Büyü ve Medyumluk İddialarında Dolandırıcılık Suçu
Büyü yapma, büyü çözme veya kehanette bulunma gibi iddialar kullanılarak kişilerin yanıltılması ve bu yolla menfaat sağlanması eylemleri Türk Ceza Kanunu kapsamında dolandırıcılık hükümleriyle değerlendirilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesine göre, sergilenen aldatıcı hareketlerle bir kimseyi yanılgıya düşürüp mağdurun veya bir başkasının aleyhine, kendisi veya başkası yararına haksız kazanç sağlayan faile bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası yaptırımı öngörülmüştür.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 157Kaynağı aç
başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye
bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.
Nitelikli dolandırıcılık
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2013/262, K. 2014/37Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanıklar S.. T.. ve L.. T..'ın 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a, 62, 52/2, 53 ve 63. maddeleri gereğince 2 yıl 1 ay hapis ve 5.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.08.2008 gün ve 178-223 sayılı hükmün, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 03.12.2012 gün ve 17496-44583 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.01.2013 gün ve 8013 sayı ile;
“…Somut olayda, olay tarihinde nişanlı olup düğün hazırlıkları içinde olan müştekinin evine gelip yemek yedikleri sırada müştekiye 'evin çeyiz odasına geçelim, senin falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlının üzerine büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim' diyerek çeyiz odasına girdikten sonra müştekiye takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri müştekinin takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve müştekiye 'bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek' müştekiyi odadan uzaklaştırdıkları sonrada müştekinin yokluğundan yararlanarak 6 bilezik, 1 gerdanlık, 1 kol saati, 2 yüzük, 2 küpe ve 1 adet künyeden oluşan takılarını alarak evden uzaklaşmaları şeklinde gerçekleştiği anlaşılan eylemlerinin, zilyetliğin devredilmemiş olması nedeniyle hırsızlık suçunu oluşturacağı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 18.02.2013 gün ve 1232-2835 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Mağdur Nurgül'ün düğün töreninden bir gün önce olan suç tarihinde kına gecesi hazırlıklarının olduğu, komşular ve tanıdıkların kutlama için evde bulundukları sırada sanıklar S.ve L.'nın beyaz renkli Doblo marka bir araçla eve geldikleri, bohçacılık yaptıklarını ve çeyiz eşyası sattıklarını söyledikleri, mağdur Nurgül ve annesinin çeyiz eşyasına ihtiyaçlarının olmadığını söylemeleri üzerine aç olduklarını ifade ettikleri, diğer misafirleriyle de ilgilenmek durumunda olan anne H.in sofra hazırladığı ve sanıklara ikram ettiği, o sırada sanıkların mağdura "senin falına bakalım, sende ve nişanlında büyü var, büyüyü bozalım, içinize cin girmiş, cini çıkartalım" diyerek evin tenha bir odasına geçmeyi teklif etikleri, birlikte çeyiz odasına geçtikten sonra kapıyı kilitledikleri, önce anne H.den su istedikleri, anne çıktıktan sonra mağdura ziynet eşyalarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini söyledikleri, mağdurun verdiği 22 ayar 6 adet bilezik, 22 ayar 2 adet yüzük, 2 adet küpe, kol saati, 22 ayar 1 adet künyeden ibaret toplam değeri suç tarihi itibarıyla 900 Lira olan ziynet eşyasını mendile sardıkları, ardından mağdurdan da su istedikleri, suyun yarısını mendile dökeceklerini ve kalan yarısını da mağdura içireceklerini söyledikleri, mağdurun su getirmeye gitmesinden yararlanarak ziynet eşyalarını alarak Doblo marka araçla uzaklaştıkları, mağdur ve ailesinin kolluk görevlilerine haber vererek eşgal bilgilerini bildirmesi üzerine soruşturmaya başlandığı,
Sanıkların yaklaşık dört ay sonra yine bohçacılık yaparken başka bir olay nedeniyle yakalandıkları, suç konusu olayla ilgili olabilecekleri düşünülerek mağdur, annesi ve olay günü evde bulunan komşulardan iki tanığın çağrıldığı, bu kişiler tarafından teşhis edilen sanıklar hakkında kamu davasının açıldığı,
Sanıkların aşamalarda beyaz renkli Doblo marka bir araç ile köyleri gezerek çeyiz eşyası sattıklarını kabul ettikleri, ancak eylemi gerçekleştirmediklerini ve mağdurun köyüne gitmediklerini savundukları,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından dolandırıcılık, hırsızlık ve güveni kötüye kullanma suçları üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır.
I- Dolandırıcılık Suçu:
5237 sayılı TCK’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.
Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır.
Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, Beta Yayınevi, 2004, s. 453), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Kişilere Karşı işlenen Suçlar, Beta Yayınevi, 2011, 2 bası, Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir”(Veli Özer Özbek-M.Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2012, 4 bası s.690), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, 9 bası, 2012 s.421), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir” (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Beta Yayınevi, 2011, 2 bası cilt I. s.462).
Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
II- Hırsızlık Suçu:
Konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 765 sayılı TCK’nun 491/ilk maddesinde; “diğerinin taşınabilir malını rızası olmaksızın faydalanmak için bulunduğu yerden alma”, 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır.
Görüldüğü gibi her iki kanunda da benzer şekilde tanımlanan hırsızlık suçu; başkasına ait taşınabilir bir malı sahibinin (zilyed) rızası olmaksızın faydalanmak kastı ile bulunduğu yerden almaktır.
Hırsızlık suçuyla korunan hukuki yarar zilyetlik ve buna bağlı haklardır. Bu nedenle hırsızlık suçunun mağduru malın sahibi değil, zilyetliği altında bulunan mal çalınan kişidir. Burada zilyetliğin hukuka uygun ya da aykırı tesis edilmiş olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak malı çalarak zilyetliği ele geçiren kişinin elinden de malın çalınması halinde hırsızlık suçu oluşabilecektir.
III- Güveni Kötüye Kullanma Suçu:
“Güveni kötüye kullanma” suçu 5237 sayılı TCK’nun 155. maddesinde; “(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlemiş,
Maddenin gerekçesinde de; “Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi (fail) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır… Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir” açıklaması yapılmıştır.
Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkâr edilmesiyle oluşmaktadır.
TCK’nun 155. maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 sayılı Medeni Kanunumuzun 973. maddesinde; “Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir” şeklinde açıklanmış, asli ve fer'i zilyetlik ise aynı kanunun 974. maddesinde; “Zilyet, bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer'î zilyettir” biçiminde tanımlanmıştır.
Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkâr kanun koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir.
IV- Dolandırıcılık, Hırsızlık ve Güveni Kötüye Kullanma Suçlarının Farkları:
1-) Dolandırıcılık-Hırsızlık:
Gerek öğreti de gerekse yargı kararlarında bu suçlar arasındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolandırıcılık ve hırsızlık suçları arasında şu farkların bulunduğu söylenebilir:
a-) Hırsızlık suçunda eşya, sahibinin (zilyedinin) rızası olmaksızın alınmasına karşın dolandırıcılık suçunda mal, sahibinin (zilyedin) rızasıyla teslim edilmektedir. Ancak bu rıza failin hileli davranışları ile elde edilmiş olup, geçerli bir rıza değildir.
b-) Hırsızlık suçunun konusunu sadece taşınır mallar oluşturmasına karşın dolandırıcılığın konusunu taşınmaz mallar da oluşturabilir.
c-) Hırsızlık suçunda yarar sağlama amacıyla hareket edilmesi, başka bir anlatımla genel kastın yanında bu saikin de gerçekleşmesi gerekirken, dolandırıcılık suçunda böyle bir amaçla hareket edilmesine gerek bulunmamaktadır, zira kanun metninde failin suç işleme amacının ne olması gerektiği yazılmadığına göre failin fiilini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi yeterlidir.
-) Dolandırıcılık-Güveni Kötüye Kullanma:
Dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanmak suçlarının “teslim” gibi ortak noktaları varsa da bu iki suçun farkları vardır.
a-) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi belirli biçimde kullanılmak için hukuka, yöntemlere uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edildiği halde, dolandırıcılık suçunda hileli davranışlar kullanılarak sakatlanmış, özgür olmayan bir iradeye dayanmaktadır.
b-) Dolandırıcılık suçunda, haksız çıkarın sağlanması dolayısıyla suç tamamlanmaktadır. Suçun oluştuğu an, çıkarın sağlandığı, zararın verildiği andır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, kanunda öngörülen “zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunma veya bu devir olgusunu inkâr” gibi seçimlik hareketlerin gerçekleştiği an olup, bu âna kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmaz.
c-) Dolandırıcılık suçunda başlangıçta oluşan bir kast bulunmaktadır. Zilyetliğin hileli davranışlar kullanılarak elde edilmesi, bu suçta malın teslimi öncesi kast bulunduğunu ortaya koymaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Mal fer’i zilyede belli amaçlar için tevdi edildikten sonra, iade edilmesi aşamasında malın tesliminden sonra kast oluşmaktadır. Kast öğesi olaysal olarak değerlendirilmeli, fail veya faillerin durumu, mağdurla olan ilişki ve olayın özellikleri ayrı ayrı nazara alınıp sonuca varılmalıdır.
3-) Hırsızlık-Güveni Kötüye Kullanma:
Hırsızlık ile güveni kötüye kullanma suçlarının bazı ortak noktaları bulunmakla birlikte, bu iki suçun birbirinden ayrıldığı noktaları aşağıdaki şekilde belirlemek mümkündür:
a-) Hırsızlık suçunun konusu sadece taşınır bir mal iken, güveni kötüye kullanma suçunun konusunu hem taşınır hem de taşınmaz mallar oluşturabilir.
b-) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, muhafaza edilmek veya belirli biçimde kullanılmak üzere hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak yapılmaktadır. Hırsızlık suçunda ise taşınır mal zilyedinin rızası olmadan alınmaktadır.
c-) Hırsızlık suçunda, zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır malın bulunduğu yerden alınmasıyla suç oluşmaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulduğu veya bu devir olgusunun inkâr edildiği andır. Bunun sonucu olarak bu aşamaya kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmayacaktır.
d-) Hırsızlık suçunda failde başlangıçtan itibaren suç işleme kastı bulunmakta iken, güveni kötüye kullanma suçunda sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Malın fer’i zilyede belli amaçlar için tevdi edilmesinden sonra kast oluşmakta ve güveni kötüye kullanma suçu işlenmektedir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Bohçacı olarak mağdurun evine gelen sanıkların, nişanlısında ve kendisinde büyü olduğunu ve içlerine cin girdiğini söyleyip çeyiz odasına geçerek büyüyü bozacaklarına ve cini çıkaracaklarına mağduru inandırıp, takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri, mağdur takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve “bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek” mağduru odadan uzaklaştırdıkları, sonra da yokluğundan yararlanarak takılarını alıp evden ayrılmaları şeklinde gerçekleşen olayda, sanıkların basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile planlayıp ustaca sergiledikleri hareketlerinin hileli davranış olarak kabulü gerektiğinden, hileli davranışlarla aldatma sonucunda mağdur zararına gerçekleşen eylem hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu oluşturacaktır. Zilyetliğin geçici olarak teslimini sağlamaya yönelik bile olsa hileli davranışlar kullanılmış ve bu hileli davranışlara bağlı olarak zilyetlik devredilmişse dolandırıcılık suçu oluşabileceğinden, sanıkların eyleminin dolandırıcılık suçunu oluşturacağının kabulü gerekmektedir. Başka bir anlatımla, dolandırıcılık suçunda önemli olan husus zilyetliğin hileli davranışlar sonucu devredilmesi olup, zilyetliğin belirli bir süre için sanığa devredilmiş olması ve diğer şartların varlığı halinde dolandırıcılık suçu oluşabilecektir.
Aldatma aracı olarak kullanılan "büyüyü bozma ya da cini çıkarma" vb. hususların mağdurun algıladığı dini inanç ve duygulara yönelik olduğu, sanıkların etkisinde kalan mağdurun bu duygularının istismar edilerek irade özgürlüğünün baskı altına alınması sonucunda sanıklara altınlarını verdiği anlaşıldığından, sanıkların sabit kabul edilen eylemi dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır.
Bu itibarla, sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetlerine ilişkin yerel mahkeme hükmünün onanmasına dair Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi K.T.; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ile Ceza Genel Kurulu arasındaki oluş ve subut konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, bohçacılık yapan ve yakınanın evine gelen sanıkların, 'falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlına büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim' dedikleri, ondan takılarını çıkarıp arkasını dönmesini istedikleri, yakınanın takıları çıkarıp vermesi üzerine takıları bir mendile sardıkları, yakınana 'bir bardak su getir suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz' diyerek onu odadan uzaklaştırdıktan sonra takıları alıp evden uzaklaşma şeklinde gerçekleşen eylemlerinin dolandırıcılık mı yoksa hırsızlık suçunu mu oluşturacağına ilişkindir.
Sanıklara yüklenen bu eylemin hangi suç tipini oluşturacağının belirlenmesi için bu suçlara ayrı ayrı değinmekte yarar bulunmaktadır.
Roma hukukunda 'furtum' diye adlandırılan hırsızlık suçundan türeyen bu iki suçun ayrıldıkları temel hususları belirlemek her zaman kolayca mümkün olmamakta, uygulamada ciddi duraksamalara yol açmaktadır. Bu nedenlerle iki suçun yapısını inceleyerek ortak ve ayrılan yönlerini saptamak gerekir.
Öncelikle her iki suçta da fail, haksız yöntemlerle üçüncü kişi zararına zenginleşmeyi amaçlamakta, ancak bu amaca ulaşmak için farklı yöntemlere başvurmaktadır. Hırsızlıkta çalarak, dolandırıcılıkta ise hileli hareketler kullanılarak suç işlenmektedir.
Hırsızlık suçunun maddi konusu ekonomik değer taşıyan taşınabilir bir maldır ve bu nedenle de tek maddi konulu bir suçtur. Buna karşılık dolandırıcılık suçu iki hukuki konulu suçtur. Bunlardan birisi insan iradesinin özgürlüğü, diğeri malvarlığına ilişkin varlık ve yararlardır. Yine dolandırıcılık suçu taşınır ve taşınmaz mallar dışında alacak hakkı gibi malvarlığı değerlerine karşı da işlenen bir suçtur.
Hırsızlık suçunun, failin tek yanlı etkinliğiyle gerçekleşmesine karşılık, dolandırıcılık suçu fail ve mağdurun işbirliğini gerektiren bir suçtur. Burada mağdur, hileli hareketlerle kandırılmış ve aldatılmış iradesi doğrultusunda kendi zararına, fail veya onun adına hareket ettiği kimse yararına bir işlemde bulunacaktır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK'nın 503. maddesinde bir kimseye dolandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapmak olduğu halde, 5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak olup, 765 sayılı yasada yer alan desise kavramına 5237 sayılı TCK. da yer verilmemiş, hileye desiseyi de kapsayan geniş bir anlam yüklenmiştir, ayrıca 765 sayılı TCK'nın 503. maddesinde hile ve desisenin bir kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği madde metninde açıkça belirtildiği halde, 5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş, hileli davranışın kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği belirtilmemiş, bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
Bu aşamada 'Hileli davranışlar' kavramının incelemesinde yarar bulundurmaktadır.
Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 26.06.2012 gün ve 15/420-249 sayılı kararında da açıklandığı gibi hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika vb. her türlü eylemdir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı olanaklara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum ve sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir.
Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eylemini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Hırsızlıkta malvarlığını doğrudan ihlal ve mağdurun iradesine karşın "alma" gibi tek ve yalın bir davranış olmasına karşılık, dolandırıcılık suçunda, hileli hareketlerle dolaylı biçimde ihlal ve çıkar sağlama söz konusudur. Mağdurun bir rızası vardır, ancak bu rıza, hileli hareketlerle sakatlanmış (bozulmuş, fesada uğratılmış) bir rızadır. İnsan iradesini fesada uğratmanın gerçekleşmediği durumlarda dolandırıcılık suçu oluşmaz.
Hileli davranışların kandırıcılık niteliği, yöneldiği kişi veya kişilerin aldanma yeteneği diğer bir ifadeyle subjektif durumları itibariyle somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu durum da gözetilerek belirlenmelidir. Hileli hareketlerle rızai bir teslim değil, ustalıkla ve gizlice alma söz konusu eylem hırsızlıktır. Yargıtay'ın çok eski yıllardan beri bu konudaki kararları yerleşmiştir. Zilyedin malı geçici olarak teslim etmesine rağmen faili gözetim altında tutmayı sürdürmesi halinde eylem yine hırsızlık suçunu oluşturacaktır.
Bu bilgilerin ışığında somut olay değerlendirildiğinde, sanıkların olay tarihinde nişanlı olup düğün hazırlıkları içinde bulunan yakınanın evine gelip, yemek yedikleri sırada yakınana 'evin çeyiz odasına geçelim, senin falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlının üzerine büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim' diyerek çeyiz odasına girdikten sonra yakınanın takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri, yakınan takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve ona 'bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek" yakınanı oradan uzaklaştırdıktan sonra onun yokluğundan yararlanarak takıları alarak evden uzaklaşmaları şeklinde gerçekleşen eylemlerinde, yakınanda mendil içine konulan takıları sanıklara verme iradesinin bulunmadığı, okunduktan sonra geri verilmek üzere geçici olarak sanıklara teslim ettiği, takıların zilyetliğinin devredilmemiş olması nedeniyle eylemin sayın çoğunluğun kabul ettiği şekilde dolandırıcılık suçunu değil, hırsızlık suçunu oluşturacağı" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.02.2014 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
Dolandırıcılık suçunun hukuki varlık kazanabilmesi için üç temel unsurun bir arada gerçekleşmesi şarttır. İlk olarak failin aldatıcı birtakım fiiller sergilemesi, ikinci olarak bu fiillerin muhatabı kandırabilecek elverişlilikte olması ve son olarak bu hareketler neticesinde mağdur ya da başkası aleyhine, fail veya üçüncü kişi lehine haksız bir yararın doğması gerekir. Kanun koyucu bu düzenlemeyle yalnızca kişilerin malvarlığı haklarını değil, aynı zamanda irade özgürlüğünü de koruma altına almıştır.
Hile Unsuru ve Aldatma Yeteneğinin Belirlenmesi
Ceza hukuku uygulamasında hile, nitelikli bir yalan olarak tanımlanır. Günlük yaşamdaki basit bir yalan hileli hareket boyutuna ulaşmaz. Failin sergilediği yalanın belirli bir yoğunluk, ağırlık ve ustalık barındırması, muhatabın gerçeği denetleme imkânını bertaraf etmesi ve mağdurun bu aldatıcı hareketlere inanarak iradesini sakatlaması aranır.
Evde büyü olduğu ve büyünün bozulacağı iddiasıyla ritüel kurgulanarak ziynetlerin mendil içine konulması ve kapının kilitlenmesi mizanseniyle haksız menfaat elde edilen somut olayda; failin planlayıp sergilediği hareketlerin basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunlukta hileli davranış oluşturduğu ve eylemin dolandırıcılık suçunu teşkil ettiği sonucuna varılmıştır.
Dini İnanç ve Duyguların İstismarı Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık
Aldatma vasıtası olarak büyü bozma veya cin çıkarma gibi olguların öne sürülmesi, mağdurun algıladığı dini inanç ve manevi duygulara temas eder. Bu duyguların sömürülmesi suretiyle mağdurun karar alma serbestisi zedelendiğinde ve malvarlığı temin edildiğinde, eylem 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında dinî inanç ve duyguların istismarı suretiyle dolandırıcılık niteliğini kazanır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2013/262 Esas ve 2014/37 Karar sayılı ilamına konu somut uyuşmazlıkta; evdeki büyüyü bozma ve cin çıkarma vaadiyle mağdura ait ziynetlerin mendile sardırılıp su getirme bahanesiyle alınması fiilinde yerel mahkemenin nitelikli dolandırıcılık mahkûmiyeti oyçokluğuyla yerinde bulunmuştur. Buna karşılık kararda yer alan karşı oy gerekçesinde, takıların yalnızca ritüel sırasında geri alınmak üzere geçici olarak teslim edildiği, zilyetliğin tamamen devredilmediği ve bu nedenle eylemin dolandırıcılık değil hırsızlık suçunu oluşturduğu ileri sürülmüştür.
Dolandırıcılık, Hırsızlık ve Güveni Kötüye Kullanma Ayrımı
Dolandırıcılık ile hırsızlık suçu arasındaki temel ayrım zilyedin rızasında ortaya çıkar. Hırsızlık fiilinde eşya zilyedin rızası bulunmaksızın alınırken, dolandırıcılık suçunda mal zilyedin rızasıyla teslim edilir. Ancak dolandırıcılıkta söz konusu rıza, failin hileli davranışlarıyla fesada uğratılmış olup hukuken geçerli bir rıza teşkil etmez.
Zilyetliğin teslimi geçici bir süre için hedeflenmiş olsa dahi, eşyanın teslimi failin planlı hileli hareketleri neticesinde gerçekleşmişse ve diğer kanuni şartlar mevcutsa dolandırıcılık suçu oluşabilecektir.
Güveni kötüye kullanma suçunda eşyanın teslimi, belirli bir doğrultuda tasarruf edilmek üzere hukuka uygun ve aldatılmamış hür bir iradeye dayanır. Dolandırıcılıkta ise teslimin temelinde, failin aldatıcı hileleriyle sakatlanmış irade bulunmaktadır.
Cezayı Artıran Haller ve Zincirleme Suç Hükümleri
Dolandırıcılık suçlarının üç veya daha fazla kişi tarafından el ve işbirliği içinde işlenmesi durumunda hükmedilecek ceza yarı oranında artırılır. Eylemin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirilmesi halinde ise verilecek yaptırım bir kat artırılarak uygulanır.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 158Kaynağı aç
a) Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle,
b) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak
suretiyle,
c) Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle,
d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi
parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması
suretiyle,
e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak,
f) Bilişim sistemlerinin, banka veya
kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle,
g) Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak
suretiyle,
h) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden
kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin
kooperatifin faaliyeti kapsamında,
i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı
kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle,
j) Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir
kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla,
k) Sigorta bedelini almak maksadıyla,
l) (Ek: 24/11/2016-6763/14 md.) Kişinin,
kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı
olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi
suretiyle,
İşlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar
adlî para cezasına hükmolunur. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/19 md.; Değişik:
3/4/2013-6456/40 md.) Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan
hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan
elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.[71]
(2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı
sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak,
başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre
cezalandırılır.
(3) (Ek fıkra: 24/11/2016-6763/14 md.)
Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından
birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında; suç işlemek için
teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek
ceza bir kat artırılır.
Daha az cezayı gerektiren hal
Aynı suç işleme kararının icrası kapsamında, farklı zamanlarda bir kimseye karşı dolandırıcılık fiilinin birden fazla işlenmesi durumunda 5237 sayılı Kanun'un 43. maddesinin birinci fıkrası uyarınca zincirleme suç hükümleri tatbik edilir. Bu halde faile tek bir ceza tayin edilir ve bu ceza dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Aynı fıkra uyarınca bir suçun temel şekli ile nitelikli şekilleri zincirleme suç uygulamasında aynı suç kabul edilir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 43Kaynağı aç
zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir
cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır.
Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli
şekilleri, aynı suç sayılır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/6 md.) Mağduru
belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır.
(2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi
durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır.
(3) Kasten öldürme, kasten yaralama,
işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz.[5]
Fikri içtima
Şikayet Usulü, Dava Zamanaşımı ve Uzlaştırma Kuralları
Medyumluk ve büyü vaadiyle gerçekleştirilen dolandırıcılık fiilleri takibi şikâyete bağlı suçlar arasında yer almaz. Cumhuriyet savcılıkları suçu öğrendikleri anda resen soruşturma başlatır ve süreç için hak düşürücü bir şikâyet süresi aranmaz. Ancak kamu davasının yasal zamanaşımı süreleri içinde açılması zorunludur. Dava zamanaşımı, suçun tamamlandığı tarihten, teşebbüs halinde ise son icra hareketinin yapıldığı günden işlemeye başlar.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 66Kaynağı aç
kamu davası;
a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,
b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,
c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda
yirmi yıl,
d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda
onbeş yıl,
e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını
gerektiren suçlarda sekiz yıl,
geçmesiyle düşer.
(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını
doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup
da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin
geçmesiyle kamu davası düşer.
(3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller
itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur.
(4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun
kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları
gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.
(5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/8
md.) Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece
bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı
süresi yeni baştan işlemeye başlar.
(6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs
halinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda
kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara
karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından
işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye
başlar.
(7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış
müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların
yurt dışında işlenmesi halinde dava zamanaşımı uygulanmaz.
Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi
5237 sayılı Kanun'un 66. maddesi gereğince, dava zamanaşımının belirlenmesinde suçun kanuni cezasının üst sınırı ve dosyadaki nitelikli haller dikkate alınır. Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça; üst sınırı beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Buna karşılık beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda kamu davası on beş yıllık sürenin geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 253. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin 8 numaralı alt bendi gereğince Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçu uzlaştırma usulüne tabidir; buna karşılık Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesindeki nitelikli dolandırıcılık hali uzlaştırma kapsamında bulunmamaktadır. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmesi durumunda kural olarak uzlaşma hükümleri uygulanmaz; ancak bu kapsama girmeyen fiilin önödeme kapsamında bulunması hâlinde uzlaştırma kapsamındaki suç bakımından uzlaşma hükümleri geçerlidir. İlk uzlaşma teklifinin yapıldığı tarihten itibaren uzlaştırma raporunun büroya verildiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile dava süresi işlemez.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 253Kaynağı aç
(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek
veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur:
a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar.
b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer
alan;[102]
1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88),
2. Taksirle yaralama (madde 89),
3. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Tehdit
(madde 106, birinci fıkra),
4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116),
5. (Ek:17/10/2019-7188/26 md.) İş ve çalışma hürriyetinin ihlali
(madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi),
6. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Hırsızlık
(madde 141),
7. (Ek:17/10/2019-7188/26 md.) Güveni kötüye kullanma (üçüncü fıkra hariç, madde 155),[103]
8. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Dolandırıcılık
(madde 157),
9. (Ek:17/10/2019-7188/26 md.) Suç eşyasının satın
alınması veya kabul edilmesi (madde 165),
10. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234),
11. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi
veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239),
suçları.
c) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Mağdurun
veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla,
suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis
veya adli para cezasını gerektiren suçlar.
(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak
üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna
gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.
(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel
dokunulmazlığa karşı suçlarda, ısrarlı takip suçunda (madde 123/A) ve hakaret
suçunda (madde 125) uzlaştırma yoluna gidilemez. (Ek
cümle: 26/6/2009 – 5918/8 md.) Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu
kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması
hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz. (Ek cümle:24/12/2025-7571/24 md.)
Ancak önödeme kapsamına giren bir suç ile uzlaştırma kapsamına
giren bir suçun birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma
kapsamındaki suç bakımından uzlaşma hükümleri uygulanır.[104][105][106][107]
(4) Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya
tâbi olması ve kamu davası açılması için yeterli
şüphenin bulunması hâlinde, dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro
tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan
zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar
görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat
veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören,
kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren yedi gün içinde kararını
bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır. 106[108]
(5) Uzlaşma teklifinde bulunulması halinde, kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve
uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukukî sonuçları anlatılır.
(6) Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan
adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle mağdura,
suçtan zarar görene, şüpheliye veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması
halinde, uzlaştırma yoluna gidilmeksizin soruşturma sonuçlandırılır.
(7) Birden fazla kişinin mağduriyetine veya zarar görmesine sebebiyet
veren bir suçtan dolayı uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, mağdur veya
suçtan zarar görenlerin hepsinin uzlaşmayı kabul etmesi gerekir.
(8) Uzlaşma teklifinde bulunulması veya teklifin kabul edilmesi,
soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin
uygulanmasına engel değildir.
(9) (Mülga: 24/11/2016-6763/34 md.)
(10) Bu Kanunda belirlenen hâkimin davaya bakamayacağı haller ile reddi
sebepleri, uzlaştırmacı görevlendirilmesi ile ilgili olarak göz önünde
bulundurulur.
(11) Görevlendirilen uzlaştırmacıya soruşturma dosyasında yer alan ve
Cumhuriyet savcısınca uygun görülen belgelerin birer örneği verilir. Uzlaştırma bürosu uzlaştırmacıya, soruşturmanın
gizliliği ilkesine uygun davranmakla yükümlü olduğunu hatırlatır.[109]
(12) Uzlaştırmacı, dosya içindeki belgelerin birer örneği kendisine
verildikten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaştırma işlemlerini sonuçlandırır.
Uzlaştırma bürosu bu süreyi her defasında
yirmi günü geçmemek üzere en fazla iki kez daha uzatabilir.
(13) Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma
müzakerelerine şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve
vekil katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya
kanunî temsilcisi ya da vekilinin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi
halinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır.
(14) Uzlaştırmacı, müzakereler sırasında izlenmesi gereken yöntemle
ilgili olarak Cumhuriyet savcısıyla görüşebilir; Cumhuriyet savcısı,
uzlaştırmacıya talimat verebilir.
(15) Uzlaşma müzakereleri sonunda uzlaştırmacı, bir rapor hazırlayarak
kendisine verilen belge örnekleriyle birlikte uzlaştırma
bürosuna verir. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde, tarafların imzalarını
da içeren raporda, ne suretle uzlaşıldığı ayrıntılı olarak açıklanır. (Ek
cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırma bürosu
soruşturma dosyasını, raporu ve varsa yazılı anlaşmayı Cumhuriyet savcısına
gönderir.
(16) Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya
suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin
düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan
edebilirler.
(17) Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın, tarafların özgür iradelerine
dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi
mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza eder.
(18) Uzlaştırmanın sonuçsuz kalması halinde tekrar uzlaştırma yoluna
gidilemez.
(19) Uzlaşma sonucunda şüphelinin
edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı
kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside
bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, 171 inci maddedeki şartlar
aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı
verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının
ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde,
171 inci maddenin dördüncü fıkrasındaki şart aranmaksızın, kamu davası açılır. (…)[110] Uzlaşmanın sağlanması
halinde, uzlaşma anında tespit edilemeyen veya uzlaşmadan sonra ortaya çıkan
zararlar hariç, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış
olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi
halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve
İflas Kanununun 38 inci maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden
sayılır.[111]
(20) Uzlaştırma müzakereleri sırasında yapılan açıklamalar, herhangi bir
soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.
(21) Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar
görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren,
uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç, uzlaştırmacının raporunu
düzenleyerek uzlaştırma bürosuna verdiği
tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez.
(22) (Değişik birinci cümle:
24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırmacıya Adalet
Bakanlığı tarafından belirlenen tarifeye göre ücret ödenir. Uzlaştırmacı
ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri, yargılama giderlerinden sayılır.
Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde bu giderler Devlet Hazinesi tarafından
karşılanır.
(23) Uzlaşma sonucunda verilecek kararlarla ilgili olarak bu Kanunda
öngörülen kanun yollarına başvurulabilir.
(24) (Değişik: 24/11/2016-6763/34 md.) Her Cumhuriyet başsavcılığı
bünyesinde uzlaştırma bürosu kurulur ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı ile
personel görevlendirilir. Uzlaştırmacılar, hukuk fakültesi mezunlarının yer
aldığı, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen uzlaştırmacı listelerinden
görevlendirilir. Uzlaştırmacı, hazırladığı raporu, tutanakları ve varsa yazılı
anlaşmayı büroya gönderir. Uzlaştırma süreci sonunda soruşturma dosyaları,
uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcıları tarafından sonuçlandırılır.[112]
(25) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.)Uzlaştırmacıların nitelikleri,
eğitimi, sınavı, görev ve sorumlulukları, denetimi, eğitim verecek kişi, kurum
ve kuruluşların nitelikleri ve denetimleri ile uzlaştırmacı sicili,
uzlaştırmacılar ve eğitim kurumlarının listelerinin düzenlenmesi, Cumhuriyet
başsavcılığı bünyesinde kurulan uzlaştırma bürolarının çalışma usul ve
esasları, uzlaştırma teklifi ile müzakere usulü, uzlaştırma anlaşması ve
raporda yer alacak konular ile uygulamaya dair diğer hususlara ilişkin usul ve
esaslar, Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.
Mahkeme tarafından uzlaştırma
Medyum veya büyü dolandırıcılığı şikayete tabi midir?
Hayır, bu fiiller şikâyete bağlı suçlardan olmayıp savcılık makamı tarafından resen soruşturulur ve belirli bir şikâyet süresine tabi değildir.
Nitelikli dolandırıcılık suçunda uzlaştırma uygulanır mı?
Hayır, Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinde yer alan nitelikli dolandırıcılık suçu uzlaştırma kapsamı dışındadır.
Dolandırıcılık suçunun temel cezası nedir?
Basit dolandırıcılık fiilinde fail hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesi uyarınca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası tayin edilir.
Dolandırıcılık fiilinin birden çok kişiyle işlenmesi cezayı artırır mı?
Evet, suçun üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi durumunda verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için kurulmuş bir örgütün faaliyeti kapsamında işlenmesi durumunda ise bir kat artırılır.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

