Trafik Kazası Sonrası Arayan Aracıların Hukuki Riski

by Avukat Erdal Ersoy
Trafik Kazası Sonrası Arayan Aracıların Hukuki Riski

Trafik kazasının ardından tazminat alınabileceğini söyleyerek arayan ve avukat olmayan kişi ile şirketler, sigorta şirketlerince yetkilendirilmiş değildir ve sigortacılık faaliyetiyle bağları yoktur. Buna rağmen hasar şirketi, hasar danışmanı veya sigortacı adıyla kişilere ulaşırlar. Aramada şirketin adı kullanılarak, aramanın sigortadan yapıldığı ve arayanın şirketin anlaşmalı avukatı olduğu görüntüsü kurulmaya çalışılır. Büyük sigorta şirketleri, kaza geçiren kişileri arayıp avukat önermez. Bu görüntünün kurulması, nitelikli hâllerden birinin gerçekleştiği anlamına gelmez. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 183. maddesinde alacağın devri, kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden gelen bir engel yoksa borçlunun rızasına bağlı değildir. Devrin geçerli olması, aynı Kanun'un 184. maddesinde yazılı şekle bağlanmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesindeki nitelikli hâller ise ayrı şartlara bağlıdır.

6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 183Kaynağı aç
MADDE 183- Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir. Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı devralmış olan üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin kararlaştırılmış bulunduğu savunmasını ileri süremez. 2. Şekli
6098 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNU m. 184Kaynağı aç
MADDE 184- Alacağın devrinin geçerliliği, yazılı şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Alacağın devri sözü verme, şekle bağlı değildir. II. Yasal veya yargısal devir ve etkisi
5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU m. 158Kaynağı aç
Madde 158- (1) Dolandırıcılık suçunun; a) Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle, b) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle, c) Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle, d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle, e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak, f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle, g) Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, h) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında, i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle, j) Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla, k) Sigorta bedelini almak maksadıyla, l) (Ek: 24/11/2016-6763/14 md.) Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle, İşlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/19 md.; Değişik: 3/4/2013-6456/40 md.) Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.[71] (2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) (Ek fıkra: 24/11/2016-6763/14 md.) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında; suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır. Daha az cezayı gerektiren hal

Numaranın öğrenilmesi ve aramadaki görüntü

Telefon numarasının hangi yolla bulunduğu, yapılan her arama için sabitlenmiş bir olgu değildir. Bazı kamu görevlileriyle iş birliği yapılarak numaranın öğrenilmiş olması bir ihtimal olarak anılır. Sigorta şirketinde çalışan bazı kişilerin görevlerini suistimal ederek bilgiyi sızdırmış olması da ayrı bir ihtimal olarak geçer. Bu iki yoldan biri, her aramada gerçekleşmiş kabul edilmez.

Arayanlar, sigortadan telefon edildiğini ileri sürer. Hasar şirketi, hasar danışmanı veya sigortacı adı bu temaslarda kullanılır. Güven oluşturmak için sigorta şirketinin adı öne çıkarılır; aramanın şirketten geldiği ve arayanın anlaşmalı avukat olduğu izlenimi kurulmaya çalışılır. Bu izlenim, nitelikli hâllerden birinin olayda gerçekleştiği anlamına gelmez.

Tazminat vaadi ve oyalanma

Aracılar, kaza geçiren kişiye kısa sürede ulaşarak tazminat süreci hakkında yanlış bilgi verebilir. Amaç, güveni kazanıp kişiyi yönlendirmektir. Tazminatın kısa sürede çıkarılacağı veya yüksek tutarda alınacağı yönündeki sözler, çekici görünen fakat gerçeği yansıtmayan vaatler olarak anlatılır. Avukatların bu işleri bilmediği ve aracının daha iyi yardım edeceği biçimindeki sözler de yanıltıcıdır. Bu sözlerle avukata duyulan güven sarsılmaya çalışılır.

Dosyanın yıllar geçmesine rağmen gelmediği ve bitmediği söylemi, karşılaşılan sorunlar arasındadır. Köy yolundaki bir kazada maluliyet oranı belli olmasına, başvuru ve dava aşamaları sona ermesine rağmen, paranın EFT sırasında takıldığı ve haber verileceği söylenerek oyalanma sürmüştür. Böyle bir durumda suç duyurusu, ilgililerin ceza almasını sağlayabilir. Bu sonuç kesin bir mahkûmiyet değildir. Tek olay, her oyalamaya uygulanacak genel bir kural da değildir.

Vekâletname, komisyon ve temlik

İlk görüşmenin ardından yalnız kaza işlemleriyle sınırlı kalmayan vekâletnameler alınmaya çalışılır. Bu belgeler banka hesabı açmayı ve para çekmeyi de kapsayabilir. Metin dikkatle okunmadığında farkında olunmadan geniş yetki verilebilir. Banka işlemi yetkisi her vekâlette bulunan bir unsur değildir. Güven sağlandıktan sonra yüzde 30, yüzde 40 ve hatta yüzde 50 komisyon öngören sözleşmelere yöneltme anlatılır. Ayrıntılar eksik anlatılabilir veya oranın yüksekliği fark edilmeden imza çabuk alınabilir. Bu yüzdeler anlatılan sözleşme talepleridir. Kanunda belirlenmiş bir komisyon tarifesi değildir ve her sözleşmenin oranı haline gelmez.

Sigortadan alınacak tazminatın, alacağın temliki sözleşmesiyle aracılara devredildiği anlatılır. Belge, imzalayanın farkında olmadan haklarını tümüyle devretmesine yol açacak biçimde düzenlenebilir. İmzalayan, içeriği çoğu zaman bütünüyle kavramaz. Bu belgelerle aracı, ödemeyi kişinin adına değil kendi adına isteyebilir. Tutar, doğrudan aracının hesabına geçebilir.

Tam tutarın alındığına ilişkin yanıltıcı kâğıt imzalatılması, sık karşılaşılan bir durum olarak anlatılır. Bu kâğıt, sonradan hukuk yoluna başvurulduğunda kanıt göstermeyi zorlaştırabilir ve kişi aleyhine kullanılabilir. Her belgenin ispat yolunu kapattığı sonuç bundan çıkmaz. Komisyoncular, kısmi ödeme sırasında, imza atılmazsa paranın verilmeyeceğini söyleyerek, kişinin tüm parayı aldığı yazılı bir ibraname imzalatabilir. Bu uygulama içinde, kişinin daha sonra ibra ettiğini fakat tutarın tamamını almadığını söyleyememesi de yer alır. Bu anlatım, ibranamenin her olayda geçersiz kaldığı yönünde bir hüküm değildir.

Alacağın devrinde yazılı çerçeve

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 183. maddesi, devri şartsız bir serbestlik olarak kurmaz. Kanundan, sözleşmeden ya da işin niteliğinden bir engel gelmiyorsa alacaklı, borçlunun onayını almadan alacağını üçüncü kişiye devredebilir. Engel oluşturan hâller bu hükümde tek tek sayılmaz. Borçlu, devir yasağı bulunmayan yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı devralmış üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin kararlaştırıldığı savunmasını ileri süremez. Koruma, bu tanıma güvenen üçüncü kişiye yöneliktir. Anlatılan temlik belgelerinin bu tanımanın içine girip girmediği hükümden çıkmaz. Aynı Kanun'un 184. maddesine göre devrin geçerli sayılması, işlemin yazılı yapılmasına bağlıdır. Alacağı ileride devretme vaadi ise şekle bağlı değildir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 17.02.2022 tarihli, 2019/858 esas ve 2022/159 karar sayılı kararında uyuşmazlığı, dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 162. maddesi üzerinden ele almıştır. Engelin kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden gelmemesi hâlinde alacaklı, borçludan onay almadan alacağını üçüncü kişiye temlik edebilir. Yazılı ikrarda bulunmayan temlik yasağını borçlu, alacağı devralan üçüncü kişiye karşı ileri süremez. Kurul, kural olarak kazanılmış veya ileride kazanılacak alacaklar ile muaccel, vadeye ya da şarta bağlı alacakların temlik edilebileceğini belirtmiştir. Alacağın hukukî işlemden, haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan kanundan doğması buna engel sayılmamıştır. Aynı gerekçe, devri caiz olmayan alacakların kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden doğduğunu da söyler. Alacaklı ile borçlu, devri kısmen veya tamamen, belirli kişilere karşı ya da belirli bir süreyle yasaklayabilir. Genel açıklama, bu istisnayla birlikte okunur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2019/858, K. 2022/159Kaynağı aç
Hukuk Genel Kurulu         2019/858 E.  ,  2022/159 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketin dava dışı üçüncü kişi …’nun geçirmiş olduğu trafik kazasındaki kusursuz sorumluluğu nedeniyle, …'ye, "Harici Sulh, İbra, Feragat ve Alacak, Dava ve Dava Haklarının Temliki Sözleşmesi" ile 10.000TL ödeme yaptığını, …’nun bu sözleşme ve ödemeden önce müvekkili şirket aleyhine, Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/983 E. sayılı dosyasında ve bu dosya ile birleşen Antalya Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 2000/1518 E. sayılı dosyasında tazminat davaları açtığını, anılan sözleşme uyarınca bu hakların tamamının müvekkili şirkete geçtiğini, açılan dosyalarda yargılamanın devam ettiğini ve mahkemenin 17.07.2001 tarihli celsesinde, müvekkil şirketin temlik yoluyla davacı sıfatının reddedildiğini, ara kararda “bu konuda ayrı bir dava açmakta muhtariyetine, dava açılınca birleştirilmesine” karar verildiğini, davalıların dava dışı …'nun zararlarından ve dolayısıyla müvekkili şirketin rücuen tazminat alacağından müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarını, müvekkilinin sözleşmesel haklarının temini için işbu davanın açıldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 26.04.2004 tarihli ıslah dilekçesiyle; 13.10.2000 tarihli temlik sözleşmesi gereğince maluliyet tazminatı talebini 39.950,25TL'ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı …Ş. vekili cevap dilekçesinde; dava dışı … tarafından müvekkili aleyhine açılan Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2000/1518 E. sayılı dosyası derdest olduğundan işbu davanın derdestlikten reddinin gerektiğini, anılan dosyada işgöremezlik miktarı henüz tespit edilmediğinden haricen sulh olmak suretiyle temliknameye istinaden rücu edilmesinin mümkün olmadığını, müvekkilinin sorumluluğunun sigortalının kusuru ve poliçe limiti ile sınırlı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; aynı olay ile ilgili olarak Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/983 E. sayılı dosyasında yargılama devam ettiğinden bu davanın derdestlik yönünden ve kazaya karışan 34 LK 958 plakalı araç davacı adına kayıtlı olup, müvekkilinin malik ya da sürücü sıfatı bulunmadığından davanın husumet yönünden reddinin gerektiğini, temlik belgesinin kabulünün mümkün olmadığını, belgenin incelenmesinde de dava dışı … tarafından hem davacıya hem de başka bir şirkete alacak, dava ve hakların temlik edildiği görüldüğünden davacının da tek başına dava açma ehliyeti bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Davalı … usulüne uygun tebligata rağmen cevap dilekçesi sunmamıştır. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 8. Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.12.2013 tarihli ve 2012/63 E., 2013/730 K. sayılı kararı ile; davacı Krom Çelik Turizm Sanayi A.Ş.’nin asıl davacı … tarafından kendisi aleyhine dava açılmış iken davacı ile anlaşıp 10.000TL mukabilinde alacağını temlik aldığını bildirerek bu davayı açtığı, aslında zarar gören mağdur …'nun işvereni olarak bu talebin şahsına karşı da istendiği, yani davacının temlik aldığını iddia ettiği ilişkide aslında kendisinin de borçlu olduğu, asıl davacının bu olayda seçimlik hakkı olup, ister işverenine, ister sürücüye, ister araç malikine, ister sigorta şirketine karşı bu talepte bulunabileceği gibi, hepsi aleyhine müştereken ve müteselsil sorumluluk esasına göre toplu dava da açabileceği, olayda davacı tüzel kişiliğin üçüncü kişi durumunda olmadığı, aslında asıl alacaklı …'ya bu olay sebebi ile borçlulardan biri olduğu anlaşıldığından davacının yapmış olduğu 10.000TL’lik ödemenin mahkemece bir borç ödemesi olarak değerlendirildiği, alacağın temliki müessesi burada gerçekleşmemiş olduğundan davacının böyle bir dava açmaya hakkı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 19.03.2018 tarihli ve 2015/7325 E., 2018/2679 K. sayılı kararı ile; “…Dava, trafik kazasında cismani zarara uğrayan dava dışı 3. kişiye maddi ve manevi tazminat ödeyen davacının ödediği bedelin, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 88/2. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51. maddeleri gereği ve davacı ile dava dışı zarar gören arasındaki temlik sözleşmesi gereği davalılardan rücuen tazmini istemine ilişkindir. Davacı şirket adına kayıtlı olan aracın yaptığı kazada yaralanıp zarar gören dava dışı 3. kişi (Eray Encü) tarafından, eldeki davanın taraflarına karşı Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 1999/983 Esas- 2002/927 Karar sayılı dosyasında, maluliyet tazminatı- tedavi gideri ve manevi tazminat istemiyle dava açıldığı; bu davanın devamı sırasında, davacımız tarafından Eray Encü adlı kişiye maddi ve manevi tazminat olarak 10.000,00 TL'nin ödendiği ve aralarında "temlik sözleşmesi" düzenlendiği; anılan davada mahkemeye bu sözleşme sunularak dava hakları ve alacağın davacımıza temlik edildiği bildirildiğinden, mahkeme tarafından, 13.01.2000 tarihli temlik sözleşmesi ile davaya konu alacakların temlik edildiği, temlik alan davacımızın diğer müteselsil sorumlulara (eldeki davanın davalılarına) dava açtığı ve bu suretle davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle, karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği görülmektedir. Haksız fiil sonucu oluşan zarardan aynı ya da farklı sebeplerle sorumlu olan müteselsil sorumlulardan birinin, ödediği bedel oranında alacaklının haklarına halef olduğu ve diğer müteselsil sorumlulara rücu hakkının bulunduğu izahtan uzaktır. Davacı şirket, davalılar ile müteselsilen sorumlu olduğu zarar için ödeme yapıp hak sahibi olan zarar görenin alacak hakkını ve dava haklarını temlik sözleşmesi ile de devraldıktan sonra, zarardan müteselsilen sorumlu olan davalılardan ödediği bedeli rücuen istemektedir. Davacı ödemesinin dayanağı olan kaza ve davacının ödeme yaptığı tarih itibariyle yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 51/1. maddesi gereği, haksız fiil sonucu zarar görene karşı farklı sebeplerle (zarar görenin işvereni- araç sürücüsü- trafik sigortacısı) sorumlu olanlar arasında müteselsil sorumluluk hükümlerinin cari olduğu; aynı Kanun'un 51/2. maddesinde, zarardan müteselsil sorumlu olanlar arasındaki içe rücu imkanı ile rücunun sırasının düzenlendiği dikkate alındığında; sadece BK'nun 51. maddesi gereği dahi, davacının davalılara rücu başvurusunda bulunma hakkının doğduğu açıktır. Diğer yandan, kazada zarar gören Eray Encü'ye maddi ve manevi tazminat ödemesi yapan davacı şirket, bu kişi ile 13.01.2000 tarihli temlik sözleşmesini yapıp bu kişinin kazadan doğan tüm alacak hakları ile açılmış ve açılacak davalardaki tüm talep haklarını devralmış; bu nedenle, eldeki davanın taraflarının davalı konumunda olduğu davada, davanın konusuz kaldığına karar verilmiştir. Davacı ile Eray Encü adlı kişi arasındaki temlik sözleşmesinin yapıldığı tarihte yürürlükte olan 818 sayılı BK'nun 162 vd. maddelerinde düzenlenen alacağın temliki hükümlerinde, alacağın 3. kişiye devredilebileceği düzenlenmiş olmakla birlikte, Eray Encü ile aralarındaki borç ilişkisini yaptığı ödeme ile sonlandıran davacının 3. kişi konumuna geçtiği ve alacağı temlik alabilecek kişi sıfatını kazandığı da gözetildiğinde, mahkemenin bu yöne ilişkin gerekçe ve kabulü de yerinde görülmemiştir. Açıklanan tüm bu nedenler karşısında; davalılar ile birlikte 3. kişinin zararından müteselsilen sorumlu olduğu için bu kişiye ödeme yapan davacı şirketin, ödeme yapmakla diğer müteselsil sorumlulara rücu başvurusunda bulunma hakkını kazandığı da dikkate alınarak; tarafların iddia ve savunmaları üzerinde durulup eksik kalan delillerin toplanması, daha sonra davacı şirket ile zarar gören 3. kişi arasındaki temlik sözleşmesi hükümleri ve BK'nun 51/2. maddesi gereği değerlendirme yapılıp oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme, hatalı gerekçe ve eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.02.2019 tarihli ve 2018/489 E., 2019/69 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ilâve olarak davacı şirketin 10.000TL tutarındaki ödemeyi müteselsil borçlulardan biri olarak borcunu ifa için yaptığı iddiasında olmadığı, tam tersine, bu 10.000TL'yi …'nun dava haklarını temlik almak için gerçekleştirdiğini ileri sürdüğü, dava dilekçesinde de belirgin bir biçimde "alacağın temliki" gerekçesine istinat edildiği, dolayısı ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 51. maddesine göre, bir inceleme yapılamayacağı, 30.01.2003 tarihli açıklama dilekçesiyle yapmış oldukları 10.000TL tutarındaki ödemenin …'nun istediği 500TL manevi tazminat, 500TL tedavi masrafı ve 9.000TL iş göremezlik zararı karşılığı olduğunu açıkladığı, ödemenin borcun ifası amacını güttüğü, davacının müteselsilen borçlu olduğu bir borcu ödediğine göre, isterse, diğer zarar sorumlularından BK'nın 51. maddesine göre rücuen tazminat isteyebileceği, ancak davacının böyle bir isteminin bulunmadığı, davacının, temlik alan olarak, zarar görenin, zarar sorumlularından isteyebileceği tazminatları istediği, ne var ki, davacı ve dava dışı zarar gören arasında bir "temlik" gerçekleştiğinden söz edilemeyeceği, temlikten söz edilebilmesi için, temlik alanın temlik edene bir "bedel" ödemesinin gerektiği, davacının ödediği bir bedel bulunmadığı, ödediği 10.000TL’nin müteselsil borçlulardan biri olarak kendi borcu olduğu, davacının sorumlu olduğu borç için yapmış olduğu ödemeyi alacağı temlik almak için yapmış olduğu ödeme olarak nitelemesinin sonuca etkili olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davacı şirketin, dava dışı zarar gören ile imzaladığı "Harici Sulh, İbra, Feragat Ve Alacak, Dava Ve Dava Haklarının Temliki Sözleşmesi”ne istinaden eldeki rücuen tazminat davasını açma hakkını kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal mevzuatın ve kavramların irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. 15. Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 88. maddesi uyarınca; bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur ve birden fazla kişinin sorumlu olduğu durumlarda, bunlar arasındaki ilişki bakımından zarar, olayın bütün şartları değerlendirilerek paylaştırılır. Özel durumlar ve özellikle araçların işletme tehlikeleri, zararın iç ilişkide başka türlü paylaştırılmasını haklı göstermedikçe, işletenler ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri kusurları oranında zarara katlanırlar. 16. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken mülga 818 sayılı BK’nIn 51. maddesinde; “Müteaddit kimseler muhtelif sebeplere (haksız muamele, akit, kanun) binaen mesul oldukları takdirde haklarında, birlikte bir zarar vukuuna sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur. Kaideten haksız bir fiili ile zarara sebebiyet vermiş olan kimse en evvel, tarafından hata vaki olmamış ve üzerine borç alınmamış olduğu halde kanunen mesul olan kimse en sonra, zaman ile mükellef olur.” şeklinde düzenleme yapılmış iken, aynı Kanun’un 162. maddesinde; “Kanun veya akit ile veya işin mahiyeti icabı olarak menedilmiş olmadıkça borçlunun rızasını aramaksızın alacaklı, alacağını üçüncü bir şahsa temlik edebilir. Borçlu, alacağın temlik edilmemesi şart edilmiş olduğunu bu şartı ihtiva etmeyen bir ikrarı bilkitabeye istinat ile, alacağını temellük eden üçüncü bir şahsa karşı iddia edemez.” hükmü getirilmiştir. 17. Bahsi geçen düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; kural olarak haksız fiil sonucu oluşan zarardan aynı ya da farklı sebeplerle sorumlu olan müteselsil sorumlulardan birinin, ödediği bedel oranında alacaklının haklarına halef olur ve diğer müteselsil sorumlulara rücu isteminde bulunabilir. Zira, haksız fiil sonucu zarar görene karşı zarar görenin işvereni, sürücüsü, trafik sigortacısı gibi farklı sebeplerle sorumlu olanlar arasındaki ilişkide müteselsil sorumluluk hükümleri uygulanacaktır. Zarardan müteselsil sorumlu olanlar arasındaki içe rücu imkânı ile rücunun sırası ise 51. maddenin 2. fıkrasında yer almaktadır. 18. Diğer yandan; kural olarak, bütün alacaklar temlik edilebilir. Böylece hâlen iktisap edilmiş (kazanılmış) bir alacak kadar ileride iktisap olunacak bir alacak da; keza muaccel bir alacak kadar bir vadeye veya şarta bağlanmış olan alacaklar da temlik olunabilir. Alacağın hukukî muameleden, haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya kanundan doğmuş olmasının da bir önemi yoktur. Nitekim aynı hususlar, Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2019 tarihli ve 2017/11-2630 E., 2019/328 K. sayılı kararında da açıklanmıştır. Ancak, BK’nın 162. maddesinde bazı alacakların temlikine izin verilmemiştir. Devri caiz olmayan alacaklar kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden doğmaktadır. Devri, sözleşme ile menedilmiş alacaklarda; alacaklı ve borçlu anlaşarak, kısmen veya tamamen belli kişilere karşı veya belli bir süre ile sınırlı olarak alacağın devrini menedebilir. Bu sözleşme, şekle bağlı değildir. Ancak üçüncü şahıslara karşı ileri sürülebilmesi için, devir yasağının yazılı olması ve bu şartın borç senedinde belirtilmiş olması gerekir (Feyzioğlu, F. N.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 1977, s. 631, 632). Devri caiz olmayan bir alacak hakkında yapılan temlik işlemi ilke olarak geçersiz olup böyle bir devir sadece borçlu karşısında değil, temlik edenle temlik alan arasında da hüküm ve sonuç doğurmaz. Sözleşmede temlik yasağı bulunması ya da borçlunun rızasına bağlanmış olup, borçlunun rızasının bulunmaması hâlinde alacağın temliki borçluya karşı ileri sürülemez. 19. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; araç dava dışı üçüncü kişinin davacı şirket adına kayıtlı olup, uzun süreli kira sözleşmesi ile davalı …’a devredilmiş, davalı …’ın sürücüsü diğer davalının trafik sigortacısı olan araçta yolcu olarak bulunan (davalı … Çağların işçisi) dava dışı üçüncü kişi yaralanmıştır. Kazada yaralanıp zarar gören dava dışı üçüncü kişi tarafından, eldeki davanın taraflarına karşı Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/983 E. ve bu dosya ile birleştirilmesine karar verilen Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 200/1518 E. sayılı dosyalarında, maluliyet tazminatı ile tedavi giderinin tahsili ve manevi tazminat istemiyle dava açılmış, yargılama sırasında davacı tarafından dava dışı üçüncü kişiye maddi ve manevi tazminat olarak 10.000TL'nin ödendiği belirtilerek aralarında "Harici Sulh, İbra, Feragat Ve Alacak, Dava Ve Dava Haklarının Temliki Sözleşmesi” düzenlenmiş; anılan davada mahkemeye bu sözleşme sunularak dava hakları ve alacağın davacıya temlik edildiği bildirilmiştir. Mahkemece 13.01.2000 tarihli temlik sözleşmesi ile davaya konu alacakların temlik edildiği, temlik alan davacının diğer müteselsil sorumlular sıfatıyla eldeki davanın davalılarına dava açtığından davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Bir başka deyişle, eldeki davada davacı şirket, davalılar ile müteselsilen sorumlu olduğu zarar için ödeme yapıp hak sahibi olan zarar görenin alacak hakkını ve dava haklarını temlik sözleşmesi ile de devraldıktan sonra, zarardan müteselsilen sorumlu olan davalılardan ödediği bedelin rücuen tahsilini istemektedir. 13.01.2000 tarihli temlik sözleşmesini yapıp bu kişinin kazadan doğan tüm alacak hakları ile açılmış ve açılacak davalardaki tüm talep haklarını devralmıştır. Somut olayda BK’nın 162. maddesi hükmüne aykırı bir durum olmadığı gibi davalılar ile birlikte üçüncü kişinin zararından müteselsilen sorumlu olduğu için bu kişiye ödeme yapan davacı şirket, ödeme yapmakla diğer müteselsil sorumlulara rücu başvurusunda bulunma hakkını da kazanmıştır. 20. O hâlde; mahkemece tarafların iddia ve savunmaları üzerinde durulup eksik kalan deliller toplanarak davacı şirket ile zarar gören üçüncü kişi arasındaki temlik sözleşmesi hükümleri ile BK'nın 51/2. maddesi gereğince değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. 21. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davanın tazminat ödemesi olarak 10.000TL’lik bölümün müteselsil sorumlulara rücu kapsamında incelenmesi gerektiği hâlde mahkemece davanın tümünün alacağın temliki hükümlerine dayandırılmış olmasının doğru olmadığı, temlikin konusunun daha önce dava edilmiş ve bu sözleşmedeki ödeme ile konusuz kalan davadaki talep haklarını içereceği, zarar görenin açtığı ve birleştirilerek görülen davalardaki toplam maddi ve manevi tazminat talebinin 4.060TL, yapılan ödeme miktarının ise 10.000TL olduğu, davacının geçerli bir alacağın temliki bulunmadığı için bu miktarı talep edemeyeceği gibi, bedelin müteselsil sorumluluk hükümleriyle de talep edebilmesinin mümkün olmadığı zira davacının tazminat miktarının altında olmak üzere 10.000TL ödemek suretiyle zarar görenden tüm zararları karşılayan ibraname almış olup bu ibraname ile müteselsil sorumlu olarak borçtan kurtulmasının sonuçlarından diğer müteselsil sorumlular da yararlanacağı, bu yararlanmanın sonucu olarak zarar görenin müteselsil sorumlu davalılardan talep edebileceği bir tazminat bulunmadığından temlik edilebilir bir alacağın varlığından da söz edilemeyeceği, hükmün bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 22. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 23. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Davacı dava dilekçesinde müvekkili şirketin, dava dışı …’nun geçirmiş olduğu trafik kazasındaki kusursuz sorumluluğu nedeniyle bu kişiye “Harici Sulh, İbra, Feragat ve Alacak Dava ve Dava Haklarının Temliki Sözleşmesi” ile 10.000TL ödendiğini, davalıların …’nun zararlarından ve dolayısıyla kendilerinin rücuan tazminat alacağından sorumlu olduğunu ve sözleşmesel haklarının temini için bu davanın açıldığını belirterek 10.000TL tazminat talebinde bulunmuş ve 26.04.2004 tarihli dilekçesiyle talebini 39.950,25TL’ye yükseltmiştir. Dayanılan sözleşmede davacı ve dava dışı şirket temlik alanlar, haksız fiilden zarar gören … temlik alan olarak adlandırılmış ve sözleşmede; tarfik kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararlar için …’ye 10.000TL ödemişler (IV/1), zarar gören temlik alanları bu kazadan doğan her türlü zarardan dolayı ibra etmiş (IV/2), temlik alanlara yöneltilebilecek her türlü dava haklarından feragat etmiş (IV/3), Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/983 esas sayılı ve Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2000/1518 sayılı dosyasından ikame etmiş olduğu davayı temlik alanlardan Krom Çelik Ticaret ve Sanayi A.Ş’ne temlik etmiş (IV/4), ayrıca temlik alanlarca bilinmeyen ve temlik edence veya temlik edenin yakınlarınca açılmış bu sözleşme konusuna ilişkin başkaca davalar varsa bu davalar da temlik alınmış ve varsa bu davalar temlik edence temlik alanlara bildirilecek (IV/5), temlik eden tarafından bu kaza nedeniyle temlik alanlara dava açılamayacak (IV/5) hükümlerine yer verilmiştir. …’nun açtığı davada dayanılan bu sözleşme hükümleri bu dava konusunun devri (müddeabihin temliki) olarak görülmemiş ve davanın konusuz kaldığı kabul edilmiştir. Davacı haksız fiil müteselsil sorumlusu olarak ödeme yapmış olup, Borçlar Kanunu 51/2. maddede yer alan müteselsil sorumluların aralarındaki iç ilişki kuralına göre davacının diğer müteselsil sorumlulara ödenen miktarla sınırlı olarak ve istenebilecek tazminat miktarını geçmemek üzere rücu dava açması mümkündür. Dava dilekçesinde davalıların …’nun zararlarından ve rücuan tazminat alacağından sorumlu olduğu belirtilerek talepte bulunulduğu gibi ıslah da yapılmış olduğundan davacı tarafından hem alacağın temliki hükümlerine hem de müteselsil sorumluların birbirine rücusu kapsamında dava açıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda açılan davanın tazminat ödemesi olarak 10.000TL’lik bölümün müteselsil sorumlulara rücu kapsamında incelenmesi gerekir. Mahkemece bu kapsamda bir değerlendirme yapılmayarak davanın tümüyle alacağın temliki hükümlerine dayalı açıldığının kabul edilmesi doğru olmamıştır. Bu yönden bozma kararı dosya kapsamına uygundur. Esasen bu yönde çoğunluk görüşü ile aramızda görüş farklılığı da bulunmamaktadır. Görüş farklılığı olan husus bu sözleşmeye dayanılarak 10.000TL dışında kalan tazminat alacağı haklarının, alacağın temliki hükümlerine göre talep edilip edilemeyeceği geçerli bir alacağın temliki bulunup bulunmadığı noktasındadır. Davacının dayandığı ve yukarıda yer verilen sözleşme hükümlerinde, alacağın temlikinden söz edilmemiş zarar gören veya yakınlarınca bu trafik kazası nedeniyle açılmış veya ileride yine bu kişilerce açılması muhtemel davaların temlikinden söz edilmiştir. Zarar görenlerce davaya konu edilmemiş veya edilmeyecek olan bir tazminat alacağı diliminin temlike konu olduğuna dair bir hüküm bu düzenlemelerde yer almamaktadır. Davanın temliki ifadesi zarar görenlerin davaya konu edip müddeabih hâline getirdiği miktar dışındaki tazminat alacaklarının temliki olarak anlaşılamaz. Sözleşmenin konusu ve amacı başlığında her türlü talep ve alacak haklarının temlikinden söz edilmiş ise de bu hükümler, tarafların hak ve yükümlülüklerinin düzenlendiği yukarıda yer verilen Sözleşmenin 4. maddesine göre yorumlanmalıdır. Birlikte yorumlandığında zarar görenlerin dava açarak müddeabih hâline getirmediği bir tazminat kalemi veya miktarı bu sözleşme kapsamında temlike konu değildir. Temlikin konusu daha önce dava edilmiş ve bu sözleşmedeki ödeme ile konusuz kalan davadaki talep haklarının temlikidir. Temlike konu miktarlar ise zarar görenin açtığı ve birleştirilerek görülen davalardaki toplam maddi ve manevi tazminat talebi olan 4.060TL’dir. Yapılan ödeme miktarı ise bunun daha üstünde olmak üzere 10.000TL’dir. Yukarıda da açıklandığı üzere dayanılan sözleşme ile araç maliki olan davacı tarafından bu aracın karıştığı ve sürücüsünün tam kusurlu olduğu trafik kazasında yaralanan …’ye dava ettiği miktarlar daha az olmasına rağmen meydana gelen tüm zararlarının karşılığı olarak 10.000TL ödenmiş ve bu ödemenin karşılığı olarak da araç malikinin tüm sorumluluğunu kaldıran ibraname alınmıştır. Dava dilekçesinde bu miktar için talepte bulunulmuş ise de ıslah ile talep artırılmış ve rücu kapsamını aşan talepte bulunulmuş ve bu talep de alacağın temliki hükümlerine dayandırılmıştır. Davacının bu miktarı geçerli bir alacağın temliki bulunmadığı için talep edemeyeceği gibi müteselsil sorumluluk hükümleriyle de talep edebilmesi mümkün değildir. Bu konuda 818 sayılı Borçlar Kanununda, aksine sözleşme olmadıkça müteselsil borçlulardan birinin kendi fiili ile diğer borçluların vaziyetlerini ağırlaştıramayacağı (BK 144/1), eğer müteselsil borçlulardan biri borç tediye olunmamış iken ondan kurtulmuş ise, diğer borçluların ancak hâlin veya borcun mahiyetinin irae ettiği nispette bundan yararlanacakları (BK 145/2) ve alacaklı, diğerlerinin zararına olarak müteselsil borçlulardan birinin vaziyetini iyileştirdiği takdirde bu fiilinin neticelerini şahsen üstleneceği (BK 147/2) düzenlemeleri bulunmaktadır. Davacı tazminat miktarının altında olmak üzere 10.000TL ödemek suretiyle zarar görenden tüm zararları karşılayan ibraname almış olup bu ibraname ile müteselsil sorumlu olarak borçtan kurtulmasının sonuçlarından diğer müteselsil sorumlular da yararlanacaktır. Zira davalıların bundan yararlanmamasını mümkün kılan hâlin veya borcun mahiyetinin gerektirdiği bir durum yoktur. Bu yararlanmanın sonucu olarak zarar görenin müteselsil sorumlu davalılardan talep edebileceği bir tazminat bulunmadığından temlik edilebilir bir alacağın varlığından da söz edilemeyecektir. Davacı araç maliki işleten olarak doğan sorumluluğu nedeniyle ödemede bulunmuştur. Bu ödeme ile aldığı ibranameden limitiyle sorumluluğu bulunan zorunlu malî sorumluluk sigortacısı da yararlanacaktır. Zira işletenin ibra edilmesi hâlinde işletenin sorumluluğunu üstlenen sigorta şirketinden de talepte bulunulabilmesi mümkün olmaktan çıkacağından sigorta şirketi yönünden de temlike konu edilebilecek bir alacak kalmamıştır. Sigorta şirketinin de bu ibradan yararlanacak olması müteselsil sorumlu sürücünün de durumunu ağırlaşırmıştır. Zira bu ibra ile limitle sınırlı olarak zararın sigorta şirketi tarafından karşılanabilmesi mümkün olmaktan çıkmıştır. Zarar gören verdiği bu ibra ile diğerlerinin zararına olarak müteselsil borçlulardan birinin vaziyetini iyileştirdiği için fiilinin neticelerini şahsen üstleneceğinden bu bakımdan da temlik edilebilir bir alacağı bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle davacının, alacağın temliki hükümlerine göre talep edebileceği bir alacağı bulunmadığı görüşünde olduğumdan alacağın temliki hükümlerine göre talepte bulunulabileceği kabul edilerek özel daire kararı gibi bu hususun da bozma nedeni yapılması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum. .

Kurul, sözleşmeyle getirilen devir yasağının bir şekle bağlanmadığını, üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi için yasağın yazılı olmasını ve bu şartın borç senedinde gösterilmesini aramıştır. Bu cümle, Kurulun gerekçesinde öğretiye atıfla yer alır. Devri caiz olmayan bir alacak üzerinde yapılan temlik ilke olarak geçersizdir. Böyle bir işlem yalnız borçluya karşı değil, temlik eden ile temlik alan arasında da sonuç doğurmaz. Sözleşmede temlik yasağı varsa ya da temlik borçlunun rızasına bağlanmış olup rıza yoksa, temlik borçluya karşı ileri sürülemez. Kurul bunu ilke olarak söylemiş, somut olayda 818 sayılı Kanun'un 162. maddesine aykırı bir durum görmediğini ayrıca belirtmiştir.

Bu karar, kazadan sonra arayan bir aracının mağdurdan sözleşme alması uyuşmazlığı değildir. Davalılarla birlikte üçüncü kişinin zararından müteselsilen sorumlu olup bu kişiye ödeme yapan davacı şirket, ödeme yapmakla diğer müteselsil sorumlulara rücu edebilme hakkını da kazanmıştır. Kabul, o davada ödeme yapan şirkete ilişkindir. Belirli bir bedelin tahsiline hükmedilmiş değildir. Kurul, yerel mahkemenin eksik kalan delilleri toplayıp davacı şirket ile zarar gören arasındaki temlik sözleşmesini ve mülga 818 sayılı Kanun'un 51. maddesinin ikinci fıkrasını değerlendirerek sonucuna göre karar vermesini gerekli görmüştür. Hangi delillerin eksik kaldığı ayrıca sayılmamıştır. Direnme kararı, özel dairenin bozmasındaki nedenlerle, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesi aracılığıyla uygulanan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi uyarınca bozulmuştur. Aynı Kanun'un 440. maddesine göre tebliğden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açıktır. Bozma, davanın kabulü anlamına gelmez. Karar oy çokluğuyla verilmiştir.

Kazada birden fazla kişinin sorumluluğu

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 88. maddesine göre, bir motorlu aracın katıldığı kazada üçüncü kişinin uğradığı zarar nedeniyle tazminatla yükümlü birden fazla kişi varsa bu kişiler müteselsilen sorumludur. Birden fazla sorumlunun kendi arasındaki ilişkide zarar, olayın bütün şartları değerlendirilerek paylaştırılır. Özel durumlar ve özellikle araçların işletme tehlikeleri iç ilişkide başka türlü paylaştırmayı haklı göstermedikçe, işletenler ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri zarara kusurları oranında katlanır. Hukuk Genel Kurulu da aynı maddeyi, müteselsil sorumluluk ve iç ilişkideki bu paylaştırma çerçevesinde ele almıştır. Bu hüküm ibranın, kısmi ödemenin veya vekâletin diğer sorumlular üzerindeki etkisini düzenlemez.

2918 sayılı KARAYOLLARI TRAFİK KANUNU m. 88Kaynağı aç
Madde 88 – Bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur. (Değişik: 17/10/1996-4199/31 md.) Birden fazla kişinin sorumlu olduğu durumlarda, bunlar arasındaki ilişki bakımından zarar, olayın bütün şartları değerlendirilerek paylaştırılır. Özel durumlar ve özellikle araçların işletme tehlikeleri, zararın iç ilişkide başka türlü paylaştırılmasını haklı göstermedikçe, işletenler ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri kusurları oranında zarara katlanırlar. İşletenler veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri arasında zararın tazmini:70

Kurul, somut olaya davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 51. maddesini uygulamıştır. Muhtelif sebeplerle sorumlu olan birden çok kişi hakkında, birlikte bir zarara yol açanlara ilişkin hükümler uygulanır. Kural olarak haksız fiiliyle zarara sebep olan en önde, kendisinden hata sadır olmayan ve üzerine borç almadığı hâlde kanunen sorumlu olan en sonda rücu sırasına girer. Haksız fiil zararından aynı ya da farklı sebeplerle müteselsil sorumlu olanlardan biri, ödediği bedel oranında alacaklının haklarına halef olur ve diğer müteselsil sorumlulara rücu isteyebilir. Halefiyet ödenen oranla sınırlıdır. Zarar görenin işvereni, sürücüsü ve trafik sigortacısı gibi farklı sebeplerle sorumlu olanlar arasındaki ilişkide de müteselsil sorumluluk hükümleri uygulanır. Sayım kapalı bir liste değildir.

Ödeyen müteselsil sorumlunun ödediği oranla alacaklının haklarına geçmesi, kazazedenin alacağını bir aracıya temlik etmesinden farklıdır. Halefiyet, ödemeyi yapan sorumluya ve ödenen orana bağlıdır. Aracıya yapılan temlik ise devreden ile devralan arasındaki işleme ilişkindir ve geçerliliği yazılı şekle bağlıdır. İki işlem aynı sonuçmuş gibi birleştirilemez.

İbra, rapor ve feragat

Aynı Hukuk Genel Kurulu kararında, tazminat miktarının altında kalan bir ödeme karşılığında tüm zararları karşılayan bir ibraname alındığı, bu ibranameyle diğer müteselsil sorumluların da borçtan kurtulacağı ve temlik edilebilir alacak kalmayacağı için hükmün bu gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüştür. Kurul çoğunluğu bu görüşü benimsememiştir. Karşı yöndeki görüş o davanın bağlayıcı sonucu değildir. Değerlendirme, kısmi ödemenin veya tüm zararları kapsayan ibranın bakiye alacağı her uyuşmazlıkta sona erdirdiği biçiminde genel bir kural kurmaz.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 20.11.2023 tarihli, 2023/5787 esas ve 2023/12289 karar sayılı kararında ele alınan 26.10.2022 tarihli raporda, kazadan kaynaklanan maluliyet yüzde 27,2 olarak belirtilmiştir. Raporda, ibraname tarihi ile başvuru tarihi arasında maluliyette ilerleyen bir durum bulunup bulunmadığı değerlendirilmemiştir. Bu hâliyle rapor hüküm kurmaya elverişli görülmemiştir. Daire, kaza tarihinde yürürlükte bulunan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği'ne göre Adli Tıp Kurumu veya üniversitelerin adli tıp anabilim dalından gerekçeli, denetime elverişli ve kaza ile illiyet bağını kuran bir rapor alınmasını gerekli görmüştür. Bu raporun sonucuna göre 2918 sayılı Kanun'un 111. maddesinin 2. fıkrası değerlendirilmeden karar verilmesini, eksik inceleme nedeniyle bozma sebebi saymıştır. Karar, sürenin dolduğuna veya bakiye talebin kabulüne hükmetmemiştir. 2918 sayılı Kanun'un 111. maddesi, bu Kanunun öngördüğü hukuki sorumluluğu kaldıran veya daraltan anlaşmaları geçersiz sayar. Tazminat miktarına ilişkin anlaşma veya uzlaşma, yetersiz ya da fahiş olduğu açıkça belli ise yapıldığı tarihten başlayarak iki yıl içinde iptal edilebilir. Yüzde ve tarihler bu dosyaya aittir.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2023/5787, K. 2023/12289Kaynağı aç
4. Hukuk Dairesi         2023/5787 E.  ,  2023/12289 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2023/131 – 2023/132 HÜKÜM/KARAR : Başvurunun kabulü/ İtirazın reddi Taraflar arasındaki sigorta tahkim yargılaması sonunda, Uyuşmazlık Hakem Heyetince başvurunun kabulüne karar verilmiştir. Karara davalı vekilince itiraz edilmesi üzerine, İtiraz Hakem Heyetince davalı vekilinin itirazının kabulüne, Uyuşmazlık Hakem Heyeti kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmak suretiyle başvurunun reddine karar verilmiş, verilen kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece İtiraz Hakem Heyeti kararının bozulmasına karar verilmiştir. İtiraz Hakem Heyetince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davalı vekilinin itirazının reddine karar verilmiştir. İtiraz Hakem Heyeti kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; 26.03.2015 tarihinde davacının yolcu olarak bulunduğu davalı nezdinde ZMSS poliçesi olan aracın karıştığı tek taraflı trafik kazasında davacının yaralanarak malul kaldığını, eldeki tahkim başvurusundan önce davalının davacıya 17.03.2016 tarihinde 14.066,20 TL kısmi ödeme yaptığını, ancak davacının maluliyetinde artış/gelişen durum olduğunu bu nedenle ek tazminat talep ettiklerini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL maddi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş; 28.08.2018 tarihli ilk ıslah dilekçesi ile talebini 91.643,00 TL’ye yükseltmiş, bozma ilamından sonra sunduğu 28.12.2022 tarihli ikinci ıslah dilekçesi ile talebini bu kez 263.006,09 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP Davalı vekilinin cevap dilekçesi sunmadığı anlaşılmıştır. III. UYUŞMAZLIK HAKEM HEYETİ KARARI Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalıya sigortalı aracın sürücüsünün kazanın meydana gelmesinde tam kusurlu olduğu, davacının dosyaya sunduğu rapora göre davacının kazadan kaynaklanan maluliyetinin % 18 oranında olduğu, eldeki tahkim başvurusundan önce davalının davacıya 17.03.2016 tarihinde 14.066,20 TL kısmi ödeme yaptığı, kısmi ödemenin güncelleştirilmiş halinin hesaplanan tazminat tutarından mahsubu ile bakiye tazimatın hesaplandığı, davacının maluliyetinin arttığı, davalı vekilinin başvurunun 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 111 inci maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen iki yıllık hak düşürücü sürede yapılmadığına ilişkin itirazının reddi gerektiği gerekçesiyle başvurunun kabulü ile 91.643,00 TL bakiye sürekli iş göremezlik tazminatının 17.03.2016 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. İTİRAZ A. İtiraz Yoluna Başvuranlar Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili itiraz başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç İtiraz Hakem Heyetinin 19.02.2019 tarihli 2019/İHK-1742 sayılı kararı ile davalının davacıya 17.03.2016 tarihinde 14.066,20 TL ödediği, taraflar arasında 23.02.2016 tarihli ibranamenin imzalandığı, davacının ibraname ile davalıyı ibra ettiği, davacının bakiye tazminat talebi için davalıya 08.06.2018 tarihinde başvurduğu, davacının davalıya 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 111 inci maddesinin 2 nci fıkrasına göre belirlenen iki yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra başvuru yaptığı gerekçesiyle davalı vekilinin itirazının kabulüne, Uyuşmazlık Hakem Heyeti kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmak suretiyle başvurunun reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. İtiraz Hakem Heyetinin 19.02.2019 tarihli 2019/İHK-1742 sayılı kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Dairenin 17.03.2022 tarihli 2021/11329 Esas, 2022/5205 Karar sayılı ilamı ile "…Dosya kapsamından; davacı ile davalı … tarafından 23.02.2016 tarihli 14.066,20 TL maluliyet tazminatına ilişkin ödemenin davacının Derince Devlet Hastanesi’nin raporundaki %6 oranındaki engellilik durumu nazara alınarak ödeme yapıldığı, eldeki uyuşmazlık bakımından hakem heyetine sunulan Sakarya Devlet Hastanesi’nin 08.05.2018 tarihli raporunda %18 oranında engelli olduğunun tespit edildiği ve İtiraz Hakem Heyeti’nce gelişen durumun varlığının reddedilerek ile davalının zamanaşımı itirazının kabulü başvurunun reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Maluliyet oranları bakımından fahiş fark bulunmakla birlikte, bu farklılığın maluliyet oranında zaman içinde ortaya çıkan gelişen durum olup olmadığı konusunda yapılmış bir araştırma da yoktur. Davacıya %6 maluliyet oranı üzerinden tazminat ödemesi yapan davalının hukuki durumunun, maluliyette gelişen durum olup olmadığı sorunu çözüldükten sonra değerlendirilmesi gerektiği gözetilmelidir. Açıklanan vakıalar karşısında İtiraz Hakem Heyeti'nce; davacının ibraname-feragat tarihinden önceki ve sonraki eksik tüm tedavi evraklarının dosyaya teminin sağlanması, davalı … şirketinden hasar dosyasının getirtilmesi ve dosya kapsamında olan iki raporun karşılaştırılması, maluliyet oranları bakımından fahiş fark bulunduğu dikkate alınarak, iki rapor arasındaki bu çelişkinin giderilmesi ile oran farklılığının maluliyette artış olarak kabul edilip edilemeyeceği (iki raporda maluliyet belirlemesine esas teşkil eden fiziksel ve fonksiyonel arazlarda zaman içinde gelişim olup olmadığı, İbraname-feragat tarihi olan 2016 ile eldeki başvuru 2018 yılları arasındaki süreçte davacıdaki arazların gelişim gösterip göstermediği) hususlarında, kaza tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerine göre ATK İhtisas Kurulu'ndan ya da üniversitelerin adli tıp anabilim dalı başkanlıklarından gerekçeli, denetime elverişli ve kaza ile illiyet bağının kurulduğu rapor alınması ile oluşacak sonuca göre Karayolları Trafik Kanunu’nun 111 inci maddesinin ikinci fıkrasının da değerlendirilerek karar verilmesi gerektiği…" gerekçesi ile İtiraz Hakem Heyeti kararının bozulmasına karar verilmiştir. B. İtiraz Hakem Heyetince Bozmaya Uyularak Verilen Karar İtiraz Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının artan maluliyetinin araştırılması ve buna göre karar verilmesi gerektiği gerektiği gerekçesiyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 17.03.2022 tarihli 2021/11329 Esas, 2022/5205 Karar sayılı ilamı ile İtiraz Hakem Heyetinin ilk kararının bozulmasına karar verildiği, bozma ilamı uyarınca alınan Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından düzenlenen 26.10.2022 tarihli raporda davacının kazadan kaynaklanın maluliyetinin % 27,2 oranında olduğunun belirtildiği, anılan raporun kaza tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliğine göre tanzim edildiği, söz konusu rapora göre yeniden hazırlanan aktüer bilirkişi raporu ile 273.216,64 TL bakiye sürekli iş göremezlik tazminatı, 2.717,16 TL geçici iş göremezlik tazminatı ve 2.403,00 TL geçici bakıcı gideri tazminatının hesaplandığı, davacı vekilinin sunduğu 28.12.2022 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 263.006,09 TL'ye yükselttiği, bozma ilamı uyarınca alınan maluliyet raporunda belirlenen oranın, Uyuşmazlık Hakem Heyetince hükme esas alınan maluliyet raporunda belirlenen orana göre daha yüksek olduğu, aynı davada iki kez ıslah yapılmayacağı gerekçesiyle davalı vekilinin Uyuşmazlık Hakem Heyeti kararına ilişkin itirazının reddine karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İtiraz Hakem Heyetinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; davalının davacıya 17.03.2016 tarihinde 14.066,20 TL tazminat ödediğini, söz konusu ödemenin 23.02.2016 tarihli ibraname mukabilinde yapıldığını, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 111 inci maddesinin 2 nci fıkrasında belirtilen iki yıllık hak düşürücü süre dolduktan sonra eldeki tahkim başvurusunun yapıldığını, artan bir maluliyetin söz konusu olmadığını, bozma ilamından sonra alınan maluliyet raporunda davacının artan maluliyeti olduğuna ilişkin bir belirlemenin bulunmadığını, buna rağmen davanın kabulüne karar verildiğini, davacının alacaklarının %20'sini Grup Merkez Hasar şirketine temlik ettiğini, bu husus gözetilmeden karar verildiğini, başvurunun dava şartı eksikliği nedeniyle usulden reddine karar verilmesi, hatır taşıması ve müterafik kusur indirimi yapılması gerektiğini, sigortalı aracın sürücüsünün kusurunun bulunmadığını, 5271 sayılı CMK’nın 253 üncü maddesi uyarınca taraflar arasında uzlaşmanın olup olmadığı hususunun araştırılması gerektiğini, davanın zamanaşımına uğradığını, davacı lehine 1/5 oranında nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirterek, İtiraz Hakem Heyeti kararının bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; davalı … tarafından Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Poliçesi ile teminat altına alınan aracın karıştığı trafik kazası sonucu yaralanıp malul kalan davacı yolcunun sürekli iş göremezlik tazminatı talebine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 nci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 54 üncü maddesi, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 85, 89, 90, 91 ve 111 inci maddeleri, Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları. 3. Değerlendirme 1. Somut olayda davacı vekili, davacının meydana gelen trafik kazasındaki yaralanması sebebiyle davalının eldeki tahkim başvurusundan önce davacıya kısmi ödeme yaptığını, ancak davacının maluliyetinde artış/gelişen durum olduğunu belirterek ek tazminat talep ettiklerini belirtmiştir. Dairenin 17.03.2022 tarihli 2021/11329 Esas, 2022/5205 Karar sayılı ilamı ile davacının kazadan kaynaklanan maluliyet oranında zaman içinde ortaya çıkan gelişen durum olup olmadığı konusunda yapılmış bir araştırma bulunmadığı, bu hususta kaza tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerine göre gerekçeli, denetime elverişli ve kaza ile illiyet bağının kurulduğu rapor alınması ile oluşacak sonuca göre 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 111 inci maddesinin 2 nci fıkrasının da değerlendirilerek karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile İtiraz Hakem Heyetinin kararının bozulmasına karar verilmiştir. İtiraz Hakem Heyetince bozma ilamından sonra, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından kaza tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliğine göre düzenlenen 26.10.2022 tarihli raporun alındığı, raporda davacının kazadan kaynaklanın maluliyetinin % 27,2 oranında olduğunun belirtildiği, bununla birlikte söz konusu raporda bozma ilamında belirtilen ibraname tarihi ile eldeki başvuru tarihi arasındaki süreçte davacının maluliyetinde gelişen durum olup olmadığı hususlarında değerlendirme yapılmadığı, bu haliyle söz konusu raporun hüküm kurmaya elverişli olmadığı, buna rağmen İtiraz Hakem Heyetince yanılgılı değerlendirmeyle söz konusu rapor benimsenerek yazılı olduğu şekilde hüküm tesis edildiği anlaşılmıştır. Buna göre İtiraz Hakem Heyetince her ne kadar bozma ilamına uyulmuşsa da bozmanın gereklerinin yerine getirilmediği görülmüştür. Şu durumda İtiraz Hakem Heyetince; davacının ibraname tarihinden önceki ve sonraki eksik tüm tedavi evraklarının dosyaya temininin sağlanması, davalı … şirketinden hasar dosyasının getirtilmesi, kısmi ödemeye esas alınan % 6 oranlı 09.12.2015 tarihli Derince Devlet Hastanesi’nin raporu ile dava dilekçesine ekli % 18 oranlı 08.05.2018 tarihli Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin raporunun karşılaştırılması, maluliyet oranları bakımından fahiş fark bulunduğu dikkate alınarak, iki rapor arasındaki bu çelişkinin giderilmesi ile oran farklılığının maluliyette artış olarak kabul edilip edilemeyeceği (iki raporda maluliyet belirlemesine esas teşkil eden fiziksel ve fonksiyonel arazlarda zaman içinde gelişim olup olmadığı, ibraname tarihi olan 23.02.2016 tarihi ile eldeki başvuru tarihi olan 29.06.2018 tarihleri arasındaki süreçte davacıdaki arazların gelişim gösterip göstermediği) hususlarında, kaza tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerine göre Adli Tıp Kurumu ya da üniversitelerin adli tıp anabilim dalı başkanlıklarından gerekçeli, denetime elverişli ve kaza ile illiyet bağının kurulduğu rapor alınması ile oluşacak sonuca göre 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 111 inci maddesinin 2 nci fıkrasının da değerlendirilmesi suretiyle karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle, yazılı biçimde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. Kabule göre de, 5684 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin (17) numaralı fıkrası, Sigortacılıkta Tahkime İlişkin Yönetmelik’in 16/13 üncü ve AAÜT’nin 17/2 nci maddeleri bir bütün olarak yorumlandığında tarafların avukat ile temsil edildiği hâllerde, taraflar aleyhine hükmedilecek vekâlet ücretinin, her iki taraf için de AAÜT’de yer alan asliye mahkemelerinde görülen işler için hesaplanan vekâlet ücretinin beşte biri olarak hükmolunması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla; Uyuşmazlık Hakem Heyetince davacı lehine hükmedilecek vekâlet ücretine ilişkin olarak anılan mevzuat uyarınca maktu vekâlet ücretinin altında kalmamak kaydıyla asliye mahkemelerinde görülen işler için hesaplanan vekâlet ücretinin 1/5’i oranında vekâlet ücreti yerine nispi ve tam vekalet ücretine hükmedilmesi doğru olmamıştır. 2. Bozma ilamının kapsam ve şekline göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazları şimdilik incelenmemiştir. VII. KARAR 1- Değerlendirme bölümünün (1) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan İtiraz Hakem Heyeti kararının BOZULMASINA, 2- Değerlendirme bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle bozma ilamının kapsam ve şekline göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde davalıya iadesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 20.11.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
2918 sayılı KARAYOLLARI TRAFİK KANUNU m. 111Kaynağı aç
Madde 111 – Bu Kanunla öngörülen hukuki sorumluluğu kaldıran veya daraltan anlaşmalar geçersizdir. Tazminat miktarlarına ilişkin olup da, yetersiz veya fahiş olduğu açıkça belli olan anlaşmalar veya uzlaşmalar yapıldıkları tarihten başlayarak iki yıl içinde iptal edilebilir. DOKUZUNCU KISIM Adli Kovuşturma ve Cezaların Uygulanması BİRİNCİ BÖLÜM Adli Kovuşturma Sürücü belgelerinin geri alınmasında ve iptalinde yetki:[80]

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 25.09.2025 tarihli, 2024/13415 esas ve 2025/13104 karar sayılı kararıyla somut dosyadaki hükmü oybirliğiyle onamıştır. Onanan kararda, kişiye üç kez verilen süre içinde rapor için hazır edilememesi gerekçesi yer alır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 94. maddesi uyarınca verilen ikinci sürenin kesin olduğu da bu gerekçededir. Medeni Kanun'un 25. maddesinin 4. fıkrasına göre manevi tazminat isteminin davalının açıkça kabul etmemesi hâlinde devredilemeyeceği ve rıza alınmadan yapılan temliğin, kararda anılan Borçlar Kanunu'nun 24. maddesine aykırı olduğu kabul edilmiştir. Bu gerekçelerle hem manevi hem maddi tazminat davasının reddine karar verilmiş, daire bu hükmü onamıştır. Onama bu dosyaya ilişkindir. Kazadan sonra arayan aracıya verilen geniş vekâleti konu almaz. Tam ibranın alacağı sona erdirdiği yönünde bir kural da kurmaz.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2024/13415, K. 2025/13104Kaynağı aç
4. Hukuk Dairesi         2024/13415 E.  ,  2025/13104 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/173 E., 2023/241 K. İlk Derece Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; 05.12.2013 tarihinde, müvekkilinin sevk ve idaresindeki motorsiklet ile davalıların sürücüsü ve zorunlu mali mesuliyet sigortacısı oldukları aracın çarpışması sonucu, müvekkilinin ağır derecede yaralandığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 80.000,00 TL maddi ve 30.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek en yüksek reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı … vekili, manevi tazminatın poliçe kapsamında olmadığını savunmuştur. Davalı … vekili, davanın reddini savunmuştur. III. MAHKEMENİN İLK KARARI Mahkemece verilen ilk kararda; alacağı temlik eden …'in 30… tarihli yazılı belgeyle dava konusu trafik kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat alacağının kalmadığını belirttiği, alacağın temliki halinde borçlu tarafından temlik edene karşı ileri sürülebilecek defilerin temlik alacaklısına karşı da ileri sürülebileceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı Mahkemenin yukarıda belirtilen kararının süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesi'nin 04.02.2019 gün ve 2016/4563-2019/830 sayılı ilamıyla hükmü onanmasına karar verilmiş, davacı vekilince karar düzeltme isteminde bulunulmuş, Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesi'nin 10.12.2020 tarihli 2019/2925 – 2020/8343 sayılı ilamıyla dava sonrasında verilen ibranamenin geçerliliği hususu tartışılmaksızın karar verilmesinin isabetli olmadığına değinilerek davacı (temlik alan) vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda; kendisine üç kez verilen süre içerisinde …'i raporunu aldırmak için hazır edemediği, HMK'nın 94. maddesi uyarınca verilen ikinci sürenin kesin olduğu, MK'nın 25. maddesinin 4. fıkrasına göre de manevi tazminat istemi davalının açıkça kabul etmemesi halinde devredilemeyeceği somut olayda, davalının rızası alınmadan temliğin yapıldığı, dolayısıyla yapılan temlikin BK'nın 24. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle davalı … hakkında açılan manevi tazminat davasının reddine, davalılar … ve … Sigorta aleyhine açılan maddi tazminat davasının reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde; yurt dışında bulunan ve ciddi sağlık sorunları bulunan …'ı hazır edebilmek için verilen bir aylık sürenin makul olmadığını, davalının kusuru ile ciddi yaralanan şahsın çektikleri acının yanında yargılama giderleri ile vekalet ücreti ödemekle yükümlü kılmanın hakkaniyete aykırı olduğunu, manevi tazminat yönünden davalının davanın hiçbir aşamasında ileri sürmediği hakkını 9 yıl sonra ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanımı olduğunu belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, davalıların trafik sigortacısı ve sürücüsü olduğu aracın karıştığı trafik kazası sonucu davacıda oluşan bedensel zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Temyizen incelenen mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davacıya yükletilmesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 25.09.2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.05.2023 tarihli, 2023/3617 esas ve 2023/6249 karar sayılı kararı, bozmaya uyulduktan sonra feragat nedeniyle verilen ret kararını konu alır. Daire, davacı vekilinin temyiz itirazlarını yerinde görmeyerek hükmü oy çokluğuyla onamıştır. Başkan ve bir üye karşı oy kullanmıştır. Karşı oy, çoğunluğun sonucu değildir. Onama yalnız bu dosyadaki feragat nedeniyle ret kararına ilişkindir.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2023/3617, K. 2023/6249Kaynağı aç
4. Hukuk Dairesi         2023/3617 E.  ,  2023/6249 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2023/118 E., 2023/114 K. SİGORTA TAHKİM KOMİSYONU İTİRAZ HAKEM HEYETİ SAYISI : KIT-2022/1548 HÜKÜM/KARAR : Feragat nedeni ile başvurunun reddine SİGORTA TAHKİM KOMİSYONU UYUŞMAZLIK HAKEM HEYETİ SAYISI : K-2020/65348 Taraflar arasındaki sigorta tahkim yargılaması sonunda Uyuşmazlık Hakem Heyetince başvurunun kabulüne karar verilmiştir. Karara davacı vekili ve davalı vekili tarafından itiraz edilmesi üzerine, İtiraz Hakem Heyetince itirazın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece İtiraz Hakem Heyeti kararının bozulmasına karar verilmiştir. İtiraz Hakem Heyetince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. İtiraz Hakem Heyeti kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; 30.06.2019 tarihinde yaya olan müvekkiline davalı tarafından Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) poliçesi ile sigortalanan aracın çarpması neticesinde yaralandığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000,00 TL maddi tazminatın kaza tarihinden değişen oranlarda avans faizi ile davalıdan tahsili isteminde bulunmuş, talebini, 13.07.2020 tarihli dilekçe ile 75.456,09 TL olarak artırmıştır. II. CEVAP Davalı vekili; sorumluluklarının teminat limiti ile sınırlı olduğunu, sağlık raporunun yönetmeliğe uygun olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. UYUŞMAZLIK HAKEM HEYETİ KARARI Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; başvurucunun geçirmiş olduğu trafik kazası nedeni ile malul kaldığı, davalı … şirketinin kazaya karışan aracın ZMSS poliçesi uyarınca işletene düşen hukuki sorumluluğu üstlenmesi nedeni ile sorumluluğunun bulunduğu gerekçesi ile başvuru sahibinin talebinin kabulüne, 75.456,09 TL sürekli iş göremezlik tazminatı alacağına 15.01.2020 tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesine, sunulan temlikname dikkate alınarak hüküm altına alınan alacağın 25.000,00 TL miktarının temlik alacaklısı …'ya, bakiye 50.456,09 TL'nin …'e ödenmesine karar verilmiştir. IV. İTİRAZ A. İtiraz Yoluna Başvuranlar Uyuşmazlık Hakem Heyetinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile davalı vekili itiraz başvurusunda bulunmuştur. B. İtiraz Sebepleri Davacı vekili itirazında; ilk avukatının davacıya temlikname imzalattığını, bu konuda dava açıldığını, temlike ilişkin hüküm kurulmasının hatalı olduğunu iddia ederek karara itiraz etmiştir. Davalı vekili itirazında; maluliyet raporunun hüküm kurmaya elverişli olmadığını, hesaplamada 99 yaşın esas alınmasının hatalı olduğunu, askerlik süresinin hesaplamadan düşülmesi gerektiğini, vekalet ücretinin tarifenin beşte biri oranında belirlenmesi gerektiğini savunarak karara itiraz etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç İtiraz Hakem Heyetinin 09.11.2020 tarihli ve 2020/İHK-24658 sayılı kararıyla; maluliyet raporunun mevzuata uygun olduğunu, TRH 2010 Yaşam Tablosuna göre her bir yıl yaşama olasılıklarının çarpılması nedeni ile hesaplamada hata olmadığını, zarar efor kaybına ilişkin olduğundan askerlik döneminde de zarar oluşacağını, temlik sözleşmesinin yasal unsurları taşıdığını, hükmedilen vekalet ücretinde hata olmadığını açıklayarak davacı ve davalının itirazlarının reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.03.2022 tarihli ve 2021/11100 Esas, 2022/4570 Karar sayılı kararıyla; "…Dosya kapsamından, davacı vekilinin sigorta hakem başvurusunda Avukat … olduğu, davacı asilin kendisini Ankara 8. Noterliği’nin 22.07.2020 tarih ve … yevmiye nolu azilname ile azlettiği, davacı asil ile dava dışı önceki vekil … arasında tarihi olmayan STK 2020.E.13119 numaralı dosyadan tahakkuk eden alacağın 25.000,00 TL miktarını Avukat …’ya devir ve temlik edildiğinin belirtildiği, bir kısmı matbu yazı ve bir kısmında boşlukların olduğu ve elle doldurulduğu anlaşılan temliknamenin adı geçen taraflarca imzalandığı anlaşılmaktadır. Eldeki dosyada, STK’ya başvuranın … olması dikkate alındığında hakem heyeti tarafından başvurusu olmayan kişi hakkında hüküm kurulmuş olması doğru olmamış kararın bozulması gerekmiştir. Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde; 6100 sayılı HMK'nun 314. maddesi " Sulh, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir. (2)(Ek:227/2020-7251/30 md.) Sulh, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince sulh doğrultusunda ek karar verilir. (3) (Ek:22/7/2020-7251/30 md.) Sulh, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı sulh hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir " düzenlemesini içermektedir. Davacı vekili Avukat …’nın 25.02.2022 tarihli dilekçesi ile tarafların sulh olduklarını ve talep bakımından ibralaştıklarını, davacı vekilinin feragat beyanı doğrultusunda karar verilmesi gerektiğini bildirdiğinden, taraflar arasındaki sulh ve ibra belgeleri de getirtilerek karar verilmesi gerektiğinden kararın bozulması gerekmiştir." gerekçesi ile İtiraz Hakem Heyeti kararının davacı lehine bozulmasına karar verilmiştir. B. Bozmaya Uyularak Verilen Karar İtiraz Hakem Heyetinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile bozmaya uyularak davanın feragat nedeni ile reddine karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İtiraz Hakem Heyetinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyizinde; sulhe ilişkin düzenlenen ibraname, feragatname ve makbuz başlıklı belgede temlikname bedeli hariç olmak üzere sulh olunduğunun açıklandığını, temliknameye ilişkin taleplerinin devam ettiğini, bu kısım yönünden hüküm kurulması gerektiğini belirterek İtiraz Hakem Heyeti kararının bozulması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; davalı … şirketi tarafından Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Poliçesi ile teminat altına alınan aracın karıştığı trafik kazası sonucu yaralanıp malul kalan davacı yayanın uğradığı sürekli iş göremezlik tazminatı talebine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 54 üncü maddesi, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 85, 86, 88, 89, 90 ve 111 inci maddeleri, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu 30 uncu maddesi, Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları. 3. Değerlendirme Nihai kararların bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen kararın bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA, Aşağıda dökümü yazılı temyiz peşin harcının onama harcına mahsubuna, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 10.05.2023 tarihinde Başkan … ve Üye …'in karşı oyları ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Somut olayda; Uyuşmazlık Hakem Heyetince başvurunun kabulü ile 75.456,09 TL tazminatın 25.000,00 TL’sinin temlik alan …’ya, 50.456,09 TL’sinin davacıya ödenmesine karar verildiği, İtiraz Hakem Heyetince tarafların itirazının reddedildiği, kararın davacı vekilince temyizi üzerine Dairemizce "davacı tarafça alacağın 25.000,00 TL'sinin dava dışı …’ya devir ve temlik edildiği, başvurusu olmayan kişi hakkında hüküm kurulmuş olmasının doğru olmadığı, davacı vekilinin feragat beyanı doğrultusunda karar verilmesi gerektiğini bildirdiğinden, taraflar arasındaki sulh ve ibra belgeleri de getirtilerek karar verilmesi gerektiği" gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verildiği, İtiraz Hakem Heyetince bozma kararı sonrası başvurunun feragat nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Dosya içerisinde mevcut “İbraname, Feragatname ve Makbuz” başlıklı 16.02.2022 tarihli belgede davacı vekilinin davalı … şirketini temlik bedeli hariç olmak üzere ibra ettiği açık bir şekilde yazıldığı gibi, 25.02.2022 tarihli beyanların sunulmasına ilişkin dilekçede de tarafların temlikname bedeli hariç olmak üzere sulh oldukları ve temliknameye ilişkin itirazlarının devam ettiği açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu durumda İtiraz Hakem Heyetince temlike konu olan 25.000,00 TL bakımından bir feragat bulunmadığı dikkate alınarak bu yönde bir karar verilmesi gerekirken, talebin feragat nedeni ile reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Davacı vekilinin bu yöndeki temyiz talebi yerinde olup, İtiraz Hakem Heyeti kararının bu nedenle bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun onama yönündeki kararına ve gerekçelerine katılamıyoruz.

Nitelikli dolandırıcılığın şartları

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesi, hileli davranışlarla aldatılan kişinin ya da bir başkasının zararına, failin kendisi veya bir başkası için yarar sağlamasını cezalandırır. Ceza, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. Fail, kendisine veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışta bulunmalı, bu davranışla başkasına zarar vermeli, zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bulunmalı ve zarar nesnel ölçülerle belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır. Unsurlar belirli bir trafik kazası zararına veya belirli bir tutara bağlanmamıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2022/471, K. 2023/176Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2022/471 E.  ,  2023/176 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : 11. Ceza Dairesi I. HUKUKÎ SÜREÇ Nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında sanık …'nın, TCK'nın 158/1-l-son, 43/1, 52/2-4 ve 53/1. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis ve 15.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna ve CMK'nın 100. maddesi uyarınca tutuklanmasına ilişkin … 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.02.2022 tarihli ve 425-29 sayılı hükmün, sanık tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen … Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesince 26.04.2022 tarih ve 1010-1010 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 28.06.2022 tarih ve 4494-13550 sayı ile temyiz isteminin esastan reddine karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 01.09.2022 tarih ve 76581 sayı ile; "Yüksek Daire ile aramızda oluşan uyuşmazlık; Avukat olmadığı halde kendisini Avukat olarak tanıtarak dolandırıcılık yapan sanığın eyleminin TCK'nın 158/1-l maddesi kapsamında nitelikli dolandırıcılık suçunu mu yoksa TCK'nın 157/1. maddesi kapsamında basit dolandırıcılık suçunu mu oluşturacağına ilişkindir. … Konunun açıklığa kavuşması bakımından 5237 sayılı TCK'nın uygulanmasında avukatların kamu görevlisi olup olmadıklarına ilişkin düzenlemelerin üzerinde durulmalıdır. Memur, kamu hizmetlisi, kamu görevlisi kavramları bakımından 765 sayılı TCK zamanında ortaya çıkan karışıklıklar dolayısıyla 5237 sayılı TCK'da tek bir kavram ve standart bir tanım üzerinden hareket edilmesi gerektiğine kanaat getirilmiştir. Buna göre TCK'nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde, 'kamu görevlisi' kavramı, 'Kamu görevlisi deyiminden, kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi' şeklinde tanımlanmıştır. Yapılan tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranan yegane ölçüt, gördüğü işin kamusal bir faaliyet olması olarak öngörülmüş, ayrıca kamusal faaliyetin yürütülmesine herhangi bir surette katılan kişiler de kamu görevlisi olarak kabul edilmiştir (Akçin, İhsan, Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2. Baskı, … Yayınevi, … 2019, s. 46.). O hâlde 'kamu görevlisi' sıfatının doğması için 'bir kamusal faaliyetin varlığı', 'bu kamusal faaliyetin yürütülmesine katılma' koşullarının bulunması gerekmektedir (Özbek, Veli …/Meraklı, Serkan, Ceza Hukukunda Avukatın Kamu Görevlisi Olarak Kabul Edilebilirliği Sorunu, Sılvıa Tellenbach'a Armağan, s. 1159.). Maddenin gerekçesinde de; '765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki 'memur' tanımının doğurduğu sakıncaları aynen devam ettirecek nitelikte olan tanım, Tasarı metninden çıkarılarak; memur kavramını da kapsayan 'kamu görevlisi' tanımına yer verilmiştir. Yapılan yeni tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegane ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır…' denilerek 765 sayılı TCK zamanındaki uygulamadaki sakıncalar vurgulanmıştır. Madde gerekçesinde kamusal faaliyet, '…Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddî karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Keza kişi, bilirkişilik, tercümanlık ve tanıklık faaliyetinin icrası kapsamında bir kamu görevlisidir. Askerlik görevi yapan kişiler de kamu görevlisidirler. Bu bakımdan örneğin bir suç vakıasına müdahil olan, bir tutuklu veya hükümlünün naklini gerçekleştiren jandarma subay veya erleri de, kamu görevlisidirler. Buna karşılık, kamusal bir faaliyetin yürütülmesinin ihaleye dayalı olarak özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda, bu kişilerin kamu görevlisi sayılmayacağı açıktır.' şeklinde tanımlanmıştır. Bir kamusal faaliyetin varlığından söz edebilmek için bir hizmet olmalı, bu hizmet kamu adına yürütülmeli, kamu adına hizmetin yürütülebilmesi için siyasal bir karar verilmeli, siyasi bir irade ortaya çıkmalı, kamu adına görülecek hizmetin yürütülmesini sağlayan siyasal irade, Anayasa ve yasalarca belirlenen usullere uygun olmalıdır (Özbek, Veli …/Meraklı, Serkan, a.g.e., s. 1160.). Madde ve gerekçesi dikkate alındığında, kamu görevlisi toplumu oluşturan bireyler adına kamu erkini kullanmak suretiyle kamu görevini ifa eden kişi, bir başka deyişle devlet ya da diğer kamu tüzel kişileri tarafından ya da bunların gözetim ve denetimleri altında, kamu hizmetini yerine getirmek için, kamu hukuku usulüne uygun olarak, Anayasa'nın 128. maddesindeki ifadeyle 'Genel idare esaslarına göre' sürekli veya süreli olarak atanan, seçilen ya da başka bir şekilde görevlendirilen kişi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda milletvekili, belediye başkanı, belediye ve il genel meclis üyesi, muhtar, avukat, tercüman, tanık ve bilirkişiler faaliyetinin icrası kapsamında kamu görevlisi olarak kabul edilir. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığı belirlenirken dikkat edilmesi gereken nokta, ifa edilen görevin niteliğidir. TCK'nın 'Tanımlar' başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi ise; 'Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler adlî ve idarî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,' olarak düzenlenmiştir. Bu bentte yer alan 've adlî, idarî ve askerî' ibaresi 02.07.2018 tarihli ve 700 sayılı KHK'nın 156. maddesiyle 'adlî ve idarî' şeklinde değiştirilerek metne işlenmiştir. Düzenlemeye ilişkin olarak Kanun taslağının gerekçesi; 'Yargı görevi yapan deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru, ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde, böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan ‘yargı görevi'nin tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli hükümlerin kapsamı içine almaktır.' şeklinde iken, Komisyonun değişiklik gerekçesinde; 'Tasarı maddesinde yer alan 'Yargı görevi yapan' deyimine ilişkin tanım, avukatları da kapsayacak şekilde değiştirilmiştir.' açıklamalarına yer verilmiştir. TCK'nın 'kamu görevlisi' ve 'yargı görevini yapan' tanımlarına ilişkin 6. madde gerekçesi şu şekildedir: '765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki 'memur' tanımının doğurduğu sakıncaları aynen devam ettirecek nitelikte olan tanım, Tasarı metninden çıkarılarak; memur kavramını da kapsayan 'kamu görevlisi' tanımına yer verilmiştir. Yapılan yeni tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegane ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır. Bilindiği üzere, kamusal faaliyet, Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddî karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Keza kişi, bilirkişilik, tercümanlık ve tanıklık faaliyetinin icrası kapsamında bir kamu görevlisidir. Askerlik görevi yapan kişiler de kamu görevlisidirler. Bu bakımdan örneğin bir suç vakıasına müdahil olan, bir tutuklu veya hükümlünün naklini gerçekleştiren jandarma subay veya erleri de, kamu görevlisidirler. Buna karşılık, kamusal bir faaliyetin yürütülmesinin ihaleye dayalı olarak özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda, bu kişilerin kamu görevlisi sayılmayacağı açıktır.' Görüldüğü gibi Kanun'da ya da gerekçesinde yargı görevi yapan deyimi tanımlanmamış, sadece bu kavramın içerisine hangi görevlilerin girdiği gösterilmekle yetinilmiştir. Düzenleme ile önce hâkimler ve savcılar yargı görevi yapan kapsamında değerlendirilmiş, Kanun çalışmaları sırasında ise avukatların da bu tanımın içerisinde yer alması sağlanmıştır. Yargı görevi, yasama ve yürütme ile Devlet'in en temel üç fonksiyonundan biri olan yargı fonksiyonunun yerine getirilmesidir. Anayasamızın 9. maddesinde yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla yargılama yetki ve görevi mahkemelere aittir. Ancak, yargılama yetkisinin kullanılmasında mahkemelere yardımcı olan ve yargı yetkisine sahip olmamakla beraber sahip oldukları görev ve fonksiyonları itibarıyla yargısal işlevleri bulunan Cumhuriyet savcıları ile avukatlar da yargı görevi yapan kişiler arasında bulunmaktadır (… Tahsin Gökcan, Açıklamalı Avukatlık Yasası, Seçkin Yayıncılık, … 2012, s. 43-44.). 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 'Yalnız avukatların yapabileceği işler' başlıklı 35. maddesinde düzenlendiği üzere avukatların, önemli bir kısmı yargısal nitelikte olan münhasıran kendilerine tanınmış görev ve yetkileri bulunmaktadır. Ancak avukatların, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'ndan veya diğer düzenlemelerden doğan ve yargısal faaliyete iştirak niteliğinde olmayan başka birtakım görevleri de mevcuttur. Örneğin avukatın müvekkili adına sözleşme hazırlaması veya bankada işlemlerini yürütmesi gibi. O hâlde avukatların yerine getirdikleri görevin niteliğinin belirlenmesi hem mağduru hem de faili oldukları suçlar bakımından önem kazanmaktadır. Avukatların mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek, savunmak ve adli işlemleri takip etmek şeklindeki yetkilerinin yargısal bir işlevi olduğundan ve bu görevleri sırasında TCK'nın 6/1-d maddesi anlamında yargı görevi yapan kişi sayılacaklarından kuşku bulunmamaktadır. Gerekçede de açıkça ifade edildiği üzere avukatlar, TCK'nın 6. maddenin birinci fıkrasının (c) ve (d) bentlerinde yer alan tanımlar karşısında kamu görevlisidirler. Ancak TCK'da bazı hâllerde avukatların kamu görevlisi gibi kabul edilmesi başka bir şey avukatın tüm işlerinde kamu görevlisi sayılacağını kabul etmek başka bir şeydir. Özel normlar sadece konuldukları hâller için geçerlidirler. Özel normdan hareketle genel bir sonuca ulaşmak kanunilik ilkesine ve bunun önemli sonucu olan kıyas yasağına aykırılık oluşturur (Özbek, Veli …/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 12. Bası, Seçkin Yayınevi, …, s. 1030-1031.). Avukatların kamu görevlisi olduğu TCK'nın 'İşkence' başlıklı 94. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde işkence suçunun 'Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,' işlenmesi hâlinde cezanın arttırılacağı düzenlenmiş ise de bu şekildeki düzenleme genel anlamda avukatın bir kamu görevlisi sayılmasını sonuçlamaz. Sadece işkence suçu bakımından özel faillik statüsünü belirler (Özbek, Veli …/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar, a.g.e. s. 1031.). Diğer taraftan yargı görevini yapan sıfatıyla avukatın bağlantılı olduğu TCK'da 'Rüşvet' başlıklı 252/7. maddesi, 'Görevi yaptırmamak için direnme' başlıklı 265/2. maddesi, 'Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs' başlıklı 277. maddesi, 'Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' başlıklı 288. maddesi düzenlenmiş ise de yukarıda da belirtildiği üzere yargı görevi yapan ve kamu görevlisi kavramları birbirinden farklı olup bu düzenlemelerden hareketle genel anlamda avukatın her olayda bir kamu görevlisi sayılacağı sonucuna varılamaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 17.06.2021 tarih ve 2021/43 Esas, 2021/287 Karar sayılı kararında bu sonuca ulaşmıştır. Yüksek Yargıtay'ın konuya ilişkin içtihatlarına baktığımızda; Yüksek Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 18.05.2021 gün ve 2017/35585 Esas, 2021/5258 Karar sayılı kararında; 'Sanığın kendisini … Barosuna bağlı avukat olarak tanıtıp katılanlara icradan ucuza … alabileceklerine inandırıp önce 20.000 TL sonra da 5.000 TL aldığı ve 03.12.2010 tarihli '09.12.2010 tarihinde düzenlenmiş, 13.11.2010 vadeli, 20.000 TL meblağlı senedin gününde ödenmemesinden dolayı 09.12.2010 tarihinde senet bedeli ödeneceğinin ve ayrıca 2.500 TL paranın haricen alındığına' ilişkin bir belgeyi avukat sıfatı ile imzalayarak katılanlara verdiği sonrasında ise ortadan kaybolduğu iddia olunan olayda; TCK'nın 158/1-d maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık kapsamında sayılabilmesi için kamu kurum ve kuruluşlarının 'maddi bir varlığının' olayda kullanılmış olması gerektiği, somut olayda sanığın kendisini avukat olarak tanıtması dışında bu hususta maddi varlık kullanıldığı yönünde dosya içerisinde somut delil bulunmadığı anlaşılmakla, eylemin TCK'nın 157. maddesinde düzenlenen ve 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 253 ve 254. madde fıkraları gereğince uzlaştırma kapsamına alınan basit dolandırıcılık suçunu oluşturacağı göz ardı edilerek vasıfta hataya düşülmek sureti ile nitelikli dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,', Yüksek Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 26.10.2021 gün ve 2019/9993 Esas, 2021/9292 Karar sayılı kararında; 'Sanık Gürsel Ocak'ın katılan/sanık Nilgün İltemir'e kendisini avukat olarak tanıtarak icradan ucuz … alabileceğini söyleyerek para aldığı ve … temin etmediği gibi parayı da iade etmediği iddia ve kabul olunan olayda, avukatlık mesleğinin kamu görevi olmadığı dolayısıyla atılı suçun basit dolandırıcılık suçu kapsamında kaldığı anlaşılmakla; tebliğnamedeki bozma görüşüne iştirak edilmemiştir. Sanığa yüklenen dolandırıcılık suçu nedeniyle hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 253 ve 254. madde fıkraları gereğince uzlaştırma işlemleri için gereği yapılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdirinin zorunluluğu,' isabetsizliğinden hükümler bozulmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde; Sanık …'nın katılan …'ı arayarak kendisini Av. … Taşdemir olarak tanıtarak … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosu'ndan aradığını, hakkında icra takibi olduğunu, uzlaşma işlemleri için 2.200,00 TL para yatırması gerektiğini söylediği, katılan …'ın sanık …'ya ait banka hesabına 2.200,00 TL para yatırdığı, sanık …'nın katılan …'ı yeniden arayarak uzlaşma işlemleri için 5.800,00 TL yatırması gerektiğini, bakiye kalan 3.600,00 TL'yi daha yatırması gerektiğini söylediği, katılan …'ın sanık …'ya ait banka hesabına 3.600,00 TL para yatırdığı, sanık …'nın katılan … Kılıç'ı yeniden ayarak 5.800,00 paranın tek seferde yapılmadığından Merkez Bankası tarafından bloke konulduğunu, tek seferde 5.800,00 TL parası yatırılması gerektiğini söylediği, katılan …'ın durumdan şüphelenmesi üzerine 5.800,00 TL parayı yatırmadığı, yapılan yargılama neticesinde sanık …'nın üzerine atılı kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık suçunu işlediği şeklinde kabul edilen olayda, sanığın kendisini Avukat olarak tanıtması suretiyle eylemi gerçekleştirdiği, avukatlık mesleğinin kamu görevi olmadığı dolayısıyla atılı suçun basit dolandırıcılık suçu kapsamında kaldığı bu nedenle hükmün bozulması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 27.09.2022 tarih, 6875-15067 sayı ve "…Sanığın … Adliyesi Uzlaşma Bürosundan aradığını belirtmiş olması nedeniyle eyleminin kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturduğu," şeklindeki gerekçe ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu mu basit dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin olup basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması hâlinde 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 253. maddesinde yapılan değişiklik uyarınca uzlaştırma işlemi yapılması gerekip gerekmediği de değerlendirilmelidir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; … Cumhuriyet Başsavcılığının 17.09.2021 tarihli ve 5730-964 sayılı iddianamesi ile; sanık …'nın katılan …'ı telefonla arayarak kendisini … olarak tanıttığı ve … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosunda görevli olduğunu söylediği, katılandan hakkında başlatılmış olan icra takibi nedeniyle 2.200 TL para göndermesini istediği, katılanın parayı göndermesinden sonra tekrar arayıp 5.800 TL'yi toplu yatırmadığı için Merkez Bankasının parayı bloke ettiğini, bu nedenle 3.600 TL daha göndermesi gerektiğini söylediği ve katılanın 3.600 TL daha göndermesini sağladığı, sanığın bu şekilde TCK'nın 158/1-l maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği iddiasıyla cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Kolluk tarafından düzenlenen 13.08.2020 tarihli tutanağa göre; katılanın alınan beyanında … Taşdemir isimli şahsın kullanmış olduğunu belirttiği 0 537 242 .. .. numaralı hattın 13.08.2020 tarihinde saat 16.00 sıralarında polis merkezinde kullanılan sabit hattan arandığı, şahsa konu ile ilgili kısa bilgi verilip ifadesinin alınabilmesi için polis merkezine davet edildiği, şahsın "… ilinde bulunduğunu ve kendisinin avukat olduğunu, kimlik bilgilerini telefonda vermek istemediğini" beyan etmesi üzerine telefon görüşmesine son verildiği, … Bankası AŞ'nin 05.01.2021 tarihli ve 03 sayılı cevabi yazısı ekindeki belgelere göre; sanık … adına olan 94681376 müşteri numaralı vadesiz hesaba katılan … tarafından … Şubesinden 12.08.2020 tarihinde 2.200 TL ve 13.08.2020 tarihinde de 3.600 TL havale yapıldığı, her iki havale tutarının gönderildikleri gün … Mecidiyeköy Şubesinden başka hesaba havale edildiği, Şarkikaraağaç Cumhuriyet Başsavcılığının 22.11.2021 tarihli ve 2020/908 soruşturma sayılı cevabi yazısı ekindeki Elektronik Bankacılık Sözleşmesine göre; müşterinin sanık …, müşteri numarasının 94681376 olduğu, sözleşmenin 17.07.2020 tarihinde sanık tarafından imzalandığı, Şarkikaraağaç Cumhuriyet Başsavcılığınca sanık hakkında yürütülen 2020/908 sayılı soruşturmada alınan … Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 04.11.2021 tarihli ve 02705 numaralı uzmanlık raporuna göre; … Bankası tarafından sanık … adına düzenlenmiş 17.07.2020 tarihli Elektronik Bankacılık Sözleşmesinde sanık adına atılan imzaların sanığın elinden çıktığı, 05.02.2021 tarihli cep telefonu bilgilerinin sorgulanması tutanağına göre; sanığın katılanı aradığı 0 537 242 .. .. numaralı GSM hattının Hatice Beşola ismine kayıtlı olduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan … soruşturma evresinde; 12.08.2020 tarihinde saat 11.00 sıralarında Akçadağ ilçesinde bulunduğu sırada hatırlamadığı bir hattan arayan şahsın "Akçadağ PTT'den arıyorum, burada bir evrakın var gel al, … Hukuk Bürosundan gönderilmiş." dediğini, işte olduğu için alamayacağını söylemesi üzerine şahsın 0 537 242 .. .. numaralı hattı aramasını istediğini, bu numarayı aradığında … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosundan aradığını söyleyen ve kendisini ..olarak tanıtan şahsın "Sen cinsel içerikli ürün almışsın, ancak ürünü teslim almamışsın, ürün bozulmuş, bu yüzden icra takibi başlayacak, icra takibi başlamaması için 2.200 TL para göndermen lazım." dediğini, kabul ettiğini ve şahsın verdiği … adına olan….. numaralı … Bankası hesabına 2.200 TL'yi … Bankası Akçadağ Şubesinden gönderdiğini, parayı gönderdiğini söylemek için numarayı tekrar aradığını, şahsın "Yarın saat 10.00-11.00'de size 2.000 TL gönderilecek, 200 TL kesilecek." dediğini, ertesi gün yani 13.08.2020 tarihinde saat 09.00 sıralarında aynı numaradan aynı şahsın arayarak "Bana IBAN numaranı ver, tam saat 10.00'da git hesabına bak, para yatacak, yatıp yatmaması ile ilgili olarak beni tekrar arayın." dediğini, saat 10.00'da hesabına baktığında paranın yatmadığını fark edince şahsı arayıp durumu söylediğini, telefondaki aynı şahsın "Sen 5.800 TL'yi toplu yatırmadığın için Merkez Bankası bu parayı bloke etmiş, 3.600 TL daha göndermen lazım ki 90 … sonra paran sana tekrar yatırılacak." dediğini, bunun üzerine aynı hesaba 3.600 TL daha gönderdiğini, hesabını kontrol ettiğinde yine paranın yatmadığını görünce tekrar aynı numarayı aradığını, … Taşdemir isimli şahsın "Merkez Bankası seni arayacak." dediğini, bir süre sonra 0 536 478 .. .. numaralı hattan arayan ve kendisini Merkez Bankası memuru olarak tanıtan bir şahsın "5.800 TL daha yatırman lazım." dediğini ancak bir daha para göndermediğini ve kolluğa müracaat ettiğini, Mahkemede ise; telefondaki şahsın PTT'den aradığını, bir evrakı olduğunu, … Hukuk Bürosundan geldiğini söylemesi üzerine PTT'ye gittiğinde öyle bir evrakın olmadığını öğrendiğini, arayan numara ile tekrar görüştüğünde telefondaki şahsın kendisini Avukat … olarak tanıttığını, uzlaştırma bürosundan aradığını, uzlaştırma dosyası olduğunu, bu nedenle uzlaştırma işlemleri için görevlendirildiğini söyleyerek 2.200 TL göndermesini istediğini, bu paradan 2.000 TL'nin tekrar hesabına yatırılacağını söylediğini, aynı gün 2.200 TL'yi gönderdiğini, ertesi gün tekrar arayıp toplam paranın 5.800 TL olduğunu ancak bu miktarı parça parça gönderdiği için Merkez Bankasının bu paraya bloke koyduğunu, kalan 3.600 TL'yi de göndermesi gerektiğini söylediğini, 3.600 TL daha gönderdikten sonra başka bir numaradan arayan bir şahsın Merkez Bankası memuru olduğunu söyleyerek yeniden 5.800 TL göndermesini isteyince artık dolandırıldığından şüphelendiğini, son istenilen parayı yatırmadığını, Hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen Hatice Beşola; yaklaşık 7-8 yıl önce Suriye'den ailesi ile birlikte Türkiye'ye geldiğini, … Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 2. sınıfta okuduğunu, katılanı ve sanığı tanımadığını, bir yıl önce …'de bulunduğu sürede polis merkezinden arandığını ve adına kayıtlı olan bir numaradan vatandaşları dolandırmaya çalıştığı iddiası ile ifadesinin alındığını ancak bu olaya konu hattı kendisinin çıkarmadığını, 0 532 242 .. .. numaralı hattın da kendisine ait olmadığını, İfade etmişlerdir. Sanık … aşamalarda; 2009 yılında kimliğini kaybettiğini, bununla ilgili olarak … Polis Merkezine başvurduğunu ve yerel bir gazeteye ilan da verdiğini, kimliğini kaybettikten sonra bu şekilde suçlamalarla karşılaştığını, adına açılan banka hesaplarının bilgisi dışında kaybettiği kimlik kullanılarak açıldığını, hesaba ilişkin düzenlenen belgedeki imzanın nasıl kendisine ait çıktığını da bilmediğini savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Açıklamalar Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için dolandırıcılık suçunun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. Dolandırıcılık suçu TCK'nın 157. maddesinde; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır. Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; 1- Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması, 2- Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması, 3- Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği vurgulanmıştır. 5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır. Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891.) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez." biçiminde tanımlanmıştır. Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir." (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453.), "Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir." (… Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Cilt I, Beta Yayınevi, 4. Baskı, Eylül 2017, …, s. 502-503.) biçiminde tanımlara yer verilmiştir. Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir. Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir." (Veli … Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 15. Baskı, … 2020, s. 717.), "Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır." (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, 13. Baskı, … 2020, s. 439.), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir." (Centel/Zafer/Çakmut, s. 509.). Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı konusunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, bu konuda olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır. Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren "Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle," dolandırıcılık suçu ise; 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerinin düzenlendiği TCK'nın 158/1. maddesine (l) bendi olarak eklenmiştir. 6763 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile ayrıca TCK'nın 158/1. maddesinin son fıkrası; "Ancak, (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz." şeklinde değiştirilmiştir. TCK'nun 158/1. maddesine eklenen (l) fıkrasının gerekçesinde; "Kendilerini polis, hâkim, savcı veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarmm çalışanı olarak tanıtan kişilerin, telefonla ulaştıkları mağdurları söyledikleri hikayelere inandırarak önemli miktarlarda haksız menfaat temin etmeleri, son dönemde artan bir sosyal duyarlılığın konusunu oluşturmaktadır. Mağdurlara ait olup, önceden temin edilen bazı kişisel bilgileri ve oluşturulan mizansen unsurları kullanan suç failleri, mağdurlarda güven oluşturabilmektedir. Ayrıca, eylemlerini çoğunlukla telefon gibi iletişim vasıtalarıyla gerçekleştirdiklerinden mağdurların denetim imkânı da büyük ölçüde kısıtlanmaktadır. Örneğin, mağdurların, herkesçe bilinmesine olanak bulunmayan bazı kişisel, ailevi, sosyal ve ekonomik durumlarına dair gerçek bilgileri de içeren uydurulmuş hikayeler karşısında, telsiz ve siren sesleriyle güçlendirilmiş bir mizansen içinde emniyetten arandıklarına inanabildikleri görülmektedir. Durumun ciddiyeti ve aciliyetine inandırılan mağdurların çoğu kez, görüşmeyi sonlandırarak konunun gerçekliğini araştırma imkânı da kalmamaktadır. Yoğun yalan ve hilelerle kandırılan mağdurlar, ciddi düzeyde ekonomik kayba uğramakta ve maddi birikimlerini kaybedebilmektedir. Bu şekilde gerçekleştirilen dolandırıcılık eylemlerinin sayısında önemli bir artış bulunmamakla birlikte, suç sebebiyle faillerce elde edilen haksız menfaat tutarında yıllar itibarıyla kayda değer bir artış izlenmektedir. Suç mağdurlarının profilinde belirgin bir ortak özellik görülmemekte; yaşlı veya genç, sosyo-ekonomik seviyesi düşük veya yüksek, yüksek tahsilli veya değil, pek çok vatandaş dolandırıcıların hedefi haline gelebilmektedir. Bu yönüyle konu, toplumun ortak sorunlarından biri haline gelmiştir. Söz konusu dolandırıcılık eylemleri, hâlihazırda basit dolandırıcılık suçu kapsamında vasıflandırılmakta ve tespit edilen failler 5237 sayılı Kanunun 157 nci maddesi uyarınca yargılanarak cezalandırılmaktadır. Ciddi ekonomik sonuçları dikkate alındığında, bu tür eylemlere, caydırıcılığı sağlayacak etkili yaptırımlar uygulanması gerekmektedir. Bu tür eylemlerin, dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerini düzenleyen 158 inci madde kapsamında değerlendirilebilmesi ve suç faillerine daha etkili bir ceza verilebilmesi için anılan maddede düzenleme yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır…" açıklamalarına yer verilmiştir. Kişinin kendisini kamu görevlisi olarak tanıtması, banka veya kredi kurumu çalışanı olarak göstermesi ya da bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi muhatabın kendisinden talep edilen hususu ciddi bir şekilde sorgulamasının önüne geçmekte, olayın inandırıcılığını artırmaktadır. Böylelikle dolandırıcılık kamu görevlilerine, sigorta veya kredi kurumlarına olan güvenin istismarı suretiyle kolaylıkla işlenmiş olmaktadır. Kanun koyucu bu suiistimali önleyebilmek ve bu tür dolandırıcılıkla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için bu nitelikli hali ihdas etmiştir (Mahmut Koca/İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, … Yayınevi, 7. Baskı, … 2020, s. 755.). Bu nitelikli hâl iki şekilde oluşabilir: Birincisi failin, mağdurda güven oluşturmak için gerçekte sahip olmadığı belli bir sıfatı kullanmasıdır. İkincisi ise failin maddede sayılan kurum ve kuruluşlarla ilişkisi olduğunu söylemesidir. Suçun ilk işleniş biçiminde fail, gerçekte sahip olmadığı bir sıfata sahip olduğunu iddia eder ve buna göre davranır. Bu nedenle fail, gerçek bir kamu görevlisi, banka çalışanı, sigorta şirketi elemanı veya bir kredi kurumu çalışanı olamaz. Fail, bu sıfatı taşımayan biri olmalıdır. İkinci işleniş biçiminde ise; failin, sahip olmadığı sıfatları kullanmasına, kendisinin polis, savcı, sigortacı veya zabıta olduğunu iddia etmesine gerek yoktur. Kamu kurumlarıyla, bankalarla, sigorta veya kredi kurumlarıyla ilişkili olduğunu iddia etmesi yeterlidir. Bu ilişkinin nasıl bir ilişki olduğu konusunda kanunda herhangi bir sınırlama getirilmemiştir (Meral Ekici Şahin, Dolandırıcılık Suçu, … Yayınevi, … 2019, s. 401-402.). B. Somut Olayda Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Değerlendirme Olay günü katılan …'ı PTT'den aradığını, kendisine gelen evrak olduğunu ve alması gerektiğini söyleyen bir şahsın katılanın işte olduğunu ve PTT'ye gidemeyeceğini söylemesi üzerine katılana bir cep telefon numarası verdiği ve aramasını istediği, katılan bu numarayı aradığında sanık …'nın telefonda kendisini … Taşdemir olarak tanıttığı ve … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosunda görevli olduğunu söylediği, katılan hakkında başlatılacak bir icra takibini önlemek için 2.200 TL göndermesini istediği, katılanın da 2.200 TL gönderdiği ve ertesi gün telefon ile görüştüğü sanığın katılana, göndermesi gereken paranın toplam 5.800 TL olduğunu, bu nedenle 3.600 TL daha göndermesi gerektiğini söylediği, katılanın 3.600 TL'yi de gönderdiği, sanığın bu defa katılana Merkez Bankasının paraya bloke koyduğunu ve Merkez Bankasının katılanı telefon ile arayacağını söylediği, başka bir cep telefonu numarasından katılanı arayan kişinin Merkez Bankası memuru olduğunu ve 5.800 TL'nin tek seferde gönderilmesi gerektiğini söylediği ancak katılanın bu defa para göndermeyerek olay nedeniyle şikâyetçi olduğu, katılanın gönderdiği tutarların sanık adına ve onun eli ürünü olan imza ile açılmış banka hesabına yatırılmış olduğu anlaşılmaktadır. İddianamede sanığın, kendisini … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosunda görevli adliye çalışanı ve dolayısıyla kamu görevlisi olarak tanıttığından bahisle TCK'nın 158/1-l maddesinde düzenlenen ve suç tarihinde yürürlükte bulunan "Kişinin, kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumlarının çalışanı olarak tanıtması veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi suretiyle," dolandırıcılık suçundan cezalandırılması talep edilmiştir. Soruşturma evresinde kolluk tarafından düzenlenen tutanakta katılanın beyanının alınmasından sonra sanık ile kolluk görevlisi arasında yapılan görüşme sırasında sanığın avukat olduğunu ve kimlik bilgilerini vermek istemediğini kolluk görevlisine söylediğinin tespit edildiği, katılanın da soruşturma evresindeki beyanına ek olarak Mahkemede sanığın kendisini avukat olarak tanıttığını söylediği anlaşılmış ise de; katılanın soruşturma evresindeki beyanını Mahkemede de tekrar ettiği ve katılanın olayın hemen akabinde aynı gün alınan beyanı ile iddianame anlatımına göre katılan ile yaptığı telefon konuşmalarında sanığın kendisini … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosu görevlisi olarak tanıttığı, tüm dosya kapsamına göre sanığın katılana yönelik hileli hareketlerini kendisini avukat olduğunu tanıtmak suretiyle gerçekleştirmediği, kaldı ki sanığın … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosu görevlisi olduğunu söylemesinin yanında kendisini ayrıca avukat olarak da tanıtmasının katılan nezdinde sanığın … … Adliyesi Uzlaştırma Bürosunda görevli kabul edilmesine engel oluşturmayacağı ve katılanın bu hususu denetleme olanağının bulunmadığı gibi TCK'nın 158/1-l maddesinde yer alan sanığa atılı suçun ikinci işleniş biçimi kapsamındaki veya bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi şeklindeki maddi unsurun da gerçekleştiği ve bu nedenle sanığın eyleminin basit dolandırıcılık suçunu değil nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Ulaşılan bu sonuç karşısında, uzlaştırma işlemi yapılmasının gerekip gerekmediği hususu bu aşamada değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.03.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Aynı Kanun'un 158. maddesinin birinci fıkrasının (l) bendi, kişinin kendisini kamu görevlisi ya da banka, sigorta veya kredi kurumunun çalışanı olarak tanıtmasını ve bu kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesini nitelikli hâl sayar. Nitelikli hâl iki biçimde oluşabilir. Birincisinde fail, güven oluşturmak için gerçekte taşımadığı bir sıfatı kullanır. Bu biçimde fail, gerçek bir kamu görevlisi, banka çalışanı, sigorta şirketi elemanı veya kredi kurumu çalışanı olamaz. İkincisinde, maddede sayılan kurum ve kuruluşlarla ilişkili olduğunu söylemesi yeterlidir. Failin polis, savcı, sigortacı veya zabıta olduğunu iddia etmesi gerekmez. İlişkinin niteliğine kanunda bir sınır çizilmemiştir. Bu açıklama, her ilişki iddiasının somut olayda kendiliğinden nitelikli hâli oluşturduğu anlamına gelmez.

Bendin gerekçesinde, kendilerini polis, hâkim, savcı ya da banka, sigorta veya kredi kurumu çalışanı diye tanıtıp telefonla ulaşan kişilerin mağdurları anlattıkları hikâyeye inandırması, düzenlemenin sebepleri arasında sayılır. Önceden edinilen kişisel bilginin ve kurulan mizansenin kullanılması ile iletişimin çoğunlukla telefon gibi araçlarla yapılması, mağdurun denetim imkânını büyük ölçüde kısıtlayan unsurlar olarak aynı gerekçede yer alır. Gerekçe, trafik kazası sonrası aramayı veya avukat sıfatını ayrıca anmaz.

158. maddenin birinci fıkrasının (b) bendi, kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durumdan veya zor şartlardan yararlanmayı nitelikli hâl sayar. (k) bendi, sigorta bedelini almak maksadıyla işlenen dolandırıcılığı nitelikli hâl sayar. İkinci fıkra, kamu görevlileriyle ilişkisi bulunduğundan ve onlar nezdinde hatırı sayıldığından söz ederek belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatıp başkasından menfaat elde eden kişiyi birinci fıkra hükmüne göre cezalandırır. Birinci fıkradaki hâllerde ceza üç yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. (e), (f), (j), (k) ve (l) bentlerinde hapis cezasının alt sınırı dört yıldan az olamaz. Bu bentlerde adli para cezasının miktarı da suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz. (b) bendi, dört yıl alt sınırının sayıldığı bentler arasında değildir. Üçüncü fıkra, bu maddedeki ve 157. maddedeki suçlar üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenirse verilecek cezayı yarı oranında artırır. Suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenirse verilecek ceza bir kat artırılır. Artırımların her biri kendi şartına bağlıdır. Tehlikeli durum, sigorta bedelini alma maksadı, kamu görevlisi nezdinde hatır, birlikte işleme ve örgüt şartı ancak bentteki unsurlar olayda varsa uygulanır. Aracının komisyon veya temlikle hareket etmesi, (k) bendinin veya ikinci fıkranın gerçekleştiği anlamına gelmez.

İki ayrı olayda suçun niteliği

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2022/471 esas ve 2023/176 karar sayılı kararında, sanığın hileli hareketlerini kendisini avukat diye tanıtarak gerçekleştirmediğini kabul etmiştir. Katılanın olayın hemen ardından aynı gün alınan beyanı ve iddianameye göre sanık, kendisini adliye uzlaştırma bürosu görevlisi olarak tanıtmıştır. Ayrıca avukat olarak tanıtılması, katılanın onu büro görevlisi kabul etmesine engel oluşturmaz. Katılanın bunu denetleme olanağı bulunmamıştır. Kurum veya kuruluşlarla ilişkili olduğunu söyleme biçimi de gerçekleşmiş, eylem basit değil nitelikli dolandırıcılık sayılmıştır. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine ve dosyanın mahalline gönderilmesine 22.03.2023 tarihinde oy birliğiyle karar vermiştir. Yeni bir mahkûmiyet cezası kurulmamıştır. Nitelikli dolandırıcılık sonucuna ulaşıldığı için uzlaştırma işleminin gerekip gerekmediği bu aşamada değerlendirilmemiştir. Basit dolandırıcılığın uzlaştırma kapsamında olduğuna bu kararda hükmedilmemiştir. Olay, trafik kazası sonrası yapılan bir arama değildir. Avukat olarak tanıtmak, bu kararda nitelikli hâlin dayanağı olarak yeterli görülmemiştir.

Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 01.06.2017 tarihli, 2014/23863 esas ve 2017/12966 karar sayılı kararı başka bir olaya ilişkindir. Sanığın anılan sigorta şirketlerinin ve sigorta aracılık şirketinin yetkilisi veya çalışanı olmadığı, komisyon karşılığı çalıştığı ve 158. maddenin birinci fıkrasının (h) bendi anlamında tacir ya da şirket adına hareket eden kişi sıfatını taşımadığı kabul edilmiştir. Eylemler, hükümlerden sonra 02.12.2016 tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle değişen 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 253 ve 254. maddeleri uyarınca uzlaştırma kapsamında kalan, 157. maddenin birinci fıkrasındaki basit dolandırıcılığı oluşturur. Buna rağmen (h) bendinden hüküm kurulması hukuka aykırı görülmüştür. Teklifi kabul etmeyen kişilere yönelik davranışlar, onların denetim imkânını ortadan kaldıracak hile boyutuna ulaşmamış ve hazırlık hareketi sayılmıştır. Bu kişiler yönünden beraat yerine mahkûmiyet verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. Daire hükmü oy birliğiyle bozmuştur. Bozma yalnız nitelendirme nedeniyle değildir. Zincirleme suç, tekerrür ve reddedilen teklifler yönünden de ayrı hukuka aykırılık nedenleri vardır. Bu hayat sigortası olayı, uzlaştırma bürosu görevlisi olarak tanıtılan olayla aynı kuralmış gibi birleştirilemez. Her sigorta veya avukatlık teklifi hazırlık hareketi sayılmaz.

Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2014/23863, K. 2017/12966Kaynağı aç
15. Ceza Dairesi         2014/23863 E.  ,  2017/12966 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık HÜKÜM : Müştekiler …, … ve …'e karşı eylemleri nedeniyle: 5237 sayılı TCKnın 158/1-h, 43/1, 62, 52/2-4, 53 maddeleri gereğince mahkumiyet (3 defa) Müştekiler … ve …'a karşı eylemleri neddeniyle:5237 sayılı TCK.nın 158/1-h, 35/1-2, 62, 52/2-4, 53 maddeleri gereğince mahkumiyet (iki defa) Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hükümler, o yer Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: Sanığın Fon Organizasyon Sigorta Aracılık Hizmetleri Limited Şirketi'nde komisyon karşılığı çalıştığı ve sigorta işlemleri yaptığı, kendisini katılanlara Başak Hayat ve İsviçre Hayat sigorta şirketlerinin yetkilisi olarak tanıtıp, bu şirketlere ait ilgili evrak ve sigorta poliçeleri ile daha önceden sigorta poliçesi yaptırmış kamu çalışanlarının sigorta poliçelerini katılanlara göstererek kişileri kısa sürede emekli edeceği şeklindeki beyanlarla müştekileri sigorta yaptırmaya ikna ettiği, bu kapsamda katılanlar … ve … ile müşteki Hamit Topçu'yu Sigorta Poliçesi düzenlemek için ikna ettiği, daha sona …'dan iki farklı tarihte tahsil ettiği, 960 TL primin 240 TL'sini, katılan …'ten farklı tarihlerde tahsil ettiği toplam 1550 TL'nin 300 TL'sini müşteki …' dan iki farklı tarihte tahsil ettiği toplam 600 TL paranın 300 TL'sini sigorta şirketine gönderdiği, kalan paraları uhdesine aldığı, ayrıca benzer şekilde müştekiler … ve …'ı sigortalı yapmaya çalıştığı ancak bu kişilerin sanığın tekliflerini reddettiğinin iddia edildiği somut olayda, A) Sanık hakkında katılanlar …, … ve müşteki Hamit Topçu'ya yönelik eylemleri nedeniyle kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesinde: Sanığın Başak Hayat ve İsviçre Hayat Sigorta şirketleri ile Fon Organizasyon Sigorta Aracılık Hizmetleri Limited Şirketi' nin yetkilisi veya çalışanı olmadığı, Fon Organizasyon Sigorta Aracılık Hizmetleri Limited Şirketi ile komisyon karşılığı çalıştığı, TCK'nın 158/1- h maddesinde belirtilen şekilde tacir yada şirket adına hareket eden kişi sıfatını taşımadığı, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre de anılan şirketle bir bağının bulunmadığı, bu nedenle sanığın eylemlerinin hükümlerden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34.maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 253. ve 254. madde fıkraları gereğince uzlaştırma kapsamında kalan TCK’nın 157/1 maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde TCK'nın 158/1-h maddesinden hüküm kurulması, Kabule göre de; a- Sanığın katılanlarla sözleşme yaptığı sırada ödenecek meblağların peşinat ve taksit olarak sözleşmelerde belirtilmiş olduğu ve katılanların sözleşmeleri imzalamış olmaları nedeniyle poliçe kapsamında ödeyecekleri toplam bedelleri bildikleri, sanığın sözleşmeye uygun olarak taksitler halinde para alması şeklindeki eyleminin zincirleme suç olarak değerlendirilemeyeceği, bu nedene sanık hakkında her bir katılana karşı tek suçtan hüküm kurulması gerekirken TCK'nın 43/1. maddesi gereğince artırım yapılması, b Tekerüre esas sabıkası bulunan sanık hakkında TCK 58/6 maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, Sanık hakkında müştekiler … ve …'a yönelik eylemleri nedeniyle kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesinde: Müştekiler … ve …'ın daha önce Başak Sigorta şirketine hayat sigortası yaptırdıklarını ancak ödemelere devam etmedikleri için poliçelerin iptal olduğunu, daha sonra sanığın gelerek kendilerine tekrar hayat sigortası yapmak için teklifte bulunduğunu ancak kabul etmediklerini beyan etmeleri karşısında, sanığın katılanları sigortalı yapma teklifi şeklinde gerçekleşen eylemlerinin katılanların denetim imkanını ortadan kaldıracak hile boyutuna ulaşmadığı ve hazırlık hareketleri olarak değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden atılı suçlardan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine hüküm verilmesi, Kanuna aykırı, o yer Cumhuriyet savcısı ve sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca sair hususlar incelenmeksizin BOZULMASINA, 01/06/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Sık sorulan sorular

Trafik kazasından sonra sigortadan arayan kişi sigorta görevlisi midir?

Hayır. Her arayan, sigorta şirketinin görevlisi veya anlaşmalı avukatı değildir. Avukat olmayan aracılar yetkilendirilmemiş olsa da hasar şirketi, hasar danışmanı veya sigortacı adıyla ulaşabilir ve şirket adını kullanarak bu izlenimi yaratmaya çalışabilir.

Alacağı devretmek için borçlunun rızası gerekir mi?

Kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden engel gelmiyorsa borçlunun rızası aranmaz. Devrin geçerli olması yazılı şekle bağlıdır. Alacağı devretme vaadi ise şekle bağlı değildir.

Yazılı borç tanımasında devir yasağı yoksa borçlu neyi ileri süremez?

Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı borç tanımasına güvenerek alacağı devralan üçüncü kişiye karşı, devredilemezlik anlaşmasını ileri süremez. Koruma bu üçüncü kişiye karşıdır.

Kendini sigorta çalışanı diye tanıtmak hangi hâle girer?

Kişinin kendisini kamu görevlisi veya banka, sigorta ya da kredi kurumu çalışanı olarak tanıtması ya da bu kurumlarla ilişkili olduğunu söylemesi, 5237 sayılı Kanun'un 158. maddesinin birinci fıkrasının (l) bendindeki nitelikli hâldir. Birinci biçimde failin gerçekten bu sıfatı taşımaması gerekir. Kazadan sonraki her arama bu bendin gerçekleştiği anlamına gelmez.

Avukatım demek nitelikli dolandırıcılık için yeterli midir?

Somut olayda hile, kişinin kendisini avukat diye tanıtmasına değil, adliye uzlaştırma bürosu görevlisi olarak tanıtmasına bağlanmıştır. Ayrıca avukat diye tanıtması, kurumla ilişki iddiasının gerçekleştiği kabulünü engellememiştir.

Birden fazla kişi tazminattan sorumluysa borç nasıl doğar?

2918 sayılı Kanun'un 88. maddesine göre bu kişiler müteselsilen sorumludur. Kendi aralarında, özel durumlar ve özellikle işletme tehlikeleri başka türlü paylaştırmayı haklı göstermedikçe işletenler ve bağlı teşebbüs sahipleri kusurları oranında katlanır.

Kısmi ödeme karşılığı tam ibraname diğer sorumluları kurtarır mı?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2019/858 esas ve 2022/159 karar sayılı kararında çoğunluk, tazminatın altındaki ödeme karşılığında alınan ve tüm zararları karşılayan ibranamenin diğer müteselsil sorumluları kurtaracağı ve temlik edilebilir alacak bırakmayacağı görüşünü benimsememiştir. Sonuç, o davadaki rücu uyuşmazlığına ilişkindir.

Üç kişi birlikte işlerse ceza nasıl değişir?

158. maddenin üçüncü fıkrasına göre bu maddedeki ve 157. maddedeki suçlar üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenirse ceza yarı oranında artırılır. Suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenirse ceza bir kat artırılır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu