Deprem Sonrası Hukuki ve Cezai Sorumluluk Esasları

by Avukat Erdal Ersoy
Deprem Sonrası Hukuki ve Cezai Sorumluluk Esasları

Deprem neticesinde binaların yıkılması veya hasar alması durumunda, yapının mevzuata ve fenne aykırı inşa edilmiş olması, kamu mercilerinin ruhsatlandırma ve denetim faaliyetlerinde kusur bulunması gibi şartların varlığı halinde müteahhitlerin ayıba karşı hukuki mesuliyeti, yetkililerin cezai sorumluluğu ve idarenin hizmet kusuruna dayalı tazminat yükümlülükleri incelenir.

Danıştay 11. Daire, E. 2005/1353, K. 2007/6248Kaynağı aç
11. Daire         2005/1353 E.  ,  2007/6248 K.
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONBİRİNCİ DAİRE
Esas No: 2005/1353
Karar No: 2007/6248
Temyiz İsteminde Bulunan (Davacı) : …
Vekili : …
Karşı Taraf(Davalılar): 1- Bayındırlık ve İskan Bakanlığı
2- …Belediye Başkanlığı
Vekili : …
İsteğin Özeti: 17.8.1999 tarihinde meydana gelen depremde iki dükkanı ve bir evi yıkılan ve içindeki eşyaları zarar gören davacının olayda idarenin hizmet kusuru bulunduğunu ileri sürerek …-TL maddi tazminatın 17.8.1999 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle açtığı davanın reddi yolunda verilen … İdare Mahkemesinin …gün ve E:…, K:…sayılı kararının; davacı tarafından, temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti: Davalı idarelerden Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuş, diğer davalı idare olan …Belediye Başkanlığı tarafından ise savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi: …
Düşüncesi: Temyiz isteminin kabulü ile kararın bozulması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : …
Düşüncesi: Anayasa'nın 125. maddesinin 1. fıkrasında; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra son fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
Deprem nedeniyle oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan bu davada, yapının üzerinde bulunduğu zeminin özelliği, zemin durumuna göre depreme dayanıklılığının kontrolü, yapı kullanma izni bulunup bulunmadığı, imar planları ve inşaat ruhsatlarının hangi idarelerce yapıldığı ve verildiği, yapıların imar açısından denetlenmesi, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgelerinin tespit ve ilan edilip edilmediği, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini, projelendirme esaslarını, ülkenin deprem haritalarını hazırlamak konusunda idarelerin üzerlerine düşen görev ve yetkileri yerine getirip getirmediği, denetim ve kontrol görevlerini yapıp yapmadığı hususları ayrı ayrı irdelenmeli ve idarece gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı belirlenmeli ve bunun sonucuna göre; idarenin belli bir hareket tarzı izleyip izlemediği veya hareketsiz kalıp kalmadığı ortaya konulmalıdır.
Bu durumda, deprem nedeniyle yıkımla sonuçlanan olayda, davalı idarelerin hukuki sorumluluklarının ayrı ayrı belirlenmesi suretiyle bir karar verilmesi gerekirken zararın mücbir sebep olarak nitelendirilerek bu gerekçeyle davanın reddi yolunda verilen kararda isabet görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle,temyiz isteminin kabulü ile temyize konu idare mahkemesi kararının bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onbirinci ve Altıncı Dairelerince 2575 sayılı Danıştay Kanununun Ek 1. maddesi uyarınca yapılan müşterek toplantıda işin gereği görüşüldü:
Dava, 17.8.1999 tarihinde meydana gelen depremde davacının iki dükkan ve bir evinin yıkılması ve ev eşyalarının zayi olmasında davalı idarelerin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek …-TL maddi tazminatın olay tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle açılmış; İdare Mahkemesince, dava konusu olayda, doğal bir afet olan deprem sonucunda meydana gelen zararın mücbir sebep olarak nitelendirilmesi gerektiği, deprem nedeniyle davacının bir ev ve iki dükkanının bulunduğu apartmanın yıkılması sonucu meydana gelen zararın önceden bilinemeyen, idarenin faaliyetleri dışında, zararla idari faaliyet arasındaki nedensellik bağını ortadan kaldıran deprem nedeniyle doğduğu, davalı idarelerin tazmin sorumluluğu bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Anayasa'nın 125. maddesinin 1. fıkrasında; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra son fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
2577 sayılı Yasa'nın 13. maddesinde "İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilir" hükmü yer almaktadır.
Bir idari işlem veya bir idari sözleşmenin uygulanması durumunda olmayan, idarenin her türlü faaliyetlerinden veya hareketsiz kalmasından, araçlarının kullanımından, taşınır ve taşınmaz mallarının veya tesislerinin yönetiminden dolayı oluşan zararları idari eylem sonucu oluşan zarar ve buna yolaçan eylemi de sonuç olarak idari eylem kavramı içerisinde düşünmek gerekmektedir.
Deprem nedeniyle oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan bu davada, yapının üzerinde bulunduğu zeminin özelliği, zemin durumuna göre depreme dayanıklılığının kontrolü, yapı kullanma izni bulunup bulunmadığı, imar planları ve inşaat ruhsatlarının hangi idarelerce yapıldığı ve verildiği, yapıların imar açısından denetlenmesi, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgelerinin tespit ve ilan edilip edilmediği, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini, projelendirme esaslarını, ülkenin deprem haritalarını hazırlamak konusunda idarelerin üzerlerine düşen görev ve yetkileri yerine getirip getirmediği, denetim ve kontrol görevlerini yapıp yapmadığı hususları ayrı ayrı irdelenmeli ve idarece gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı belirlenmeli ve bunun sonucuna göre; idarenin belli bir hareket tarzı izleyip izlemediği veya hareketsiz kalıp kalmadığı ortaya konulmalıdır. Olaya bu açıdan bakınca yukarıda yapılan belirleme sonucu olayda idarelerin hareketsizliği söz konusu olmakla öğretide de kabul edildiği gibi idarenin bu hareketsizliğinin "olumsuz eylem" olarak kabulü gerekmektedir.
Mücbir sebep, sezilemeyen ve karşı konulamayan bir olayı ifade eder. Bu sebep, zararı idareye yüklenebilir olmaktan çıkaran ve zararla idari faaliyet arasındaki illiyet bağını kesen dış bir etken olarak doğal, toplumsal veya hukuki bir olaydan kaynaklanabilir. Sezilememezlik, karşı konulamamazlık, kusursuzluk ve gerçeklik halleri mücbir sebebin ayırt edici öğelerini oluşturmaktadır.
Deprem kuşağında yer alan bölgede, deprem gerçeğinin bir veri alınması suretiyle yerleşmelerle ilgili alanların belirlenmesi, bu alanlardaki yapılaşmaya ilişkin kararların alınması, uygulanması ve denetlenmesiyle ilgili idari faaliyetlerin bütünündeki olumsuzluklardan oluşan idarenin "olumsuz eyleminin" bulunması durumunda, depremin mücbir sebep olarak değerlendirilerek zararla illiyet bağını kestiğini kabule olanak bulunmamaktadır.
Bu durumda, Mahkemece uğranıldığı ileri sürülen zararın oluşumunda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi sonucu bir karar verilmesi gerekirken depremin mücbir sebep kabul edilerek zararla idari faaliyet arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı gerekçesiyle davanın reddi yolundaki kararda isabet görülmemiştir.
Açıklanan nedenle, temyiz isteminin kabulü ile,…İdare Mahkemesinin …gün ve E:…, K:…sayılı kararının bozulmasına, dosyanın bozma kararı üzerine yeniden bir karar verilmek üzere adı geçen idare mahkemesine gönderilmesine, gereksiz olarak alınan …YTL temyiz başvuru harcının istemi halinde davacıya iadesine, 29.6.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Müteahhidin Ayıba Karşı Sorumluluğu ve Seçimlik Haklar

Müteahhidin hukuki ve cezai yönden sorumlu tutulabilmesi için yapının yürürlükteki mevzuata ve fen kurallarına aykırı biçimde inşa edilmiş olması, yani kusurun bulunması gerekir. Bütünüyle usulüne uygun inşa edilen bir yapının sarsıntı sebebiyle hasar görmesi halinde, nedensellik bağının kesilmesi dolayısıyla yüklenici sorumlu kılınamaz. Eserin teslimiyle yüklenicinin ayıba karşı tekeffül borcu doğar. Yapıda açıkça görülen bariz bir eksiklik yoksa ve kusurlar depremle birlikte açığa çıkmışsa, iş sahibinin öncelikle durumu müteahhide ihbar etmesi gerekir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 475 kapsamında, ayıptan dolayı yüklenicinin sorumlu olduğu durumlarda eserin iş sahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule zorlanamayacağı ölçüde ayıplı ya da sözleşmeye aynı ölçüde aykırı bulunması halinde sözleşmeden dönme hakkı kullanılabilir. Bunun yanında iş sahibi eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim isteme veya aşırı masraf gerektirmediği takdirde giderleri yükleniciye ait olmak üzere eserin ücretsiz onarılmasını isteme haklarına da sahiptir. Bu seçimlik hakların yanı sıra genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır. Ancak eser iş sahibinin taşınmazı üzerinde yapılmışsa ve sökülüp kaldırılması aşırı zarar doğuracaksa iş sahibi sözleşmeden dönme hakkını kullanamaz.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 475Kaynağı aç
MADDE 475- Eserdeki ayıp sebebiyle yüklenicinin sorumlu olduğu
hâllerde işsahibi, aşağıdaki seçimlik haklardan birini kullanabilir:
1. Eser işsahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule
zorlanamayacağı ölçüde ayıplı ya da sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı
olursa sözleşmeden dönme.
2. Eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim isteme.
3. Aşırı bir masrafı gerektirmediği takdirde, bütün masrafları
yükleniciye ait olmak üzere, eserin ücretsiz onarılmasını isteme.
İşsahibinin genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır.
Eser, işsahibinin taşınmazı üzerinde yapılmış olup, sökülüp kaldırılması
aşırı zarar doğuracaksa işsahibi, sözleşmeden dönme hakkını kullanamaz.
c. İşsahibinin
sorumluluğu

Ayıptan Sorumluluk ve Haksız Fiilde Zamanaşımı Süreleri

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 478 gereğince, yüklenicinin ayıplı eser meydana getirmesi sebebiyle açılacak davalar taşınmaz yapılarda teslim tarihinden itibaren beş yıllık zamanaşımına tabidir. Müteahhidin ağır kusurunun bulunduğu hallerde ise ayıplı eserin niteliğine bakılmaksızın yirmi yıllık zamanaşımı süresi uygulanır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 478Kaynağı aç
MADDE 478- Yüklenici ayıplı bir eser meydana getirmişse, bu
sebeple açılacak davalar, teslim tarihinden başlayarak, taşınmaz yapılar
dışındaki eserlerde iki yılın; taşınmaz yapılarda ise beş yılın ve yüklenicinin
ağır kusuru varsa, ayıplı eserin niteliğine bakılmaksızın yirmi yılın
geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
II. İşsahibinin borçları
1. Bedelin muacceliyeti

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2017/2786 Esas ve 2017/2016 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere haksız fiilden doğan tazminat istemlerinde Türk Borçlar Kanunu m. 72 uyarınca, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıllık ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yıllık zamanaşımı süresi mevcuttur. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın gerçekleşmesini değil; zararın varlığını, niteliğini, unsurlarını ve kapsamını öğrenmeyi ifade eder. Eylemin ceza kanunlarında daha uzun zamanaşımı öngörülen bir cezayı gerektirmesi halinde fail hakkında ceza davası açılmamış olsa dahi uzamış ceza zamanaşımı süresi uygulanır. Ortaya çıkan zararın değişme eğilimi gösterdiği gelişen durumlarda ise zamanaşımı bu gelişmenin sona erdiğinin öğrenilmesiyle işlemeye başlar.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2015/10172, K. 2015/16941Kaynağı aç
3. Hukuk Dairesi         2015/10172 E.  ,  2015/16941 K.
"İçtihat Metni"
Y A R G I T A Y İ L A M I
Asıl ve birleşen davada davacılar K.. S.. vd. ile asıl ve birleşen davada davalı ………… Elektrik Dağıtım A.Ş. aralarındaki tazminat davasına dair Van 1.Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 23.10.2014 günlü ve 2014/411 E.-2014/506 K.sayılı hükmün onanması hakkında dairece verilen 03.03.2015 günlü ve 2015/2598 E.-2015/3341 K.sayılı ilama karşı asıl ve birleşen davada davacılar vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir.
Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili R.. S..'in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazi içerisinde arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiğini ve elektrik akımına kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, tellerin mevzuata uygun yükseklikte olmadığından temasın gerçekleştiğini iddia ederek (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla) davacılardan R.. S.. için 5.000,00 TL, baba K.. S.. için 500,00 TL, anne G.. S.. için 500,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL maddi tazminat ile tedavi giderlerinin olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesini talep etmiş, 11.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile dava değerini 228.100,90 TL olarak ıslah etmiş, 27.02.2013 tarihli duruşmada ise protez taleplerinden vazgeçtiklerini beyan etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davaya konu olayın davacı Recep'in kusurdan kaynaklandığını, müvekkili kurumun doğrudan veya dolaylı hiçbir kusurunun bulunmadığını, zamanaşımı süresinin dolduğunu, müvekkili kurumda olaya ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; davanın kabulü ile 228.072,40 TL iş gücü kaybından doğan tazminat ile 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 228.100,90 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ilişkin verilen karar Dairemizin 08.04.2014 tarih, 2013/20238 E-2014/5605 K sayılı ilamı ile; ''Dava dosyasının Aktüerya uzmanı olan bilirkişiye gönderilip davacının iş görememezlik zararının hesaplanmasında, halen okuduğu 2 yıllık .. Ön Lisans Programından mezun olduktan sonra devlet memuru olarak
başlayacağı, kadro ve derece durumunu tespit edildikten sonra barem cetveli hazırlayarak askerde geçireceği yıllara ilişkin iş gücü kaybına dair gelir mahrumiyetinden çıkarılmak suretiyle hazırlanacak bilirkişi raporu doğrultusunda karar verilmesi gerekirken, (Yargıtay 4.H.D. 23.03.2010 gün ve 2250 E.-3266 K.), (Çelik A.Ç. Tazminat Davaları 2012/İst. Sh.214-215) yetersiz bilirkişi raporuna dayanak yapılarak verilen hüküm doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.'' gerekçesi ile bozulmuştur.
Mahkemece bozmaya uyma kararı verilmiş, Dairemizin bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında, asıl dava tarihi (26.06.2007)'nden sonra 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından, davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkin açılan davada verilen birleştirme kararı üzerine her iki dava dosyası birleştirilmiş ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; asıl dava yönünden, davanın kısmen kabulü ile; davacı R.. S.. için 102.185,76 TL iş güç kaybından doğan tazminat ile davacılar g. S. ve K.. S.. için 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 102.214,26 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalı TEDAŞ'tan tahsili ile davacılara verilmesine, davalı VEDAŞ'ın taraf olmaktan çıkarılmasına, mahkememiz dosyası ile birleşen Van 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/301 Esas sayılı dosyası yönünden; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, hükmün Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.–3341 K.sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.
Borçlar Yasası'nın 60/1.maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi, zarara uğrayanın, zarara ve faile ıttıla, başka bir ifadeyle zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Aynı Yasa'nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğmuş olması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Zarar veren hakkında uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için, eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup bu konuda ceza davasının açılmış olması zorunlu değildir.
Anılan bu düzenlemelere göre, bedensel zarara yol açan eylemin suç teşkil etmesi karşısında kural olarak uzamış (ceza zamanaşımının) uygulanması gerekmektedir. Ne var ki, somut olayda da olduğu gibi haksız fiil tarihine göre ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması halinde bile, gelişen durumun varlığı nedeniyle zararın tam anlamıyla öğrenildiğinden söz edilemez. Bu durumda, davacının zararı öğrenmesinin anlamı üzerinde durulmalıdır. Burada önemli olan husus, zarar görenin yasanın anlattığı anlamda zarar veren olayın sonuçlarını, gidişatını, kesinleşen durumunu değerlendirecek bilgiye sahip olmasıdır. Zarar tamamlanmadan zarar gören açısından zararın belirli olduğu kabul edilemez. Zararın tamamlanması ise, tüm sonuçlarıyla bilinmesi ile mümkündür. Eşyaya verilen zarar ile insana verilen zarar arasındaki temel fark da budur. Somut olayda, davacı tarafın zarara öğrenme tarihini, beden gücü kayıp oranının taraflar arasında tartışmalı olması ve davacı küçüğün kolunun kesilmesi ihtimali bulunması nedeniyle Adli Tıp Kurumundan rapor istenilmekle, bu kurumun raporunu öğrenme tarihi kabul etmek gerekir. Zira, davacı küçüğün kesin ve son
durumu bu raporla açıklığa kavuşmuştur. Buna göre, bu raporun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresini hesaplamak gerekir. Her ne kadar, davacı küçüğün maluliyet oranı ve son durumu 28/09/2011 tarihli rapor ile belirlenmiş ise de, bölgede yaşanan deprem felaketi nedeniyle ilgili rapor davacı dosyası içerisine 12/11/2012 tarihli havale ile girmiş ve davacı tarafa 27/02/2013 tarihli oturumda okunmuştur. Şu durumda, davacı tarafın gelişen durumun sonlandığını 27/02/2013 tarihinde öğrendiğini ve bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde (17/06/2013) maddi ve manevi zararlarının tazminini isteyebileceği açıktır.
Dava konusu uyuşmazlık, gelişen durumun varlığı halinde, önceki davada manevi tazminat istemeyen zarar görenin, gelişen durumun sona ermesinden itibaren tüm manevi zararını öğrenmeden itibaren bir yıllık sürede isteyip isteyemeceği noktasındadır. Borçlar Yasası'nda haksız fiiller için öngörülen zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat istemleri için farklı belirlenmediğinden zamanaşımına ilişkin hükümler hem maddi, hem manevi tazminat için geçerlidir. Ayrıca gelişen durumda maddi tazminatın, gelişen durumun sona erdiği tarihten itibaren istenip, manevi tazminatın istenemeyeceğine dair yasal bir düzenleme de mevcut değildir.
Eldeki davada, davacı taraf, ilk davada maddi tazminatın hüküm altına almasını istemişse de, manevi tazminat istemini ilk davada istememiş, manevi tazminatı bölmek yerine zararının belirli olduğu ve tamamını öğrendiği, Adli Tıp Kurumu raporunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık yasal sürede ve birleşen dava ile istemiştir. Bu nedenle, davacı küçüğün gelişen zararını, bu gelişmenin son bulduğu tarihte öğrenmiş olacağı gözetilerek, maluliyet oranının son ve kesin olarak belirlendiği raporun öğrenilme tarihinden itibaren bir yıl içinde açılan manevi tazminat davasına yönelik zamanaşımı def'inin reddine karar verilerek işin esasının incelenmesi gerekirken, birleşen davanın zamanaşımından reddi doğru değildir.
Ne var ki, mahkeme kararının açıklanan bu gerekçelerle bozulması gerekirken, zuhulen onandığı anlaşılmakla, davacılar vekilinin bu yöne ilişkin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin, 03.03.2015 tarih 2015/2598 E–2015/3341 K.sayılı Onama kararının kaldırılarak mahkeme kararının BOZULMASINA ve peşin alınan karar düzeltme harcının istek halinde karar düzeltme isteyene iadesine, 28.10.2015 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
Davacı vekili, müvekkili R.. S..'in 22.11.2003 tarihinde arkadaşları ile oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiği ve elektrik akımına kapılarak sağ kolu ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini beyanla maddi tazminat talebinde bulunmuş, toplam 228.100 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline dair verilen karar Dairemizce “yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm kurulmuş olması” nedeniyle bozulmuş ve mahkemece bozma kararına uyma kararı verilmiş, bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemli dava açılmış ve her iki dava dosyası birleştirilmiştir. Asıl dava yönünden davanın kısmen kabulü ile toplam 102.214 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalı Tedaş'tan tahsili ile davacılara verilmesine, birleşen Van 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin manevi tazminat istemli 2013/301 E. sayılı dosyası yönünden davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.-3341 K. sayılı ilamı ile onanmış davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.
Haksız eylemden doğan maddi ve manevi tazminat davalarında tazminat talebi, zarar görenin zararı ve tazminat sorumlusunu öğrendiği tarihten başlayarak 1 yıl geçmesiyle zamanaşımına uğrar. (BK. 60/1 – TBK 72/1 md.) Borçlar Kanunu'nun md. 128 'e göre zamanaşımı başlangıcı genel olarak alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. Zamanaşımının oluşması için zararın ve tazminat sorumlusunun birlikte öğrenilmesi gerekir. Biri eksikse süre başlamaz. Genel ilke ve yerleşmiş Yargıtay uygulamaları bu yöndedir. Zarar ve tazminat yükümlüsünün öğrenilmesiyle başlayan süre belirsiz bir zamanaşımı süresi ile korunamaz. BK.md. 60'da yer verilen ikinci süre on yıllık süredir. Mutlak en uzun süredir. Bu süre aşıldıktan sonra açılan davalar zamanaşımı def'i ile karşılaştığında red olunur. Somut olayda, Adli Tıp Kurumu'nun 28.09.2011 günlü raporunda davacının meslekte kazanma gücünden yaşına göre % 44 oranında kaybetmiş sayılacağı belirlenmiş ve dairemizce zararın öğrenme tarihi olarak bu tarihin esas alınması gerektiğinden bahisle onama kararı kaldırılarak manevi tazminat yönünden bozma kararı verilmiştir.
Manevi tazminat manevi zararın giderim biçimidir. Herkese karşı korunan kişilik hakkının kapsamına giren değerlerden birinin ihmali halinde doğan mutlak bir haktır. Zarar görenin kişilik değerlerinde iradesi dışında meydana gelen bir eksilmedir. Tazminat bu eksilmeyi giderir. O halde, tazminatın hareket noktası “manevi zarar ve gerçekleşmesi koşuludur. Bu nedenledir ki manevi tazminat bedelini ruhi ızdıraplar için verilen taviz olarak değerlendiren yazarlarda vardır.
Hukuka aykırı bir eylem yüzünden çekilen elem ve üzüntüler o tarihte duyulan ve duyulması gereken bir haldir.
Anayasamız 5, 12, 17, 20 ve 26.maddelerinde kişilik değerlerinin önemini esas alarak bunları ihlal edenlere karşı kişinin korunmasını garanti altına almıştır. Kanun koyucu manevi tazminat davası açılacak halleri TMK 24, 25, TMK 121, 174/2. maddelerinde ayrı ayrı düzenlenmiştir. BK 47.maddesi ise, özel nitelikte bir hüküm olup, fiziki (maddi) kişilik değerlerinin, yani yaşama hakkı ile vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan hallerde manevi zararların tazminini düzenlemiştir. Zarar görene tanınmış olan manevi tazminat hakkı kişinin sosyal, fiziksel ve duygusal kişilik değerlerinin saldırıya uğraması durumunda öngörülen bir tazminat türüdür. Amacı ise kişinin, hukuka aykırı olan eylemden dolayı bozulan manevi dengesinin eski haline dünüşmesi, kişinin duygusal olarak tatmin edilmesi, zarar verene bir daha eylemde bulunmaktan alıkoyması gibi olguları karşıladığı bir gerçektir. Manevi tazminat, kişinin çekmiş olduğu fiziksel ve manevi acıları dindirmeyi, hafifletmeyi amaçlar. Bu tazminat bizzat yaşanan acı ve elemin karşılığıdır. Bu tazminat türü, kişinin haksız eylem sonucu duyduğu acı ve elemin giderilmesini amaçladığı için, zarar gören kişi, öngördüğü miktarı belirleyerek istemde bulunabilir. Maddi zararda olduğu gibi manevi tazminatta kesin bir hesabın yapılması olanaksızdır. Bunun için, miktarı, somut olayın özelliği, tarafların sosyal ve ekonomik durumları dikkate alınarak MK'nın 4.maddesi uyarınca hakim tarafından takdir ve tayin edilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını belirlemede geniş bir yetkiye sahiptir. Zarar gören, uğradığı haksız eylemden kaynaklanan maddi tazminatının miktarını tayin edip, talep edebilir. Hatta zarar gören, maddi zararını kısmi dava olarak bir defada değil, zamanaşımı süresi içinde, birden fazla talepler halinde isteyebilir. Oysa manevi zarar, haksız eylemin sonucunda, uğranılan kişilik değerlerindeki azalmanın karşılığı olduğu ve zarar gören tarafından da takdir ve tayin edilebilir bulunduğu için birden fazla bölümler halinde istenemez. Bu tazminat bizzat yaşanan acı ve elemin karşılığı olduğu için, haksız eylemin meydana geldiği anda gerçekleşir. Acı ve elemin bölünerek bir kısmın açılacak kısmı dava ile kalanın açılacak başka bir davada talep edilmesi veya olayda olduğu gibi 22.11.2003 tarihinde gerçekleşen olay nedeniyle 17.06.2013 tarihinde manevi tazminat istemi ile dava açılmış olması manevi tazminatın özüne ve istemine aykırı düşer.
Maddi tazminat için zamanaşımı başlangıcının manevi tazminat isteminde esas alınması şeklinde sayın çoğunluğun görüşüne katılmadığımızdan manevi tazminat talebinin reddi yönündeki mahkeme kararının Onanması görüşü ile Sayın çoğunluğun görüşüne muhalefetimizdir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2786, K. 2017/2016Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/2786 E.  ,  2017/2016 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasında birleştirilerek görülen “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen 23.10.2014 gün ve 2014/411 E., 2014/506 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine karar önce onamış, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 28.10.2015 gün ve 2015/10172 E., 2015/16941 K. sayılı ilamı ile:
"…Davacı vekili dilekçesi ile; müvekkili …'in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazi içerisinde arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafede olan elektrik tellerine temas ettiğini ve elektrik akımına kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını ve sakat kaldığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, tellerin mevzuata uygun yükseklikte olmadığından temasın gerçekleştiğini iddia ederek (fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla) davacılardan … için 5.000,00 TL, baba … için 500,00 TL, anne … için 500,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL maddi tazminat ile tedavi giderlerinin olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesini talep etmiş, 11.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile dava değerini 228.100,90 TL olarak ıslah etmiş, 27.02.2013 tarihli duruşmada ise protez taleplerinden vazgeçtiklerini beyan etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davaya konu olayın davacı …'in kusurdan kaynaklandığını, müvekkili kurumun doğrudan veya dolaylı hiçbir kusurunun bulunmadığını, zamanaşımı süresinin dolduğunu, müvekkili kurumda olaya ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; davanın kabulü ile 228.072,40 TL iş gücü kaybından doğan tazminat ile 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 228.100,90 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ilişkin verilen karar Dairemizin 08.04.2014 tarih, 2013/20238 E-2014/5605 K sayılı ilamı ile; ''Dava dosyasının Aktüerya uzmanı olan bilirkişiye gönderilip davacının iş göremezlik zararının hesaplanmasında, halen okuduğu 2 yıllık İlahiyat Ön Lisans Programından mezun olduktan sonra devlet memuru olarak başlayacağı, kadro ve derece durumunu tespit edildikten sonra barem cetveli hazırlayarak askerde geçireceği yıllara ilişkin iş gücü kaybına dair gelir mahrumiyetinden çıkarılmak suretiyle hazırlanacak bilirkişi raporu doğrultusunda karar verilmesi gerekirken, (Yargıtay 4.H.D. 23.03.2010 gün ve 2250 E.-3266 K.), (Çelik A.Ç. Tazminat Davaları 2012/İst. Sh.214-215) yetersiz bilirkişi raporuna dayanak yapılarak verilen hüküm doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.'' gerekçesi ile bozulmuştur.
Mahkemece bozmaya uyma kararı verilmiş, Dairemizin bozma ilamından sonra yeniden yapılan yargılama sırasında, asıl dava tarihi (26.06.2007)'nden sonra 17.06.2013 tarihinde asıl dava davacıları tarafından, davaya konu olay nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkin açılan davada verilen birleştirme kararı üzerine her iki dava dosyası birleştirilmiş ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; asıl dava yönünden, davanın kısmen kabulü ile; davacı … için 102.185,76 TL iş güç kaybından doğan tazminat ile davacılar Gülizar Sevinç ve … için 28,50 TL tedavi gideri olmak üzere toplam 102.214,26 TL tazminatın olay tarihi olan 22.11.2003 tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalı TEDAŞ'tan tahsili ile davacılara verilmesine, davalı VEDAŞ'ın taraf olmaktan çıkarılmasına, mahkememiz dosyası ile birleşen Van 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/301 Esas sayılı dosyası yönünden; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, hükmün Dairemizin 03.03.2015 tarih, 2015/2598 E.–3341 K.sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiş, bunun üzerine davacılar vekili tarafından birleşen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karşı karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.
Borçlar Yasası'nın 60/1.maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresi, zarara uğrayanın, zarara ve faile ıttıla, başka bir ifadeyle zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Aynı Yasa'nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğmuş olması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Zarar veren hakkında uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için, eylemin suç niteliğinde olması yeterli olup bu konuda ceza davasının açılmış olması zorunlu değildir.
Anılan bu düzenlemelere göre, bedensel zarara yol açan eylemin suç teşkil etmesi karşısında kural olarak uzamış (ceza zamanaşımının) uygulanması gerekmektedir. Ne var ki, somut olayda da olduğu gibi haksız fiil tarihine göre ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması halinde bile, gelişen durumun varlığı nedeniyle zararın tam anlamıyla öğrenildiğinden söz edilemez. Bu durumda, davacının zararı öğrenmesinin anlamı üzerinde durulmalıdır. Burada önemli olan husus, zarar görenin yasanın anlattığı anlamda zarar veren olayın sonuçlarını, gidişatını, kesinleşen durumunu değerlendirecek bilgiye sahip olmasıdır. Zarar tamamlanmadan zarar gören açısından zararın belirli olduğu kabul edilemez. Zararın tamamlanması ise, tüm sonuçlarıyla bilinmesi ile mümkündür. Eşyaya verilen zarar ile insana verilen zarar arasındaki temel fark da budur. Somut olayda, davacı tarafın zarara öğrenme tarihini, beden gücü kayıp oranının taraflar arasında tartışmalı olması ve davacı küçüğün kolunun kesilmesi ihtimali bulunması nedeniyle Adli Tıp Kurumundan rapor istenilmekle, bu kurumun raporunu öğrenme tarihi kabul etmek gerekir. Zira, davacı küçüğün kesin ve son durumu bu raporla açıklığa kavuşmuştur. Buna göre, bu raporun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresini hesaplamak gerekir. Her ne kadar, davacı küçüğün maluliyet oranı ve son durumu 28/09/2011 tarihli rapor ile belirlenmiş ise de, bölgede yaşanan deprem felaketi nedeniyle ilgili rapor davacı dosyası içerisine 12/11/2012 tarihli havale ile girmiş ve davacı tarafa 27/02/2013 tarihli oturumda okunmuştur. Şu durumda, davacı tarafın gelişen durumun sonlandığını 27/02/2013 tarihinde öğrendiğini ve bu tarihten itibaren bir yıl içerisinde (17/06/2013) maddi ve manevi zararlarının tazminini isteyebileceği açıktır.
Dava konusu uyuşmazlık, gelişen durumun varlığı halinde, önceki davada manevi tazminat istemeyen zarar görenin, gelişen durumun sona ermesinden itibaren tüm manevi zararını öğrenmeden itibaren bir yıllık sürede isteyip isteyemeyeceği noktasındadır. Borçlar Yasası'nda haksız fiiller için öngörülen zamanaşımı süresi maddi ve manevi tazminat istemleri için farklı belirlenmediğinden zamanaşımına ilişkin hükümler hem maddi, hem manevi tazminat için geçerlidir. Ayrıca gelişen durumda maddi tazminatın, gelişen durumun sona erdiği tarihten itibaren istenip, manevi tazminatın istenemeyeceğine dair yasal bir düzenleme de mevcut değildir.
Eldeki davada, davacı taraf, ilk davada maddi tazminatın hüküm altına almasını istemişse de, manevi tazminat istemini ilk davada istememiş, manevi tazminatı bölmek yerine zararının belirli olduğu ve tamamını öğrendiği, Adli Tıp Kurumu raporunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık yasal sürede ve birleşen dava ile istemiştir. Bu nedenle, davacı küçüğün gelişen zararını, bu gelişmenin son bulduğu tarihte öğrenmiş olacağı gözetilerek, maluliyet oranının son ve kesin olarak belirlendiği raporun öğrenilme tarihinden itibaren bir yıl içinde açılan manevi tazminat davasına yönelik zamanaşımı def'inin reddine karar verilerek işin esasının incelenmesi gerekirken, birleşen davanın zamanaşımından reddi doğru değildir…"
gerekçesiyle birleşen davaya ilişkin istem bakımından oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, bedensel bütünlüğün zarara uğraması nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, müvekkilleri … ile …'ın oğlu olan …'in 22.11.2003 tarihinde kendilerine ait arazide arkadaşlarıyla oyun oynarken yere çok yakın mesafedeki elektrik tellerine teması sonucunda akıma kapılarak sağ kolundan ve ayağından ağır şekilde yaralandığını, kolunu kullanabilmesi için protez takılması gerektiğini, tedavisinin halen devam ettiğini, kolunun kesilmesi ihtimalinin bulunduğunu, bu nedenle tam zararın henüz ortaya çıkmadığını, elektrik tellerinin mevzuata uygun yükseklikte yapılmadığını, çevrede ölüm tehlikesini gösterir herhangi bir levhanın da bulunmadığını, olayın meydana gelmesinde davalı tarafın ağır kusurunun bulunduğunu ileri sürerek asıl davada maddi tazminat isteminde bulunmuş, bu davanın yargılaması sırasında 17.06.2013 tarihinde açtığı davada ise müvekkili Recep'in tedavisi devam ettiğinden maluliyetinin ve bunun yaratacağı manevi etkilerin tam olarak bilinmediğini, maluliyet oranının asıl dava dosyasında mahkemece Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesinden alınan rapor ile kesin bir şekilde öğrenildiğini belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuş, açılan bu dava asıl dava dosyası ile birleştirilmiştir.
Davalı vekili, olay tarihi ile dava tarihi arasında zamanaşımı süresinin dolduğunu, davanın haksız olduğu gibi talep edilen manevi tazminat miktarlarının da fahiş olduğunu belirterek, birleştirilen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, maddi tazminat istemli asıl dava kısmen kabul edilmiş, manevi tazminat istemli davanın ise olayın taksirle yaralama suçunu oluşturduğu, bu durumda uygulanacak olan ceza zamanaşımı süresinin beş yıl olduğu, davacılar tarafından maddi tazminat davasının 26.06.2007 tarihinde açıldığı, en geç bu tarihe göre hesaplandığında beş yıllık zamanaşımı süresinin birleşen davanın açıldığı 17.06.2013 tarihinde dolduğu gerekçesiyle manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.
Karar taraf vekillerince temyiz edilmiş, Özel Dairece önce onanmış ise de davacılar vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine, manevi tazminat istemine ilişkin karar düzeltme talebi kabul edilerek, yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçe ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş, direnme kararı davacılar vekilince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, manevi tazminat istemi ile açılan ikinci davanın zamanaşımı süresi içerisinde açılıp açılmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için uygulanacak zamanaşımı süresinin ve bu sürenin hangi tarihte başlayacağının tespiti gerektiği kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere, hukuk düzenince korunan kişisel değerlerin tamamı kişilik hakkının konusunu oluşturur. Kişisel değerler, insanın insan oluşu nedeniyle sahip olduğu vücut, sağlık, yaşam gibi bedensel bütünlüğe bağlı değerler ile ruhsal bütünlük, faaliyet özgürlüğü gibi ruhsal değerleri kapsar.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 56. maddesinde bedensel zararlardan doğan manevi tazminat düzenlenmiş ve bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, hâkimin olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebileceği, ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde ise zarar görenin veya ölenin yakınlarının da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesini talep edebileceği hüküm altına alınmıştır.
Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 47. maddesinde ise hâkimin, bir kimsenin hukuka aykırı olarak cismani zarara uğraması veya ölmesi durumunda, zarar görene yahut kişi öldüğü takdirde ölenin ailesine manevi zarar adıyla "adalete muvafık tazminat" verilmesine karar verilebileceği belirtilmiştir.
Maddi ve manevi tazminat istemlerinin bağlı olduğu zamanaşımı süreleri ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 72. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60.) maddesinde özel olarak düzenlenmiştir.
Tazminat ilişkisinden doğan talepler de hukuki nitelikleri itibariyle bir alacak hakkı olmakla birlikte, kanun koyucu bunları tabi oldukları zamanaşımı süresi yönünden, alacak haklarına ilişkin zamanaşımı süresini düzenleyen TBK'nın 146 ve devamı hükümlerinden ayırmıştır. Ancak, bu ayırma yalnız süreler ve bunların başlangıç anı yönünden olup, zamanaşımının durması, kesilmesi gibi konularda genel hükümler uygulanır (Eren, F.; Borçlar Hukuk Genel Hükümler, Ankara 2017, s.852).
TBK'nın 72/1. maddesinde "Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her halde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Ancak, tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır." denilerek mülga 818 sayılı BK'nın 60. maddesinde olduğu gibi üç türlü zamanaşımı süresi öngörülmüştür.
Görüleceği üzere, kanunda düzenlenen bu üç çeşit zamanaşımı süresi, sübjektif/nispi nitelikteki iki yıllık "kısa zamanaşımı süresi", objektif /mutlak nitelikteki on yıllık "uzun zamanaşımı süresi" ile olağanüstü nitelikteki "ceza zamanaşımı süresi"dir. Mülga BK'da zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren bir yıl olarak düzenlenen kısa süreli zamanaşımı, yeni TBK'da iki yıl olarak hüküm altına alınmıştır.
Haksız eylemden kaynaklanan tazminat davalarında, özel kanunlarda başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça uygulanacak olan zamanaşımı süreleri bu süreler olup, bunlar hem maddi hem de manevi tazminat istemi ile açılan davalar hakkında uygulanır.
TBK'nın 72/1. (BK'nın 60/1.) maddesi, özellikle zamanaşımının başlangıç anını belirleyen bir düzenlemedir. Bu düzenlemeye göre tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren iki yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Burada, uygulamada "kısa süreli zamanaşımı" olarak adlandırılan süre söz konusu olup, sürenin başlangıcı sübjektif bir koşula bağlanmıştır. Çünkü, sürenin başlaması zarar görenin zararı ve tazminat sorumlusu kişiyi öğrenmesi gibi sübjektif bir koşulun gerçekleşmesi ile mümkündür.
Mutlak nitelikteki "uzun süreli zamanaşımı"nın başlangıç tarihi ise zarar verici eylemin gerçekleştiği tarihtir. Buna göre, tazminat istemi her halde eylemin gerçekleştiği tarihten itibaren on yılın geçmesi ile zamanaşımına uğrar. Burada on yıllık sürenin başlangıç anı, zarar verici eylemin gerçekleştiği tarih gibi objektif bir koşula bağlanmıştır. Bu noktada kısa zamanaşımı süresi ile uzun/mutlak zamanaşımı süresi arasındaki ilişkiye de değinmek gerekir. Olağan zamanaşımı süresi iki yıllık olan kısa zamanaşımı süresidir. Diğer bir anlatımla iki yıllık zamanaşımı süresi on yıllık süre ile sınırlıdır. Zarar ve zararın sorumlusu olan kişi öğrenildiği takdirde davanın kısa zamanaşımı süresi içerisinde açılması gerekir. Zarar veren eylemin işlenmesinden itibaren on yıl geçtikten sonra zarar ve zararı veren kişi öğrenilmiş olsa bile tazminat istemi, zamanaşımı def'î ile karşılaştığında reddedilir.
TBK'nın 72/1. (BK'nın 60/2.) maddesinde düzenlenen üçüncü süre ise "ceza zamanaşımı süresi"dir. Zarara neden olan eylem, aynı zamanda ceza kanunları uyarınca suç teşkil eden bir eylem oluşturuyor ve bu eylem için ceza kanunlarının öngördüğü zamanaşımı süresi daha uzun bir süre ise bu takdirde uygulanacak olan zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu ceza zamanaşımı süresidir. Ceza zamanaşımı süresinin başlangıç anı da zarar verici eylemin gerçekleştiği tarihtir.
Somut olaya gelindiğinde, zarar verici eylem 22.11.2003 tarihinde gerçekleşmiş, manevi tazminat istemine konu birleşen dava ise ceza zamanaşımı süresi içerisinde olmamakla birlikte, mutlak zamanaşımı süresi olan on yıllık süre dolmadan 17.06.2013 tarihinde açılmıştır.
Ne var ki, bazı durumlarda zarar verici eylemin gerçekleştiği tarihe göre ceza zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile davacının zararını tam anlamıyla öğrenememesi söz konusu olabilir. Uyuşmazlığın üzerinde toplandığı bu yön nedeniyle zararı öğrenme ile amaçlanan şeyin ne olduğu ve buna göre zamanaşımı süresinin hangi tarihte başlayacağı hususlarının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Az yukarıda değinildiği gibi kısa süreli zamanaşımının başlaması için zarar görenin zarar ile birlikte zararın sorumlusunu da öğrenmesi gerekir. Zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması, bu iki koşulun da gerçekleşmesine bağlıdır. Bu koşullardan birinin gerçekleşmemesi hâlinde zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. Zarar ve tazminat sorumlusundan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı süresi son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar.
Uyuşmazlıkta önem taşıyan, davacıların zararın varlığını öğrenmeleri koşuludur.
Belirtilmek gerekir ki, kısa süreli zamanaşımının işlemeye başlaması için zarar görenin, zarar veren eylem veya olayı değil, zararı öğrenmesi gerekir.
Zarar, zarar verici fiil veya olayın zarar görenin hukuki varlık ve değerleri üzerindeki olumsuz etki ve sonuçlardır. Zararın öğrenilmesinden amaç, zarar verici olayı değil, zararın varlık ve niteliğini, unsurlarını, kapsamını öğrenmektir (Eren, F.; s 852-853). Zararın varlığı ve bütün unsurları öğrenilmeden, zarar görenin dava yoluyla talep edeceği tazminat hakkında yeterli bir değerlendirme yapamayacağı açıktır. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın, onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde, doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır.
Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır.
Buna karşılık, ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır.
Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.11.2002 gün ve 2002/4-882 E., 2002/874 K.; 01.03.2017 gün ve 2014/21-2372 E., 2017/379 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar kabul edilmiştir.
Önemle belirtilmelidir ki, burada sözü edilen “gelişen durum” kavramı, uygulamada çoğu kez yanlış anlaşıldığı şekilde zararın kapsamının zarar görence tam olarak öğrenilmesinin herhangi bir nedenle geciktiği (örneğin buna ilişkin bilirkişi raporunun geç alındığı) durumlara ilişkin olan, böylesi bir durumu ifade eden bir kavram değildir. Eş söyleyişle gelişen durum kavramı, salt zarar doğuran işlem ya da eylemin sonuçlarının gelişmesini ve bu nedenle zarar görenin bu konularda bilgi sahibi olabilmesinin zorunlu olarak bu gelişmenin tamamlanacağı ana kadar gecikmesini ifade eder.
Özellikle somut olayda olduğu gibi bedensel bütünlüğün zarar gördüğü ve tedavinin uzunca bir süreye yayıldığı durumlarda, oluşan zararın miktarı tıbbi bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşmaktadır. Yukarıda anlatılan şekilde gelişen durumun bulunduğu, zararın niteliği ve kapsamının bu nedenle sonradan öğrenildiği hallerde zamanaşımının zararın kesin miktarının öğrenildiği tarihten başlayacağı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bir çok kararında (21.03.2001 gün ve 2001/4-258 E., 2001/276 K.; 05.06.2002 gün ve 2002/4-470 E., 2002/477 K.; 15.05.2015 gün ve 2013/21-2035 E., 2015/1345 K. ve 01.03.2017 gün ve 2014/21-2372 E., 2017/379 K.) belirtilmiştir.
Kaldı ki, henüz tedavinin tamamlanmadığı, zararın kapsam ve miktarı konusunda belirsizliğin devam ettiği bir aşamada, zarar göreni süre aşımı kaygısıyla dava açmaya zorlamak hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkına da zarar verecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, şahsi yaralanmayla ilgili tazminat davalarında dava açma hakkının, tarafların uğradığı zararı gerçekte değerlendirebildiğinde kullanılması gerektiğine (Eşim/Türkiye, Başvuru Numarası: 59601/09, Karar Tarihi:17.09.2013) hükmetmiştir.
Anayasa Mahkemesi de, itfaiye eri olarak çalışan ve yangına müdahale sırasında yaralanan bir başvurucunun, sağlık durumunda meydana gelen değişikliklerin ve buna ilişkin sağlık raporlarının dava açma süresine etkisi hakkında bir gerekçeye yer verilmeksizin, salt zararı doğuran eylemin meydana geldiği tarih baz alınarak açılan davada süre aşımı bulunduğu şeklinde yapılan değerlendirmenin, mahkemeye erişim hakkına yönelik katı bir yorum olduğu sonucuna vararak, başvurucunun mahkemeye erişim ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine (H.K. Başvurusu, Başvuru Numarası: 2013/7400, Karar Tarihi: 05.11.2015) karar vermiştir.
Bu açıklamalar doğrultusunda somut olaya dönüldüğünde; 1990 doğumlu olan …'in 22.11.2003 tarihinde meydana gelen olayda elektrik akımına kapıldığı; sağ kolu, sağ eli ve sağ bacağında ağır yanıkların oluştuğu, olay günü Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Bölümünde tedavi altına alındığı, tedavisinin önce burada sonrasında ise Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisinde uzun bir süre devam ettiği, bu süreçte altı kez ameliyat edildiği, önceleri sağ elinin kesilmesi ihtimali varken yapılan tedavilerle kurtarıldığı, Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisindeki tedavisinin 30.10.2009 tarihinde sona erdiği, ayrıca 26.03.2010 tarihinde nörolojik, 31.01.2011 tarihinde de ürolojik muayenesinin yapılarak gerekli raporların düzenlendiği, klinik tedavisi bittikten sonra Adli Tıp Kurumu Van Şube Müdürlüğünden alınan 12.04.2010 tarihli raporda daimi malûliyet oranın % 44.0 olarak belirlendiği, ancak taraflarca bu rapora itiraz edildiği, bunun üzerine davacı İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu'na sevk edilerek burada 14.01.2011 tarihinde muayene edildiği, 28.09.2011 tarihli raporda da olay tarihinden başlamak üzere davacının sağlık durumundaki tüm bu evreler ve gelişen durumu ayrıntılı olarak irdelenerek malûliyet oranının kesin bir şekilde % 44.0 olarak belirlendiği anlaşılmaktadır. Anılan rapor yerel mahkemeye 12.11.2012 tarihinde ulaşmış olup, davacıların da beden gücündeki kaybın oranını, diğer bir anlatımla zararın kapsamını bu tarihten sonra öğrendikleri sabittir.
Diğer taraftan Özel Daire bozma kararında, uyuşmazlık konusu manevi tazminat davasının, Adli Tıp Kurumu raporunun öğrenildiği tarihten itibaren 818 sayılı BK'nın 60/1. maddesindeki bir yıllık süre içerisinde açıldığından bahisle zamanaşımı itirazının reddi gerektiği belirtilmiş ise de, yargılamanın devamı sırasında 01.07. 2012 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girmiş ve zamanaşımı süresi 72/1. maddesinde iki yıl olarak düzenlenmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 5/1 maddesinde de yeni TBK'nın yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü ve zamanaşımı sürelerinin eski kanun hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir. Eldeki davada ise gelişen durumun varlığı nedeniyle bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi, bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle işlemeye başlayacağından, zamanaşımı süresinin, önceki Borçlar Kanunu döneminde işlemeye başlamadığının kabulü gerekmektedir. Dolayısıyla yeni Kanun döneminde işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de önceki BK'nın 60/1. maddesindeki bir yıllık süre değil, yeni TBK'nın 72/1. maddesindeki iki yıllık süre olduğu kabul edilmelidir.
O hâlde, davacıların yaralanmadan kaynaklanan zararın nihai sonucunu Adli Tıp Kurumu raporu ile öğrendikleri, manevi tazminat istemine ilişkin davanın da öğrenme tarihinden itibaren iki yıllık süre içerisinde açıldığı gözetilerek, zamanaşımı itirazının reddi ile davanın esasının incelenmesi gerekir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, uyuşmazlığın "zamanaşımının başlangıcı" ve "gelişen durum" kavramlarına ilişkin olduğu, hukuki güvenlik açısından davaların süresinde açılması gerektiği, zamanaşımı süresinin başlaması için zarar görenin zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmesi şart ise de, zarardan haberdar olma kavramının, zararın mevcudiyeti ile uğranılan zararın esaslı unsurlarının bilinmesiyle gerçekleşeceği, somut olayda tedavi süreci devam etse bile malûliyet oranının değişmediği, bu nedenle gelişen durumun bulunmadığı, manevi tazminatın takdire dayalı bir tazminat türü olduğu, olayın yaşandığı ilk andan itibaren yaralanmanın boyutu ve vahametinin davacılar tarafından bilindiği gözetildiğinde manevi tazminat isteminin bu andan itibaren mahkeme huzurunda ileri sürülmesine engel bir durumun bulunmadığı, buna karşın davanın yasal zamanaşımı süresi içerisinde açılmadığı, süresinden sonra açılan davanın da zamanaşımı itirazı ile karşılaştığı, bu durumda mahkemece verilen kararın doğru olduğu ve onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıdaki gerekçelerle kurul çoğunluğunca kabul edilmemiştir.
Hâl böyle olunca, yerel mahkemece Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda ilave olarak belirtilen nedenlerle bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen ilave nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca tebliğden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 20.12.2017 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

Yıkılan Binalarda İmar ve Denetim Yetkililerinin Cezai Sorumluluğu

Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2020/10626 Esas ve 2022/10721 Karar sayılı ilamı doğrultusunda, bir binaya fenni mesul imzası tamamlatılmadan yapı ruhsatı verilmesi, donatı detaylarında ve malzeme kalitesinde teknik eksikliklerin yer alması sonucu binanın sarsıntıda yıkılarak ölüme sebebiyet vermesi halinde, dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal eden teknik uygulama yetkilileri ile imar yetkililerinin eylemleri bilinçli taksirle öldürme suçunu oluşturur.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2020/10626, K. 2022/10721Kaynağı aç
12. Ceza Dairesi         2020/10626 E.  ,  2022/10721 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi
Suç : Taksirle öldürme
Taksirle öldürme suçundan sanıkların beraatine ilişkin hükümler, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
23.10.2011 tarihinde yerel saatle 13:41 sıralarında, merkez üssü … ili, … ilçesinde meydana gelen ve merkez üssü … köyü civarı, değeri değişik kuruluşlara göre 7,1 ile 7,3 arasında değişen, odak derinliği 19,02 km olan depremin meydana gelmesi üzerine, … Mah. 2011 ada 23 parsel ve 212 ada 46 parselde bulunan … Apartmanının yıkılması ve çökmesi sonucu dokuz kişinin öldüğü, yapılan ölü muayene işlemi sonucu ölenlerin göçüğe (depreme) bağlı olarak hayatlarını kaybettiklerinin tespit edildiği olayda;
… Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanlığına bağlı İnşaat Mühendisliği Bölümü tarafından Nisan 2012 tarihinde hazırlanan bilirkişi raporuna göre; binanın elektrik, mimari ve statik projesinin olduğu, ancak statik projeye ait hesap çıktısının bulunmadığı, … Apartmanına ait mimari ve statik projelerde herhangi bir malzeme özelliğine rastlanmadığı, apartmanın yapım yılına göre 1975-Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik kapsamına girdiği, parça beton numuneler içerisinde, boyut itibariyle standart dışı agregalar olduğunun tespit edildiği, karot numuneleri üzerinde gerçekleştirilen merkezi basınç deneyleri sonucunda, betonunun ortalama basınç dayanımının 14.88N/mm2 olarak elde edildiği, elde edilen bu değerin 1975 yılında yayımlanan ve … Apartmanının analizlerinde dikkate alınan, Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelikte belirtilen minimum beton sınıfı olan B160'ı sağladığı, ancak karot sayısı ve yapı enkazı resimleri dikkate alındığında, hesaplanan bu ortalama değerin tüm yapıya ait betonu yansıtma olasılığının düşük olduğunun, proje verilerine göre yapılan analizler sonucunda tekil temellerin, zemin emniyet gerilmesi, donatı ve kesit alanı açısından %90.5'inin, zemin kat kolonlarının kesit, pursantaj oranı ve donatı alanı açısından %62'sinin, zemin kat kirişlerinin kesit ve donatı alanı açısından ise %3'ünün yetersiz olduğunun, statik projelerde herhangi bir kolon düşey açılımı ve kolon-kiriş bağlatı detayının bulunmadığının, sonuç olarak dosyadaki belgelerden bina taşıyıcı elemanlarının uygulamadaki donatı detaylandırmasının yetersiz olduğunun belirlendiği,
… Apartmanına ilişkin ön inceleme sırasında alınan bilirkişi raporuna göre, yapı ruhsat aşamasında fenni mesul tarafından verilmesi zorunlu olan belgelerin bulunmadığı, sadece 10/10/1994 tarihli noter tasdikli taahhütname olduğunun bu nedenle ilgili belgelerin temininden sonra ruhsat verilebileceğinin yazılı olduğu, Belediye tarafından yazılan 10.10.2012 tarihli yazıda, apartmana ait 14.10.1994 tarih ve 330/A numaralı yapı ruhsatının bulunduğu, ruhsat alınan sürede inşaatın bitirildiği, 20.06.1995 tarih ve 252 numaralı tadilat ruhsatı ile de kat ilavesi yapıldığı ancak söz konusu yapıya ait yapı kullanma izin belgesinin bulunmadığının belirtildiği, yapı ruhsatının … tarafından düzenlendiği, kontrol işlemlerini …' ın yaptığı, …'ın ise yapı ruhsatını onaylayan İmar Müdürü olduğu,
Dosya kapsamında mevcut bilirkişi raporları, yapılan inceleme, değerlendirme ve deliller neticesinde; 1. derece deprem bölgesinde yer alan … Apartmanının taşıyıcı elemanların donatı detaylandırmasında yetersizlikler olduğu, binada projelendirme, yapım ve … bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelik ve İmar Kanunu esaslarına yeterince uyulmadığının belirlendiği,
… Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğünün soruşturma aşamasında sanıklar …, … ve … hakkında yaptığı ön inceleme sonucunda aldığı 09.11.2012 tarih ve 2012/62 sayılı kararında, "…İmar Kanunu ve Yönetmelikleri gereğince bir binanın yapım aşamalarına başlamadan gerekli evrakların temin ettirilerek dosyasına konulmamasından, ayrıca 1 aylık süre ile fenni mesul olarak görev yapan …'un fenni mesuliyetinin kabul edilmemesi veya sürenin bitimi neticesinde yapı sahibine ihtarat niteliğinde bir belge gönderilmemesi, yapı sahibi ile fenni mesul arasında sözleşmenin olmaması gibi evrakların temin edilmeden, inşaat ruhsatının 54. bölümünün fenni mesule imzalattırılmadan inşaat ruhsatının verilmesinde kusurlu oldukları…" gerekçeleri ile soruşturma izni verildiği anlaşılmakla yapılan incelemede;
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin bir nedene dayanmayan temyiz sebeplerinin reddine, ancak;
… Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanlığına bağlı İnşaat Mühendisliği tarafından düzenlenen Nisan 2012 tarihli raporda; “deprem nedeni ile yıkılan binada … aşaması ve sorumluluk ilişkilendirilmesi” adı altında tablo hazırlandığı, söz konusu binanın yapılış tarihi itibariyle, 1975 Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmeliğe tabi olduğu, binada kullanılan betonun yönetmelikte belirtilen minimum beton sınıfı olan B160'ı sağladığı ancak karot sayısı ve yapı enkazı resimleri dikkate alındığında, hesaplanan bu ortalama değerin, tüm yapıya ait betonu yansıtma olasılığının düşük olduğunun, statik projelerde herhangi bir kolon düşey açılımı ve kolon-kiriş bağlatı detayının bulunmadığı, parça beton numuneleri içerisinde boyut itibariyle standart dışı agregaların olduğu, binanın mevcut taşıyıcı elemanlarının donatı detaylandırmasında yetersizlikler olduğu ve bu yetersizlikler dolayısıyla proje müellifleri, yapı sahibi ve müteahhidinin, teknik uygulama sorumlusunun ve belediyenin ilgili birimlerinin sorumlu olduğunun belirtildiği, ayrıca binanın … bitimi aşamasında biten bina inşaatının projeye uygunluğunun denetlenmediği, bu nedenle belediyenin teknik uygulama yetkililerinin sorumlu olduğu sonucuna varıldığı,
İnşaatın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan, 1580 sayılı Belediyeler Kanunun “Belediyenin Vazifeleri” başlıklı 15. maddesinin 79. bendinde “İmar planlarının yapımı ve uygulanması ile yapıların inşaat ve iskan ruhsatı aşamasında, Türk Standartları Enstitüsünün ilgili standardına uygunluk sağlamak, uygulamaları denetlemek ve bütünlüğü sağlayıcı tedbirler alma” hükmünün yer aldığı,
Buna göre, … Apartmanına ait 14.10.1994 tarih ve 330/A numaralı yapı ruhsatının bulunduğu, 20.06.1995 tarih ve 252 numaralı tadilat ruhsatı ile de kat ilavesi yapıldığı ancak söz konusu yapıya ait yapı kullanma izin belgesinin bulunmadığı, yapı ruhsatının … tarafından düzenlendiği, kontrol işlemlerini …' ın yaptığı, …'ın ise yapı ruhsatını onaylayan İmar Müdürü olduğu, bina sahibi tarafından inşaatına başlanılacak binanın yapım aşamalarına başlamadan önce İmar Kanunu ve Yönetmelikleri gereğince gerekli olan evrakların temin ettirilerek dosyasına konulmamasından, inşaat ruhsatının 54. bölümünün fenni mesule imzalattırılmadan inşaat ruhsatının verilmesi nedeniyle; 3194 sayılı İmar Kanunun “Ruhsat alma şartları” başlıklı 22. maddesindeki, “Yapı ruhsatiyesi almak için belediye, valilik bürolarına yapı sahipleri veya kanuni vekillerince dilekçe ile müracaat edilir. Dilekçeye sadece tapu (istisnai hallerde tapu senedi yerine geçecek belge) mimari proje, statik proje, elektrik ve tesisat projeleri, resim ve hesapları, röperli veya yoksa, ebatlı kroki eklenmesi gereklidir. Belediyeler veya valiliklerce ruhsat ve ekleri incelenerek eksik ve yanlış bulunmuyorsa müracaat tarihinden itibaren en geç otuz gün içinde yapı ruhsatiyesi verilir. Eksik veya yanlış olduğu takdirde; müracaat tarihinden itibaren onbeş gün içinde müracaatçıya ilgili bütün eksik ve yanlışları yazı ile bildirilir. Eksik ve yanlışlar giderildikten sonra yapılacak müracaattan itibaren en geç onbeş gün içinde yapı ruhsatiyesi verilir.” hükmüne aykırı davrandıkları; binanın mevcut taşıyıcı elemanlarının donatı detaylandırmasında yetersizlikler olduğu, beton içerisinde standart dışı agregaların olduğu, malzeme kalitesinde, binanın proje ve yapım aşamasında yetersizlikler olması sonucu binanın meydana gelen deprem nedeni ile yıkılmasında, sanıklar …, … ve …'ın objektif olarak var olan dikkat ve özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalarına rağmen, İmar Kanununa, 1975 Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik hükümlerine ve dönem itibariyle bilim ve fennin gerektirdiği teknik şartlara aykırı davrandıkları, üzerilerine düşen dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak, mevcut sonucun gerçekleşmesinde etkili oldukları, bu nedenle meydana gelen ölümler bakımından sanıkların eyleminin bilinçli taksirle öldürme suçunu oluşturacağı gözetilmeksizin, oluşa ve dosya kapsamına uygun olmayan gerekçelerle sanıklar …, … ve … hakkında beraat kararları verilmesi,
Kanuna aykırı olup, katılan vekilinin temyiz sebepleri bu nedenle yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı olarak BOZULMASINA; 27.12.2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3194 sayılı İmar Kanunu m. 22 uyarınca belediyeler ve valilikler ruhsat ve eklerini inceler; eksik ve yanlış bulunmuyorsa müracaat tarihinden itibaren en geç otuz gün içinde yapı ruhsatı verilir. Eksik veya yanlış olduğu takdirde müracaat tarihinden itibaren on beş gün içinde başvuru sahibine ilgili bütün eksik ve yanlışlar yazıyla bildirilir ve eksiklikler giderildikten sonra en geç on beş gün içinde ruhsat düzenlenir. Yapının inşa edildiği tarihte yürürlükte bulunan mevzuat çerçevesinde belediyelere imar planlarının yapımı ve uygulanması ile yapıların ruhsat aşamalarında Türk Standartları Enstitüsünün ilgili standardına uygunluk sağlama ve uygulamaları denetleme görevi verilmiştir.

İdarenin Hizmet Kusuru ve İdari Yargı Başvuru Usulü

Anayasa m. 125 gereğince idarenin her türlü işlem ve eylemine karşı yargı yolu açık olup idare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür. Danıştay 11. Dairesi'nin 2005/1353 Esas ve 2007/6248 Karar sayılı kararına göre, idarenin faaliyetlerinden veya hareketsiz kalmasından doğan zararlar idari eylem sonucu oluşan zarar kapsamındadır ve hareketsizlik olumsuz eylem olarak kabul edilir. Mücbir sebep sezilemeyen ve karşı konulamayan, illiyet bağını kesen dış bir etken olup sezilememezlik, karşı konulamamazlık, kusursuzluk ve gerçeklik halleri bu kavramın ayırt edici unsurlarıdır. Deprem kuşağındaki bir bölgede yapılaşmaya ilişkin kararların alınması, uygulanması ve denetlenmesi süreçlerinde idari faaliyetlerin bütünündeki olumsuzluklardan oluşan kusur mevcutsa, depremin mücbir sebep sayılarak zararla illiyet bağını kestiği kabul edilemez.

Danıştay 11. Dairesi'nin 2001/4552 Esas ve 2004/2026 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere deprem sonrasında kurtarma faaliyetleri ve koordinasyon çalışmalarındaki yetersizlik veya hareketsizlik olumsuz eylem niteliğindedir. Bu olumsuz idari eylemler nedeniyle zarara uğrayanlar bakımından 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 13 uyarınca idari dava açılmadan önce, eylemlerin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurularak zararın giderilmesinin istenmesi gerekir. Bu istemlerin kısmen veya tamamen reddi halinde veya altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açılabilir.

Danıştay 11. Daire, E. 2001/4552, K. 2004/2026Kaynağı aç
11. Daire         2001/4552 E.  ,  2004/2026 K.
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONBİRİNCİ DAİRE
Esas No : 2001/4552
Karar No : 2004/2026
Temyiz İsteminde Bulunan (Davacılar) : …
Vekili : …
Karşı Taraf (Davalı) : Başbakanlık – ANKARA
İsteğin Özeti : 17.8.1999 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle … ili, …, … mevkii, … Sitesinde bulunan konutların yıkılması sonucu yakınlarını kaybeden davacılar tarafından, davalı idarenin kurtarma faaliyetlerinde ve koordinasyon çalışmalarında yetersiz kaldığı, bu nedenle büyük bir manevi çöküntü yaşadıkları öne sürülerek 6 milyar manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan davada, … İdare Mahkemesince, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 12 ve 11. maddeleri uyarınca incelenen olayda, kurtarma faaliyetlerinin yetersizliği sonucu uğranılan zararın idarenin doğal afetlere karşı plan ve programının olmaması, diğer bir ifadeyle önceden hazırlanmış idari düzenlemelerinin bulunmamasına dayandırıldığı, dolayısıyla idarenin bu nitelikteki yükümlülüklerinin zamanında yerine getirilmemesi nedeniyle kurtarma faaliyetlerinde yetersiz duruma düşmesi sonucu oluşan zararın temelinde idari işlemlerin yattığı ve bunun da deprem ile ortaya çıktığı, bu itibarla 17.8.1999 tarihinden itibaren işlemeye başlayan 60 günlük dava açma süresi içinde dava açılması veya 2577 sayılı Yasanın 11. maddesi uyarınca aynı süre içinde davalı idareye başvurulması gerekirken, bu süre geçirildikten çok sonra yapılan başvuru üzerine açılan davanın süre aşımı nedeniyle incelenme olanağının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen … gün ve E:…, K:… sayılı kararın bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.
Danıştay Tetkik Hakimi : …
Düşüncesi : 17.8.1999 tarihinde meydana gelen depremde yakınlarını kaybeden davacıların, davalı idarenin kurtarma faaliyetlerinde yetersiz kalması ve bu nedenle zamanında ve gereği gibi müdahalelerde bulunmaması nedeniyle uğradıkları ileri sürülen manevi zararın, idari işlemden değil idari eylemden kaynaklandığı anlaşıldığından, idare mahkemesince 2577 sayılı Yasanın 13. maddesi uyarınca davanın süresinde açılıp açılmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekeceğinden, davanın süre aşımı nedeniyle reddi yolunda verilen kararın bozulması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : …
Düşüncesi : 17.8.1999 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle …, …, … mevkii, … sitesinde bulunan konutun yıkılması sonucunda eşini kaybeden davacı, kurtarma faaliyetleri ve koordinasyonda yetersiz kalındığını ileri sürerek 6.000.000.000 lira manevi zararın tazmini istemiyle açtığı davayı süre aşımı nedeniyle reddeden İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 13. maddesi idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerekir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek halinde altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilir hükmünü getirmiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden, 17.8.1999 tarihinde meydana gelen depremde idarenin kurtarma faaliyetlerinde koordinasyonlu bir çalışma yapamaması dolayısıyla bu eylemi nedeniyle de can ve mal kaybına neden olunması nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunulduğu anlaşıldığından dava açma süresinde 2577 sayılı yasanın 13. maddesi hükmünün nazara alınması gerekmektedir.
Bu durumda ise davanın yasal süresi içinde açıldığı anlaşıldığından, davayı süre aşımı nedeniyle reddeden temyize konu idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince işin gereği görüşüldü:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü kanununun 13. maddesinde, "idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka bir suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilir" hükmü yer almaktadır.
Anayasa'nın 125. maddesinin 1. fıkrasında, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
Bir idari işlem veya bir idari sözleşmenin uygulanması durumunda olmayan, idarenin her türlü faaliyetlerinden veya hareketsiz kalmasından, araçlarının kullanımından, taşınır ve taşınmaz mallarının veya tesislerinin işletilmesinden dolayı oluşan zararları idari eylem sonucu oluşan zarar ve buna yolaçan eylemi de sonuç olarak idari eylem kavramı içerisinde kabul etmek gerekir.
Olayda davacıların, depremde yakınlarını kaybetmeleri nedeniyle uğradıklarını ileri sürdükleri manevi zararı, davalı idarenin deprem sonrasında yapması gereken kurtarma faaliyetlerinin ve koordinasyon çalışmalarının yetersizliğine dayandırdıkları, dolayısıyla manevi zarar, söz konusu hizmetlerin geç veya hiç işlememesi şeklinde oluşan fiil ve hareketlerle somutlaştığından, bu şekilde oluştuğu ileri sürülen zararın idari işlemlerden değil, idari eylemlerden kaynaklandığı sonucuna ulaşılmaktadır. Durum böyle olunca, olayda idarenin hareketsizliği söz konusu olmakta ve böylelikle öğretide de kabul edildiği gibi, idarenin bu hareketsizliğinin "olumsuz eylem" olarak kabulü gerekmektedir.
Bu durumda, uğranıldığı ileri sürülen manevi zararın, idarenin olumsuz eyleminden kaynaklandığı sonucuna ulaşıldığından, idare mahkemesince 2577 sayılı Yasanın 13. maddesi uyarınca davanın süresi içinde açılıp açılmadığının değerlendirilmesi ve bu sonuca göre uyuşmazlığın çözümü yoluna gidilmesi gerekirken, davanın süre aşımı nedeniyle reddedilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle … İdare Mahkemesinin … gün ve E:…, K:… sayılı kararının bozulmasına 30.4.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Kat Mülkiyetinde Harap Olan Bölümler ve Afet Hak Sahipliği

Ana gayrimenkulün bağımsız bölümlerinden birinin harap olması durumunda, ilgili kat malikinin bu bölümü harabiyetin yaşandığı zamandan itibaren iki yıl içinde yeniden yaptırması gerekir. Malik bu sürede yapımı gerçekleştirmezse diğer kat malikleri veya bunlardan bir kısmı, sürenin tamamlanmasından başlayarak bir yıl içinde o bölüme ait arsa payının değeri karşılığında ve arsa payları oranında kendilerine devredilmesini talep edebilir. Haklı sebeple yapım işi geciken malike mahkemece makul ek süre verilebilir.

Danıştay 11. Dairesi'nin 2000/8700 Esas ve 2003/1863 Karar sayılı kararına konu uyuşmazlıkta, 7269 sayılı Kanun ve ilgili yönetmelik hükümleri birlikte değerlendirilerek müşterek mülkiyet halindeki ağır hasarlı konutlarda hak sahibi sayılabilmek için fiilen oturma şartının aranmadığı ve hisse oranında hak sahipliği tanınması gerektiği kabul edilmiştir. Afetzedelere yapılacak yardımlara ilişkin başvuru ve itiraz sürelerinin uygulanmasında ise Danıştay 11. Dairesi'nin 2002/5249 Esas ve 2004/1085 Karar sayılı kararında somut olay çerçevesinde vurgulandığı üzere idarenin planlama amaçlı süreleri hesaplanırken afetin yarattığı olağanüstü koşullar göz önünde bulundurulmalıdır.

Danıştay 11. Daire, E. 2002/5249, K. 2004/1085Kaynağı aç
11. Daire         2002/5249 E.  ,  2004/1085 K.
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONBİRİNCİ DAİRE
Esas No : 2002/5249
Karar No : 2004/1085
Temyiz İsteminde Bulunan (Davacı) : …
Karşı Taraf (Davalılar) : 1-Bayındırlık ve İskan Bakanlığı – ANKARA
2-Düzce Valiliği
İsteğin Özeti : Davacı tarafından, depremde ağır hasar gören hisseli maliki olduğu konuttan dolayı hak sahibi kabul edilmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davayı, 7269 sayılı Yasanın 28. maddesi ile anılan Yasaya dayanılarak çıkarılan Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmeliğin 16, 17 ve 21. maddesi hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, hak sahipliğinden yararlanabilmek için iki aylık sürede talep ve taahhütname vermenin zorunlu olduğu, bu nedenle yasada öngörülen süreler içinde başvuruda bulunmayan davacının hak sahibi kabul edilmemesine ilişkin işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle reddeden … İdare Mahkemesinin … gün ve E:…, K:… sayılı kararının, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti : Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca istemin reddi gerektiği savunulmuş, Düzce Valiliğince savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : …
Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulüyle hukuka aykırı olan idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : …
Düşüncesi :Hak sahibi olmak amacıyla yaptığı başvurunun reddine ilişkin davalı idarece tesis edilen işlemin iptali talebiyle açılan davayı reddeden mahkeme kararının davacı tarafından temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun"un 28.maddesinde, bu Kanundan faydalanmak suretiyle inşaat kredisi verilmesini ya da bina yaptırılmasını isteyenlerin, İmar ve İskan Bakanlığınca yapılacak yardıma dair o yerde yapılan ilandan itibaren iki ay içinde mahallin en büyük mülkiye amirine yazılı müracaatta bulunmalarının ve taahhütname vermelerinin mecburi olduğu hükmü öngörülmüştür.
Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmelik'in 16.maddesinde, bu Yönetmelikte belirtilen esaslara ve kurallara göre hak sahibi niteliğini taşıyanların, talep ve taahhütname vermelerini sağlamak üzere durumunun mahallinde ilan olunacağı; 17.maddesinde, hak sahibi durumunda olanlardan inşaat kredisi verilmesini ya da bina yaptırılmasını isteyenlerin 16.maddede belirtilen ilanın yapıldığı günden itibaren iki aylık süre içerisinde mahallin en büyük mülkiye amirine yazılı olarak talep ve taahhütname vermelerinin şart olduğu; 21.maddesinde ise,hak sahipliği inceleme komisyonunun, talep ve taahhütnameleri en kısa zamanda inceleyip değerlendirerek, hak sahipliği listelerini düzenleyeceği kurala bağlanmıştır.
Yukarıda belirtilen Yasa ve Yönetmelik hükümlerinin temel amacının, binalarının yıkılması, yanması veya oturulamayacak derecede ağır hasara uğraması suretiyle hak sahibi olan kişileri, yapılacak yardımlardan faydalandırmak olduğu tartışmasızdır.
Depremden ötürü konut ya da işyerleri yıkılan ya da oturulamayacak derecede ağır hasara uğrayan depremzedelere yönelik yardımlara ilişkin işlemlerin bir plan ve program dahilinde yürütülmesini sağlamaya yönelik düzenlemeler içeren mevzuat hükümlerinin uygulanması ve değerlendirilmesinde, depremin oluşturduğu olağanüstü koşulların ve depremzedelerin, idarece yapılan duyurulardan yeterince haberdar olabilmelerini engelleyen deprem koşullarının gözden uzak tutulmaması gereklidir.
Dolayısıyla, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yapılan ilanlardan haberdar olup olmadıkları, hususu da göz önünde bulundurularak, yukarda anılan mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesi ve idarenin depremzedelere yapacağı yardımlara ilişkin işlemlerin bir plan ve program dahilinde yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak idarece öngörülen başvuru ve itiraz sürelerinin hak düşürücü süre olarak nitelendirilmeden, konunun sosyal boyutu da dikkate alınarak ilgililerin hak sahibi olmak için aranılan koşulları taşıyıp taşımadığının araştırılarak hak sahipliği inceleme komisyonunca işlem tesis edilmesi sosyal hukuk devleti ilkesinin de uygulamada yansıması olacaktır.
Dava dosyasının incelenmesinden, davacının, hak sahibi olmak amacıyla idareye yaptığı başvurusunun, 7269 sayılı Yasa ve ilgili Yönetmelik kuralları uyarınca ilan edilen iki aylık müracaat süresi içerisinde başvuruda bulunulmadığı gerekçesiyle, reddedildiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalarda, mevzuatla öngörülen iki aylık başvuru süresinin hak düşürücü süre niteliği taşımadığı, bu sürelerin idarenin yürüttüğü hizmetlerin düzenlenmesine yönelik bir plan ve programlama niteliği taşıyıcı sonucuna varılmıştır.
Durum böyle olunca depremden ötürü konut ya da işyerleri yıkılan veya oturulamayacak derecede ağır hasara uğrayan depremzedelerin hak sahibi olabilmek amacıyla idareye yaptıkları başvurularının, idarece önceden duyurulan iki aylık müracaat süresi içerisinde yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, diğer bir deyişle bu durum ön koşul haline getirilmeksizin ilgililerin talep ve taahhütnamelerinin, hak sahibi olmak içine aranılan şartları taşıyıp taşımadığı yönlerinden değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekmektedir.
Bu durumda yasada öngörülen sürede başvurmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince işin gereği görüşüldü:
Dava, depremde hisseli maliki olduğu konutu ağır hasar gören davacının hak sahibi kabul edilmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun'un 28. maddesinde, bu Kanundan faydalanmak suretiyle inşaat kredisi verilmesini yada bina yaptırılmasını isteyenlerin, İmar ve İskan Bakanlığınca yapılacak yardıma dair o yerde yapılan ilandan itibaren iki ay içinde mahallin en büyük mülkiye amirine yazılı müracaatta bulunmalarının ve taahhütname vermelerinin mecburi olduğu belirtilmiştir.
Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmeliğin 16. maddesinde, bu yönetmelikte belirtilen esaslara ve kurallara göre hak sahibi niteliğini taşıyanların, talep ve taahhütname vermelerini sağlamak üzere durumun mahallinde ilan olunacağı, 17. maddesinde, hak sahibi durumunda olanlardan inşaat kredisi verilmesini ya da bina yaptırılmasını isteyenlerin 16. maddede belirtilen ilanın yapıldığı günden itibaren iki aylık süre içerisinde mahallin en büyük mülkiye amirine yazılı olarak talep ve taahhütname vermelerinin şart olduğu, afet gören yerlerin bitişiğinde veya yakınında, üzerinde bina yaptırılmak üzere tespit edilip imar planına dahil edilen kısımlar içinde binaları kamulaştırılanlar için bu sürenin, kamulaştırma kararının kendilerine bildirilmesinden veya bu durumun ilanından itibaren hesaplanacağı, hastalık, askerlik ve benzer sebeplerle, süresinde talep ve taahhütname verme imkanı bulamayanların durumlarının İmar ve İskan Bakanlığınca takdir edileceği, 21. maddesinde ise hak sahipliği inceleme komisyonlarının talep ve taahhütnameleri en kısa zamanda inceleyip değerlendirilerek hak sahipliği listelerini düzenleyeceği, 22. maddesinde, hak sahibi olmadıkları anlaşılanlara durumun yazılı olarak tebliğ olunacağı kurala bağlanmıştır.
Yukarıda belirtilen hükümlerin temel amacının, binalarının yıkılması, yanması veya oturulamayacak derecede ağır hasara uğraması sebebiyle hak sahibi olan kişilere yapılacak yardımlardan faydalandırmak olduğu tartışmasızdır.
Buna göre, idarenin depremzedelere yapacağı yardımlara ilişkin işlemlerin bir plan ve program dahilinde yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak öngörülen başvuru ve itiraz süreleri hesaplanırken depremin yarattığı olağanüstü koşulların dikkate alınması gerekmektedir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının babasından miras yoluyla intikal eden … Mah. … Sok. No:… …de bulunan hisseli maliki olduğu konutun depremde ağır hasar gördüğü, hak sahipliği için ilan edilen 17.1.2000-17.3.2000 tarihleri arasındaki süreden sonra, mücbir sebepler için tanınan 20.11.2000-20.12.2000 tarihleri arasında (18.12.2000 tarihinde) davacının talep ve taahhütname vererek başvuruda bulunduğu, ancak başvurusunun Hak Sahipliği İnceleme Komisyonunun 17.1.2001 günlü kararı ile, talep ve taahhütname ekinde ibraz edilen ve davacının mücbir sebep dolayısıyla süresinde başvuramadığına ilişkin bulunan Türkiye … Derneği … Şubesi … Tıp Merkezince düzenlenen 14.2.2000 günlü sağlık raporunun heyet raporu olmadığı gerekçesiyle reddedildiği, bu durumun davacıya 5.4.2001 gün ve 1139 sayılı işlemle bildirilmesi üzerine bakılan davanın anılan işlemin iptali istemiyle 24.5.2001 tarihinde açıldığı, idare mahkemesince davacının yasada öngörülen süre içerisinde başvuruda bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
Bu durumda, davacının deprem sonrasında deprem bölgesi dışında olması nedeniyle talep ve taahhütname vermek için tanınan olağan sürelerde idareye başvuramadığına dair mazeretini belgeleyen sağlık raporuyla birlikte mazereti bulunanlar için tanınan süre içinde talep ve taahhütname vererek başvuruda bulunması karşısında başvurusunun hak sahipliği için aranılan diğer şartları taşıyıp taşımadığı yönünden değerlendirilmesi gerekirken başvurunun süresinde olmadığından bahisle reddedilmesine ilişkin işlemde ve davayı reddeden idare mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüyle, … İdare Mahkemesinin … gün ve E:…, K:… sayılı kararının bozulmasına 9.3.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Danıştay 11. Daire, E. 2000/8700, K. 2003/1863Kaynağı aç
11. Daire         2000/8700 E.  ,  2003/1863 K.
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONBİRİNCİ DAİRE
Esas No : 2000/8700
Karar No : 2003/1863
Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : Bayındırlık ve İskan Bakanlığı – ANKARA
Diğer Davalı : …
Karşı Taraf (Davacı) : …
İsteğin Özeti : Dava, davacının hak sahipliği başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır. … İdare Mahkemesi … gün ve E:…, K:… sayılı kararıyla; 7269 sayılı Kanunun 29. maddesinin 1. fıkrasında, ağır hasara uğrayan binalarda oturan ailelere hak sahibi olmak şartıyla bina yaptırılacağı veya kredi verileceği, Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesinde, müşterek mülk halindeki konutları ağır hasar görenlere hisseli olmak üzere konut yaptırılacağı veya kredi verileceği, 8. maddesinde de, müşterek mülk halindeki konutlarda birden fazla hissedar aile birlikte oturmakta ise, bu ailelerin ayrı ayrı hak sahibi sayılacağı hükümlerine yer verildiği, anılan hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, hak sahibi olmak için oturma şartının aranmadığı sonucuna varıldığı, olayda davacıya veraseten intikal eden hisseli köy evinin depremde ağır hasar gördüğü, davacının konut yardımından yararlanmak amacıyla yaptığı başvurunun reddi üzerine bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı, buna göre davacıya veraseten intikal eden ve depremde ağır hasar gören taşınmazdan dolayı davacının hissesi oranında hak sahipliğinin kabulü gerekirken, aksi yönde tesis edilen işlemde mevzuata uyarlık görülmediği gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal etmiştir. Davalılardan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından, köyde oturduğunu ispatlayamayan davacının hak sahipliğinin kabul edilmemesinde mevzuata aykırılık bulunmadığı ileri sürülerek mahkeme kararının bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi : …
Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, 2577 sayılı Kanunun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerine uymadığından, temyiz isteminin reddi ile kararın onanması gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı : …
Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp İdare Mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.
Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin reddiyle İdare Mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince işin gereği görüşüldü:
İdare Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. … İdare Mahkemesince verilen … günlü, E:.., K:… sayılı karar ve dayandığı gerekçe, hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, 30.4.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Depremde hasar gören yapının müteahhidi her durumda sorumlu mudur?

Hayır, müteahhidin hukuki veya cezai sorumluluğunun doğabilmesi için yapının fen kurallarına ve yürürlükteki mevzuata aykırı inşa edilmiş olması, yani kusurun bulunması gerekir. Bütünüyle usulüne uygun inşa edilmiş bina deprem sebebiyle hasar görmüşse illiyet bağı kesileceğinden müteahhit sorumlu tutulamaz.

Müteahhidin ayıplı yapıdan doğan sorumluluğunda zamanaşımı süreleri nelerdir?

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 478 gereğince taşınmaz yapılarda ayıba karşı açılacak davalar teslimden itibaren beş yıllık zamanaşımına tabidir. Yüklenicinin ağır kusurunun varlığı halinde ise bu süre ayıplı yapının niteliğine bakılmaksızın yirmi yıla uzar.

Depremde hasar gören miras kalmış konutta hak sahipliği için oturma şartı aranır mı?

Danıştay 11. Dairesi'nin müşterek mülkiyete konu somut uyuşmazlığa ilişkin değerlendirmesinde, miras yoluyla intikal eden ve ağır hasar gören konutlarda hak sahibi olabilmek için taşınmazda bizzat oturma şartının aranmayacağı ve ilgilinin hissesi oranında hak sahipliği tanınması gerektiği belirtilmiştir.

Deprem sonrasındaki kurtarma ve koordinasyon eksikliklerinde dava süreci nasıl işler?

Kurtarma ve koordinasyon faaliyetlerindeki yetersizlik veya hareketsizlik gibi idari eylemlerden doğan zararlar bakımından 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 13 uyarınca öncelikle eylemin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her halde beş yıl içinde idareye başvurulması gerekir; istemin reddi veya altmış gün cevapsız kalması üzerine dava açılabilir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu