Telekomünikasyon yoluyla iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi, bir suçun soruşturması veya kovuşturmasında somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunmasına ve delilin başka suretle elde edilememesine bağlıdır. Kararı hâkim verir; gecikmesinde sakınca bulunan hâlde Cumhuriyet savcısı karar verebilir. Tedbir yalnız şüpheli veya sanık hakkında uygulanır. İletişimin tespiti ayrı bir karara bağlanmıştır. Belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 135Kaynağı aç
dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin somut
delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil
elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim
veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının kararıyla
şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi dinlenebilir, kayda
alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını
derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir.
Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine
karar verilmesi hâlinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır.[38]
(Mülga son iki cümle: 24/11/2016-6763/26 md.)
(2) (Ek: 21/2/2014–6526/12 md.) Talepte bulunulurken hakkında bu
madde uyarınca tedbir kararı verilecek hattın veya iletişim aracının sahibini
ve biliniyorsa kullanıcısını gösterir belge veya rapor eklenir.
(3) Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki
iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun
anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.[39]
(4) Birinci fıkra hükmüne göre verilen kararda, yüklenen suçun türü,
hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon
numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu, tedbirin türü,
kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en çok iki ay için verilebilir; bu
süre, bir ay daha uzatılabilir. (Ek cümle: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Ancak,
örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi
halinde, hâkim yukarıdaki sürelere ek olarak
her defasında bir aydan fazla olmamak ve toplam üç ayı geçmemek üzere
uzatılmasına karar verebilir.
(5) Şüpheli veya sanığın
yakalanabilmesi için, mobil telefonun yeri, hâkim veya gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararına istinaden tespit edilebilir. Bu
hususa ilişkin olarak verilen kararda, mobil telefon numarası ve tespit
işleminin süresi belirtilir. Tespit işlemi en çok iki ay için yapılabilir; bu
süre, bir ay daha uzatılabilir.[40]
(6) (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Şüpheli ve sanığın
telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet
savcısı, kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır.
Kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği,
iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite
imkân veren kodu ve tedbirin süresi belirtilir. (Ek cümleler:
24/11/2016-6763/26 md.) Cumhuriyet savcısı
kararını yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç
yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine
karar verilmesi hâlinde kayıtlar derhâl imha edilir.
(7) Bu madde hükümlerine göre alınan karar ve yapılan işlemler, tedbir
süresince gizli tutulur.
(8) Bu madde kapsamında dinleme, kayda
alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak aşağıda
sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:
a) Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80) ile organ veya doku ticareti (madde 91),
2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
3. İşkence (madde 94, 95),
4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
6. (Ek: 21/2/2014 – 6526/12 md.) Nitelikli hırsızlık (madde 142)
ve yağma (madde 148, 149) ile nitelikli
dolandırıcılık (madde 158),
7. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
8. Parada sahtecilik (madde 197),
9. (Mülga: 21/2/2014 – 6526/12 md.; Yeniden düzenleme:
24/11/2016-6763/26 md.) Suç işlemek amacıyla
örgüt kurma (madde 220, fıkra üç),
10. (Ek: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Fuhuş (madde 227),
11. İhaleye fesat karıştırma (madde 235),
12. (Ek: 24/11/2016-6763/26 md.) Tefecilik
(madde 241),
13. Rüşvet (madde 252),
14. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),
15. (Değişik: 2/12/2014-6572/42 md.) Devletin
birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (madde 302) ,
16. (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Anayasal Düzene ve Bu Düzenin
İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316),
17. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331,
333, 334, 335, 336, 337) suçları.
b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda
tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) (Ek: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Bankalar Kanununun 22 nci
maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,[41]
d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda
tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü
maddelerinde tanımlanan suçlar.
(9) Bu maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir
başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz.
Müdafiin bürosu ve yerleşim yeri
Dinleme, kayıt ve sinyal değerlendirmesinin şartları
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinin birinci fıkrası, tedbiri yürütülen soruşturma veya kovuşturmayla sınırlar. Kuvvetli şüphenin somut delile dayanması ve başka yolla delil elde edilememesi birlikte aranır. Kapsam, şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinlemeyi, kayda almayı ve sinyal bilgilerini değerlendirmeyi içerir. Talepte, tedbir uygulanacak hattın veya iletişim aracının sahibini ve biliniyorsa kullanıcısını gösteren belge ya da rapor da bulunur.
Cumhuriyet savcısının dinleme, kayda alma veya sinyal değerlendirmesine ilişkin kararı derhâl hâkimin onayına sunulur. Hâkim en geç yirmi dört saat içinde karar verir. Süre dolarsa veya hâkim aksine karar verirse tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır. Bu sonuç, iletişimin tespitinde kayıtların imha edilmesinden ayrıdır.
Birinci fıkra uyarınca verilen kararda yüklenen suçun türü, kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya bağlantıyı belirlemeye yarayan kod, tedbirin türü, kapsamı ve süresi gösterilir. Karar en çok iki ay için verilebilir ve bu süre bir ay daha uzatılabilir. Örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda hâkim, gerekli görürse bu sürelere ek olarak her defasında bir ayı geçmemek ve toplam üç ayı aşmamak üzere uzatma kararı verebilir.
Aynı maddenin sekizinci fıkrası, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesini fıkrada sayılan suçlarla sınırlar. Türk Ceza Kanunu bakımından sayılanlar arasında göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti, organ veya doku ticareti, kasten öldürme, işkence, birinci fıkra hariç cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, nitelikli hırsızlık, yağma, nitelikli dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada sahtecilik vardır.
Listenin sonraki bentlerinde örgüt kurmaya ilişkin olarak Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin üçüncü fıkrası, ayrıca fuhuş, ihaleye fesat karıştırma, tefecilik, rüşvet ve aklama suçu yer alır. Ülke bütünlüğüne, anayasal düzene ve casusluğa ilişkin bentler de aynı fıkradadır. Bu bentlerin bir kısmı sonradan eklenmiş, bir kısmı değiştirilmiş, bir kısmı ise yürürlükten kaldırıldıktan sonra yeniden yazılmıştır.
Sekizinci fıkranın devamındaki bentlerde ateşli silahlar ve bıçaklar hakkındaki kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı, Bankalar Kanunu’nun ilgili fıkralarında tanımlanan zimmet, kaçakçılıkla mücadele kanununda hapis cezasını gerektiren suçlar ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununun 68 ve 74. maddelerinde tanımlanan suçlar da sayılır. Bentlerdeki ekleme ve değişiklik notları suç tarihi bakımından ayrıca önem taşır.
İletişimin tespiti ve telefonun yerinin belirlenmesi
Şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturmada hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâlde Cumhuriyet savcısı, kovuşturmada mahkeme kararıyla yapılır. Kararda suçun türü, kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya bağlantı kodu ve süre belirtilir. Cumhuriyet savcısı bu kararını yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunar; hâkim en geç yirmi dört saat içinde karar verir. Süre dolarsa veya hâkim aksine karar verirse kayıtlar derhâl imha edilir.
Sekizinci fıkradaki sınır, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkindir. İletişimin tespiti ile mobil telefonun yerinin belirlenmesi aynı cümlede bu sınırın içinde sayılmaz. Buna karşılık tesadüfi delili düzenleyen 138. madde, iletişim denetimi sırasında elde edilen ilgisiz delilin muhafazasını 135. maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlara bağlar. Katalogun bugünkü yeri ile bu atıf aynı fıkrayı göstermediğinden iki hüküm tek süre ve tek suç listesi gibi birleştirilmemelidir.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 138Kaynağı aç
uygulanması sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi
olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil
elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına
derhâl bildirilir.
(2) Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında,
yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135 inci
maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini
uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve
durum Cumhuriyet Savcılığına derhâl bildirilir.
ALTINCI BÖLÜM
Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme
Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi[44]
Şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi için mobil telefonun yeri, hâkim veya gecikmesinde sakınca varsa Cumhuriyet savcısı kararıyla tespit edilebilir. Kararda telefon numarası ve süre yazılır. İşlem en çok iki ay için yapılabilir ve bir ay daha uzatılabilir. Bu belirleme, görüşmenin içeriğinin dinlenmesi veya kayda alınması değildir.
Kayda alınamayacak iletişim ve gizlilik
Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişim kayda alınamaz. Kayıt yapıldıktan sonra bu durum anlaşılırsa kayıtlar derhâl yok edilir. Madde bu yasağı kayda alma bakımından kurar; tespitin veya sinyal değerlendirmesinin aynı kapsamda olup olmadığını ayrıca yazmaz.
135. maddeye göre alınan kararlar ve yapılan işlemler tedbir süresince gizli tutulur. Yüklenen suçun ispatında hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller vicdani kanaatle serbestçe takdir edilir. Suç, hukuka uygun biçimde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 217Kaynağı aç
huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî
kanaatiyle serbestçe takdir edilir.
(2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir
şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.
Ceza mahkemelerinin ek yetkisi
Tesadüfen elde edilen delil
Arama veya elkoyma sırasında, yürütülen soruşturma ya da kovuşturmayla ilgisi olmayan fakat başka bir suç şüphesini uyandırabilecek delil elde edilirse delil muhafaza altına alınır ve durum derhâl Cumhuriyet savcılığına bildirilir. İletişimin denetlenmesinde aynı sonuç, ilgisiz delilin 135. maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birinin şüphesini uyandırması şartına bağlanmıştır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 2015/9550 esas, 2015/33752 karar sayılı kararında, başka soruşturmadaki iletişim tespiti sırasında elde edilen konuşmalar tesadüfi delil kabul edilmiştir. Daire, 138. maddenin ikinci fıkrası uyarınca bu delilin 135. maddenin altıncı fıkrasındaki katalog suçlara ilişkin olması hâlinde yasal kanıt olabileceğini; katalogda olmayan yasak silah taşıma ile suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme yönünden yasak delil niteliğinde olduğunu belirterek bu kanıta dayalı mahkûmiyet hükümlerinin bozulmasına karar vermiştir.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, E. 2015/9550, K. 2015/33752Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Tebliğname No : 4 – 2014/12352
MAHKEMESİ : Sapanca Asliye Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 03/09/2013
NUMARASI : 2012/66 (E) ve 2013/200 (K)
SUÇLAR : Tehdit, 6136 sayılı Kanuna aykırılık, suç delillerini yok etme gizleme veya değiştirme
Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
A-Sanık E.. A..'na yükletilen tehdit eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,
Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu,
Cezanın yasal bağlamda uygulandığı,
Anlaşıldığından sanık E.. A..'nun ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,
B-Sanık E.. A.. hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık, sanıklar H.. Ş.. ve L.. K.. hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık ve suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme eylemlerinden kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik temyize gelince,
Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
Ancak;
1-Ayrıntıları Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun 13.06.2006 tarih ve 4.MD-122/162 sayılı kararında açıklandığı üzere; başka bir soruşturma nedeniyle mahkeme kararı ile O.. K.. isimli kişinin iletişiminin tespiti sırasında adı geçen kişinin sanık H.. Ş.. ile yaptığı telefon konuşmalarının tesadüfi delil niteliğinde olduğu, CMK’nın 138/2. maddesi gereğince tesadüfi delilin, aynı Kanun’un 135. maddesinin 6. fıkrasındaki katalog suçlara ilişkin olması halinde yasal kanıt olabileceği, CMK’nın 135/6. maddesinde gösterilen katalog suçlardan olmayan 6136 sayılı Kanun kapsamında yasak silah taşıma ve suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçlarında O.. K.. ve sanık H.. Ş.. arasında geçen telefon konuşmalarının Anayasa'nın 20, 38/6, AİHS'nin 6, 8 ve CMK'nın 217/2. maddeleri gereğince yasak delil niteliğinde olduğu, dosyadaki diğer kanıtlara göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, yasak kanıta dayanılarak mahkumiyet kararları verilmesi,
2-Kabule göre de,
a-6136 sayılı Kanuna aykırılık eylemi yönünden, suçta kullanıldığı kabul edilen tabancanın ele geçmemesi, olay yerinde boş kovan ya da çekirdek elde edilememesi ve bir kısım sanıkların tabancanın kuru sıkı olduğunu ileri sürmesi karşısında, suçta kullanılan tabancanın ne suretle yasak nitelikte değerledirildiği açıklanmadan yetersiz gerekçeyle hükümler kurulması,
b-Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme eylemi yönünden, sanık H.. Ş..'in tabancayı diğer sanık L.. K..'ın önüne attığını beyan etmesi, sanık L.. K..'ın ise tabancayı almadığını sanık Ercan'a seslenip "bak bu tabanca seninmiş silahı yerden al" dediğini savunması, sanık Ercan'ın ise olayda silah kullanmadığını savunması karşısında, beyanlar arasındaki çelişkinin giderilmesi, giderilemediği takdirde yöntemince irdelenerek hangi anlatımın hangi nedenle üstün tutulduğunun kararda gösterilmesi, sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile hükümler kurulması,
Kanuna aykırı, sanıklar H.. Ş.. ve E.. A.., sanık L.. K.. müdafii ve O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine,14/09/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 2021/20498 esas, 2024/1825 karar sayılı kararında iletişimin tespiti kararı örgüt kurma suçundan alınmıştı. Bu tespitin yapıldığı tarihte fuhuş, 135. maddedeki katalog suçlar arasında bulunmadığından elde edilen görüşme kayıtları fuhuş bakımından yasal delil kabul edilmemiş ve değerlendirme dışı bırakılmıştır. Daire, diğer delillerle yaptığı incelemede mahkûmiyet kararında hukuka aykırılık görmeyerek hükümlerin onanmasına karar vermiştir. Kayıtların dışlanması, dosyadaki bütün delillerin kendiliğinden geçersiz sayılması sonucunu doğurmamıştır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, E. 2021/20498, K. 2024/1825Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SAYISI : 2013/321 E., 2016/311 K.
SUÇ : Fuhuş
HÜKÜMLER : Mahkûmiyet
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama
Sanık hakkında kurulan hükümlerin; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir oldukları, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükümleri temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ
Karar başlığında tarih ve sayısı belirtilen incelemeye konu Yerel Mahkemenin kararı ile sanık hakkında fuhuş suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 227 nci maddesinin ikinci fıkrası, 62 nci, 52 nci ve 53 üncü maddeleri uyarınca üç kez 2 yıl 6 ay hapis ve 1.500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ
Sanık müdafiinin sunduğu temyiz dilekçesinde herhangi bir temyiz sebebi ileri sürülmediği görülmüştür.
III. OLAY VE OLGULAR
Yerel Mahkemece sanığın, mağdurları fuhuş yapmaları için teşvik ettiği, aracılık ve yer temin ettiği, mağdurların beyanları, otel kayıtları, tanıkların anlatımları, iletişimin tespiti ile elde edilen görüşme kayıtları ile teknik takip tutanakları, kolluk tutanakları ve tüm dosya kapsamı ile sabit görülerek, sanık savunmasının suçtan ve cezadan kurtarmaya yönelik olduğu değerlendirilmiştir.
IV. GEREKÇE
1. İletişimin tespiti kararının suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçundan alınması, karar tarihinde “fuhuş” suçunun 5271 sayılı Kanun'un 135 inci maddesindeki katalog suçlar arasında yer almaması karşısında, iletişimin tespiti kararlarıyla elde edilen görüşme kayıtlarının fuhuş suçu açısından yasal delil niteliğine haiz olmadığı anlaşılmakla, bu kayıtlar değerlendirme dışı bırakılarak yapılan incelemede, tanıkların anlatımları, mağdurların beyanları, sanığın ve inceleme dışı diğer sanıkların savunmaları, otel kayıtları, kolluk tutanakları birlikte değerlendirildiğinde, fuhuş suçunu işlediği anlaşılan sanığın mahkumiyetine yönelik Mahkemenin kararında hukuka aykırılık görülmemiştir.
2. Sanığa yükletilen fuhuş eylemleriyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerin ve bu eylemlerin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,
Sanığın bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik zamanlarda mağdurların birden fazla fuhuş yapmasına teşvik, aracılık ve yer temin etmesi şeklindeki eylemlerinde 5237 sayılı Kanun'un 43 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği gözetilmemiş ve adli sicil kaydına göre tekerrüre esas sabıkası olduğu anlaşılan sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 58 inci maddesinin uygulanmasına karar verilmemiş ise de aleyhe temyiz olmadığından bozma yapılamayacağı anlaşıldığından,,
Sair yönlerden yapılan incelemede hukuka aykırılık görülmemiştir.
V. KARAR
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle Yerel Mahkemenin kararında sanık müdafii tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve dikkate alınan sair hususlar yönünden herhangi bir hukuka aykırılık görülmediğinden temyiz sebeplerinin reddiyle hükümlerin, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla ONANMASINA,
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
15.02.2024 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY
Sanık hakkında CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlardan olan “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma ve Yönetme ” suçundan dolayı CMK 135 ve 140 ıncı maddeler uyarınca iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması ve teknik araçlarla izleme koruma tedbirlerine başvurulması için karar alınmış ve bu koruma tedbirleri uygulanmıştır.
Mahkemece yargılama sonucunda sanık hakkında Örgüt Kurma ve üyelik suçundan beraat kararı verilmiş, sadece fuhuş suçundan mahkûmiyet kararı verilmiştir. Mahkeme fuhuş suçundan verdiği mahkûmiyet kararı gerekçesinde CMK. 135 ve 140. maddeleri uyarınca verilen koruma tedbirleri sonucu elde edilen delilleri kullanmıştır.
Sayın çoğunluk ile aramızda çözülmesi gereken uyuşmazlık CMK. 135 ve 140. maddeleri uyarınca verilen koruma tedbirleri sonucu elde edilen delillerin fuhuş suçunda kullanılıp kullanılamayacağı noktasındadır.
Öncelikle suç tarihinde fuhuş suçunun CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlar arasında yer alıp almadığı incelendiğinde;
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5353 sayılı Yasa 17. madde ile TCK. 227/3. maddesi CMK. 135. maddede yer alan katalog suçlar kapsamına alınmıştır. Yani suç tarihinde katalog suçlar arasında yer alan sadece TCK. 227/3. maddedeki fuhuş suçudur. Sanığın mahkûm olduğu TCK. 227/2 maddesi suç tarihinde katalog suçlar arasında yer almamaktır. Zaten TCK. 227/3 maddedeki suçta 06.12.2006 tarih 5560 sayılı Yasanın 45. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6526 sayılı Yasa 12. madde ile fuhuş suçunun tamamı CMK. 135. madde kapsamına alınmıştır. Ancak, somut olayın suç tarihi 21/05/2013 olup bu tarihte fuhuş suçu katalog suçlar arasında yer almamaktır. Katalog suçlar arasında yer alan iletişimin dinlenmesi ve fiziki takip koruma tedbirlerine başvurulmasını gerektiren Örgüt Kurma ve üyelik suçundan sanık beraat etmiştir.
Koruma tedbirine konu suç nedeniyle yapılan dinleme ve teknik takip sonucu başka bir suçun işlendiğine dair elde edilen delilin kullanılıp kullanılmayacağı sorunu incelendiğinde,
CMK. 138/2. maddesi Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim denetlemesi sırasında yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olamayan ve ancak 135. maddenin 6. fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse bu delil muhafaza altına alınır ve bu durum Cumhuriyet Savcılığına derhal bildirilir hükmüne yer verilmiştir. Tesadüfen elde edilen delilin kullanılabilmesi için CMK. 135. maddedeki katalog suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek nitelikte olmalıdır. Tesadüfi delil CMK. 135. maddedeki suçların dışında bir suça ilişkin ise muhafazası ve kullanılması olanaklı olmayıp derhal imha edilmelidir.
Öğretide katalog suçlar dışında elde edilen delilin kullanılamayacağı noktasında fikir birliği vardır. Ancak, CMK. 135. maddesindeki suçların dışında kalan suçlar yönünden başlangıç şüphesine esas olmak üzere Cumhuriyet Savcılığına bildirilmesi gerektiğini savunan yazarlar mevcuttur.
SOYARSLAN’a göre, “dinleme kararı kapsamında olmayan bir suça ilişkin deliller delil olarak değerlendirilemeyeceklerdir, imha edilmeleri doğrudur. Ancak Cumhuriyet Savcısı tesadüfen elde edilen delillerin yeterli şüphelenme sebebi sayarak başka türlü koruma tedbirleri alınması ve böylece yeni delil elde edilmesi yoluna gidebilir. Bu durumda elbette yeni delillere göre dava açılacak ve yargılama yapılabilecektir.” (Prof. Dr. Doğan Soyarslan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, Yetkin Yayınları Sayfa 283).
ÖZBEK’e göre “konunun katalogda yer almayan bir suça ilişkin olarak elde ettiği delile duyarsız kalması zor görünmektedir. Suç haberini alan kolluk ve savcılık hemen harekete geçmek zorundadır. TCK. 279. maddede kamu görevleri bakımından suçu ihbar yükümlülüğü getirmektedir. O halde elde edilen delil muhafaza edilmemeli ihbar kabul edilerek başka delil elde etmek amacıyla diğer soruşturma araçları kullanılarak derhal soruşturmaya başlanabilmelidir.” (Prof. Dr. Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, 6. Baskı, 2014, Sayfa 458).
Bu görüşlerin aksine ÖZTÜRK ise; “CMK. 138/2’deki düzenlemenin aksi yorumundan tesadüfen elde edilmiş olan bilgilerden bu suçların aydınlatılması amacıyla yararlanılamayacağı sonucu çıkmaktadır. Bazı yazarlar tarafından tesadüfen elde edilen bu bilgilerden katalogda sayılan suçlar dışında kalan suçların aydınlatılması amacıyla delil olarak yararlanılamayacağı ancak, bu bilgilerin başlangıç şüphesine esas oluşturabileceği söylenmekte ise de böyle bir anlayış kötüye kullanmaya açık kapı bırakır. Bu nedenle başlangıç şüphesine esas oluşturmaması gerekir. Bu bilgilerin yok edilmesi gerekir.” (Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, 8. Baskın, 2014, Sayfa 555).
Tesadüfen elde edilen delilin CMK. 135. maddede sayılan katalog suçlar dışında bir suça ilişkin ise kullanılmaması, yok edilmesi, adil olmayan bir sonuç olarak görülebilir. Ancak, iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması, fiziki ve teknik takip gibi koruma tedbirlerinin özel hayatın gizliliği ve haberleşmenin gizliliği ilkelerini ihlal ettiği unutulmamalıdır. Gönümüzde çağdaş ceza yargılama sistemleri özel hayatın gizliliği ilkesini ve insan haysiyetinin dokunulmazlığı ilkesini temel yargılama ilkesi olarak kabul etmektedirler. Hatta özel yaşamın korunması ile siyasal rejim arasında doğrudan bir bağ bulunduğu da varsayılmaktadır. Özel hayatın gizliliği ne kadar geniş korunuyor ise siyasi sistemin o kadar demokratik ve özgürlükçü olduğu kabul edilmektedir. Yani artık günümüzde özel hayatın korunması, demokrasi ve özgürlük parametrelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Anayasamızın 20, 21, 22 ve AİHS’nin 8. maddesi açıkça özel hayatın gizliliğini korumaktadır.
Prof. HUBMANN’a ait olup Alman hukuk öğretisi ve federal mahkemesi tarafından kabul gören 3 alan teorisine göre yaşam 3 farklı alandan oluşmaktadır. Birinci gizli hayat yani sır alanı, ikincisi özel hayat ve en dışarıda genel hayat yer almaktadır. Günümüzde artık kişilerin çekirdek özel hayatını esas alan birinci yani gizli hayata hiçbir şekilde müdahale edilmemesi gerektiği tartışılmaktadır. Hatta bu alana koruma tedbirlerinin hiçbir şekilde müdahale etmemesi gerektiği dahi savunulmaktadır. (Dr. Güçlü AKYÜREK, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, 2014, Sayfa 25).
İletişimin tespiti ve kayda alınması konusunda AİHM tarafından konan temel ilkeler incelenecek olursa mahkeme bu konuda KLASS-Almanya kararında temel ilkeleri ortaya koymuştur. Buna göre; 1-Düzenlemenin demokratik kurumların korunması için zorunlu olması, 2-Devletlerin casusluk ve terör eylemleri nedeniyle istisnai de olsa ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması amacına yönelik olmalı, 3-Devletlere tanınan bu olanak sınırsız değildir. Zira, demokrasiyi savunma gerekçesiyle çıkarılan ve haberleşme özgürlüğünü sınırlayan bir yasa demokrasinin sarsılması hatta yıkılması tehlikesini de beraberinde getirmektedir.
Yukarıda yasal düzenleme, öğreti, AİHM kararlarında benimsenen ilkelerde açıklandığı gibi kişinin temel haklarından olan haberleşme ve özel hayatın gizliliğini ihlal eden koruma tedbirleri ancak CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlar yönünden uygulanabilir. Bu suçlar dışında uygulanabilecek genişletici bir yorum kişinin vazgeçilmez temel haklarının sınırlayıcı nitelik taşıyacaktır. Bu da, temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, usul hükümlerinde genişletici yorum yasağına aykırı bir yaklaşım olacak ve uygulamada keyfiliğe yol açıp katalog suçlar yönünden karar alınarak diğer tüm suçlara yayılmasını sağlayacak bir risk taşıyacaktır. Yani, bu konudaki genişletici bir yorum bu koruma tedbirini denize atılan bir ağ haline dönüştürecek, bireylerin bu ağa takılması beklenerek bireyi obje durumuna düşürecektir.
Günümüzde Ceza Muhakemesinin temel amacı maddi gerçeğe ulaşmak olmakla birlikte, klasikleşen bir retorik ile söylersek ne pahasına olursa olsun mutlak gerçeğe ulaşmak yerine, dürüst, temiz, adil bir yargılama ile önceden belirlenen usul hükümlerine uyularak maddi gerçeğe ulaşmak asıl hedef olmalıdır. Ceza muhakemesinde her şey delil olma özelliği taşır. Bu delillerin hükme esas alınıp alınamayacağını, doğruluğunu yargıç serbestçe takdir ederek karar verir. Öğreti de buna "vicdani delil" veya "serbest ispat" sistemi denir. CMK 217. maddesi ile açık bir şekilde "serbest ispat" sistemini benimsemiştir. Ancak bu sistemin de bazı sınırlamaları vardır. Hukuka aykırı delil kullanılmaması ve delil değerlendirme yasağı, bunun önemli bir istisnasıdır. Hukuka aykırılık ise CMK'nın 288. maddesinde tanımlanmıştır. "Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi delilin elde edilmesi aşamasında bir hukuk kuralı ihlal edilmiş ise artık bu delil hukuka aykırıdır ve CMK 217/2 uyarınca dışlanması gerekir. Hukuka aykırılığı sadece delilin elde edilmesi aşamasında yasak sorgu yöntemlerinin kullanılmasına indirgememek gerekir. Hukuk kuralına aykırı davranılarak elde edilen her delil değerlendirme yasağı kapsamına girmelidir. Bir delilin kullanılması, hükme esas alınması hukuk kuralı ile çatışıyor ise artık bu delil dışlanmalıdır. Kullanılmama ve hükme esas alınmamayı kapsayacak şekilde bunu "hukuka aykırı delilin değerlendirme yasağı" olarak ifade edebiliriz. Somut bir örnek ile açıklarsak Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifade veren sanığın eşi CMK 45. maddedeki çekinme hakkını kullanmayarak eşi aleyhine delil olabilecek nitelikte ifade verdikten sonra yargılama aşamasında tanıklıktan çekindiğini bildirdiğinde artık Cumhuriyet Savcısı huzurunda verdiği ifade delil değerlendirme yasağı kapsamında kalacaktır. Aslında soruşturma aşamasında yasak bir yöntem kullanılmamıştır. Kendi isteği ile tanıklık yapmıştır. Ancak kovuşturma aşamasında çekinmekle ilk verdiği ifade hukuka aykırı hale gelmiş bu delil değerlendirme kapsamına girmiştir. Nedeni CMK 45. madde ile çelişir hale gelmiştir. Yargıtayımızın tanıklık konusunda yerleşik ve doğru uygulaması bu durumda delil değerlendirme yasağı yönündedir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi delilin hukuka aykırılığı kavramını delilin elde edilmesi sırasında yasak yönteme başvurulması ile sınırlamamalı bunun yerine CMK 217/2 ile benimsenen daha geniş olan "Hukuka aykırı delil" kavramını benimsemek gerekir. CMK'nın 217/2 ve 206/2-a bendi hukuka uygun olmayan delillerin ispat süresinde dışlanmasını hükme bağlamıştır. CMK'nın 217/2. maddesi açık bir şekilde delilin dışlanması için hukuka aykırı elde edilmesini aramamış sınırlamayı genişleterek delilin hukuka uygun elde edilmiş olmasını aramıştır. Delilin hukuka uygun olmadığının tesbiti halinde artık yargıç bu delinin hükme esas alınıp alınmayacağı konusunda bir takdir hakkına sahip değildir. CMK'nın 217/2 ve 206/2-a da açık bir şekilde mutlak değerlendirme yasağını benimsediğinden hükme esas alınamaz. CMK nispi değerlendirme yasağını benimsememiştir. Bu sistemi benimseyen ülkelerde hukuka aykırılığın ağırlığının değerlendirilmesi benimsenmiştir. Alman hukukunda etkili olan bu sistemde "değerlerin tartılması" suretiyle yargıç delilin dışlanması gerekip gerekmediğine karar verir. Ancak bizim CMK tarafından bu sistem benimsenmemiş hukuka uygun olmayan delilin dışlanması gerektiği açık bir şekilde düzenlenmiştir.
Hukuka aykırı şekilde bulunan mağdur ve tanıkların beyanlarının hükme esas alınıp alınmayacağı konusunda hukuka aykırı delillerin uzak etkisini (zehirli ağacın meyvesi) değerlendirmek gerekir.
Kıta Avrupası ve Anglosakson hukuk isteminde konu farklı yönleriyle tartışılmıştır.
CMK 217/2 de herhangi bir ayrım yapmaksızın her türlü hukuka aykırı delilin muhakemede kullanılması yasakladığından delilin doğrudan veya dolaylı hukuka aykırılığının bir önemi olmaz. Önemli olan delilin hukuka aykırı elde edilmiş olmasıdır. Hukukumuzda benimsenen mutlak delil yasağı nedeniyle hukuka aykırı delilin uzak etkisinin hukuka uygun kabul edilmesi mümkün değildir. Zehirli ağacın meyvesi zehirlidir ilkesi gereği somut olayda hukuka aykırı bir şekilde elde edilen delil niteliğindeki tanık ve mağdurların beyanları hükme esas alınamaz bunların dışlanması gerekir. Bu beyanlar dışlandığında sanığın atılı suçu işlediği konusunda mahkumiyetine yeterli delil bulunmadığı görülecektir.
Benzer bir olayda Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26.05.2022 tarihli 2019-442 E. 2022-390 K. sayılı kararında kolluk görevlilerinin yönteme uygun arama kararı almadan otel odasında yaptıkları arama sonucunda buldukları mağdurların verdiği beyanlar üzerine verilen mahkumiyet hükmünde beyanların hükme esas alınamayacağına ve sanığın beraatine karar verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Somut olayda, mahkemece ancak katalog suçlar yönünden başvurulabilecek dinleme ve fiziki takip sonucu elde edilen ve katalog suçlar arasında yer almayan fuhuş suçu yönünden imha edilmesi gereken deliller imha edilmeyerek fuhuş suçunda mahkûmiyete esas alınmıştır. Bu şekilde CMK. 217/2. maddeye aykırı olan hukuku aykırı elde edilen delillere dayanarak mahkûmiyet kararı verilmiştir. Öncelikle mahkeme kararının bu mutlak bozma nedeninden dolayı bozulması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun mahkûmiyet kararının onanması yönündeki kararına muhalifiz.
Teknik araçlarla izlemenin ayrı çerçevesi
Teknik araçlarla izleme, ses veya görüntü kaydı 140. maddede ayrı düzenlenir. Maddede sayılan suçlar bakımından somut delile dayanan kuvvetli şüphe ve başka suretle delil elde edilememesi gerekir. Tedbir, şüpheli veya sanığın kamuya açık yerlerdeki faaliyetleri ile işyerine yöneliktir ve konutta uygulanamaz.
5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 140Kaynağı aç
delillere dayanan kuvvetli şüphe sebepleri
bulunması ve başka suretle delil elde edilememesi hâlinde, şüpheli veya sanığın
kamuya açık yerlerdeki faaliyetleri ve işyeri teknik araçlarla izlenebilir, ses
veya görüntü kaydı alınabilir:[45]
a) Türk Ceza Kanununda yer alan;[46][47]
1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80) ile organ veya doku ticareti (madde 91),
2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
3. (Ek:21/2/2014–6526/14 md.) Nitelikli hırsızlık (madde 142) ve
yağma (madde 148, 149) ile nitelikli dolandırıcılık
(madde 158),
4. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
5. Parada sahtecilik (madde 197),
6. (Mülga:21/2/2014–6526/14 md.; Yeniden düzenleme: 24/11/2016-6763/28
md.) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma
(madde 220, fıkra üç),
7. (Ek: 25/5/2005 – 5353/19 md.) Fuhuş (madde 227)
8. İhaleye fesat karıştırma (madde 235),
9. (Ek: 24/11/2016-6763/28 md.) Tefecilik
(madde 241),
10. Rüşvet (madde 252),
11. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),
12. (Değişik: 2/12/2014-6572/43 md.) Devletin
birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (madde 302),
13. (Ek: 2/12/2014-6572/43 md.)[48] Anayasal Düzene ve Bu Düzenin
İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316),
14. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve
Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337),
Suçları.
b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda
tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını
gerektiren suçlar.
d) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü
maddelerinde tanımlanan suçlar.
(2) (Değişik: 24/11/2016-6763/28
md.) Teknik araçlarla izlemeye hâkim,
gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar
verilir. Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar yirmi dört saat içinde
hâkim onayına sunulur. Hâkim kararını en geç yirmi dört saat içinde verir.
Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde kayıtlar
derhâl imha edilir.
(3) (Değişik:21/2/2014–6526/14 md.)
Teknik araçlarla izleme kararı en çok üç haftalık süre için verilebilir. Bu
süre gerektiğinde bir hafta daha uzatılabilir. Ancak, örgütün faaliyeti
çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi hâlinde, hâkim yukarıdaki sürelere ek olarak her defasında
bir haftadan fazla olmamak ve toplam dört haftayı geçmemek üzere uzatılmasına
karar verebilir. (Ek cümle: 15/8/2017-KHK-694/143 md.; Aynen kabul:
1/2/2018-7078/138 md.) Teknik araçlarla izleme tedbiri ile birlikte gizli
soruşturmacı görevlendirilmesi halinde bu fıkrada belirtilen süreler bir kat
artırılarak uygulanır.[49]
(4) Elde edilen deliller, yukarıda sayılan suçlarla ilgili soruşturma ve
kovuşturma dışında kullanılamaz; ceza kovuşturması bakımından gerekli olmadığı
taktirde Cumhuriyet savcısının gözetiminde derhâl yok edilir.
(5) Bu madde hükümleri, kişinin konutunda uygulanamaz.
Yönetmelik
Kararı hâkim, gecikmesinde sakınca varsa Cumhuriyet savcısı verir. Savcı kararı yirmi dört saat içinde hâkim onayına sunulur; hâkim en geç yirmi dört saat içinde karar verir. Süre dolarsa veya hâkim aksine karar verirse kayıtlar derhâl imha edilir. Süre en çok üç haftadır ve gerektiğinde bir hafta uzatılabilir. Örgüt faaliyeti çerçevesindeki suçlarda hâkim, her defasında bir haftadan fazla olmamak ve toplam dört haftayı geçmemek üzere ek uzatma yapabilir. Gizli soruşturmacı görevlendirilmesiyle birlikte uygulanırsa üçüncü fıkradaki süreler bir kat artırılır.
Bu yolla elde edilen deliller, maddede sayılan suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma dışında kullanılamaz. Ceza kovuşturması bakımından gerekli değilse Cumhuriyet savcısının gözetiminde derhâl yok edilir.
Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 2015/29744 esas, 2015/4468 karar sayılı kararında, 135. maddedeki başka suretle delil elde edilememesi koşulunun 139 ve 140. maddelerde yer almamasından hareketle tedbirler arasında öncelik ilişkisi kurulmuştur. Çoğunluk, üç tedbire aynı anda ve birlikte karar verilemeyeceğini ifade etmiştir. Somut olayda önce 135. madde, yeterli delil elde edilememesi ve şartların sürmesi üzerine 140. madde yoluna gidilmesinde isabetsizlik görülmemiştir. Bu değerlendirme anılan olayın uygulama sırasına ilişkindir.
Yargıtay 18. Ceza Dairesi, E. 2015/29744, K. 2015/4468Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : Fuhuş
HÜKÜM : Mahkumiyet
Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihi dikkate alınıp, ayrıca hükmolunan cezaların süreleri itibarıyla koşulları bulunmadığından sanık … müdafiinin duruşmalı inceleme isteminin CMUK’nın 318. maddesi uyarınca REDDİNE,
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen özel koruma tedbirlerinden iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması başlıklı 135. maddenin 1. fıkrasında "başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması…" ibaresinin gizli soruşturmacı görevlendirmesine ilişkin 139. ve teknik araçlarla izlemeye ait 140. maddelerde bulunmaması ve anılan maddelerde "başka suretle delil elde edilememesi halinde"ki düzenlemeler ile soruşturma ve kovuşturma evreleri ve kapsadıkları suçlar yönünden aralarında öncelik-sonralık ilişkisi olduğu, bu bağlamda öncelikle 135. maddenin diğer iki koruma tedbirine nazaran öncelik aldığı, sonuç alınamaması halinde 140. Ve ancak örgütün mevcudiyeti halinde ise 139. Maddeye başvurulabileceği gözetildiğinde, her üç koruma tedbirine aynı anda ve birlikte karar verilemeyeceği gözetildiğinde;
Somut olayda;
Sanıklar hakkında öncelikle suç işlendiklerine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması nedeniyle, özel koruma tedbirinin uygulandığı tarih itibariyle de katolog suçlardan olan “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme” ve “insan ticareti” suçlarından CMK'nın 135. maddesine göre iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasına ilişkin koruma tedbirinin uygulanması kararının verildiği, sonrasında yeterli delil elde edilememesi üzerine, kuvvetli şüphe sebeplerinin ve başka suretle delil elde edilememesi hâlinin de varlığını devam ettirmesi nedeniyle CMK'nın 140. maddesine göre, sanıkların kamuya açık yerlerdeki faaliyetlerinin ve işyerlerinin teknik araçlarla izlenmesine, ses veya görüntü kayıtlarının alınmasına yönelik teknik araçlarla izlemeye ilişkin koruma tedbirinin uygulanmasına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığına, üyeler …ve ..'in muhalefetleriyle oy çokluğuyla karar verilerik işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede:
Sanıklara yükletilen fuhuş eylemleriyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemlerin sanıklar tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,
Eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tiplerine uyduğu,
Cezaların Kanuni bağlamda uygulandığı,
Anlaşıldığından, sanıklar müdafilerinin ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA, 09/07/2015 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
KARŞI OY
Suçun sübutu yönünden Sayın Çoğunlukla aramızda görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
Görüş ayrılığının konusu; CMK 135/6-a bendinde sayılan suçlar nedeniyle alınan dinleme karanının dönüşebilir suçlarda kullanılıp kullanılamayacağı yönündedir.
Kanun Koyucu iletişimin denetlenmesini belirli suçlar yönünden öngörmüştür. Kıyas yada yorum yoluyla sınırlı olarak sayılan suçların çoğaltılması kanunun düzenleme amacına kanaatimizce uygun düşmemektedir.
Kanunların net ve belirli olması gerekir. Kural olarak ceza kanunları açısından yorum olanaklı değildir.
İhtiyaç duyulduğunda Kanun Koyucu kataloğ suçların sayısını artırmaktadır.
25.05.2005 tarihinde fuhuş suçunu da Kanun Koyucu kataloğ suçlar kapsamına dahil etmiştir.
Anayasa ile teminat altına alınan kişi hak ve özgürlüklerin ve bu özgürlüklerden biri olan haberleşme özgürlüğünün korunması ve bu korumanın devamlı olması açısından;
CMK 135/6-a bendinde sayılan suçlar yönünden kanunda öngörülen kurallara uygun olarak iletişimin tespitine gidilmesi ve iletişimin tespitinin de hangi suç için talep edilmişse ancak o suç yönünden delil olarak kullanılması gerektiği,
Aksi bir durumun yasanın amacına uygun olmadığı,
Değerlendirilmiştir.
Belirtilen nedenlerden dolayı iletişimin tespiti sonucu elde edilen delillerin kullanılması açısından çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir.
KARŞI OY
Sanıklar hakkında 2013 tarihinde CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlardan olan “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Yönetme İle İnsan Ticareti” suçlarından dolayı iletişimin tespiti ve kayda alınması kararı alınmış, daha sonra ise yeterli delil elde edilememesi nedeniyle CMK. 140. maddedeki koruma tedbirlerine başvurulması için karar alınmış ve bu koruma tedbirleri uygulanmıştır.
Mahkemece yargılama sonucunda sanıklar hakkında Örgüt Kurma ve İnsan Ticareti suçlarından beraat kararı verilmiş, sadece fuhuş suçundan mahkûmiyet kararı verilmiştir. Mahkeme fuhuş suçundan verdiği mahkûmiyet kararı gerekçesinde CMK. 135 ve 140. maddeleri uyarınca verilen koruma tedbirleri sonucu elde edilen delilleri kullanmıştır.
Sayın çoğunluk ile aramızda çözülmeyen uyuşmazlık CMK. 135 ve 140. maddeleri uyarınca verilen koruma tedbirleri sonucu elde edilen delillerin fuhuş suçunda kullanılıp kullanılamayacağı noktasındadır.
Öncelikle suç tarihinde fuhuş suçunun CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlar arasında yer alıp almadığı incelendiğinde;
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5353 sayılı Yasa 17. madde ile TCK. 227/3. maddesi CMK. 135. maddede yer alan katalog suçlar kapsamına alınmıştır. Yani suç tarihinde katalog suçlar arasında yer alan sadece TCK. 227/3. maddedeki fuhuş suçudur. Sanıkların mahkûm olduğu TCK. 227/1-2 maddeler suç tarihinde katalog suçlar arasında yer almamaktır. Zaten TCK. 227/3 maddedeki suçta 06.12.2006 tarih 5560 sayılı Yasanın 45. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6526 sayılı Yasa 12. madde ile fuhuş suçunun tamamı CMK. 135. madde kapsamına alınmıştır. Ancak, somut olayın suç tarihi 2013 olup bu tarihte fuhuş suçu katalog suçlar arasında yer almamaktır. Katalog suçlar arasında yer alan iletişimin dinlenmesi ve fiziki takip koruma tedbirlerine başvurulmasını gerektiren Örgüt Kurma ve İnsan Ticareti suçundan ise sanıklar beraat etmiştir.
Koruma tedbirine konu suç nedeniyle yapılan dinleme ve teknik takip sonucu başka bir suçun işlendiğine dair elde edilen delilin kullanılıp kullanılmayacağı sorunu incelendiğinde,
CMK. 138/2. maddesi Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim denetlemesi sırasında yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olamayan ve ancak 135. maddenin 6. fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse bu delil muhafaza altına alınır ve bu durum Cumhuriyet Savcılığına derhal bildirilir hükmüne yer verilmiştir. Tesadüfen elde edilen delilin kullanılabilmesi için CMK. 135. maddedeki katalog suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek nitelikte olmalıdır. Tesadüfi delil CMK. 135. maddedeki suçların dışında bir suça ilişkin ise muhafazası ve kullanılması olanaklı olmayıp derhal imha edilmelidir.
Öğretide katalog suçlar dışında elde edilen delilin kullanılamayacağı noktasında fikir birliği vardır. Ancak, CMK. 135. maddesindeki suçların dışında kalan suçlar yönünden başlangıç şüphesine esas olmak üzere Cumhuriyet Savcılığına bildirilmesi gerektiğini savunan yazarlar mevcuttur.
SOYARSLAN’a göre, “dinleme kararı kapsamında olmayan bir suça ilişkin deliller delil olarak değerlendirilemeyeceklerdir, imha edilmeleri doğrudur. Ancak Cumhuriyet Savcısı tesadüfen elde edilen delillerin yeterli şüphelenme sebebi sayarak başka türlü koruma tedbirleri alınması ve böylece yeni delil elde edilmesi yoluna gidebilir. Bu durumda elbette yeni delillere göre dava açılacak ve yargılama yapılabilecektir.” (Prof. Dr. Doğan Soyarslan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, Yetkin Yayınları Sayfa 283).
…’e göre “konunun katalogda yer almayan bir suça ilişkin olarak elde ettiği delile duyarsız kalması zor görünmektedir. Suç haberini alan kolluk ve savcılık hemen harekete geçmek zorundadır. TCK. 279. maddede kamu görevleri bakımından suçu ihbar yükümlülüğü getirmektedir. O halde elde edilen delil muhafaza edilmemeli ihbar kabul edilerek başka delil elde etmek amacıyla diğer soruşturma araçları kullanılarak derhal soruşturmaya başlanabilmelidir.” (Prof. Dr. Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, 6. Baskı, 2014, Sayfa 458).
Bu görüşlerin aksine ÖZTÜRK ise; “CMK. 138/2’deki düzenlemenin aksi yorumundan tesadüfen elde edilmiş olan bilgilerden bu suçların aydınlatılması amacıyla yararlanılamayacağı sonucu çıkmaktadır. Bazı yazarlar tarafından tesadüfen elde edilen bu bilgilerden katalogda sayılan suçlar dışında kalan suçların aydınlatılması amacıyla delil olarak yararlanılamayacağı ancak, bu bilgilerin başlangıç şüphesine esas oluşturabileceği söylenmekte ise de böyle bir anlayış kötüye kullanmaya açık kapı bırakır. Bu nedenle başlangıç şüphesine esas oluşturmaması gerekir. Bu bilgilerin yok edilmesi gerekir.” (Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, 8. Baskın, 2014, Sayfa 555).
Tesadüfen elde edilen delilin CMK. 135. maddede sayılan katalog suçlar dışında bir suça ilişkin ise kullanılmaması, yok edilmesi, adil olmayan bir sonuç olarak görülebilir. Ancak, iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması, fiziki ve teknik takip gibi koruma tedbirlerinin özel hayatın gizliliği ve haberleşmenin gizliliği ilkelerini ihlal ettiği unutulmamalıdır. Gönümüzde çağdaş ceza yargılama sistemleri özel hayatın gizliliği ilkesini ve insan haysiyetinin dokunulmazlığı ilkesini temel yargılama ilkesi olarak kabul etmektedirler. Hatta özel yaşamın korunması ile siyasal rejim arasında doğrudan bir bağ bulunduğu da varsayılmaktadır. Özel hayatın gizliliği ne kadar geniş korunuyor ise siyasi sistemin o kadar demokratik ve özgürlükçü olduğu kabul edilmektedir. Yani artık günümüzde özel hayatın korunması, demokrasi ve özgürlük parametrelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Anayasamızın 20, 21, 22 ve AİHS’nin 8. maddesi açıkça özel hayatın gizliliğini korumaktadır.
Prof. …’a ait olup Alman hukuk öğretisi ve federal mahkemesi tarafından kabul gören 3 alan teorisine göre yaşam 3 farklı alandan oluşmaktadır. Birinci gizli hayat yani sır alanı, ikincisi özel hayat ve en dışarıda genel hayat yer almaktadır. Günümüzde artık kişilerin çekirdek özel hayatını esas alan birinci yani gizli hayata hiçbir şekilde müdahale edilmemesi gerektiği tartışılmaktadır. Hatta bu alana koruma tedbirlerinin hiçbir şekilde müdahale etmemesi gerektiği dahi savunulmaktadır. (Dr. Güçlü AKYÜREK, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, 2014, Sayfa 25).
İletişimin tespiti ve kayda alınması konusunda AİHM tarafından konan temel ilkeler incelenecek olursa mahkeme bu konuda KLASS-Almanya kararında temel ilkeleri ortaya koymuştur. Buna göre; 1-Düzenlemenin demokratik kurumların korunması için zorunlu olması, 2-Devletlerin casusluk ve terör eylemleri nedeniyle istisnai de olsa ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması amacına yönelik olmalı, 3-Devletlere tanınan bu olanak sınırsız değildir. Zira, demokrasiyi savunma gerekçesiyle çıkarılan ve haberleşme özgürlüğünü sınırlayan bir yasa demokrasinin sarsılması hatta yıkılması tehlikesini de beraberinde getirmektedir.
Yukarıda yasal düzenleme, öğreti, AİHM kararlarında benimsenen ilkelerde açıklandığı gibi kişinin temel haklarından olan haberleşme ve özel hayatın gizliliğini ihlal eden koruma tedbirleri ancak CMK. 135. maddede düzenlenen katalog suçlar yönünden uygulanabilir. Bu suçlar dışında uygulanabilecek genişletici bir yorum kişinin vazgeçilmez temel haklarının sınırlayıcı nitelik taşıyacaktır. Bu da, temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, usul hükümlerinde genişletici yorum yasağına aykırı bir yaklaşım olacak ve uygulamada keyfiliğe yol açıp katalog suçlar yönünden karar alınarak diğer tüm suçlara yayılmasını sağlayacak bir risk taşıyacaktır. Yani, bu konudaki genişletici bir yorum bu koruma tedbirini denize atılan bir ağ haline dönüştürecek, bireylerin bu ağa takılması beklenerek bireyi obje durumuna düşürecektir.
Maddi gerçeğin araştırılmasını hedef alan Ceza Muhakemesinin amacı ne pahasına olursa olsun maddi gerçeği bulmak olmamalıdır. Ne pahasına olursa olsun mutlak gerçeğe ulaşmak ilkesi insanlık tarihi boyunca olumsuz uygulamalar göstermiş, insan onurunu hiçe sayan işkence ve benzeri yöntemlerle mutlaka gerçeğe ulaşma dürtüsünü harekete geçirmiştir. Günümüzde artık bu olumsuzluklar nedeniyle bu ilkeye sınırlamalar getirilmiş, delillerin mutlaka hukuka uygun olarak elde edilerek maddi gerçeğe ulaşılması benimsenmiştir.
CMK. 217/2. maddesi uyarınca yüklenen suç hukuka uygun elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Yani hukuka aykırı elde edilen delillerin, dinleme ve tespitlerin yargılama aşamasında hükme esas alınması mümkün değildir. Hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin hükme esas alınması mutlak bir bozma nedenidir.
Somut olayda, CMK. 135. madde kapsamında yer almayan fuhuş suçundan mahkûmiyet kararı verilirken ancak katalog suçlar yönünden başvurulabilecek dinleme ve fiziki takip sonucu elde edilen ve imha edilmesi gereken deliller imha edilmeyerek fuhuş suçunda mahkûmiyete esas alınmıştır. Bu şekilde CMK. 217/2. maddeye aykırı olarak hukuku aykırı elde edilen delillere dayanarak mahkûmiyet kararı verilmiştir. Öncelikle mahkeme kararı bu mutlak bozma nedeninden dolayı bozulması gerektiği görüşündeyim. Ancak, sayın çoğunluk tarafından bu delillerin hukuka uygun olduğu kabul edilmiş olmakla bu deliller hükme esas alındıktan sonra mahkûmiyet yönündeki çoğunluk görüşüne katılmaktayım.
Kişinin kendi kaydı
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2017/11 esas, 2018/639 karar sayılı kararındaki çoğunluğa göre 135. madde anlamındaki tespit, dinleme ve kayda alma, soruşturma veya kovuşturma sırasında iki kişi arasındaki görüşmenin üçüncü kişi tarafından teknik araçlarla dinlenip kayda alınmasıyla mümkündür ve kanuni usule uyulmalıdır. Çoğunluk ayrıca, kişiye karşı işlenmekte olan suçta delilin yeniden elde edilemediği ve yetkili makama başvurma imkânının bulunmadığı ani durumda, kişinin karşı tarafla konuşmasını kayda almasının hukuka uygun kabulünü zorunlu görmüştür.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/11, K. 2018/639Kaynağı aç
"İçtihat Metni"
Kararı veren : YARGITAY Ceza Genel Kurulu
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Sayısı : 8-8
Sanık …'ın icbar suretiyle irtikap suçundan beraatine ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 05.10.2016 tarihli ve 8-8 sayılı hükmün, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı ile katılan … Hazinesi ve katılma talebinin reddine karar verilen … vekili tarafından aynı dilekçeyle temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “Ret – Bozma” istemli 17.01.2017 tarihli ve 2 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
25.03.2016 tarihi itibarıyla iç hukukumuzun bir parçası hâline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) Ek 7 No.lu Protokolü'nün 2. maddesinde; ilgili kişinin, hakkında kurulan hükmü daha yüksek bir mahkemeye inceletme hakkının bulunduğunun belirtilmesi, CMK'nın 304. maddesinin dördüncü fıkrasının, ilk derece mahkemesi tarafından verilen ve doğrudan temyiz yolu açık bulunan hükümlere ilişkin usul kurallarını ihtiva etmesi ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 41. maddesinin ikinci fıkrası ile aynı Kanun'un 15. maddesinin üçüncü fıkrasında, ilk derece mahkemesi olarak Özel Dairelerce verilen hükümlerin Ceza Genel Kurulunca temyiz yoluyla inceleneceğinin belirtilmesi karşısında; sanık hakkında kurulan beraat hükmünün "Temyiz" kanun yoluna tabi olduğu ve inceleme konusu olayda Bölge Adliye Mahkemesi denetiminden geçen bir hüküm bulunmaması da gözetildiğinde temyiz incelemesinin hukuki denetim ile sınırlı olmadığı kabul edilmiştir.
Dosya kapsamı ve ilk derece mahkemesince verilen hüküm dikkate alındığında, Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesi sırasında özellikle;
1- Yargılama evresinde katılma talebinin reddine karar verilen Adalet Bakanlığının icbar suretiyle irtikap suçundan açılan kamu davasına katılma ve hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının,
2- Tanık ….. ile sanık arasındaki suç konusu görüşmeleri içeren ses kaydının yasal delil niteliğinde olup olmadığının ve bu bağlamda hükme esas alınıp alınamayacağının,
3- Sanığın üzerine atılı suçun sabit olup olmadığının ve hukuki niteliğinin,
Belirlenmesi hususları üzerinde ayrı ayrı durulmasında fayda bulunmaktadır.
1- Yargılama evresinde katılma talebinin reddine karar verilen Adalet Bakanlığının icbar suretiyle irtikap suçundan açılan kamu davasına katılma ve hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığı;
İncelenen dosya kapsamından;
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece sanığa atılı icbar suretiyle irtikap suçundan açılan kamu davası 3628 sayılı Kanun’un 17 ve 18. maddeleri uyarınca … Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğüne bildirilmiş ve suçtan zarar görme ihtimaline binaen vekili aracılığıyla katılma talebinde bulunan Maliye Hazinesinin bu isteği yerinde görülerek sanık hakkında açılan kamu davasına katılmasına, Hazine vekilinin … adına yaptığı katılma isteminin ise anılan Bakanlığın suçtan doğrudan zarar görmemesi nedeniyle reddine karar verilmiştir.
5271 sayılı CMK'nın 237. maddesinin birinci fıkrasında “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup hâlinde belirtilmiştir. Bu düzenleme, 1412 sayılı CMUK'un 365. maddesindeki; “Suçtan zarar gören herkes, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilir.” hükmü ile benzerlik göstermekte ise de yeni hükme, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur da eklenmek suretiyle, madde; öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.
Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların kanunun kendilerine tanıdığı hak ve yetkileri haiz olarak davada Cumhuriyet savcısının yanında yer almasına öğreti ve uygulamada “Davaya katılma” veya “Müdahale” denilmekte, davaya katılma talebinin kabul edilmesi hâlinde ise davaya katılma isteminde bulunan kişi “Katılan” ya da “Müdahil” sıfatını almaktadır.
Gerek CMK’da, gerekse CMUK’da kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı hâlinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “Suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak kanunda “Suçtan zarar gören” ve “Mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tabi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Bu nedenle konuya açıklık kazandırılırken öğretideki görüşlerden de yararlanılarak, maddede katılma yetkisi kabul edilen, “Mağdur”, “Suçtan zarar gören” ve “Malen sorumlu” kavramlarının, kamu davasına katılma hususundaki uygulamaya ışık tutacak biçimde tanımlanması gerekmektedir.
Malen sorumlu; işlenmiş olan suçun hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddi ve mali sorumluluk taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişidir.
Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “Haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de, bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir (Mehmet Emin Artuk- Ahmet Gökcen – A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2015, s.289; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.214-217; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.106-107; ….. Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 6. cilt, Ankara, 2010, s.7702-7703).
Kamu davasına katılmak için aranan “Suçtan zarar görme” kavramı Kanun'da açıkça tanımlanmamış, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; “Suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hâli” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 03.05.2011 tarihli ve 155–80, 04.07.2006 tarihli ve 127–180, 22.10.2002 tarihli ve 234–366 ile 11.04.2000 tarihli ve 65–69 sayılı kararlarında; “Dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez.” şeklinde açıkça ifade edilmiştir.
Uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK'nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen şartın gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş olması veya herhangi bir kanunda, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca Gümrük İdaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca Hazine ve Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun usulüne uygun başvuruda bulunmaları hâlinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır. Özel kanun hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurumların suçtan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. Ceza Genel Kurulunun 03.05.2011 tarihli ve 155-80, 22.10.2002 tarihli ve 234-366 ve 21.02.2012 tarihli ve 279–55 ile 15.04.2014 tarihli ve 599-190 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Bu kapsamda, 3628 sayılı Kanun'un “Bu Kanunda Yazılı Suçlar ile Bazı Suçlardan Dolayı Soruşturma Usulü” genel başlığını taşıyan 4. bölümünün “Soruşturma” başlıklı 17. maddesinde;
"Bu Kanunda ve 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununda yazılı suçlarla, irtikâp, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmî ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 2.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz.
Yukarıdaki fıkra hükmü müsteşarlar, valiler ve kaymakamlar hakkında uygulanamaz.
Görevleri veya sıfatları sebebi ile özel soruşturma ve kovuşturma usulüne tabi olan sanıklarla ilgili kanun hükümleri saklıdır.”,
“Suçun ihbarı” başlıklı 18. maddesinde ise;
“Yukarıdaki maddede yazılı suçlara ilişkin ihbarlar doğrudan Cumhuriyet Başsavcılıklarına yapılır. İhbar üzerine derhal bir ihbar tutanağı düzenlenir ve bir örneği muhbire verilir. Acele ve gecikmesinde sakınca umulan hallerde tutanak düzenlenmesi sonraya bırakılabilir. Muhbirlerin kimlikleri, rızaları olmadıkça açıklanmaz. İhbar asılsız çıktığında aleyhine takibat yapılanın istemi üzerine muhbirin kimliği açıklanır.
(Ek fıkra: 12/12/2003-5020/13 md.) Yukarıdaki fıkraya göre yapılan ihbar veya takipsizlik kararı ve iddianame Cumhuriyet başsavcılığınca, … Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü ile varsa diğer ilgili kamu kurum veya kuruluşlarına bildirilir. Hazine avukatının yazılı başvuruda bulunması hâlinde …, başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanır.
Bu suçlardan dolayı müfettiş ve muhakkikler de soruşturma neticesinde delil veya emare elde ettikleri takdirde, işi yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar ve evrakı tevdi ederler. Cumhuriyet Başsavcılığı müfettiş ve muhakkikler tarafından kendisine tevdiine lüzum görülmediği halde dahi evrakın taalluk ettiği iş hakkında soruşturma yapmak üzere gerekçe göstererek evrakı ait olduğu merciden isteyebilir.
17 nci maddede yazılı suçlardan dolayı delil veya emare elde eden müfettiş ve muhakkikler durumu yetkili ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar ve evrakı tevdi etmedikleri takdirde bunlar hakkında da yapılacak takibattan dolayı Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat Hükümleri uygulanmaz.
İhbar konusu müsnet suç hakkında dava açılıncaya kadar bilgi vermek ve yayın yapmak yasaktır.”, şeklinde hükümlere yer verilmiş olup, uyuşmazlığa konu irtikap suçuna ilişkin Hazine ve Maliye Bakanlığının davaya katılma hakkı açıkça düzenlenmiş, ayrıca ihbar veya takipsizlik kararı ile iddianamenin varsa diğer ilgili kamu kurum veya kuruluşlarına bildirileceği hüküm altına alınmıştır.
Yine Ceza Genel Kurulunca 25.03.2003 tarih ve 41-54 sayı ile; “Tazminat ödenmesi, itibar zedelenmesi ve güven kaybı gibi dolaylı zararlara dayanarak kamu davasına katılma, dolayısıyla verilen hüküm hakkında yasa yollarına başvurmanın olanaksız olduğu" şeklinde karar verilmiştir.
Bu bilgiler ışığında, yargılama evresinde katılma talebinin reddine karar verilen Adalet Bakanlığının icbar suretiyle irtikap suçundan açılan kamu davasına katılma ve hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığı değerlendirildiğinde;
Sanık hakkında açılan kamu davasına konu irtikap suçunda korunan hukuki yarar kamu idaresinin toplum nazarındaki itibarı, toplumun devlet memurlarına karşı duyması gereken inanç ve itimat olup suçun mağduru kamu görevlisince yarar sağlamaya veya bu yolda vaatte bulunmaya zorlanan ve ikna edilen kişidir. Bu suçla kişilerin, kamu görevlilerinin görevlerinin gereği olan yükümlülüklere aykırı davranmayacakları yönündeki güveninin korunduğu dikkate alındığında toplumu oluşturan herkesin de geniş anlamda bu suçun mağduru olduğu kabul edilmelidir. 3628 sayılı Kanun’un 18. maddesinde, anılan Kanun’da sayılan suçlara ilişkin ihbar veya takipsizlik kararı ve iddianamenin Cumhuriyet başsavcılığınca, … Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğünün yanı sıra varsa diğer ilgili kamu kurum veya kuruluşlarına bildirileceği belirtilmiş ise de; Adalet Bakanlığının anılan yasal düzenleme anlamında “İlgili kamu kurumu” olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı ve irtikap suçu açısından … ve bağlı birimlerine "Suçtan doğrudan zarar gören" ve "Malen sorumlu" sıfatlarını kazandırmayacağı, tazminat ödenmesi, itibar zedelenmesi ve güven kaybı gibi dolaylı zararlara dayanılarak kamu davasına katılmanın da mümkün olmadığı, bu itibarla anılan Bakanlık ve bağlı birimlerinin yargılamaya konu suç yönünden kamu davasına katılma hak ve yetkisinin olmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin, … vekilinin katılma talebinin reddine ilişkin usul ve kanuna uygun olan kararının onanmasına karar verilmelidir.
2- Tanık ….. ile sanık arasındaki suç konusu görüşmeleri içeren ses kaydının yasal delil niteliğinde olup olmadığının ve bu bağlamda hükme esas alınıp alınamayacağı;
İncelenen dosya kapsamından;
Tanık …..’ın sanıkla yaptığı görüşmeye ilişkin teslim ettiği ses kaydı ile ilgili HSYK Müfettişlerince Ulusal Kriminal Bürodan aldırılan 21.02.2012 tarihli bilirkişi raporuna göre; ses kaydında iki kişinin yürümekte olan bir davayla ilgili konuştukları, kaydın net olarak anlaşılmamakla birlikte tanık …..’ın anlatımına uygun bir konuşma olduğu, mağdurdan bahsedildiği, talebin ne olduğunun sorulduğu, 30.000 Euro olduğunun anlaşıldığı, seslerin tanık ….. ve sanığa ait olduğunun kabul edilmesi hâlinde, yapılan görüşmede sanığın 30.000 Euro karşılığında gerekli kararı verebileceğini söylediği ve bu bilgiyi tanık …..’ın taraflara iletmesini istediği anlaşılmıştır.
Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, mevzuatımızda önce yalnızca 30.07.1999 tarihli ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu'nda sayılı örgütlü suçlar için düzenlenmiş iken, özellikle çıkar amaçlı ve örgütlü suçlulukla daha etkin şekilde mücadele edilebilmesi amacıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uygun bir düzenlemeye ihtiyaç duyulması sonucu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135 ilâ 138. maddelerinde bir koruma tedbiri olarak yeniden düzenlenmiş, 135. maddede; iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi tedbirine yer verilip, söz konusu tedbirlerin yerine getirilme şartları ve usulü hükme bağlanmış, bu konuya ilişkin olarak verilecek kararların kapsamı ve uygulama süresine yönelik ayrıntılı düzenleme yapılmıştır. CMK'nın 136. maddesinde, 135. maddede sayılan tedbirlerin uygulanmasına dair şüpheli veya sanığın müdafisi için öngörülen istisnalar hüküm altına alınmış, 137. maddesinde telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması kararlarının ne suretle icra edileceği, kayda alınan iletişim muhtevasının yazıya dökülmesi, işlemlere son verilmesi, iletişimin içeriğine ilişkin kayıtların yok edilmesi ve ilgililerine bilgi verilmesi düzenlenmiş, aynı Kanun'un 138. maddesinde tesadüfen elde edilen deliller, 139. maddesinde gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, 140. maddesinde ise teknik araçlarla izleme konuları hükme bağlanmıştır.
"İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması" başlıklı 135. maddesi suç tarihi itibarıyla;
"1- Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır.
2- Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.
3- Birinci fıkra hükmüne göre verilen kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu, tedbirin türü, kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en çok üç ay için verilebilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir. Ancak, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi halinde, hâkim bir aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir.
4- Şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi için, mobil telefonun yeri, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararına istinaden tespit edilebilir. Bu hususa ilişkin olarak verilen kararda, mobil telefon numarası ve tespit işleminin süresi belirtilir. Tespit işlemi en çok üç ay için yapılabilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir.
5- Bu madde hükümlerine göre alınan karar ve yapılan işlemler, tedbir süresince gizli tutulur.
6- Bu madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:
a) Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80),
2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
3. İşkence (madde 94, 95),
4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
6. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
7. Parada sahtecilik (madde 197),
8. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
9. Fuhuş (madde 227, fıkra 3),
10. İhaleye fesat karıştırma (madde 235),
11. Rüşvet (madde 252),
12. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),
13. Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315),
14. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları.
b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,
d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
7- Bu maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz." şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin birinci fıkrasında telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasının şartları ve usulü düzenlenmiş, ikinci fıkrada şüphelinin tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimin kayda alınamayacağı hükme bağlanmış, dördüncü fıkrasında, şüpheli veya sanığa ulaşılabilmesini sağlayabilecek olan diğer kişilerin mobil telefonunun yerinin tespiti imkânı getirilmiş, beşinci fıkrada bu madde hükümlerine göre alınan hâkim veya Cumhuriyet savcısı kararının gizliliği hususunda hükme yer verilmiş, altıncı fıkrasında telekomünikasyon yoluyla iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ancak fıkrada sayılan katalog suçlarla sınırlı olarak başvurulabileceği hüküm altına alınmış, yedinci fıkrada maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimsenin, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemeyeceği ve kayda alamayacağı hükmü getirilmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanununda Öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik'in 4. maddesinin (e) bendinde iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması; "Telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilmekte olan konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması ile diğer her türlü iletişimin uygun teknik araçlarla dinlenmesi ve kayda alınmasına yönelik işlemler" olarak tanımlanmıştır.
CMK’nın 135. maddesi anlamında iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kaydı alınması, bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturma sırasında iki kişi arasında gerçekleştirilen görüşmenin, ancak bir üçüncü kişi tarafından uygun teknik araçlarla dinlenmesi ve kayda alınması hâlinde mümkün olacaktır. Bu yöntemle elde edilen kanıtların hukuka uygun kabul edilmeleri için de kanunda öngörülen usuller dairesinde bu işlemlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Ancak, kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkânının olmadığı ani gelişen durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması hâlinin hukuka uygun olduğunun kabulü zorunludur. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusudur.
Öğretide, “Meşru müdafaa olarak değerlendirilebilecek, örneğin hakaret, tehdit veya şantaj suçlarına muhatap olan ve o an konuşmaları kayıt altına alan mağdurun elde ettiği bu delil hukuka uygun sayılacaktır.” (Ersan Şen, Türk Hukukunda Telefon Dinleme, Gizli Soruşturmacı, X Muhbir, 2. Baskı, s. 74), “… ‘Kayıt altına alma’ gerçekleşen bir haksız saldırıya karşı, ‘Kayıtları takip organlarına verme’ ise tekrarı muhakkak bir haksız saldırıya karşı yapılmaktadır. Yani her ikisi de meşrudur. Netice olarak, meşru savunma çerçevesinde hareket ettiğinden, üzerinde durulan sorunda mağdurun eyleminin haberleşmenin gizliliğini ihlal veya kişiler arasındaki konuşmaların kayda alınması ya da benzeri başka bir suça vücut vermediği gibi, yapmış olduğu kayıtların da hukuka uygun olarak ele geçirilmiş olduklarından pekâlâ delil olarak değerlendirilebileceği söylenebilir.” (Ali İhsan Erdağ, TBB Dergisi, 2011(92), s. 54) şeklinde görüşler mevcuttur.
Öte yandan, tanık ….. tarafından elde edilen bu kayıtların TCK’nın “Özel Hükümler” başlıklı İkinci kitabının “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı ikinci kısmının dokuzuncu bölümünde düzenlenen özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar kapsamında kabulü de olanaklı değildir. Zira tanık …..’ın eylemi bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp, kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçla ilgili olarak kaybolma olasılığı bulunan kanıtları yetkili makamlara sunmak gerektiği yanılgısına dayalı bir davranıştır.
Bu açıklamalar ışığında inceleme konusu değerlendirildiğinde;
Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilerek soruşturmaya başlanmadığı bir dönemde, tanık …..’ın kendisinden para istediği gerekçesiyle sanık ile aynı ortamda yaptığı görüşmeleri gizlice cep telefonuna kaydettiği olayda;
Tanık …..’ın sanık ile yapmış olduğu ilk görüşmeden sonra yetkili makamlara başvurarak CMK'nın 135. maddesi uyarınca iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması konusunda karar aldırma imkânı bulunduğu hâlde Kanun'da öngörülen usullere riayet etmemesi, bu bağlamda kayda alma esnasındaki durumun ani geliştiğinden bahsedilememesi ve tanık …..'a karşı işlenen bir suç da bulunmaması karşısında, elde edilen delilin hukuka uygun olduğundan söz edilemeyecektir. Bu nedenle temyiz incelemesi sırasında söz konusu delilin değerlendirme dışı bırakılması gerekmektedir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; "Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 05.10.2016 tarihli 8-8 sayılı ilk derece mahkemesi sıfatı ile sanık olan Bakırköy 3.Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi … hakkında yaptığı yargılama sonucunda atılı İrtikap suçundan delil yetersizliği nedeniyle beraatine dair kararının … tarafından bozulması talebi ile itiraz yoluyla Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gelip yapılan hukuki müzakereler sonucunda öncelikle dosyada bulunan ve tanık olarak dinlenen Av….’nin dosyaya sunduğu sanığa ait olduğunu söylediği ses kaydının delil olarak kabul edilip edilemeyeceğinin belirlenmesine yönelik ön sorun üzerinde Ceza Genel Kurulunda bu ses kaydının yasal anlamda geçerli bir delil sayılıp sayılamayacağı ve bu delil yasal delil sayılır ise dosyada mevcut diğer deliller kapsamında sanığa atılı suçun sabit olup olmadığına dair yapılan oylamada ses kaydı yasal delil kabul edilmemiş olup dosyada bulunan ses kaydının yasal anlamda delil sayılması kanaatinde olduğumdan ön sorun hakkında çıkan çoğunluk kararına muhalif olup, çoğunluğun bu yöndeki görüşüne katılmamaktayım. Bu ses kaydı dışında kalan deliller dikkate alındığında ise, sanığa atılı suçun sabit olmadığı görüşünde olduğumu belirtmekle ses kaydının delil olması gerektiğine dair muhalefet görüşüm ve gerekçelerim şöyledir;
Yargıtay 5. Ceza Dairesi gerekçeli kararının ses kaydı ile ilgili kısmında aynen ….'Öte yandan, tanık avukatın, kendisi aracılığıyla müvekkili Ersin'den menfaat talep ettiği gerekçesiyle, sanık hakim ile aynı ortamda yaptığı görüşmeyi cep telefonuna kaydetmek suretiyle elde ettiği kaydın, hukuken CMK'nin 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı, tanığın kastının, bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp, kendisine ve/veya müvekkiline karşı işlendiğini düşündüğü suçla ilgili olarak kaybolma ihtimali bulunan delillerin kaybolmasını engellemek ve yetkili makamlara sunma amacına yönelik olduğu, ancak bunun da kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı, ani gelişen durumlarla sınırlı olması şartıyla hukuka uygun olacağının, aksi takdirde somut olaydaki gibi ilgili kişinin yetkili makamlara başvurma olanağı doğduktan sonraki aşamalardaki kayıtlarının ise hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olduğunun kabulü gerektiği,
Suça konu bu davada ise, tanık avukat … tarafından kayda alınan konuşmaların yasayla düzenlenen usul ve esaslara uyulmadan elde edildiği, yetkisiz kişilerce elde edilen bu kayıt ve bulguların bir suça ilişkin de olsa hukuka aykırı delil niteliği taşıdığı, Anayasa'nın 38. maddesindeki 'kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez', CMK'nin 206/2-a. bendindeki 'delil kanuna aykırı olarak elde edilmişse reddolunur' ve aynı Kanunun 217/2. maddesindeki 'yüklenen suç hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilir' hükümleri nazara alındığında hukuka aykırı olarak elde edilmiş ses kayıtlarının soruşturma veya kovuşturma sırasında kullanılamayacağı, mahkumiyet hükmüne ispat aracı olamayacağı,
Diğer taraftan, tanık ….. tarafından kayda alınan konuşmaların, olayın ortaya çıkmasından yaklaşık 10 ay öncesine ait olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla özellikle avukat olan ve bu husustaki kanun hükümlerini iyi bilen tanığın ya da vekili olduğu mağdur …'in yetkili makamlara başvurma imkanları olduğu ve bunun zorunlu bulunduğunu bildikleri/bilmeleri gerektiği halde buna aykırı şekilde bizzat adı geçen tanığın elde ettiği ses kayıtlarının hukuka uygun kanıt olarak kabulünün mümkün olmadığı, kaldı ki tanık avukat ile sanık hakim arasındaki dava konusu edilen olaya ilişkin yapılan ikinci görüşmeye ait bahse konu ses kaydının ani gelişen ve bir daha elde edilme imkanı bulunmayan kanıt niteliğinde de sayılamayacağı, Her ne kadar, tanık …..'ın beyanına göre sanığın kendisi aracılığıyla mağdurdan menfaat talep ettiği tarihten yaklaşık 7 ay kadar sonra sanık … ile mağdur … arasında iki kez telefon görüşmesi yapıldığı TİB kayıtları ile tespit edilmiş ve sanığın mağdura ait E7 adlı inşaat malzemesi satan işyerinden olaydan çok sonra fatura karşılığında ve bedeli mukabilinde malzeme satın aldığı ileri sürülmüş ise de; telefon görüşmesinin olaydan çok sonraya ait olup içeriğinin tespit edilemediği, yine malzemelerin sanık tarafından müstemirren baktığı mahkemede yargılamasını yürütüp tamamladığı 2009/27 Esas sayılı dava dosyasında mağdur … hakkında beraat kararı vermesinin karşılığı ve ücretsiz olarak alındığının kanıtlanamadığı, indirim miktarının fahiş olduğuna yönelik müfettiş saptamasının ise serbest piyasa koşulları ile mağdurun alım-satım olayını olaydan çok sonra soruşturma sırasında öğrendiğini beyan etmesi karşısında, yerinde görülmediği, kaldı ki yapılan indirim ile yargılama konusu olay arasındaki irtibatın da kesin olarak belirlenemediği, keza tanık …'ın soruşturma aşamasındaki 'sanık hakimin istemi üzerine çağırdığı avukatın ismini … gibi hatırladığı' şeklindeki beyanının, kovuşturma aşamasındaki anlatımları sebebiyle şüpheli kaldığı, Hukuka aykırı olarak elde edilen delil dışlandığında ve soyut iddia haricinde sanık aleyhindeki yegane delilin tanık avukat …'nin anlatımları olduğu, hukukçu olması nedeniyle rüşvet, irtikap vb. suçlara ilişkin taleplerle karşılaştığında ne yapması gerektiğini bilen ve bilebilecek durumda olan adı geçen tanığın, iddiasına göre sanık hakim tarafından kendisinden bu yönde bir talepte bulunulması üzerine durumu en kısa zamanda adli mercilere intikal ettirmek ve olayla ilgili olarak yürürlükte bulunan Ceza Muhakemesi Kanunundaki iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması, teknik araçlarla izleme gibi usul hükümlerinin uygulanarak maddi gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak yerine olayın üzerinden 10 ayı aşkın bir sürenin geçmesinden sonra Adalet müfettişlerine kendiliğinden giderek beyanda bulunduğu, keza tanık avukatın iddialarının müvekkilleri olan … ve … tarafından da hiçbir aşamada doğrulanmadığı, dolayısıyla dosya kapsamındaki kanıt durumuna göre iddiasının şüphe boyutunu aşamadığı, Ceza yargılaması sonucunda mahkumiyet kararı verilebilmesi için suç oluşturan fiilin sanık tarafından işlendiğinin hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak, herkesi inandıracak biçimde kanıtlanması ve şüphenin masumiyet karinesinin gereği olarak sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği (Anayasa m. 38/4, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 6/2, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 11. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi m. 14/2), hususlarında Hakimler Kurulunda tam bir vicdani kanaat hasıl olmuş,
Açıklanan nedenlerle; hukuka aykırı olarak elde edilen delil dışlandığında ve soyut iddia ve tanık …'nin anlatımları haricinde dosyada sanığın üzerine atılı icbar suretiyle irtikap suçunu işlediğine dair, mahkumiyetine yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından, atılı suçtan dolayı sanık hakim …'ın CMK'nin 223/2-e. maddesi uyarınca beraatine karar vermek gerekmiştir.' şeklinde hüküm kurulmuştur.
Konu ile ilgili Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/5.MD-1270 E. , 2013/248 K. Sayılı kararında:
'5271 sayılı CYY'nin 135. maddesi anlamında iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kaydı alınması, bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturma sırasında iki kişi arasında gerçekleştirilen görüşmenin, ancak bir üçüncü kişi tarafından uygun teknik araçlarla dinlenmesi ve kayda alınması halinde mümkün olacaktır. Bu yöntemle elde edilen kanıtların hukuka uygun kabul edilmeleri için de yasada öngörülen usuller dairesinde bu işlemlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Kendisine karşı suç işlendiği gerekçesiyle bir kişinin, bir başkasıyla yaptığı telefon görüşmeleri ile ortam konuşmalarını kayda alması işleminin 5237 sayılı CYY'nin 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesi olanaklı değildir. Çünkü yapılan işlemin anılan madde kapsamında değerlendirilmesi için maddede belirtilen işlemlerin bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturma sırasında bir üçüncü kişi tarafından yerine getirilmesi gereklidir.
Katılanın sanıklar ile aynı ortamda ve telefonda yaptığı görüşmeleri cep telefonuna kayıt ettiği sırada, sanıklar hakkında yetkili organlarca başlatılmış bir soruşturma veya kovuşturma bulunmadığından, dolayısıyla 5271 sayılı CYY'nin 2. maddesinde tanımı yapılan şüpheli veya sanık kavramlarının konuşmaların kayıt edildiği aşamada sanıklar yönünden söz konusu olmaması, 5271 sayılı CYY'nin 135. maddesinde düzenlenmiş olan iletişimin denetlenmesi tedbirinin yalnızca şüpheli veya sanık sıfatına sahip kişiler hakkında uygulanmasının mümkün bulunması karşısında da, katılan tarafından elde edilen kayıtların 5271 sayılı CYY'nin 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesi ve hakim kararı olmaksızın gerçekleştirildiklerinden bahisle hukuka aykırı kabul edilmesi isabetli bir yaklaşım tarzı değildir.
Somut olay bu kapsamda değerlendirildiğinde; henüz yasaya göre yetkili merciilerce suç şüphesinin öğrenilerek soruşturmaya başlanılmayan bir dönemde katılanın kendisinden rüşvet istedikleri gerekçesiyle sanıklar ile aynı ortamda ve telefonda yaptığı görüşmeleri cep telefonuna kayıt etmek suretiyle elde ettiği kayıtların 5271 sayılı CYY'nin 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, katılanın kendisinden rüşvet istedikleri gerekçesiyle sanıklar ile aynı ortamda ve telefonda yaptığı görüşmeleri cep telefonuna kayıt etmek suretiyle elde ettiği kayıtların Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından 5237 sayılı CYY'nin 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesi ve hakim kararı olmaksızın gerçekleştirildiklerinden bahisle hukuka aykırı kabul edilmesi isabetli değildir.
Diğer taraftan, katılan tarafından elde edilmiş olan kayıtların 5237 sayılı TCY'nin Özel Hükümler başlıklı ikinci kitabının kişilere karşı suçlar başlıklı ikinci kısmının dokuzuncu bölümünde düzenlenen özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar kapsamında kabulü de olanaklı değildir. Zira katılan eylemi bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp, kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçla ilgili olarak kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engelleyerek, yetkili makamlara sunmak amacıyla güvence altına almaktır.
Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması halinin hukuka uygun olduğunun kabulü zorunludur. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusudur.' denmiştir.
Öğretide, (Prof. Dr. Ersan Sen, Türk Hukuku'nda Telefon Dinleme, Gizli Sorusturmacı, X Muhbir, 2.Baskı, sf. 74), … gerçekleşen veya tekrarı muhakkak bir haksız saldırıya karşı yapılmaktadır. Yani her ikisi de meşrudur. Netice olarak, meşru savunma çerçevesinde hareket ettiginden, üzerinde durulan sorunda magdurun eyleminin haberleşmenin gizliligini ihlal veya kişiler arasındaki konusmaların kayda alınması ya da benzeri başka bir suça vücut vermedigi gibi, yapmış oldugu kayıtların da hukuka uygun olarak ele geçirilmiş olduklarından pekala delil olarak degerlendirilebilecegi söylenebilir.(Yrd. Doç. Dr. Ali Ihsan Erdag, TBB Dergisi, 2011(92), sf. 54) şeklinde görüşler mevcuttur.
Yine bu konuda Prof. Dr. Cengiz Derdiman (Bkz.Hukuki Yaklaşım.com sitesi. Erişim tarihi 22.10.2018) Kişilerin Kaydettikleri Ses veya Görüntüleri Delil Olurmu isimli makalesinde;
'Kişilerin şantaj hakaret ve tehdit veya bir başka suç işlediği iddia olunan bilecek ses veya görüntülerinin gizli ve rızaları olmaksızın başka kişiler tarafından delil elde etmek amacıyla tespit ve kaydedilmeleri mümkün müdür bu şekilde elde edilen veriler hukuka uygun delil niteliği taşırlar mı bu veriler ifşa edilebilir mi. Hakaret veya tehdit gibi suçların işlenmesine ilişkin ihtimal bu kayıt işlemine başlamaya yeterli midir tüm bunların hukuka aykırı olmaması için ne gibi usul ve şartlardan bahsedilebilir.
Türk Ceza Kanununun 131, 132, 133, 134. maddeleri kişilerin aleni olmayan ortamlardaki iletişimlerini veya görüntülerini rızaları olmadan kaydetme ve ifşa eylemleri suç olarak belirlemiştir, burada kaydetme veya bir ortamda bulunmayanlara dinlettirme ses veya görüntü alınanlarla aynı ortamda bulunan kişiler tarafından yapılabilecektir. Nitekim Türk Ceza Kanunu 132. maddesi kişiler arasındaki gizli konuşma ve görüşmelerin ifşasını suç olarak düzenlemiştir, buradaki ifşa kaydetmek sizin başkasına anlatmak ya da ses ya da görüntüleri aynı ortamda olmayan bir kimseye gizlice kayıttan ya da dinlettirmektir. Ayrıca Türk Ceza Kanununun 133/1. maddesinde karşılıklı konuşmaların başkası tarafından kaydı 133/2. fıkrasında ise söyleşinin kayda alınması suç olarak belirtilmiştir.
2 -Hukuka aykırı delil kavramı: Deliller bir olayın belirlenmesine yarayan vasıtalardır uyuşmazlıkların çözümünde yargı kararlarına dayanak olan bilgi belge kayıt emare gibi ispat içerikleri ve vasıtalarıdır. Deliler hükme dayanak oldukları ana kadar şüphe sebebi olan belirti ve vasıtalar konumunda değerlendirirler Hukuka aykırılık genel hatlarıyla kanunun lafzı ve ruhu itibarıyla geçerli olan hükmüne aykırılık olarak görülebilir. (Hatemi sayfa 36-37) Hukuka aykırılık hukuk kurallarına kasten veya kusurla uymama veya hukuk kurallarına aykırı davranma ile oluşabilir (derdiman baskı 2015 sayfa 12) Anayasa 38, Ceza Muhakemesi Kanunu 206, 217/2, 230/1. md.leri hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağına ilişkin hükümler koymuşlardır. Hukuka aykırı kabul edilen usullerle elde edilen ses veya görüntü kayıtları yargısal süreçlerde hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil niteliği taşıyabileceklerdir.
Aleni olmayan ortamlarda ses veya görüntü alabilme aleni olmayan toplantı Topluma açık olmayan özel ve kendine özgü alanlardır Türk Ceza Kanununun 130, 133. maddesinin gerekçesinde ifade edildiği üzere bir arada bulunan kişiler arasında yapılan konuşmanın aleni olmayan konuşma olarak kabulü için konuşmanın yapıldığı yerin önemi yoktur. Bu bakımdan, Örneğin; bir parkta iki kişi arasında geçen konuşmanın başkaları tarafından ancak özel gayret gösterilerek duyulabilecek olması halinde aleni olmayan konuşma söz konusudur keza Örneğin; bir evde sınırlı sayıda kişiler arasında yapılan konuşma halini bir konuşma değildir Türk Ceza Kanununun Yukarıdaki hükümleri ve bu yazıda geçen yargı kararları birlikte değerlendirildiğinde bir aleni olmayan ortamlarda kişilerin konuşma veya görüntülerini kaydetme veya ifşanın suç teşkil etmemesi için hakkında veri elde edilen kişilerin rızaları aranmaktadır.
Aleni olmayan bir ortamda tehdit ya da Hakaret gibi suç teşkil eden Konuşma veya görüntülerin; a- Haksız bir saldırıyı önlemek için kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engellemek b- Başka türlü delil elde etme elde etme imkanı veya ihtimalinin olmaması ya da yok denecek kadar az olması gibi hallerde c- Gizlice saldırıyı gerçekleştirilen ilgili tarafın bilgisi ve rızası dışında d-Delil olarak yetkili makamlara sunarak güvence altına almak maksadıyla kaydedilmesi suç teşkil etmez. Haksız bir saldırının yapılıyor olması ya da olayların akışına göre saldırının yapılabileceği ya da devam edebileceğinin kabulünü gerektiren hallerde adli makamlara sunmak üzere yapılan kayıtlarında hukuka aykırı olmaması gerekir. Bu şekilde elde edilen kayıtlar hukuki delil olarak değerlendirilirler ve kabul edilirler.
Değerlendirmelerimiz örnek yargı kararları ile destekli olarak şu gerekçelere bağlanabilir;
1-İlgili suçların unsurları açısından delil elde etmek için ses ve görüntü kaydetmek Türk Ceza Kanununda düzenlendiği yukarıda bahsedilen maddelerin unsurlarına uymaz. Bu nedenle herhangi bir suçun mevcudiyetinden bahsedilemez.( Zafer 162 sayfa) kaldı ki burada bahsedilen suçlarla korunan hukuki yarar kişilerin özel hayatlarını gizli konuşma ve paylaşımlarını korumaktır, suç teşkil eden davranışların korunması söz konusu olamaz. (Tezcan ve diğerleri sayfa 543 Özbek ve diğerleri sayfa 492 Albayrak sayfa 678) bu durumda delil elde etmek kastı görüntü veya sesi kaydetmeyi suç olmaktan çıkarmış olacaktır. (Zafer sayfa 162) Yargıtay 2012 ve 2015 tarihli kararlarında sanığın başkaları ile paylaşmadığı ama katılanlar hakkındaki adli ve idari soruşturmaya konu iddiasını ispatlama amacını taşıyan konuşmaları kayıt eyleminde hukuka aykırı hareket ettiği bilinciyle hareket etmediğini hükmetmiştir ,bir başka karara göre de bir daha delil elde etme imkanı olmayacak olan rüşvet isteme suçunu tespit etmek ve adli makamlara iletmek maksadıyla toplanan deliller hukuka uygun kabul etmiştir bu karara göre fiil bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp kaybolma ihtimali bulunan delillerin kaybolmasını engelleyerek yetkili makamlara sunmak amacıyla güvence altına almaktır.
Delil toplamanın gerekliliği savunma itiraz ve aklanma hakkı açısından suç işlendiğine dair şüphenin ortaya çıkması halinde Cumhuriyet Savcısı yasal hükümlere uygun olarak kendisi veya adli kolluk aracılığıyla işin gerçeğini araştırmakla görevli ve yetkilidir. Bu görev ve yetki Ceza Muhakemesi Kanununun 161. maddesine dayanmaktadır. Bu nedenle bir kimsenin şantaj tehdit ya da telefon tacizine maruz kalmaktan mağdur olması halinde gerekli araştırmaların adli makamlarca yapılması gerekecektir bu tür mağduriyet halinde adli makamların bilgisi dahilinde ya da bu makamların takibi ile delil elde etmek için ses veya görüntü kaydı yapabilmesi mümkün olabilecektir.
Yargıtay 2014 tarihli bir kararında kişinin bir daha kanıt elde etme imkanın bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumlarda ibaresine yer vermiştir. Böylece kanaatimizce bu tür kayıt durumlarında mümkün olduğunca önce yargı mercilerinin haberdar edilmesi ne işaret edilmektedir.
Hal böyle olsa da kişilerin ani gelişebilecek ya da gecikmesinde sakınca olabilecek bir durumda adli mercilere vermek üzere delil elde etmek için yaptıkları izleme ya da kayıtlar hukuka aykırı olmayacaktır. (benzer düşünce Şen sayfa 140) kaldı ki hiç bir izin ya da başvuru olmadan da yargıya sunulmak için elde edilen ses ve veya görüntü kayıtları elde etmek mümkün olmaktadır bu bir savunma ve meşru müdafaa hakkı gibi görülmekten ziyade kişinin adil yargılanma hakkının gereği olarak kendini savunan bilmesi için gereklidir burada korunması gereken mahkemeye erişim hakkını anlamlı kılacak olan Delile ulaşım hakkıdır bir Hakkı kullanmak suç olmayacağı gibi bu Hakkı kullanmak da suç değildir. Bu kapsamda elde edilen deliller de hukuka aykırı sayılmazlar.
Yargı önünde delil olabilecek Bu kayıtlara karşı tarafın ya da tarafların itiraz etmek hakkını kullanmak suretiyle aklanma hakları da vardır Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Pery-İngiltere kararında elde edilen video kayıtları ve diğer verilere karşı yargılamanın her aşamasında itiraz hakkının tanınması nedeniyle bunların kullanılmasını hukuka aykırı şekilde elde edilmiş olsalar bile hukuka uygun görmüştür.
Haklardaki çatışmanın giderilmesi açısından lafzı ve ruhu ile birlikte uygulanacak yasal hükümler ve çözülemeyen çatışmaların çözümü için bir kısım öneriler dile getirilmiştir burada adil yargılanma hakkı ile Özel hayatın gizliliğini isteme Hakkı çatışmaktadır. Özel hayatın gizliliğine Adil yargılama hakkının korunması gerekleri ile ölçülü ve sınırlı olarak yani delil elde etmek amacıyla müdahale etmiş olmak hukuka aykırı olmayacaktır. Çatışan iki hükümden Adil yargılanma ve savunma hakkı kapsamında delile erişim hakkının kullanılması çatışma ölçüsünde Özel hayatın gizliliği hakkını istemeden de olsa ihlal etmek zorunda kalmaktadır. Çünkü;
1- Burada korunan hukuki yarara bakılırsa delil elde etmek maksadıyla gizli kayıt Özel hayatın gizliliği hakkının kullanılamaz hale getirmemektedir. Bunun tercihi kamu yararı ve kamu düzeni için de gerekli olmaktadır Zira genel zarar karşısında özel zarar daha ehven ve daha zayıftır (berki sayfa 99) zaruri hallerde ehveni şerrin yani meşru olmayan durumlardan ya da zararlardan en az zararlısının veya fenasının esas alınması gereklidir (Mecelle madde 29) (Ali Haydar Efendi sayfa 56) diğerinden derece olarak daha daha ağır olan zararın terki bu durumda meşru olmaktadır (Ali Haydar Efendi sayfa 55). Buna göre çatışanlardan Adil yargılama Hakkı asıl sıfat ve hüküm Özel hayatın gizliliği ise buna kıyasen arızi istemeden de olsa zorunlu olarak terk edilebilir bir içeriktir Mecelle’nin madde 9’da veciz bir şekilde ifade ettiği gibi sıfatı arızada asl olan ademdir yani yokluktur.
2- Başka bir açıdan da yukarıda yer alan çatışan haklardan adil yargılanma hakkı bir olaya özgü ve o olayla sınırlı olarak özgün bir durum ve hüküm olarak görülür bu konuda daha özel özgün olan hüküm daha genel olan içeriye karşı korunur. (Berki sayfa 140)
Kayıt alacaklara ilişkin olarak Gerek şantaj tehdit hakaret veya bir başka suça ya da haksızlığa maruz kalan mağdur gerekse üçüncü kişilerin bu işleri yapmaları hukuka aykırı olmayacaktır. Nitekim Yargıtayımız 2015 yılında verdiği bir kararında babasının haklılığını ispat için görüşmeleri kaydeden ve bu kayıtları başkalarına ifşa etmemiş olan kişinin güttüğü bilinç ve kastına göre hukuka uygun davrandığına hükmetmiştir. Yine Yargıtayımız 2014 yılında verdiği bir kararında benzer bir olay da annesinin vekili Avukat ile annesinin arasındaki ücret konusundaki ihtilaflı durumun gerçek yüzünü ortaya çıkartmak için o ortamda gizli çekim yapan 3 kişi olan oğlunun bu eylemini hukuka aykırı bulmamıştır.
Aleni olmayan ortamlardaki ses ve görüntü kayıtlarından sorumluluk;
Bir tuzak kumpas ya da art niyetli olarak kişileri izleyerek bir suç yakalayabilmek ya da kişi hakkında gizli bilgi elde edebilmek için veya sürekli olarak aralıksız izlemek ya da kayıt almak hukuka aykırı olacaktır Nitekim Danıştayımız 2014 tarihli bir kararında bir kamu görevlisinin çalışma odasına yerleştirilen gizli kamera sistemi ile izlenmesinin özel hayatın gizliliğine aykırı olduğuna hükmetmiştir. Yine Yargıtayımız verdiği bir kararında önceden hazırlık yapılarak tuzak kurularak elde edilmiş delilleri kabul etmemektedir, yine Yargıtay ımız Boşanma davasına ilişkin bir kararında arkadaşı olan taraf lehine delil elde etmek için kendisini telefonda o arkadaşıymış gibi tanıtıp konuştuğu karşı tarafın sesinin kaydedilmesinin hukuka aykırı olduğuna işaret etmiştir yine Yargıtay ımız başka türlü delil elde edilemeyecek hallerde ya da ani gelişen durumlarda elde edilen delillerin de hukuka aykırı olmadığına dair kararlar vermiştir.
Kayıtların adli mercilere verilmesi ve başkalarına ifşa edilmemesi gereklidir Aksi halde kişisel verileri kaydetme bunları hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme gibi suçlardan Türk Ceza Kanununun 135 ve 136 maddeleri geriye sorumlu tutulmayı gerektirir yine 6698 sayılı kişisel verileri Koruma Kanunu da bu konuda bir kısım koruyucu hükümler koymuştur kamusal alanda bile olsa sürekli ve belki delil elde edebilirim diye aralıksız veya uzun süre takip ve kayıtlar Özel hayatın gizliliğini ihlal etmiş olabilecektir.'
Somut olayımıza baktığımızda Hakim olan sanık yargılamasını yaptığı dosyada hakkında soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporuna göre kusursuz bulunması nedeniyle takipsizlik kararı verilen Ersin hakkında yasal hiçbir dayanak olmadığı halde ek iddianame tanzimi için tekrar suç duyurusunda bulunmuş ve avukatı olan tanık …..’ı da personeli aracılığı ile odasına çağırarak Ersin’e dosyada yardımcı olabileceğini ima ederek kendisine menfaat temini için avukatı aracılığı ile sanık …’e haber göndermiştir. Herşeyden habersiz hakimin odasına gelen avukat …’nin bu talebi müvekkili Ersin’e bildirmesinin yanında bu olaydan başının belaya gireceğini düşünmüş olacak ki bir süre sonra Ersin’in vekilliğinden çekilmiştir.
Tanık olan Av. …..’ın bu görüşmeden sonra konuyu resmi mercilere intikal ettirmesi halinde hakimin rüşvet istediği yönündeki vahim iddiasını destekleyecek hiçbir delili bulunmadığı için kendisi hakkında iftira suçundan TCK.nın 267. Md gereği 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabileceğini düşündüğünden ve korktuğundan olacak ki resmi mercilere ihbar edememiş ancak bu olaydan sıyrılabilmek için dosyadaki vekillikten çekilmiştir. Bir süre sonra sanığın kendisini tekrar makam odasına çağırması üzerine kendisine de yönelebilecek suçlamalara karşı hem meşru savunma hakkını kullanabilme hem de kaybolma ve bir daha elde edemeyeceği bir delilin teminine yönelik telefonunun ses kayıt tuşuna basarak sanık olan hakimin odasına gitmiştir. Sanığın dosyada mevcut ses kaydı tape şekline dönüştürülmüş. (Ses kaydının dosyadaki okunan tapesinde sanığın 30.000 Euro istediğine dair beyanlar vardır) ancak sesin sanığa ait olup olmadığı araştırılmamış, ses kaydı resmi bilirkişi olabilecek bir mercide incelettirilmemiş ve mahkeme tarafından bizzat dinlenmemiştir. (Ses kaydı mevcut olmadığından tarafımızdan da dinlenememiştir.) Sanık elde ettiği bu ses kaydını başka bir nedenle soruşturma için adliyeye müfettiş gelene kadar yaklaşık 7 ay boyunca hiçbir şekilde ifşa etmemiş kullanmamıştır. Muhtemelen korkusundan ve başına iş açabileceği düşüncesinden bu kadar süre bekleyip bu delili HSYK müfettişine uzun süre sonra vermiş olması şikayete tabi olmayan bu suçun soruşturulmasını önlemeyeceği gibi kayıt edilmesinden sonra uzunca süre bu delilin saklanması delilin yasal olarak kayıt edilmiş olmasına halel getirmeyeceğini mevcut bu ses kaydının yetkili bir bilirkişiden incelettirilip, mahkeme heyetince dinlendikten sonra tüm delillerle birlikte dosyada karar verilmesi gerektiğini düşündüğümden bu ses kaydının hükme esas alınabileceği kanaatinde olduğumdan çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmıyorum",
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmıştır.
3- Sanığın üzerine atılı suçun sabit olup olmadığının ve hukuki niteliğinin belirlenmesine gelince;
Sanık …'ın 13.12.1994 tarihinde birinci sınıfa ayrıldığı, suç tarihlerinde Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaptığı,
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 05.06.2015 tarihli ve 74546-26069-1430 sayılı iddianamesi ile; Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yapan sanığın, taksirle adam öldürme suçundan anılan Mahkemenin 2009/27 esas sayılı dosyası kapsamında yaptığı yargılamada; soruşturma aşamasında hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verilen mağdur … için 5271 sayılı CMK’da uygulama yeri bulunmadığı hâlde, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına ek iddianame düzenlenmesi talebinde bulunduğu, ek iddianamenin Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenmesinin ardından, anılan dosya kapsamında mağdur … müdafisi tanık …’yi kalem personeline telefonla aratıp odasına çağırttığı, dosyanın sanığı olan mağdur hakkında menfaat karşılığında beraat kararı verebileceğini ima ederek tanık …..'dan bu hususta müvekkili ile görüşmesini istediği, tanık …..'ın bu hususta mağdurla görüştükten sonra, tekrar sanığın odasına gittiği, cep telefonunun ses kayıt sistemi açık hâldeyken sanıkla görüşme yaptığı, sanığın mağdur hakkında beraat kararı verme karşılığında tanık …..'dan 30.000 Euro talep ettiği, belirtilen miktardaki paranın kendisine verilmesinden sonra 20.10.2011 tarihine ertelenen dosyanın duruşmasını tarafların müracaatı gerekçesi ile 16.06.2011 tarihinde ara celse açarak yaptığı ve dosyanın sanığı olan mağdur hakkında beraat kararı verdiği, sanığın yukarıda anlatıldığı şekilde üzerine atılı icbar yolu ile irtikap suçunu işlediği iddiası ve TCK'nın 250 ve 53. maddelerinin uygulanması istemiyle son soruşturmanın Yargıtay İlgili Ceza Dairesinde açılıp yapılmasına karar verilmesi talebinde bulunulduğu,
İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesince 13.07.2015 tarih ve 252-210 sayı ile; sanığın atılı suçu işlediği hususunda deliller bulunduğundan, delillerin takdiri ve tartışması, yargılama makamına ait olmak üzere, eylemine uyan TCK'nın 250/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmasının temini için kovuşturmanın görevli ve yetkili Yargıtay Yüksek 5. Ceza Dairesinde yapılmasına karar verildiği,
İstanbul 37. Sulh Ceza Mahkemesinin 16.01.2012 tarihli ve 2012/5 D.İş sayılı kararı doğrultusunda Telekomünikasyon İletişim Başkanlığınca gönderilen HTS kayıtları üzerinde yapılan incelemeye göre; sanık ile mağdur arasında 26.10.2011 ve 27.10.2011 tarihleri arasında telefon görüşmeleri yapıldığı,
HSYK müfettişlerince sanığın mağdura ait E7 isimli inşaat malzemesi satan iş yerinden yaptığı alışveriş ile ilgili belgeler üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesine göre; faturanın toplam tutarının 2.855TL olduğu, ancak yapılan indirim ile inşaat malzemelerinin sanığa 1.000,55TL’ye satıldığı, faturaya konu malların piyasa değerlerinin en az 2.860,97TL en fazla ise 4.905,75TL olduğu,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığının 11.01.2012 tarihli ve B.03.0.1.HSK.06.0.11.00/2012/10 sayılı yazısı üzerine HSYK müfettişlerince düzenlenen 27.04.2012 tarihli soruşturma raporuna göre; sanığın savunmasında soruşturma evresinde alınan bilirkişi raporunda dahi kusursuz olduğu belirtilen sanık hakkında beraat kararı verdiğini savunduğu, ancak mağdur hakkında yeni bir delil bulunmadığı hâlde Cumhuriyet savcısından mütalaa almadan suç duyurusunda bulunmak yerine ek iddianame talep ederek mağduru sanık sıfatıyla yargılamaya dâhil etmesinin makul ve mutat bir uygulama olmadığını zımni olarak kabul ettiği, sanık yargılamanın hızlı yürümesi için tarafların duruşmayı erkene alma talebini kabul ettiğini savunmasına ve celse arasında bizzat havale ettiği ek bilirkişi raporu gelmesine karşın doğru olmayan bir gerekçeyle duruşmayı erteleme kararı vermesi nedeniyle bu savunmanın inandırıcı bulunmadığı, Mahkemede yetkili yazı işleri müdürü olarak görev yapan tanık Semra’nın beyanı ile de anlaşılacağı üzere, sanığın tanık Semra vasıtasıyla tanık …..’ı adliyeye davet ettiğinin sabit olduğu, sanığın savunmasında da belirttiği gibi müvekkili hakkında beraat kararı vermesine rağmen böyle bir suçlamanın sanık müdafisi tanık ….. tarafından yapılmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğuna ilişkin değerlendirmenin kısmen doğru olduğu, ancak tanık …..’ın bu ihbardan bir menfaati olmadığı hâlde sanık hakkında yapılan soruşturmayı duyarak kendiliğinden Başmüfettişliğe başvurması ve kendisine karşı işlenmesi muhtemel rüşvet veya irtikap suçunu önlemek maksadıyla hâkim odasında yaptıkları özel görüşmeyi kaydederek kendilerine teslim etmesinin örnek bir vatandaş ve sorumlu bir hukukçu tavrıyla hareket ettiğini ve risk aldığını gösterdiği, yine tanık …..’ın iddiasını doğrular tarzda tarafların ilişkisinin devam ettiği, karşılıklı telefon görüşmeleri, sanığın, mağdurun iş yerinden piyasa değerinin çok altında makul sayılamayacak bir indirim ile iş yapması ve tanık Hamit Zekayi Aydeniz’in, oğlu olan mağdurun suçlanacağı endişesiyle tanıklıktan kaçınması dikkate alındığında; her ne kadar sanık hakkındaki rüşvet, irtikap ve/veya menfaat temini iddiası davanın tarafı olan mağdur tarafından doğrulanmamış ise de, bizzat kendi avukatı tanık ….. tarafından "Hâkime 30.000 Euro verildiğini müvekkilimden duydum.” şeklindeki beyanı karşısında, eylemin, maddi deliller elde edilmemiş olsa bile, sanığın rüşvet aldığı veya irtikapta bulunduğu kanısını uyandırdığı sonucuna varıldığı,
Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/27 esas sayılı dosyası üzerinde HSYK müfettişlerince yapılan inceleme sonucu düzenlenen tutanağa göre; Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/83563 sayılı soruşturma dosyasında Mohbali Aliyev isimli şahsın iş kazası neticesinde ölümü nedeniyle dosyanın şüphelileri olan tanık ….. ve mağdur hakkında soruşturma başlatıldığı, soruşturma sırasında aldırılan bilirkişi raporuna göre olayda tanık …..'in asli kusurlu, mağdurun kusursuz, ölenin ise tali kusurlu olduğunun tespit edilmesi üzerine mağdur hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, tanık ….. hakkında ise taksirle ölüme neden olma suçundan 07.01.2009 tarihli ve 620 sayılı iddianameyle TCK'nın 85/1 ve 22/4. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, yargılamanın 05.10.2010 tarihli 4. oturumunda mağdurun tanık sıfatıyla ifadesine başvurulduğu, Mahkemece aynı oturumda olay yerinde 05.11.2010 tarihinde keşif yapılmasına karar verildiği, dosyanın aynı gün kusur durumunun tespiti amacıyla bilirkişiye tevdi edildiği, bilirkişinin raporunu 10.12.2010 tarihinde Mahkemeye teslim ettiği, rapora göre olayda tanık …..'in asli kusurlu, ölenin tali kusurlu olduğunun, başkaca kişilere atfı kabil kusur bulunmadığının belirtildiği, 16.12.2010 tarihli 5. oturumda ticaret sicil kayıtları gereğince iş yerinde müdür olarak görev yapan şahıs hakkında ek iddianame tanzimi için dosyanın Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verildiği, 08.03.2011 tarihli ek iddianame ile mağdur hakkında taksirle ölüme neden olma suçundan aynı Mahkemeye kamu davası açıldığı, 10.03.2011 tarihli 6. oturumda hakkında ek iddianame tanzim olunan mağdurun meşruhatlı davetiye ile celbine karar verildiği, 26.05.2011 tarihinde yapılan 7. oturumda mağdurun duruşmaya gelerek savunmasını yaptığı, aynı celse bilirkişiden mağdurun olayda kusuru olup olmadığının belirlenmesi için ek rapor tanzim etmesinin istendiği, bilirkişinin ek raporunu 10.06.2011 tarihinde Mahkemeye sunduğu ve hâkim olan sanığın aynı gün ek rapor üzerinde havalesinin bulunduğu, 16.06.2011 tarihinde yapılan 8. oturumda bilirkişinin hazırladığı ek rapor dosyaya girdiği hâlde dosyanın bilirkişiden dönüşünün beklenmesine karar verildiği ve duruşmanın 20.10.2011 tarihine ertelendiği, ancak 21.06.2011 tarihinde dosyanın sanıkları olan mağdur ve tanık …..’in başvurusu üzerine duruşma günü beklenmeden 9. oturumun açıldığı, bu oturumda dosyanın bilirkişiden döndüğü gerekçesiyle asli kusurlu olduğu belirtilen tanık …..'in TCK'nın 85/1 ve 62. maddeleri gereğince 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, kusursuz olduğu belirtilen mağdurun ise taksirle ölüme neden olma suçundan beraatine karar verildiği, anılan hükmün temyiz edilmeksizin 14.09.2011 tarihinde kesinleştiği,
Sanık hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığının 11.01.2012 tarihli ve B.03.0.1.HSK.06.0.11.00/2012/10 sayılı yazısı üzerine HSYK müfettişlerince yapılan teftişe konu eylemlerden İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesinin 04.02.2013 tarihli ve 547-24 sayılı son soruşturma kararına konu olduğu üzere, Bakırköy 5. Ağır, 31. Asliye ve 12. Ağır Ceza Mahkemelerinin dava dosyalarına ilişkin olarak anılan mahkemelerde herhangi bir görevi olmayan sanığın, davaların görüldüğü mahkemelerin hâkimleri ve Cumhuriyet savcıları ile ilişkisi olduğunu, onlar nezdinde hatırının sayıldığını belirterek ve davaları lehe sonuçlandırabileceği kanaatini uyandırarak inceleme dışı davanın katılanı Şevket Kutlu'dan 30.000 Euro ile 1.318TL değerindeki cep telefonlarını; inceleme dışı davanın mağduru Reyhan Toyran'dan ise 5.000TL para alarak kendisine yarar sağladığı, bu suretle iki kez yetkili olmadığı bir iş için yarar sağlama suçunu işlediğinden bahisle TCK'nın 255/1 ve 53. maddeleri uyarınca iki kez cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 18.03.2015 tarih ve 8-1 sayı ile; sanığın TCK'nın 255/1, 43/1, 62, 52/2, 53 ve 51. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay 22 gün hapis ve 3740TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hapis cezasının ertelenmesine karar verildiği, anılan hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine inceleme konusu dosya ile birlikte aynı gün dosyayı temyizen inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 13.12.2018 tarih ve 5.MD-549-638 sayı ile; diğer yönleri usul ve kanuna uygun olan hükmün, "5237 sayılı TCK’nın 'Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi' başlıklı 3. maddesinin birinci fıkrasındaki; 'Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur' şeklindeki düzenleme ve aynı Kanun'un 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, sanığın sıfatı, aldığı paranın miktarı, eylemleriyle yargı erkinin güvenilirliğine verdiği yüksek düzeydeki zarar ve tüm dosya kapsamı dikkate alınarak sanık hakkında üst sınıra yakın ceza tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi aleyhe temyiz bulunmadığından bozma sebebi yapılmamıştır." eleştirisiyle onanmasına karar verildiği,
Anlaşılmıştır.
Mağdur … soruşturma evresinde; sanığın, vekili olan tanık …..'dan menfaat talep edip etmediğini bilmediğini, tanık …..'ın iddialarını kabul etmediğini, bu şahsın, kendisine sanığın maddi menfaat karşılığında lehe karar vereceğinden bahsetmediğini, ses kaydı dinletmediğini, babası Hamit Zekayi Aydeniz'in bu olaydan haberi olup olmadığını bilmediğini, askerden geldikten sonra yurt dışına çıkma ihtimali bulunduğundan sanığın yanına gidip ara celse açılması için ricada bulunduğunu, bu talebinin de kabul edildiğini, bunun üzerine tanık …..'i de çağırıp dilekçe yazarak Mahkemeye verdiğini, ara celsenin açıldığını ve beraatine karar verildiğini, duruşma çıkışında tanık …..’la karşılaştığını ve beraat ettiğini söylediğini, tanık …..'ın duruşmalara neden katılmadığını bilmediğini, tanık …..'in ortağı olduğunu, ancak resmi kayıtlarda ortak olarak görünmediğini, sanığın 2011 yılının Ekim ayında, iş yerine gelerek fatura karşılığında ve ücretini ödeyerek alışveriş yaptığını, sanıkla 26.10.2011 ve 27.10.2011 tarihlerinde yaptığı telefon görüşmelerinin içeriğini hatırlamadığını,
Kovuşturma evresinde ise; önceki beyanlarının doğru olduğunu, olay tarihinden önce açmış olduğu iş yerinde boya yapmak için müracaat eden ve alacağı iş için keşif yapan şahsın, iş yerinin çatısında gezinirken düştüğünü ve bu nedenle sorumlular hakkında kamu davası açıldığını, ölen şahsa iş yerinde keşif yapması konusunda talimat vermediğini, işin verilip verilmemesi hususunda ortağı tanık …..’le karar verme aşamasında olduğunu, arada henüz bir anlaşma olmadığını, anılan kamu davası sırasında önceden sanık olmadığı hâlde, şirket ile ilgili kayıtların kendisi adına olması nedeniyle kendisinin de sanık gösterildiğini, ancak olayla fiilen hiçbir bağlantısının bulunmadığını, bu sırada askere gidip geldiğini, avukat olan halasının oğlu Mustafa Adnan Büyükkömürcü'ye dosyanın son durumuna bakması için ricada bulunduğunu, onun da dosyaya baktığını, ancak dosyanın duruşmalarına katılmadığını, son üç duruşmaya asıl girmesi gereken tanık …..’ın da duruşmalara iştirak etmediğini, girmesi hâlinde dosyanın çoktan sonuçlanmış olacağını, avukatının önerisi üzerine sanığa giderek iki bilirkişi raporunun da lehine olduğunu, davanın yurt dışına çıkmasına engel teşkil ettiğini içeren bir dilekçe verdiğini, bunun üzerine kalemden kendisine duruşma günü verdiklerini, kendisinin de dosyanın diğer sanığı tanık …..’e haber verdiğini, yapılan duruşma sonunda beraatine karar verildiğini, sanıktan şikâyetçi olmadığını, davaya katılmak istemediğini, sanığın yargılama süresince bu konuyu kendisiyle özel olarak tartışmasının, konuşmasının veya herhangi bir yönlendirmesinin söz konusu olmadığını, bir hâkimin nasıl davranması gerekiyorsa o şekilde davrandığını, sanığa kesinlikle menfaat sağlamadığını, sanığın davadan çok sonra iş yeri olan Basın Ekspres Yolu üzerindeki E7 Yapı Market’ten defolu fayans aldığını sonradan öğrendiğini, almış olduğu malzemeye ilişkin kendisine fatura kesildiğini, tahsilat makbuzlarının imzalatıldığını, sanığın geldiği dönemde iş yerinde olmadığını, ayrıca sanığın iş yerine bir müşteri gibi geldiğini ve hâkim olduğunu söylemediğini, alışverişini yapıp ayrıldığını, kendisinin sanığın iş yerinden alışveriş yaptığını soruşturmaya konu olay nedeniyle öğrendiğini, tanık …..'ın neden şikâyetçi olduğunu bilmediğini,
Tanık … soruşturma evresinde; Bakırköy Adliyesinde Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığını, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/83563 sırasında kayıtlı soruşturma evrakında bir şahıs hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermesine rağmen Mahkemenin ek iddianame talebinde bulunduğunu, kendisine bu talep garip gelse de konuyu araştırdığını, ancak net bir görüş bulunmaması nedeniyle ek iddianame düzenlediğini, bu süreçte sanığın veya bir başkasının kendisinden herhangi bir talepte bulunmadığını,
Kovuşturma evresinde ise; sanığı olay tarihlerinde Bakırköy Hâkimi olarak bildiğini, 2008 yılında yürüttüğü ve taraflarının isimlerini hatırlamadığı bir soruşturma esnasında taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan kusur durumunun tespiti için bilirkişiye müracaat ettiğini, bilirkişinin kusurlu olan şüpheliyi belirlediğini, kendisinin de Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesine dava açtığını, kusur verilmeyen şahıs hakkında da kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini, UYAP sisteminde bu dosyanın Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesine tevzi edildiğini, kovuşturma esnasında Mahkemece kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği şahıs hakkında ek iddianame tanzim edilmesinin istendiğini, kendisinin de ek iddianame tanzimi hususunda bir değerlendirme yaparak, mahkemenin bilirkişi raporu ile bağlı olmadığını düşünerek talep doğrultusunda ek iddianame tanzim ettiğini ve bu davayı da Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesine açtığını,
Tanık … soruşturma evresinde; 2010 yılının Aralık ayı ile 2012 yılının Ocak ayı arasındaki dönemde sanığın hâkim olarak görev yaptığı Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yetkili yazı işleri müdürü olarak çalıştığını, tarihini tam hatırlamadığı bir dönemde sanığın kendisini yanına çağırıp bir avukat ismi vererek bu avukatı çağırmasını istediğini, bunun üzerine avukatı arayıp sanığın görüşme isteğini ilettiğini, sanığın bu avukatı neden çağırdığını bilmediğini, çağırdığı avukatın ismini … olarak hatırladığını,
Kovuşturma evresinde ise; Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak çalıştığını, sanığı Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yetkili yazı işleri müdürü olarak görev yaptığı dönemlerden tanıdığını, müfettişe verdiği ifadeyi anladığını, kendisine ifadesi sırasında iletişimin tespit edildiğinin söylendiğini ve sanığın, verilen isimde bir avukatı çağırıp çağırmadığının sorulduğunu, kendisinin de o dönemde ve daha önceki dönemlerde işlerin çabuk yürümesi için bazen avukatların telefon ile çağırıldığını söylediğini, ancak tanık …..’ı ismi ile çağırdığını hatırlamadığını, müfettiş kendisine sorunca bu şekilde cevap verdiğini, bu kez tanık …..'ı çağırdığını hatırlayıp hatırlamadığını sorunca kendisinin de müfettişe çağırdığı avukatların isimlerini hatırlamadığını söylediğini, bu beyanının “Hatırlıyorum.” şeklinde zapta geçildiğini, kendi beyanının ise “Hatırlamıyorum, olabilir.” şeklinde olduğunu, 20 yıldır zabıt kâtipliği yaptığını, avukatların isimlerini hatırladığını, bu nedenle “Olabilir.” dediğini, yoksa sanığın tanık …..’ı somut olarak çağırttığını kesinlikle hatırlamadığını,
Tanık … soruşturma evresinde; 2008 yılı Eylül ayında sigortasız olarak çalıştığı mağdura ait dükkâna bir şahsın geldiğini, gelen şahsın çatı ve boya işleri yaptığını söylediğini, yapacağı işi kontrol ederken düşüp öldüğünü, hakkında dava açıldığını, kendisinin resmiyette hiçbir sıfatının bulunmadığını, kovuşturma evresinde sanığın mağduru da davaya dâhil ettiğini, dava devam ederken mağdurun isteğiyle bir dilekçe yazıp mahkemeye verdiğini, duruşma günü olmamasına karşın duruşmaya çıktıklarını ve Mahkemece mağdur hakkında beraat, kendisi hakkında ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, bu duruşma öncesi zabıt kâtibinin kendilerine dilekçe yazmaları gerektiğini söylediğini, mağdurun sanığa herhangi bir menfaat sağladığına veya tavassutta bulunduğuna ilişkin bilgi ve görgüsünün olmadığını,
Kovuşturma evresinde ise; bu konuda daha önce vermiş olduğu ifadesini aynen tekrar ettiğini, mağduru, seramik ve yapı malzemeleri üzerine kendisiyle bir iş yeri açmayı planlamaları dolayısıyla tanıdığını, mağdurun o dönem üniversitede öğrenci olduğunu, işlerle kendisinin ilgilendiğini, iş yerinin resmiyette mağdurun üzerinde olduğunu, açılış sürecinde iş yerinin bazı bölümlerinin boyanmasına karar verildiğini, boyama yaptırmak üzere müteveffanın da aralarında olduğu kişilerden teklif aldıklarını, olay günü iş yerine gelen ve boya yapacağı yeri görebilmek için arka taraftaki çatıya çıkan müteveffanın, 1,5 – 2 metrelik bir yükseklikten düştüğünü ve hayatını kaybettiğini, bu olayla ilgili olarak hakkında soruşturma başlatıldığını ve kamu davası açıldığını, ancak dava açıldıktan sonra dosyayı inceleyen sanığın, kayıtların mağdurun üzerine olduğunu görünce, onun hakkında da iddianame tanzim edilmesine karar verdiğini, bu şekilde dava devam ederken mağdurun askerliğini bitirdiğini ve yurt dışına çıkmaya karar verdiğini, “Birlikte dilekçe verelim, Mahkemeyi öne çekelim.” şeklinde karar aldıklarını, bunun üzerine bir dilekçe yazarak önce kaleme gittiklerini, kalemdeki görevlilerin kendilerini sanığın odasına yönlendirdiğini, sanığın odasına girip durumlarını anlattıklarını, dilekçeyi verdiklerini, yalnızca mazeretlerini beyan ettiklerini, zaten raporların da çıkmış olduğunu, sanığın da “Dilekçenizi bırakın, değerlendireceğiz.” dediğini, bu şekilde odadan çıktıklarını, sanığın taleplerini kabul ederek duruşmayı öne aldığını, duruşma sonunda mağdur hakkında beraat, kendisi hakkında ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, sanığın herhangi bir şekilde kendilerinden bir menfaat talep etmediğini, aksi hâlde bunu bilmiş olacağını, zira mağdur ile çok samimi arkadaş olduklarını, birlikte iş yaptıklarını, sanığın mağdur …'in iş yerinden defolu fayans aldığını duymadığını,
Tanık … soruşturma evresinde; sanığı, Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olması ve aynı Mahkemenin 2009/27 esas sayılı dosyası nedeniyle tanıdığını, müvekkili tanık …..'in bu dosyada taksirle öldürme suçundan yargılandığını, yargılama sırasında iş yerinde keşif yapılmasından sonra bilirkişinin raporunu tanzim ettiğini, tanık …..'in asli kusurlu bulunduğunu, bu aşamadan sonra iş yeri sahibi olan diğer müvekkili mağdur hakkında sanığın ek iddianame talep ettiğini, bu şekilde mağdurun davada sanık konumuna getirildiğini, daha sonra kendisini Mahkemenin yazı işleri müdürü olarak tanıtan bir şahsın arayarak sanığın kendisiyle görüşme talebini ilettiğini, bunun üzerine sanığın odasına gittiğini, sanığın, kendisine mağduru tensiben tutuklaması gerektiğini, ancak mağdurun temiz olduğuna, bir suçunun olmadığına inandığını, kendilerine yardımcı olmak istediğini söylediğini, bunu kabul edip etmeyeceklerini sorduğunu, kendisinin de mağdurun suçsuz olduğuna inandığını, yardımcı olursa sevineceklerini söylediğini ve ne yapmaları gerektiğini sorduğunu, bunun üzerine sanığın, kendisinden mağdur ile görüşüp yardımcı olma talebini kabul edip etmeyeceğini sormasını istediğini, bu şekilde sanığın para talep ettiğini anladığını, ancak sanığın paranın miktarı hususunda bir şey demediğini, yaptıkları görüşmede mağdurun bu işten kurtulmak istediğini söylediğini, ilk görüşmeden yaklaşık bir hafta sonra sanığı tekrar ziyarete gittiğini, tahminen 10.03.2011 tarihli duruşmadan sonra sanığın kendisini aradığını, ikinci görüşmelerinin bu tarihten bir hafta sonra olduğunu, bu görüşmeyi ses kaydına aldığını, bu görüşmede mağdurun teklifi kabul ettiğini, miktarın ne olduğunu sorduğunu, sanığın, kendisine miktarın 30.000 olduğunu söylediğini, bu miktarın çok olup olmadığını sorması üzerine rayicin bu olduğunu, tek başına iş yapmadığını, bunun üç kişi arasında paylaşılacağını beyan ettiğini, odadan ayrılacağı sırada sanığın paranın Euro olduğunu, eğer isterse 40.000 Euro talep edebileceğini, 10.000 Euro'yu kendisine vereceğini söylediğini, daha sonra bu olayı mağdura anlattığını, ses kaydını dinlettiğini, sanıkla görüşebileceğini söylediğini, ancak olayı etik bulmadığından dolayı vekâlet ilişkileri devam etmesine karşın bu tarihten sonra davalara katılmadığını, mağdurla daha sonra Bakırköy Adliyesinde görüştüğünü, mağdurun sanığa 30.000 Euro para verdiğini, ayrıca sanığın, artık avukatlarının kendisi olduğunu, davayı halledeceğini söylediğini ifade ettiğini, daha sonra sanığın mağdur hakkında beraat kararı verdiğini öğrendiğini, olayla ilgili ses kaydını sonra ibraz edeceğini,
Kovuşturma evresinde ise; sanığı olay tarihlerinde Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak tanıdığını, Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesine tevzi olunan 2009/27 esas sayılı dosyada tanzim edilen iddianamede ismi geçen sanığın müdafisi olduğunu, dosya Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesine tevzi edilince mahkeme kaleminden kendisini aradıklarını, İstanbul'da avukatlık yaptığı için daha önceden de mahkeme kaleminden arandığını, dosyalardaki bazı hususlarda bilgilendirildiğini ya da tebligat evrakı tebliğ edildiğini, ancak; bu kez sanığın, kendisiyle görüşmek istediğinin söylendiğini, belirtilen zamana kadar böyle bir taleple karşılaşmadığını ve en kısa zamanda bir öğleden sonra sanığın odasına gittiğini, kendisini tanıttığını, kendisine dosya hakkında bilgi vermeye başladığını, 2009/27 esas sayılı dosyada asıl sanığın başka birisi olduğunu, müvekkili olan mağdurun esasen bu dosyanın sanığı olmaması gerektiğini, aslında şirketi fiilen idare etmekte olan tanık …..'in gerçekte sanık olması gerektiğini ve bunun için yardım etmek istediğini söyleyerek böyle bir yardımda bulunmasını mağdurun kabul edip etmeyeceğini sorduğunu, “Ne manada?” diye sorduğunda, sanığın bu dosya ile özel olarak ilgileneceğini söylediğini, sanığın ne demek istediğini anladığını, müvekkili ile konuşmak istediğini ifade ederek bu durumu mağdur ve büyüklerinin de olduğu şirketteki bir ortamda kendilerine açtığını, hepsinin şaşırdığını, kendisinden de şüphelenmiş olabileceklerini, sanığa ne konuda ve nasıl yardımcı olacaklarını sormasını istediklerini, bunun için bir iki gün sonra tekrar sanığın yanına gittiğini, sanığın, kendisine “Görüştünüz mü?” diye sorduğunu, kendisinin de görüştüğünü söylediğini ve müvekkilinden beklentisinin, talebinin ne olduğunu sorduğunu, sanığın da “Biz üç kişiyiz, 10'ar binden 30 bin istiyoruz.” dediğini, “30 bin?” deyince de kendisine “Euro.” diye cevap verdiğini, bu durumu mağdura ileteceğini söylediğini, ardından sanığın, kendisine “Eğer siz de isterseniz, 40 deyin, sonra biz size 10 bin Euro’yu geri öderiz.” dediğini, akabinde bunları mağdura ilettiğini, kendisine yapılan teklifi de söylediğini ve bu durumun kendisini son derece rahatsız ettiğini, zaten mağdurun tavrının da kendisinde rahatsızlık yarattığını, zan altında olduğunu hissettiğini ya da onların kendisine öyle hissettirdiklerini, onlara bundan sonra o davaya girmeyeceğini ve sanıkla da görüşmeyeceğini söylediğini, bu olaydan sonra bir daha duruşmaya girmediğini ve sanıkla görüşmediğini, Bakırköy'de bürosu olan bir avukat olduğunu, her gün Bakırköy Adliyesi ile iş yaptığını, bu olaydan bir müddet sonra mağdurla adliyenin bahçesinde tamamen tesadüf eseri karşılaştıklarını, soruşturma konusunu ayaküstü konuştuklarını, mağdurun ne dediğini kelime kelime hatırlamadığını, sanığa para verdiklerini söyleyip söylemediğini hatırlamadığını, ancak kendisinde öyle bir izlenim kaldığını, sanki sanığın kendilerine "Artık güvendesiniz, avukatınız benim." gibi ifadeler kullandığının kendisine söylendiğini, ancak “Parayı verdik.” şeklinde bir ifadelerini hatırlamadığını, sanıkla görüştüğü gün ile kendisinin dosyayı bırakması arasındaki zamanın en fazla bir hafta olduğunu, ilk görüşmelerinde zaten paranın mevzu bahis olmadığını, para bahis konusu olduğunda da olaydan el çektiğini, davadan çekildiği anda komisyon başkanına durumu iletmeyi düşünemediğini, sanıkla ikinci görüşmeye girdiğinde telefon kaydını açtığını ve bütün konuşmaları kaydettiğini, kaydın eski telefonunda olduğunu, HSYK'ya sunulup sunulmadığını hatırlamadığını, ancak görüşme içeriğinin eski telefonunda kayıtlı olabileceğini, ikinci görüşmenin sonucunu mağdura aktardığında şikâyet yoluna gidilebileceğini söylediğini, mağdurun ise “Biz ticaret ile uğraşıyoruz, öyle bir yola girmeyelim, bunlar gelip geçer.” dediğini,
Beyan etmişlerdir.
Sanık …; yapılan ayrıntılı bir soruşturma sonucunda işlediği iddia edilen suçlardan biriyle ilgili hakkında kovuşturma yapılmasına karar verildiğini, diğer eylemlerle ilgili kovuşturma açılmadığını, daha sonra Yargıtay 5. Ceza Dairesince hakkındaki soruşturma konularından birinin yargısal denetimden geçmesi için kovuşturma izni verildiğini, soruşturma dosyasının tamamına bakılmadığı sürece hakkında yapılmak istenen işlemin mahiyetinin anlaşılamayacağını, suçlamayı kabul etmediğini, iddia edildiği şekilde bir görüşme yapmadığını ve buna ilişkin bir ses kaydının da olamayacağını, Cumhuriyet savcısının yaptığı keşif sonucunda tanık …..'i sorumlu tuttuğunu, mağdur hakkında ise dava açmadığını, şirketi temsile yetkili kişi mağdur olması ve tanık …..'in şirket kayıtlarında isminin bulunmaması nedeniyle davanın doğru kişiye yöneltilmesi için mağdur hakkında ek iddianame ile dava açılmasını istediğini, daha sonra keşfe gittiklerini, bilirkişinin mağduru kusursuz bulduğunu, bunun üzerine kendisinin de tarafların talebi üzerine duruşma açarak mağdurun beraatine, tanık …..'in ise mahkûmiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdiğini, bütün aşamalarda kusursuz olduğu saptanan mağdurun avukatıyla iddia edildiği şekilde bir görüşme yapmasının mantıklı olmadığını, bu görüşmenin mahkemenin aldığı bilirkişi raporundan sonra yapıldığının iddia edildiğini, olaydan çok sonra E7 şirketinden bedelini ödeyerek defolu fayans aldığını, hakkındaki iddialar doğru olsaydı, belirtilen şirketten faturalı alışveriş yapmamış olacağını, tanık …..’ın şirketle arası açıldıktan sonra belirtilen iddialarda bulunduğu kanaatinde olduğunu, tanık …..’ın bu tarz işlemler yaptığı için ayağından vurulduğunu duyduğunu, tanık …..’ın iddiasını kanıtlamak amacıyla hakkında şikâyetçi olup, paraların seri numarasını aldırarak suçüstü yapma imkânının bulunduğunu, hakkındaki suçlamanın maddi delillerle kanıtlanmayan soyut bir iddiadan ibaret olduğunu, 30.000 Euro'yu kimden, ne zaman ve nasıl aldığı hususunun açıklanmadığını, kendisine isnat edilen eylemlerde bir tarife gibi hep 30.000 Euro aldığının iddia edildiğini, soruşturmayı yapan müfettişin raporu kendi istediği gibi yazdığını, yazı işleri müdürü olan tanık Semra'nın beyanını da bu şekilde aldığını, yanlı olan müfettişin bakış açısına katılmadığını, suçlamanın kendisini itibarsızlaştırmak ve meslekten uzaklaştırmak amacıyla yapıldığını, beraatine karar verilmesini, aksi hâlde hakkında CMK'nın 231. maddesinin uygulanmasını talep ettiğini savunmuştur.
Sanığın üzerine atılı suçun sabit olup olmadığının ve hukuki niteliğinin belirlenmesi amacıyla sanık hakkında açılan kamu davasına konu "İcbar suretiyle irtikap" suçu ile genel nitelikteki "Görevi kötüye kullanma" suçu üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.
İrtikap suçu, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Devlet İdaresi Aleyhinde İşlenen Cürümler” başlığını taşıyan Üçüncü Babının İkinci Faslında 209. maddede hüküm altına alınmış, maddenin birinci fıkrasında “İcbar suretiyle irtikap”, ikinci fıkrasında “İkna suretiyle irtikap”, üçüncü fıkrasında ise, “Hatadan yaralanmak suretiyle irtikap” eylemleri suç olarak düzenlenip yaptırıma bağlanmış olup, bu düzenlemeye göre irtikap suçunun, memurun memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanarak, kendisine veya başkasına haksız çıkar sağlaması veya bu yolda vaatte bulunulması için, bir kimseyi icbar etmesi veya ikna etmesi ya da kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin hatasından yararlanmak suretiyle alması ile oluşacağı kabul edilmiştir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlığını taşıyan Dördüncü Kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Birinci Bölümünde yer alan "İrtikap" başlıklı 250. maddesi;
"(1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla, kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İkinci fıkrada tanımlanan suçun kişinin hatasından yararlanarak işlenmiş olması hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur." şeklinde iken, 02.07.2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun ile maddede değişiklik yapılarak, birinci fıkrasına “Kamu görevlisinin haksız tutum ve davranışları karşısında, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendini mecbur hissederek, kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmiş olması halinde, icbarın varlığı kabul edilir.” cümlesi eklenmiş, ayrıca maddeye; “İrtikap edilen menfaatin değeri ve mağdurun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.” şeklinde dördüncü fıkra ilave edilmiştir.
İrtikap suçu, kamu görevlisinin, kamu görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak, kendisine veya başkasına yarar sağlamaya veya vaatte bulunmaya bir kimseyi icbar ya da ikna etmesi veya kanunen almaması gereken şeyi, muhatabının hatasından yararlanarak alması ile oluşmakta olup, uyuşmazlık konusu ile ilgili olarak icbar suretiyle irtikap (cebri irtikap) suçunun incelenmesi gerekmektedir.
İcbar sözcüğünün anlamı Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde, “Zor, zorlayış, bir işi yaptırmak için zora başvurmak” şeklinde açıklanmıştır. Ceza Genel Kurulunun 30.03.2010 tarihli ve 167-70 sayılı kararı ile yerleşmiş önceki kararlarında da vurgulandığı üzere, icbar kelimesi manevi cebir anlamında olup cebir unsuru manevi tazyikle gerçekleşecektir. Mağdurda meydana getirilen korkunun etkisi altında suçun işlenmesi halinde icbar gerçekleşmiş sayılacak, maddi cebir kullanılması halinde ise, eylem yağma suçunu oluşturacaktır. Nitekim gerek 765 sayılı TCK’nın 209. maddesinin, gerekse 5237 sayılı TCK’nın 250. maddesinin madde gerekçelerinde de bu husus açıkça belirtilmiştir. Yine Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında belirtildiği üzere, manevi cebrin, belli bir şiddete ulaşması, ciddi olması, mağdurun baskının etkisinden kolaylıkla kurtulma imkânının bulunmaması gerekir. Mağdurun iradesini baskı altında tutmaya elverişli olmak şartıyla, doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde yapılan her türlü zorlayıcı hareket de icbar kavramına dâhildir. Yapılan hareketlerin mağdurun iradesini manevi baskı altında tutmaya uygun ve elverişli olması, vaat edilmesi veya sağlanması istenilen menfaatin hukuka aykırı olduğunun mağdurca bilinmesi icbar için yeterlidir. Bu nedenle de icbarın manevi baskı oluşturmaya elverişli olup olmadığı, somut olayın özellikleri ve nesnel şartlar nazara alınarak, hâkim tarafından takdir edilmelidir.
İcbar suretiyle irtikap suçunun düzenlendiği TCK'nın 250. maddesinin 1. fıkrasında 6352 sayılı Kanun ile yapılan değişikliği, aynı Kanun'la TCK'nın 257. maddesinin 3. fıkrasının yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Öğretide söz konusu düzenlemenin, kamu görevlisinin görevi gereği yerine getirmesi gereken bir işi yerine getirmesi için yarar sağlamış olmasının uygulamada genellikle görevi kötüye kullanma suçu çerçevesinde ele alınmasının ortaya çıkardığı sakıncaları giderme amacını güttüğü belirtilmektedir (Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Murat Önok, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Ankara 2012, Seçkin Yayınevi, 8. Baskı, s. 838). Bu değişiklikten sonra kamu görevlisinin görevi nedeniyle bir yarar sağlaması durumunda oluşan suç, ya rüşvet ya da irtikap olabilecektir. Eğer kamu görevlisi, haksız tutum ve davranışlara başvurarak karşı tarafın, kendisine ya da yönlendireceği kişilere yarar sağlaması konusunda kendini mecbur hissetmesine yol açmış ise, eylemi icbar suretiyle irtikap suçunu oluşturabilecektir. İrtikap suçundan söz edebilmek için mağdurun iradesinin baskı altına alınması gerektiği göz önünde tutulacak, icbar boyutuna varan bir baskı söz konusu olmayıp görevlinin yalnızca telkin, öneri ve teşvik niteliğindeki davranışlarına dayanarak yarar sağlanması durumunda da rüşvet suçu gündeme gelecektir.
İcbar suretiyle irtikap suçunun gerçekleşmesi kamu görevlisinin nüfuzunu kötüye kullanmasını gerektirmektedir. Nüfuz, kamu görevlisinin görevinin vermiş olduğu yetki ve imkânlar nedeniyle sahip olduğu güç ve etkinlik; bunun kötüye kullanılması ise yetki ve imkânların sağladığı ayrıcalıklı üstün konumdan yararlanarak görevlinin kendisi ya da başkasına yarar sağlaması olup, bu suçta kamu görevlisi görevi gereği sahip olduğu gücü haksız yarar elde etme amacıyla kullanmaktadır.
Öte yandan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler" başlıklı dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde yer alan suçlardan TCK'nın 257. maddesinde tanımlanan "Görevi kötüye kullanma" suçu;
"(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)" şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin, birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır.
Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanundan veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevinin gereklerine aykırı davranmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da suç tarihi itibarıyla kişilere haksız kazanç sağlanması gerekmektedir.
Anılan maddenin gerekçesinde, suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar; “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir.” şeklinde vurgulanmış, gerekçede yer verilen "Kazanç" kavramı 6352 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikle sonradan "Menfaat" olarak değiştirilmiştir. Öğretide de; TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 913 vd.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 769; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974).
Görevin gereklerine aykırı hareket etmekten, kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka surette ifa etmesi anlaşılmaktadır. Bu anlamda kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartlara aykırı hareket etmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiiller görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmaktadır.
Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle “Mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat” kavramlarının açıklanması ve somut olayda bunların gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir.
Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlâli sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 772; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974).
Kişilere haksız menfaat sağlanması, bir başkasına hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmektedir.
Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "Ekonomik bir zarar" olduğu vurgulanan bu kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde; kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her olayda hâkim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması hâlinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yapan sanığın, taksirle ölüme neden olma suçundan Mahkemenin 2009/27 esas sayılı dosyası kapsamında yaptığı yargılamada; soruşturma aşamasında hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verilen mağdur … için 5271 sayılı CMK’da uygulama yeri bulunmadığı hâlde, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına ek iddianame düzenlenmesi talebinde bulunduğu, ek iddianamenin Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenmesinin ardından, anılan dosyada sanık sıfatı bulunan mağdurun müdafisi tanık …’yi kalem personeline telefonla aratıp odasına çağırttığı, dosyanın sanığı olan mağdur hakkında menfaat karşılığında beraat kararı verebileceğini ima ederek tanık …..'dan bu hususta müvekkili ile görüşmesini istediği, tanık …..'ın bu hususta mağdurla görüştükten sonra, sanığın odasına tekrar gittiği ve cep telefonunun ses kayıt sistemi açık hâldeyken sanıkla görüşme yaptığı, sanığın mağdur hakkında beraat kararı verme karşılığında tanık …..'dan 30.000 Euro talep ettiği, belirtilen miktardaki paranın kendisine verilmesinden sonra 20.10.2011 tarihine ertelenen dosyanın duruşmasını tarafların müracaatı gerekçesiyle 16.06.2011 tarihinde ara celse açarak yaptığı ve dosyanın sanığı olan mağdur hakkında beraat kararı verdiği iddia edilen olayda;
Tanık …..'ın beyanlarına göre sanığın kendisi aracılığıyla mağdurdan menfaat talep ettiği tarihten yaklaşık yedi ay kadar sonra sanıkla mağdur arasında iki kez telefon görüşmesi yapıldığı HTS kayıtları ile tespit edilmiş ve sanığın mağdura ait E7 adlı inşaat malzemesi satan iş yerinden olaydan çok sonra fatura karşılığında ve bedeli mukabilinde malzeme satın aldığı ileri sürülmüş ise de; telefon görüşmelerinin olaydan çok sonraya ait olup içeriğinin tespit edilememesi, malzemelerin sanık tarafından müstemirren baktığı mahkemede yargılamasını yürütüp tamamladığı 2009/27 Esas sayılı dava dosyasında mağdur hakkında beraat kararı vermesinin karşılığında ve ücretsiz olarak alındığının kanıtlanamaması, serbest piyasa koşulları ile mağdurun söz konusu alım satımı, olaydan çok sonra soruşturma sırasında öğrendiğini beyan etmesi nedeniyle yapılan indirim miktarının fahiş olduğuna yönelik müfettiş saptamasının kuşkulu kalması, sanık için yapılan indirim ile yargılama konusu olay arasındaki irtibatın kesin olarak belirlenememesi, soruşturma evresinde mağdurun sanığa 30.000 Euro para verdiğini söylediğini ifade eden tanık …..’ın kovuşturma evresinde ise mağdurun sanığa para verdiklerini söyleyip söylemediğini hatırlamadığını, yalnızca kendisinde öyle bir izlenim kaldığını belirterek ilk beyanından cayması ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde;
Hukuka aykırı olarak elde edildiği kabul edilen ses kaydı delili dışlandığında, sanığın, görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle beraat kararı verme karşılığında mağduru 30.000 Euro ödemesi veya buna ilişkin vaatte buluması konusunda icbar ettiğine ilişkin, tanık …..'ın soyut iddia niteliğindeki anlatımları haricinde her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillere ulaşılamamış ise de sanığın, hâkim olarak bakmakta olduğu Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/27 esas sayılı dosyası kapsamında aldırılan bilirkişi raporlarında kusursuz olduğu belirtilen mağdur hakkında taksirle yaralama suçundan ek iddianame düzenlenmesi talebinde bulunması, dosya kapsamından sanığın tanık …..'ı görüşmek amacıyla adliyeye çağırttığının sabit olması, ek iddianame düzenlendikten sonra yargılama evresinde aldırılan ve sanığın havalesi ile dosya içerisine alınan kusur durumuna ilişkin bilirkişi raporunun ilgili oturumda okunmayarak duruşmanın ileri bir tarihe ertelenmesi, sonrasında ise dosyanın sanıklarının başvurularını gerekçe göstererek son duruşmayı daha erken bir tarihe alıp, daha önce duruşmada okunmayan bilirkişi raporu uyarınca sanık sıfatıyla yargılanan mağdurun beraatine karar vermesi karşısında; sanığın, görevinin gereklerine aykırı davranarak alınan tüm bilirkişi raporlarında kusursuz olduğu belirtilen mağdur hakkında lekelenmeme hakkını ihlal edecek şekilde kamu davası açtırmak suretiyle mağdurun mağduriyetine sebebiyet verdiği gibi beraatle sonuçlanan dosyada yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına neden olmak suretiyle de doğrudan kamuyu zarara uğrattığı ve eyleminin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, … ve katılan … Hazinesi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile sanık hakkında icbar suretiyle irtikap suçundan verilen beraat hükmünün, görevinin gereklerine aykırı davranarak alınan tüm bilirkişi raporlarında kusursuz olduğu belirtilen mağdur hakkında kamu davası açtırmak suretiyle mağdurun mağduriyetine ve beraatle sonuçlanan dosyada yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına sebebiyet vermek suretiyle kamunun zararına neden olan sanığın eyleminin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurulu Üyesi; "sanığa atılı suçun unsurlarıyla sabit olmadığı" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin, … vekilinin katılma talebinin reddine ilişkin usul ve kanuna uygun olan kararının CMK'nın 287. maddesi ile ve 302. maddesinin birinci fıkrası gereğince ONANMASINA,
2- Tanık …..’ın sanık ile aynı ortamda yaptığı görüşmeleri cep telefonuna kaydetmek suretiyle elde ettiği delillerin; tanık …..’ın sanık ile yapmış olduğu ilk görüşmeden sonra yetkili makamlara başvurma imkânının bulunması ve kayda alma esnasındaki durumun ani geliştiğinden bahsedilememesi nedenleriyle YASAL DELİL NİTELİĞİNDE OLMADIĞINA,
3- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 05.10.2016 tarihli ve 8-8 sayılı beraat hükmünün, "Görevinin gereklerine aykırı davranarak alınan tüm bilirkişi raporlarında kusursuz olduğu belirtilen mağdur hakkında lekelenmeme hakkını ihlal edecek şekilde kamu davası açtırmak suretiyle mağdurun mağduriyetine ve beraatle sonuçlanan dosyada yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına sebebiyet vermek suretiyle de doğrudan kamuyu zarara uğratan sanığın eyleminin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi" isabetsizliğinden, CMK'nın 302. maddesinin ikinci fıkrası gereğince BOZULMASINA,
4- Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 13.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede birinci inceleme konusu yönünden oy birliğiyle, diğer inceleme konuları yönünden oy çokluğuyla karar verildi.
Aynı kararda tanık, ilk görüşmeden sonra yetkili makama başvurup 135. madde uyarınca karar aldırabilecek durumdaydı. Kayıt ani gelişmemiş ve tanığa karşı işlenen bir suç da bulunmamıştı. Çoğunluk bu nedenle ses kaydını hukuka uygun delil saymamış, temyiz incelemesinde değerlendirme dışı bırakmış ve kaydın yasal delil niteliğinde olmadığına karar vermiştir. Karşı oyda ileri sürülen daha geniş kayıt kabulü kurul çoğunluğunun sonucu değildir.
Ceza infaz kurumundaki telefon görüşmeleri
Kapalı kurumdaki hükümlü, ücretli telefon görüşmesini Cumhurbaşkanının çıkardığı yönetmelikte gösterilen esas ve usuller çerçevesinde yapabilir. Telefon kurum idaresinin kontrolündedir. İdare görüşmeyi dinler ve kayda alır. Tehlikeli hâlde bulunan hükümlü ile örgüt mensubu hükümlü bakımından bu hak kısıtlanabilir.
5275 sayılı CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN m. 66Kaynağı aç
Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelikte belirlenen esas ve usullere göre
idarenin kontrolündeki ücretli telefonlar ile görüşme yapabilirler. Telefon
görüşmesi idarece dinlenir ve kayıt altına alınır. Bu hak, tehlikeli hâlde
bulunan ve örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir.[27]
(2) Açık ceza infaz kurumları ile
çocuk eğitimevlerinde hükümlüler, ücretli telefonlarla serbestçe görüşme
yapabilirler.
(3) Açık ve kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler altsoy, üstsoy,
eş ve kardeşlerinin ölüm, ağır hastalık, salgın hastalık veya doğal afet
hâllerinde, kuruma ait telefon ve faks cihazından derhâl yararlandırılırlar.
Görüşmeler, tutanak ile belgelenir ve tutanaklar özel bir dosyada saklanır.[28]
(4) Hükümlüler açık ve kapalı ceza infaz kurumlarında, çocuk
eğitimevlerinde araç telefonu, telsiz telefon veya cep telefonu ve benzeri
iletişim araçlarını bulunduramaz ve kullanamazlar.
Hükümlünün radyo, televizyon
yayınları ile internet olanaklarından yararlanma hakkı
Açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitimevlerindeki hükümlüler ücretli telefonlarla serbestçe görüşebilir. Altsoy, üstsoy, eş ve kardeşlerin ölümü, ağır hastalık, salgın hastalık veya doğal afet hâllerinde açık ve kapalı kurumlardaki hükümlüler kurum telefonu ve faksından derhâl yararlandırılır. Görüşmeler tutanakla belgelenip özel dosyada saklanır. Hükümlüler bu kurumlarda araç telefonu, telsiz telefon, cep telefonu ve benzeri iletişim araçlarını bulunduramaz ve kullanamaz.
Haberleşme gizliliğini ihlalin cezası
Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesine göre kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. İhlal haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse ceza bir kat artırılır. İçerikleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişiye iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 132Kaynağı aç
eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu
gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse,
verilecek ceza bir kat artırılır.
(2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa
eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası
olmaksızın hukuka aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/79 md.) İfşa
edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya
hükmolunur.
(4) (Mülga: 2/7/2012-6352/79 md.)
Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması[58]
Kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğini, karşı tarafın rızası olmadan ve hukuka aykırı biçimde alenen açıklayan kişiye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Açıklanan veriler basın veya yayın yoluyla da yayımlanırsa ceza değişmez. Maddenin dördüncü fıkrası metinde mülga olarak gösterilmiştir.
Suç tarihindeki farklı süre düzeni
Ceza Genel Kurulunun 2017/11 esas, 2018/639 karar sayılı kararında suç tarihi itibarıyla aktarılan metne göre tedbir kararı en çok üç ay için verilebiliyor ve bir defa uzatılabiliyordu. Örgüt faaliyeti çerçevesindeki suçlarda hâkim, bir ayı aşmamak üzere süreyi birden çok kez uzatabiliyordu. Bugünkü 135. madde ise dinleme, kayıt ve sinyal değerlendirmesi bakımından iki ay ve bir aylık uzatma ile örgüt suçlarına özgü ek süreyi öngörür. Suç tarihindeki metin, yürürlükteki süreyle aynı kural hâline getirilemez.
İletişimin tespiti ile dinleme aynı tedbir midir?
Hayır. Tespit, şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin soruşturmada hâkim veya gecikmesinde sakınca varsa Cumhuriyet savcısı, kovuşturmada mahkeme kararıyla belirlenmesidir. Dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi birinci fıkradaki kuvvetli şüphe ve başka suretle delil elde edilememesi şartlarına ve sekizinci fıkradaki suç sınırına bağlanır.
Tanıklıktan çekinebilecek kişiyle görüşme kayda alınabilir mi?
Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişim kayda alınamaz. Bu durum kayıt yapıldıktan sonra anlaşılırsa kayıtlar derhâl yok edilir.
Tedbir kararı en fazla ne kadar sürer?
Dinleme, kayda alma ve sinyal değerlendirmesi kararı en çok iki ay için verilir ve bir ay daha uzatılabilir. Örgüt faaliyeti çerçevesindeki suçlarda hâkim, gerekli görürse ayrıca her defasında bir ayı ve toplam üç ayı geçmeyecek ek uzatma yapabilir. Mobil telefonun yerinin belirlenmesi de en çok iki ay sürer ve bir ay uzatılabilir. Teknik izleme en çok üç hafta için verilir ve bir hafta uzatılabilir; örgüt faaliyeti çerçevesindeki suçlarda hâkim, her defasında bir haftadan fazla olmamak ve toplam dört haftayı geçmemek üzere ek uzatma yapabilir.
Kişinin kendi yaptığı ses kaydı her zaman delil olur mu?
Hayır. Ceza Genel Kurulu çoğunluğu, delilin yeniden elde edilemediği ve yetkili makama başvurma imkânının olmadığı ani durumda, kişiye karşı işlenen suç bakımından kaydı hukuka uygun kabul etmeyi zorunlu görmüştür. İncelenen olayda bu şartlar bulunmadığı için kayıt yasal delil sayılmamıştır.
Haberleşmenin gizliliğini kaydederek ihlal etmenin cezası nedir?
Haberleşmenin gizliliğini ihlal, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasını gerektirir. İhlal içeriklerin kaydı suretiyle gerçekleşirse ceza bir kat artırılır. İçeriklerin hukuka aykırı ifşasında ceza iki yıldan beş yıla kadar hapistir.
Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.
Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

