Alacaklıdan Mal Kaçırmada Aciz Vesikası Aranır mı?

by Avukat Erdal Ersoy
Alacaklıdan Mal Kaçırmada Aciz Vesikası Aranır mı?

Borçlunun alacaklılarından mal kaçırması hâlinde aciz vesikasının gerekip gerekmediği, başvurulan hukuki yolun niteliğine göre belirlenir. İcra ve İflas Kanunu uyarınca açılan tasarrufun iptali davalarında kesin veya geçici aciz belgesinin bulunması bir dava şartıdır. Buna karşılık Türk Borçlar Kanunu hükümlerine dayanılarak açılan genel muvazaa davalarında ağırlıklı yargı uygulamasına göre davacının icra takibi yapması ve aciz belgesi alması aranmamaktadır. Borçlunun alacaklısını zarara sokmak kastıyla mevcudunu eksiltmesine dayanan cezai şikâyetlerde ise İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesi borçlu aleyhine aciz belgesi alınmasını veya alacaklının alacağını alamadığını ispat etmesini yeterli saymaktadır.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 331Kaynağı aç
Madde 331- (Değişik: 31/5/2005-5358/1 md.) Haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde borçlu; alacaklısını zarara sokmak maksadıyla, mallarını veya bunlardan bir kısmını mülkünden çıkararak, telef ederek veya kıymetten düşürerek hakiki surette yahut gizleyerek muvazaa yoluyla başkasının uhdesine geçirerek veya asıl olmayan borçlar ikrar ederek mevcudunu suni surette eksiltirse, aleyhine aciz belgesi aldığını veya alacaklı alacağını alamadığını ispat ettiği takdirde, altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İflas takibinden veya doğrudan doğruya iflas hallerinde iflas talebinden önce birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu fiiller başka bir suç oluştursa dahi bu hükümler uygulanır. Konkordato mühleti veya iflasın ertelenmesi talebinden önceki iki yıl içinde ya da konkordato mühleti talebi veya iflasın ertelenmesi süresinden sonra birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu hükümler uygulanır. Taşınmaz rehni kapsamında bulunan eklentinin rehin alacaklısına zarar vermek kastı ile taşınmaz dışına çıkarılması halinde, eklentinin zilyedi iki yıldan dört yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu suçlar alacaklının şikâyeti üzerine takip olunur. Aczine kendi fiiliyle sebebiyet veren veya vaziyetinin fenalığını bilerek ağırlaştıran borçlunun cezası:
2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 277Kaynağı aç
Madde 277 – (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler: 1 – Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı, 2 – İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri. İvazsız tasarrufların butlanı:
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2015/11750, K. 2018/596Kaynağı aç
17. Hukuk Dairesi         2015/11750 E.  ,  2018/596 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki muvazaa davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü: -K A R A R- Davacı vekili; kullanmış olunan bir kısım genel kredilere ilişkin … ve diğer borçlulara karşı icra takibi yapıldığını,borçlunun ise … ili, … ilçesi … Mahallesi … Mevkiinde bulunan, tapuda 291 ada 7 parselde kayıtlı olan taşınmazı 13/05/2013 tarihinde davalı …'a sattığını, işlemin 13/05/2013 tarihinde tapuda gerçekleştirilerek devrin tamamlandığını, taraflar arasındaki işlemin muvazaalı bir işlem olduğunu, dosyaların borçlusu …'nın …'tan devrolan … İcra dosyalarındaki toplam borcunun 300.000,00 TL civarında olduğunu, söz konusu taşınmazın değerinin de 450.000,00 TL civarında olduğunu, her ne kadar işlem tapuda bir bedel ödenmesi mukabilinde yapılmış olarak gösterilmişse de borçlunun banka hesapları incelendiğinde, işlemin yapıldığı tarihlerde böyle bir para hareketi olmadığının açık olduğunu, tarafların gerçek iradelerinin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla yapılan bağış işlemine yönelik olduğunu belirterek; müvekkillerinin borçlusu …'nın davalı ile yaptığı 13/05/2013 tarihli satış işleminin iptali ile borçlu … üzerine yeniden tescil edilmesini talep ettiklerini beyan ederek davalı lehine muvazaalı olarak yapılan tasarrufların iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı … vekili, davanın reddini savunmuştur.Davalılar … ile …, davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, aciz vesikası bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm; davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, TBK'nun 19. maddesi uyarınca muvazaalı işlem yapıldığı iddiasına dayalı tapu kaydının iptali istemine ilişkindir.Bir davada taraflarca ileri sürülen maddi olguların hukuki değerlendirilmesini yapmak, uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak hakimin doğrudan görevidir (HMK 33 md.) Dava dilekçesindeki açıklama ve nitelendirmeye göre dava TBK'nın 19. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. Yüzeysel bakıldığında iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de bu benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öte gitmemektedir. İİK'nın 277.maddesinde sözü edilen iptal davaları borçlu tarafından geçerli olarak yapılmış bazı tasarrufların hükümsüz kılınması için açılır. Oysa muvazaa davası borçlunun yaptığı tasarrufi işlemlerin gerçekte hiç yapılmamış olduğunu tespit ettirmeyi amaçlar. Kural olarak muvazaa nedeniyle hakları ihlal olunan ve zarar gören 3.kişiler tek taraflı veya çok taraflı hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. 3.kişinin danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının var olması ve bu alacağın ödenmesini önlemek amacıyla danışıklı bir işlem yapılması gerekir.Somut olayda; davalı borçlu …’nın 13/05/2013 tarihinde dava konusu taşınmazdaki hisselerini diğer davalı …’a sattığı, davalı …’nın kredi sözleşmeleri gereği davacıya borçlu olup, hakkındaki icra takip dosyası kesinleşmiştir. Davacının bu davadaki amacı alacağını tahsil edebilmek için muvazaa nedeniyle temelde geçersiz olan işlemin hükümsüzlüğünü sağlamaktır. Muvazaaya dayalı davalarda davacının icra takibine geçmesi ve aciz belgesi almasına gerek yoktur. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi İİK'nın 277 ve izleyen maddelerinde iptal davasına konu tasarruflar özünde geçerli olmasına rağmen kanunun icra hukuku yönünden iptaline imkan verdiği tasarruflardır. Muvazaaya dayalı iptal davasında ise davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmektedir. İİK'nın 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümlere, muvazaaya dayanarak dava açmasına engel değildir. Davacının iddiasını kanıtlaması halinde iddianın taşınmazın aynına ilişkin olmadığı, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu da gözetilerek İİK'nın 283/1. maddesi kıyasen uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacının taşınmazların haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerekecektir.Açıklanan bu maddi ve hukuksal olgulara göre davanın İİK'nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkin olduğu yolundaki mahkemenin kabulüne katılma olanağı yoktur. Mahkemece TBK'nun 19. madde gereğince muvazaalı işlemin var olup olmadığı konusunda toplanan delillere göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle hüküm tesisi isabetli görülmemiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 05/02/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1505, K. 2020/204Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2017/1505 E.  ,  2020/204 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Banaz Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararıdavacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 20.04.2011 harç tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin alacağından dolayı davalılardan … hakkında Uşak 1. İcra Dairesinin 2004/739 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalı …’un gayrimenkullerini alacaklılarını ızrar kastı ile damadı olan diğer davalıya icra takibinden kısa bir süre önce borcun doğumundan sonra satış gibi göstererek devrettiğini, davalılar arasında gayrimenkul alım satımını gerektiren bir durum olmadığı gibi satılan gayrimenkullerden köy içindeki evde yine davalı …’un ikamet ettiğini, borçlular hakkında haciz işleminin uygulandığını, ancak borçlunun borcuna yetecek malı bulunamadığından aciz vesikası hükmünde olan bu tutanak ile dava açma haklarının bulunduğunu, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK)18.maddesi uyarınca dava açıldığından aciz vesikasına da gerek bulunmadığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, davanın kabulü ile BK 18 uyarınca muvazaa sebebiyle borçlunun yaptığı 10.02.2004 tarihli ve 193 yevmiye numaralı satışın hükümsüzlüğüne ve hiç yapılmamış olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili 06.05.2011 tarihli cevap dilekçesinde; davacı taraf borçlu hakkında aciz vesikası almaktan kurtulmak kastı ile BK 18. madde uyarınca dava açtığını belirtmiş ise de davanın niteliği gereği 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 277 vd. maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davası niteliğinde olduğunu, davacı tarafça da dava dilekçesinin hukuki sebepler bölümünde açıkça belirtildiğini, İİK’nın 284. maddesinde belirtilen beş yıllık hak düşürücü sürenin dolduğunu savunarak davanın hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Banaz Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.07.2012 tarihli ve 2011/144 E.,2012/381 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesinin kapsamı ve davacı tarafın dilekçesinde belirttiği hukuki sebep dikkate alınarak eldeki davanın esasen İİK hükümlerince açılan tasarrufun iptali davası olduğu, İİK’nın 284. maddesi uyarınca iptal davası hakkının batıl olan tasarrufun vukuu tarihinden itibaren beş yıl geçmekle düşeceği, bu sürenin hak düşürücü süre niteliğinde olup hâkim tarafından resen nazara alınmasının gerektiği, taşınmazların satışlarının 10.02.2004 tarihinde ve 193 yevmiye numaralı resmî senet ile gerçekleştirildiği ve davanın 20.04.2011 tarihinde hak düşürücü sürenin geçmesinden sonra açıldığı gereçkesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Banaz Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 17.Hukuk Dairesince 17.02.2014 tarihli ve 2012/14217 E., 2014/2020 K. sayılı kararı ile; “…Dava BK'nun 18.(Türk Borçlar Kanununun 19.maddesi) maddesi uyarınca muvazaalı işlem yapıldığı iddiasına dayalı tapu kayıtlarının iptali ile borçlu adına tescili istemine ilişkindir. Bir davada taraflarca ileri sürülen maddi olguların hukuki değerlendirilmesini yapmak, uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak hâkimin doğrudan görevidir. Dava dilekçesindeki ileri sürüşe ve yargılama sırasındaki sözlü ve yazılı açıklamalara göre dava niteliği itibarıyla BK 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. Yüzelsel bakıldığında tasarrufun iptali davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de bu benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öte gitmemektedir. İİK 277.maddesinde sözü edilen tasarrufun iptali davaları borçlu tarafından geçerli olarak yapılmış bazı tasarrufların hükümsüz kılınması için açılır. Oysa muvazaa davası borçlunun yaptığı tasarrufi işlemlerin gerçekte hiç yapılmamış olduğunu tespit ettirmeyi amaçlar. Kural olarak muvazaa nedeniyle hakları ihlal olunan ve zarar gören 3.kişiler tek taraflı veya çok taraflı hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. 3.kişinin danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının var olması ve bu alacağın ödenmesinin önlemek amacıyla danışıklı bir işlem yapılması gerekir. Muvazaaya dayalı davalarda davacının icra takibine geçmesi ve aciz belgesi almasına gerek yoktur. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi İİK 277 ve izleyen maddelerinde iptal davasına konu tasarruflar özünde geçerli olmasına rağmen, kanunun icra hukuku yönünden iptaline imkân verdiği tasarruflardır. Muvazaaya dayalı iptal davasında ise davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmektedir. İİK 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen iptal davası açma hakkı davacının genel hükümlere, muvazaaya dayanarak dava açmasına engel değildir. Davacının iddiasını kanıtlaması hâlinde iddianın taşınmazın aynına ilişkin olmadığı, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu da gözetilerek İİK 283/1 maddesi kıyasen uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacının taşınmazların haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerekecektir. Somut olayda davacı vekili, müvekkilinin 11.2.2004 tanzim 5.3.2004 vade tarihli senet nedeniyle davalı …'dan alacaklı olduğunu, borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleştiğini, alacağın tahsilini imkânsız hâle getirmek amacıyla borçlunun adına kayıtlı dört taşınmazı 10.2.2004 tarihinde damadı davalı …'e devretmesine rağmen hâlen kendisinin kullandığını, Uşak İcra Hukuk Mahkemesince yapılan 14.2.2011 tarihli keşif sırasında taşınmazların borçlu ve oğlu tarafından kullanıldığının belirlendiğini belirterek açıkça ve ısrarla BK 18.madde gereğince muvazaalı satışların iptalini talep etmiştir. Bu durumda mahkemece dava konusu taşınmazların satışına ilişkin 10.2.2004 tarihli satış işlemlerinin danışıklı olup olmadığı araştırılmalı, tarafların bu konuda sunduğu deliller toplanarak davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları tespit edildiği takdirde takip konusu alacağın tahsili için İİK 283/1-2 maddesi kıyasen uygulanarak tapu kaydının iptaline gerek olmadan davacının alacaklarını alabilmesi için dava konusu taşınmazların haczi ve satışı konusunda davacının alacak ve ferileriyle sınırlı olarak cebri icra yetkisi tanınmasına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi isabetli görülmemiştir. Açıklanan bu maddi ve hukuksal olgulara göre davanın İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkin olduğu yolundaki mahkemenin kabulü isabetsiz olup, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Banaz Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.05.2015 tarihli ve 2015/159 E.,2015/313 K. sayılı kararı ile; eldeki dava muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkin olsa idi bozma ilamındaki görüşün mahkemece de benimseneceği, dava dilekçesindeki istemin davaya konu taşınmazların satışının hükümsüzlüğüne ve hiç yapılmamış olduğunun tespitine yönelik olduğu, davaya konu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile borçlu adına tescilinin talep edilmediği, dava dilekçesinde hukuki dayanak olarak İİK’nın 277 ve devamı maddelerinin gösterildiği, davanın mahiyeti gereğince de davanın İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası olduğunun kabulünün gerektiği, İİK 278, 279 ve 280. maddelerinde iptale tabi tasarruflar sayıldıktan sonra 284. maddesinde iptal davası açma hakkının batıl tasarrufun meydana geldiği tarihten itibaren beş sene geçmekle düşeceğinin düzenlendiği, bu beş yılık sürenin hak düşürücü nitelikte olup resen göz önünde bulundurulması gerektiği, bozma ilamında belirtildiği üzere iddia ve ispatın genel hükümlere göre değerlendirilmesinin ardından İİK’nın 283/1-2. maddesinin kıyasen uygulanmasının hukukun genel mantığına aykırı olduğu, bu görüşün kabulü hâlinde hak düşürücü sürenin uygulanabilme imkânının kalmayacağı, beş senelik hak düşürücü süreyi geçiren tüm alacaklılar için genel hükümlere göre muvazaa iddiasına dayanarak akabinde İİK’nın 283/1-2. maddesinden faydalanma sonucunu doğuracağı, hatta bu hâlde hak düşürücü süreyi kaçıran alacaklının tasarrufun iptali davasının özel şartlarından olan aciz belgesi sunma yükünden dahi kurtulacağı, bu durumun ise hakkaniyete aykırı olduğu, davaya konu taşınmazların devirlerinin 10.02.2004 tarihinde ve 193 yevmiye numaralı resmî senet ile gerçekleştirilmiş olduğu, davacı tarafça 23.03.2004 tarihinde İİK’nın 331. maddesine muhalefet suçu nedeniyle Banaz Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğuna göre taşınmazların devredildiğinin en geç 23.03.2004 tarihinde davacı tarafça öğrenildiği, buna rağmen hak düşürücü sürenin sona ermesinden çok sonra 20.04.2011 tarihinde eldeki davanın açıldığı, dava açmayı ihmal eden davacı alacaklının lehine sonuç doğuracak şekilde yorum yapılmasının kabulü hâlinde İİK’nın 284. maddesinin işlevsiz kalacağının anlaşıldığı gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde düzenlenen biçimi ile dava konusu işlemin danışıklı (muvazaalı) yapıldığı iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine mi yoksa İİK’nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali istemine mi ilişkin olduğu, burada varılacak sonuca göre mahkemece davanın hak düşürücü süre yönünden reddine dair verilen kararın yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava; mahkemece, İİK’nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davası olarak nitelendirilmiştir. Özel Daire ise, davanın, mülga 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde düzenlenen biçimi ile muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkin olduğunu belirtmiştir. Bir davada öne sürülen maddi olguların hukuki nitelendirmesini yapmak ve uygulanacak yasa maddelerini belirlemek hâkimin doğrudan görevidir. Bu durumda dava dilekçesinde öne sürülen maddi olguların hukuksal nitelendirmesini doğru olarak yaparak konunun aydınlatılması bakımından öncelikle 818 sayılı BK’nın 18.maddesinde (6098 s.TBK 19.m) düzenlenen genel muvazaa ile 2004 sayılı İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarının incelenmesi gerekmektedir. 13. 818 sayılı BK’nın 18.maddesinde; ( 6098 sayılı TBK 19.) “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.” hükmü ile genel muvazaa düzenlenmiştir. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denilir. Bir başka söyleyişle muvazaa “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı), tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır.” Muvazaalı bir hukuki işlemden bahsedebilmek için; a) Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek yaratılmış bir uygunsuzluk, b) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti, c) Taraflar arasında gizli işlemi yaratan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır. 14. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yaklaşırlarsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işlemlerin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Yani yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür. 15. Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel (şahsi) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284). İİK’nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır. 16. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK’nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 17. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dava dilekçesinde müvekkilinin 11.02.2004 tanzim 05.03.2004 vade tarihli senet nedeniyle davalı …'dan alacaklı olduğunu, borçlu hakkında başlatılan icra takibinin kesinleştiğini, borçlunun alacağın tahsilini imkânsız hâle getirmek amacıyla adına kayıtlı dört taşınmazı 10.02.2004 tarihinde damadı davalı …'e devretmesine rağmen bir kısmını hâlen kendisinin kullandığını, Uşak İcra Hukuk Mahkemesince yapılan 14.02.2011 tarihli keşif sırasında taşınmazların borçlu ve oğlu tarafından kullanıldığının belirlendiğini davanın BK’nın 18. maddesi gereğince açıldığını ve aciz vesikasına gerek bulunmadığını, belirtmiş, dilekçenin sonuç bölümünde ise; “davanın kabulü ile BK 18 uyarınca muvazaa sebebiyle borçlunun yaptığı 10.02.2004 tarih ve 193 yevmiye no.lu satışın hükümsüzlüğüne ve hiç yapılmamış olduğunun tespitine” karar verilmesi talep edilmiştir. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve netice-i talep kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. Nitekim dava dilekçesinden açıkça anlaşılan bu husus 23.06.2011 tarihli celsede ve yargılamanın devamı aşamalarında da davacı vekili tarafından açıkça vurgulanmıştır. Bu durumda ortada İİK’nın 277 vd. maddelerine göre açılmış bir dava bulunmadığı için, o maddelerdeki koşulların varlığını aramaya gerek yoktur. Olayların hukuki nitelendirmesi bizzat hâkim tarafından yapılacağından dava dilekçesinin hukuki sebepler kısmında İİK’nın 277 vd. maddelerine yer verilmesi de sonucu değiştirmeyecektir. Eş söyleyişle, yukarıda yer verilen bilgilere göre, davanın BK’nın 18. maddesinde düzenlenen genel muvazaaya dayalı bir dava olduğu açıktır. Muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptali davaları her zaman açılabilir. Çünkü muvazaa iddialarında "hak düşürücü süre" ya da "zamanaşımı süresi" söz konusu olmaz. Üçüncü kişiler muvazaa nedeniyle haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek tarafı bulunmadıkları tek taraflı veya çok taraflı hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü muvazaa onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Muvazaalı işlemin hiçbir hüküm doğurmayacağı, muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya bir zaman geçmesiyle görünüşteki işlemin geçerli hâle gelmeyeceği kuşkusuz bulunduğundan muvazaa iddialarında zamanaşımı da söz konusu olmayacaktır. 18. Yerel mahkemece davanın İİK’da düzenlenen biçimi ile tasarrufun iptali davası olduğu, davacının tapu kayıtlarının iptalini ve borçlu adına tescilini talep etmediği ve İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının genel hukuk mantığı ile taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle 6100 sayılı HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir). 19. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının, amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır. 20. Yukarıda açıklandığı üzere davanın açılma amacı, dilekçenin sonuç kısmı ve davacının istemi gözetildiğinde muvazaa iddiasının araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi durumunda taleple bağlılık ilkesinin zedeleneceğinden bahsetmeye de olanak yoktur. Zira, danışıklı olan hukuki işlemle üçüncü kişinin zararlandırılması ona karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. 21. Ancak, zarar gördüğünün benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının olması ve bu alacağın ödenmesini önlemek amacıyla danışıklı bir işlemin yapılması gerekir. 22. Yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağın tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil, şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptalini değil, iptale gerek olmadan alacağını almasını sağlayabilmek için dava konusu taşınmazların haciz ve satışını isteyebilmeleri yönünde hüküm kurulmalıdır. 23. Bu durumda mahkemece, davanın 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde dayalı iptal davası olduğu gözetilerek, dava konusu taşınmazların satışına ilişkin 10.02.2004 tarihli satış işlemlerinin danışıklı olup olmadığı araştırılmalı, tarafların bu konuda sunduğu deliller toplanarak davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları tespit edildiği takdirde takip konusu alacağın tahsili için İİK’nın 283/1-2. maddesi kıyasen uygulanarak tapu kaydının iptaline gerek olmadan davacının alacaklarını alabilmesi için dava konusu taşınmazların haczi ve satışı konusunda davacının alacak ve ferileriyle sınırlı olarak cebri icra yetkisi tanınmasına karar verilmesi gerekmektedir. 24. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, her iki Kanunun birbirinden farklı olduğuve İİK’daki hükümler gereği zaten muvazaa olgusunun araştırılacağı, İİK’daki düzenleme daha özel nitelikte bulunduğundan dava süresi ve ispat bakımından BK’nın; hüküm ve sonuçlar bakımından ise İİK’nın uygulanmasının yasal düzenlemeler karşısında olanaksız olduğu, açılan davanın İİK 277 vd. maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali istemine ilişkin olduğu ve beş yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği, davanın BK’nın 18. maddesine göre açıldığının kabulü hâlinde dahi bu dava sonucunda İİK’nın 283. maddesi kıyasen uygulanamayacağından yerel mahkeme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir. 25. O hâlde; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır 26. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, Aynı Kanunun 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 25.02.2020 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez. İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397). İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez. İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir. TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir.” Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler. Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir. Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir. Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu halde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz. Tasarrufun iptali davasının kabulü halinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir (İİK m.283/1). BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır. Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir. Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zaman aşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284). Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. Maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil etmektedir. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir.(Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36). Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde talep yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile teşkil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davacı açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39). Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı (takip yapmakta) şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır. Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33). Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal dava açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28). O hâlde açılan davanın TBK 19 maddesine dayalı tapu iptal ve tescil davası mı yoksa İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası mı olduğunun mahkemece açıklığa kavuşturulduktan sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. Somut olayda davacı vekili mahkemeye verdiği 20.04.2012 tarihli dava dilekçesinde davalı … hakkında 11.02.2004 tanzim 05.03.2004 vadeli bonoya dayalı olarak 11.03.2004 tarihinde icra takibi başlattığını takipten önce 10.02.2004 tarihinde damadı olan diğer davalıya, alacaklılarını ızrar kastı ile Banaz Susuz köyündeki taşınmazlarını satış göstererek bedelsiz tapuda devrettiğini, borçlu hakkında haciz işlemi uygulandığını ancak borcu karşılayacak malının bulunmadığına dair tutanak tutulduğunu, bu tutanağın aciz vesikası hükmünde olduğunu, ancak BK 18. maddesi uyarınca dava açıldığından aciz vesikasına gerek bulunmadığını ileri sürerek dava dilekçesinin sonuna ve talep kısmında davanın kabulü ile BK 18 uyarınca muvazaa sebebi ile borçlunun yaptığı 10.02.2004 tarih ve 193 yevmiye nolu satışın hükümsüzlüğüne ve hiç yapılmamış olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiş dilekçenin hukuki sebepler kısmına İİK’nın 277 ve 278 madde hükümleri yazılmıştır. Davalı vekilinin cevap dilekçesi ve davacı vekilinin 23.06.2011 tarihli celsedeki beyanında davacının muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davası olarak nitelendiği görülmektedir. Tasarrufun iptali davalarının İİK 284. maddesinde öngürülen 5 yıllık hak düşürücü süre içinde açılması gerekmektedir. Davayı tasarrufun iptali davası olarak nitelendiren yerel mahkemenin iptale konu tasarrufun yapıldığı 10.02.2004 tarihinden sonra 5 yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra davanın 20.04.2012 tarihinde açıldığı için davanın süreden reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekilince temyizi üzerine Özel Dairece BK 18 maddesine dayalı olarak muvazaa sebebiyle açılan tapu iptal ve tescil davası ve İİK 277 ve izleyen maddelerine göre açılan tasarrufun iptali davalarının birbirinden farklı olduğu belirtildikten sonra, davacının İİK 277 ve izleyen maddelerine göre iptal davası açma hakkının olmasının genel hükümlere göre muvazaaya dayalı dava açmasına engel olmadığı görüşü ileri sürülmüştür. Aynı kararda davacının satışın danışıklı olduğu iddiasını kanıtlaması hâlinde iddiasının taşınmazın aynına ilişkin olmadığı, alacağın tahsiline yönelik bulunduğu gözetilerek İİK 283/1 kıyasen uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacının alacak ve ferileri ile sınırlı olarak taşınmazlara haciz ve satış isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerektiği görüşü benimsenmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki İİK’nın 277 ve devamı maddelerine göre açılan dava BK m.18’e dayalı davaya göre daha özel bir düzenlemedir. Kendisinden mal kaçırmak amacı ile borçlunun malını devrettiğini düşünen alacaklı İcra ve İflas Kanununda bu hâle özgü olarak düzenlenen tasarrufun iptali davasını açmak zorundadır. Özel düzenleme varken BK’nın 19. maddesine dayalı davanın kıyasen uygulanması söz konusu olamaz. Dava süresi ve ispat bakımından BK 19.maddesinin hüküm ve sonuçları yönünden İİK 277 ve devamı maddelerinin aynı davada bir arada uygulanması mevcut yasal düzenleme karşısında mümkün değildir. Olaylara uygulanacak kanun hükmünü bulmak ve uygulamak yeni vakıaların hukuki sebebini tayin etmek kanunları kendiliğinden uygulamakla görevli hâkimin işidir (HMK m. 33). Somut olayda uygulanacak kanun hükmü genel nitelikteki Borçlar Kanununda değil maddi olaya uygun ve daha özel nitelikteki icra hukukunda aranması gerekir. Dava konusu talep sonucuna göre belirlenir. Taleple bağlılık yargılama hukuku ilkesidir. HMK 26 maddesinde sözü edilen talep sonucu kavramı da dava konusunu tayinde kanun koyucunun münhasıran talep sonucunu baz aldığının bir başka delilini teşkil etmektedir (Tanrıver, Süha; Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011 s. 475-476). Davacının bozma ilamında olduğu gibi BK 18 maddesi gereğince muvazaalı satışın iptali davası olarak nitelenmesi hâlinde bu dava sonucunda İİK 283/1,2 maddesine kıyasen uygulaması sureti ile tapu kaydının iptaline gerek olmadan davacının alacaklarını alabilmesi için dava konusu taşınmazların haczi ve satışı konusunda davacının alacak ve ferileri ile sınırlı olarak cebri icra yetkisi tanınmasına karar verilemez. Hukuk Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşü doğrultusunda uygulama olur ise İİK m. 277 ve devamı maddelerinin uygulama alanı kalmaz. Alacaklı takip yapıp aciz vesikası almadan ve İİK 284. maddesinde öngörülen 5 yıllık hak düşürücü süre geçse dahi bu yolla amacına ulaşabilir. Kanun koyucu abesle iştigal etmez. İİK m. 283/1 fıkrasında “Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde …” ibaresinden kasıt bu hükmün yer aldığı İcra ve İflas Kanunun on birinci babında 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen iptal davasıdır. O nedenle söz konusu hükümlerinde yer alan şartlar yerine getirilmeden İİK 283/1 fıkrası uyarınca karar verilmez. O hâlde alacaklının İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası olduğu, İİK 284 maddesi uyarınca iptal davası açma hakkının iptali istenen tasarrufun yapıldığı tarihten 5 yıllık hak düşürücü süre dolduktan sonra açılan davanın süreden reddi yönündeki direnme kararı isabetli olup, kararın bozulması yönündeki değerli sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

Tasarrufun İptali Davalarında Aciz Belgesinin Yeri ve Kapsamı

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 277. maddesi uyarınca tasarrufun iptali davası; elinde geçici veya kesin aciz vesikası bulunan alacaklılar, iflas idaresi ile kanunun 245. maddesinde ve 255. maddesinin üçüncü fıkrasında yazılı hâllerde alacaklıların kendileri tarafından açılabilir. Tasarrufun iptali davaları, borçlunun üçüncü kişilerle geçerli şekilde yapmış olduğu tasarrufi işlemlerin davacı alacaklı bakımından hükümsüz sayılmasını ve mal üzerinde cebri icra yetkisi elde edilmesini amaçlar. Bu davalarda alacaklının usulüne uygun bir aciz belgesine sahip olması davanın esasına girilebilmesi için ön koşul ve dava şartıdır.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2014/18684, K. 2016/11524Kaynağı aç
17. Hukuk Dairesi         2014/18684 E.  ,  2016/11524 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü: -K A R A R- Davacı alacaklı vekili, borçlu davalı … hakkında takip başlatıldığını, borçlunun alacağı karşılayacak mal varlığı bulunmadığını alacaklılardan mal kaçırma amacı ile dava dışı …'den olan alacağını diğer davalı …'e temlik ettiğinden bu tasarrufun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekili, müvekkili Ramazam'ın davacı bankadan zirai kredi kullandığı ancak ürünün zarar görmesi nedeni ile borçlarını ödeyemediğini, bunun üzerine diğer davalı …'den borç aldığını, ancak bu borcun da ödenememesi nedeni ile ….'den olan alacağın temlik edildiğini, muvazanını olmadığını ve haksız açılan davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, toplanan deliller ve dosya kapsamına göre, borçlu hakkındaki icra takibi devam ederken borçlunun ….'den olan 43.613,52 TL olan alacağını yakın arkadaşı olan diğer davalı …'e temlik ettiği, Kadir'in borçlunun durumunu bilen ve bilmesi lazım gelen şahıslardan olduğu bahisle davanın kabulüre karar verilmiş; hüküm, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, İİK'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davasına ilişkindir. İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyiniyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Tasarrufun iptali davasını elinde geçici veya kesin aciz belgesi bulunan alacaklı açabilir. (İİK.m.277) Bu husus, dava şartı olup, hâkim görevi gereği doğrudan gözetmek zorundadır. Somut olayda, davacı alacaklı tarafından sunulmuş bir aciz belgesi olmadığı gibi dava dayanağı takip dosyasından İİK'nun 105.maddesinde belirtildiği şekilde yapılmış bir haciz de bulunmadığı gibi İİK'nun 143.maddesinde belirtilen aciz belgesi de yoktur. Öte yandan Bankacılık Kanununun Geçici 13.maddesine göre aciz belgesinin aranmama koşulu ancak 26.12.2003 tarihinden önce verilmiş krediler için geçerli olup, takip konusu kredi bu tarihten sonra 20.05.2010 tarihinde verildiğinden, davacı alacaklı bankanın aciz belgesi ibraz zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda, davanın aciz hali ispatlanmamış olduğundan davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalılara geri verilmesine 13.12.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2018/378, K. 2019/1329Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2018/378 E.  ,  2019/1329 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi . Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 22.05.2013 tarihli ve 2011/535 E., 2013/241 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 23.04.2016 tarihli ve 2015/14781E., 2016/3717 K. sayılı kararı ile; "…Davacı vekili, müvekkili ile davalı …'nin Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2009/1059 esas sayılı dosyasında boşanmalarına ve müvekkili lehine tazminata karar verildiğini, ancak yasal mal rejimi tasfiyesi taleplerinin tefrik edilerek Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/402 esasına kayıt edildiğini, söz konusu dosyada borçluya ait taşınmaz üzerine konulan 20.04.2011 tarihli tedbir kararı ile taşınmazın müvekkili ve çocuklarına tahsis edildiğini, bu tedbir kararı varlığını ve geçerliliğini korurken davalı …'nın taşınmazı 11.11.2011 tarihinde dostu olan diğer davalı …'e sattığını, onun da kısa bir süre sonra 30.11.2011 tarihinde davalı …'ya satarak devir ettiğini, satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış işlemlerin iptali ile önceki malik davalı … adına tesciline karar verilmesini, tasarrufların iptali mümkün olmadığı takdirde davacının zararlarını tazmin edebilmek adına 10.000,00 TL.'nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekilleri ayrı ayrı, satışların muvazaalı olmadığını, davacının katılma alacağı ile ilgili olarak açtığı davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/402 esas sayılı dosyasında görülmekte olduğunu savunarak davanın reddini istemişlerdir. Mahkemece davanın İİK.'nundaki tasarrufun iptali istemine ilişkin olmadığı, mal rejiminden doğan ve mahkemece eksik hesaplanan katılma payı alacağına yönelik olduğu, buna ilişkin davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/402 esas sayılı dosyasında incelenip karara bağlandığı, davacı lehine 12.891,00 TL. Katkı payı alacağına hükmedildiği, davacının 22.05.2013 günlü celsede de belirtiği şekilde katkı payının eksik hesaplandığından bahisle yeniden hak talebine esas olmak üzere tasarrufun iptali talebinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tasarrufun muvazaalı olup olmadığı değerlendirilmeye alınmaksızın davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı, davalı eşinin boşanma ve katkı payı davaları sonunda hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu taşınmazın danışıklı olarak davalı 3.kişiye, onun da diğer davalıya danışıklı olarak devir ettiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Davacının bu davayı açmaktaki amacı, açtığı dava sonucu hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdüğünü hukuki işlemlerin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktadır. Yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Bu yönüyle dava Borçlar Kanunu'nun 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü, danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarara verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış bulunmalıdır. Davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, danışıklı işlemin kanıtlanmış durumunda tapunun iptaline değil kıyasen İcra ve İflas Kanunun 283/1. maddesi gereğince tapu iptali ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da bu olduğundan davacının karşılanması gereken bir alacağı bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekir. Bunun için de davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı alacağı) davasının sonucu beklenilmeli ve ona göre karar verilmelidir. O hâlde somut olayda, öncelikle satış işlemlerinin danışıklı olup olmadığı hususu araştırılmalı, davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli. (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesince kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde, İİK'nun 283/1 maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle tapu iptaline gerek olmadan davacının alacağı alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır. Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…" gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili ile davalı …'nin Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2009/1059 E. sayılı dosyasında boşanmalarına ve müvekkili lehine tazminata karar verildiğini, ancak yasal mal rejimi tasfiyesi taleplerinin tefrik edilerek Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/402 esasına kayıt edildiğini, söz konusu dosyada borçluya ait taşınmaz üzerine konulan 20.04.2011 tarihli tedbir kararı ile taşınmazın müvekkili ve çocuklarına tahsis edildiğini, bu tedbir kararı varlığını ve geçerliliğini korurken davalı …'nın taşınmazı 11.11.2011 tarihinde dostu olan diğer davalı …'e sattığını, onun da kısa bir süre sonra 30.11.2011 tarihinde davalı …'ya satarak devir ettiğini, satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış işlemlerinin iptali ile önceki malik davalı … adına tesciline karar verilmesini, tasarrufların iptali mümkün olmadığı takdirde davacının zararlarını tazmin edebilmek adına şimdilik 10.000,00TL'nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı asıl 22.05.2013 tarihli beyanında; 4. Aile Mahkemesinde görülen mal rejiminin tasfiyesi ve katılma payının tahsili davasındaki taşınmaz ile işbu dava dosyasında davalı …'nin tasarrufunun iptali talep edilen taşınmazın aynı olduğu, mal rejiminden dolayı alacağın 4. Aile Mahkemesinde hesabı sırasında avukatının hatasından dolayı eksik hesap yapıldığından alacağın hesaplanmasını temin amacı ile bu tasarrufun iptali, olmadığı takdirde taşınmazın alımına katkısından dolayı bilahare uğradığı zararın giderilmesi amacı ile alacak tahsili için işbu davanın açıldığı, bu davada davalı … aleyhine hükmedilen alacağın tahsil edilmemesi nedeni ile İİK hükümlerine göre tasarrufun iptali talep edilmemekte, mal rejiminden dolayı taşınmazın ½’sinde hak iddia edebilme açısından yapılan tasarrufun iptalinin istendiği, bu husus nazara alınarak eksiklikler giderilip talebi gibi karar verilmesini istediği yönünde beyanda bulunmuştur. Davalı … vekili; dava konusu taşınmazın emlak işleri ile ilgilenen … isimli kişiden satın alındığını, banka kredisi kullanılarak satış bedelinin karşılandığını, işlemin muvazaalı olmadığını ve tapu kaydında aile konutu şerhi de bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … vekili; müvekkilinin tapuya itimat prensipleri dâhilinde üzerinde hiçbir kısıtlama bulunmayan taşınmazı yatırım amacıyla satın aldığını, satış işleminin danışıklı olmadığını ve ödemelerin banka aracılığı ile yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı … vekili; satışın danışıklı olmadığını ve katkı alacağı istemine yönelik davanın derdest olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Yerel Mahkemece; davanın İİK'daki tasarrufun iptali istemine ilişkin olmadığı, mal rejiminden doğan ve mahkemece eksik hesaplanan katılma payı alacağına yönelik olduğu, buna ilişkin davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/402 E. sayılı dosyasında incelenip karara bağlandığı, davacı lehine 12.891,00TL katkı payı alacağına hükmedildiği, davacının 22.05.2013 tarihli celsede de belirtiği şekilde katkı payının eksik hesaplandığından bahisle yeniden hak talebine esas olmak üzere tasarrufun iptali talebinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tasarrufun muvazaalı olup olmadığı değerlendirilmeye alınmaksızın davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davacının davalı …'den 4. Aile Mahkemesinde hüküm altına alınan katkı payı alacağının tahsilini temin amacıyla taraflar arasındaki tasarrufa konu taşınmazla ilgili satış işlemlerinin iptalini talep etmediği, davalılar arasındaki tasarrufa konu taşınmazın esasında evlilik birliği içerisinde edinildiği ancak davalı …'nın davalı …'a satışı suretiyle evlilik birliği içinde edinilen mallara dâhil edilerek katkı payı isteminde bulunulamadığı belirterek söz konusu tasarrufun muvazaalı olarak yapıldığının kabulü ile iptali istemi çerçevesinde değerlendirme yapılması gerektiği, mahkemenin 22.05.2013 tarihli kararında davacı tarafın talebi doğrultusunda değerlendirme yapılarak karar verildiği, ancak Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 23.04.2016 tarihli bozma ilamının davacının talebini aşar şekilde öncelikle davacının davalı …'dan olan alacağının netleşmesinin beklenmesi suretiyle karar verilmesi gerektiğinden bahisle hükmün bozulduğu, bozma ilamının davacının talebini aşar şekilde değerlendirmeyi içerdiği göz önüne alınarak bozma ilamının yerinde olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı; davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; (Dava dilekçesi, davacının 22.05.2013 tarihli beyanı ve dosya kapsamındaki belgeler dikkate alındığında) Açılan davanın mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 18. maddesine göre muvazaa nedeniyle satış işleminin iptali ve tapunun davalı adına tescili, aksi takdirde muvazaalı (danışıklı) satış nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemine yönelik olarak mı yoksa davaya konu taşınmaz ile ilgili olarak mal rejiminden doğan katılma payının tahsili istemine ilişkin olarak Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan davada katkı payının eksik hesaplandığı iddiasına yönelik olarak mı açıldığı; burada varılacak sonuca göre mahkemece satış işlemlerinin muvazaalı olup olmadığı hususunun araştırılması ve muvazaalı olduğu sonucuna varılması hâlinde ise boşanma ve katkı payı davalarının sonucu beklenerek sonucuna göre davacının kesinleşip tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinin kıyasen uygulanmak suretiyle hüküm kurulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Konunun aydınlatılması bakımından genel olarak 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 19) düzenlenen genel muvazaa ile 2004 sayılı İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarına değinilmesinde yarar bulunmaktadır. 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde; (6098 sayılı TBK m. 19) “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.” hükmü ile genel muvazaa düzenlenmiştir. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denilir. Bir başka söyleyişle muvazaa “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli (07.10.1953 tarihli, 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı), tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır." Muvazaalı bir hukuki işlemden bahsedebilmek için; a) Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek yaratılmış bir uygunsuzluk, b) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti, c) Taraflar arasında gizli işlemi yaratan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yaklaşırlarsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işlemlerinin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Yani yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür. Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel (şahsi) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK, m. 284). İİK’nın 277. vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK’nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufunun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının davalı eşinin boşanma ve katkı payı davaları sonunda hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu taşınmazı muvazaalı olarak davalı üçüncü kişiye, onun da yine muvazaalı olarak diğer davalıya devir ettiği iddiası ile eldeki bu davayı açtığı, davanın açılmasındaki amacın ise açılan diğer davalardaki hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, muvazaalı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemlerin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamak olduğu, bu durumun dava dilekçesinden açık ve net olarak anlaşıldığı görülmektedir. Bu yargılama sonunda davaya konu edilen satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki; 04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak tarafların, bu olguları hukuken nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hâkimin görevidir. Diğer bir deyişle; bir davada maddi olayı anlatmak taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak hâkime aittir (HMK, m 33). Anılan yasal düzenlemeye göre davayı aydınlatma görevinin mahkeme hâkimine ait olması karşısında uyuşmazlığın çözümüne dair hukuki nitelendirmeyi de yine hâkim yapacaktır. Ne var ki dava dilekçesindeki talep ve davacı asılın duruşma sırasında alınan beyanları mahkemece hatalı ve eksik değerlendirilmiştir. Açılan dava 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, muvazaalı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin muvazaalı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, muvazaalı işlemde bulunandan alacakları olmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış bulunmalıdır. Diğer yandan; zarara uğradığını ileri süren üçüncü kişi ile danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında açılmış olan katkı payı ya da tazminat davası bulunması durumu bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir. Davacının bu davayı açmaktaki amacı açılan her iki dava (katkı payı ve tazminat) sonucu hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktır. Zira yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı satışa konu edilen maldan da alacağın tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, muvazaalı işlemin kanıtlanması durumunda tapunun iptaline değil kıyasen İİK’nın 283/1. maddesi gereğince tapu iptali ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verilecektir. Davacının karşılanması gereken bir alacağı bulunup bulunmadığının belirlenmesi bakımından, davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği, yine katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği ve her iki davanın da kesinleşmiş olduğu anlaşılmaktadır. Tazminat ve katkı payı davası kesinleşmiş olduğundan, mahkemece davacının kesinleşip tahsili gereken bir alacağı bulunduğu dikkate alınıp, davalılar arasında yapılan satış işleminin muvazaalı olup olmadığı araştırılarak ortaya çıkacak sonuca göre, İİK'nın 283/1 maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle tapu iptaline gerek olmadan davacının alacağı alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır. Gelinen bu aşama dikkate alındığında Özel Daire bozma kararında geçen, boşanma ve katkı payı alacağı davasının sonucunun beklenmesi gerektiğine işaret eden “…davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesinde kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde…" ibarelerinin Özel Daire bozma kararından çıkartılması gerektiği sonucuna varılmıştır. O hâlde, belirtilen hususlar dikkate alınmaksızın eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile danışıklı işlemin var olup olmadığı konusunda inceleme yapmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup, direnme kararı yukarıda yazılı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında geçen “…davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesince kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde…" ibareleri çıkartılmak suretiyle yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10.12.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Aciz belgesinin varlığı dava şartı niteliğinde olduğundan mahkeme hakimi tarafından görevi gereği doğrudan gözetilir. Ancak aciz belgesinin dava açılırken ibraz edilmemiş olması davanın hemen reddini gerektirmez. Aciz belgesi yargılama sonuna kadar, temyiz aşamasında, karar düzeltme safhasında ve Yargıtay bozma veya onama kararından sonra dahi mahkemeye sunulabilir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2015/11807, K. 2015/11593Kaynağı aç
17. Hukuk Dairesi         2015/11807 E.  ,  2015/11593 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Büyükçekmece 4. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 22/09/2014 NUMARASI : 2013/996-2014/454 Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü: -K A R A R- Davacı alacaklı vekili, borçlu aleyhinde yürütülen icra takiplerinin semeresiz kaldığını, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla inşa ettiği taşınmazlarını davalı 3.kişilere satarak devir ettiğini ileri sürerek tasarrufların iptaline, taşınmazların başkalarına devir edilmiş olması halinde ise tazminata mahkum edilmesini talep etmiştir. Davalı borçlu BYK Grup Teks. Ltd. Şti vekili, davanın ticaret mahkemesinde açılması gerektiğini, aciz durumunun gerçekleşmediğini, müvekkiline ait malvarlığı bulunduğunu, satışların raiç bedel üzerinden yapıldığını savunarak davanın reddini istemiştir. Diğer davalılar davanın reddini istemişlerdir. Mahkemece dava koşulu olan aciz durumunun gerçekleşmediğini, davacı vekilinin kesin süre içinde aciz belgesi sunamadığını, haciz tutanaklarının bir kısmından haczin adresten taşınma nedeniyle yapılamadığının tespit edildiği bu nedenle haciz tutanaklarının da aciz belgesi niteliği taşımadığı, gerekçesiyle dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dava, İİK'nun 277 vd maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Tasarrufun iptali davaları, elinde kat'i (İİK 143 md.) yada geçici (İİK 105.md) aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Bu husus davanın görülebilme koşulu olup mahkemece re'sen gözönüne alınması gerekir. Aciz belgesinin dava açılmadan veya dava açıldıktan sonra yada temyiz aşamasından ve hatta hükmün Yargıtay'ca onanmasından (veya bozulmasından) sonra bile sunulma olanağı vardır. Somut olayda davacının dayandığı icra takiplerinde dava açılmasından sonra 10.6.2014, 11.6.2014 ve 19.6.2014 tarihinde borçlunun adresinde borçlunun işçisi huzurunda yapılan hacizlerde 250 ve 450 TL'lik mal haczedilmiş, başkaca haczi kabil malvarlığı bulunamadığı tespit edilmiştir. Bilirkişi tarafından 45.000 TL kıymet takdir edilen borçluya ait araç üzerine haciz konulmuş ise de bu araç üzerinde dava dışı Yapı ve Kredi Bankası'nın 52.000 TL'lik rehin hakkının bulunduğu ve başka takiplerden konulan hacizlerin de olduğu anlaşıldığından, borçlunun aciz halinde olduğunun ve anılan haciz tutanaklarının İİK'nun 105.maddesi anlamında geçici aciz belgesi niteliğinde bulunduğunun kabulü gerekir. Bu durumda mahkemece işin esasına girilerek tarafların delilleri toplandıktan sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken aksi düşüncelerle yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 5.11.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Tasarrufun iptali davası kendi koşulları içerisinde değerlendirilir. Bir başka alacaklı tarafından yürütülen icra takibinde gerçekleştirilen hacizlerin, somut davada alacaklı lehine dava şartı olarak esas alınması mümkün değildir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2014/18997, K. 2016/9049Kaynağı aç
17. Hukuk Dairesi         2014/18997 E.  ,  2016/9049 K. "İçtihat Metni" … Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü: -K A R A R- Davacı alacaklılar vekili, borçlu davalı …hakkında takip başlatıldığını, borçlunun alacağı karşılayacak mal varlığı bulunmadığı, alacaklılardan mal kaçırma amacı ile … olan alacağını davalı …'e devrettiğini bu tasarrufların iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili, temliknamenin dava dayanağı borcun doğumundan önce borçlu şirkete verilen borç paraya karşılık olarak düzenlendiğini ve haksız açılan davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır. Davalı borçlu, duruşmalara katılmamış ve cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkemece, toplanan deliller ve dosya kapsamına göre, borçlu davalı şirketin davalı …'ten senet karşılığı alacağını temliki keyfiyetinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, bankada değerlendirildiğinde faiz getirisi olan 450.000,00 TL sını herhangi bir getirisi olmaksızın /mal ve … hizmet almaksızın borç verip karşılığında senet alması ve akabinde bedeli temlik almasının inandırıcılığının çok zayıf olduğundan bahisle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, İİK'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davasına ilişkindir. İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyiniyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Tasarrufun iptali davasını elinde geçici veya kesin aciz belgesi bulunan alacaklı açabilir. ( İİK.m.277 ) Bu husus, dava şartı olup, hâkim görevi gereği doğrudan gözetmek zorundadır. Ancak,bu eksiklik yargılamanın her aşamasında hatta temyiz aşamasında dahi giderilebilmesi mümkündür. Somut olayda, davacı alacaklı tarafından İİK 143 maddesi uyarınca sunulmuş bir aciz belgesi olmadığı gibi dava dayanağı takip dosyasından İİK'nun 105.maddesinde belirtildiği şekilde yapılmış bir haciz de bulunmamaktadır. Her dava kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerekmekte olup bir başka alacaklı tarafından yapılmış takipteki hacizlerin bu dosya da dava şartı olarak esas alınması mümkün değildir. Bu durumda, aciz hali ispatlanmamış davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykıdır. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı …'a geri verilmesine 18.10.2016 günü oybirliğiyle karar verilmiştir.

Kesin ve Geçici Aciz Vesikası Ayrımı

İcra ve İflas Kanunu'nun 143. maddesi gereğince, alacaklı alacağının tamamını alamamış ve şartları gerçekleşmişse icra dairesi kalan miktar için derhal bir aciz vesikası düzenleyerek alacaklıya ve borçluya verir. Bu vesika borç ikrarını mutazammın senet mahiyetinde olup alacaklıya kanunun 277. maddesindeki tasarrufun iptali davası açma haklarını bahşeder. Vesikanın bir nüshası da Adalet Bakanlığınca belirlenen icra dairesindeki aleni sicile kaydedilir.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 143Kaynağı aç
Madde 143 – (Değişik: 3/7/1940-3890/1 md.) (Değişik birinci fıkra: 17/7/2003-4949/40 md.) Alacaklı alacağının tamamını alamamış ve aciz vesikası düzenlenmesi için gerekli şartlar yerine gelmişse, icra dairesi kalan miktar için hemen bir aciz vesikası düzenleyip alacaklıya ve bir suretini de borçluya verir; bu belgeler hiçbir harç ve vergiye tâbi değildir. Aciz vesikasının bir nüshası da her il merkezinde Adalet Bakanlığınca tespit edilen icra dairesi tarafından tutulan özel sicile kaydedilmek üzere bu icra dairesine gönderilir. Aciz vesikası sicili aleni olup ne şekilde tutulacağı ve hangi hususları içereceği Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan yönetmelikle belirlenir. Bu vesika ile 105 inci maddedeki vesika borcun ikrarını mutazammın senet mahiyetinde olup alacaklıya 277 nci maddede yazılı hakları verir. Alacaklı aciz vesikasını aldığı tarihten bir sene içinde takibe teşebbüs ederse yeniden ödeme emri tebliğine lüzum yoktur. Aciz vesikasında yazılı alacak miktarı için faiz istenemez. Kefiller, müşterek borçlular ve borcu tekeffül edenler bu miktar için vermeğe mecbur oldukları faizlerden dolayı borçluya rücü edemezler. (Değişik altıncı fıkra: 17/7/2003-4949/40 md.) Bu borç, borçluya karşı, aciz vesikasının düzenlenmesinden itibaren yirmi yıl geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Borçlunun mirasçıları, mirasın açılmasından itibaren bir sene içinde alacaklı hakkını aramamışsa, borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürebilirler. (Ek fıkra: 17/7/2003-4949/40 md.) Borçlu, aciz vesikasını düzenlemiş olan icra dairesine borcunu işlemiş faizleriyle birlikte her zaman ödeyebilir. İcra dairesi ödenen parayı alacaklıya verir veya gerektiğinde 9 uncu madde hükümleri dahilinde bir bankaya yatırır. Borcun bu şekilde tamamının ödenmesinden sonra aciz vesikası sicilden terkin edilir ve borçluya borcunu ödeyerek aciz vesikasını sicilden terkin ettirdiğine dair bir belge verilir. Aynı şekilde, icra takibi batıl ise veya iptal edilirse yahut borçlunun borçlu olmadığı mahkeme kararıyla sabit olursa ya da alacaklı icra takibini geri alırsa, aciz vesikası sicilden terkin edilir ve borçluya buna ilişkin bir belge verilir. Senedin geri verilmesi ve ilamın icrası vesikası:

İcra ve İflas Kanunu'nun 105. maddesinin birinci fıkrasına göre borçlunun haczi kabil malı bulunmazsa tutulan haciz tutanağı, 143. maddedeki aciz vesikası hükmündedir. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca icraca takdir edilen kıymete göre haczi kabil malların borcu karşılamaya yetersiz kaldığı anlaşılırsa, haciz tutanağı geçici aciz vesikası yerine geçer ve alacaklıya iptal davası açma yetkisi tanır.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 105Kaynağı aç
Madde 105 – Haczi kabil mal bulunmazsa haciz tutanağı 143 üncü maddedeki aciz vesikası hükmündedir. İcraca takdir edilen kıymete göre haczi kabil malların kifayetsizliği anlaşıldığı surette dahi tutanak muvakkat aciz vesikası yerine geçerek alacaklıya 277 nci maddede yazılı hakları verir. III. PARAYA ÇEVİRME 1 – Satış Talebi Talep için müddetler ve giderlerin yatırılması:

Haciz tutanağının borçlunun aczini gösterip göstermediği tutanağın içeriğine göre belirlenir. Borçlunun adresinde yapılan hacizde borçlunun başkaca haczi kabil malının bulunmadığı açıkça tutanağa geçirilmemişse düzenlenen haciz tutanağı geçici aciz belgesi niteliği taşımaz. Borçlunun adresinde borcu karşılayacak yeterli malvarlığı bulunamadığının tutanağa geçirilmesi ve tespit edilen mallar üzerinde öncelikli rehin veya hacizlerin bulunması durumunda ise tutanak İcra ve İflas Kanunu'nun 105. maddesi kapsamında geçici aciz belgesi hükmünde sayılabilmektedir.

İcra takibinde alınan kesin aciz belgesinin sonradan iptal edilmiş olması hâlinde dahi, borçlunun malı bulunamaması sebebiyle tutulan haciz tutanaklarının geçici aciz belgesi niteliği taşıyıp taşımadığı mahkemece değerlendirilmelidir. Mal bulunamamasına ilişkin haciz tutanakları değerlendirilmeden salt kesin belgenin iptaline dayanılarak davanın reddedilmesi usul ve kanuna uygun düşmez.

Genel Hükümlere Dayalı Muvazaa Davalarında Aciz Koşulu

Borçlunun alacaklısından mal kaçırmak amacıyla yaptığı danışıklı işlemlere karşı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesi uyarınca muvazaa davası açılması gündeme gelebilmektedir. Yargı kararlarındaki ağırlıklı kabule göre İcra ve İflas Kanunu'nda tasarrufun iptali davasının düzenlenmiş bulunması alacaklının genel hükümlere ve muvazaaya dayanarak dava açmasına engel teşkil etmemektedir; buna karşılık borçlunun kendisinden mal kaçırdığını ileri süren alacaklının İcra ve İflas Kanunu'na özgü iptal davasını açması gerektiğini savunan karşıt görüş de bulunmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 33. maddesi uyarınca taraflarca ileri sürülen maddi vakıaların hukuki değerlendirmesini yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek mahkemenin doğrudan görevidir.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 19Kaynağı aç
MADDE 19- Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Borçlu, yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz. E. Genel işlem koşulları I. Genel olarak

Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesine dayanılarak açılan genel muvazaa davalarında, ağırlıklı içtihadi yaklaşıma göre davacının icra takibine geçmesi ve aciz belgesi alması zorunlu görülmemektedir. Bu davalarda üçüncü kişilerin danışıklı işlem sebebiyle haklarının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için, işlemi yapandan bir alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin bu alacağın ödenmesini engellemek gayesiyle gerçekleştirilmiş olması aranmaktadır.

Tasarrufun iptali davaları şahsi nitelikte olup borçlu tarafından geçerli olarak yapılmış işlemlerin davacı alacaklı bakımından hükümsüz kılınmasını hedefler. Muvazaa davası ise borçlunun yaptığı tasarrufi işlemlerin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespitine yöneliktir ve muvazaanın ispatı hâlinde mal borçlunun malvarlığından hiç çıkmamış sayılır. İcra ve İflas Kanunu'nun 284. maddesine göre tasarrufun iptali davası açma hakkı tasarruf tarihinden itibaren beş yıllık hak düşürücü süreye tabidir; buna karşın genel muvazaa iddiası zamanaşımına bağlı olmaksızın ileri sürülebilir. Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, borçlu yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 284Kaynağı aç
Madde 284 – (Değişik: 18/2/1965-538/119 md.) İptal davası hakkı, batıl tasarrufun vukuu tarihinden itibaren beş sene geçmekle düşer. ONİKİNCİ BAP Konkordato ile Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması[83][84] I. ADÎ KONKORDATO[85] Konkordato talebi:

Alacaklının açtığı genel muvazaa davasında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu çoğunluk kararına göre alacaklının talebi şahsi sonuç doğurduğundan tapu kaydı iptal edilmeksizin İcra ve İflas Kanunu'nun 283. maddesinin birinci fıkrası kıyasen uygulanarak taşınmazın haciz ve satışı yönünde alacak ve ferileriyle sınırlı cebri icra yetkisi verilmektedir. Aynı karardaki karşı oyda ise mal kaçırma iddiasında bulunan alacaklının İcra ve İflas Kanunu'ndaki tasarrufun iptali davasını açması gerektiği, genel muvazaa davası açılarak anılan kanun hükümlerinin kıyasen uygulanamayacağı savunulmaktadır.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 283Kaynağı aç
Madde 283 – (Değişik: 18/2/1965-538/118 md.) Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, bu davaya konu teşkil eden mal üzerinde cebri icra yolu ile, hakkını almak yetkisini elde eder ve davanın konusu taşınmazsa, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın tashihine mahal olmadan o taşınmazın haciz ve satışını istiyebilir. İptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taallük ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine (Davacının alacağından fazla olmamak üzere) mahküm edilir. İptal davası üzerine üçüncü şahıs da, mamelekinde hasıl olacak eksikliğin borçludan tahsilini aynı davada istiyebilir. Bu talep, iptal davasının tefrik edilerek daha önce hükme bağlanmasına mani değildir. İptal davasını kaybeden üçüncü şahıs, karşılık olarak şeyi veya bedelini borçludan veya iflas masasından geri istiyebilir. Batıl bir tasarruf neticesinde kendisine ödenilen şeyi geri veren alacaklı eski haklarını muhafaza eder. Kendisine bağış yapılan iyi niyetli ise yalnız dava zamanında elinde bulunan miktarı geri vermeye mecburdur. Hak düşürücü müddet:

Mal Varlığını Eksiltme Suçunda Aciz Belgesi ve İspat

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesinin birinci fıkrasında, takip talebinden önceki iki senelik dönemde veya takipten sonraki süreçte alacaklısını zarara sokma kastıyla mevcudunu suni surette eksilten borçluların cezalandırılması öngörülmüştür. Maddede malvarlığının devredilmesi, yok edilmesi, kıymetten düşürülmesi, danışıklı işlemler yapılması veya gerçek dışı borçların ikrar edilmesi suretiyle aktifin eksiltilmesi suç kabul edilmiştir. Bu eylemlerden dolayı ceza tayin edilebilmesi için borçlu aleyhine aciz belgesi alınması ya da alacaklının alacağını temin edemediğini kanıtlaması şarttır.

Mevcudu eksiltme suçunun oluşabilmesi için borçlu aleyhine aciz belgesi alınması zorunlu olmayıp alacaklının alacağını tahsil edemediğini ispat etmesi hâlinde de suç vücut bulabilir. Dolayısıyla borçlu hakkında yalnızca aciz belgesi düzenlenmediği gerekçesiyle beraat kararı verilemez. Yargılama makamınca icra takip dosyası incelenerek borçlu aleyhine aciz belgesi temin edilip edilmediği ve alacağın tahsilini sağlayacak borcu karşılamaya yeterli başkaca malvarlığının bulunup bulunmadığı araştırılmalı, icra dosyasındaki araştırma yetersiz kaldığında yargılama aşamasında bu hususlar açıklığa kavuşturularak failin hukuki durumu belirlenmelidir.

İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesinde düzenlenen mevcudu eksiltme suçuna iştirak edenler hakkında kanun metninde ayrı bir düzenleme yer almadığından, eyleme katılan sanıklar yönünden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 37 ila 41. maddelerinde düzenlenen suça iştirak hükümleri uygulanır. İcra ve İflas Kanunu'nun 347. maddesi uyarınca bu fiillerden dolayı şikâyet hakkı, eylemin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer.

2004 sayılı İCRA VE İFLAS KANUNU m. 347Kaynağı aç
Madde 347 – (Değişik: 31/5/2005-5358/19 md.) Bu Bapta yer alan fiillerden dolayı şikâyet hakkı, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl geçmekle düşer. Yetki:

Bankalar Yönünden Aciz Belgesi İstisnası

5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun Geçici 13. maddesinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında aciz vesikası aranmaması muafiyeti genel nitelikte bir istisna teşkil etmemektedir. Bu istisna, sermayesinin yarıdan fazlası kamuya ait veya temsil yetkisi kamu kurumlarında bulunan özel kanunla kurulmuş bankalar tarafından yalnızca 26.12.2003 tarihinden önce kullandırılan krediler ile fon alacaklarının tahsili amacıyla açılan davalarda uygulanabilmektedir. Söz konusu tarihten sonra kullandırılan kredilere dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarında ise davacı alacaklı bankalar da aciz belgesi ibraz etmekle yükümlüdür.

5411 sayılı BANKACILIK KANUNU m. Geçici Madde 13Kaynağı aç
Geçici Madde 13 — Sermayesinin yarıdan fazlası kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan ya da hisselerinin çoğunluğu üzerinde bu kurum ve kuruluşların idare ve temsil yetkisi bulunan ve özel kanunla kurulmuş bankalarda (Tasfiye Hâlinde T. Emlak Bankası A.Ş. dâhil ) 26.12.2003 tarihinden önce bankacılık teamüllerine göre teminatlı ve/veya yetersiz teminatlı kredi kullanıp da vadesi geçtiği halde henüz ödenmemiş, süresi uzatılmamış veya yeniden yapılandırılmamış kredileri kullananlar ya da yeniden yapılandırma şartlarını ihlal edenler ile münferit veya karşılıklı verilen banka teminat mektupları, kabul kredileri ve avaller, taşınır ve taşınmaz rehni, ipotek, üst hakkı, intifa hakkı ve oturma hakkı gibi her türlü sınırlı aynî hak tesisine ilişkin sözleşmeden doğan hakların da diğer bankaların ve üçüncü kişilerin muvazaadan arî hakları aleyhine olmamak üzere Fon alacaklarının tahsiline ilişkin 123, 134, 136, 137, 138, 140, 142 ve 165 inci madde hükümleri, tasarrufun iptali davalarında aciz vesikası şartı aranmaması, (…)[69] dâhil bankalarınca uygulanır.
Alacaklıdan mal kaçırmada aciz vesikası her durumda aranır mı?

Hayır. İcra ve İflas Kanunu'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davalarında kesin veya geçici aciz belgesi dava şartı iken, Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesine dayalı genel muvazaa davalarında davacının aciz belgesi alması gerekmez.

Haciz tutanağı aciz belgesi yerine geçer mi?

Evet. İcra ve İflas Kanunu'nun 105. maddesi uyarınca borçlunun haczi kabil malı bulunmazsa düzenlenen tutanak kesin aciz vesikası hükmündedir; mevcut malların borcu karşılamaya yetersiz kalması hâlinde ise geçici aciz vesikası yerine geçer.

Tasarrufun iptali davasında aciz belgesi ne zamana kadar sunulabilir?

Tasarrufun iptali davasında dava şartı olan aciz belgesi yargılama sonuna kadar sunulabileceği gibi karar düzeltme safhasında ve Yargıtay bozma veya onama kararından sonra dahi mahkemeye ibraz edilebilir.

Borçlunun mevcudu eksiltmesi suçunda ceza verilmesi için aciz belgesi şart mıdır?

Hayır. İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesinde borçlu aleyhine aciz belgesi alınması veya alacaklının alacağını alamadığını ispat etmesi öngörüldüğünden, alacağın tahsil edilemediğinin ispatlanması hâlinde de suç oluşabilir ve borçlu hakkında aciz vesikası düzenlenmediği gerekçesiyle beraat kararı verilemez.

Başka bir alacaklının icra takibindeki hacizler davada dava şartı sayılır mı?

Hayır. Tasarrufun iptali davaları kendi koşulları içerisinde değerlendirildiğinden, başka bir alacaklı tarafından yürütülen icra takibinde yapılan hacizlerin davacı alacaklı bakımından dava şartı olarak esas alınması mümkün değildir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu