İdari Yargıda İptal ve Tam Yargı Davalarının Esasları

by Avukat Erdal Ersoy
İdari Yargıda İptal ve Tam Yargı Davalarının Esasları

İdari Yargıda Dava Türleri ve Hukuki Nitelikleri

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 2 hükmüne göre idari yargıda üç temel dava türü yer almaktadır. Bunlar; iptal davaları, tam yargı davaları ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç olmak üzere kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi amacıyla yapılan her türlü idari sözleşmelerden kaynaklanan davalardır. İptal davaları, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılır. Tam yargı davaları ise idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan ihlal edilenler tarafından ikame edilir.

İptal Davasında Kesin ve Yürütülebilir İşlem Şartı

İptal davasının açılabilmesi için davaya konu idari işlemin yürütülebilir ve kesin nitelikte bulunması şarttır. Yürütülebilirlik, hukuk aleminde değişiklik meydana getiren bir işlemin bu sonuç için başka bir işleme ihtiyaç duymamasını ifade eder. Kesinlik ise işlemin mahiyeti itibarıyla tamamlanmış olması demektir. Henüz kesinleşmemiş ve idarenin iç düzeninden kaynaklanan, hukuk aleminde değişiklik meydana getirmeyen işlemler için idari yargı mercilerine başvurulamaz.

İptal Kararının Geçmişe Etkili Hüküm Doğurması

İdari işlemin hukuka aykırılık barındırması sebebiyle yargı yerince iptaline karar verilmesi halinde iptal, işlemin tesis edildiği andan itibaren geçerli hale gelir.

Genel Yetkili Mahkeme ve Kanuni Dava Açma Süreleri

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca, davaya konu işlemi veya sözleşmeyi yapan idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi genel yetkili mahkemedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 7/1 gereğince, özel kanunlarında ayrı bir süre gösterilmeyen hallerde dava açma süresi Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış, vergi mahkemelerinde ise otuz gündür.

İptal ve Tam Yargı Davalarının Birlikte ya da Ayrı Açılması

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 12 uyarınca, hak ihlaline yol açan idari işlemlere karşı doğrudan tam yargı davası ikame edilebileceği gibi iptal istemiyle tazminat talebi aynı davada birlikte de ileri sürülebilir. Bunun yanı sıra ilgililer, öncelikle iptal davası yoluna gidip davanın esastan sonuçlanmasını bekleyebilir; bu durumda kararın ya da kanun yolu incelemesi neticesinde verilen hükmün tebliğinden ya da işlemin icra edilmesiyle doğan zararlarda icra gününden itibaren yasal süresi içinde tam yargı davası açma hakkını kullanabilirler.

Bir idari işlem hakkında iptal davası açılmamış olması, o işlem bakımından doğrudan doğruya tam yargı davası açılmasına hukuki bir engel oluşturmaz. İşlemin hukuka aykırılığının açılmış bir iptal davasında yargı kararı ile saptanmamış bulunması da işlem dolayısıyla açılan tam yargı davasının reddini gerektirmez.

İptal davasının kesinleşmesinden sonra verilecek nihai kararın veya kanun yolu incelemesi kararının tebliğinden itibaren kanuni süre içinde tam yargı davasının açılması zorunludur; bu sürenin geçirilmesi halinde uyuşmazlığın esasını inceleme olanağı bulunmaz.

2577 sayılı Kanun hükümleri uyarınca iptal kararına karşı temyiz yoluna başvurulmuş olması ve kararın henüz kesin nitelik taşımaması, bu iptal kararına dayalı olarak tam yargı davası açılmasına hukuki engel teşkil etmez. Kanun yollarına başvurulmadan önce açılan davalarda da tazminat istemi hakkında karar verilir.

Sosyal Risk İlkesi ve İdarenin Kusursuz Sorumluluğu

Danıştay 10. Dairesi'nin E. 1995/566, K. 1995/5746 sayılı kararında belirtildiği üzere idare, faaliyet alanıyla ilgili ve önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği birtakım zararları nedensellik bağı aramadan tazmin etmekle yükümlüdür. Kolektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk ilkesi uyarınca, devlete yönelik terör olayları nedeniyle zarara uğrayan ve terör eylemlerine herhangi bir biçimde katılmamış olan kişilerin zararları, kendi kusurları bulunmadığından kusursuz sorumluluk esasına göre idarece karşılanır.

Danıştay 10. Daire, E. 1995/566, K. 1995/5746Kaynağı aç
10. Daire         1995/566 E.  ,  1995/5746 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 1995/566 Karar No : 1995/5746 Temyiz Eden (Davacı) : … Vekili : … Karşı Taraf (Davalı) : İçişleri Bakanlığı – ANKARA İstemin Özeti : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…; K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması davacı tarafından istenilmektedir. Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. D.Tetkik Hakimi : … Düşüncesi : Askeri lojmanda kalan davacının oğlunun, jandarma karakolu bahçesinin duvarı yanına kimliği belirsiz kişilerce konulan bombalı paketin patlaması sonucu yaralanması nedeniyle uğranılan zararın, sosyal risk ilkesi gereği, davalı idarece tazmini gerekir. Olayda, davalı idarenin kusurunun bulunmadığı, münferit bir olay olduğu gerekçesiyle davayı reddeden … İdare Mahkemesinin kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. Danıştay Savcısı : … Düşüncesi : Askeri lojmanda kalan davacının oğlunun aynı kompleks içinde jandarma karakolu bahçesine konulan paketin patlaması sonucunda yaralanması nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılan davayı reddeden İdare Mahkemesi kararının temyizen bozulması istenilmektedir. İdarenin dışındaki kişi ve toplulukların idare tarafından önlenemeyen eylemlerinden doğan özel ve olağandışı zararların sosyal risk ilkesi uyarınca tazmini gerekmektedir. Özellikle 1983 yılından beri terörist örgütlerin ulusun varlığına ve ülkenin bütünlüğüne yönelik hedef gözetmeyen saldırıları sonucu meydana gelen, mağdur yönünden özel ve olağan dışı olan zararın sadece zarara uğrayan üzerinde bırakılmayarak sosyalleştirilmesinin sosyal devlet ilkesi ile hakkaniyetin bir gereği olduğu kuşkusuzdur. Dava konusu olayda da idareye yönelik bir kusur olmasa, zarar ile idarenin davranışı arasında illiyet bağı bulunmasa dahi oluşan zararın, olağanüstü hal koşullarının uygulandığı bir zaman ve yerde ortaya çıkıp çıkmadığı da aranmadan yukarıdaki hususlar gözönüne alınarak tazmini gerekirken davanın reddinde hukuki isabet görülmemiştir. Açıklanan nedenle temyiz isteğinin kabulüyle kararın bozulması gerekeceği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği düşünüldü: Askeri lojmanda kalan davacının, lojman ile bitişik jandarma karakolunun bahçe duvarı yanına kimliği belirsiz kişilere konulan bombalı paketin patlaması sonucu yaralanması nedeniyle uğranıldığı öne sürülen 1.000.000.000 lira maddi, 250.000.000 lira manevi olmak üzere toplam 1.250.000.000 lira zararın, olay tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle dava açılmıştır. … İdare Mahkemesi … gün ve E:…, K:… sayılı kararıyla; patlamanın olduğu gün idarenin yeterli güvenlik önlemi almaması, hatalı ya da eksik güvenlik önlemi alması gibi bir durumun mevcut olmadığı, patlamanın meydana geldiği yerin, çocukların oynamasına ya da gelip geçmesine ayrılan bir yer niteliğinde olmadığı, olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı, münferit bir olay olduğu gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Davacı, hukuka aykırı olduğu savıyla anılan kararın temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir. Kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında kişilerin uğradığı özel ve olağandışı zararların, o kamu hizmetini yürüten idare tarafından tazmini gerektiği idare hukukunun bilinen ilkelerindendir. İdarenin, belirtilen bu hukuki sorumluluğu, hukuk devleti olma niteliğinin doğal sonucudur. İdarenin hukuki sorumluluğu sadece hizmet kusuru kavramına dayanmamakta; idare, kusur koşulu aranmadan da sorumlu sayılabilmektedir. Kural olarak idare, yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan, nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür. Sözü edilen kuralın istisnası, idarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aramadan tazmin etmesidir. Kollektif sorumluluk anlayışına dayalı, sosyal risk adı verilen bu ilke, öğretide ve yargı kararlarında kabul edilmiştir. Genel bir ifade ile "terör olayları" denilen eylemlerin, Devlete yönelik olduğu, Anayasal Devlet düzenini yıkmayı amaçladığı, bu tür olaylarda zarar gören kişi ve kurumlara karşı kişisel husumetten kaynaklanmadığı bilinmekte ve gözlenmektedir. Sözü edilen olaylar nedeniyle zarara uğrayan, terör eylemlerine herhangi bir biçimde katılmamış olan kişiler, kendi kusur ve eylemleri sonucu değil, toplum içinde ortaya çıkan olaylardan zarar görmektedirler. Başka bir deyişle, zararın nedeni toplumun bireyi olmaktır. Belirtilen şekilde ortaya çıkan zararların özel ve olağandışı nitelikleri dikkate alınıp, nedensellik bağı aranmadan, terör olaylarını önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemeyen davalı idarece, yukarıda açıklanan sosyal risk ilkesine göre tazmini gerekir. Esasen terör olayları sonucu ortaya çıkan zararların idare tarafından tazmini suretiyle topluma pay edilmesi hakkaniyet gereği olup, sosyal devlet ilkesine de uygun düşecektir. Dava dosyasındaki belgelerin incelenmesinden; bazı yasadışı terör örgütlerinin İstanbul ve çevre illerde güvenlik kuvvetlerine ve askeri binalara saldırılar düzenleyeceklerine ilişkin duyumlar elde edilmesi üzerine, orduevleri askeri gazinolar ve askeri lojmanların emniyete alınması gerektiğine ilişkin yetkili makamlarca uyarı yazılarının yazıldığı, bu yazışmaların bir kaç ay sonrasında, dava konusu zararı doğuran bombalı paket eyleminin gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, davacının zararının, yukarıda belirtilen hususlar gözetilerek tazmini gerekirken, münferit bir olay olduğu gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen kararda hukuka uygunluk bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, davacının 2577 sayılı Yasanın 49. maddesine uygun bulunan temyiz isteminin kabulüyle, … İdare Mahkemesinin … gün ve E:…, K:… sayılı kararının bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adıgeçen mahkemeye gönderilmesine 16.11.1995 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Sağlık Hizmetinde Hizmet Kusuru ve Manevi Tazminat Kriterleri

Kamu sağlık hizmeti yürütülürken hastanın itirazına ve ikazına rağmen gerekli tetkik veya muayene yapılmaksızın gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler hasta haklarına aykırılık teşkil eder ve hizmet kusuru oluşturur. Danıştay 10. Dairesi'nin E. 2007/6322, K. 2010/5981 sayılı kararında, itiraza rağmen yapılan hatalı müdahalenin hizmet kusuru sayıldığı ve ilgilinin duyduğu elem ile manevi etkilenme karşısında kusurun ağırlığı dikkate alınarak manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Danıştay 10. Daire, E. 2007/6322, K. 2010/5981Kaynağı aç
10. Daire         2007/6322 E.  ,  2010/5981 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No: 2007/6322 Karar No: 2010/5981 Temyiz Eden (Davacı) : … Vekili : … Karşı Taraf (Davalı) : Sağlık Bakanlığı – ANKARA İstemin Özeti : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. Savunmanın Özeti : Yerinde olmadığı ileri sürülen temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hakimi : … Düşüncesi : Davacının temyiz isteminin kısmen kabulü; kısmen reddi ile, temyize konu kararın; maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının onanması, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının ise bozulması gerektiği düşünülmektedir. Danıştay Savcısı : … Düşüncesi : Davacının diş tedavisi sırasında hasta takip formlarının karışması nedeniyle sağlam olan dişinin çekilmesi nedeniyle hizmet kusuru işlendiğinden bahisle 1.000 YTL maddi ve 20.000 YTL manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açtığı davada, davanın reddine ilişkin … İdare Mahkemesi kararının, temyizen incelenip bozulması istenilmektedir. İdare Mahkemesince, davacının sağlam olan dişlerinin çekildiğinin iddiadan öteye gitmediği, somut delil ve belgelerle kanıtlanamadığı, doktorun kusurlu olduğu ve verilen sağlık hizmetinin geç veya kötü işlemesi veya hiç işlememesi gibi idareye atfedilecek bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de; söz konusu olayla ilgili olarak idarece yaptırılan inceleme sonucu düzenlenen incelenme raporunda, davacının dişinin çekilmesi sırasında doktoru yanlış diş çekimi konusunda uyarmasına karşın, hekimin diş çekimini yapmaması olanaklı iken bu şekilde davranmayarak dişi çekmesi nedeniyle hakkında uyarma cezası verilmesi önerisi üzerine, doktora 15.8.2006 tarihli işlem ile uyarı cezası verildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, sağlam dişin çekildiğinin inceleme raporuyla belirlenmesi ve bu olay nedeniyle diş çekimi yapan doktora uyarı cezası verilmesi karşısında, mahkeme kararında belirtildiği şekilde, sağlam dişlerin çekildiği iddiasının soyut olduğundan söz edilemez. Bu itibarla, hasta takip formlarının karışması nedeniyle sağlam dişin çekildiği idiiasıyla tazminat davası açılmışsa da, diş çekimini yapan doktorun çekim sırasında hasta tarafından uyarılmasına rağmen devam etmesi ve bu olay nedeniyle uyarı cezası alması karşısında idarenin hizmeti kusurlu işlettiğinin kabulu gerekir. Öte yandan doktorun hatalı çekimine neden olan hasta kayıt formu karışıklığında ise, davacının herhangi bir kusuru bulunup bulunmadığının da ortaya konulması gerekir. Ancak davacının sağlam olan dişlerinin çekilmesi nedeniyle uğranılan ve gerçekleşmiş maddi zararının ne olduğu davacı tarafından açık ve net olarak ortaya konulmadığından, maddi tazminat yönünden davanın reddine ilişkin idare mahkemesi kararında hukuki isabetsizlik bulunmamaktadır. Temyize konu kararın manevi tazminat istemi yönünden ise; dava konusu uyuşmazlığın yukarıda belirtildiği şekilde, diş çekimi yapan doktorun disiplin yönünden uyarı cezası aldığı ve davacının hasta takip formu karışıklığı ile ilgisinin bulunup bulunmadığının ortaya konularak yeniden yapılacak incelemeye göre bir karar verilmesi gerektiğnden, kararın bozulması gerektiği düşünülmüştür. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği görüşüldü; Dava; Sağlık Bakanlığına bağlı … Ağız ve Diş Sağlığı Merkezinde diş tedavisi yapılan davacının ağzının ön kısmındaki sağlam iki dişinin çekilmesi nedeniyle uğradığı zarar karşılığı 20.000-TL manevi, 1.000-TL maddi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. … İdare Mahkemesince; davacının hastaneye müracaat ettiği 02.02.2006 tarihinde kendisine hasta takip formu verilerek tedaviye başlandığı, kalan tedavilerinin yapılması için 08.02.2006 tarihine randevu verildiği , hasta takip formuna yapıştırılan barkotta da yazdığı üzere sevkin 15 gün geçerli olduğu, hastanın yeniden sevk ve hasta takip formu almasına gerek olmadığı, davacının sağlam olan dişlerinin çekildiği iddiasının soyut iddiadan öteye gitmediği, somut delil ve belgelerle kanıtlanamadığı, doktorun kusurlu olduğuna ve verilen sağlık hizmetinin geç veya kötü işlemesi veya hiç işlememesi gibi idareye izafe edilecek bir kusurun ortaya konulamadığı , davacının maddi zararının bulunduğuna dair bilgi ve belge bulunmadığı bu nedenle davacının karşılanması gereken maddi ve manevi zararının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek anılan İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenip bozulması istenilmektedir. Temyize konu kararın, maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmında 2577 sayılı Yasanın 49. maddesinde yazılı bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmamaktadır. Mahkeme kararının manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmına yönelik temyiz istemine gelince; Anayasanın 125. maddesinde, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Hasta hakları, temel insan haklarının sağlık hizmetleri alanındaki yansımasıdır. Bu nedenle ulusal ve uluslararası hukuk alanında konunun çerçevesi çizilerek, hastaların bu konudaki hakları koruma altına alınmaya çalışılmaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının; 12. maddesinde, herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17.maddesinde; herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı, 56. maddesinde; Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği hükme bağlanmıştır. 2002 yılında Roma'da imzalanan Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsü'nün 1. maddesinde her bir birey hastalıktan korunmak için uygun hizmet (tedavi) alma (görme) hakkına sahip olduğu, 4. maddesinde kendi sağlığı ile ilgili kararlara iştirak edebilmesi için (kendi sağlığı ile ilgili kararlar alabilmesi için) her bireyin ilgili bilgileri alma hakkına sahip olduğu, hastanın tedavi veya tıbbi müdahaleye itiraz etme hakkı veya tedavi sürecinde kararını değiştirip devam edilmesine karşı itiraz etme hakkının olduğu, 5. maddesinde hastanın, hangi teşhis ve tedavi yöntemin kullanılacağı ve doktor , uzman veya hastane seçimi konularında karar verme hakkına sahip olduğu,12.maddesinde her bireyin kendi kişisel ihtiyaçlarına göre teşhis ve tedavi programlarını yönlendirme hakkına sahip olduğu, 14. maddesinde sağlık tedavisi sırasında fiziksel veya manevi ve psikolojik zarar gören bireyin kısa bir sürede tazminat alma hakkı varlığı hüküm altına alınmıştır. Dünya Tabipler Birliği'nin 1981 tarihli Lizbon Bildirgesinde, hastanın,yeterli ölçüde bilgilendirildikten sonra tedaviyi kabul ya da reddetme hakkına sahip olduğu; 28-30 Mart 1994 tarihli Amsterdam, Avrupa'da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi'nin 1.2. maddesinde herkesin kendi yaşamını belirleme hakkına sahip olduğu; 2.2. maddesinde, hastaların, durumları ile ilgili tıbbi gerçekleri, önerilen tıbbi girişimleri ve her bir girişimin potansiyel risk veya yararlarını, önerilen girişimlerin alternatiflerini, tedavisiz kalmanın sonucunu, tanı, prognoz ve tedavinin gidişi konularını içerecek şekilde sağlık durumları konusunda tam olarak bilgilenme hakkına sahip oldukları; 2.5. maddesinde, hastaların, kesin olarak belirttikleri takdirde bilgilendirilmeme hakkına sahip oldukları; 3.1.maddesinde, hastanının bilgilendirilmiş onayının herhangi bir tıbbi girişimin ön koşulu olduğu; 3.2.maddesinde, hastanın, tıbbi girişimi reddetme veya durdurma hakkına sahip olduğu, reddedilen veya durdurulan tıbbi girişimin getireceği sonuçların hastaya dikkatli bir şekilde açıklanması gerektiği kurala bağlanmıştır. Hasta Hakları Yönetmeliğinin 5. maddesi (d) bendinde, tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamayacağı, 22. maddesinde kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimsenin rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamayacağı, 24. maddesinde, tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerektiği, 25. maddesinde, kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahip olduğu, bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerektiği hükme bağlanmıştır. Dava dosyasının incelenmesinden; yeşil kart sahibi olan davacının 02.02.2006 tarihinde dişlerinin tedavisi için Sağlık Bakanlığına bağlı … Ağız ve Diş Sağlığı Merkezine müracaat ettiği, hastane prosedürü gereğince … Kliniğinde ilk ağız içi muayenesinin yapıldığı ve kendisine uygun diş tedavi takvimi belirlendiği, 02.02.2006 tarihinde 36 nolu dişine lokal anastezi yaptırılarak ekspirtasyon+pansuman ve kanal tedavisi uygulandığı,periodontoloji kliniğinde diş taşlarının temizlendiği ve 44 nolu dişinin davaya müdahil olan doktor tarafından çekildiği, davacının daha sonra gelmek üzere hasta takip formunu alarak hastaneden ayrıldığı, kalan tedavilerini yaptırmak üzere 08.02 2006 tarihinde tekrar hastaneye müracaatta bulunduğu, ancak ilk muayenede kendisine verilen hasta takip formu yerine kendi isminin yazılı olduğu barkotun yapıştırıldığı başka hasta takip formu ile müracaat ettiği, müdahil doktor tarafından 11 ve 12 nolu dişlerinin çekildiği, davacının şikayeti üzerine yapılan inceleme sonucu düzenlenen 23.03.2006 tarihli İnceleme Raporu'nda " müdahaleci hekimce her nekadar yeniden muayene ettim dese de, hastanın ikazı üzerine diş çekimi yapmayabilir ve hastayı gönderebilirdi." tespiti üzerine hekime 657 sayılı Yasanın 125 A-a maddesi gereğince (uyarma cezası) verilmesi gerektiği ancak bir alt vezanın verilmesi hususunda gereğinin yapılmasının belirtildiği, bunun üzerine Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce 15.06.2006 tarihinde müdahaleci doktorun bir defaya mahsus olmak üzere ikaz edilmesine karar verildiği, 11 ve 12 nolu dişlerin çekiminde hizmet kusuru bulunduğundan bahisle, tazminat istemiyle yapılan başvurunun reddi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Manevi tazminat, idari eylem veya işlem nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa karşılamaya yönelik bir manevi tatmin aracıdır. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın, zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ve tam yargı davalarının niteliği gereği takdir edilecek miktarın aynı zamanda idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak bir oranda olması gerekmektedir. Bu durumda, "Hasta Hakları Sözleşmesi" ve "Hasta Hakları Yönetmeliği" nin yukarıda belirtilen hükümleri uyarınca hastaya yapılacak mudahalede hastanın rızasının alınması ve bu rızaya aykırı tedavi yapılmaması gerekmektedir. Hastanın ikazına rağmen, yeni bir muayene yapılmadan, film çekilerek dişlerin çekilip çekilmeyeceğine karar verilmesi gerekirken, önceki barkot üzerine, diş hekimince başkaca bir muayene yapılmadan ve hastanın itirazına rağmen diş çekimi yapması hasta haklarına aykırı olup aynı zamanda hizmet kusuru oluşturmaktadır. Olay nedeniyle müdahaleyi yapan diş doktoruna uyarı cezası verilmiş olması da, idarece hizmetin kusurlu işletildiğinin kabul edildiğini göstermektedir. Bu sebeple davacının çekilen dişlerinin ağzının ön kısmında bulunduğu, davacının bundan rahatsızlık duyduğu, manen etkilendiği ve olaydaki hizmet kusurunun ağırlığı dikkate alınarak, bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, davacının manevi tazminat isteminin reddine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesi uyarınca davacının temyiz isteminin kısmen reddi kısmen ile … İdare Mahkemesi'nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının maddi tazminata ilişkin kısmının ONANMASINA; davacının temyiz isteminin kısmen kabulü ile anılan kararın manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA, dava dosyasının yeniden bir karar verilmek üzere anılan idare mahkemesine gönderilmesine, 13.07.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Danıştay 10. Dairesi'nin E. 2007/6322, K. 2010/5981 sayılı kararına göre tam yargı davalarında manevi tazminat, idari eylem ya da işlem sonucunda kişinin yaşadığı manevi acı ve ızdırabın telafisini amaçlayan bir tatmin vasıtasıdır. Mahkemece belirlenecek tazminat tutarının davacı yönünden haksız bir zenginleşme oluşturmaması ve idareye atfedilen kusurun ağırlık derecesiyle dengeli bir nispet taşıması aranır.

İdari işleme karşı doğrudan doğruya tam yargı davası açılabilir mi?

Evet, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 12 uyarınca ilgililer haklarını ihlal eden idari işleme karşı iptal davası açmadan doğrudan tam yargı davası açabilir; işlemin hukuka aykırılığının iptal kararıyla saptanmamış olması tam yargı davasına engel oluşturmaz.

İptal kararına karşı temyiz yoluna gidilmesi tam yargı davası açılmasını engeller mi?

Hayır, verilen iptal kararına karşı temyiz yoluna başvurulmuş olması ve kararın henüz kesinleşmemesi, bu karara dayanılarak tam yargı davası ikame edilmesine kanuni bir engel teşkil etmez.

Özel kanunlarda süre bulunmayan hallerde idari dava açma süresi kaç gündür?

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 7/1 gereğince dava açma süresi Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış gün, vergi mahkemelerinde ise otuz gündür.

Tam yargı davalarında manevi tazminat hangi ölçütlere göre takdir edilir?

Manevi tazminat, ilgilinin duyduğu elem ve ızdırabı gidermeye yönelik bir manevi tatmin aracı olup zenginleşmeye yol açmayacak biçimde ve idarenin kusurunun ağırlığını yansıtacak oranda belirlenir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu