzeltilmesi isteminde bulunduğu, Balıkesir Merkez İlçe Nüfus Müdürlüğünce 05.03.2009 tarihli yazı ile; "M.Ç., 27.01.2009 tarihli dilekçesiyle; kızı Ö.'nin 25.01.1993 tarihinde bir aylık iken öldüğünü beyan ederek kayıtlardan düşümünün yapılmasını talep etmiştir. Adı geçenin dilekçesi 5490 sayılı Kanunun 33. maddesi ile bu Kanunun uygulanmasına ilişkin Yönetmeliğin 69. maddesinin 1 ve 3. fıkraları gereğince tahkik ettirilmek üzere Emniyet Müdürlüğüne gönderilmiş, gelen yazıda, M.Ç..'ın dilekçesinde şahit olarak gösterdiği A. S. ve A.K.'nun Ö.'nin öldüğünü beyan ettikleri anlaşılmıştır. Emniyet müdürlüğü tarafından yapılan soruşturmanın detaylı bir rapora bağlanmadığı anlaşıldığından iade edilmiştir. İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince Müdürlüğümüze gönderilen 16.02.2009 gün ve 2009/21 sayılı müzekkere ile Ö. Ç.'a ait doğum tutanağının istenmesiyle bilgisayar ortamındaki kaydı üzerinde yapılan sorgulamada, M. Ç. tarafından öldüğü iddia edilen Ö.'ye ait Balçova Nüfus Müdürlüğünden 31.01.2007 tarihinde yenilemeden, 09.11.2007 tarihinde de kayıptan nüfus cüzdanı alındığı, 03.07.2008 ve 16.10.2008 tarihinde Uşak Nüfus Müdürlüğüne, 27.02.2009 günü Müdürlüğümüze gerçek dışı beyanda bulunduğu anlaşıldığından 5490 sayılı Kanunun 67. maddesi gereğince işlem yapılarak sonucundan bilgi verilmesi" istemiyle suç duyurusunda bulunulduğu, Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadesine başvurulan mağdurenin babasının; "1990 yılında tarihini tam olarak hatırlamadığım günde Ayşe isimli kızım doğmuştu. Fakat ailevi meseleler nedeniyle kızımı nüfusa kaydettirememiştim. 24.12.1992 günü Ö.. doğdu. 25.01.1993 tarihinde de öldü. Ancak ölümünü nüfusa bildirmedim. Onun nüfus cüzdanını nüfusa bildirmediğim A. kullandı. Artık A.'ye Ö. diyorduk. Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat edip nüfus kayıtlarının düzeltilmesini istedik. Mahkemece işlemin idari yolla halli gerektiği konusunda karar verildi. Balıkesir Nüfus Müdürlüğüne müracaat ederek ölümünü beyan ettim. Amacım geç kalmış işlemi tamamlayıp nüfus kayıt işlemlerinin düzeltilmesini sağlamaktı. Bir dönem ikamet ettiğim Balçova'da Ö.'ye ait gerçekte Ayşe için nüfus kaydı çıkarmıştım. Uşak Nüfus Müdürlüğünden de nüfus kaydı çıkarttım. A. isimli kızımın yaşı reşit olmadığı için nüfus kaydını ben çıkarıyordum. Ö.'nin ölüm şerhi düşüldükten sonra A.'nin kaydını çıkaracağım. Balçova ve Uşak'ta vermiş olduğum adresler doğrudur. Balçova'da bir evim vardır. Uşak'ta da kalmıştım. Halen Balıkesir'de ikamet ederim. Yalan beyanda bulunma gibi bir kastım yoktur" şeklinde savunmada bulunduğu, Mağdurenin babası hakkında 5490 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı, Balıkesir 3. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 25.02.2010 gün ve 309-102 sayı ile sanığın aynı kanunun 67/1, TCK'nun 43/1, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 3.740 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, sanık tarafından temyiz edilen hükmün inceleme aşamasında olduğu ve henüz kesinleşmediği, Anlaşılmaktadır. Türk Ceza Kanununun 102. maddesinde; "1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. 3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı, d) Silâhla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, İşlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. 4) Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda kişi ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezalandırılır. 5) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. 6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur", 103. maddesinde; "1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden; a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. 2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. 3) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. 4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. 5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. 6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. 7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur", 104. maddesinde de; "cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükümlerine yer verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda, 765 sayılı Kanunda olduğu gibi cinsel saldırı suçunda mağdurenin yaşını göz önünde bulunduran bir düzenleme biçimine yer verilmiştir. 5237 sayılı TCK’nın 6/1. maddesinin (a) bendinde; "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanan çocuk kavramı, kanun koyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği bölümde; "onbeş yaşını bitirmiş" ve "onbeş yaşını tamamlamamış" şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alınmış, buna göre bu bölümde "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklar ile "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategorilerde mütalaa edilmiştir. 103. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde; "onbeş yaşını tamamlamamış" veya "tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam  ve sorunlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken, aynı maddenin (b) bendinde diğer çocuklar ifadesiyle "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Kanun koyucu "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, "onbeş yaşını tamamlamamış" veya "tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rıza olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Maddedeki düzenlemeyle onbeş yaşını bitirmeyen küçüklerle cinsel ilişkide bulunulması halinde mağdurenin cinsel ilişki konusundaki rızası ise geçersiz sayılmıştır. TCK'nun 104. maddesinde ise cebir, tehdit ve hile bulunmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocuklarla cinsel ilişkide bulunma eyleminin kovuşturulması şikâyete bağlı hale getirilmiş ve daha hafif bir ceza yaptırımına bağlanmıştır. Görüldüğü gibi mağdurenin onbeş yaşını bitirip bitirmediği hususu eylemin soruşturulması ile hangi kanuni suç tipine uyduğu ve dolayısıyla faile uygulanabilecek özgürlüğü bağlayıcı ceza yaptırımının süresi bakımından önem taşımaktadır. Diğer taraftan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 218. maddesi uyarınca; "1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. 2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir." Bir eylemin suç oluşturup oluşturmadığı veya suçun niteliğinin saptanması ya da yüklenen suçun ispatı ceza mahkemesi dışında bir sorunun çözümlenmesine bağlı ise ceza hakimi, ya sorunu ceza muhakemesi hükümlerine göre karara bağlayacak ya da sorunun hukuk veya idare mahkemesinde çözümlenmesini bekleyecektir. Ceza mahkemesine tanınmış olan yaş düzeltme yetkisi, düzeltme sonucunda yaşta meydana gelecek değişikliğin, ceza sorumluluğuna etkili olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle sanığın beraatine karar verilecek durumda yaş düzeltmesi yapılmamalı, yapılacak yaş düzeltilmesi, cezanın artmasını veya azalmasını sağlamayacak ya da ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayacaksa veya bu konuda aynı yargılama sırasında daha önce bir karar verilmişse bu yola gidilmemelidir. Öte yandan ceza yargılaması hukukunda serbest ve vicdani delil sistemi benimsenmiştir. Bu sistemle ifade edilmek istenen mevcut delillerin bağımsız, tarafsız ve tam bir vicdani sorumluluk içinde değerlendirilmesi serbestliğidir. Ceza yargılamasında somut gerçek arandığından hâkimi bu gerçeğe götürebilecek kanuni sınırlar içerisindeki her şey delil olabilecektir. Ancak hükme dayanak alınan delillerin gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı ve hukuka uygun olmaları gerekir. Bu belirleme ceza yargılamasında şekli duruma değil, somut gerçeğe itibar edileceğini ortaya koymaktadır. Aksinin kabulü hak ve adalet duygularını da yaralayacaktır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Mağdurenin halen hayatta olan ablasının doğumunun ikinci gününde nüfusa tescil edilmesi, kendisinin de hastane doğumlu olarak dünyaya geldikten iki gün sonra nüfusa kaydedilmesi, gerek öğrenim hayatı, gerekse yargılama öncesi ve yargılama aşamasında yaşı ile ilgili bir hususun ileri sürülmemesi, ancak sanığın cezalandırılmasına karar verildikten sonra gerçekte on beş yaşından büyük olduğunun iddia edilmesi, kendisinden iki yıl sonra doğan ve kısa süre sonra da ölen kardeşi nüfusa kaydolurken kendisinin iki yıl kayıtsız kalmasının hayatın olağan akışına uygun olmaması,  Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan yaş düzeltilmesi davasının retle sonuçlanması ve temyiz incelemesinden de geçerek kesinleşmesi, mağdurenin ve annesinin kollukta sanıktan korktukları için şikayetçi olmak istemediklerini beyan etmeleri, mahkemede ise şikayetlerinden vazgeçmeleri, kolluktaki beyanı sırasında hazır bulunan psikolojik danışmanın mağdurenin kimlik yaşı ile fiziki görünümünün uyumlu olduğunu belirtmesi, yerel mahkemece yaşı ile görünümünün uyumlu olduğunun gözlenmesi, mağdurenin babasının nüfus müdürlüğüne gerçeğe aykırı beyanda bulunma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi birlikte değerlendirildiğinde, mağdurenin yaşına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığı, bu hususların sanığı cezadan kurtarmak için ileri sürüldüğü ve bu konuda CMK'nun 218. maddesi uyarınca bir araştırma yapılmasına gerek bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, usul ve kanuna uygun olan yerel mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve sekiz Genel Kurul Üyesi ise;    "Dosya içinde tanık olarak dinlenen mağdurenin babası, mağdurenin doğumundan sonra bir çocuklarının daha olduğunu ve kısa bir süre sonra ölmesi nedeniyle mağdurenin önceden nüfus kayıtları gerçekleştirilmediği için ölen kardeşinin nüfus kayıtlarını mağdureye uyguladıklarını, bu nedenle yaşının nüfus kayıtlarındakinden daha büyük olduğunu, gerekirse, ölen kardeşinin mezarını da gösterebileceğini beyan etmesi karşısında; tanık beyanlarının doğru olup olmadığı yolunda bir keşif veya araştırma yapmadan bu şekilde hüküm kurulması, telafisi imkansız hataya sebebiyet vereceği düşüncesiyle" karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.02.2010 gün ve 40-27 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.01.2013 günü  yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 12.02.2013 günü yapılan ikinci müzakerede  oyçokluğuyla karar verildi.

