CMK Madde 102: Tutuklulukta Azami Süreler ve Uzatma Koşulları

by Avukat Erdal Ersoy
CMK Madde 102: Tutuklulukta Azami Süreler ve Uzatma Koşulları

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesi, bir kişinin tutuklu kalabileceği azami süreleri suç türüne ve yargılama evresine göre farklı biçimlerde düzenlemektedir. Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bu süre en çok bir yıl, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise en çok iki yıldır; her iki kategoride de belirli koşulların gerçekleşmesi halinde süre uzatılabilir.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 102Kaynağı aç
Madde 102 – (1) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/18 md.) Ağır
ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir
yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha
uzatılabilir.
(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en
çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir;
uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap
Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan
suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına
giren suçlarda beş yılı geçemez.[19]
(3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli
veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.
(4) (Ek:17/10/2019-7188/18 md.) Soruşturma evresinde tutukluluk
süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı,
ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez.
Ancak, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci,
Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu
kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok
bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.
(5) (Ek:17/10/2019-7188/18 md.) Bu maddede öngörülen tutukluluk
süreleri, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından
yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç
oranında uygulanır.
Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi

Ağır Ceza Dışı İşlerde Tutukluluk Süresi

CMK m. 102/1 uyarınca ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir; dolayısıyla bu kategoride azami tutukluluk süresi bir buçuk yıla ulaşabilmektedir. Bu fıkra 5560 sayılı Kanun ile değiştirilmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesinin Görevine Giren İşlerde Tutukluluk Süresi

Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi CMK m. 102/2 gereğince en çok iki yıldır. Uzatma süresi genel olarak üç yılı geçemez. Bununla birlikte TCK'nın İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda uzatma süresi toplam beş yılı geçemez. Bu suç kategorilerinde azami toplam sürenin nasıl hesaplanacağı madde metninden açıkça anlaşılamamakta olup yoruma açık alan mevcuttur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların aynı dosyada yürütülmesi halinde azami tutukluluk süresinin kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından toplam olarak hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Tutuklama bir yaptırım niteliği taşımadığından aynı dosyadaki her suç için ayrı ayrı azami süre hesaplanması bu içtihatta kabul edilmemiştir. Suç ve sanık sayısının fazlalığı ile davanın karmaşıklığı, tutukluluk süresinin makul olup olmadığının değerlendirilmesinde ele alınabilecek faktörler olmakla birlikte kanuni azami sürenin belirlenmesinde esas alınamaz.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/862, K. 2022/829Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2017/862 E.  ,  2022/829 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
Davacı … vekilinin beş yıllık azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle tutukluluğun yasal dayanağının kalmadığı ve makul süreyi aştığı istemiyle … aleyhine açtığı davanın kısmen kabulü ile; 7.000 TL manevi tazminatın, dava tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya yönelik talebin reddine ilişkin … Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.05.2014 tarihli ve 70-177 sayılı hükmün, davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 10.12.2015 tarih, 4316-19160 sayı ve oy çokluğu ile;
"…Somut olayda davacının (sanık) diğer 9 sanıkla birlikte yakalandığı, atfedilen suçların ciddi ve ağır olduğu, davacı (sanık) hakkında 1 kez suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma, 1 kez 6136 sayılı Kanuna muhalefet etme, 2 kez resmi belgede sahtecilik yapma, 1 kez görevi yaptırmamak için direnme, 14 kez nitelikli yağma, 23 kez kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından yargılama yapıldığı, yargılandığı suçların niteliği, özellikle eylemlerin sayısı, müşteki ve sanık sayısı ve eylemlerin niteliğinden hareketle dosyanın karmaşıklık düzeyi dikkate alındığında, AİHM tarafından tutukluluk ve tutukluluğun devamı kararlarının gerekçesi olarak 'delillerin durumu' ifadesinin ciddi suç göstergelerinin varlığının devamlılığı hususunda bir etken olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu kapsamda somut olayda yargılamanın özenli yürütülmediğine ilişkin somut veriler bulunmadığı gibi böyle bir iddia da ileri sürülmemektedir. Sadece tutukluluğun uzunluğuna ilişkin itiraz ve serbest bırakmaya ilişkin talepler herhangi bir belgeye dayalı olmayıp buna karşın mahkemenin dayanılan delillere göre atılı suçların işlendiğine ilişkin kuvvetli belirti ve tutuklama nedenlerinin varlığının devamına ilişkin gerekçesinin olay ve olgulara dayandırılmış olması karşısında, açıklanan bu nedenlerle tazminat davasının reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kısmen kabulüne karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Daire Üyeleri ….; "Davacı 24.05.2005 tarihinden beri tutukludur. Yargılaması halen devam etmekte olup sonuçlanmamıştır. Davacı ile aynı dosyada tutuklu kalan….Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru da bulunmuş, Yüksek Mahkeme başvuruyla ilgili kararında ve benzer kararda '5271 sayılı Kanun'un 102. maddesinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinde kişilerin tutulabileceği azami kanuni süreler düzenlenmiştir. Madde metninde, ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen işler bakımından bir ayrıma gidilmiştir. Bireyler hakkındaki birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması halinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğuracağı açıktır. Bu nedenle azami tutukluluk süresinin kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından en fazla beş yıl olması gerektiği anlaşılmaktadır. Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul edilemez. Suç ve sanık sayısı, davanın karmaşık olması gibi etkenler tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusundaki değerlendirmede ele alınabilecek faktörler olup kanuni tutukluluk süresinin belirlenmesinde esas alınmaları mümkün değildir. Normun lafzı ve amacı, tutuklama tedbirinin ceza … sistemi içerisindeki yeri ve 5271 sayılı Kanun'un 102. maddesindeki düzenleme ile kişi özgürlüğüne yönelik sınırlamaların dar yorumlanması hususları birlikte değerlendirildiğinde aksine bir sonuca varmak mümkün görünmemektedir.' (Bireysel Başvuru, 21.11.2013, 2012/1303, 02.07.2013, 2013/239 ve 1137) Anayasa Mahkemesinin bu kabulleri ile birlikte artık beş yıldan fazla tutukluluğun kanuni dayanakları kalmamıştır.
Anayasa Mahkemesi, aynı kararla davacı bakımından 'Kanun'da öngörülen azami tutukluluk süresinin aşılması' nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlâl edildiğine, 'tutukluluğun makul süreyi aşmış olması' nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlâl edildiğine' karar vermiştir. Sayın çoğunluğun bozma kararının gerekçesinde belirttiği hususların araştırılması beş yılın altındaki durumlar için geçerlidir. Nitekim aynı kararda Anayasa Mahkemesi bu hususu tartışmıştır. Buna göre 'Diğer taraftan, Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası tutuklulukta makul süreyi güvence altına almıştır. Dolayısıyla kanunla tutukluluk süresi için getirilen üst sınırlar makul sürenin aşılmadığı istisnai durumlar için geçerli olabilir ve hiçbir şekilde kişinin bu süre doluncaya kadar tutulabileceği anlamına gelmez. Aksine, üst sınırın aşılmadığı durumlarda dahi, somut olaylarda tutukluluk makul süreyi aşmışsa, anayasal hakkın ihlal edildiği sonucuna varılacaktır.'
Kısaca tutukluluk süresi beş yılı aşmıştır, araştırılacak hiçbir husus yoktur. Devlet kendi koyduğu kurallara uymak zorundadır. Davacının üzerine atılı suçların Türk yargı tarihi bakımından ilk defa görülen farklı bir dava türü olma özelliği yoktur. Sanığın üzerine atılı suçların fazla olması yargılamanın da uzaması sonucunu doğurmamalı, elde olmayan nedenlere dayalı olarak da kanunda öngörülen toplam tutukluluk süresi aşılmışsa tazminata karar verilmelidir. Hak ve özgürlükleri sınırlamak için gerekçelere sığınmamak gerekir. Davacının beraat etmesi hâlinde bu kararla ilgili olarak CMK’nın 141-144. maddeleri gereğince açacağı tazminat hakları saklı kalmakla beraber hükmün kesinleşmesi beklenmeden makul oranda manevi tazminata hükmedilmesinde bir sakınca görülmemiştir." düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
Yerel Mahkeme ise 10.05.2016 tarih ve 55-133 sayı ile;
"…CMK'nın 102/2. maddesinde tutukluluk süresinin uzatma süresi de dâhil olmak üzere 5 yıl olduğu kesin bir şekilde düzenlenmiştir. Kanun'un kesin olan düzenlemesi karşısında, yerel mahkemelerin tutukluluk süresinin beş yılı aştığı durumda farklı bir yorum getirmeleri olanaksızdır. Bunun aksini düşünmek Hukuk Devleti ile bağdaşmayacaktır. Konuya ilişkin Anayasa Mahkemesinin dosyada mübrez kararında Anayasanın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlâl edildiği artık tartışmasızdır.
Mahkememizce, gerek kanuni düzenleme gerekse Anayasa Mahkemesinin kararı dikkate alınarak, Yargıtay 12.Ceza Dairesinin 10.12.2015 tarih 2015/4316 esas 2015/19160 karar sayılı bozma ilamına direnmeye karar vermiştir" şeklindeki gerekçe bozma nedenine direnerek önceki hüküm gibi karar vermiştir.
Bu hükmün de davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.09.2016 tarihli ve 317363 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle dosya, kararına direnilen Daireye gönderilmiş, inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.04.2017 tarih, 10391-2649 sayı ve oy çokluğu ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire çoğunluğu ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; davacıya, koruma tedbiri nedeniyle tazminat verilmesi gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Davacı …'un, suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma, 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, resmî belgede sahtecilik, görevi yaptırmamak için direnme, yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından 20.05.2005 tarihinde gözaltına alındığı ve 24.05.2005 tarihinde ise tutuklandığı, yapılan yargılama neticesinde … 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 19.04.2010 tarihli ve 141-144 sayılı kararı ile iki kez resmî belgede sahtecilik, yirmi üç kez kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, on dört kez yağma, 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, suç işleme amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından mahkûmiyetine kararı verildiği, hükümlerin temyiz edilmesi üzerine anılan kararın Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 29.06.2011 tarihli kararıyla bozulduğu,
Bozma kararı üzerine, yargılaması devam eden davacının, CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan azami 5 yıllık tutukluluk süresini doldurduğu gerekçesiyle tahliye talebiyle … 12. Ağır Ceza Mahkemesine başvurduğu, anılan Mahkemece 02.11.2012 tarih ve 2012/1082 değişik … sayılı kararla; “Farklı mahallerde ya da farklı şahıslara karşı işlenen birden fazla ağır cezalık suçlar yönünden yargılamanın aynı mahkemede yapıldığı, ayrı ya da aynı yargı çevresinde yapılacak yargılama için tutuklanmalarına karar verilen sanıkların tutuklanmasına ilişkin sevklerine göre 'suçun vasfına, suçların ağır cezalık suçlardan oluşuna göre verilecek cezanın üst sınırına ve haklarındaki delil durumuna göre tutuklanmalarına' yönelik verilen tutuklama kararının hangi suçlar yönünden verilmiş ise her suç açısından ayrı ayrı uygulanması gerektiği, sanık hakkında tutuklama kararında sayılan suçlardan hangileri için tutuklama kararı verilmişse tutuklama müzekkeresindeki her bir suç için 5 yıllık sürenin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği, aksi halde daha nitelikli ve ağır sonuçları olan bağlantılı suçlarda basit suçlara göre daha kısa süreli tutukluluk halinin eşitlik ilkesine, yasanın ruhuna ve kamu vicdanına aykırı düşeceği, yasanın lafzına, ruhuna ve eşitlik ilkesine uygun olarak yorumlanması gerektiği, buna aykırı bir yorumun toplum vicdanında telafisi imkânsız yaralara neden olacağı, hukukun özüne ve … anlayışına uygun düşmeyeceği vicdani kanaatine varıldığı” gerekçesiyle davacının talebinin reddedilerek tutukluluk hâlinin devamına karar verildiği, davacının başvurusu üzerine anılan karara yönelik itirazı inceleyen … 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.12.2012 tarih ve 2012/918 değişik … sayılı kararıyla benzer gerekçelerle talebi reddederek davacının tutukluluk hâlinin devamına karar verdiği,
Tazminat istemine yönelik anılan dosyada davacının 20.05.2005 tarihinde gözaltına alınarak 24.05.2005 tarihinde tutuklandığı ve 11.12.2013 tarihinde tahliye edildiği, toplam 8 yıl 6 ay 27 gün gözaltında ve tutuklu olarak kaldığı, ancak 10.02.2010-10.06.2011 tarihleri arasında 1 yıl 4 aylık süre ile başka bir cezasının infaz edilmesi nedeniyle tutukluluğun infazına ara verildiği, 1 yıl 2 ay 10 günlük sürenin ise temyiz aşamasında Yargıtay’da geçtiği, tutukluğun infazına verilen ara (1 yıl 4 ay) ile Yargıtay’da geçen sürenin (1 yıl 2 ay 10 gün) toplam gözaltı ve tutukluluk süresinden (8 yıl 6 ay 27 gün) düşülmesi neticesinde tazminat istemine konu olan dosya kapsamında davacının 6 yıl 17 gün tutuklu kaldığı, dolayısıyla 5 yılı aşan sürenin 1 yıl 17 gün olduğu,
Davacı ile birlikte tazminata istemine konu olan bu dosyada sanık olarak yargılanan Savaş Çetinkaya’nın Anayasa Mahkemesine yapmış olduğu bireysel başvuru neticesinde Anayasa Mahkemesince 21.11.2013 tarih ve 2012/1303 sayı ile, CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen 5 yıllık azami sürenin aşılması ve bu tarihten sonraki tutuklu bulundurulmasının hukuki dayanağının bulunmaması nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlâl edildiğine ve adı geçene 19.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası'nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.” hükmü yer almıştır.
1961 Anayasası'nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun'un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası'nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir.” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklinde değiştirilmiştir.
Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un 18. maddesiyle 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun'un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden ele alınmış, 141. maddesinde hangi durumlarda tazminat talep edilebileceği, 142. maddesinde tazminat isteminin şartları, 143. maddesinde tazminatın geri alınması, 144. maddesinde ise tazminat isteyemeyecek kişiler düzenlenmiştir.
5320 sayılı Kanun'un 6. maddesinde yer alan;
"(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur." hükmü uyarınca somut uyuşmazlığın, davacının haksız olarak makul süreyi aşacak şekilde tutuklu kaldığı tarihler de göz önünde bulundurularak 5271 sayılı Kanun hükümleri doğrultusunda çözülmesi gerekmektedir.
Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 5271 sayılı CMK'nın "Tazminat istemi" başlıklı 141. maddesinin birinci fıkrası davacının haksız olarak tutuklandığı tarihler itibarıyla;
"(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,
g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,
h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,
j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı hâlde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, devletten isteyebilirler."
Şeklinde düzenlenmiş, koruma tedbirleri nedeniyle tazminatın hangi hâllerde isteneceği on bent hâlinde sayılmış, 30.04.2013 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun'un 17. maddesiyle anılan fıkraya “k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,” bendi eklenmiş, fıkranın son cümlesinde de kişilerin koruma tedbirleri nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi her türlü zararlarını talep edebilecekleri belirtilmiştir.
Uyuşmazlık konusuyla ilgisi nedeniyle CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendindeki “Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı hâlde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,” kişilerin Devletten tazminat isteme hakkına ilişkin düzenleme üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir. Bu kapsamda öncelikle "yakalama", "gözaltı" ve "tutuklama" tedbirleri hakkında açıklamada bulunulması, daha sonra 5271 sayılı CMK'nın 141. maddesinin birinci fıkrasının konuyla ilgili (d) bendinin incelenmesi gerekmektedir.
Anayasamızın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hükme bağlanmış olup Anayasa’nın 19. maddesindeki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlanabileceği durumların şekil ve şartlarının kanunda gösterilmesi ölçütü, Anayasa’nın 13. maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceğine dair kural ile de uyumludur.
CMK’nın “Tutuklulukta geçecek süre” başlıklı 102. maddesi;
“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.” şeklide iken 15.08.2017 tarihli ve 694 sayılı KHK’nın 14. maddesiyle, bu fıkrada yer alan “üç yılı” ibaresinden sonra gelmek üzere “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı” ibaresi eklenmiştir.
Görüldüğü gibi CMK’nın 102. maddesinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinde kişilerin tutulabileceği azami kanuni süreler düzenlenmiştir. Madde metninde, ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen işler bakımından bir ayrıma gidilmiştir. Birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması hâlinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğuracağı açıktır. Bu nedenle azami tutukluluk süresinin kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından en fazla beş yıl olması gerektiği anlaşılmalıdır. Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul edilemez. Suç ve sanık sayısı, davanın karmaşık olması gibi etkenler tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusundaki değerlendirmede ele alınabilecek faktörler olup kanuni tutukluluk süresinin belirlenmesinde esas alınmaları mümkün değildir. Normun lafzı ve amacı, tutuklama tedbirinin ceza … sistemi içerisindeki yeri ve CMK’nın 102. maddesindeki düzenleme ile kişi özgürlüğüne yönelik sınırlamaların dar yorumlanması hususları birlikte değerlendirildiğinde aksine bir sonuca varmak mümkün görünmemektedir (Anayasa Mahkemesi, … …, Başvuru No:2012/1137, 02.07.2013 tarihli).
Buna göre CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrasında, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresinin en çok iki yıl olduğu ve bu sürenin zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek uzatılabileceği, ancak uzatma süresinin toplam üç yılı geçemeyeceği belirtilmiştir. Buna göre uzatma süreleri dâhil toplam tutukluluk süresinin azami beş yıl olabileceği anlaşılmalıdır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.04.2011 tarihli ve 51-42 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır. (Anayasa Mahkemesi, Hamit Kaya, Başvuru No:2012/338, 02.07.2013 tarihli)
Diğer taraftan, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin sınırlamaların kanunla yapılması ve sınırlamanın şekil ve şartlarının da kanunda açıkça belirtilmesi gerekir. Kanunun metni, bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, tutuklama nedenlerini ve sürelerini belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek şekilde olmalıdır. Dolayısıyla uygulanması öncesinde kanun, muhtemel etki ve sonuçları bakımından yeterli derecede öngörülebilir olmalıdır. Bununla birlikte, kanun metninin tüm sonuç ve etkileri göstermesi her zaman beklenemeyeceğinden, aranan açıklığın ölçüsü, söz konusu metnin içeriği, düzenlemeyi hedeflediği alan ile hitap ettiği kitlenin statü ve büyüklüğü gibi faktörler dikkate alınarak belirlenebilir. CMK’daki azami tutukluluk süresinin ağır cezalık işler bakımından uzatmalarla birlikte azami beş yıl olduğu, bu haliyle düzenlemenin öngörülebilir olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kanuni tutukluluk süresinin her suç için ayrı ayrı hesaplanması gerektiği yönündeki yorum, bireylerin tutuklu olarak yargılanabileceği azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir. Zira bir kişi hakkında birden fazla suç isnadı olması halinde azami tutukluluk süresi her biri için ayrı ayrı hesaplandığında kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği süre öngörülemez bir şekilde uzayacaktır.
Öte yandan tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesi önünde yargılama aşamasında geçen sürelerin dikkate alınması gerekir. Zira kişi yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm edilmişse, bu kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmakta ve tutmanın nedeni ilk derece mahkemesince verilen hükme bağlı olarak tutma haline dönüşmektedir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemekte ve temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır (Anayasa Mahkemesi, Hamit Kaya, Başvuru No: 2012/338, 02.07.2013 tarihli kararı; AİHM’nin Solmaz/Türkiye, Başvuru No: 27561/02, 16.01.2007, Şahap Doğan/Türkiye, Başvuru No: 29361/07, 27.05.2010)
Aynı yaklaşım Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da benimsenmiş ve 12.04.2011 tarihli ve 51-42 sayılı kararda, “Hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır.” gerekçesiyle, temyizde geçen sürenin tutukluluk süresine dâhil edilmeyeceğine hükmedilmiştir. Bu bakımdan temyiz aşamasında geçen süreler tutukluluk süresinin değerlendirmesinde göz önünde bulundurulamaz. Ancak bozma kararı sonrasında bireyin durumu tekrar suç isnadına bağlı tutmaya dönüşeceğinden ilk derece mahkemesi önünde geçen süre değerlendirmede dikkate alınacaktır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Davacının suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma, 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, resmî belgede sahtecilik, görevi yaptırmamak için direnme, yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından 20.05.2005 tarihinde gözaltına alındığı, 24.05.2005 tarihinde tutuklandığı, aynı suçlardan yapılan yargılama neticesinde … 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 19.04.2010 tarihli kararı ile iki kez resmî belgede sahtecilik, yirmi üç kez kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, on dört kez yağma, 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, suç işleme amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından mahkûmiyetine karar verildiği, hükümlerin temyiz edilmesi üzerine anılan kararın Yargıtay 6. Ceza Dairesince 29.06.2011 tarihinde bozulduğu, bozma kararı üzerine yargılaması devam eden davacının 11.12.2013 tarihinde tahliye edildiği,
Tazminat istemine ilişkin bu dosyada davacının toplam 8 yıl 6 ay 27 gün gözaltında ve tutuklu olarak kaldığı, ancak 10.02.2010-10.06.2011 tarihleri arasında 1 yıl 4 aylık süre ile başka bir cezasının infaz edilmesi nedeniyle tutukluluğun infazına ara verildiği, 1 yıl 2 ay 10 günlük sürenin ise temyiz aşamasında Yargıtay’da geçtiği, tutukluğun infazına verilen ara (1 yıl 4 ay) ile Yargıtay’da geçen sürenin (1 yıl 2 ay 10 gün) toplam gözaltı ve tutukluluk süresinden (8 yıl 6 ay 27 gün) düşülmesi neticesinde tazminat istemine konu olan bu dosya kapsamında davacının 6 yıl 17 gün tutuklu kaldığı, dolayısıyla 5 yılı aşan sürenin 1 yıl 17 gün olduğunun tespit edildiği anlaşılmıştır.
Davaya konu haksız işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken CMK'nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen kimselerin uğrayacakları zararların Devlet tarafından karşılanacağına yer verilmesi, birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmesi hâlinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğurması nedeniyle aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanmasının, bireylerin tutuklu olarak, yargılanabileceği azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatabilmesi sebebiyle "belirlilik" ilkesi açısından kabul edilemez nitelikte olması, tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusundaki değerlendirmede ele alınabilecek faktörler olmakla birlikte suç ve sanık sayısı, davanın karmaşıklığı gibi etkenler kanuni tutukluluk süresinin belirlenmesinde esas alınmasının mümkün olmaması, CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca uzatma süreleri dâhil toplam tutukluluk süresinin azami beş yıl olarak anlaşılmasının gerekmesi ve tazminat istemine konu olan bu dosyada davacı ile birlikte sanık olarak yargılanan Savaş Çetinkaya’nın Anayasa Mahkemesine yapmış olduğu bireysel başvuru neticesinde Anayasa Mahkemesince; CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen 5 yıllık azami sürenin aşılması ve bu tarihten sonra tutuklu bulundurulmasının hukuki dayanağının bulunmaması nedenleriyle Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlâl edildiğine ve adı geçene manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi karşısında; davacının “bir suç isnadına bağlı olarak” tutulduğu süre itibarıyla CMK’nın 102. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen 5 yıllık azami süreyi doldurmuş olduğu ve bu tarihten sonra tutuklu bulundurulmasının herhangi bir hukuki dayanağının bulunmadığı dolayısıyla koruma tedbirleri nedeniyle tazminat hakkı bulunduğundan Özel Dairenin bozma kararının isabetsiz olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme gerekçesinin isabetli olduğuna ve hükmün esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- … Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.05.2016 tarihli ve 55-133 sayılı hükmündeki direnme gerekçesinin İSABETLİ OLDUĞUNA,
2- Hükmün esasının incelenmesi için dosyanın, Yargıtay 12. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.12.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun bu kararında ayrıca, kanunla tutukluluk süresi için getirilen üst sınırların makul sürenin aşılmadığı istisnai durumlar için geçerli olabileceği ve hiçbir şekilde kişinin bu süre doluncaya kadar tutulabileceği anlamına gelmeyeceği vurgulanmıştır; üst sınır aşılmamış olsa dahi somut olayda tutukluluk makul süreyi aşmışsa anayasal hakkın ihlal edildiği sonucuna varılabileceği belirtilmiştir.

Soruşturma Evresine Özgü Süre Sınırları

CMK m. 102/4, 7188 sayılı Kanun ile 17 Ekim 2019 tarihinde eklenerek soruşturma evresindeki tutukluluk sürelerine ayrıca bir üst sınır getirmiştir. Bu fıkra uyarınca soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. TCK'nın İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü ile Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından soruşturma evresindeki azami tutukluluk süresi en çok bir yıl altı aydır; gerekçe gösterilerek bu süre altı ay daha uzatılabilir.

CMK m. 2/1-k uyarınca toplu suç, aralarında iştirak iradesi bulunmasa da üç veya daha fazla kişi tarafından işlenen suçu ifade etmektedir. Soruşturma evresindeki uzun süre eşiğinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesinde bu tanım belirleyici bir rol oynamaktadır.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 2Kaynağı aç
Madde 2 – (1) Bu Kanunun uygulanmasında;
a) Şüpheli: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi,
b) Sanık: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine
kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi,
c) Müdafi: Şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan
avukatı,
d) Vekil: Katılan, suçtan zarar gören veya malen sorumlu kişiyi ceza
muhakemesinde temsil eden avukatı,
e) Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin
öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,
f) Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine
kadar geçen evreyi,
g) İfade alma: Şüphelinin kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı
tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini,
h) Sorgu: Şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma
veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini,
i) Malen sorumlu: Yargılama konusu
işin hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddî ve malî sorumluluk
taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişiyi,
j) Suçüstü:
1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk,
suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin
işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan
kimsenin işlediği suçu,
k) Toplu suç: Aralarında iştirak iradesi bulunmasa da üç veya daha fazla
kişi tarafından işlenen suçu,
l) Disiplin hapsi: Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına
alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen,
önödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri
uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapsi,
İfade eder.
İKİNCİ
BÖLÜM
Görev
Görev

Çocuklar Bakımından Uygulanacak Süre

CMK m. 102/5, fiili işlediği sırada on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar için iki ayrı oran öngörmektedir. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından madde kapsamındaki tüm tutukluluk süreleri yarı oranında uygulanır. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş ancak on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise bu süreler dörtte üç oranında uygulanır. Her iki oran da 7188 sayılı Kanun ile 17 Ekim 2019 tarihinde aynı fıkrayla eklenmiştir.

Uzatma Kararlarında Usul

CMK m. 102/3 gereğince tutukluluk süresinin uzatılmasına ilişkin kararlar, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilmek zorundadır.

Tutuklama Kararının Koşulları ve Ölçülülük

CMK m. 100/1 uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması şarttır. Tutuklama kararı, işin önemi ile verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiriyle ölçülü olmaması halinde verilemez. Ayrıca yalnızca adli para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 100Kaynağı aç
Madde 100 – (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut
delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık
hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya
güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.[13]
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini
uyandıran somut olgular varsa.
b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde
bulunma,
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.
(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda somut
delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama
nedeni var sayılabilir:[14]
a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;[15]
1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
2. (Ek:6/12/2019-7196/58 md.)[16]
Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80)
3. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
4.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Kasten yaralama (madde 86, fıkra
3, bent b, e ve f) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),[17]
5. İşkence (madde 94, 95)
6. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
7. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
8.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık
(madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),
9. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
10. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma
(iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
11. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
12. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309,
310, 311, 312, 313, 314, 315),
b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer
Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin
(3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda
tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin
dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
g) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinde sayılan suçlar.
h) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen
suçlar.
i) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Kadına karşı işlenen kasten yaralama
suçu.
j) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Sağlık kurum ve kuruluşlarında görev
yapan personele karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen
kasten yaralama suçu.
k) (Ek:10/10/2024-7528/35 md.) Millî Eğitim Bakanlığına bağlı
resmî eğitim kurumlarında yönetici, öğretmen, usta öğretici, yabancı uyruklu
öğrencilerin eğitimine yönelik Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen
projelerde öğretici/öğretmen veya rehber danışman; özel öğretim kurumlarında
yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğretici olarak görev yapanlar ile
Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî eğitim kurumları ve özel öğretim
kurumlarında ders ücreti karşılığı ders okutanlara ve diğer kamu kurum ve
kuruluşlarında görev yapan öğretmenlere karşı görevleri sırasında veya
görevleri sebebiyle işlenen kasten yaralama suçu.
(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını
gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç
olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda
tutuklama kararı verilemez.[18]
Tutuklama kararı

CMK m. 102'nin gerekçesinde, tutuklamada geçen sürenin makul olmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde öngörülmüş temel bir ilke olduğu vurgulanmış; tutukluluğun bu makul süreyi aşmasının tazminat ödenmesini gerektirebileceği belirtilmiştir. Gerekçede ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tutukluluğun başlangıcını değerlendirirken kişinin gözaltına alındığı tarihi esas aldığına dair genel bir tespite yer verilmiştir; bu tespit kanun gerekçesinin yoruma yönelik bir değerlendirmesidir.

Periyodik Tutukluluk İncelemesi

CMK m. 108/1 uyarınca soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde en geç otuzar günlük aralıklarla tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmediği, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından CMK m. 100 hükümleri göz önünde bulundurularak şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karara bağlanır. Soruşturma evresinde tutukluluk durumunun incelenmesi, bu süre içinde şüpheli tarafından da talep edilebilir. Kovuşturma evresinde hâkim veya mahkeme, sanığın tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da otuzar günlük süre içinde re'sen karar verir.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 108Kaynağı aç
Madde 108 – (1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde
bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk
hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi
üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100 üncü madde hükümleri göz önünde
bulundurularak, şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir.[21]
(2) Tutukluluk durumunun incelenmesi, yukarıdaki fıkrada öngörülen süre
içinde şüpheli tarafından da istenebilir.
(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin
devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde
oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re'sen karar
verir.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
Adlî
Kontrol
Adlî kontrol

Salıverilme İstemi ve Üst Mahkeme Aşaması

CMK m. 104/3 uyarınca dosyanın Bölge Adliye Mahkemesi'ne veya Yargıtay'a gelmesi halinde salıverilme istemi hakkındaki karar, ilgili daire veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 104Kaynağı aç
Madde 104 – (1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her
aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.
(2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine
hâkim veya mahkemece karar verilir. Bu kararlara itiraz edilebilir.[20]
(3) Dosya bölge adliye mahkemesine
veya Yargıtaya geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye
mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya
üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir.
Usul

Yargıtay ceza dairelerince verilen tutukluluğun devamına ilişkin kararlara karşı yasalarda açık bir hüküm bulunmaması sebebiyle CMK m. 308 kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olağanüstü itiraz yoluna başvurma yetkisinin bulunmadığı yönünde içtihat mevcuttur. Bu nitelikteki kararlara karşı başvurulabilecek yol, CMK m. 104/2 ve m. 267 uyarınca sanık veya müdafii tarafından açılabilecek olağan itiraz yoludur; itiraz CMK m. 268/3-e uyarınca kararı veren daireyi izleyen ceza dairesince incelenir.

Temyiz Aşamasında Geçen Sürenin Hesaba Katılması

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, temyiz aşamasında geçen sürelerin tutukluluk süresinin değerlendirmesinde göz önünde bulundurulamayacağını belirlemiştir. Bozma kararı sonrasında ise bireyin durumu yeniden suç isnadına bağlı tutmaya dönüşeceğinden, ilk derece mahkemesi önünde geçen süre değerlendirmede dikkate alınmaktadır.

Makul Süreyi Aşan Tutuklulukta Tazminat

CMK m. 141/1-d kapsamında tutuklu kişiler bakımından iki tazminat nedeni düzenlenmiştir: kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama merciinin önüne çıkarılmama ve tutuklu kişi hakkında makul sürede hüküm verilmeme. CMK m. 141/1-d'ye dayanan tazminat davası, asıl davanın sonucuna bağlı olmadığından hüküm verilmesini veya kesinleşmesini bekleme zorunluluğu yoktur; bununla birlikte CMK m. 141/1-e ve f bentlerindeki tazminat nedenlerine dayanan davalarda kesinleşme şartı aranmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/544, K. 2022/123Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2017/544 E.  ,  2022/123 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
Davacı … … … vekilinin, müvekkili …'in silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği isnadıyla 14.04.2012 tarihinde yakalanıp gözaltına alındığı, 16.04.2012 tarihinde tutuklandığı, tutuklandığı suç nedeniyle hakkında 12.04.2013 tarihinde kamu davası açıldığı, ilgili mahkemece 24.04.2013 tarihinde tensip zaptı düzenlenmesine rağmen 22.08.2013 tarihinde duruşmaya çıkarılarak tahliye edildiği, yakalama anından itibaren yaklaşık 16 ay tutuklu kaldığı hâlde hâkim huzuruna çıkarılmadığı ve bu nedenle uğranılan 5.000 TL manevi zararın gözaltına alındığı tarihten itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte davalı … Hazinesinden tahsili talebiyle açtığı davanın reddine ilişkin … 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.01.2014 tarihli ve 286-5 sayılı hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 14.12.2015 tarih ve 19906-19237 sayı ile;
"…1- Dosya kapsamı itibarıyla 16.04.2012 tarihinde tutuklanan tutukluluk hâli farklı tarihlerde uzatılan sanık (davacı) hakkında 5271 sayılı CMK’nın 141/1-a,d maddeleri gereğince uzun süre tutukluluk halinin sürdürülmesi gerekçelerinin ve makul sürede hakkında karar verilip verilmediğinin ve dolayısıyla davacının manevi tazminata hak kazanıp kazanmadığının belirlenmesi açısından, hakkındaki soruşturma ve kovuşturma kapsamı incelenerek, soruşturma ve kovuşturmanın uzun sürmesinin nedenlerinin incelenmesi gerektiğinin anlaşılması karşısında, öncelikle tazminat istemine konu olan dayanak dosyadaki iddianame, davacıya (sanığa) ait tutuklama kararları, tutuklama inceleme tutanakları, davacı (sanık) ile ilgili tutanak ve belgeler getirtilip davacının taleplerinin incelenmesi gerektiğinin düşünülmemesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 19/son maddesi 'Hürriyeti kısıtlanan kişilerin en kısa zamanda bırakılmasının' sağlanmasını öngördüğü gibi yine Anayasa'nın 90/son maddesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalardan olan ve uygulama önceliği olan, İnsan Hakları Sözleşmesinin 5/3. maddesindeki 'Yakalanan veya tutuk durumda bulunan herkes hemen bir hakim veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır' düzenlemeleri ile birlikte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141/1-d maddesine göre, 'Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen' kişilere de tazminat verilmesini öngördüğünden, soruşturma ve kovuşturma sürecinde tutukluluğun yasal dayanağının kalıp kalmadığı da irdelenerek, tutukluluk hâli ve yargılama süreci yönünden makul sürenin aşıldığı iddiasının değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi,
2- 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 142/7. maddesi gereğince taraflar adına açıklamalı çağrı kağıdı çıkarılarak, kararın duruşmalı olarak verilmesi gerektiği gözetilmeden, Cumhuriyet savcısından yazılı mütalaa alınarak davanın reddine karar verilmesi suretiyle, CMK’nın 142/7 ve 188/1. maddelerine muhalefet edilmesi,
3- Hüküm duruşmasında hazır bulunduğu anlaşılan Cumhuriyet savcısının isim ve sicil bilgilerinin gerekçeli karar başlığına yazılmaması suretiyle 5271 sayılı CMK'nın 232/2-b maddesine aykırı davranılması," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
(2) ve (3) numaralı bozma nedenlerine uyan Yerel Mahkeme ise 10.03.2016 tarih ve 55-105 sayı ile;
"Her ne kadar davacının … 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/79 esas sayılı dosyasında tutuklu sanık olarak yargılandığı tespit olunmuş ise de, … bu dosyada davacı hakkında açılmış kamu davasının hâlen derdest olduğu nihai hükmün verilmediği, CMK'nın 142/1. maddesinin hiç yorumlanmaya izin vermeyecek şekilde 'Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin' ilgilisine tebliğinden itibaren 3 ay içinde ve her hâlde karar ve hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen 1 yıl içinde tazminat talebinde bulunulabilir.' hükmünü düzenlediği, … bu hükme göre CMK'nın 141/1. maddesindeki durumlara uygun hak ihlâline uğradıklarını ihlâl edenlerin CMK'nın 142/1. maddesi gereğince maddi manevi tazminat talebinde bulunabilmeleri için kararın kesinleşmesi gerektiği, davacının talebinin soruşturma evresinde uzun süre tutuklu kaldığına ilişkin olduğu, davanın derdest olduğu, davacının uzun süre tutuklulukta kalması nedeniyle haklarının muhtel olup olmadığının tespit olunabilmesi için … 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/79 esas sayılı dosyasında verilmiş bir mahkûmiyet hükmüne ve bu mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş olmasına kanunun açık hükmü karşısında ihtiyaç bulunduğu, zikrolunan kamu davasında kesinleşmiş bir kararın bulunmaması hâlinde … bu tazminat davasının açılmasına CMK'nın 142/1. maddesinin izin vermediği değerlendirilmiş,
Her ne kadar Yüksek Mahkeme bozma ilamında bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için davanın esası ile ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı, dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığını bozma nedeni yapmış ise de, neticesi itibariyle doğru olan bu tespite götüren muhakemeye katılmaya yasal imkan bulunmadığı, zirâ esasen CMK'da temel hak ve özgürlüklerin zedelenmemesi için müesseseler ihtas edildiği, her müessesenin kanunun ilgili bölümünde hükümlerinin bulunduğu, CMK'da yer alan arama, el koyma, gözaltına alma, yakalama, tutuklama, adli kontrol tedbiri altına koyma, iletişimin tespiti gibi müesseselerin her birinin birer Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu müessesesi olduğu ve bu müesseselerin bu müesseselere ilişkin hükümlerin de kanunda açıkça vaaz edildiği, bir soruşturma veya kovuşturma yapılırken soruşturma yada kovuşturma makamının bu müesseselerde tanzim edilen açık hükümlere aykırı kararlar vermiş olması hâlinde örneğin, gözaltı süresinin kanundaki süreden fazla olarak uygulanmış olması hâlinde, ortada bir CMK müessesesinin temel kuralına aykırı tanzim edilmiş bir karar olduğu ve … bu karara karşı CMK'nın 141-142. maddesi gereğince tazminat istenmesinde hukuki bir sakınca olmayacağı, zirâ bir CMK müessesesinin açık hükmünü ihtiva eden bir kuralın ihlâli ile ilgili soruşturma yada kovuşturma makamının bir kararının bulunmakta olduğu, bu kararı o soruşturma veya kovuşturma dosyası ile ilgili verilecek son kararın mahiyetinin değiştirmeyeceği, dolayısıyla Yüksek Mahkemenin neticesini doğru olarak tespit ettiği gibi her bir müessesenin temel kurallarının apaçık ihlâli halinde ortada esasen soruşturma ve kovuşturma makamlarınca verilen ve itiraza tabi olan ve itiraz edilmemekle kesinleşen bir karar bulunduğundan bu ihlâl kararları açısından tazminat talebinde bulunulmasına yasal engel bulunmadığı,
Ancak davacının talebinin soruşturma evresinde kanuna uyguna tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii önüne çıkarılmamak suretiyle uğranılan manevi zarar ilişkin olduğu, davacının zikrolunan dosyada PKK/KCK terör örgütüne üye olmak suçundan hakkında isnadın bulunduğu, tutuklama müessesesine bakıldığında CMK'nın 100. maddesinde tutuklama nedenlerinin, 101. maddesinde tutuklama kararı ile ilgili usül ve şartların, 102. maddesinde ise tutuklama sürelerinin belirtildiği, CMK'nın 102. maddesi gereğince tutuklama müessesesi açısından temel kuralın ve ihlâlinde tazminat sorumluluğu gerektirebilecek olan kuralın ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda yapılan uzatmalar ile birlikte tutukluluk süresinin azami süresinin 5 yıl olduğuna dair kural olduğu, dolayısıyla … bu somut dava dosyasında davacı asilin 5 yıldan fazla tutuklulukta kalmış olması hâlinde soruşturma makamlarının vermiş olduğu tutukluluğun devamına dair kararların tutuklama müessesesinin temel kurallarına aykırı olacağı ve tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda kesinleşmiş olduğundan davacının tazminat talebinde bulunmaya hakkı olduğunu kabul etmek gerekeceği, ancak davacı asil için soruşturmada tutuklulukta kaldığı süre zarfında soruşturma makamlarının davacının tutukluluğunu devam ettirmek ile ihlâl etmiş oldukları tutuklama müessesesine ilişkin temel bir kuralın bulunmadığı, davacının soruşturma evresinde uzun süreli tutuklulukta kalıp kalmadığının ve bu sürenin uzun sayılıp sayılmadığının tespitininde temel mahiyette bir kural ihlâli bulunmadığından ancak … 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/79 esas sayılı dosyasında yapılan yargılama sonucunda davacı asilin beraat etmesine veya ceza almasına göre ve ceza alması hâlinde alacağı hapis cezasının süresine göre tespit olunabileceği, dolayısıyla … 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/79 esas sayılı dosyasında davacı asilin hapis cezasına mahkûm edilmesi hâlinde almış olacağı hapis cezasının süresinin davacı asilin soruşturma evresinde makul sürede yargılama makamının huzuruna çıkarılıp çıkarılmadığını da belirleyeceği,
Öte yandan bir CMK müessesesinin temel kurallarının ihlâli mahiyetinde olmayan tazminat taleplerini esas mahkemesi kararının kesinleşmesi beklenmeden karşılama yönünde kişilere kanuna aykırı olarak imkan sağlanması hâlinde bu durumun yargıda kaosa neden olacağı, davacının tazminat talebinin kabülü hâlinde esasen davacı asile geçirmiş olduğu soruşturmada hak ihlâli yapıldığının da tespitinin yapılmış olacağı, daha açık bir anlatımla hâlen derdest oaln bir soruşturma ve kovuşturmada bir başka mahkemenin soruşturmayı veya kovuşturmayı yapan merciin eylemini tazminat talebi altında denetleyeceği, eylemlerin yerinde olup olmadığına karar vereceği, soruşturma ve kovuşturma mercilerinin zaten hukuku uygulayan merciler oldukları, soruşturma makamlarının kararlarına, sulh ceza hakimliklerinin kararlarına, kovuşturma makamlarının, mahkemelerin kararlarına karşı yasa yollarının yine CMK'da açıkça düzenlendiği, bu durumun toptan hukuk disiplinini oluşturmakta olduğu, bir yargılama sırasında haklarının ihlâl edildiğini iddia eden kişinin soruşturma, kovuşturma, temyiz davası sonucunda yargı yolları tüketildikten ve karar kesin yargı hâlini aldıktan sonra CMK'nın 141-142. maddelerine göre tazminat talep etmesinin yargı yolu disiplinine uygun olduğu, ancak kesinleşmemiş bir karara karşı temel müesseselere ilişkin tesis edilmiş ihlâl kararı da olmadığı hâlde bu mahiyette tazminat taleplerinin kabulüne ilişkin kararların verilmesi hâlinde devam eden soruşturmaların ve kovuşturmaların içerisine başka mahkemelerin el uzatmış olacağı, bu durumun ise yargıda kaos ve karmaşa olacağı, yargı disiplininin ve yargı yasa yolları disiplinini bozacağı, zaten kanun koyucununda kesinleşmeyi CMK'nın 142/1. maddesinde bu nedenle aradığı, kanunun hükmü açık iken ve mutlaka kesinleşme aranması gerekmekte iken kanun koyucunun açık emrini ortadan kaldıracak şekilde yargısal yorum yapılmasının da hukuka uygun olamayacağı,
Tüm bu nedenlerle; davacının tazminat talebinin esas mahkemesinin son hükmü kesinleşmemiş olduğundan reddine karar vermek hususunda direnilmesinin hukukun emri olduğu düşünülmüş ve değerlendirilmiştir." şeklindeki gerekçe ile (1) numaralı bozma nedenine direnerek önceki hüküm gibi karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükmün de davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.05.2016 tarihli ve 166530 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 726-933 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, Yargıtay 12. Ceza Dairesince 27.03.2017 tarih ve 141-2418 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5271 sayılı CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca açılacak tazminat davaları açısından tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Davacı … vekilinin, 05.09.2013 tarihli dilekçesi ile; davacının, silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği isnadıyla 14.04.2012 tarihinde yakalanarak gözaltına alındığı, üç gün gözaltında kaldıktan sonra … Özel yetkili Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadesi sonrası tutuklanma talebiyle sevk edildiği … 12. Ağır Ceza Mahkemesince 16.04.2012 tarihinde tutuklandığı, tutuklandığı suç dolayısıyla … Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen 12.04.2013 tarihli ve 2013/174 sayılı iddianame ile … 23. Ağır Ceza Mahkemesinin 2013/79 esas sayılı dosyasında hakkında kamu davası açıldığını, anılan Mahkemece 24.04.2013 tarihinde tensip zaptı düzenlendiği ancak davacının 22.08.2013 tarihinde ilk duruşmaya çıkabildiği ve aynı tarihte de tahliye edildiği, davacının yakalama anından itibaren yaklaşık 16 ay tutuklu kaldığı hâlde hâkim huzuruna çıkarılmadığını belirterek ve bu nedenle uğranılan 5.000 TL manevi tazminatın yakalama va gözaltı tarihinden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte … Hazinesinden tahsili talebinde bulunduğu,
… 6. Ağır Ceza Mahkemesince 16.01.2014 tarih ve 286-5 sayı ile; davacının CMK’nın 142. maddesinin birinci fıkrası uyarınca tazminat talebinde bulunabilmesi için tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesi gerektiği, ancak davacı hakkında … 23. Ağır Ceza Mahkemesinin 2013/79 esas sayılı ceza dosyasında yapılan yargılamanın devam ettiği ve henüz nihai bir karar verilmediği anlaşıldığından tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği,
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 14.12.2015 tarih ve 19906-19237 sayı ile; somut olayda tutukluluk süresinin uzun olduğu gerekçesi ile yasa ve mevzuat ihlâli yapıldığına ilişkin iddiaya dayalı tazminat talebinin asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talep niteliğinde bulunmadığından hüküm verilmesine veya kesinleşmesine gerek olmadığı, bu nedenle soruşturma ve kovuşturma sürecinde tutukluluğun yasal dayanağının kalıp kalmadığı da irdelenerek, tutukluluk hâli ve yargılama süreci yönünden makul sürenin aşıldığı iddiasının değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verildiği,
… 6. Ağır Ceza Mahkemesince 10.03.2016 tarih ve 55-105 sayı ile; CMK’nın 142. maddesinin birinci fıkrasında, tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesi gerektiğinin açıkça belirtildiği, kanun koyucunun açık emrini ortadan kaldıracak şekilde yargısal yorum yapılmasının da hukuka uygun olamayacağı gerekçesiyle Özel Daire kararına direnildiği,
Anlaşılmaktadır.
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası'nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.” hükmü yer almıştır.
1961 Anayasası'nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun'un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası'nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir.” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklinde değiştirilmiştir.
Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un 18. maddesiyle 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun'un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden ele alınmış, 141. maddesinde hangi durumlarda tazminat talep edilebileceği, 142. maddesinde tazminat isteminin şartları, 143. maddesinde tazminatın geri alınması, 144. maddesinde ise tazminat isteyemeyecek kişiler düzenlenmiştir.
5320 sayılı Kanun'un 6. maddesinde yer alan;
"(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur." hükmü uyarınca somut uyuşmazlığın, davacının gözaltına alındığı ve tutuklandığı tarihler de göz önünde bulundurularak 5271 sayılı Kanun hükümleri doğrultusunda çözülmesi gerekmektedir.
5271 sayılı CMK'nın "Tazminat istemi" başlıklı 141. maddesinin birinci fıkrası davacının gözaltına alındığı ve tutuklandığı tarihler itibarıyla;
"(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,
g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,
h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,
j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı hâlde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, devletten isteyebilirler."
Şeklinde düzenlenmiş, koruma tedbirleri nedeniyle tazminatın hangi hâllerde isteneceği on bent hâlinde sayılmış, 30.04.2013 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun'un 17. maddesiyle anılan fıkraya “k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,” bendi eklenmiş, fıkranın son cümlesinde de kişilerin koruma tedbirleri nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi her türlü zararlarını talep edebilecekleri belirtilmiştir.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle "yakalama", "gözaltı" ve "tutuklama" tedbirleri hakkında açıklamada bulunulması, daha sonra 5271 sayılı CMK'nın 141. maddesinin birinci fıkrasının konuyla ilgili (d) bendinin incelenmesi gerekmektedir.
Yakalama, suç şüphesi altında olan kişinin, henüz bir hâkim kararı olmaksızın özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. Yakalama, kişinin özgürlüğünün kısıtlandığı anda başlar ve durumun Cumhuriyet savcısına bildirilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının emri ile gözaltına alma veya serbest bırakmaya kadar devam eder.
Yakalanan kişi, Cumhuriyet Başsavcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir. 5271 sayılı CMK'nın 91. maddesinin ikinci fıkrasında gözaltına almanın, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığına bağlı olduğu düzenlenmişken 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun'la bu fıkrada yer alan “işlediğini düşündürebilecek emarelerin” ibaresi “işlediği şüphesini gösteren somut delillerin” şeklinde değiştirilmiştir.
Tutuklama ise şüpheli veya sanığın kaçmasını ya da delillerin karartılmasını yahut tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı kurulmasını önlemek amacıyla başvurulan bir koruma tedbiridir. Tutuklama kararı verilebilmesi için öncelikle, 6526 sayılı Kanun ile CMK'da yapılan değişiklik öncesi kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların, anılan Kanun'la yapılan değişiklik sonrası ise kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması gereklidir. Ayrıca bir tutuklama nedeni olmalı, ölçülülük ilkesine uyulmalı, tutuklama yasağı bulunmamalı, sanığa güvence belgesi verilmemiş olmalı, muhakeme şartı gerçekleşmeli, muhakeme ehliyeti bulunmalıdır. Hâkim veya mahkeme, kanunda yazılı tutuklama nedenleri bulunsa dahi tutuklama kararı vermek zorunda değildir.
Öte yandan, tutuklama kararı verildiği zamanki koşullar ileride değişip tutuklama nedenleri ortadan kalktığında, tutuklama kararının derhal geri alınması gerekir. Bunu yaparken mutlaka şüpheli veya sanık hakkında verilen tutuklama kararının hukuki temellerinin aradan geçen süre içinde varlığını koruyup korumadığının araştırılması zorunludur.
Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasına göre bir ceza soruşturması kapsamında tutuklanan kişiler yargılamanın makul sürede bitirilmesini isteme hakkına sahiptir. Tutuklu yargılanan kişinin yargılamanın makul sürede bitirilmesindeki menfaati, işin doğası gereği diğerlerine göre daha fazladır. Bu nedenle başta savcılıklar ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu organları, tutuklu olarak sürdürülen soruşturma/kovuşturma sürelerinin (adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelere riayet edilmek koşuluyla) süratli bir şekilde sonuçlandırılması için özenli davranmalıdırlar. (Anayasa Mahkemesi, … Ölmez, Başvuru No:2014/19800, 10.01.2019 tarihli) Buna uyulmaması sonucunda, tutuklu yargılanan şüpheli veya sanık hakkında, makul süre içinde hüküm verilmemesi tazminat nedeni olarak düzenlenmiştir.
Kişinin makul süre içinde hâkim önüne çıkarılmaması yahut geç çıkarılması, yargılamanın uzun sürmesi kişinin ruhen baskı altına alınması ve ceza adaletinin işkenceye, tutuklama tedbirinin cezaya dönüşmesi sonucunu doğurur. Dikkat edilmelidir ki, tutuklu yargılanmanın daha sonra verilen cezadan mahsup edilmesi, AİHS’nin 5/3. madde hükmünün ihlâlini önlememektedir. Devlet, ceza muhakemesi işlemleriyle suç şüphesi altındaki tutukluyu en kısa sürede yargılayarak suçlu ise cezasını en kısa sürede vermek zorundadır. Öyle ki Anayasanın 141. maddesi gereği davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir. Nitekim muhakemede tutuklu bulunması durumunda devletin davayı hızlandırma yükümlülüğü daha da fazladır. Bu husus, AİHS’nin 5/3. maddesi bağlamında adil yargılanma hakkının sonucu olarak makul süre içinde davanın sona erdirilmesinin de bir gereğidir. Yargının inandırıcılığı ve etkinliğinin sağlanması bakımından devletten davayı veya işlemleri en kısa sürede ve en iyi şekilde, hukuka uygun davranarak çözümlemesi beklenir. Bunu gerçekleştirememekte kusursuz da olunsa devlet veya kamu görevlileri sorumluluk altına girebileceklerdir. Dolayısıyla tutuklu işlerle sınırlı olarak hakkında makul süre içinde hüküm verilmeyen kişi de tıpkı tutuklunun makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan kişi gibi tazminat talebinde bulunabilecektir.
CMK'nın 141. maddesinin birinci fıkrasının uyuşmazlık konusuyla ilgili (d) bendinde; kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen kişilerin tazminat talebinde bulunabilecekleri öngörülmüştür. Bu hüküm 466 Sayılı Kanun’da yer almayan ve AİHM içtihatlarıyla uyumlu olarak 5271 sayılı CMK ile getirilen bir düzenlemedir. Bu bentte tutuklu kişiler bakımından iki tazminat nedeni düzenlenmiştir. Bunlardan ilki, kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama merciinin önüne çıkarılmaması; ikincisi ise, tutuklu kişi hakkında makul sürede hüküm verilmemesidir. Tutukluluktaki makul süre ile yargılamadaki makul süre birbirinden farklıdır. Bir dava uzun süre devam etmesine rağmen AİHS’nin 6/1. maddesi kapsamında “makul sürede yargılanma hakkı” ilkesine aykırılık teşkil etmeyebilir. Ancak bu yargılama esnasında kişi makul süreyi aşan şekilde tutuklu kalmış ise AİHS’nin 5/3. maddesi ihlâl edilmiş olacaktır. Her iki durumda da tutuklamanın kanuna uygun olması gerekir. Tutuklama kararının kanuna aykırı olması hâlinde bu bent değil, CMK’nın 141/1-a bendi kapsamında tazminat talep edilebilecektir. Tutuklama kararının verilmesi aşamasında olduğu kadar tutukluluğun devamı sırasındaki işlemlerde de hukuka uygun davranılması zorunludur. Suç şüphesi altında olup da tutuklanan kişinin makul sürede yargılama merciinin huzuruna çıkarılması ve bu kişi hakkında makul süre içinde hüküm verilmesi soruşturma ve yargı makamlarının uyması gereken zorunlu görevlerindendir.
CMK’da, tutuklama için azami süreler düzenlenmiş olmakla birlikte, tutuklama için makul bir süre öngörülmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de tutuklamada makul süre hususunda kesin bir süre öngörülmemiştir. Bu bakımdan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tutuklulukta geçen sürenin makul olup olmadığını incelerken her somut olayın koşullarına göre değerlendirmektedir. Mahkeme, tutuklulukta makul sürenin tespitinde; özgürlüğün kısıtlandığı süre, isnat edilen suçun niteliği, mahkûmiyet halinde verilmesi olası ceza, özgürlüğün kısıtlanmasının kişi üzerindeki etkileri, kişinin davranışları, soruşturmanın yürütülme şekli ve ilgili adli işlemlerin niteliği gibi ölçütleri dikkate almaktadır. Anayasa Mahkemesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultusunda karar vermektedir. Anayasa Mahkemesine göre, tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusunun, genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir kişinin tutuklu olarak kaldığı sürenin makul olup olmadığı, her davanın kendi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Davanın karmaşıklığı, organize suçlara dair olup olmadığı veya sanık sayısı gibi faktörler, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği, özellikle kişi hakkında uygulanan tutuklama tedbirine dayanak olan suçlamaların ifade özgürlüğü, siyasi faaliyette bulunma hakkı ve sendika hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerle bağlantılı eylemler nedeniyle yöneltilmesi durumunda, tedbirin ölçülü olup olmadığı ve gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı hususları üzerinde durmakta ve tutukluluk sürelerinin makul olup olmadığı değerlendirilirken söz konusu tedbirin, kişilerin siyasi parti faaliyetleri gibi kamusal yönü de olan faaliyetlerine olumsuz etkileri dikkate almaktadır. Yargılama süresinin makul olup olmadığını da, somut olayın özelliklerine göre, davanın karmaşık bir yapıya sahip olup olmamasına, davanın taraflarının davranışlarına göre belirlemektedir.
CMK’nın tazminat istemenin koşulları başlığını taşıyan 142. maddesinin birinci fıkrasında; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde” bulunulabileceği hükme bağlanmış, 466 sayılı Kanun’un ikinci maddesinde ise; “zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan dâvalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde,” uğranılan zararın tazmininin istenebileceği belirtilmiştir. 466 sayılı Kanundaki bu düzenleme nedeniyle, tazminat istemine konu davaların esasıyla ilgili verilen kararların kesinleşmesi veya verilen kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararların kesinleşmesinden itibaren dava açma süresinin başlayacağı kabul edilmiş, yerleşik uygulama bugüne kadar da bu şekilde sürdürülmüştür.
Ancak CMK’nın “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesi incelendiğinde, bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı yasal düzenlemeden açıkça anlaşılmaktadır. Örneğin, gözaltı süresi yasada açıkça belirtilmiş olup, yasadaki bu süre içinde hâkim önüne çıkarılıp, çıkarılmadığının saptanmasının davanın esasıyla herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi bu konudaki talepler hakkında karar verilmesi için davanın esası hakkında karar verilmesine de gerek bulunmamaktadır. Yine aynı şekilde, kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan, yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, ya da hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, kişilerin tazminat istemleri konusunda, asıl davada hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini beklemeye gerek bulunmamaktadır. Zira bu talepler, asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talepler değildir. Ancak asıl davanın sonucuna bağlı veya asıl davada verilecek kararları etkileyici talepler yönünden mutlaka davanın esasıyla ilgili verilen karar veya hükmün kesinleşmesi zorunludur. Örneğin, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, yine mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılanlar hakkında, mutlaka davanın esasıyla ilgili olarak verilen kararın kesinleşmesini beklemek zorunluluğu bulunmaktadır. Zira, davacının tazminat isteme hakkı bu hallerde verilen karar veya hükmün kesinleşmesiyle doğmaktadır.
CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının (e) ve (f) bentleri kapsamında dava açma süresinin başlayabilmesi için karar veya hükmün kesinleşmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlarına karar verilen, yine mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılanlar hakkında, mutlaka davanın esasıyla ilgili olarak verilen kararın kesinleşmesini beklemek zorunluluğu bulunmaktadır. Zira davacının tazminat isteme hakkı bu hâllerde verilen karar veya hükmün kesinleşmesiyle doğmaktadır. Karar veya hükmün kesinleşmesi beklenilmeden davanın açılması hâlinde dava şartı bulunmadığından davanın reddine karar verilecektir. Zira doğmamış bir hakkın dava yoluyla talebi hukuken mümkün değildir. Dava açıldığında karar ve hüküm kesinleşmemiş olsa bile, davanın reddine karar verilmeden önce, bozma sonrasında olsa dahi, karar veya hüküm bilahare kesinleşirse, dava şartı yargılama aşamasında gerçekleştiğinden, davanın esası hakkında karar verilmesi gerekir. Buna karşın CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının (e) ve (f) bentleri dışındaki tazminat nedenlerine dayanılarak açılan davalar bakımından tazminat talebinin dayanağı olan ceza dava dosyası ya da soruşturma dosyasında esas hakkında bir karar verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi gerekmez.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Davacının, silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği isnadıyla 14.04.2012 tarihinde yakalanarak gözaltına alındığı, akabinde Cumhuriyet savcısı tarafından alınan ifadesi sonrası tutuklanma talebiyle sevk edildiği … 12. Ağır Ceza Mahkemesince 16.04.2012 tarihinde tutuklandığı, tutuklandığı suç dolayısıyla hakkında 12.04.2013 tarihinde düzenlenen iddianame ile … 23. Ağır Ceza Mahkemesinin 2013/79 esas sayılı dosyasında kamu davası açıldığı, anılan mahkemece 24.04.2013 tarihinde tensip zaptı düzenlenmesine rağmen 22.08.2013 tarihinde ilk duruşmaya çıkabildiği ve aynı tarihte de tahliye edildiği, yakalanma anından itibaren yaklaşık 16 ay tutuklu kaldığı hâlde makul sürede hâkim huzuruna çıkarılmadığını belirterek manevi tazminat talebinde bulunduğu,
Yerel Mahkemece, davacının CMK’nın 142. maddesinin birinci fıkrası uyarınca tazminat talebinde bulunabilmesi için tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olduğu, ancak davacı hakkında yapılan yargılamanın devam ettiği ve henüz nihai bir karar verilmediğinden tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verildiği,
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece, davacının tazminat talebinin asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talep niteliğinde bulunmadığından hüküm verilmesine veya kesinleşmesine gerek olmadığı, bu nedenle soruşturma ve kovuşturma sürecinde tutukluluğun yasal dayanağının kalıp kalmadığı da irdelenerek, tutukluluk hâli ve yargılama süreci yönünden makul sürenin aşıldığı iddiasının değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verildiği ve Yerel Mahkemece; tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesi gerektiğinin kanunda açıkça düzenlenmesi ve kanun koyucunun açık emrini ortadan kaldıracak şekilde yargısal yorum yapılmasının hukuka uygun olamayacağı gerekçesiyle Özel Daire kararına direnildiği dosya kapsamında;
CMK’nın 141. maddesinde belirtilen bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, tazminat talebine dayanak teşkil eden davanın sonuçlanmasına gerek olmadığının yasal düzenlemeden açıkça anlaşıldığı, bu kapsamda davacının CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca, kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmadığı ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmediği yönündeki tazminat istemi konusundaki talebinin asıl davanın sonucunu etkileyici veya asıl davanın sonucuna bağlı talepler olmaması nedeniyle tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkemece hüküm verilmesini veya verilen hükmün kesinleşmesini bekleme zorunluluğunun bulunmadığı, gözaltında veya tutuklulukta geçen sürelerin, davacının mahkûmiyeti hâlinde cezasından mahsubu imkânının bulunmasının da ulaşılan bu sonucu değiştirmeyeceği hususları birlikte dikkate alındığında; davanın esasıyla ilgili henüz hüküm verilmediği ve derdest davalarda koruma tedbirlerine dayalı olarak dava açılamayacağından bahisle davanın reddine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca açılacak tazminat davaları açısından tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olmadığı gözetilmeden yerinde olmayan gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; "Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş ayrılığı, ilk derece mahkemesi kararı kesinleşmeden Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141/1-d maddesi gereğince açılacak tazminat davalarında, tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olup olmadığına ilişkindir.
Davacı PKK/KCK terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklanmıştır. Davacının talebi makul sürede yargılama merci önüne çıkarılmamak suretiyle uğranılan manevi zarara ilişkindir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesinde tutuklama nedenleri, 101 inci maddesinde tutuklama kararı ile ilgili usul ve şartları, Ceza Muhakemesi Kanunu 102/2. maddesinde sanığın eylemine uyan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren terör suçlarında tutukluluğun azami süresi 5 yıl olarak düzenlenmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nda tutuklanan kişinin tutuklama kararlarını veren hâkim ve mahkeme kararlarına karşı soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında tutukluluğa itiraz hakları bulunduğu açıkça düzenlenmiştir. Tutuklu kişilerin soruşturma ve yargılamanın her aşamasında tutuklamalara itiraz hakları vardır. Ayrıca Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 108/1 maddesinde en geç otuzar günlük sürelerle tutukluluk durumu incelenerek, tutukluğun devamının gerekip gerekmediği konusunda karar verilmesi emredici hüküm olarak düzenlenmiş olup, tutukluğun her aşamasında tutuklama işleminin devam edip etmeyeceği konusu resen denetime tabi tutulmuştur.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun temel kurallarının ihlâli mahiyetinde olmayan tazminat taleplerini esas mahkemesi kararının kesinleşmesi beklenmeden, temel müesseselere ilişkin tesis edilmiş ihlâl kararı da olmadığı hâlde, bu mahiyette tazminat taleplerinin kabulüne ilişkin kararların verilmesi devam eden soruşturmaların ve kovuşturmaların içerisine başka mahkemeler el uzatmış olacak, bu durumun yargıda kaosa neden olacaktır.
Davacının tazminat talebinin kabulü hâlinde esasen davacı asile geçirmiş olduğu soruşturmada hak ihlâli yapıldığının da tespitinin yapılmış olacaktır. Daha açık bir anlatımla hâlen derdest olan bir soruşturma ve kovuşturmada bir başka mahkemenin soruşturmayı veya kovuşturmayı yapan mercinin eylemini tazminat talebi altında denetleyip eylemlerin yerinde olup olmadığına karar vermesi adil yargılamayı ve yargı bağımsızlığını etkileyecektir.
Bu durumun ise yargıda kaos ve karmaşa olacağı, yargı disiplininin ve yargı yasa yolları disiplinini bozacağı, zaten kanun koyucununda kesinleşmeyi Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 142/1. maddesinde bu nedenle aradığı, kanunun hükmü açık iken ve mutlaka kesinleşme aranması gerekmekte iken kanun koyucunun açık emrini ortadan kaldıracak şekilde yargısal yorum yapılmasının da hukuka uygun olamayacaktır.
Tüm bu nedenlerle; davacının tazminat talebinin esas mahkemesinin son hükmü kesinleşmemiş olduğundan, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141/1-d maddesi gereğince açılacak tazminat davalarında tazminata karar verilemeyeceğine karar verin ilk derece mahkemesinin, Yargıtay 12 Ceza Dairesinin kararın kesinleşmesinin gerekmediğine dair bozma karına direnmesini isabetli olduğu kanaatinde olduğumdan;
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141/1-d maddesi gereğince açılacak tazminat davalarında, tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olmadığına karar veren Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne katılmıyorum." görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- … 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.03.2016 tarihli ve 55-105 sayılı direnme kararına konu hükmünün, 5271 sayılı CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca açılacak tazminat davaları açısından tazminat talebine dayanak teşkil eden mahkeme hükmünün kesinleşmesinin gerekli olmadığı gözetilmeden yerinde olmayan gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 24.02.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tazminat talebi açıldığında karar kesinleşmemiş olsa bile bozma sonrasında dahi karar veya hüküm bilahare kesinleşirse dava şartının yargılama aşamasında gerçekleşmiş sayılacağını ve davanın esası hakkında karar verilmesi gerektiğini benimsemiştir.

Gözaltında veya tutuklulukta geçen sürelerin, kişinin mahkûmiyeti halinde cezasından mahsup edilebilmesi imkânı, CMK m. 141/1-d kapsamındaki tazminat talebini ortadan kaldırmamaktadır.

Sık Sorulan Sorular

Ağır ceza mahkemesinde yargılanan biri için azami tutukluluk süresi ne kadar?

CMK m. 102/2 uyarınca ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi en çok iki yıldır; uzatma süresi ise genel olarak üç yılı geçemez. TCK'nın ilgili bölümlerinde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda uzatma sınırı beş yıla çıkmaktadır. Bu suç kategorilerinde azami toplam sürenin nasıl hesaplanacağı yoruma açıktır. Kanuni azami sürenin aşılmamış olması, tutukluluğun somut olayda makul süreyi aşmadığı anlamına gelmez.

Aynı dosyada birden fazla suçla yargılanıyorsa azami tutukluluk süresi her suç için ayrı mı hesaplanır?

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların aynı dosyada yürütülmesi halinde azami tutukluluk süresinin her suç için ayrı ayrı değil, dosyadaki tüm suçlar açısından toplam olarak hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Tutuklama bir yaptırım olmadığından her suç için bağımsız süre işletilmesi, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabileceği süreyi öngörülemez biçimde uzatacağından kanuni belirlilik ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Bu içtihat 694 sayılı KHK değişikliğinden önceki döneme ilişkin olayda oluşmuştur; değişiklik sonrası uygulaması ayrıca değerlendirmeyi gerektirmektedir.

Soruşturma aşamasında tutukluluk ne kadar sürebilir?

CMK m. 102/4 uyarınca soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler için altı ay, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler için bir yıl ile sınırlandırılmıştır. TCK'nın ilgili bölümlerindeki suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlar ve toplu suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

Toplu suç nedir ve tutukluluk süreleri açısından önemi var mı?

CMK m. 2/1-k'ya göre toplu suç, aralarında iştirak iradesi bulunmasa dahi üç veya daha fazla kişi tarafından işlenen suçu ifade etmektedir. Bu tanım, soruşturma evresinde uzun süre eşiğinin uygulanıp uygulanmayacağı bakımından belirleyicidir.

Tutukluluk süresi periyodik olarak denetleniyor mu?

Evet. CMK m. 108/1 gereğince soruşturma evresinde en geç otuzar günlük aralıklarla tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmediği, CMK m. 100 hükümleri göz önünde bulundurularak sulh ceza hâkimi tarafından değerlendirilmektedir. Bu inceleme Cumhuriyet savcısının istemi üzerine yapılmakla birlikte şüpheli de otuzar günlük süre içinde talepte bulunabilir. Kovuşturma evresinde hâkim veya mahkeme bu değerlendirmeyi her oturumda ya da re'sen gerçekleştirir.

Yargıtay aşamasındaki tutukluluğun devamı kararına nasıl itiraz edilir?

Yargıtay ceza dairelerince verilen tutukluluğun devamına ilişkin kararlara karşı CMK m. 104/2 ve m. 267 uyarınca sanık veya müdafii tarafından olağan itiraz yoluna başvurulabilir. CMK m. 308 kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olağanüstü itiraz yoluna başvurma yetkisi bu tür kararlarda tanınmamaktadır.

Sanık on sekiz yaşından küçükse tutukluluk süreleri değişiyor mu?

Evet. CMK m. 102/5 iki ayrı oran öngörmektedir. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından madde kapsamındaki tüm tutukluluk süreleri yarı oranında uygulanır. Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş ancak on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise bu süreler dörtte üç oranında uygulanır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu