Ceza Kanununun Kadını Doğrudan Koruyan Hükümleri
Türk Ceza Kanunu, kadına karşı işlenen çeşitli suçlarda genel hükümlere ek olarak cezanın alt sınırını yükselten özel düzenlemeler içermektedir. 12 Mayıs 2022 tarih ve 7406 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler kasten yaralama, eziyet ve tehdit suçlarında kadına özgü alt sınırlar belirlemiş; kasten öldürme suçunda ise kadına karşı işlenmesi ayrı bir nitelikli hâl olarak tanımlanmıştır. Bu değişiklikler yalnızca 12 Mayıs 2022 tarihinden sonra işlenen suçlara uygulanır; önceki dönemler bakımından genel hükümler geçerlidir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 106Kaynağı aç
yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı
gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle:12/5/2022-7406/6 md.) Bu suçun
kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz.
Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük
edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, iki aydan altı aya kadar hapis veya adlî para
cezasına hükmolunur.
(2) Tehdidin;
a) Silahla,
b) Kişinin kendisini tanınmayacak
bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,
c) Birden fazla kişi tarafından
birlikte,
d) Var olan
veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten
yararlanılarak,
İşlenmesi halinde, fail hakkında
iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Tehdit amacıyla kasten öldürme,
kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca
bu suçlardan dolayı ceza verilir.
Şantaj
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 86Kaynağı aç
sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin
kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde
hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aydan
bir yıl altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (Ek cümle:12/5/2022-7406/3 md.) Suçun kadına
karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan
az olamaz.
(3) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı,[38]
b) Beden veya ruh bakımından kendisini
savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Silahla,
f) (Ek:14/4/2020-7242/11 md.) Canavarca hisle,
İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında,
(f) bendi bakımından ise bir kat artırılır.[39]
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama[40]
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 96Kaynağı aç
davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur. (Ek cümle:12/5/2022-7406/5
md.) Suçun kadına karşı işlenmesi
hâlinde cezanın alt sınırı iki yıl altı aydan az olamaz.
(2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin;
a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda
bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,
b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe veya boşandığı eşe
karşı,[47]
İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur.
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
Koruma,
Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli
Terk
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 82Kaynağı aç
a) Tasarlayarak,
b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,
c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer,
biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle,
d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş,
boşandığı eş veya kardeşe karşı,[32]
e) Çocuğa ya da beden veya ruh
bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
f) (Değişik:12/5/2022-7406/2 md.) Kadına karşı,
g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini
kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla,[33]
i) (Ek:29/6/2005 – 5377/9 md.)Bir suçu işleyememekten dolayı
duyduğu infialle,
j) Kan gütme saikiyle,
k) Töre saikiyle,
İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılır.
Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi
Cinsel Suçlarda Ceza Çerçevesi
TCK m. 102/1 uyarınca cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine beş yıldan on yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır; fiilin sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde bu sınır iki yıldan beş yıla kadar hapis olarak uygulanır. Fiilin vücuda organ veya sair cisim sokulması biçiminde gerçekleştirilmesi durumunda TCK m. 102/2 uyarınca on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. TCK m. 102/2, bu nitelikli halin eşe karşı işlenmesi hâlinde soruşturma ve kovuşturmanın mağdurun şikâyetine bağlı olduğunu ayrıca düzenlemektedir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 102Kaynağı aç
18/6/2014-6545/58 md.)
(1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin
vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan
on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık
düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle
gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına
hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın
yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.
(3) Suçun;
a) Beden veya ruh bakımından kendisini
savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye
kullanılmak suretiyle,
c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan
bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya
evlatlık tarafından,
d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte,
e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu
ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle,
işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı
oranında artırılır.
(4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama
suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna
ilişkin hükümler uygulanır.
(5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
Çocukların cinsel istismarı
TCK m. 102/3, belirli ağırlaştırıcı koşulların varlığında cezanın yarı oranında artırılacağını öngörmektedir. Bu koşullar şunlardır: mağdurun beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunması; kamu görevi, vesayet ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması; üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımlığı ya da üvey yakın ilişkisi; silah kullanılması veya birden fazla kişiyle birlikte hareket edilmesi; insanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan yararlanılması. Suç sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü gerçekleşirse TCK m. 102/5 uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
Cinsel Taciz Suçu ve Ağırlaştırıcı Haller
TCK m. 105/1 uyarınca bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine üç aydan iki yıla kadar hapis cezası veya adli para cezasıyla cezalandırılır; fiilin çocuğa karşı işlenmesi hâlinde alt sınır altı aydan üç yıla kadar hapis olarak yükselmektedir. TCK m. 105/2, kamu görevi ya da hizmet ilişkisinin sağladığı kolaylıktan veya aile içi ilişkiden yararlanılması; vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile ya da sağlık hizmeti veren kişilerce işlenmesi; aynı işyerinde çalışmanın sağladığı imkândan faydalanılması; posta veya elektronik haberleşme araçlarının kullanılması ya da teşhir biçiminde gerçekleştirilmesi durumlarında cezanın yarı oranında artırılacağını düzenlemektedir. Bu fiil nedeniyle mağdurun işini bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalması hâlinde ise verilecek ceza bir yıldan az olamaz.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 105Kaynağı aç
olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikayeti üzerine, üç aydan iki yıla
kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına fiilin çocuğa karşı işlenmesi
hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.[50]
(2) (Değişik: 18/6/2014-6545/61
md.) Suçun;
a) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin ya da aile içi ilişkinin sağladığı
kolaylıktan faydalanmak suretiyle,
b) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti
veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından,
c) Aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle,
d) Posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan
faydalanmak suretiyle,
e) Teşhir suretiyle,
işlenmesi hâlinde yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında
artırılır. Bu fiil nedeniyle mağdur; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden
ayrılmak zorunda kalmış ise verilecek ceza bir yıldan az olamaz.
YEDİNCİ BÖLÜM
Hürriyete Karşı Suçlar
Tehdit[51]
Tehdit, Yaralama ve Eziyet Suçlarında Kadına Özgü Alt Sınırlar
TCK m. 106/1'e 7406 sayılı Kanun ile eklenen düzenleme uyarınca tehdit suçunun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz; bu kural yalnızca ilgili değişikliğin yürürlük tarihinden sonraki eylemler için geçerlidir. Tehdidin silahla, kimliği gizleyerek, birden fazla kişiyle veya suç örgütünün korkutucu gücünden yararlanılarak işlenmesi durumunda ise TCK m. 106/2 uyarınca iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
TCK m. 86/1 uyarınca kasten yaralama suçunun temel şekli bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezasını gerektirmektedir. Fiilin basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek düzeyde hafif kalması hâlinde mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıl altı aya kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur; kadına karşı işlenmesi hâlinde ise TCK m. 86/2'ye 7406 sayılı Kanun ile eklenen düzenleme uyarınca bu cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Eziyet suçunda TCK m. 96/1 genel alt sınırı iki yıldan beş yıla kadar hapis olarak belirlemekte; aynı maddeye 7406 sayılı Kanun ile eklenen cümle uyarınca suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde alt sınır iki yıl altı aya yükselmektedir. Eziyetin çocuğa, savunmasız kişiye, gebe kadına, üstsoy veya altsoya, eşe ya da boşandığı eşe karşı işlenmesi hâlinde ise TCK m. 96/2 uyarınca üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.
Kasten Öldürmede Nitelikli Haller
TCK m. 82/1-d uyarınca kasten öldürme suçunun üstsoy veya altsoydan birine ya da eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı işlenmesi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli haller arasında düzenlenmiştir. Töre saikiyle işlenen kasten öldürme de bu madde kapsamındaki nitelikli haller arasında sayılmaktadır. Bunlara ek olarak TCK m. 82/1-f, 7406 sayılı Kanun ile yapılan 2022 değişikliğiyle kadına karşı kasten öldürmeyi bağımsız bir nitelikli hâl olarak düzenlemiştir. TCK m. 82/1'de sayılan nitelikli hallerin herhangi birinin gerçekleşmesi durumunda verilecek ceza ağırlaştırılmış müebbet hapistir.
Haksız Tahrik İndirimi: Yasal Çerçeve ve İçtihat
TCK m. 29 uyarınca haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade eden ve ceza sorumluluğunu azaltan bir nedendir. Madde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını on sekiz yıldan yirmi dört yıla kadar, müebbet hapis cezasını ise on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezasına indirmeyi mümkün kılmakta; diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarının indirilmesine olanak tanımaktadır. Madde metninde kadına karşı işlenen suçlar bakımından bu indirim yolunu kapatan özel bir istisna hükmü yer almamaktadır.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 29Kaynağı aç
şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası
yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde
verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.
Hata
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2021/365, K. 2022/729Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Mahkemesi:Ceza Dairesi
Sanık …'in nitelikli kasten öldürme suçundan TCK'nın 82/1-d-f, 53, 63. maddeleri uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … 31. Ağır Ceza Mahkemesince 27.03.2018 tarih ve 128-144 sayı ile kurulan ve resen istinafa tabi olan hükme yönelik olarak sanık müdafileri tarafından da istinaf yoluna başvurulması üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 06.09.2018 tarih ve 1199-1025 sayı ile hükmün suçtan zarar gören, davaya katılma ve istinaf kanun yoluna başvurma hakkı bulunan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına tebliği için dosyanın ilk derece mahkemesine tevdi edilmesine karar verilmiş, gerekçeli kararın tebliği üzerine suçtan zarar gören … vekili tarafından da istinaf yoluna başvurulmuş, dosyayı inceleyen … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 04.12.2018 tarih ve 1973-1690 sayı ile hükmün, duruşmadan haberdar edilme ve katılma sıfatı olabilecek derecede suçtan zarar gören Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının duruşmadan haberdar edilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
… 31. Ağır Ceza Mahkemesince 27.06.2019 tarih ve 541-284 sayı ile sanığın TCK’nın 82/1-d-f, 53, 63. maddeleri uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, resen istinafa tabi olan hükme yönelik olarak sanık müdafi ile katılan … Politikalar Bakanlığı vekilince de istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 11.11.2019 tarih ve 2054-1844 sayı ile istinaf istemlerinin esastan reddine karar verilmiş, bu karara karşı da sanık müdafisi ile katılan kurum vekili tarafından temyiz yoluna başvurulması üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 10.02.2021 tarih ve 2030-948 sayı ile;
"…Oluşa ve dosya içeriğine göre; olayın öncesinde maktul ile tartışma yaşayan sanığın eylemini, aksi kanıtlanamayan savunmalarına göre; eşinin kendisine 'karnımdaki çocuk senden değil, al şu dolaptan etek giy de sokağa öyle çık' şeklinde söylemlerde bulunması üzerine gerçekleştirdiği, bu bağlamda sanık lehine değerlendirme yapılarak hakkında TCK'nin 29. maddesinin uygulanması gerektiği anlaşılmakla; sanık hakkında kurulan hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekirken esastan reddine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş,
Daire Üyesi İ.İlhan;
"…Dosya kapsamında sanığın iddialarını destekleyen bir delil bulunmamaktadır. Aksine bizzat sanığın annesi ve babası maktulün ve sanığın yaklaşık 14 ay kendileri ile birlikte yaşadığını maktulün gayet mazbut bir insan olduğunu evine ve ailesine bağlı, giyimine kuşamına özen gösterdiğini, sanığın kendilerine eşinin kendisini aldattığına ilişkin bir anlatımda bulunmadığını beyan ettikleri, sanığın olay günü maktulün makyaj yaptığını dışarı çıkmak için giyindiği şeklindeki savunmasının da doğrulanmadığı, aksine maktulün makyajsız ve normal kıyafetleri ile bulunduğu, yapılan DNA incelemesi ile bebeğin babasının sanık olduğu ve maktulün sanığa yönelik sadakat yükümlülüğüne aykırı hiçbir davranışı bulunmamasına rağmen sanığın aşırı kıskançlık göstererek sürekli maktulün kendisini aldattığı ve bebeğin babasının başkası olduğu gerekçesi ile maktulü suçladığı, olay günü de aynı nedenle maktul ile tartıştığı, maktulün sanığa olay günü 'Bebek senden değil, etek giy dışarı çık' dediği doğru kabul edilse bile, sanığın mazbut ve iffetli bir kadına sürekli olarak başkasından hamile kaldığı şeklindeki suçlamasının ağır bir hakaret teşkil ettiği, maktulün bu hakaretlerden bunalıp bir anlık kızgınlıkla 'Bebek senden değil etek giy de çık' şeklinde hakaretlere karşılık vermesinin gayet doğal olduğu ve haksız tahrik oluşturmayacağı, ilk haksız hareketin sanıktan kaynaklandığı mahkeme kararının onanması yerine bu nedenle bozulması şeklindeki sayın çoğunluğun görüşüne muhalefet ediyorum….” gerekçesiyle karşı oy kullanmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.04.2021 tarih ve 131244 sayı ile;
"…Dosya kapsamındaki tüm delillerin değerlendirilmesi sonucunda, sanık ile maktulün 20 aydan beri evli oldukları, ayrıca sanığın dedesi ile maktulün babasının amca çocukları olmaları dolayısıyla aynı zamanda akrabalık ilişkilerinin bulunduğu, sanığın anne ve babası olan tanıklar . ile .'in ve maktulün kardeşi olan katılan …'in beyanlarına göre sanık ile maktul eşinin yaklaşık 14 ay sanığın anne ve babasının yaşadıkları dubleks evin üst katında birlikte kaldıkları, daha sonra yine sanığın ailesinin yardımıyla ayrı bir eve yerleşip müşterek hayatlarına olayın meydana geldiği evde devam ettikleri, eşler arasında zaman zaman kıskançlık sebebiyle küçük tartışmaların ve dargınlıkların yaşandığı, ancak bu sorunların büyütülmediği, olay günü maktulün makyaj yapmış olması ve dışarı çıkmak istemesi nedeniyle bu durumdan rahatsız olan sanığın maktul ile tartışmaya başladığı, olay yerinde yapılan ilk muayene görüntülerinden ve fotoğraflardan maktulün giyim tarzının, makyajının, kıyafetinin dikkat çekici bir yönünün olmadığı, katılan … tanıkların beyanlarında da ailelerinin sosyal yapısı itibariyle maktulün yaşam tarzında herhangi bir anormallik bulunmadığının belirtildiği, bu süreçte çocuk istemelerine rağmen maktulün hamile kalamadığı, bu sebeple doktora gittikleri, maktulün rahminde kist olduğunun saptandığı ve tedavi gördüğü, doktorun sanığa da sperm sayımı yaptırmasını söylemesine rağmen sanığın bunu yaptırmaktan kaçındığı, bir süre sonra maktulün hamile kalması üzerine sanığın maktulün başka birinden hamile kalabileceğinden şüphelenmeye başladığı ve olay günü bu nedenle maktul ile tartıştığı ve daha önceden temin ettiği tabanca ile maktulü başından vurarak öldürdüğü, evin kapısına 'Biz üç haftalık tatile çıkıyoruz, telefonlarımız kapalı olacak bizi aramayın' yazısını astıktan sonra valizini alıp otobüsle …'ye gittiği ve üç gün sonra kaldığı otelde suçta kullandığı silahla birlikte yakalandığı anlaşılmıştır.
Sanık savunmalarında, eşinin evlenmeden önce arkadaşlık yaptığı . isimli bir şahısla evlendikten sonra da görüştüğünü, bu görüşmelere ait kayıtları cep telefonunda ve . mesajlarında gördüğünü, bu nedenle bir ara eşiyle boşanma aşamasına kadar geldiklerini, aile efradının araya girmesiyle tekrar bir araya geldiklerini ve karıkoca hayatı yaşamaya devam ettiklerini öne sürmüş ve ayrıca eşiyle tekrar bir araya gelmeden önce yaklaşık 2 hafta boyunca ayrı kaldıklarını, eşinin … gezisinden döndükten 2 ay sonra iki aylık hamile olduğunu öğrendiğini, olay günü eşinin dışarı çıkmaya hazırlandığını ve makyaj yaptığını görünce tartıştıklarını ve bu sırada eşinin 'Karnımdaki çocuk da senden değil, al şu dolaptan bir etek giy sokağa öyle çık' diyerek gururunu rencide eden sözler söylemesi üzerine kendini kaybederek, ne yaptığını bilmez bir haldeyken ona bir anda ateş ettiğini, aslında eşini öldürmesini gerektirecek büyük bir problemin olmadığını belirtmiştir. Buna karşılık dosya kapsamında, maktulün mesajla ya da başka bir şekilde herhangi bir kişiyle görüşmesine ilişkin bir delil bulunmadığı gibi, bu tartışmalar sebebiyle boşanma aşamasına geldikleri ve aile efradının araya girmesiyle tekrar bir araya geldikleri sanığın annesi, babası ve maktulün kardeşi tarafından doğrulanmamıştır.
Ayrıca … 31. Ağır Ceza Mahkemesinin somut olaydaki delilleri, fail ile maktulün kişisel özelliklerini ve yaşam koşullarını göz önünde tutarak, muhakemenin doğrudan doğruyalığı ilkesi (CMK m.217) çerçevesinde ulaştığı vicdani kanaati de ilk başlarda çocukları olmayan sanığın ve maktulün çocuk sahibi olabilmek için doktora başvurdukları, hiç kimsenin çocuğun nesebinden şüphe etmediği halde sanığın bu tarz bir savunma ortaya koyduğu, kaldı ki mahkememizce yaptırılan DNA incelemesinde maktulün karnındaki ceninin babasının sanık olduğunun tespit edildiği, maktulün 'Karnımdaki bebek senden değil, başkasına ait' gibi bir söz söylediği iddiasının da dosyadaki anlatım ve beyanlara göre makul ve kabul edilebilir olmadığı, hiçbir şekilde normal karşılanamayacak olmakla birlikte böyle bir sözün ancak kendi iffet ve namusundan açıkça şüphe duyduğunu iddia eden bir eşe karşı kızgınlıkla söylenebilecek nitelikte bir söz olabileceği, bu iddianın kabulünün dahi ilk haksız ve tahrik edici sözleri söyleyen kişinin sanık olduğunun kabulünü gerektirir bir varsayımı akla getirdiği, bu açıklamalar ışığında sanığın haksız tahrik savunmalarının kabule şayan olmadığı ve cezadan indirim alabilmek amacıyla yapılan başkaca bir yan delille desteklenmeyen soyut savunma niteliğinde olduğu yönündedir.
Sonuç olarak dosya kapsamındaki mevcut deliller, sanık ile maktulün müşterek hayatlarındaki bazı sorunlara rağmen olay gününe kadar birlikte yaşamalarına engel olacak derecede ciddi bir sorunlarının bulunmadığını göstermektedir. Bu koşullarda, sanığın kasten öldürme suçunu, maktulün 'Karnımdaki çocuk da senden değil, al şu dolaptan bir etek giy sokağa öyle çık' demesi üzerine haksız tahrik etkisiyle gerçekleştirdiğine dair hiçbir delil bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca suçun işlediği sırada sanık açısından haksız tahrikin yasal koşullarını gerçekleştiren herhangi bir durum bulunmamaktadır…” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.09.2021 tarih ve 8500-12452 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık … hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmek suretiyle kesinleşmiş olup; itirazın kapsamında göre inceleme sanık hakkında nitelikli kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
18.01.2017 tarihli tutanakta; olay günü saat 10.10 sıralarında … İlçe Emniyet Amirliğince . Mahallesi, . Sokak,.adresinde mevcut A Blokta şüpheli ölüm anonsu geçilmesi üzerine olay yerine gidildiğinin, dairenin dış kapısının açık olduğunun, yatak odasında bir kadın cesedinin yerde yattığının görüldüğünün, olay yerinde bulunan 112 acil ekiplerine sorulduğunda yerde yatan bayan şahsın olay yerine geldiklerinde çoktan ölmüş olduğunu söylediklerinin, maktulün kimliğinin … olduğunun tespit edildiğinin, şahsın başının sol tarafından giren ve sağ tarafından çıkan bir mermi izinin bulunduğunun, maktulün yanında bir adet 9 mm çapında boş kovan bulunduğunun, evin içindeki masa üzerinde "3 haftalık tatile çıktık, telefonlarımız kapalı görüşmek üzere" yazılı bir not kağıdı bulunduğunun, sorulduğunda bu kağıdın dairenin dış kapısı üzerinde asılı olduğunun öğrenildiğinin, ayrıca dış kapıdan girildiğinde karşı duvarda bulunan diafonun yanında asılı hâlde "Karımı her şeyden herkesten çok seviyorum, .'ım seni de çok seviyorum, bu hayatta daha çok yapamadım, tutunamadım, sizi cennete kendimi cehenneme gönderiyorum, herkesten özür dilerim, ama babam ve annem sebebim siz oldunuz,., ., . yazılı bir not olduğunun belirtildiği,
18.01.2017 tarihli olay yeri inceleme raporunda; yatak odasında cansız şekilde yatan kadın şahsın 112 acil servis görevlilerince verilen bilgiye göre cansız olduğunun tespit edildiğinin, şahsın kayınpederi olan …'in, oğlu . ve gelininden 2 -3 gündür haber alamaması üzerine olay yerine çağırdığı … makinası ile mutfak penceresinden girdiğini sonra yatak odasında yerde yatan gelinini görmesiyle hemen 112 acil servis ve polis görevlilerine haber verdiğini beyan ettiğinin, evin içindeki çekmece ve dolaplarda dağınıklık ve karışıklığın bulunmadığının gözlemlendiğinin, maktulün tırnak arası svaplarının ve el yüz svaplarının, yatak odasında bulunan 9 mm çaplı boş mermi kovanının, ikamette ele geçen iki adet el yazılı kağıt parçasının, yatak odasında bulunan sigara izmaritlerinin, yatak odasında yerde bulunan bir adet 9 mm çapında tabanca mermi fişeğinin ve ikametin değişik yerlerinden parmak izlerinin delil listesinde bulgu olarak muhafaza altına alındığının yazılı olduğu,
19.01.2017 tarihli uzmanlık raporunda; olay yerindeki yatak odasındaki komodinin üzerinden alınan parmak izlerinin sanık …'e ait olduğunun tespit edildiği,
10.02.2017 tarihli uzmanlık raporunda; olay yerinde bulunan bir adet 9 mm çaplı boş kovanın sanık …'in yakalandığı otelin odasında bulunan ve üzerinde STAR ibaresi bulunan 9 mm çaplı tabancadan atılmış olduğunun tespit edildiği,
29.05.2017 tarihli otopsi raporunda; maktulün vücudunda bir adet ateşli silah mermi çekirdeği yaralanması tespit edilmiş olup öldürücü mahiyette olduğunun, atışın bitişik atış mesafesinden yapılmış olduğunun, cesetten mermi çekirdeği elde edilemediğinin, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kafatası kemik kırıklarıyla birlikte beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana gelmiş olduğunun belirtildiği,
12.02.2018 tarihli Biyoloji İhtisas Dairesi raporunda; maktulün karnındaki ceninin biyolojik incelemesinde …'in %99,99 ihtimalle biyolojik babası olabileceğinin tespit edildiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan … Kollukta; maktul …'in öz kardeşi olduğunu, sanık … ile yaklaşık 2 yıldır evli ve 6 aylık hamile olduğunu, kardeşinin zaman zaman . ile kavga ettiğini ve sanığın kendisine şiddet uyguladığını söylediğini,. ile en son 13.01.2017 tarihinde görüştüklerini, kardeşinin cep telefonunun olmadığını ve kardeşine cep telefonu alacağını söylediğini, bu sırada telefonda kardeşinin sesini arkadan duyduğunu, 18.01.2017 tarihinde akrabalarının kendisini cep telefonundan arayarak kardeşinin öldüğünü söylediklerini, cinayeti muhtemelen kocası .'ın işlediğini düşündüğünü,
Mahkemede; sanığın savunmalarının tamamen kendisini kurtarmak için söylediği sözler olduğunu, kardeşinin silahtan haberi olmadığını düşündüğünü, şayet olsaydı kız kardeşinin bunu kendilerine söyleyecek olduğunu, maktulün sanıkla evlenmeden önce Ferdi isimli veya başka bir erkek şahısla bir arkadaşlığı veya gönül ilişkisi olmadığını, sanığın suçunu hafifletmek için bu tür şeyler uydurduğunu, kız kardeşinin kendisine sanık tarafından aldatıldığını söylediğini, bu konuyu sanıkla hiçbir zaman konuşmadığını, kardeşinin evlenmeden önce …'da yaşadığını, evlendikten sonra …'a geldiğini, …'da sanığın ailesinden başka tanıdığı kimsenin olmadığını, maktulün her genç kız gibi kendisini seven ve makyaj yapan biri olduğunu, tesettürlü ve namazını kılan biri olduğunu, sanıktan şikâyetçi olduğunu, davaya katılma talebi olduğunu,
Tanık … Kollukta; sanık.'ın kendisinin oğlu olduğunu, 2 yıldır evli olduğunu, gelini olan maktul …'ın 6 aylık hamile olduğunu, aralarında zaman zaman kıskançlıklar olduğunu bildiklerini, oğlu ile gelinini üzdüğü için yaklaşık üç aydır konuşmadıklarını, komşusu .'in 15.01.2017 tarihinde oğlu .ı gördüğünü ve konuştuğunda .'in kendisine "Moralim çok bozuk, canım sıkılıyor" dediğini, neden olduğunu sorduğunda "Eşimle ailevi sorunlarım var" dediğini ve yanından ayrıldığını söylediğini, bunu duyması üzerine 17.01.2017 tarihinde oğlunun çalıştığı … yerini aradığını, oğlu.'in üç gündür … yerine gitmediğini öğrendiğini, eşi …'i 17.01.2017 tarihinde arayarak evine gidip bakmasını söylediğini, eşinin eve gittiğini, … bastığını ancak kapıyı açan olmadığını, kapının üzerinde "3 haftalık tatile çıktık telefonlarımız kapalı olacak görüşmek üzere" yazılı bir not olduğunu söylediğini, hemen ertesi gün 18.01.2017 tarihinde eve gittiğinde aynı notu gördüğünü ve kepçe operatörü arkadaşı .'i aradığını, evin mutfak balkonundan girdiğini, içeriyi kontrol ettiğinde yatak odasında …'in yerde ölmüş vaziyette yattığını gördüğünü, yerde kanlar olduğunu, komşularla birlikte hemen 112 acil servisi ve polisi aradıklarını, oğlunu cep telefonundan aradığını ancak ulaşamadığını, gelini ile oğlunun ara sıra münakaşa ettiklerini bildiğini,
Mahkemede; maktulün babası ile kendi babasının amca çocukları olduğunu, maktulün ailesiyle aralarında bir hısımlık ilişkisi bulunduğunu, sanığın öz oğlu olduğunu, olayın meydana gelişini görmediğini, sanık ile maktul ilk evlendikleri zaman yaklaşık 14 ay süreyle evleri dubleks olduğundan kendi evlerinin üstünde oturduklarını, zaman zaman kendi aralarında münakaşaları, kavgaları olduğunu, kavgaların genelde kıskançlık veya birbirlerinin cep telefonu ya da bilgisayarlarındaki birtakım yazışmalardan kaynaklandığını, sonra kendilerine ait bir daireyi dayayıp döşediğini ve onları oraya yerleştirdiğini, maktul … sanık aynı evde kalmaya başladıktan sonra kendilerinin onları ziyaret etmesini istemediklerini, muhtemelen karı koca olarak beraber vakit geçirmek istediklerini, kendisi ve eşinin oğluna gitmemeye başladığını, sanığın maktulü öldürmesi için bildiği hiçbir sebep olmadığını, maktulü başka bir erkekle konuşurken veya görüşürken herhangi bir yerde görmediğini, bir keresinde oğlunun kendisine maktul ile ayrılacağını söylediğini, maktulün "Amca biz yapamıyoruz, biz ayrılacağız" dediğini, ancak aralarında bir ayrılık olmadığını, oğlunun maktul ile yaklaşık 20 ay evli kaldığını, 14 ayının kendi evlerinde geçtiğini ancak birlikte yaşadıkları süre boyunca maktulün sanığa kötü bir söz söylediğini hakaret ya da küfür içerikli bir söylemde bulunduğunu görmediğini, sadece zaman zaman kıskançlık nedeniyle aralarında tartışmalar geçtiğini, kendisinin sanığın evinde tabanca bulundurduğundan veya birisinden tabanca aldığından haberi olmadığını, sanık ile maktulün evinin kendi … yeriyle evinin arasında bir yerde olduğunu, gidip gelirken ışıklarının yanmadığını gördüğünü, eşine de komşulardan sormasını, evde neden olup olmadıklarını araştırmasını söylediğini, daha sonra ışıkların yanmadığı üçüncü gün huzurda bulunan müşteki .'i aradığını, durumu ona da sorduğunu, onun ise üç gün önce kendisinin eve gittiğini, haberi olmadığını söylediğini, oğlu ve gelininin telefonlarını yeni değiştirmeleri nedeniyle onları arayamadığını, sanığın … yerini aradığında üç gündür işe gelmediğini söylediklerini, bunun üzerine eve girmeye karar verdiğini, sonra evin balkon kapısı açık olduğundan bir vinç çağırarak evin mutfak balkonundan içeriye girdiğini ve maktulü yatak odasında ölü vaziyette gördüğünü, maktulün cesedinin yanında herhangi bir not görmediğini, evin kapısında "Biz on günlüğüne tatile gidiyoruz, cep telefonlarımız kapalı bizi aramayın" şeklinde yazılı notu da eve vinçle girmeden önce gördüğü için içine bir kurt düştüğünü, bu nedenle eve girmeye karar verdiğini,
Tanık … Kollukta; oğlu. ile gelini .'ın iki yıldır evli olduklarını, gelininin yaklaşık 6 aylık hamile olduğunu, zaman zaman tartıştıklarını, 14.01.2017 tarihinde akşam saatlerinde oğlunun evine gittiğini, yemek yediklerini, saat 23.30 sıralarında çıktığını, 15.01.2017 tarihinde oğlunu cebinden aradığını ancak ulaşamadığını, sonra 16.01.2017 ve 17.01.2017 tarihlerinde evine gittiğini, zili çaldığını ancak kapıyı açan olmadığını, 17.01.2017 tarihinde eşinin kendisini tekrar oğlunun evine gönderdiğini, … bastığını ancak ulaşamadığını, kapının yan kısmında bir not gördüğünü, notun üzerinde "3 haftalık tatile çıktık, telefonlarımız kapalı olacak, görüşmek üzere" yazılı olduğunu, eşinin "Kapıyı kıralım" dediğini, ancak komşular rahatsız olmasın diye vazgeçtiklerini, sonra eşinin kepçe çağırdığını ve oğlunun mutfak balkonundan eve girdiğini, sonra yatak odasında gelini .'ı ölü vaziyette gördüğünü söylediğini, oğluna 3-4 gündür ulaşamadıklarını, hayatından endişe ettiğini,
Mahkemede; olaydan önceki Cumartesi günü maktulle oğlunun oturduğu eve gittiğini, gece saat 23.00'a kadar oturduğunu ancak o esnada oğlunun işte olduğunu, birlikte oturdukları gelininin hamile olduğunu, karnına da dokunduğunu, çünkü torun sahibi olacakları için sevindiklerini, maktulde olumsuz herhangi bir şey hissetmediğini, oğlu ile maktulün görücü usulü evlendiklerini ama birbirlerini de çok sevdiklerini, hatta zaman zaman birbirlerine kıskançlık yaptıklarını, 1 yıl 8 ay evli kaldıklarını, bir müddet kendi evlerinde kaldıklarını, maktulün kendilerinde yaşadığı süre boyunca başka biriyle görüştüğüne veya konuştuğuna tanık olmadığını, maktulün oğluyla evlenmeden önce başka biriyle sadece bir hafta boyunca nişanlı kalmış olduğunu ancak nişanlısının adının Ferdi olmadığını, maktulün Ferdi isimli birisiyle görüştüğünü, onunla dışarda görüştüğünü veya daha önceden flört ettiğini söylemediğini, sanığın anlattığı diğer hususlardan haberi olmadığını, kendilerinden de haber alamayınca eşinin kendisini eve bakmak için olay yerine gönderdiğini, evin zilini çaldığında kapıyı açan olmadığını, evin kapısında "3 haftalık tatile çıktık, telefonlarımız kapalı bizi aramayın" şeklinde elle yazılmış bir not bulduğunu, bu notu eşine götürdüğünü, sonra eşinin açık olan balkondan evin içerisine girdiğinde maktulün öldürülmüş olduğunu gördüğünü, maktulün çok hanım hanımcık biri olduğunu, giyimine kuşamına dikkat ettiğini, çok güzel olduğunu, ancak göz alıcı, dikkat çekici kıyafetler giymediğini, normal sade bir giyim kuşamı olduğunu, sanığın maktulü neden öldürdüğünü bilemediğini, olaydan önce sanık ile maktulün ayrılacaklarını söylediklerini, neden ayrılacaklarını sorduklarında ise oğlunun bilgasayara şifre koyduğunu ve maktulün açamadığını, sonra bilgisayarın üzerine su dökerek bilgisayarın bozulmasına neden olduğunu maktulün kendisine anlattığını, maktul ile kendilerinin yaklaşık iki haftalığına …'ye gittiklerini, bu iki haftalık süre içerisinde maktulün yanlarından hiç ayrılmadığını, maktul … sanığın birlikte bebek istediklerini, maktulün her ay test yaptırdığını, hatta eczaneden test için bir şey alıp sonucuna da öğrenmek için birkaç sefer kendisinin de onu eczaneye götürmüş olduğunu, maktulün … gezisi sırasında bildiği kadarıyla hamile olmadığını, oradan döndükten sonra onlara alınan eve yerleştiklerini, orada birlikte kalmaya başladıktan sonra maktulün hamile olduğunu öğrendiğini, …'den geldikten yaklaşık 1 ay sonra maktulün hamile olduğunu öğrendiğini, maktulün karnındaki bebeğin asla başkasının olacağını düşünmediğini, çünkü maktulün evine ve eşine … birisi olduğunu, ancak kıskançlık nedeniyle yapmış olduğu tartışmalarda birbirlerini üzecek ve tahrik edecek şekilde karşılıklı sözler sarfettiklerini,
İfade etmişlerdir.
Sanık … Kollukta; maktul …'ın 2 yıllık resmi nikâhlı eşi olduğunu, aralarında zaman zaman ufak tefek tartışmalar olduğunu, annesinin evinden ayrı eve taşınalı yaklaşık 5 ay olduğunu, bu taşınma esnasında eşi .'ın eski erkek arkadaşı . isimli şahısla kendisini sürekli kıyasladığını, bu nedenle kavga ettiklerini, hatta ayrılmayı bile düşündüklerini, tam o sıralarda ailesinin belki kendilerini yalnız bırakıp …'ye giderlerse aralarının düzeleceğini düşündüklerini ve …'ye gittiklerini, o günlerde aralarının düzeldiğini, eşi Sultan'ın hamile olduğunu öğrendiklerini, ancak doktorların eşinde rahim kisti sorunu olduğunu söylediğini, bu sorun nedeniyle doktora gittikleri sırada kendisinden de sperm sayısı belirlemek için test istediklerini, ancak gururuna yediremediği için bu testi yaptırmadığını, daha sonra eşi Sultan hamile olduğunu söyleyince çocuğun kendisinden olmadığına dair şüphe etmeye başladığını, bu sebeple aralarındaki tartışmaların aralıklarla devam ettiğini, 15.01.2017 tarihinde sabah saatlerinde işten çıktığını, eve gelip istirahat ettiğini, saat 13.00 gibi uyandığını, eşinin üstünü giyinip makyaj yaptığını gördüğünü, kendisine "Nereye gidiyorsun niye makyaj yapıyorsun?" diye sorduğunu, eşinin daha önceki tartışmalarında olduğu gibi "Ayrılacaksak ayrılalım ben kendime kalacak yer bulurum" gibi bir şeyler söylemeye başladığını, bu tartışmanın 5-10 dakika sürdüğünü, en sonunda kendisine "Bu çocuk bile senden değil, şurdan bir etek al giy, sokağa öyle çık!" dediğini, bu sırada kafasından milyarlarca ses geçmeye başladığını, kendisini kaybettiğini, yatak odasındaki çekmecede bulunan tabancayı alarak mermi doldurduğunu, Sultan ayakta beklerken kafasına doğru bir el ateş ettiğini, ancak sanki birisinin elini zorla tutup tetiğe bastırmış gibi hissettiğini, o anda kendinde olmadığını, eşinin sırtüstü yere düştüğünü, çok büyük bir yanlış yaptığını fark ettiğini, hemen yanına diz çöküp ellerini tuttuğunu ancak ellerinin soğuduğunu anladığını, sonra çocuğunun aklına geldiğini, çok pişman olduğunu, sonra yatak odasının kapısı önünde 3-4 tane sigara içtiğini, çocuğun kıyafetlerini bulup yanına bıraktığını ve orada bulduğu bir defter sayfasına "Karım seni çok seviyorum, Poyraz'ım seni çok seviyorum, bu hayatta yapamadım olmadı, tutunamadım sizi her şeyden çok seviyorum, annem ve babam sebebim siz oldunuz" yazdığını, altına da Eren, Sultan, Poyraz yazdığını, aradan uzun bir zaman geçtiğini, ancak silah sesini kimsenin duymamış olmasından ambulans veya polis gelmediğini, sonra dışarı çıkıp amaçsızca dolaştığını, sonra tanıdığı iddia bayisi olan arkadaşı .ün yanına gittiğini, ona konuyu anlatmadığını, sonra tekrar eve gidip üzerini değiştirdiğini, çıkarken kapıya "Tatile çıkıyoruz, 3 hafta yokuz, telefonlarımız kapalı" şeklinde bir not yazıp bıraktığını, otogardan önce …, sonra …, … ve en son …'ye gittiğini, bu illere eşiyle eskiden yapamadığı hayallerini gerçekleştirmek için gittiğini, yakalanacağını bildiğini, …'de bir otele gittiğini, yanında olay sırasında kullandığı tabancayı otelin lavabosunun altına sakladığını, …'ye gelirleken yolda tanıştığı … isimli şahısla buluştuklarını ve bir geceyi onun bekâr evinde geçirdiğini, sonra yakalandığını,
Cumhuriyet savcılığında; kolluktaki beyanlarını aynen tekrar ettiğini, olay günü eşi makyaj yaparken "Bu makyaj nedir? Nereye gidiyorsun, telefonun da yok nasıl haberleşeceğiz" deyince "Sana ne" dediğini, gerek yok gibi bir şeyler söylediğini, daha sonra eski sevgilisi .isimli şahıstan bahsettiğini, eşine "Benden ayrılırsan ne yapacaksın nasıl yaşayacaksın" diye sorduğunda kendisine "Gider başka bir erkekle beraber olurum, hayatımı yaşarım" dediğini, son olarak "Karnımdaki bebek de sana ait değil, başkasına ait" şeklinde sözler söylediğini, en son "Şu dolaptaki etekleri giy öyle dışarı çık" dediğini, bunun üzerine sinirlendiğini ve gözünün döndüğünü, yatak odasındaki çekmecede bulunan silahı alıp kafasına bir el ateş ettiğini, bu esnada kendinde olmadığını, ateş ettiğinde eşinin 5 aylık hamile olduğunu bildiğini, silahı mahallede . isimli bir şahıstan olaydan bir ay önce emaneten aldığını, para vermediğini, bu kişinin kendisine satın alacak birini bulana kadar durmasını istediğini, eşini vuracağı anda silahın aklına geldiğini,
Tutuklanması istemiyle sevk edildiği Sulh Ceza Hâkimliğinde; önceki savunmalarını aynen tekrar ettiğini,
Mahkemede; üzerine atılı suçlamayı kabul ettiğini, maktulün resmî nikâhlı eşi olduğunu, kendisiyle bir buçuk yıldır evli olduklarını, maktulün rahminde kist olması nedeniyle uzun süre tedavi gördüğünü, bu süreçte doktorun kendisine de tedavi olmasını söylediğini ancak kabul etmediğini, en nihayetinde eşinin tedavi sonrasında hamile kaldığını, olay günü yaklaşık beş buçuk aylık hamile olduğunu, eşinin ev hanımı olduğunu, eşiyle evlendikten sonra bir ara boşanma aşamasına kadar geldiklerini, evlenmeden önce eşinin arkadaşlık yaptığı.isimli şahısla evlendikten sonra da görüşmüş olduğunu duyduğunu, bu görüşme kayıtlarını cep telefonunda gördüğünü, birbirlerine . üzerinden mesajlar yazmış olduklarını, mesajlarda birbirlerini özlediklerine dair görüşmek istediklerine dair yazışmalar olduğunu, bu yazışmalardan dolayı tartışmaya başladıklarını, aile efradının araya girmesiyle maktul ile tekrar bir araya geldiklerini ve karı koca hayatı yaşamaya devam ettiklerini, eşiyle tekrar bir araya gelmeden önce yaklaşık iki hafta boyunca ayrı kaldıklarını, bu ayrılık süresince eşinin kendi ailesiyle birlikte … gezisine gittiğini, bir süre ayrı kalırlarsa bir şeylerin düzeleceğini düşündüğünü, eşinin … gezisinden dönmesi üzerine bir araya gelerek karı koca hayatı yaşamaya başladıklarını, iki ay sonra eşinin hamile kaldığını öğrendiklerini, olay günü … yerinden çıkıp sabaha karşı eve geldiğini, uyuduğunu, sonra öğle saatlerinde uyanıp kahvaltı için mutfağa gittiğini, eşinin hazırlanmış olduğunu, makyaj yaptığını görünce nereye gittiğini sorduğunu, onun da kendisine "Sana ne" dediğini, bunun üzerine tartışmaya başladıklarını ve konunun eski meselelere geldiğini, münakaşa etmeye başladıklarını, bu tartışma sırasında eşinin kendisine gururunu rencide eden bazı sözler söylediğini, maktulün kendisine "Karnımdaki çocuk da senden değil, al şu dolaptan bir etek al giy sokağa öyle çık" dediğini, bunun üzerine kendini kaybedip ne yaptığını bilmez bir halde yatak odasındaki makyaj aynasının bulunduğu masanın çekmecesindeki tabancayı aldığını, tabancayı doldur boşalt yaparak silahı maktule doğrulttuğunu ve bir anda ateş ettiğini, aslında eşini öldürmesini gerektirecek büyük bir problem olmadığını, fakat makyaj yapıp süslenerek dışarıya çıkmak istemesi ve o sırada kendisine söylediği sözleri sarf etmesi nedeniyle kendisini kaybettiğini, diğer hususların da karakolda verdiği ifadesiyle aynı olduğunu, evin kapısında yazılı bulunan "Biz tatile gidiyoruz, cep telefonlarımız da kapalı bizi aramayın" şeklindeki notu da kendisinin yazarak kapıya sıkıştırdığını, tabancayı da bu olaydan yaklaşık bir ay önce cezaevine giren bir arkadaşının eşinin evde bulduğunu, kocası cezaevinde olduğu için ekonomik durumu iyi olmadığından paraya ihtiyacı olması sebebiyle kendisine verdiğini, maktul eşinin de bu tabancadan haberi olduğunu, bu olaydan sonra şehirler arası otobüse binerek ilk önce …'ya, oradan sonra …'a, sonra …'ye gittiğini ve …'de otele gittiğinde kimliğini vererek kayıt yaptırdığını, kayıt yaptırdığımda yakalanacağını bildiğini, …'ye gittiğinde ilk önce yolda tanıştığı bir şahsın evinde kaldığını, aslında yine orada kalma imkânı varken otele giderek kimliğiyle kayıt yaptırdığını, atılı suçlamayı bu hâliyle kabul ettiğini, maktulün eski sevgilisi .ile kendisini kıyaslamasının sebebinin aralarındaki bu mesajlar olduğunu, kendisiyle tartıştığı sırada maktulün kendisine "Sen karaktersizsin . senden daha iyiydi" şeklinde sözler söylediğini, bundan dolayı maktulün kendisini . ile kıyasladığı kanaatine vardığını, bir cani olmadığını, eşini sevdiğini, sevdiği için kıskandığını, çok pişman olduğunu,
Savunmuştur.
Tahrik kelimesi, sözlüklerde hareket hâlinde olmayan bir şeyi harekete geçirme, kımıldatma, kışkırtma olarak tanımlanmıştır. (Türk Dil Kurumu Güncel Sözlüğü, Kubbealtı Lugati.)
İnsanın dış dünyaya yansıyan davranışlarını esas alan ceza hukuku, onun davranışlarında iç dünyasının, o anki ruh hâlinin ve genel psikolojik özelliklerinin önemi bulunduğunu kabul ederek bu psikolojik durumlara belli bir hukuki değer vermektedir. Bu itibarla modern ceza hukuku sadece işlenen suçu değil, suçun işlenmesinde etkili olan nedenleri göz önünde bulundurarak cezalandırma yoluna gitmektedir. (Devrim …, Yeni Türk Ceza Kanunu'nda Haksız Tahrik, AÜHFD, 2004, C. 54, s.225.)
Haksız hareketin kişi üzerinde ve onun psikolojik aleminde bir tepki doğuracağını kabul eden modern ceza hukuku, failin bu durumunu değerlendirmekte, cezai sorumluluğunu azaltan bir sebep olarak görmektedir. Failin bu subjektif durumuna önem veren çeşitli ülkelerin ceza kanunlarında, failin cezasında belli oranlarda indirim yapılması esası kabul edilmiştir. (M. Muhtar …, Yargıtay İçtihatları Işığında Haksız Tahrik üzerine Bir İzah Denemesi, … Dergisi, Ocak –Şubat, 1982, S.1, s.14.)
Bu düşünceden hareketle 5237 sayılı TCK'nın 29. maddesinde de haksız tahrik;
"Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir" şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.
Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu hâlde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik hâlinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır.
Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için;
a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,
b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,
c) Failin işlediği suç bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,
d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sâdır olmalıdır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, 765 sayılı Kanun'da yer alan "ağır – hafif tahrik" ayırımına son verilerek; tahriki oluşturan eylem, somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından değerlendirilip, sanığın iradesine etkisi göz önünde bulundurulmak suretiyle, maddede gösterilen iki sınır arasında belirlenen oranda cezasından makul bir indirim yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da ölenden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hâllerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir.
Yerleşmiş yargısal kararlarda kabul edildiği üzere, gerek fail, gerekse mağdurun karşılıklı haksız davranışlarda bulunması hâlinde, tahrik uygulamasında kural olarak, haksız bir eylem ile mağduru tahrik eden fail, karşılaştığı tepkiden dolayı tahrik altında kaldığını ileri süremez. Ancak maruz kaldığı tepki, kendi gerçekleştirdiği eylemle karşılaştırıldığında aşırı bir hâl almışsa, başka bir deyişle tepkide açık bir oransızlık varsa, bu tepkinin artık başlı başına haksız bir nitelik alması nedeniyle fail bakımından haksız tahrik oluşturduğu kabul edilmelidir.
Karşılıklı tahrik oluşturan eylemlerin varlığı hâlinde, fail ve mağdurun yek diğeri yönünden tahrik oluşturan bu haksız davranışları birbirlerine oranla değerlendirilmeli, öncelik-sonralık durumları ile birbirlerine etki-tepki biçiminde gelişip gelişmediği göz önünde tutulmalı, ulaştıkları boyutlar, vahamet düzeyleri, etkileri ve dereceleri gibi hususlar dikkate alınmalı, buna göre; etki-tepki arasında denge bulunup bulunmadığı gözetilerek, failin başlangıçtaki haksız davranışına gösterilen tepkide aşırılık ve açık bir oransızlık saptanması hâlinde, failin haksız tahrik hükümlerinden yararlandırılması yoluna gidilmelidir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığın maktulle yaklaşık iki yıldır evli olduğu, evlendikten sonra annesi ve babasının dubleks evinde birlikte ikâmet ettikleri, suç tarihinden geriye dönük son 5 ay içinde ayrı eve taşındıkları, maktulle sanığın ailesi veya sanık arasında Adliyeye intikal edecek derecede bir tartışma veya kavganın olmadığı, ancak sanığın eşi ile arasında maktulün eski arkadaşları nedeniyle tartışmalar yaşandığı, maktulün rahmindeki kistin neden olduğu düşünülen bir … problemi nedeniyle hamile kalamadığı, doktorların bu tedavi sürecinde sanıktan da sperm sayısını tespit etmek amacıyla test istedikleri ancak sanığın gururuna yediremediği için bunu kabul etmediği, suç tarihinden yaklaşık beş ay önce maktul …'ın hamile kaldığı, sanığın aklına doktorların kendisinden de sperm testi istediklerinin geldiği, bunun üzerine bebeğin başkasından olabileceği yönünde şüpheye düştüğü, eşiyle aralarındaki tartışmaların son bulması ümidiyle maktul ile sanığın anne ve babasının …'de tatil yapmaya gittikleri, sanığın bu sırada taksi şoförü olarak çalışmaya devam ettiği, 13.01.2017 tarihinde maktul …'ın kardeşi katılan … ile sanık … Can'ın cep telefonunda görüştüğü, bu görüşme sırasında maktulün sesini arkadan duyduğu, sanık …'in eşi Sultan'a cep telefonu alacağını kardeşi Metin'e söylediği, 14.01.2017 tarihinde sanığın annesinin sanığın evine gelerek birlikte akşam yemeği yedikleri ve tanık Müzeyyen'in evine gittiği, ertesi gün yani 15.01.2017 tarihinde; sanığın saat 13.00 sıralarında uyandığı, sanığın savunmasında; maktulün yatak odasında üzerini giyindiğini ve makyaj yaptığını gördüğünü, eşine "Bu makyaj ne? nereye gidiyorsun?" şeklinde sorular sorduğunu, maktulün "Sana ne?" şeklinde cevap verdiği, bu şekilde başlayan sözlü tartışmanın sonunda maktulün sanığa "Karnımdaki çocuk da senden değil, al şu dolaptan bir etek giy sokağa öyle çık!" dediğini ileri sürdüğü, bunun üzerine sanığın yatak odasındaki aynalı dolabın çekmecesindeki tabancayı doldurup doğrudan maktulün başına bitişik atış mesafesinden bir el ateş ederek ölümüne sebebiyet verdiği, maktulün cesedine yaklaşık iki gün sonra eve zorla girilerek ulaşıldığı, maktulün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kafatası kırığı ve beyin doku harabiyeti sonucu hayatını kaybettiğinin tespit edildiği olayda;
Suç tarihinden önce; sanıkla maktul arasında birlikte yaşamayı çekilmez hâle getirecek düzeyde aşırı bir anlaşmazlık veya kavga bulunmadığı, taraflar arasında adliyeye intikal eden bir şikâyet veya boşanma davası bulunmadığı, her evlilikte olabilecek düzeyde sözlü tartışmaların olduğu ancak bu tartışmaların sanığın eşini öldürecek derecede husumete yol açacak bir hâl almadığı, tarafların daha önce çocuk sahibi olmak istedikleri sırada doktor muayenesine gittikleri, maktulün rahmindeki kistin hamile kalmasını geciktirdiği, ancak sanığın sperm sayısı kontrolü yaptırmayı gururuna yediremediği için kabul etmediği, maktulün hamile kalması üzerine tarafların arasındaki tartışmaların şiddetinin ve sıklığının azaldığı, maktulün hamile kaldığının öğrenilmesiyle birlikte tarafların mutlu olmaları gerekirken sperm sayısının yeterli olup olmadığı hususunda bir bilgiye dahi sahip olmayan sanığın, çocuğun bir başkasından olabileceğinden şüphelenmeye başladığı, dolayısıyla suçun işlendiği tarihten önce maktulden kaynaklı ve haksız tahrik oluşturacak düzeyde haksız bir fiil bulunmadığı,
Suç tarihinde ise; gündüz vakti evlerinin yatak odasında dışarı çıkmak için hazırlanan maktulün üzerindeki kıyafetlerden baş örtülü olduğunun, uzun tunik ve uzun kollu bluz giydiğinin, içinde siyah tayt ve siyah yün korse bulunduğunun, sanığın akrabaları tarafından geçmişte maktulün abartılı makyaj yaptığına dair bir ifadenin bulunmaması karşısında; sanığın maktul evden dışarı çıkarken giyim kuşamının ve makyajının abartılı olduğuna dair savunmalarına itibar edilemeyeceği, keza bu hususun haksız tahrike konu edilecek bir fiil olamayacağının tartışmasız olduğu,
Öte yandan, sanığın maktulün kendisine "Sana ne?", "Ayrılacaksak ayrılalım, gidecek bir yer bulurum", "Başkasıyla beraber olur, hayatımı yaşarım" ve “Çocuk senden değil, git şu dolaptan bir etek al giy dışarı öyle çık” şeklindeki sözleri söylediğini savunması karşısında; esasen fail dışında başkaca hiçbir tanığın bulunmadığı bu tür olaylarda, tartışmanın geride kalan tek sujesi olan failin savunmalarının haksız tahrik uygulaması açısından gerçeği yansıttığının kabul edilebilmesi için; maktule yüklenen bu yöndeki tek taraflı soyut beyanların akla, mantığa, dosyadaki delillere, maddi olayın akışına ve tartışmada sarf edilen sözlerin karşılıklılık silsilesine uygun olması veya tartışmayı başlatan failin sözlerine karşı maktulün verdiği cevapların etki-tepki dengesini bozacak şekilde yeni ve daha büyük bir haksızlık içermesi gerekeceği;
Buna göre; sanıktan beş aylık hamile olan maktulün dışarı çıkmak için hazırlandığı sırada, kendisi ile sürekli eski sevgilisi ve hamile kalması ile ilgili tartışan ve abartılı bir makyajı, giyimi kuşamı olmamasına rağmen "Bu makyaj nedir?" şeklinde soran eşine karşı "Sana ne?", "Ayrılacaksak ayrılalım, gidecek bir yer bulurum" yada "Başkasıyla beraber olur, hayatımı yaşarım" şeklindeki cevap mahiyetindeki cümlelerin maktulden gelen bir soruya veya imalı bir söze karşılık söylenen sözler olduğu, sanıktan etki doğuracak hiçbir cümle sarf edilmeksizin maktulün sırf sanığı tahrik etmek amacıyla söylediği sözler olmadığı, tepki mahiyetinde eşe karşı söylenen bu sözlerin etki-tepki dengesini bozacak şekilde orantısız veya yeni bir haksız fiil oluşturan sözler olarak da değerlendirilemeyeceği,
Sanığın maktulün sarf ettiğini savunduğu “Çocuk senden değil, git şu dolaptan bir etek al giy dışarı öyle çık” cümlesine gelince;
Olaydan 5 gün sonra yakalanan ve yaşananların muhakemesini tek başına yapan sanığın, önce giyim kuşam ve makyajdan başlayan tartışmanın odağının maktulün karnındaki bebeğe nereden geldiğini, karşılıklı sarf edilen cümlelerin ve maktulün bebeğe dair sözlerini hangi etken üzerine söylediğini düzenli bir mantık silsilesi çerçevesinde izah edemediği, keza sanığın suçu işledikten sonra kendi eliyle yazdığını kabul ettiği mektupta "…herkesten özür dilerim, ama annem ve babam sebebim siz oldunuz…" şeklindeki ifadeleri kullanarak maktulün karnındaki bebeğin kendisinden olmadığına dair şüphelerinin sorumluluğunu suçun işlendiği anda ailesinin üzerine yüklediği, aynı mektupta eşine atfettiği sözü söylememesi gerektiğine dair hiçbir ifade kullanmadığı, ancak suçu işledikten uzun süre sonra yaptığı savunmasında ise aklındaki şüphenin sebebinin maktulün sarf ettiği sözler olduğunu beyan ederek suçu o anki öfkeyle işlediğini savunduğu, dolayısıyla eşinden 5 aylık hamile olan maktulün sarf ettiği iddia edilen bu cümlenin hayatın olağan akışına, akıl ve mantık silsilesine uygun gelişen bir tartışmanın gelebileceği noktayla ve özellikle de sanığın yazdığı mektup başta olmak üzere dosyada mevcut diğer delillerle uyuşmadığı, sanığın haksız tahrike ilişkin bu yöndeki savunmasına itibar edilmemesi gerektiği kabul edilmelidir.
Bu nedenle, Özel Dairece sanığın eylemini haksız tahrik altında işlediğinden bahisle hükmün bozulmasına dair karara karşı yapılan itirazın kabulüne, sanık hakkında haksız tahrik hükümleri uygulanmaksızın kurulan mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 10.02.2021 tarihli ve 2030-948 sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA,
3- … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11.11.2019 tarihli ve 2054-1844 sayılı istinaf isteminin esastan reddine dair usul ve yasaya uygun karararına yönelik temyiz istemlerinin CMK’nın 302/1. maddesi uyarınca ESASTAN REDDİNE,
4- Dosyanın, CMK'nın 304/1. maddesi uyarınca … 31. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin ise … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.11.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/286, K. 2017/344Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Günü : 26.05.2015
Sayısı : 157-167
Eşini kasten öldürme suçundan sanık …'nun 5237 sayılı TCK'nun 82/1-d, 62, 53, 63 ve 54. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin, Bakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 02.07.2013 gün ve 368-215 sayılı resen temyize tâbi olan hükmün, sanık ve müdafii ile katılanlar … ve … tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 03.02.2015 gün ve 4427-388 sayı ile;
"1- Katılan … Yıldız'ın 02.07.2013 tarihinde yüzüne karşı verilen hükmü, CMUK'nun 310/1. maddesinde belirtilen bir haftalık yasal süresinden sonra 22.07.2013 tarihinde temyiz ettiği anlaşıldığından, temyiz talebinin CMUK'nun 317. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir.
2- Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık …'nun eşi maktul …'yi kasten öldürme suçunun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç vasfı tayin, kusurluluğu etkileyen sebeplerden takdiri indirim sebebi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, duruşmalı olarak incelenen dosyaya göre verilen hükümde bozma nedeni dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin eksik incelemeye, vasfa; katılan …'nin takdiri indirimin uygulanmaması gerektiğine yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,
Ancak; dosya kapsamına göre, sanık ile maktulün evli olduğu, tanık …'ın ise sanığın işyerinde çalıştığı, olaydan birkaç gün önce sanığın, maktul evde yokken maktulün evde unuttuğu cep telefonuna tanık …'dan gelen sevgi içerikli mesajları okuduğu, bu mesajlara sinirlenip … ile maktulü eve çağırdığı, maktul ile sanık arasında bu nedenle tartışma çıktığı, sanığın önce …'ı sonra maktulü darbettiği, maktulün bu nedenle kadın sığınmaevine yerleştiği, bir süre sonra maktulün çocuklarını görmek için sanıkla buluştuğu, sanığın maktulü yine darbettiği, maktulün sanıktan yeniden şikâyetçi olduğu, arkadaşında kalan maktulün olay günü …'ı arayarak kendisini evrak almak için sığınmaevine götürmesini istediği, …'ın da motosikletle maktulü sığınmaevine götürüp dışarıda beklediği, bu sırada sanığın da sığınmaevinin önüne gelerek …'ı uzaklaştırdığı, maktul ile sanığın evlerine gittikleri, aksi ispatlanamayan savunmaya göre sanık ile maktul arasında tartışma çıktığı, maktulün sanığa hakaret ettiği, sanığın da maktulü bıçaklayarak öldürdüğü olayda,
Maktul ile tanık … arasındaki telefon görüşmelerinin sıklığı, … ile maktul arasında …'ın tevilli ikrarıyla sabit olan sevgi içerikli mesajlarının varlığı, özellikle tanık Hakan'ın ifadesine göre, … ile maktulün iş yerinde aşırı samimi olduklarının anlaşılması hususları birlikte değerlendirildiğinde, maktulün evlilik birliği içerisinde sadakat görevini ihlal ettiğinin belirlenmiş olması karşısında sanık lehine TCK'nun 29. maddesinin uygulanarak haksız tahrik nedeniyle asgari oranda indirim yapılması yerine yazılı şekilde haksız tahrik hükümleri uygulanmamak suretiyle fazla ceza tayini" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 26.05.2015 gün ve 157-167 sayı ile;
"…Mahkememizce kabul edilen oluş dikkate alındığında; sanık önce maktulü darbetmiş ve bu nedenle maktul kadın sığınmaevine yerleştirilmiş, bir süre sonra maktul, çocuklarını görmek için sanıkla buluştuğunda yeniden sanık tarafından etkili eyleme maruz kalmıştır. Bu şekildeki gelişim dikkate alındığında her ne kadar aksi ispatlanmayan savunmaya göre maktulün sanığa hakaret ettiği belirtilmekteyse de, sanıktan gelen iki ayrı etkili eylem dikkate alındığında bu şekildeki savunmaya değer vermek mümkün bulunmamaktadır. Maktulün evlilik birliği içerisinde sadakat görevini ihlal gerekçesine gelindiğinde; mahkememiz kararında da belirtildiği gibi tanık …'ın sanık yanında uzun süreden beri çalışan bir kişi olup, maktul tarafından da tanındığı ve bu tanışıklığın sanık tarafından bilindiği, bazen iş yerinde birlikte çalıştıktan sonra, sürece yayılan ilişkisinin müşterek eve misafir olarak gidip gelme düzeyine kadar ulaştığı açıktır. Özellikle kadına yönelik yaygın işlenen şiddet içeren suçlarda subjektif 'vehim' ve 'namus' temeline dayanan hususlar haksız tahrik nedeni olarak yaygın biçimde ileri sürülebilmektedir. Bu şekildeki bir iddia karşısında varlığı sona erdirilen kişinin savunmasız kaldığı şüphesizdir. Bu durumda haksız tahrikin varlığının kabulü bakımından son derece hassas bir çizginin belirlenmesinde zorunluluk vardır. Maktul ile sanık arasında son dönemlerde aile içi şiddetli geçimsizliğin arttığı, maktulün son zamanlarda çok içine kapandığı, sanık olan eşinin başka bir kadınla ilişkisi olduğu yönünde etrafına yaygın sıkıntılarını belirttiği tüm dosya kapsamıyla sabittir. Nitekim müşterek çocuk İrem de annesi ve babasının bu nedenle tartışmalarının olduğunu, babasının kabul etmediğini, ancak etrafta babasının başka bir kadınla oturduğunun söylenti halinde olduğunu belirtmiştir.
Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi hükümlerinin de dikkate alınması gerekmektedir. Bu sözleşmenin 12/1. maddesine göre; taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesini veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır. Yine 12/5. maddede de tarafların kültür, töre, din, gelenek veya sözde 'namus' gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edecekleri belirtilmiştir. 42/1. madde de buna yönelik olup; sözleşme kapsamında kalan şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesinden sonra başlatılan ceza davalarında kültür, töre, din, gelenek veya sözde 'namus'un gerekçe olarak öne sürülmesinin önlenmesini temin etmek üzere gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklarına hükmedilmiştir.
Özellikle yaygın olan kadına yönelik şiddet eylemlerinin ortak özelliği yukarıda belirtilen sözde 'namus' temelli gerekçeler barındırmasıdır. Burada TCK'nun 29. maddesi kapsamında haksız tahrik koşullarından öte bu sözde 'namus' temeline dayalı toplumsal rol paylaşımlarından ve çevresel etkilerden kaynaklanan bir suça yönelim söz konusudur. Erkek taraftan gelen evlilik birliğine sadakatsizlik oluşturan eylemlerin çok daha yoğun olmasına rağmen kadından erkeğe gelen şiddet eylemlerinin orantısal olarak miktarının düşüklüğü dikkat çekicidir. Bu da bu konuda erkeğe biçilen toplumsal rolün farklılığını ortaya koymaktadır. Diğer yandan ortadan kaldırılan bir kişinin sözde namus temeline dayalı bir iddia karşısında savunmasız bırakılarak yine bu temelde kendisine toplumsal bir rol biçilmesi de çağdaş hukuk anlayışına uygun düşmeyecektir. Tüm bu nedenler karşısında sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanma yeri olmadığı sonuç ve kanısına varılmış ve bu nedenle usul ve yasaya uygun bulunan mahkememiz kararında direnilerek; sanığın eşini kasten öldürdüğü sabit olduğundan cezalandırılmasına karar verilmiştir." gerekçesiyle direnerek, önceki hüküm gibi karar vermiştir.
Resen temyize tâbi bulunan bu hükmün, sanık müdafii, katılanlar …, …, … ve T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.03.2016 gün ve 282069 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 gün ve 519-730 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.03.2017 gün ve 221-792 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Ceza Genel Kurulunda direnme üzerine duruşmalı inceleme yapılabileceğine dair bir yasal düzenleme olmadığından, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 318. maddesi uyarınca, sanık müdafiinin duruşma isteminin reddine karar verilmiştir.
Katılan T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı vekilinin 26.05.2015 günü yüzüne karşı açıklanan hükme yönelik 06.05.2016 tarihli temyiz isteminin bir haftalık kanuni süreden sonra yapıldığı anlaşıldığından, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 317. maddesi gereğince temyiz isteminin reddine karar verilerek, resen temyize tabi hükmün incelemesi, sanık müdafii, katılanlar …, … ve …'ın temyiz istemleriyle sınırlı olarak yapılmıştır.
Eylemin sübutu ve nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık, bu kabulde de dosya kapsamı itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; eşini kasten öldürme suçundan sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
18.07.2012 tarihli olay yeri tespit ve inceleme raporlarında; olayın İstanbul ili, Küçükçekmece ilçesi, Mehmet Akif Mahallesinde bulunan 9 numaralı apartmanın 4 no'lu dairesinde meydana geldiği, yerde bir kadın cesedinin bulunduğu, cesedin sağ tarafında bir adet cep telefonu, sol kolunun altında ise toplam uzunluğu 31 cm olan ekmek bıçağının yer aldığı bilgilerine yer verildiği,
Otopsi raporunda; maktulün vücudunda toplam 7 adet kesici-delici alet yarası ile çok sayıda kesik vasfında yara bulunduğu, boyun bölgesinde yer alan iki adet kesici delici alet yarasının müstakilen ölüme neden olacak nitelikte oldukları, maktulün kanında ve idrarında alkol ve uyuşturucu-uyutucu maddelere rastlanılmadığı, anal ve vajinal sürüntü örneklerinde sperm bulunmadığı belirtilerek ölümün kesici delici alet yaralanmasına bağlı büyük damar yaralanması ile gelişen dış kanama sonucu meydana geldiğinin ifade edildiği,
18.07.2012 tarihli CD izleme tutanağında; sanık …'na ait aracın olay günü saat 17.56'da 9 numaralı evin önüne park ettiği, aracın sağ tarafından bayan olabileceği değerlendirilen bir şahsın inerek olayın meydana geldiği binaya yöneldiği, saat 18.08'de binanın önündeki aracın hızla hareket ederek olay yerinden ayrıldığı tespitlerine yer verildiği,
Maktulün 14.07.2012 tarihinde kolluğa müracaatı üzerine başlatılan soruşturmaya ilişkin evrak ve eklerinde; maktulün 13.07.2012 günü sanığın kendisini darbettiği iddiası ile karakola giderek şikâyette bulunduğu, bu olayla ilgili olarak maktul … ile yine aynı olayda şikâyetçi olan … hakkında basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde darbedildiklerine ilişkin rapor düzenlendiği, maktulün talebi üzerine kadın sığınmaevine yerleştirildiği, maktulün aynı gün kadın sığınmaevinden kendi isteğiyle ayrıldığı, 15.07.2012 günü saat 22.00 sıralarında 7 aylık çocuğunun hasta olduğunu öğrenen maktulün çocuğunu almak için sanıkla buluştuğu, burada çıkan tartışma sırasında maktulün sanık tarafından yeniden darbedilerek yüzünde ve bedeninde ekimozlar oluşacak şekilde yaralandığının ifade edildiği,
HTS raporlarında; maktulün kullandığı telefon hatları ile …'un kullandığı telefon hattı arasında, olaydan önceki 18 günlük süre içerisinde arama-aranma, mesaj alma ve mesaj gönderme şeklinde yaklaşık 370 görüşmenin bulunduğu bilgilerine yer verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan …; maktulün annesi olduğunu, damadı olan sanık ile kızının bir süre İsrail'de çalıştıklarını, İstanbul'a döndüklerinde birlikte büfe açtıklarını, büfede tanık …'un da çalıştığını, sanığın maktulü başkaları ile aldattığını, bu yüzden aralarının bozuk olduğunu, sanığın torunu İrem'e baskı yaparak ifadesine etki etmeye çalıştığını,
Katılanlar … ve …; kardeşleri olan maktulün öldürülmesinden dolayı sanıktan şikâyetçi olduklarını,
Tanık Erhan Keskin; maktulün yeğeni olduğunu, teyzesinin sanığa çok bağlı olduğunu, hatta sanık hakkında maktulün yeğenine cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla dava açıldığı sırada dahi maktulün sanığa destek olduğunu,
Tanık … aşamalarda; sanık ve maktulün birlikte işlettikleri büfede çalıştığını, tanık …'ın ise aynı yerde iki yıldan beri çalışmakta olduğunu, … ile maktulün sevgili olduklarını bildiğini, yanlarında iken maktul ile …'ın sarılıp birbirlerini yanaklarından öptüklerini, aralarında patron-çalışan ilişkisi bulunmadığını, sanık büfeye geldiğinde normal davrandıklarını ancak sanığın olmadığı zamanlarda maktul ile …'ın samimileştiklerini, birlikte motosikletle kendisinin bilmediği yerlere gittiklerini, zaman zaman sanığın arabasını alıp "ev bakmaya gidiyoruz” diyerek bir yerlere gittiklerini, …'la maktul arasında duygusal yakınlaşma olduğunu çevre esnaftan da duyduğunu, sanıkla maktulün arasının ise iyi olmadığını, sanığın maktul ile barışmak için maktulün annesini memleketinden getirmeye çalıştığını, olay günü sanığın kendisini arayarak eve ambulans göndermesini istediğini, olay yerine gittiğinde maktulü evde kanlar içinde gördüğünü,
Tanık …; sanığa ait büfede kardeşi Bahtiyar ve … isimli gençle beraber çalıştıklarını, sanığın eşi maktul ile …'ın çok samimi olduklarını, pastanede baş başa uzun kahvaltılar yaptıklarını, iş yerinde birbirlerine sarıldıklarını, …'ın bazen kızarak işten ayrıldığını ancak maktulün “… çalışmazsa ben de çalışmam” diyerek sanığı ikna ettiğini, maktul ile …'ı bir iki kez yanak yanağa otururken gördüğünü, çevre esnaftan “Maktul ile … arasında ilişki mi var” şeklinde sözler işittiğini,
Tanık … aşamalarda; sanığa ait büfenin yakınında dükkân işlettiğini, olaydan 1-2 ay kadar önce gece saat 23.00 sıralarında, maktul ile … isimli genci dükkânın yanındaki merdivenlerde yan yana oturup sigara içerken gördüğünü, maktulün sol elini …'ın boynuna atmış olduğunu, bunun dışında bu ikisini kol kola dolaşırken de gördüğünü, mahallede maktul ile … arasında duygusal ilişki olduğunu bilmeyen kimse olmadığını,
Tanık … mahkemede; maktul ve sanığın kızları olduğunu, üç kardeşinin daha bulunduğunu, … isimli şahsın babasının yanında iki yıldan beri çalıştığını, …'ın bir keresinde eve geldiğinde kardeşleri ile birlikte kendisinden dışarı çıkmasını istediğini, kendisinin de kardeşleri ile birlikte oynamaya dışarı çıktığını, geri geldiğinde kapının kapalı olduğunu, annesinin ise içeride olduğunu, babası bir kez eve geldiğinde annesinin evde olmadığını, babasının telefondaki mesajları görüp kızdığını, durumu gidip …'a sorduğunu, bu hususları annesinden duyduğunu, daha sonraları yine bir gün kendisi evde iken annesi, babası ve … arasında kavga çıktığını, son zamanlarda babasının maddi sıkıntıları olduğunu, aynı zamanda babasının bir kadınla ilişkisi olduğunun söylendiğini, bunu annesinin de birilerinden duyduğunu, bu nedenle babası ile tartışmalarının olduğunu,
Tanık … aşamalarda; sanığın büfesinde üç yıl kadar dönerci olarak çalıştığını, maktulü de sanığın eşi olması dolayısı ile tanıdığını, maktul ile aralarında abla – kardeş ilişkisi bulunduğunu, zaman zaman birlikte motosikletle broşür dağıtmaya çıktıklarını, çevre esnafın bu yüzden dedikodu çıkardığını, 13.07.2012 günü, izinli olduğu sırada sanığın kendisini telefonla arayıp yanına çağırdığını ve evine götürdüğünü, orada tartışmaya başladıklarını, sanığın maktulü ve kendisini darbettiğini, sanığın kızı İrem'in de bu sırada yanlarında bulunduğunu, sanığın İrem'den bıçak istediğini, kendisinin bu bıçağı alarak evden kaçtığını, yoksa sanığın maktulü o gün öldüreceğini, karakola giderek şikâyetçi olduklarını, o gün maktulün kadın sığınmaevine yerleştirildiğini, daha sonra buradan ayrılan maktulün Halkalı'da bir tanıdığının evinde kalmaya başladığını, olaylar nedeniyle özür dilemek için maktulün kendisini çağırdığını, dışarıda görüştüklerini, maktulün kendisinin yanında kalmadığını ispat edecek bir belge almak için maktulle birlikte kadın sığınmaevine gittiklerini, bu durumu haber alan sanığın kendisini sığınmaevinin dışında görünce küfrederek kovduğunu, bunun üzerine biraz uzaklaştığını, maktulün sığınmaevinden çıkarak sanıkla birlikte gittiğini, olayı akşam öğrendiğini, kendisinin maktule mesaj çektiğini ancak bu mesajların aşk veya sevgi ifadeleri içermediğini, maktulün oturduğu evin yanında ikamet eden bir kızı sevdiğini, o kızın telefonu olmadığı için ona iletilmek üzere maktule zaman zaman mesaj attığını,
Tanık….; …'ın kardeşi olduğunu, olaydan kısa süre önce sanığın kardeşini evine götürerek dövdüğünü, sanığı telefonla aradığını, sanığın kendisine olayın namus nedeniyle meydana geldiğini, “Gel kardeşini götür, yengen de eve dönsün, bu iş böyle kapansın” şeklinde beyanda bulunduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık … aşamalarda; maktul ile 13 yıldır evli olduklarını, müşterek dört çocuklarının bulunduğunu, İstanbul'da büfe işlettiğini, eşiyle aralarında bir takım huzursuzluklar çıktığını, olaydan altı ay kadar önce maktulün yatağını ayırarak kendisinden ayrı yatmaya başladığını, bu durumu işlerinin yoğunluğuna ve yorgunluğuna bağladığını, … isimli şahsın yanlarında 3,5 yıldır çalıştığını, 13.07.2012 günü iş yerinden eve banyo yapmak için erken geldiğini, kapıyı kızı İrem'in açtığını, İrem'e maktulün nerede olduğunu sorduğunda, mevlitte olduğunu söylediğini, “Neden seni yalnız bıraktı, git anneni çağır” dediğini, İrem'in bunun üzerine annesinin nereye gittiğini bilmediğini söylediğini, İrem'e “Annen giderken sana bir telefon bırakmadı mı” diye sorduğunda, kızının uzattığı telefonu incelediğini, telefonda çeşitli mesajlar gördüğünü, …'dan maktule gönderilmiş 6 adet mesajı okuyup iş yerine döndüğünü, senelik izinde olan …'ı arayıp, acilen konuşmaları gerektiği belirterek yanına çağırdığını, …'ın 15 dakika sonra bir ticari araçla geldiğini, ancak bu araç henüz kendisine 100 metre kadar mesafede iken araçtan eşi olan maktulün indiğini, araç yanına gelince de …'ın araçtan indiğini, …'a çektiği mesajları sorduğunu, “Bana bunu da mı yapacaktın, iş yerimden, evimden uzak ol, yuvamı bozma” dediğini, …'ın ise "Her şey zaten açık, ona sevdiğimi söyledim, o da beni sevdiğini söyledi, aramızdaki arkadaşlık devam ediyor" diye cevap verdiğini, bu arada eşinin …'ı telefonla arayıp konuştuğunu, …'ın telefonu kendisine verdiğini, eşinin “Oraya gelirsem dükkânı başına yıkarım, seni rezil ederim” dediğini, “Tamam yok bir şey diyerek” telefonunu kapattığını ve …'ı evine yaklaşmaması için uyarıp kovduğunu, eve geldiğinde …'ı yine kendi evinde görünce tokatlayarak darbettiğini, bu sırada eşinin, kızları İrem'den bıçak istediğini, bıçağı alan …'ın evden kaçtığını, eşinin ise kendisini merdivenlerden yere attığını, karakola gittiğinde … ile maktulü yan yana gördüğünü, maktulün sol elinin …'ın omzunda olduğunu, maktulün kendisine "Sen erkek misin, erkek bu" şeklinde sözler söylediğini, eşinin kadın sığınmaevine yerleştirildiğini, eşini almak için kadın sığınmaevine gittiğinde …'ı orada gördüğünü, ne işi olduğunu sorduğunu, "Sevgilimin yanına geldim, sen kimsin" deyince …'ı oradan kovduğunu, eşiyle evlerine gelirken eşinin kendisine, sadece iki yıl kendisiyle birlikte olabileceğini, …'ın askerliği bitince kendisinden ayrılacağını söyleyip "çocukları ne yaparsan yap" dediğini, eve gelince eşinin yine telefonla konuşmaya başladığını, ne yapmaya çalıştığını sorunca “Ben artık bu evden gidiyorum” dediğini, kapının arkasında hazırlanmış büyük bir valiz gördüğünü, maktulün kendisine "O… çocuğu, sana mı soracağım nereye gideceğimi, sen erkek misin, o beni daha iyi tatmin ediyor" şeklinde sözler sarf ettiğini, bu sırada maktulün kendisine bıçakla saldırdığını, boğuşmaya başladıklarını, sonrasını hatırlamadığını savunmuştur.
5237 sayılı TCK'nun 29. maddesinde haksız tahrik; "Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir" şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.
Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik halinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır.
Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için;
a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,
b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,
c) Failin işlediği suç, bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,
d) Haksız tahrik teşkil eden eylem, mağdurdan sadır olmalıdır.
Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi açısından, failin suçu ilk haksız fiilin doğurduğu öfke veya şiddetli elemin etkisiyle işleyip işlememesi önemlidir. Mağdur ya da maktulden gelen haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabulünde zorunluluk bulunan hallerde, haksız tahrik hükmünün uygulanması gerekmektedir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık ile maktulün evli oldukları, müşterek dört çocuklarının bulunduğu, sanığın büfe işleterek geçimini sağladığı, büfede tanıklar …, Hakan ve Bahtiyar'ın da işçi olarak çalıştıkları, olaydan birkaç gün önce sanığın, maktul evde yokken maktulün evde unuttuğu cep telefonunu incelemeye başladığı, telefonda tanık …'dan gelen sevgi içerikli mesajlar görmesi üzerine, … ve maktulü bu mesajlarla ilgili görüşmek için eve çağırdığı, 13.07.2012 günü evde çıkan tartışma sırasında sanığın … ve maktulü darbettiği, maktulün bu nedenle kadın sığınmaevine yerleştirildiği, hasta olduğu söylenen küçük çocuğunu görmek için maktulün 15.07.2012 günü sanıkla buluştuğu, sanığın bu buluşma sırasında maktulü yine darbettiği, maktulün sanıktan tekrar şikâyetçi olduğu, bir yakınında kalan maktulün olay günü …'ı arayarak, evrak almak için kendisini sığınmaevine götürmesini istediği, …'ın motosikletle maktulü sığınmaevine götürüp dışarıda beklediği, bu sırada sanığın da sığınmaevinin önüne gelerek …'ı buradan uzaklaştırdığı, maktul ile sanığın birlikte ikamet ettikleri evlerine gittikleri, aksi ispatlanamayan savunmaya göre sanıkla maktul arasında çıkan tartışma sırasında maktulün sanığa hakaret ettiği, sanığın maktulü bıçaklayarak öldürdüğü olayda; ülkemizin de tarafı olduğu Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesinin 12. maddesi ile, kültür, töre, din, gelenek veya sözde 'namus' gibi kavramların Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasının temin edileceği, 42. maddesi ile de, Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesinden sonra başlatılan ceza davalarında aynı kavramların gerekçe olarak öne sürülmesinin önlenmesinin temini için gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınacağı hüküm altına alınmış olup, evrensel bir ilke olan ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 185/3. maddesindeki "Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar" şeklindeki düzenleme ile de mevzuatımızda yer alan "evlilik birliği içerisinde eşlerin birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğü" ilkesinin, Sözleşmede sözü edilen kültür, din, gelenek veya sözde "namus" kavramları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmadığından Sözleşmenin somut olayda uygulanma yerinin bulunmadığı göz önüne alındığında; maktul ile tanık … arasındaki telefon görüşmelerinin sıklığı, … ile maktul arasında …'ın tevilli ikrarıyla sabit olan sevgi içerikli mesajların varlığı, özellikle tanıklar Hakan ve Bahtiyar'ın ifadelerine göre, … ile maktulün iş yerinde aşırı samimi olduklarının anlaşılması hususları birlikte değerlendirildiğinde, maktulün evlilik birliği içerisinde Türk Medeni Kanunundan kaynaklanan sadakat görevini ihlal ettiği, bu şekilde sanık yararına haksız tahrik hükmünün uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.
Ayrıca hükümden sonra 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK'nun 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi karşısında, sanık hakkında belirtilen maddenin uygulanması bakımından, mahkemece yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunmaktadır.
Bu itibarla, yerel mahkeme hükmünün, sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi ve TCK'nun 53. maddesinin uygulanması bakımından yeniden değerlendirme yapılmasında zorunululuk bulunması nedenlerinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Direnme kararının isabetli olduğu ve onanması gerektiği düşüncesiyle" karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Katılan T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı vekilinin kanuni süresinden sonra yapmış olduğu temyiz isteminin, 1412 sayılı CMUK'un 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 317. maddesi gereğince REDDİNE,
2- Bakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 26.05.2015 gün ve 157-167 sayılı direnme hükmünün, sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi ve hükümden sonra 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK'nun 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi karşısında sanık hakkında belirtilen maddenin uygulanması bakımından, mahkemece yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması nedenlerinden BOZULMASINA,
3- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.06.2017 tarihinde yapılan müzakerede, temyiz isteminin reddi yönünden oybirliğiyle, direnme hükmünün bozulması yönünden ise oyçokluğuyla karar verildi.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için dört koşulun birlikte gerçekleşmesi gerektiğini benimsemektedir: tahriki oluşturan haksız bir fiilin bulunması; failin öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalması; failin işlediği suçun bu ruhsal durumun tepkisi olması; haksız tahrik teşkil eden eylemin mağdurdan sadır olması. Bu dört koşul Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış içtihadı ile öğretide de benimsenmiş ölçütlerdir.
Kadına karşı işlenen suçlar özelinde haksız tahrik uygulaması içtihat düzeyinde tartışmalı bir alan olmuştur. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun E. 2021/365, K. 2022/729 sayılı kararında eşin dışarı çıkarken giyim kuşamının ve makyajının abartılı olduğuna ilişkin savunmaların haksız tahrike konu edilecek bir fiil oluşturamayacağı oy birliğiyle kabul edilmiştir. Öte yandan ayrı bir CGK kararında, eşlikteki sadakat yükümlülüğünün ihlalinin tahrik oluşturabileceği oyçokluğuyla kabul edilmiş; iki üye indirim uygulanmaması yönünde karşı oy kullanmıştır. Bu iki karar birbirinden farklı olaylara ilişkin olduğundan aralarındaki tutarsızlık tek bir kurala indirgenemez.
Karşılıklı tahrik söz konusu olduğunda kural olarak, haksız bir eylemle mağduru tahrik eden fail karşılaştığı tepkiden dolayı tahrik altında kaldığını ileri süremez. Ancak maruz kaldığı tepki kendi eylemine oranla açıkça aşırı bir hal almışsa, bu tepki başlı başına haksız bir nitelik kazanır ve fail bakımından tahrik oluşturabilir. Aynı kararda, fail dışında tanığın bulunmadığı ölüm olaylarında maktule yüklenen sözlere dayalı tahrik savunmalarının kabul görebilmesi için bu beyanların akla, mantığa ve dosyadaki delillere uygun olması ya da maktulün verdiği cevabın etki-tepki dengesini bozacak düzeyde yeni ve daha büyük bir haksızlık içermesi gerektiği ilkesi benimsenmiştir.
TCK m. 62/2'ye 7406 sayılı Kanun ile eklenen cümle, failin duruşmadaki mahkemeyi etkilemeye yönelik şekli tutum ve davranışlarının artık takdiri indirim nedeni olarak dikkate alınamayacağını hükme bağlamıştır.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 62Kaynağı aç
varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis;
müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların
altıda birine kadarı indirilir.[20]
(2) Takdiri indirim nedeni olarak,
failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki
pişmanlığını gösteren davranışları veya cezanın failin geleceği üzerindeki
olası etkileri (…)[21] göz önünde bulundurulabilir. (Ek
cümle:12/5/2022-7406/1 md.) Ancak failin duruşmadaki mahkemeyi etkilemeye
yönelik şeklî tutum ve davranışları, takdiri indirim nedeni olarak dikkate
alınmaz. Takdiri indirim nedenleri kararda gerekçeleriyle gösterilir.21
Mahsup
Uluslararası Yükümlülükler ve Anayasal Dayanak
Anayasa m. 10 uyarınca kadın-erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz; bu düzenlemeyle pozitif ayrımcılık Anayasa düzeyinde benimsenmiştir. Anayasa m. 90 uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi hâlinde uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/251, K. 2019/147Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 127-224
Sanık …'nun maktuller … ve …'e yönelik nitelikli kasten öldürme suçundan TCK'nın 82/1-a, 29 ve 62. maddeleri uyarınca iki kez 16 yıl 8 ay hapis; maktul …'e yönelik nitelikli kasten öldürme suçundan TCK'nın 82/1-a, e, 29 ve 62. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; tüm suçlar yönünden TCK'nın 53/1 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesince verilen 23.01.2013 tarihli ve 234-18 sayılı resen temyize tabi hükümlerin sanık ve müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.04.2014 tarih ve 993-2308 sayı ile;
“…1- Suçun tasarlanarak işlendiğinin kabulü için sanığın eylemini gerçekleştirmeye olay tarihinden önce karar vermesi, kararında sebat ve ısrar göstermesi, karar ile icra arasında makul bir süre geçtikten sonra maktulleri öldürmesi gerektiği, oysa somut olayda tasarlamanın unsurlarının bulunmadığı anlaşılmakla, sanık …'un maktuller….. ve ……'ı kasten öldürme, maktul …'a yönelik eylemi yönünden ise çocuğu kasten öldürme suçundan cezalandırılması yerine maktuller….. ve ……'ı tasarlayarak öldürme, çocuk maktul …'ı tasarlayarak öldürme suçundan hüküm kurulması,
2- Sanık …'un kız kardeşi …..'in, maktuller….. ve ……'ın oğlu olan katılan … ile birlikte yaşadığı, …..'in 31.05.2011 tarihinde yaralandığı, 03.07.2011 tarihinde hastanede öldüğü anlaşılmakla …..'in ölümü ile ilgili olarak maktul … hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/4444 soruşturma sayılı dosyasının getirtilerek incelenmesi, sonucuna göre haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile haksız tahrik indirimi yapılarak hüküm kurulması,” isabetsizliklerinden sanığın ceza miktarı itibarıyla kazanılmış hakkı saklı kalmak kaydıyla bozulmasına karar verilmiştir.
(2) numaralı bozma nedenine uyan Yerel Mahkeme ise 03.07.2014 tarih ve 127-224 sayı ile (1) numaralı bozma nedenine direnerek sanığın önceki hükümler gibi mahkûmiyetine karar vermiştir.
Direnme kararına konu resen temyize tabi bu hükümlerin de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.12.2015 tarihli ve 348595 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1194-1210 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 01.03.2017 tarih ve 6-628 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık … Yeşilçam hakkında nitelikli kasten öldürme suçlarından verilen beraat kararları temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, direnmenin kapsamına göre inceleme sanık … hakkında nitelikli kasten öldürme suçlarından verilen mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanığın maktuller … ve …'a yönelik eylemlerinin TCK'nın 82/1-a maddesi kapsamında tasarlayarak öldürme suçunu mu yoksa TCK'nın 81/1. maddesi kapsamında kasten öldürme suçunu mu; maktul …'e yönelik eyleminin TCK'nın 82/1-a,e maddesi kapsamında çocuğu tasarlayarak öldürme suçunu mu yoksa TCK'nın 82/1-e maddesi kapsamında çocuğu öldürme suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, sanığın maktuller … ve …'e yönelik eylemleri nedeniyle açılan kamu davasından 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi uyarınca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının haberdar edilmesinin zorunlu olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanık … hakkında maktuller … ve …’a yönelik kan gütme saikiyle öldürme, maktul …’e yönelik kan gütme saikiyle çocuğu öldürme suçlarından cezalandırılmasına karar verilmesi istemiyle kamu davası açıldığı,
21.02.2011 tarihli nüfus kayıt örneğine göre 05.02.1994 doğumlu maktul …'in suç tarihi itibarıyla 18 yaşından küçük olduğu,
Yerel Mahkemece 23.01.2013 tarih ve 234-18 sayı ile sanık hakkında maktuller … ve …’a yönelik eylemleri nedeniyle tasarlayarak öldürme, maktul …’e yönelik eylemi nedeniyle ise tasarlayarak çocuğu öldürme suçlarından mahkûmiyet kararı verildiği,
Resen temyize tabi hükümlerin sanık ve müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece 09.04.2014 tarih ve 993-2308 sayı ile olayda tasarlama unsurlarının oluşmadığı ve haksız tahrik hükümlerinin uygulanması yönünden eksik incelemeyle karar verildiği gerekçeleriyle bozulmasına karar verildiği,
Haksız tahrik yönünden bozmaya uyan Yerel Mahkemece 03.07.2014 tarih ve 127-224 sayı ile suç vasfına ilişkin bozma nedenine direnilerek sanığın önceki hükümler gibi tasarlayarak öldürme ve çocuğu tasarlayarak öldürme suçlarından mahkûmiyetine karar verildiği,
Yerel Mahkemece Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına duruşma davetiyesi çıkarılmadığı gibi gerekçeli kararın da tebliğ edilmediği,
Resen temyize tabi olan bu hükümlerin sanık müdafisi tarafından da temyiz edildiği, aleyhe yönelen temyiz bulunmadığı,
Anlaşılmaktadır.
Dünya genelinde güncelliğini koruyan ve mücadele edilmesi gereken aile içi ve kadına karşı şiddet, insanların temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmesinin yanı sıra toplumsal yaşamı da tehdit eden sosyal bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti olma konusundaki kararlılığını ortaya koyan ülkemizce Anayasa'da gerekli düzenlemeler yapılarak eşitlik ilkesi temelinde gerekli önlemler alınmıştır.
Bu kapsamda; Anayasa'nın herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hüküm altına alan "Kanun önünde eşitlik" kenar başlıklı 10. maddesine 22.05.2004 tarihli ve 25469 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı Kanun ile eklenen ikinci fıkrada; kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş, 13.05.2010 tarihli ve 27580 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Kanun ile ikinci fıkraya eklenen cümle ile kadın-erkek eşitliğinin sağlanması hususunda alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamayacağı, eklenen üçüncü fıkra ile de çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağı hüküm altına alınarak pozitif ayrımcılık ilk defa Anayasa düzeyinde benimsenmiştir.
Öte yandan ailenin, Türk toplumunun temeli olduğunu ve eşler arasındaki eşitliğe dayandığını belirten Anayasa'nın 41. maddesinin kenar başlığı "Ailenin korunması” şeklinde iken yine 5982 sayılı Kanun ile "Ailenin korunması ve çocuk hakları" hâline getirilip anılan Kanun ile maddeye eklenen üçüncü fıkrada Devletin, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacağı öngörülmüştür.
Aile içi ve kadına karşı şiddetle ilgili kavramların Türk Hukukuna girmesinde uluslararası bildirge ve sözleşmelerin önemli bir rol oynadığı ve yasal düzenlemelerde yer alan kavramların, temelini bu uluslararası sözleşmelerden aldığı görülmektedir. (Ebru Ceylan, Türk Hukukunda Aile İçi Şiddet ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesiyle İlgili Yeni Düzenlemeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi Kasım-Aralık Sayısı, Yıl: 2013, S.103, s. 15.) Öte yandan Anayasa'nın 90. maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağının hüküm altına alınması nedeniyle uyuşmazlık konusu bakımından önem arz eden uluslararası antlaşmalara değinmekte zorunluluk bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler tarafından 18.12.1979 tarihinde kabul edilen ve ülkemizde de 14.10.1985 tarihli ve 18898 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi", yaşamın her alanında kadın-erkek arasındaki ayrımcılığı kaldırıp insan hakları ve temel özgürlüklerin kadınlara tanınması için sözleşmeye taraf Devletlerin kararlı şekilde eşitlik politikası izlemelerini sağlama amacı taşımaktadır. (Nazan Moroğlu, Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi 6284 Sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl: 2012, Mart-Nisan S.99, s. 359-360; Ceylan, s. 15-16.) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi de cinsiyete dayalı şiddetin, kadınların erkeklerle eşitlik temelinde hak ve özgürlüklerden yararlanma imkânına ciddi bir engel teşkil eden ve bu nedenle Sözleşme'nin 1. maddesi kapsamında yasaklanan bir ayrımcılık şekli olduğunu belirtmiştir. (AİHM, Opuz/Türkiye Kararı, 09.06.2009, B.N:33401/02, &74.)
Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde kabul edilip kadına yönelik şiddet konusunda ilk uluslararası belge özelliği taşıyan “Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge” ile şiddetin önlenmesi, failin cezalandırılması ve şiddete uğrayanın korunması konusunda üye Devletlere düşen sorumluluklar ile görevler ayrıntılı bir şekilde düzenlenerek Devletlerin iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapması ve uygulamaya geçirmesi öngörülmüştür. (Bildirgenin Türkçe metni için bkz. Https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/belgeuluslararasibelgeler/kadina_karsi_siddet/BM) Bu kapsamda Türk Hukukunda ilk kez kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” 14.01.1998 tarihinde kabul edilmiş ve 17.01.1998 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. (Moroğlu, s. 361-362.)
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Kadınların Şiddetten Korunmasına Dair 30.04.2002 tarihli ve Rec (2002) 5 sayılı Tavsiye Kararında; üye Devletlerin, şiddete karşı gerekli olan her alanda ulusal politikalar başlatıp ceza hukukunda ve medeni hukukta iyileştirmeler yapmaları gerektiği vurgulanmış, üye Devletlerin, kadınlara karşı cinsel şiddeti yahut savunmasız, engelli ve korunmaya muhtaç mağdurların zaafiyetlerinin istismarını cezalandırmaları ve bu mağdurlara dava açma imkânı sağlayacak, savcıların ceza kovuşturması başlatmalarına imkân tanıyacak ve yargılama sırasında çocuk haklarını koruyacak gerekli tüm tedbirleri almaları gerektiği belirtilmiştir. (Kararın İngilizce metni için bkz. https://rm.coe.int/09000016805e2612)
Türkiye'nin ilk imzalayan ve onaylayan ülke konumunda olduğu“Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (İstanbul Sözleşmesi) ise kadına yönelik şiddeti ilk kez açıkça insan hakkı ihlali olarak tanımlamış ve taraf Devletlere uluslararası hukukta kadına karşı ve aile içi şiddet konusunda yükümlülükler getirmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 11.05.2011 tarihinde çekince konulmaksızın imzalanmış, 29.11.2011 tarihli ve 28127 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Ancak, 75. maddesindeki en az sekizi Avrupa Konseyi üyesi olan on Devlet tarafından onaylanma şartı nedeniyle Sözleşme, Türkiye bakımından 01.08.2014 tarihinde yürürlüğe girerek iç hukukumuzun parçası hâline gelmiştir.
Sözleşme'nin 3/a maddesi kadınlara yönelik cinsel eylemleri, kadına yönelik şiddet kapsamına dâhil etmiş, 5/2. maddesi ise taraf Devletlere, sözleşme kapsamında yer alan şiddet eylemlerinin gereken özeni göstererek önlenmesini, soruşturulmasını, cezalandırılmasını ve tazmin edilmesini sağlamak üzere gerekli hukuki tedbirleri alma yükümlülüğü getirmiştir. Bu Sözleşme'nin etkisiyle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un kadına karşı ve aile içi şiddetle mücadelede yetersiz kaldığı düşünülerek 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” 20.03.2012 tarihli ve 28239 sayılı, bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği ise 18.01.2013 tarihli ve 28532 sayılı Resmî Gazetelerde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu aşamada uyuşmazlık konusunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için 6284 sayılı Kanun ile bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği'nde yer alan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davaya katılma hakkına ilişkin hükümler, Anayasa'nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi ve “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi çerçevesinde tartışılmalıdır.
Anayasa'nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde;
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”;
“Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrasında da,
“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.”
Şeklinde hükümlere yer verilmiş, 40. maddenin ikinci fıkrasının gerekçesinde bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercisi ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline geldiği belirtilmiştir.
Genel olarak pozitif hukukça tanınmış hakların ön koşulu ve usuli güvencesi olarak anlaşılması gereken ve yargıya başvurma olanağını her olayda ve aşamada gerekli kılan hak arama özgürlüğü, Anayasa Mahkemesinin 19.09.1991 tarihli ve 2-30 sayılı kararında belirtildiği üzere sav ve savunma hakkı şeklinde birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşmakta, hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama ve bu konuda tüm yollardan yararlanma haklarını içermektedir. (Mesut Aydın, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Hak Arama Özgürlüğü, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl:2006, S. 3, s. 4-10.) Bu bakımdan içerdiği sav unsuru nedeniyle davaya katılma hakkı, hak arama hürriyeti ile yakından ilgilidir.
Öte yandan katılma hakkına bağlı olan kanun yolu davası açma hakkı, karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkları gidermek ve isabetli karar verilmesini sağlamak bakımından davanın tarafları yanında toplum için de önemli bir teminat oluşturduğundan temel haklar arasında sayılmaktadır.
5271 sayılı CMK’nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi;
“1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.
2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır”,
“Katılma usulü” başlıklı 238. maddesi ise;
“1) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur.
2) Duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur.
3) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.”
Şeklinde düzenlenmiştir.
5271 sayılı CMK'nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına alınmış, ancak kanun yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Bununla birlikte, istisnai olarak ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmesi hâlinde inceleme mercisince incelenip karara bağlanacağı kabul edilmiştir.
Bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için ise, CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen şartın gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş olması veya herhangi bir kanunda, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca Gümrük İdaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun usulüne uygun başvuruda bulunmaları hâlinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır.
Uyuşmazlık konusu ile ilgili 6284 sayılı Kanun'un "İhbar" başlıklı "Şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkes bu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir. İhbarı alan kamu görevlileri bu Kanun kapsamındaki görevlerini gecikmeksizin yerine getirmek ve uygulanması gereken diğer tedbirlere ilişkin olarak yetkilileri haberdar etmekle yükümlüdür." şeklinde hüküm altına alınan 7. maddesinde ise ihbar yükümlülüğü hususunda daha kapsamlı bir düzenleme yapılmıştır.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının katılma hakkı hususunda yasal düzenlemelere gelince;
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun'un “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde;
"(1) Bu Kanunda yer alan;
a) Bakanlık: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını,
…
d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,
…
ifade eder”,
“Harçlar ve masraflardan, vergilerden muafiyet ve davaya katılma” başlıklı 20. maddesinin 2. fıkrasında; “Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir”, şeklinde hükümler mevcut olup Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davaya katılma hakkı açıkça düzenlenmiştir.
Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliği'nin 46. maddesinde de;
"Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan ve herhangi bir şekilde haberdar olduğu idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya müdahil olarak katılabilir" denilmek suretiyle katılma hususunda yürütme organı içindeki görevliler için de aynı hüküm tekrarlanmıştır.
5271 sayılı CMK'nın “Suçun mağduru ile şikâyetçinin çağırılması” başlıklı 233. maddesinin 1. fıkrası;
“Mağdur ile şikâyetçi, Cumhuriyet savcısı veya mahkeme başkanı veya hâkim tarafından çağrı kâğıdı ile çağırılıp dinlenir” şeklinde düzenlenmiş olup, bu hüküm uyarınca mağdur ve şikâyetçinin, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında ise mahkeme başkanı veya hâkim tarafından usulüne uygun olarak çağrılıp dinlenmesi gerekmektedir. Katılma hakkı olan gerçek veya tüzel kişinin şikâyet hakkının da olduğu, diğer bir deyişle katılma hakkının şikâyet hakkını da içerdiği hususunda hiçbir kuşku yoktur.
5271 sayılı CMK'nın mağdur ve şikâyetçinin haklarını düzenleyen "Mağdur ile şikâyetçinin hakları" başlıklı 234. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi;
"Kovuşturma evresinde;
1. Duruşmadan haberdar edilme,
2. Kamu davasına katılma,
3. Tutanak ve belgelerden örnek isteme,
4. Tanıkların davetini isteme,
5. Vekili bulunmaması halinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme,
6. Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma" şeklinde olup, buna göre mağdur ile şikâyetçinin kovuşturma evresinde; duruşmadan haberdar edilme, kamu davasına katılma, tutanak ve belgelerden örnek isteme, tanıkların davetini isteme, vekili bulunmaması hâlinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme ve davaya katılmış olmak şartıyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma haklarının bulunduğu hüküm altına alınmıştır.
Anılan maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, duruşmadan haberdar edilme kanun koyucu tarafından, mağdur ve şikâyetçi için kovuşturma aşamasında kullanılabilecek bir hak olarak düzenlenmiştir. Buna göre, mağdur ve şikâyetçiye veya vekillerine usulüne uygun tebliğ işlemi yapılmadan "duruşmadan haberdar edilme" hakkının kullandırıldığından bahsetmek mümkün değildir. CMK'nın 234. maddesi uyarınca bu hakkın kullandırılmaması kanuna aykırılık oluşturacaktır.
Anayasa'nın 40. maddesinde yer alan hak arama hürriyeti ile yakından ilişkili olan CMK'nın “Kararların Açıklanması ve Tebliği” başlıklı 35. maddesi;
"(1) İlgili tarafın yüzüne karşı verilen karar kendisine açıklanır ve isterse kararın bir örneği de verilir.
(2) Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur.
(3) İlgili taraf serbest olmayan bir kişi veya tutuklu ise tebliğ edilen karar, kendisine okunup anlatılır." şeklinde düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması kanuni bir mecburiyettir.
5271 sayılı CMK'nın kanun yollarına başvurma hakkını düzenleyen 260. maddesinin birinci fıkrası ise;
"(1) Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır" hükmünü içermektedir. Bu düzenlemenin amacı, ayrıntıları yukarıda açıklanan duruşmadan haberdar edilme hakkının kullandırılmaması suretiyle CMK'nın 234. maddesinin ihlal edilmesi durumunda anılan hukuka aykırılığın telafisine imkân sağlamaktadır. Bu emredici düzenleme nedeniyle temyiz mahkemesince, temyiz davasının görülmesine başlamadan önce ilgililerin tümünün davadan ve hükümden haberdar olup olmadığının denetlenmesi, kararı usulüne uygun şekilde öğrenmelerinin sağlanması ve müteakiben inceleme yaparak kanun yoluna başvuru hakkını da içeren adil yargılama ilkesine işlerlik kazandırılması gerekmektedir. Buna göre; duruşmadan haberdar olmayan mağdura, şikâyetçiye veya suçtan zarar görene gerekçeli kararın tebliğ edilmesinden sonra, hükmün temyiz edilmesi durumunda CMK'nın 260. maddesi uyarınca "katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören" sıfatı ile temyizi incelenecek, ancak katılma hakkının kanundan doğmuş olması hâlinde CMK'nın 233 ve 234. maddelerine aykırı davranılması gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilemeyebilecektir.
Konumuzla ilgisi bakımından temyiz talebi ve süresi üzerinde de durulmasında fayda bulunmaktadır.
5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 310. maddesi; "Temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur. Beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir" şeklindedir.
Olağan kanun yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için bir temyiz davasının açılmış olması gerekir. Temyiz davasının açılabilmesi için de aranan iki şartın birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bunlardan ilki süre, ikincisi ise istek şartıdır.
Anılan maddede temyiz süresinin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhimi ile, yoklukta verilen kararlarda ise tebliğle başlayacağı, bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye veya bir başka yer mahkemesine verilecek dilekçe ile ya da zabıt kâtibine yapılacak beyanla temyiz talebinin gerçekleştirilebileceği, bu takdirde beyanın tutanağa geçirilerek hâkime onaylatılacağı belirtilmiştir.
Bu bilgiler ışığında ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Kadına karşı ve aile içi şiddetin önlenmesi ve faillerin cezalandırılması hususunda ülkemizin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ile pozitif ayrımcılık bağlamında Anayasa'nın getirdiği yükümlülüklere uygun düzenlemeler içeren 6284 sayılı Kanun'un 20/2. maddesi ile bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği'nin 46. maddesinde Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının açılan kamu davasına katılma hakkının bulunduğu belirtilmektedir.
Bu itibarla, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınan hak arama hürriyetinin sağlanması ve pozitif ayrımcılık ilkesinin tesisi amacına uygun olarak CMK'nın 234. maddesinin 1. fıkrası ve 6284 sayılı Kanun'un 7. maddesi uyarınca, sanık hakkında açılan kamu davasına katılma hakkı bulunan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davadan haberdar edilmesi zorunluluğunun bulunduğu, bu zorunluluğun hüküm verilinceye kadar yerine getirilmemesi durumunda ise CMK'nın 35 ve 260. maddeleri uyarınca kanun yollarına başvurma hakkı bulunan anılan Bakanlığa gerekçeli kararın tebliğ edilmesi gerektiği, ancak somut olayda sözü edilen kanuni imkânların tanınmadığı anlaşıldığından, yargılamanın başında davadan haberdar edilmesi gereken, temyiz aşamasına kadar bu hakkı kullandırılmayan ve haklarını korumanın başka bir yolu da bulunmayan Bakanlığın kanundan kaynaklanan kamu davasına katılma ve buna bağlı kanun yoluna başvurma haklarını kullanabilmesi amacıyla Yerel Mahkemece sanığın maktuller … ve …'e yönelik eylemleri nedeniyle verilen 23.01.2013 tarihli ve 234-18 sayılı mahkûmiyet hükümleri ile bozma üzerine verilen direnme kararına konu 03.07.2014 tarihli ve 127-224 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin adı geçen Bakanlığa tebliği sağlanarak yasal temyiz süresinin başlatılması, kararın Bakanlık tarafından temyiz edilmemesi durumunda direnme kararı konusunda karar verilmek üzere dosyanın Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi, Bakanlık tarafından temyiz edilmesi durumunda ise Özel Dairece, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca ek tebliğname düzenlenmesi sağlanıp CMK'nın 260. maddesi uyarınca Bakanlığın davaya katılan olarak kabulüne karar verildikten sonra temyiz istemlerinin birlikte ve tek seferde incelenerek temyiz davasının sonuçlandırılması gerekmektedir. Ancak bu aşamada Bakanlığın sanık hakkında açılan kamu davasından haberdar edilmemesi suretiyle katılma ve diğer haklarını kullanma imkânının kısıtlandığı gerekçesiyle Yerel Mahkemenin direnme kararına konu mahkûmiyet hükümlerinin bozulmasına karar verilmesi mümkün görülmemiştir.
Bu itibarla dosyanın, Yerel Mahkemece verilen 23.01.2013 tarihli ve 234-18 sayılı ilk mahkûmiyet hükümleri ile bozma üzerine verilen direnme kararına konu 03.07.2014 tarihli ve 127-224 sayılı hükümlerin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına tebliğinin sağlanması için Yerel Mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurul Üyesi; "Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının sanık hakkında açılan kamu davasından haberdar edilme zorunluluğunun bulunmadığı" düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Dosyanın, Yerel Mahkemece sanığın maktuller … ve …'e yönelik eylemleri nedeniyle verilen 23.01.2013 tarihli ve 234-18 sayılı mahkûmiyet hükümleri ile bozma üzerine verilen direnme kararına konu 03.07.2014 tarihli ve 127-224 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına tebliğinin sağlanması için Yerel Mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 05.03.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti insan hakkı ihlali olarak tanımlamış ve taraf devletlere şiddet eylemlerini önleme, soruşturma, cezalandırma ile tazmin etme yükümlülüğü getirmiştir. Sözleşmenin 12/1. maddesi, cinsiyete dayalı önyargıların ve klişe rollerin kökünün kazınması için sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirlerin alınacağını; 12/5. maddesi kültür, töre, din, gelenek veya sözde namus gibi kavramların şiddet eylemlerine gerekçe olarak kullanılmamasının sağlanacağını; 42/1. maddesi ise bu kavramların ceza davalarında gerekçe olarak öne sürülmesinin önlenmesi için gerekli yasal tedbirlerin alınacağını düzenlemektedir. Türkiye bu sözleşmeyi imzalayan ilk ülke olmuş; ancak 2021 yılında sözleşmeden çekilmiştir.
6284 Sayılı Kanun Kapsamındaki Koruyucu Tedbirler
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun m. 2/1-d uyarınca şiddet kavramı; fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ile sonuçlanan ya da sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ile özgürlüğün keyfi engellenmesini kapsayacak biçimde geniş tanımlanmıştır. Aynı Kanun uyarınca hâkim, şiddet uygulayan fail hakkında evden uzaklaştırma, mağdura yaklaşmama, silahların teslimi ve mağdurun güvenlik güçlerince korunması gibi tedbirlere hükmedebilir.
6284 sayılı Kanun m. 20/1 uyarınca bu Kanun kapsamındaki başvurular ile verilen kararların icra ve infazı için yapılan işlemlerden yargılama giderleri, harç, posta gideri ve benzeri hiçbir ad altında masraf alınmaz. Kanunun m. 20/2 uyarınca ilgili Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idari, cezai ve hukuki her tür davaya katılabilir. Bu katılma yetkisi zorunlu olmayıp Bakanlığın takdirine bırakılmıştır.
6284 sayılı AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN m. 20Kaynağı aç
20 – (1) Bu Kanun kapsamındaki başvurular ile verilen kararların icra ve
infazı için yapılan işlemlerden yargılama giderleri, harç, posta gideri ve
benzeri hiçbir ad altında masraf alınmaz. Bu Kanunun 17 nci maddesi uyarınca
yapılan ödemeler gelir vergisi ile veraset ve intikal vergisinden, bu ödemeler
için düzenlenen kâğıtlar ise damga vergisinden müstesnadır.
(2) Bakanlık, gerekli
görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan
şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idarî, cezaî, hukukî her tür
davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Kadrolar[1]
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/251, K. 2019/147 sayılı kararında kadına karşı şiddet içeren ceza davalarında mahkemenin ilgili Bakanlığı davadan haberdar etmekle yükümlü olduğunu; bu yükümlülüğün hüküm verilinceye kadar yerine getirilmemesi hâlinde gerekçeli kararın Bakanlığa tebliğ edilmesi gerektiğini kabul etmiştir. Bu sonuç oy çokluğuyla benimsenmiş olup dört üye, Bakanlığın kamu davasından haberdar edilme zorunluluğu bulunmadığı gerekçesiyle karşı oy kullanmıştır.
Ceza Ertelemesi ve Denetim Süresi
TCK m. 51/1 uyarınca iki yıl veya daha az süreli hapis cezasının ertelenebilmesi için kişinin daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması ve pişmanlığı nedeniyle tekrar suç işlemeyeceği kanaatinin oluşması aranmaktadır. TCK m. 51/3 uyarınca ceza ertelendiğinde denetim süresi bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere belirlenmekte; bu sürenin alt sınırı mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz. Hükümlünün denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere infaz hâkiminin uyarısına rağmen uymamakta ısrar etmesi hâlinde ertelenen ceza kısmen ya da tamamen infaz kurumunda çektirilir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 51Kaynağı aç
hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst
sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını
bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi
için kişinin;
a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına
mahkûm edilmemiş olması,
b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık
dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması,
gerekir.
(2) Cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen
iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi
koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın
infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir. Koşulun yerine getirilmesi
halinde, infaz hâkimi kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhal salıverilir.[9]
(3) Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç yıldan fazla
olmamak üzere, bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt sınırı, mahkûm
olunan ceza süresinden az olamaz.
(4) Denetim süresi içinde;
a) Bir meslek veya sanat sahibi
olmayan hükümlünün, bu amaçla bir eğitim programına devam etmesine,
b) Bir meslek veya sanat sahibi
hükümlünün, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra
eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına,
c) Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek veya sanat
edinmelerini sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir
eğitim kurumuna devam etmesine,
mahkemece karar verilebilir.
(5) Mahkeme, denetim süresi içinde hükümlüye rehberlik edecek bir uzman
kişiyi görevlendirebilir. Bu kişi, kötü alışkanlıklardan kurtulmasını ve
sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte
bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde çalıştığı kişilerle
görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları, sosyal uyumu ve
sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle rapor
düzenleyerek infaz hâkimine verir.9
(6) Mahkeme, hükümlünün kişiliğini ve sosyal durumunu göz önünde
bulundurarak, denetim süresinin herhangi bir yükümlülük belirlemeden veya uzman
kişi görevlendirmeden geçirilmesine de karar verebilir.
(7) Hükümlünün denetim süresi içinde
kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, infaz
hâkiminin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar etmesi halinde; ertelenen cezanın
kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine infaz hâkimliğince karar
verilir.[10]
(8) Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi halli olarak geçirildiği
takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır.
Adlî para cezası
Sık Sorulan Sorular
Cinsel saldırı suçunda şikâyet koşulu hangi hâllerde aranır?
TCK m. 102/1'deki temel cinsel saldırı ve sarkıntılık halleri soruşturmanın mağdurun şikâyetine bağlı olduğu suçlar arasındadır. TCK m. 102/2'de düzenlenen vücuda organ veya cisim sokulması biçimindeki nitelikli hâlin eşe karşı işlenmesi durumunda da soruşturma ve kovuşturma mağdurun şikâyetine bağlıdır; bu nitelikli hâlin eş dışındaki kişilere karşı işlenmesinde ise madde metninde şikâyet koşuluna yer verilmemiştir.
Haksız tahrik indirimi kadına karşı işlenen suçlarda uygulanabilir mi?
TCK m. 29 metninde kadına karşı işlenen suçları kapsam dışı bırakan bir istisna hükmü yer almamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, eşin giyim kuşamı veya makyajı gibi gündelik yaşam tercihlerinin haksız tahrike konu edilemeyeceğini oy birliğiyle kabul etmiştir. Öte yandan ayrı bir CGK kararında eşlikteki sadakat yükümlülüğünün ihlalinin tahrik oluşturabileceği oyçokluğuyla benimsenmiştir. Bu iki karar birbirinden farklı olaylara ilişkin olduğundan aralarındaki tutarsızlık tek bir kurala indirgenemez.
Elektronik ortamda gönderilen cinsel içerikli mesajlar suç oluşturur mu?
TCK m. 105/2 uyarınca cinsel taciz suçunun posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi, temel cezanın yarı oranında artırılmasını gerektiren ağırlaştırıcı hallerden biridir. Bu düzenleme bağımsız bir suç tipi değil, ağırlaştırıcı neden olarak yapılandırılmıştır; uygulanabilmesi için öncelikle temel cinsel taciz fiilinin gerçekleşmiş olması aranır.
Kadına yönelik şiddette ilgili Bakanlık davaya katılabilir mi?
6284 sayılı Kanun m. 20/2 uyarınca ilgili Bakanlık, gerekli gördüğünde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik şiddet veya şiddet tehlikesinden kaynaklanan her türlü davaya katılabilir. Bu katılma bir hak olmakla birlikte zorunlu değildir; Bakanlığın takdirine bırakılmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun E. 2017/251, K. 2019/147 sayılı kararına göre mahkemeler bu tür davalarda Bakanlığı haberdar etmekle yükümlüdür; ancak bu sonuç oy çokluğuyla benimsenmiş olup dört üye zorunluluk bulunmadığı yönünde karşı oy kullanmıştır.
Töre veya namus saikiyle işlenen cinayetlerde ceza ne olur?
TCK m. 82/1 töre saikiyle gerçekleştirilen kasten öldürmeyi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli haller arasında saymaktadır. Aynı maddenin d bendi üstsoy veya altsoydan birine ya da eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı işlenen kasten öldürmeyi, f bendi ise kadına karşı kasten öldürmeyi ayrı birer nitelikli hal olarak düzenlemektedir.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