Yaş tespitinde başvurulan tıbbi yöntemler arasında kemik testi yer almaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun E. 2018/324, K. 2024/210 sayılı kararının gerekçesinde, kemik testinin yaş tespitinde kesin sonuç vermekle birlikte yirmi beş yaşından büyükler için gerçek yaşı veremeyeceği ifade edilmektedir.

Yaş Tashihinin Sosyal Güvenlik Hukukuna Etkisi

5510 sayılı Kanun'un 57. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, sigortalının bu Kanun'a ya da yürürlükten kaldırılmış kanunlara tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten sonra yapılan yaş düzeltmeleri, iş kazası, meslek hastalığı, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarından yapılacak gelir ve aylık tahsislerinde dikkate alınmaz. Aynı sınırlama, 506 sayılı Kanun'un 120. maddesinin üçüncü fıkrasında da yer almaktaydı.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/280, K. 2024/296 sayılı kararında sigortalı olarak ilk tescil tarihinden sonra verilen yaş tashihi kararının geçerliliğini ve değerini koruduğu, ancak kanun hükmü nedeniyle emeklilik yönünden sonuç doğurmadığı vurgulanmıştır. Aynı kararda, mahkeme kararının 506 sayılı Kanun'un 120. maddesinin ikinci fıkrası anlamında yaş tashihi mi yoksa kayıt düzeltme mi olduğunun belirlenmesi ve tahsis koşullarının buna göre irdelenmesi gerekip gerekmediği ayrıca değerlendirilmelidir denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, 506 sayılı Kanun m. 120/2 ile 1479 sayılı Kanun m. 66/1'i konu alan itirazları aynı gerekçeyle reddetmiş; 5510 sayılı Kanun m. 57/3'teki yaşlılık ibaresini de Anayasa'ya aykırı bulmamıştır. Bu değerlendirmeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/280, K. 2024/296 sayılı kararında yer almaktadır.

Nüfus kaydındaki yazım hatası mahkemeye gitmeden düzeltilebilir mi?

Evet, belirli koşullarda idari yol açıktır. NHK m. 35 ve m. 38 uyarınca, dayanak belgesinde doğru olarak yer almasına rağmen nüfus kütüğüne hatalı, eksik veya hiç tescil edilmemiş bilgiler ile mükerrer kayıtlar maddi hata sayılır ve nüfus müdürlüğü tarafından dayanak belgesine uygun biçimde düzeltilebilir. Kaydın özünü ya da anlamını değiştiren düzeltmeler için ise kesinleşmiş mahkeme kararı zorunludur.

Yurt dışında alınan boşanma kararını Türk nüfusuna tescil ettirmek için ne yapılır?

NHK m. 27/A uyarınca, kararın verildiği devlet kanunlarına göre yetkili makamca verilmiş ve usulen kesinleşmiş olması ile Türk kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması koşullarıyla taraflar birlikte başvurarak idari tescil yolunu kullanabilir. Taraflardan biri ölmüş ya da yabancı ise Türk vatandaşı olan taraf tek başına başvurabilir. Başvuru yurt içinde Bakanlık'ın belirlediği nüfus müdürlüğüne, yurt dışında ise kararın verildiği ülkedeki Türk dış temsilciliğine yapılır. NHK m. 27/A'daki koşulların sağlanamaması nedeniyle tescil talebi reddedilirse, kararın tanınması MÖHUK hükümleri uyarınca gerçekleştirilir.

Tenfiz davasında mahkeme yabancı kararın içeriğini yeniden değerlendirir mi?

MÖHUK m. 54, tenfiz için aranan koşulları sınırlı biçimde sayar. Mahkeme, karşılıklılık koşulunu, münhasır yetki kurallarını ve davalının itirazı hâlinde gerçek ilişki denetimini, kamu düzenine açık aykırılık bulunup bulunmadığını ve tarafların usulüne uygun temsil edilip edilmediğini denetler.

Yaş tashihi kararı emekliliği etkiler mi?

Sigortalı olarak ilk çalışmaya başlama tarihinden sonra alınan yaş tashihi kararı geçerliliğini korur; ancak 5510 sayılı Kanun m. 57/3 ve 506 sayılı Kanun m. 120/3 gereği iş kazası, meslek hastalığı, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarından yapılan gelir ve aylık tahsislerinde dikkate alınmaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun E. 2023/280, K. 2024/296 sayılı kararında, somut olayda mahkeme kararının yaş tashihi mi yoksa kayıt düzeltme mi olduğunun belirlenmesi ve tahsis koşullarının buna göre irdelenmesi gerekip gerekmediği ayrıca değerlendirilmelidir denilmektedir.

Ceza davasında sanığın yaşı tartışmalıysa ne yapılır?

CMK m. 218/2 uyarınca ceza mahkemesi, mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitinde sorunla karşılaşırsa bu sorunu ilgili kanundaki usule göre çözer ve hükmünü kurar. Bu yetkinin kullanılabilmesi için yaş değişikliğinin ceza sorumluluğunu gerçekten etkiliyor olması gerekir. Hukuk mahkemesince kayıt düzeltme kararı verilmiş olsa bile ceza hâkimi, gerçek yaşı kendi yargılaması kapsamında ayrıca tespit etmek durumundadır.

Yabancı bir kişinin Türkiye'de yaptığı evliliğin geçerliliği hangi hukuka göre belirlenir?

MÖHUK m. 13 uyarınca evlenme ehliyeti ve koşulları tarafların evlenme anındaki milli hukukuna tabidir; Türkiye'de gerçekleştirilen evlenmenin şekli bakımından ise Türk hukuku uygulanır. Evliliğin genel hükümleri bakımından önce müşterek milli hukuk esas alınır; tarafların ayrı vatandaşlıkta olması hâlinde müşterek mutad mesken hukuku, bunun da bulunmaması durumunda Türk hukuku uygulanır. Yabancı hukukun içeriği tüm araştırmalara rağmen tespit edilemezse MÖHUK m. 2/2 uyarınca Türk hukuku uygulanır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu