Anayasal Güvence ve Pozitif Statü Niteliği
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 56. maddesi uyarınca herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Düzenleme uyarınca çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek hem devlete hem de vatandaşlara yüklenmiş ortak bir ödevdir. Bu yapı, çevre hakkının yalnızca bireylerin idareden müdahalede bulunmamasını talep ettiği bir savunma hakkı olmadığını ortaya koyar. Çevre hakkı, çevresel zararların önlenmesi gayesiyle aktif koruyucu ve idari tedbirlerin alınmasını zorunlu kılan bir pozitif statü hakkıdır. Bu kapsamda çevre hakkı, gerçek ve tüzel kişilerin tamamına ait kolektif bir hak olarak devlete aktif yükümlülükler yüklemektedir.
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, Anayasa'nın diğer temel hükümleriyle de sıkı bir bağ içindedir. Anayasa'nın 5. maddesinde devlete yüklenen insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama görevi ile Anayasa'nın 17. maddesinde korunan yaşam hakkı ve kişinin maddi-manevi varlığını koruma hakkı, çevre güvencesinin anayasal zeminini tamamlamaktadır. Çevre hakkı yalnızca mevcut kuşakların haklarını değil, gelecek nesillerin de sağlıklı yaşam koşullarını gözetmeyi amaçlayan ve kuşaklar arası adalet anlayışına dayanan üçüncü kuşak veya dayanışma hakkı niteliği taşımaktadır.
Çevre Korumasını Destekleyen Anayasal Normlar ve Mülkiyet Sınırı
Anayasal sistemde çevrenin korunması tek bir normla sınırlandırılmamış, farklı anayasa kurallarıyla güçlendirilmiştir. Bu çerçevede Anayasa'nın 43. maddesinde kıyılardan yararlanmada kamu menfaatinin gözetilmesi, 44. maddesinde toprağın muhafazası, 45. maddesinde tarım ile çayır ve mera alanlarının gayesi dışında kullanılmasının önlenmesi, 63. maddesinde ise tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması hükme bağlanarak çevre hakkının etki alanı pekiştirilmiştir.
Anayasa'nın 35. maddesinde yer alan mülkiyet hakkı çevreye zarar verilmesine gerekçe yapılamaz. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamayacağından, maliklerin taşınmazlarını ya da işletmelerini çevreye zarar verecek şekilde kullanmaları anayasal himayeden yararlanmaz. Çevrenin korunması amacıyla mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların ise kanuna dayanması, kamu yararı taşıması ve ölçülülük ilkesine uygun olması zorunludur.
2872 Sayılı Çevre Kanunu ve Çevre Hukukunun Temel İlkeleri
2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 1. maddesi, çevreyi tüm canlıların müşterek varlığı kabul ederek sürdürülebilir çevre ile kalkınma prensipleri doğrultusunda muhafazasını hedefler. Kanun'un 3. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kamu organlarından meslek teşekküllerine, sivil toplumdan fertlere kadar herkes çevreyi gözetmek ve tedbirlere uymakla yükümlü kılınmıştır. Ayrıca Bakanlık ile yerel idarelerin kirliliği önleme, bozulmayı durdurma ve zararları giderme faaliyetlerinde gerektiğinde sivil toplum örgütleri ve meslek odalarıyla iş birliği yapacağı hükme bağlanmıştır.
2872 sayılı ÇEVRE KANUNU m. 1Kaynağı aç
2872 sayılı ÇEVRE KANUNU m. 3Kaynağı aç
Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde, arazi ve kaynak kullanım kararlarını veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşların karar alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınmayı gözetmeleri zorunludur. Gerçekleştirilecek ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir. Faaliyetler sırasında doğal kaynakların ve enerjinin verimli kullanılması amacıyla atık oluşumunu kaynağında azaltan ve geri kazanım sağlayan çevreyle uyumlu teknolojilerin kullanılması esastır.
2872 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (e) bendi doğrultusunda çevre politikalarının belirlenmesinde katılım esastır; idari teşkilat ve yerel yönetimler bireylerin ve sivil toplumun bu haktan fiilen yararlanabileceği katılım kanallarını oluşturmakla görevlidir. Taraf olunan uluslararası sözleşmelerden doğan ulusal yükümlülüklerin ifasına dönük idari, hukuki ve teknik adımlar Bakanlık koordinasyonunda yürütülmekte, ilgililerin bu süreçteki maliyetleri karşılaması gerekmektedir. Çevresel düzenlemelerin icrası kural olarak Bakanlık eliyle koordine edilirken, 2690 sayılı Kanun kapsamındaki nükleer enerjiye dair işlemler Türkiye Atom Enerjisi Kurumu bünyesinde icra edilmektedir.
İhtiyat İlkesi, Kirleten Öder İlkesi ve Ekonomik Araçlar
İhtiyat ilkesi, planlanan veya yürütülen bir etkinliğin çevre üzerinde geri döndürülemez ya da ağır zararlar yaratabileceğine dair ciddi bilimsel şüphe belirdiğinde devreye girer. Bu ilke gereğince, ekolojik tehlikenin varlığına yönelik kesin bilimsel kanıtların oluşması beklenmeksizin koruyucu ve önleyici idari tedbirlerin alınması zorunludur.
Kirleten öder ilkesi, çevreye tesir eden zararların izalesi, sınırlandırılması ve önlenmesi masraflarının kirletenler tarafından karşılanmasını öngörür. 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 3. maddesinin (g) bendi uyarınca, çevresel bozulmayı giderme harcamaları eyleme yol açan tarafa yükletilir. Sorumlunun zorunlu tedbirleri almaması sebebiyle kamu idaresince doğrudan yapılan müdahale masrafları ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri işletilerek muhatabından tahsil edilmektedir. Böylelikle çevresel maliyetlerin topluma fatura edilmesi önlenir.
2872 sayılı Kanun'un 3. maddesinin (h) bendinde döngüsel ekonomi, iklim değişikliğiyle mücadele ve sıfır atık hedefleri doğrultusunda başvurulacak araçlar gösterilmiştir. İdare bu çerçevede uyulması mecbur standartlar getirebileceği gibi; emisyon ücreti, kirletme bedeli, depozito, karbon ticareti, teminat ve geri kazanım katılım payı gibi piyasa temelli araçlar ile vergi, harç ve temiz teknolojileri destekleyici teşvikleri devreye sokabilir. Bahse konu mekanizmalara ilişkin usul ve yöntemler ise Bakanlık düzenlemeleriyle belirlenir.
İdari Denetim Araçları ve Yargısal Koruma Mekanizmaları
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci, çevre üzerinde önemli etkiler doğurabilecek projelerin olası sonuçlarını henüz faaliyete başlanmadan önce bilimsel verilerle belirlemeyi ve zorunlu önlemleri almayı amaçlayan temel idari denetim mekanizmasıdır. ÇED incelemesiyle yatırımların çevre üzerindeki olumsuz tesirleri önceden saptanarak idari tedbirler şekillendirilir.
Anayasa'nın 125. maddesi uyarınca idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olması kuralı, çevre üzerinde etkili imar planları, madencilik izinleri, ruhsatlar ve ÇED kararlarının idari yargı denetimine tabi kılınmasını sağlar. Çevresel zararların çoğunlukla telafisi güç veya imkânsız sonuçlar doğurması sebebiyle, hukuka aykırılığın ve giderilemeyecek zararların birlikte varlığı durumunda yürütmenin durdurulması mekanizması ile ihtiyati yargısal tedbirler çevre hakkının etkili korunmasında belirleyici bir işlev görmektedir.
Uluslararası Hukuk Boyutu
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 28 Temmuz 2022 tarihli ve 76/300 sayılı kararı ile temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkı evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmiştir. Söz konusu karar tek başına devletler bakımından bağlayıcı bir uluslararası sözleşme niteliğinde olmamakla birlikte, çevre hakkının evrensel düzeyde tanınması açısından güçlü bir hukuki ve siyasi dayanak oluşturmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi metninde sağlıklı çevrede yaşama hakkı bağımsız bir hak olarak açıkça düzenlenmemiştir. Bununla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında ağır çevre kirliliği ve çevresel riskler; Sözleşme'nin yaşam hakkını koruyan 2. maddesi ile özel hayatın, aile hayatının ve konutun korunmasını güvenceye alan 8. maddesi kapsamında incelenmektedir.
Çevre hakkı devlete hangi yükümlülükleri getirir?
Çevre hakkı pozitif statü hakkı niteliğinde olup devlete yalnızca çevresel müdahaleden kaçınma değil, zararların ortaya çıkmasını önlemeye yönelik aktif koruyucu ve idari tedbirler alma yükümlülüğü yükler.
İhtiyat ilkesi ne zaman devreye girer?
Bir faaliyetin çevre üzerinde ağır veya geri döndürülemez zarar doğurabileceğine dair ciddi bilimsel şüphe bulunması halinde, tam bilimsel kesinliğin oluşması beklenmeksizin koruyucu tedbir alınması ihtiyat ilkesi uyarınca gerekir.
Kirletenin kamu harcamalarını ödememesi halinde hangi usul uygulanır?
Kamu kurumlarınca kirlenmenin durdurulması veya giderilmesi için yapılan gerekli harcamalar, 2872 sayılı Kanun uyarınca 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

