Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve İnceleme Usulü

by Avukat Erdal Ersoy
Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve İnceleme Usulü

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 204. maddesinin 1. fıkrasına göre; resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişilere iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2011/8-335, K. 2012/1804Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2011/8-335 E.  ,  2012/1804 K.GÖÇMEN KAÇAKÇILIĞI VE RESMİ BELGEDE SAHTECİLİK SUÇLARITEMEL CEZANIN BELİRLENMESİORANTILILIK İLKESİADLİ PARA CEZASININ HATALI BELİRLENMESİ TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 79TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 62TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 204TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 52TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 3TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 61 "İçtihat Metni" Sanık A’nın sahtecilik suçundan 5237 sayılı TCY’nın 204/1 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis, göçmen kaçakçılığı suçundan da aynı Yasanın 79/1-b, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 20.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Gaziantep 8. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 18.06.2008 gün ve 187-719 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.02.2009 gün ve 18640-2023 sayı ile ; “1- Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 3/1. maddesi ve fıkrası hükmüne göre fiilin ağırlığıyla orantılı bir cezaya hükmedilmesi gerekirken, hak ve orantılılık kuralları gözetilmeden yazılı biçimde fazla cezaya hükmedilmesi, 2- Belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için sahteciliğe konu olan belgenin hukuki sonuç doğurabilecek ve ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenmesi, belirli kişileri aldatabilecek nitelikte olması ve bu konunun objektif olarak saptanmasının gerekli bulunduğu, ayrıca sahtecilik suçlarında asıl bilirkişinin mahkeme olduğu ve belgedeki sahteciliğin aldatma yeteneği taşıyıp taşımadığını maddi ögeye göre belirlemek ve takdir etmek yetkisinin de mahkemeye ait bulunduğu gözetilmeden, suça konu belge duruşmaya getirtilip incelenmeksizin ve aldatma yeteneği taşıyıp taşımadığı tartışılıp tutanaklara yansıtılmadan, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 25.05.2009 gün ve 667-649 sayı ile; “…Sanık, Almanya devletine sadece H’yi değil, H’nin üç çocuğunu da birlikte geçirmiştir. Sanığın daha önce sabıkası olmasa bile, suçun bu işleniş biçimi dahi alt sınırdan ayrılmak için yeterli bir gerekçedir. Her ne kadar bu somut gerekçe önceki hükme yazılmamış olsa bile, suçun işleniş biçimi, sanığın kastı denerek hükümde belirtilmiş ve delillerin değerlendirildiği bölümde sanığın H. ile birlikte üç çocuğu da yanında götürdüğü belirtilmiştir. Mahkeme hakimi, somut olayı bizzat görüp değerlendirendir. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin fiilin ağırlığı ile orantılı bir cezaya hükmedilmesi gerekirken, hak ve orantılılık kuralları gözetilmeden fazla ceza tayini şeklinde bozma kararı hükmün bir kere lafzına uygun değildir. Zira 5237 sayılı TCK’nın 79. maddesi uyarınca, göçmen kaçakçılığı için alt sınır 3 yıl, üst sınır ise 7 yıl hapis cezasıdır. Sanığın sırf sabıkasız oluşu alt sınırdan ayrılmamanın gerekçesi olamaz. O vakit sabıkası olmayan suçlular yönünden alt sınırdan hüküm kurmak gibi bir mecburiyet doğacaktır. 5237 sayılı TCK’nın 62. maddesinde temel cezanın ne surette hakim tarafından tayin edileceği belirlenmiştir. Mahkeme hakimi tarafından beş duyu organı, hak ve orantılılık kuralları nazara alınarak temel ceza 4 yıl hapis olarak belirlenmiştir. Ayrıca 1000 gün adli para cezası, paraya çevrilip hesaplamadaki basit hesap yanlışı düzeltilerek sonuç adli para cezası 200.000,00 TL olarak bulunmuştur. Sahtecilik suçu nedeniyle sahte pasaport elde olmadan, bu resmi belgenin iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığı belirlenmeden mahkumiyet kararı verilmesindeki bozma hükmüne gelince; sanık A., bu sahte pasaport ile Türk adli makamlarını sorunsuz bir şekilde atlatarak Almanya’nın Berlin havaalanına H. ve üç çocuğu ile birlikte gelmiştir. Yeşil pasaportlu sanık A.’nın savunmasına göre, kendi eşine ait pasaportu kim olduğu saptanamayan M’ye verdiği, bu kişinin de, eşine ait fotoğrafı çıkarıp H’ye  ait fotoğrafı yapıştırıp sanık A’ye verdiği ifade edilmiştir. Sanık A., sadece fotoğraf değiştirmekle bu işin olacağını bilse bu işi kendisi de yapardı. Demek ki, pasaportta sadece fotoğraf değişikliği değil, fotoğraf üzerindeki soğuk mühür anlamında da sahteciliğin ortaya çıkmamasına yönelik değişiklikler yapıldığı açıktır. Keza Türk polisi hiçbir aşamada pasaportun sahteliğinden şüphelenmediğine göre, pasaportun iğfal kabiliyeti olduğu açıktır. Aksi yorum, Türk polisinin de bu işe dahil olduğu anlamını doğurur ki bu da hayatın olağan akışına uygun değildir. Zira bir çok polis noktası geçilmek suretiyle yurt dışı uçağına binildiği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle pasaportun bir bilirkişiye tevdi edilip iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığı yolunda rapor alınmasına ve hakim tarafından bizzat görülüp değerlendirme yapılması somut olayda elzem değildir. Çünkü sanık ve H., elbette iğfal kabiliyeti olan sahte pasaport ile bir çok Türk polis noktasından geçmek suretiyle Almanya'nın Berlin havalimanına gelmiştir. Yine sahtecilik suçundan H’ye ceza verilmiş ve bu hüküm temyiz edilmediğinden kesinleşmiş, Yargıtay 8. Ceza Dairesi bozma kararını H’ye de sirayet ettirmiş değildir…” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de sanık müdafii ve o yer Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” istekli 04.08.2011 gün ve 238855 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık H. hakkındaki mahkûmiyet hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, inceleme sanık A. hakkında kurulan mahkûmiyet hükümleriyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Aldatma yeteneği olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak sahtecilik suçuna konu olan belgenin getirtilip incelenmesinin gerekip gerekmediği, 2- Göçmen Kaçakçılığı Ve Resmi Belgede Sahtecilik Suçlarından sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı cezaya hükmedilip hükmedilmediği, Noktalarında toplanmaktadır. İncelenen dosya içeriğinden; 22.08.2008 günlü teslim tesellüm tutanağına göre, Almanya’nın Berlin şehrinden sınırdışı edilerek Türkiye’ye gelen sanık A.'nın, eşi F.'ye  ait pasaportu, diğer sanık H.'ye fotoğraf değişikliği yaparak kullandırdığı ve ayrıca pasaportun refakat kısmına H'nin , A. ve M. isimli çocuklarının da fotoğrafını yapıştırarak beraberinde Berlin'e götürdüğü, pasaportun sahte olduğunun belirlenmesi üzerine sınırdışı edilerek Türkiye'ye gönderildiklerinin tespit edildiği, Aynı tarihli diğer tutanağa göre, Alman makamlarının sınırdışı sebebini belirten evraklarının ve giriş çıkış kayıtlarının incelenmesinde, F.'ye  ait TR-A 782685 seri numaralı hususi pasaportunda 30.10.2007 günü çalınma kaydı olduğu, pasaport ile en son 29.07.2005 tarihinde İzmir Adnan Menderes Havalimanından çıkış yapıldığı, girişin tespit edilemediği, sanık A.'nın 17.01.2008 günü Gaziantep'ten çıkış yaptığı, 20.01.2008 tarihinde Atatürk Havalimanından giriş yaptığı, kendisine sorulduğunda Fransa'ya gittiğini beyan ettiği, H., Ü., M. ve A'nın herhangi bir çıkış kayıtlarının bulunmadığının belirlendiği, F. adına zayi pasaport sorgu ekranına göre, adı geçene 2001 yılında verilen 782685 seri numaralı pasaporta ilişkin 30.10.2007 tarihinde çalınma-kaybolma durumunun bildirildiği, Hakkında sahte resmi belgeyi kullanma suçundan mahkûmiyet hükmü kurulan sanık H.’nin kollukta susma hakkını kullandığı, mahkemede benzer olacak şekilde tekrarladığı Cumhuriyet Savcılığı ifadesinde; “Ü., A. ve M. benim çocuklarımdır. Eşim M.  bundan yedi yıl önce yasadışı yollardan Fransa’ya gitti ve orada çalışmaya başladı. Kaçak olduğu için de Türkiye’ye gelip gidemiyor. Oğlum Ü.16, A. 14, M. ise 6 yaşındadır. Eşim Fransa’ya gitmeden önce ben M.’ye hamile idim. Eşim bu süre içinde kızını hiç görmedi. Eşim kızını görmek istedi ve Fransa'ya yanına gelmemi istedi. Bana kaynım H.’nin yardım edeceğini söyledi, bundan iki gün önce Antep’te kaynım H. beni A. ile tanıştırdı, onun söylediğine göre ben A’nın eşi olarak Fransa’ya gidecektim, bu nedenle pasaportlar hazırlanmış. Pasaportlar A’daydı, bize yardımcı olup bizi yurt dışına götürecekti, ben A.’nin eşi olan F.’yi tanımam, ama benim adıma düzenlenen pasaport F.  adına düzenlenmiştir, biz zaten Türkiye’de A. ve çocuklarla birlikte 21.02.2008 günü saat 11.00 sıralarında Gaziantep Havalimanında uçağa binerek Almanya’nın Berlin şehrinde indik, ancak iner inmez pasaport kontrolünde Alman polisi bizi yakaladı… Ben yurt dışında bulunan eşimin yanına gitmek için bu yola başvurdum. Bana pasaportları sağlayan ve sahte pasaportla benimle gelen A.’dır, kaynım H. tanıştırdı. A. bizden herhangi bir para almadı, zaten param da yoktur. Kocam yurt dışında iken çok sınırlı bir para göndermektedir, ben biraz da çocuklarımın geleceği için yurt dışına gitmeye karar verdim… F. adına düzenlenmiş sahte pasaportu kullandım, pasaportun üzerindeki fotoğraf bana aittir…Ben kesinlikle A’ya bu işler karşılığında bir ücret ödenip ödenmediğini bilmiyorum, A’nın emekli yüzbaşı olduğunu Berlin’de öğrendim, A'nın eşi F.'yi tanımam ama Berlin'de A’nın eşinin F. olduğunu ve Antep'te yaşadığını öğrendim, ondan önce A. hakkında bir bilgiye sahip değildim, A.’yı tanımam, ilk kez bu yolculukta A.’nın eşi gibi yurt dışına çıkacağımı söyledi. Pasaportlar A.’daydı Antep'te beraber uçağa bindik…” şeklinde anlatımda bulunduğu, S’nin oğlu Ü.’nın Cumhuriyet Savcılığında; “Babam M. yedi yıldır Fransa’da yaşıyor, biz de annemle köyde kalıyoruz. Amcamın oğlu olan H.’nin Almanya’da nişanı olduğunu ve bizim gelmemizi istediğini babam telefonda anneme söylemiş, annem de uzaktan akrabamız olan A.’ya biz Almanya’ya gideceğiz bize yardımcı ol demiş. 20.02.2008 günü annem ve kardeşlerimle birlikte Antep’te bir otelde kaldık, ertesi sabah sanıkla birlikte havalimanına gittik, orada A. cebinden iki pasaport çıkararak görevliye verdi, ben bizim resimlerimizin bulunduğu pasaportu o zaman gördüm, kontrolden geçtikten sonra Almanya’ya gittik orada bizi uçağa bindirerek Antalya’ya gönderdiler” dediği, Sanık A.’nin kollukta susma hakkını kullandığı, Cumhuriyet savcılığında atılı suçlamayı kabul etmediği, mahkemede ise; “Ben yüzbaşı olarak emekli oldum, Gaziantep'te emekli yüzbaşı olmam nedeniyle R. U. Endüstri Meslek Lisesi’nde milli güvenlik derslerine girmekteyim, buradaki bir öğrencimin dayısı olan M. ile bir şekilde tanıştık, H'ye ait sahte pasaportu eşimin kimlik bilgilerini kullanmak suretiyle üzerinde H'ye ait resim olacak şekilde düzenleyen kişi M'dir, daha doğrusu eşime ait gerçek pasaportu M'ye verdim, M. de eşimin fotoğrafını çıkardıktan sonra üzerine H.'ye ait fotoğrafı yapıştırdı, bu şekilde pasaportu, M.'den aldım, benim ve eşim adına olan pasaport yeşil pasaport olduğundan herhangi bir vize işlemine tabii değildir, bu şekilde M.'den aldığım pasaportu, H.’ye verdim, Hayriye Göçer ile birlikte suç tarihinde Gaziantep havaalanından çocukları ile birlikte karı koca gibi Almanya'ya uçtuk, Almanya’ya henüz giriş yapmadan Berlin Tegel Havalimanında serbest bölgede pasapottaki fotoğraf ile eşimin kimlik bilgileri arasındaki farklılığı fark ettiler, bir saat sonra ilk uçak nereye giderse oraya göndereceğiz dediler ve sanık H. ve çocukları ile beni Antalya Havaalanına gönderdiler… Ben bu şekilde H.'nin Almanya devletine girişini sağladığımda 1500 YTL ücret alacaktım, bu parayı H.'nin kocasından alacaktım, bu parayı henüz almadım, Hayriye Göçer'in kocası Almanya'da bulunmaktadır, eşini Almanya'ya götüremediği için bu şekilde resmiyette benim eşimmiş şeklinde görüntü vererek götürmeye çalıştım ancak başaramadım, çocuklar için ayrı pasaporta gerek yoktur, sadece H. adına düzenlenen pasaportta çocukların ismi belirtilmektedir, yine H.'nin üç çocuğunu M. isimli kişi pasaportta kaydedip bana verdi, nasıl bu işi düzenlediğini bilmiyorum, Almanya devletinde sahte pasaport ile bana ait pasaportu alıkoydular, ayrıca M.'nin açık adresini bilmiyorum, okul çıkışı bana tesadüf etti, nerede oturduğunu bilmiyorum, serbest meslek yaptığını biliyorum, öğrencimin adı H.'dir.  M. R. U. Endüstri Meslek Lisesi ikinci sınıf öğrencisidir, dokuz yıldır ikametim aynıdır, pişmanım, daha önce başka kimseyi yurt dışına bu şekilde çıkarmış değilim…” dediği, son oturumda da “maddi kazanç sağlama amacıyla götürmedim, bu hususa ilişkin önceki beyanlarım doğru değildir” şeklinde savunmada bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konularının sırasıyla incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 1) Aldatma yeteneği olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak sahtecilik suçuna konu olan belgenin getirtilip incelenmesinin gerekip gerekmediği: 5237 sayılı TCY’nın “Resmi belgede sahtecilik” başlıklı 204. maddesi; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır” şeklindedir. Buna göre, resmi belgede sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlenmiş olup, resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkaları aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmi belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise, suçun konusunu oluşturan resmi belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması halinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Öte yandan, resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmi belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup, özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte (nesnel) olup olmadığı ve beş duyuyla ilk bakışta anlaşılabilir olup olmadığı kuşkuya yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 gün ve 232-250 sayılı kararında da, belgenin nesnel olarak aldatıcılık yeteneğinin bulunması, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup, hakim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmi belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama halinde ise; mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanık A.’nin, eşine ait pasaportu inceleme dışı sanık H.’ye kullandırmak suretiyle H. ve üç çocuğunun yurt dışına çıkışını sağladığı, Berlin Tegel Havalimanında yapılan kontrolde Alman görevlileri tarafından sahte olduğu tespit edilen pasaporta el konularak Türkiye’ye yalnızca sınırdışı işlemlerine ilişkin kayıtların gönderildiği anlaşılan somut olayda, sanık tarafından Hayriye ile çocuklarının yurt dışına çıkmasını sağlamak için Gaziantep Havalimanı görevlilerine gösterilen ve çıkış işlemlerinde kullanılan pasaportun aldatma yeteneğinin olup olmadığının mahkemece değerlendirilmesi amacıyla, Alman yetkilileri tarafından sahte olduğu ilk kontrollerde belirlenen ve el konulan suç konusu belgenin getirtilerek incelenmesi, öncelikle aldatma yeteneği bulunup bulunmadığının mahkemece belirlenmesi, duraksama halinde bu yönde uzman bilirkişiden rapor alınması ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, eksik araştırma ile resmi belgede sahtecilik suçundan mahkûmiyet kararı verilmesinde isabet bulunmamaktadır. Bu itibarla, aldatma yeteneği olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak sahtecilik suçuna konu olan belgenin getirtilip incelenmesi gerektiğinden, sahtecilik suçundan mahkûmiyete ilişkin yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. 2) Sanık hakkında, TCY’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı cezaya hükmedilip hükmedilmediğine ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesine gelince; Sanığa atılı göçmen kaçakçılığı suçu 3 yıldan 8 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası, resmi belgede sahtecilik suçu ise, 5237 sayılı TCY’nın 204/1. maddesinde 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası olarak yaptırıma bağlanmıştır. Yerel mahkemece 5237 sayılı TCY’nın 61.  maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği yer ve zaman, sanığın kastının ağırlığı, güttüğü amaç ve saik göz önüne alınmak suretiyle alt sınırdan uzaklaşılarak temel ceza, resmi belgede sahtecilik suçu için 3 yıl hapis, göçmen kaçakçılığı için 4 yıl hapis ve 1200 gün adli para cezası olarak belirlenmiştir. Temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler 5237 sayılı TCY’nın 61/1. maddesinde, 765 sayılı TCY’nın 29. maddesine benzer olarak; “(1) Hakim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Gözönünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCY’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Yasa koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçenin, TCY’nın 61/1. maddesine uygun olarak suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde yasal ve yeterli olması gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Adıyaman'da üç çocuğu ile birlikte yaşayan ve yurtdışında bulunan eşinin yanına gitmek isteyen H.’nin, bir akrabası tarafından emekli yüzbaşı olan ve Gaziantep'te milli güvenlik dersi öğretmenliği yapan sanık A. ile tanıştırıldığı, A.’nın, eşi F.’ye  ait olan ve fotoğraf değişikliği yaptırdığı pasaportu yurt dışına çıkış işlemlerinde H.'ye kullandırdığı, ayrıca pasaportun refakat kısmına H.'nin Ü., A. ve M. isimli çocuklarının da fotoğrafını yapıştırarak dört kişiyi beraberinde Almanya’nın Berlin şehrine götürdüğü, Tegel Havalimanında yapılan kontrollerde pasaportun sahte olduğunun tespit edilmesi üzerine beşinin de sınırdışı edilerek Türkiye'ye geri gönderildiği anlaşılan somut olayda, yerel mahkemece temel ceza belirlenirken, “5237 sayılı TCK. 61.  maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği yer ve zaman, sanığın kastının ağırlığı, güttüğü amaç ve saik” şeklinde kullanılan alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi TCY’nın 61. maddesi anlamında yasal, yeterli ve dosya içeriğine uygundur. Yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan, sanığı birebir gözlemleyen yerel mahkemece, alt sınırı 3 yıl hapis ve 5 gün adli para cezası, üst sınırı ise 8 yıl hapis ve 10.000 gün adli para cezası olan göçmen kaçakçılığı suçunda temel cezanın 4 yıl hapis ve 1200 gün adli para cezası olarak tayin ve takdir edilmesinde isabetsizlik bulunmamakta olup, bu uygulama 5237 sayılı TCY’nın 3/1. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır. Bu nedenle, suçun işleniş biçimi ile sanığın güttüğü amaç ve saik dikkate alınarak temel cezanın, işlediği fiil ile orantılı olacak şekilde belirlenmesi dosya kapsamı ile uyumlu, adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun olduğundan Özel Daire bozma ilamının birinci bendine ilişen yerel mahkeme direnme nedenlerinin isabetli olduğu kabul edilmelidir. Diğer yandan, yerel mahkemece göçmen kaçakçılığı suçundan hüküm kurulurken sanık hakkındaki 1.000 gün adli para cezasının 5237 sayılı TCY'nın 52/2. maddesi uyarınca sanığın şahsi, sosyal ve ekonomik durumu gözönüne alınarak günlüğü taktiren 20 liradan hesaplanmak suretiyle sonuç adli para cezasının 20.000 TL yerine, 200.000 TL olarak hatalı belirlendiği görülmektedir. Bu itibarla, göçmen kaçakçılığı suçundan kurulan hükmün, adli para cezasının hatalı belirlenmesi isabetsizliğinden bozulmasına, ancak yeniden yargılama gerektirmeyen bu hususta 1412 sayılı CYUY'nın, 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi gereğince karar verilmesi olanaklı bulunduğundan, hüküm fıkrasında yer alan "200.000 TL" adli para cezasının "20.000 TL" olarak değiştirilmesi suretiyle düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir. Yine  sahtecilik suçuna ilişkin olarak verilen hüküm (1) numaralı uyuşmazlık konusunda açıklandığı üzere eksik araştırma nedeniyle bozulmuş ise de, yerel mahkemenin kabul ve uygulamasına göre, alt sınırı 2 yıl üst sınırı 5 yıl hapis olan sahtecilik suçunda temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak 3 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinde de 5237 sayılı TCY'nın 3/1. maddesine aykırılık bulunmamaktadır. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve yedi Kurul üyesi; “somut olayda temel cezanın sahtecilik suçu için üç yıl, göçmen kaçakçılığı suçu için dört yıl hapis ve 1200 gün adli para cezası olarak belirlenmiş olması, 5237 sayılı TCY’nın 3/1. maddesinde düzenlenen 'orantılılık' ilkesiyle bağdaşmadığından hükmün bozulması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Bu itibarla, yerel mahkeme hükmünün sahtecilik suçu yönünden aldatma yeteneği olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak sahtecilik suçuna konu olan belgenin getirtilip incelenmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, göçmen kaçakçılığı suçu yönünden ise, adli para cezasının hatalı belirlenmesi isabetsizliğinden bozulmasına, ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu hususta 1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi gereğince karar verilmesi olanaklı bulunduğundan, hüküm fıkrasında yer alan "200.000 TL" adli para cezasının "20.000 TL" olarak değiştirilmesi suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Gaziantep 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.05.2009 gün ve 667-649 sayılı direnme hükmünün; 1- Göçmen kaçakçılığı suçu yönünden, adli para cezasının hatalı belirlenmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, Ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu hususta 1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi gereğince karar verilmesi olanaklı bulunduğundan, hüküm fıkrasında yer alan "200.000 TL" adli para cezasının "20.000 TL" olarak değiştirilmesi suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 2- Sahtecilik suçu yönünden aldatma yeteneği olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak sahtecilik suçuna konu olan belgenin getirtilip incelenmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 3- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.10.2012 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki düşünceye kısmen aykırı olarak, birinci uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle, ikinci uyuşmazlık yönünden ise oyçokluğuyla  karar verildi.

Aldatma Kabiliyeti Unsuru ve Hukuki Niteliği

Resmi belgede sahtecilik eyleminin suç teşkil edebilmesi bakımından belgenin aldatma gücünü taşıması zorunlu bir unsurdur. Suça konu belgenin gerçek bir belge olduğu yönünde kişileri yanıltabilecek nitelikte bulunması gerekir; özel bir teknik inceleme yapılmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge sahte kabul edilir.

Belgenin aldatma kabiliyetinin bulunup bulunmadığı nesnel ve objektif ölçütlerle belirlenir. Muhatabın kendi dikkatsizliğinden, hatasından ya da özensizliğinden ileri gelen fiili bir aldanma, suça konu belgenin objektif olarak aldatma yeteneğini haiz olduğunu göstermez.

Mevzuata göre belgenin kurucu unsuru sayılan zorunlu resmi işaretleri veya resmi mühürleri taşımayan materyaller aldatma yeteneğini haiz olmadığından resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturmaz. Bununla birlikte fotokopi belgeler asıl belgenin kanıtlama gücünü haiz değildir; fotokopi üzerinde baskı izi, el hareketleri ve yazım biçimi gibi unsurların tespiti kural olarak mümkün olmadığından aslı ele geçirilemeyen belgenin aldatma yeteneği belirlenemez ve sahtecilik suçu sabit kabul edilemez.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2016/424, K. 2019/310Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2016/424 E.  ,  2019/310 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 69-49 Sanık …'in banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan TCK’nın 245/2, 62/1, 52/2, 53/1 ve 58. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 80 TL adli para cezası; resmi belgede sahtecilik suçundan aynı Kanun'un 204/1, 62/1, 53/1 ve 58. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden hak yoksunluğuna ve cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.02.2012 tarihli ve 69-49 sayılı hükümlerin, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 28.04.2014 tarih ve 12559-10826 sayı ile; "Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak: 1- Sanığın, katılana ait kimlik bilgilerini kullanarak oluşturduğu sahte nüfus cüzdanı ile Türk Ekonomi Bankasına müracaatla kredi kartı sözleşmesi imzalayarak sahte kredi kartı çıkartmak ve bu kredi kartlarıyla değişik zamanlarda harcama yapmaktan ibaret eylemlerinin TCK'nın 245/2, 43 ve 245/3, 43. maddelerine uyan suçları oluşturduğu gözetilmeden yazılı biçimde hüküm kurulması, 2 – Sanığın tekerrüre esas alınan geçmiş hükümlülüğüne konu cezasının kesin olması nedeniyle CMUK.nun 305. maddesi uyarınca tekerrüre esas alınamayacağı gözetilmeden, sanık hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve infazdan sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmesi, 3 – 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanığın kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, altsoyu dışında kalanlarla ilgili hak ve yetkilerden ise cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hiçbir ayrım yapılmaksızın infaz sonuna kadar hak yoksunluğuna hükmolunması," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 01.07.2014 tarih ve 110080 sayı ile; "…Sanık …'in, şikâyetçi Burhanettin Ergün Esin'in kimlik bilgilerini kullanarak sahte nüfus cüzdanı üreterek bu cüzdanı kullanmak suretiyle T. Ekonomi Bankası AŞ'den 4402 9300 0081 6847 nolu kredi kartını aldığı, bu kart ile harcama yaparak haksız menfaat sağladığı somut olayda, sanığın amaçladığı diğer suçları işleyebilmek için düzenlediği sahte nüfus cüzdanını kredi kartı almak için kullanması eyleminin TCK'nın 212. maddesindeki düzenleme karşısında banka veya kredi kartının kötüye kullanılması suçunun içinde erimesinin mümkün olmadığı, bu suçtan da ayrıca cezalandırılması gerektiği,"görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 15.02.2016 tarih ve 21763-1584 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sahte düzenlenmiş nüfus cüzdanı ile bankaya müracaat edilip başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte kredi kartı oluşturulması eyleminde sahte nüfus cüzdanı düzenlenmesi ve/veya kullanılmasının TCK'nın 212. maddesi delaletiyle TCK'nın 204/1. maddesindeki resmî belgede sahtecilik suçu kapsamında mı yoksa TCK'nın 245/2. maddesindeki suç kapsamında mı değerlendirilmesi gerektiğinin belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, nüfus cüzdanının aslının ele geçirilememesi nedeniyle aldatma niteliğinin bulunup bulunmadığının ve buna bağlı olarak sanığa isnat edilen sahte nüfus cüzdanı oluşturup kullanma eyleminin sabit olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın 18.06.2007 tarihinde kredi kartı almak amacıyla katılan bankaya müracaat ettiği sırada katılan … adına düzenlenmiş olup üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ve ele geçirilemeyen “…” seri numaralı nüfus cüzdanını kullanarak bireysel müşteri sözleşmesi ile kredi kartı istek formunu imzaladığı, Bireysel müşteri sözleşmesi ile kredi kart istek formu asıllarının adli emanetin 2010/356 sırasında kayıtlı bulunduğu, Suça konu “…” seri numaralı nüfus cüzdanı fotokopisinin banka yetkilisi tarafından “aslı gibidir” kaşesi vurularak onaylandığı, Kartın teslimi sırasında düzenlenen ve aslı dosya içinde bulunan “Teslimat Detayı” başlıklı belgeye göre; katılan banka tarafından üretilen kredi kartının 13.07.2007 tarihinde imza karşılığında katılan … adına düzenlenmiş olup ele geçirilemeyen “…” seri numaralı nüfus cüzdanını kullanan sanığa teslim edildiği, Sanığın söz konusu kredi kartı ile 25.07.2007 ve 18.08.2007 tarihlerinde alışveriş yapmak suretiyle kendisine yarar sağladığı, 06.12.2010 tarihli bilirkişi raporuna göre; 13.07.2007 tarihli “Teslimat Detayı” aslında bulunan teslim alan imzası ile 18.06.2007 tarihli kredi kartı başvuru formu fotokopisindeki yazı ve imzaların sanığın eli mahsulü olduklarının belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Sanık savcılıkta; suçlamayı kabul etmediğini, kredi kartı talep formu ekinde yer alan nüfus cüzdanındaki fotoğrafın kendisine ait olduğunu, daha önce çaldırdığı çantası içinde bulunan fotoğrafların kullanılarak bu eylemin yapılmış olduğunu, mahkemede ise; suç tarihlerinde çalıştığı iş yerinin önünde tezgâhçılık yapan Zafer isimli, adresini, telefon numarasını, soyadını ve nereli olduğunu bilmediği şahsın kendisine kefil olmasını istemesi nedeniyle getirdiği belgeyi imzaladığını daha sonra bu şahsın başka birinin ismini kullanarak sahte kredi kartı alıp bankadan para çektiğini, bankaya müracaat sırasında düzenlenen formlardaki imzanın kendisine ait olduğunu savunmuştur. Resmi belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nın 204. maddesinde; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmi belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise, suçun konusunu oluşturan resmi belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmi belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır. Sahte belgenin ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenip, belirli bir kişiyi değil birçok kişiyi aldatabilecek nitelikte olması ve aldatma gücünün objektif olarak saptanması gerekir. Bu nedenle örneğin, memurların bilgisizliği ve ihmalleri nedeniyle kandırıcılık yeteneği olmayan belge üzerinde işlem yapmaları belgeye hukuki geçerlilik kazandırmaz. Daha önceden var olan subjektif bir bilgi, belge üzerinde var olan aldatma yeteneğini ortadan kaldırıcı etkiye sahip değildir. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 tarihli ve 232-250 sayılı kararında da, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup hâkim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmî belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama hâlinde ise; mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır. Fotokopi, bir makine yardımı ile orijinal bir belgenin bire bir taklidînin oluşturulmasıdır. Fotokopi belgenin, orijinal bir belge gibi kanıtlama gücünün olmadığı kabul edilmektedir. Fotokopi üzerinde sahtecilik fiilinin işlenmesi hem kolaydır hem de baskı izi, el hareketleri, yazım şekli, el kaldırma hareketleri vb. yönlerden inceleme yapılmasına imkân veren tanı unsurlarının tespiti çoğu kez mümkün değildir. Öte yandan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" şeklinde, Latincede ise "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe belirmesi hâlinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate veya herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkan vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde; Belgede sahtecilik suçlarında aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği, bu konuda takdir yetkisinin hâkime ait olduğu, fotokopi üzerinde mürekkep, el, baskı gibi izleri görebilmenin çoğu zaman mümkün olmadığı ve inceleme konusu belgenin ibraz edilen nüfus cüzdanına göre banka yetkilisi tarafından onaylanan fotokopi olduğu göz önüne alındığında aslı ele geçirilemeyen suça konu nüfus cüzdanının aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığının tespiti mümkün olmadığından sanığa atılı resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları itibarıyla sabit olmadığı kabul edilmelidir. Ön soruna ilişkin ulaşılan sonuç karşısında sahte düzenlenmiş nüfus cüzdanı ile bankaya müracaat edilip başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte kredi kartı oluşturulması eyleminde sahte nüfus cüzdanı düzenlenmesi ve/veya kullanılmasının TCK'nın 212. maddesi delaletiyle TCK'nın 204/1. maddesindeki resmî belgede sahtecilik suçu kapsamında mı yoksa TCK'nın 245/2. maddesindeki suç kapsamında mı değerlendirilmesi gerektiğinin ayrıca tartışılmasına gerek görülmemiştir. Bu itibarla; haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2-Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 11.04.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2018/143, K. 2020/108Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2018/143 E.  ,  2020/108 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 303-374 Resmî belgede sahtecilik suçundan sanık …'ın TCK'nın 204/1, 62, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Kadıköy (Kapatılan) 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 29.11.2012 tarihli ve 1019-1200 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 21.05.2014 tarih ve 11700-9883 sayı ile; "…Sahtecilik suçlarında aldatıcılık özelliğini belirleme yetkisinin hakime ait olduğu cihetle, suça konu plakalar getirtilerek duruşmada incelenip özellikleri tutanağa yazıldıktan ve denetime olanak verecek şekilde dosyaya konulduktan sonra iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığının yöntemince araştırılıp karar yerinde tartışılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 11.09.2014 tarih ve 285-393 sayı ile; sanığın resmî belgede sahtecilik suçundan TCK'nın 204/1, 62, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiş, bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 18.05.2017 tarih ve 3030-3845 sayı ile; "Sanık hakkında, sahte plaka kullandığı iddiasıyla açılan kamu davasında; aslı dosya içerisinde bulunan suça konu plakalarda, suç tarihinde yürürlükte olan mevzuata göre bulunması zorunlu Türkiye Şoförler Odası Federasyonuna ait mühür izinin bulunmadığının belirlenmesi karşısında suça konu plaka henüz resmi belge niteliğini kazanmadığından suça konu belgenin aldatıcı niteliği olmadığı ve hukuki sonuç doğurmayacağı cihetle; 5237 sayılı TCK'nın 204/1. maddesi kapsamında resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları itibariyle oluşmayacağı, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden mahkumiyet hükmü kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 06.07.2017 tarih ve 303-374 sayı ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.01.2018 tarihli ve 51357 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 01.03.2018 tarih ve 72-1837 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 16.06.2012 tarihli tutanağa göre; E-5 karayolu Kozyatağı CarrefourSa önünden Kadıköy istikametine doğru seyir hâlinde bulunan Güven Timleri Şube Müdürlüğü C Bölgesi Büro Amirliği görevlilerince, 16.06.2012 tarihinde saat 12.00 sıralarında 34 TJS 05 plakalı ticari taksiyi kullanan sanığın, araç kullanımı sırasında yalpalaması nedeniyle hâl ve hareketlerinden şüphelenildiği, sanığa polis oldukları belirtilmek suretiyle dur ihtarında bulunulduğu, CarrefourSa önü yan yol otobüs duraklarının arka tarafında sanığın, kullandığı araçtan inerek kaçmaya başladığı, bir müddet sonra görevlilerce yakalandığı, sanığın terk ettiği 34 TJS 05 sayılı plaka takılı araç motor şasi numarasından sorgulandığında, aracın gerçek plakasının 34 SZJ 81 olduğu, Doğancılar Polis Merkezi Amirliğinin 2012/3955 ceraim numaralı dosyasından çalıntı kaydı bulunduğunun belirlendiği, aracın üzerinde takılı bulunan 34 TJS 05 sayılı plaka kontrol edildiğinde mühürsüz olduğu, İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü tarafından düzenlenen 20.06.2012 tarihli bilirkişi raporunda özetle; plaka levhalarının üzerinde “TR” ibareli ve ay yıldızlı gizli görüntüler ile güvenlik şeritlerinin bulunmadığı, sahte olarak meydana getirildikleri, tescil plakalarının resmîyet kazanması için gerekli olan tescil işlem birimine (Emniyet Genel Müdürlüğü) ve/veya plaka basım işlemini gerçekleştiren kuruluşa (Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu) ait basılı bulunması gereken soğuk mühür izlerinin bulunmadığı tespitlerine yer verildiği, aynı raporda; soğuk mühür izleri bulunmayan plakaların, görüş şartlarının elverişsiz olduğu hâllerde aldatma kabiliyetini haiz olacağı kanaatine varıldığı bilgilerinin yer aldığı, Yerel Mahkemece, suça konu plakalar 29.11.2012 tarihli oturuma getirtilerek incelenmiş ancak yapılan inceleme doğrultusunda belgelerin iğfal kabiliyetini haiz olup olmadığı yönünde bir değerlendirme yapılmaksızın sanık hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece 21.05.2014 tarih ve 11700-9883 sayı ile “Sahtecilik suçlarında aldatıcılık özelliğini belirleme yetkisinin hakime ait olduğu cihetle, suça konu plakalar getirtilerek duruşmada incelenip özellikleri tutanağa yazıldıktan ve denetime olanak verecek şekilde dosyaya konulduktan sonra iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığının yöntemince araştırılıp karar yerinde tartışılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği” isabetsizliğinden bozulmasına karar verildiği, Bozmaya uyan Yerel Mahkemece plakalar 11.09.2014 tarihli oturuma getirtilip incelendikten sonra, duruşma tutanağına Mahkeme gözleminin; “Üzerinde damga ve mühür izi bulunmadığı görüldü.” şeklinde aktarıldığı, bozma sonrası yapılan yargılama sonucunda da Yerel Mahkemece sanık hakkında aynı suçtan yeniden mahkûmiyet hükmü kurulduğu, Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece 18.05.2017 tarih ve 3030-3845 sayı ile “…aslı dosya içerisinde bulunan suça konu plakalarda, suç tarihinde yürürlükte olan mevzuata göre bulunması zorunlu Türkiye Şoförler Odası Federasyonuna ait mühür izinin bulunmadığının belirlenmesi karşısında suça konu plaka henüz resmi belge niteliğini kazanmadığından belgenin aldatıcı niteliği olmadığı ve hukuki sonuç doğurmayacağı cihetle; 5237 sayılı TCK'nın 204/1. maddesi kapsamında resmi belgede sahtecilik suçunun unsurları itibarıyla oluşmayacağı, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden mahkumiyet hükmü kurulması…” isabetsizliğinden bozulduğu, Bozma üzerine dosyayı yeniden ele alan Yerel Mahkeme ise plaka üzerindeki mührün sadece yakından ve dikkatle bakıldığı taktirde görülebileceği, Kanun’un, plaka ve üzerindeki harf, rakam boyutlarını özellikle görülebilecek şekilde belirlediği, bu nedenlerle davaya konu edilen plakaların TCK'nın 204/1. maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğu şeklindeki gerekçe ile önceki kararında direndiği, Anlaşılmaktadır. Sanık aşamalarda; daha önce taksi şoförlüğü yaptığını, geçimini sağlamak için kiralayarak sarı renkle kaplattığı aracı taksi olarak kullanmaya başladığını, internetten sipariş ettiği suça konu mühürsüz plakaları da araca taktığını, üzerine atılı suçu bu hâliyle kabul ettiğini savunmuştur. Resmî belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nın 204. maddesinde; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması gerektiği belirtilmiştir. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, tamamen veya kısmen değiştirilmesi ya da gerçek bir belgeye eklemeler yapılması eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmî belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır. Sahte belgenin ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenip belirli bir kişiyi değil birçok kişiyi aldatabilecek nitelikte olması ve aldatma gücünün objektif olarak saptanması gerekir. Bu nedenle örneğin, memurların bilgisizliği ve ihmalleri nedeniyle kandırıcılık yeteneği olmayan belge üzerinde işlem yapmaları belgeye hukuki geçerlilik kazandırmaz. Daha önceden var olan subjektif bir bilgi, belge üzerinde var olan aldatma yeteneğini ortadan kaldırıcı etkiye sahip değildir. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 tarihli ve 232-250 sayılı kararında da, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup hâkim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmî belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama hâlinde ise mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır. Gelinen bu aşamada, trafikte kullanılan araçlara takılan plakaların basımı ve üzerinde mühür bulunmasının gerekli olup olmadığına ilişkin mevzuat hakkında bilgi verilmesinde fayda bulunmaktadır. Karayolları Trafik Kanunu’nun “Kağıtların ve plakaların basım ve dağıtımı ile ilgili gelirden pay ayrılması” başlıklı 131. maddesinin 2. fıkrası; “Basılı kağıtlar ile plakalar Türkiye Şöförler ve Otomobilciler Federasyonunca bastırılır ve maliyetleri nazari itibara alınmak suretiyle İçişleri Bakanlığı ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonunca birlikte tespit edilecek bedel mukabilinde il merkezlerinde veya kuruluşu bulunan ilçelerde,adı geçen Federasyonca İçişleri Bakanlığının tespit edeceği esaslara göre verilir.”, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin bu Kanun hükmü doğrultusunda hazırlınan “Basılı Kağıt ve Tescil Plakalarının Basım ve Dağıtımı” başlıklı 176. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinin 3. alt bendi ise “Basılı kağıtların ve tescil plakalarının basımı ve dağıtımı Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu tarafından yapılır.” şeklinde düzenlenerek plakaların basım işleminin Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu tarafından yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Öte yandan aynı Yönetmelik’in suç tarihinde yürürlükte bulunan “Tescil İşlemleri Müşterek Hükümler” başlıklı 30. maddesinin 1. fıkrasının (h) bendi; “Tescil plakalarında, plaka basım işlemini gerçekleştiren kuruluşun mührü bulunur. Tescile yetkili kuruluşlar ile Emniyet Genel Müdürlüğünce yetkilendirilen kurum veya kuruluşlar tarafından düzenlenen plaka basım talep belgesi (Ek-45) yazılı veya elektronik ortamda ibraz edilmeden plaka basımı yapılmaz. Plaka basım talep belgesi veya buna ilişkin elektronik bildirim plakayı basan kuruluş tarafından en az üç yıl süre ile muhafaza edilir.” şeklinde düzenlenmiş olup plakalarda, plaka basım işlemini gerçekleştiren Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu mührünün bulunacağı kaleme alınmıştır. Böylece plakalardaki mühür plakanın bir unsuru olarak belirlenmiştir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın, internetten sipariş ederek temin ettiği 34 TJS 05 sayılı plakayı, araç kiralama şirketinden kiraladığı araca takıp kullandığı sırada güvenlik güçleri tarafından yakalandığı olayda; İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen 20.06.2012 tarihli bilirkişi raporunda; plaka levhalarının üzerinde “TR” ibareli ve ay yıldızlı gizli görüntüler ile güvenlik şeritlerinin olmadığı, sahte olarak meydana getirildikleri, tescil plakalarında basılı bulunması gereken soğuk mühür izlerinin bulunmadığı tespitlerine yer verilip soğuk mühür izleri bulunmayan plakaların, görüş şartlarının elverişsiz olduğu hâllerde aldatma kabiliyetini haiz olacağı kanaatine varılmış ve Yerel Mahkemece plakalar üzerinde yapılan incelemede de plakalarda mühür izinin olmadığının belirlenmesine rağmen bu hususun iğfal kabiliyetini etkilemeyeceğinden bahisle sanığın mahkûmiyetine karar verilmiş ise de Karayolları Trafik Kanunu’nun 131. Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin ise 176. maddeleri uyarınca plaka basım işlemini Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonunun gerçekleştirdiği, yine anılan Yönetmelik’in suç tarihinde yürürlükte bulunan 30. maddesinin 1. fıkrasının (h) bendinde de “Tescil plakalarında, plaka basım işlemini gerçekleştiren kuruluşun mührü bulunur.” hükmünün yer aldığı göz önünde bulundurulduğunda anılan düzenlemelere göre plakaların unsuru niteliğinde olan ve üzerinde bulunması gereken Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu mührünün, dosya içerisinde bulunan plaka asılları üzerinde yer almadığı, mevcut hâliyle suça konu plakaların aldatma yeteneğinin bulunmadığı ve hukuki sonuç doğurmaya elverişli nitelikte olmadığı anlaşıldığından, sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- İstanbul Anadolu 22. Asliye Ceza Mahkemesinin 06.07.2017 tarihli ve 303-374 sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı gözetilmeden sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.02.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Mahkemenin Belgeyi İnceleme Yükümlülüğü ve Bilirkişi Raporu

Sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneğini takdir ve tespit etme görevi öncelikle davayı yürüten mahkemeye aittir. Hâkim; olayın çıkışını, oluşunu ve akışını, düzenlenen belgeyle tesis edilen işlemleri göz önüne alarak sahteliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamakla yükümlüdür.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 9/10/2012 tarihli ve E. 2011/8-335, K. 2012/1804 sayılı kararında belirtildiği üzere; mahkemece suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmi belgede yer alması gereken başlık, sayı, tarih, imza ve mühür gibi zorunlu unsurlar incelenmeli ve aldatma gücü saptanmalıdır. Bu inceleme neticesinde duraksama yaşanması halinde mahkemeye yardımcı olmak ve aydınlatma sağlamak üzere bilirkişi incelemesine başvurulması zorunludur. Suça konu belge aslı incelenmeden, aldatma yeteneği belirlenmeden ve duraksama halinde bilirkişi görüşü alınmadan kurulan mahkûmiyet hükümleri eksik inceleme gerekçesiyle bozulmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2016/38, K. 2018/241Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2016/38 E.  ,  2018/241 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 21. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Günü : 22.12.2010 Sayısı : 22-508 Resmî belgede sahtecilik suçundan sanık …'ın TCK'nun 204/1, 62/1 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 22.12.2010 gün ve 22-508 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 21. Ceza Dairesince 30.04.2015 gün ve 866-568 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.11.2015 gün ve 341083 sayı ile; "…Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 gün ve 232-250 sayılı, 09.10.2012 gün 2011/8-335 Esas 2012/1804 sayılı kararlarında da açıklandığı üzere, belgenin nesnel olarak aldatıcılık yeteneğinin bulunması ve aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği ve belgelerde sahtecilik suçlarında aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığının takdir ve tayini mahkemeye ait olduğu cihetle, tamamen sahte olduğu iddia olunan suça konu dosya içerisine alınan adli emanetin 2008/3250 sırasında kayıtlı 24.250 Lira bedelli sahte çek aslı üzerinde kriminal inceleme yaptırılmadığı ve aldatma yeteneğinin ne şekilde gerçekleştiğinin karar yerinde tartışılmaksızın eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi; usul ve yasaya aykırı olduğu" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 21. Ceza Dairesince 10.12.2015 gün ve 13694-6115 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçuna teşebbüsten verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup inceleme, sanık hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının tespiti bakımından çek aslı üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasının gerekip gerekmediğinin ve aldatma yeteneği yönünden yerel mahkemece gösterilen gerekçenin yeterli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın, satın aldığı kamyon karşılığında suça konu çeki ciro etmeden mağdur …’a verdiği, adı geçen mağdurun ortağı olan diğer mağdur … ile birlikte söz konusu çekin karşılığının olup olmadığını öğrenmek amacıyla ….Bank Gatem Şubesine gittiklerinde, banka görevlilerince yapılan inceleme ve araştırma sonucunda çekin sahte olduğunun tespit edilmesiyle soruşturmanın başladığı, Suça konu çek aslının dosya içerisinde olduğu, Çek hesabının bulunduğu ….Bank Pınarbaşı Şubesince, Gaziantep Gatem Şubesine gönderilen 23.09.2008 tarihli faks cevabında; çekin sahte olup ödeme yapılmaması gerektiği bilgilerine yer verildiği, Çek hesabının bulunduğu ….Bank Pınarbaşı Şubesi tarafından, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 21.11.2008 tarihli cevap yazısında; keşidecisi …. – …. Konfeksiyon görünen 0037928 numaralı çekin şubelerine ait olmadığı, bu isme ait …. – Kepir Tekstil adında bir hesabın bulunduğu ve bu hesaba ait 0037928 numaralı çekin de ödendiği bilgilerinin yer aldığı, Yerel mahkemece 29.09.2010 tarihli oturuma getirtilen çek aslının incelenmesi sonucunda; “….Bank Pınarbaşı Şubesi Bornova İzmir Şubesine ait hamiline yazılmış 24.250 TL’lik İzmir – 23.12.2008 keşide tarihli …. isimli şahsın keşide etmiş olduğu hamiline yazılı bir çek olduğu, çekte herhangi bir cirantanın bulunmadığı ve çekin bankaya ibraz edildiğine dair herhangi bir şerhin de mevcut olmadığı, çekin bu hâliyle TTK anlamında çek vasfındaki senetlerden olduğu” şeklindeki gözlemin duruşma tutanağına aktarıldığı, Yerel mahkeme tarafından gerekçeli kararın deliller kısmında, suça konu sahte çekin Türk Ticaret Kanunu anlamında çek vasfındaki senetlerden olduğu belirtilmek suretiyle çek üzerinde yapılan incelemeye yer verildiği, Dosya içerisinde suça konu çek hakkında hazırlanmış herhangi bir bilirkişi raporunun bulunmadığı, Anlaşılmaktadır. Mağdurlar … ve … aşamalarda; suça konu çeki sanık …'tan aldıklarını, çekin karşılığı olup olmadığını sormak için bankaya gittiklerinde sahte olduğunu öğrendiklerini beyan etmişlerdir. Sanık … soruşturma aşamasında; Çolaklılar İnşaat Ltd. Şti.'nin ortağı ve yetkilisi olduğunu, 37928 seri numaralı, 23.12.2008 keşide tarihli, 24.250 TL’lik çeki 22.09.2008 tarihinde yapmış olduğu bir iş neticesinde ismini Eyüp Çatalbaş olarak bildiği şahıstan aldığını, satın aldığı kamyon karşılığında suça konu çeki 23.09.2008 tarihinde mağdur …'a verdiğini, çekin sahte olduğunu bilmediğini, bilmesi hâlinde bu çekin arkasını kaşeleyip imzalamayacağını, Eyüp Çatalbaş isimli şahsın açık adres ve kimlik bilgilerini bilmediğini, şahsa ulaşamadığını, çeki alırken bankadan sordurup o şekilde aldığını, Kovuşturma aşamasında ise; başka bir bağ evi inşaatı yapmakta iken bulundukları yere gelen isimlerini Mehmet ve Selahattin olarak söyleyen iki kişiyle görüştüğünü, suça konu çeki bu şahıslardan şantiyede iken aldığını, halen bu şahıslara ulaşamadığını, savunmasında belirttiği çekin duruşmada gösterilen çek olduğunu, üzerindeki yazı ve rakamların daha önceden yazıldığını, imzanın da yanında atılmadığını, çek verildiğinde ….Bankı aradığını, çekin numarasını ve sair bilgilerini belirterek çekin sağlam olduğunu öğrendiğini, çelişki nedeni ile sorulduğunda; okunan ifadesinin olay tarihine daha yakın olduğunu, aradan zaman geçtiğini, şimdi verdiği isimlerden Mehmet’in doğru, ancak Selahattin’in yanlış olabileceğini, Eyüp Çatalbaş isminin daha doğru olacağını, Savunmuştur. Çek; gerek mülga 6752 sayılı, gerekse meri 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununda poliçe ve bonodan sonra üçüncü bir kambiyo senedi türü olarak kabul edilmiştir. Çek, hukuki niteliği itibarıyla poliçe gibi bir havaledir. Bu havalenin çek olarak vasıflandırılması için, aynı zamanda banka üzerinden çekilmiş olması zorunludur. Bankada hesap bulundurmak mücerret çek keşide hakkını vermeyeceğinden, ayrıca önceden bu hesap üzerinde çek keşidesi suretiyle tasarruf edilebileceğinin de kararlaştırılmış olması gerekir. Genellikle "çek anlaşması" veya "çek sözleşmesi" olarak adlandırılan bu akit ile muhatap banka, keşideciye çek üzerine yazdığı miktarı ödemeyi vadederken, keşideci de muhatap bankanın ödediği meblağı kendisine tediyeyi taahhüt etmektedir. Böylece, muhatap banka meşru hamil veya cirantaya kendi mal varlığından ancak keşidecinin şahsında hukuki sonuç doğurmak üzere ödemede bulunma yetkisini elde etmektedir. Bir senedin "çek" niteliğini haiz olabilmesi için taşıması gereken bazı zorunlu kanuni unsurlar bulunmaktadır. Buna göre çek; 1- Senet metninde "çek" kelimesini ve eğer senet Türkçeden başka bir dille yazılmış ise o dilde "çek" karşılığı olarak kullanılan kelimeyi, 2- Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havaleyi, 3- Ödeyecek kimsenin yani muhatabın ad ve soyadını ya da ticaret unvanını, 4- Ödeme yerini, 5- Keşide tarihini ve yerini, 6- Keşidecinin imzasını, İhtiva etmelidir. Bu unsurlardan birini taşımayan bir senet çek sayılamayacaktır. Öte yandan, 5237 sayılı TCK'nun "Resmî belge hükmünde belgeler" başlıklı 210. maddesinin birinci fıkrası "(1) Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması hâlinde, resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır" şeklindedir. Buna göre kambiyo senetlerinden olan çeklerde yapılan sahteciliklerde resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Burada söz konusu olan, sadece resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin cezanın uygulanması değildir. Resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerin bütün olarak uygulanmasıdır. Resmî belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nun 204. maddesinde; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır” şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmî belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır. Sahte belgenin ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenip, belirli bir kişiyi değil birçok kişiyi aldatabilecek nitelikte olması ve aldatma gücünün objektif olarak saptanması gerekir. Bu nedenle örneğin, memurların bilgisizliği ve ihmalleri nedeniyle kandırıcı yeteneği olmayan belge üzerinde işlem yapması belgeye hukuki geçerlilik kazandırmaz. Daha önceden var olan subjektif bir bilgi, belge üzerinde var olan aldatma yeteneğini ortadan kaldırıcı etkiye sahip değildir. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 gün ve 232-250 sayılı kararında da, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup hâkim, olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmî belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama hâlinde ise; mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın, satın aldığı kamyon karşılığında ….Bank Pınarbaşı Şubesine ait, keşidecisi …. – …. Konfeksiyon, keşide tarihi 23.12.2008, bedeli 24.250 Lira olan suça konu çeki ciro etmeden mağdur …’a verdiği, adı geçen mağdurun, ortağı olan diğer mağdur … ile birlikte söz konusu çekin karşılığının olup olmadığını öğrenmek için ilgili bankanın Gatem Şubesine gittikleri, banka görevlisinin çekin sahte olabileceğinden şüphelenerek çek hesabının bulunduğu aynı bankanın Pınarbaşı Şubesinden konu hakkında bilgi istemesi üzerine, ilgili şube tarafından yapılan inceleme sonucunda suça konu çekin sahte olduğunun anlaşıldığı olayda; çek üzerinde çek hesabının ait olduğu görünen banka şubesi tarafından bahse konu çekin tamamen sahte olduğunun bildirilmesi, çek üzerinde herhangi bir tahrifatın bulunmaması, çekin sahte olduğunun ibraz edildiği banka görevlisince ilk bakışta anlaşılamaması ve mahkemece 29.09.2010 tarihli oturumda suça konu çek aslı getirtilerek özelliklerinin duruşma tutanağına geçirilip incelenmesinden sonra, sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması karşısında; Ceza Genel Kurulu kararlarında da belirtildiği gibi belgedeki sahteliğin aldatma kabiliyetini haiz olup olmadığının öncelikle mahkemece değerlendirilmesi, duraksama hâlinde ise bilirkişi raporu alınması gerektiği göz önüne alındığında, tamamen sahte olan ve üzerinde herhangi bir tahrifat iddiası bulunmayan çek aslını bizzat duruşmada inceleyip mahkûmiyet hükmü kuran mahkemenin çekin aldatma kabiliyetinin bulunduğuna kanaat getirdiği, dosya içerisinde bulunan çek aslının sahteliğinin ilk bakışta fark edilemediği, mevcut hâliyle aldatma yeteneğinin bulunduğu anlaşıldığından, suça konu çek üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek olmadığı, çekin aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin mahkemece yapılan inceleme ve karar gerekçesinin yeterli olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2-Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.05.2018 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Mahkemenin sahte belge aslını duruşmada bizzat incelediği, sahteliğin ilk bakışta fark edilemediğini ve aldatma yeteneğinin mevcut olduğunu belirlediği hallerde ayrıca bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek bulunmamaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü Merkez ve Bölge Kriminal Polis Laboratuvarları Teknik Hizmet Yönetmeliği'nin 12. maddesinin (b) bendinin 8 numaralı alt bendi gereğince; Kriminal Polis Laboratuvarı Sahtecilik Bölümü, belgeler üzerinde ilave, silme, kazıma gibi yollarla yapılan tahrifatlarda veya tamamen sahte düzenlemelerde aldatma kabiliyeti, suç unsurlarının teşekkülü ve şekil şartları yönünden teknik görüş bildirmekle görevlidir.

Adil Yargılanma Güvenceleri ve Yargılama Usulü

Anayasa'nın 36. maddesinin 1. fıkrası uyarınca herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia, savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir. Çelişmeli yargılama ilkesi, taraflara dava dosyası hakkında bilgi sahibi olma, yorum yapma ve aleyhindeki delillere karşı etkili bir şekilde karşı çıkma fırsatı tanınmasını gerektirir. Silahların eşitliği ilkesi ise tarafların usule ilişkin haklar bakımından aynı şartlara tabi tutulmasını ve bir tarafın diğerine nazaran zayıf duruma düşürülmemesini hedefler.

Resmi belgede sahtecilik isnadında suça konu belgenin mahkemece bizzat getirtilerek incelenmemesi, aldatma kabiliyetinin gözlemlenmemesi ve sanığın belgenin niteliğine yönelik itirazlarının karşılanmaması durumunda çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkeleri zedelenmektedir. Yargılama mercileri bilirkişi raporundaki kanaatle bağlı olmayıp gerekçesini açıklayarak raporun aksine karar verebileceği gibi suçun sübutunda kesin kanaat oluşmadığında şüpheden sanık yararlanır ilkesini de uygulayabilir.

Bireysel Başvuru Şartları ve İhlal Kararının Sonuçları

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesi uyarınca; herkes Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokoller kapsamındakilerin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Bununla birlikte bireysel başvuru yapılabilmesi için ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmale karşı kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması şarttır.

6216 sayılı ANAYASA MAHKEMESİNİN KURULUŞU VE YARGILAMA USULLERİ HAKKINDA KANUN m. 45Kaynağı aç
MADDE 45- (1) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. (2) İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir. (3) Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz. Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar

Adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair verilen kararlar sanığın beraat ettiği anlamına gelmez ve yeniden yargılamada mutlaka beraat kararı verileceğini göstermez. Yeniden yargılama yapan mahkeme delilleri takdir ederek benzer veya farklı bir sonuca varabilir. İhlalin niteliğine göre yeniden yargılama yapılmasının yeterli giderim oluşturduğu hallerde manevi tazminat talepleri reddedilir; kanıtlanmayan maddi zararlara ilişkin tazminat istemleri de kabul edilmez.

Temel Cezanın Tayininde Hâkimin Görevi

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 3. maddesinin 1. fıkrası ile 61. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, cezaların kişiselleştirilmesi amacıyla hâkim; işlenen fiilin ağırlığı ve olayın özellikleriyle orantılı biçimde gerekçesini göstererek kanundaki alt ve üst sınırlar arasında temel cezayı belirlemektedir.

Resmi belgede sahtecilik suçunda bilirkişi raporu alınması zorunlu mudur?

Hayır, belgenin aldatma gücünü değerlendirme yetkisi öncelikle mahkemeye aittir. Hâkim belge aslını duruşmada bizzat inceleyip aldatma kabiliyetini tespit ettiğinde bilirkişi raporu almadan hüküm kurabilir; bilirkişi incelemesi mahkemenin incelemesinde duraksama yaşanması haline özgülenmiştir.

Kişisel dikkatsizlik sonucu aldanma sahtecilik suçunu oluşturur mu?

Hayır, belgenin objektif ve nesnel olarak aldatma yeteneğine sahip olması şarttır. Muhatabın kendi dikkatsizliği veya özensizliği nedeniyle gerçekleşen fiili aldanma, suça konu belgenin aldatma kabiliyeti taşıdığını göstermez.

Fotokopi belge üzerinden resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilebilir mi?

Hayır, fotokopi belgeler asıl belgenin ispat gücünü taşımadığından ve tahrifat ya da basım özellikleri fotokopi üzerinden güvenilir biçimde incelenemediğinden, aslı ele geçirilemeyen belgenin aldatma kabiliyeti belirlenemez ve sahtecilik suçu sabit kabul edilemez.

Adil yargılanma hakkı ihlali kararı sanığın beraat ettiği anlamına mı gelir?

Hayır, ihlal kararı beraat sonucunu doğurmaz ve yeniden yargılamada beraat verilmesini zorunlu kılmaz; yargılamayı yürüten mahkeme usul eksikliğini giderdikten sonra delilleri takdir ederek benzer veya farklı bir karar verebilir.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu