CMK Madde 35: Kararların Açıklanması ve Tebliğ Usulü

by Avukat Erdal Ersoy
CMK Madde 35: Kararların Açıklanması ve Tebliğ Usulü

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesi, hâkim ve mahkeme kararlarının ilgililere bildirilme usulünü düzenler. Hukuk düzeninde kural olarak, ilgili tarafın yüzüne karşı verilen kararlar duruşmada açıklanır ve talep edilmesi halinde kararın bir örneği ilgiliye verilir. Buna karşılık, koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç tutulmak üzere, kanun yoluna açık kararlar duruşmada hazır bulunmayan ilgilisine tebliğ edilir; muhatabın tutuklu veya serbest olmayan bir kişi olması durumunda ise tebligatın kararın okunup anlatılması suretiyle yapılması zorunludur.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 35Kaynağı aç
Madde 35 – (1) İlgili tarafın yüzüne karşı verilen karar kendisine
açıklanır ve isterse kararın bir örneği de verilir.
(2) Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna
başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine
tebliğ olunur.[2]
(3) İlgili taraf serbest olmayan bir kişi veya tutuklu ise tebliğ edilen
karar, kendisine okunup anlatılır.
Tebligat ve yazışma usulü

Yüze Karşı Verilen Kararların Açıklanması ve Hüküm Fıkrası Gereklilikleri

Duruşmada hazır bulunan tarafın yüzüne karşı verilen kararların sözlü olarak açıklanması esastır. Bu işlemle birlikte ilgili taraf isterse kararın bir sureti kendisine verilir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 232. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, hükmün gerekçesi ve varsa karşı oy gerekçesi bütünüyle duruşma tutanağına geçirilmemişse kararın açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulması yasal bir zorunluluktur.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 232Kaynağı aç
Madde 232 – (1) Hükmün başına, "Türk Milleti adına"
verildiği yazılır.
(2) Hükmün başında;
a) Hükmü veren mahkemenin adı,
b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet
savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî
temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,
c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen
tutuklu olup olmadığı,
Yazılır.
(3) Hükmün gerekçesi ve varsa karşı oy
gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en
geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.[78]
(4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.
(5) (Değişik: 24/11/2016-6763/31 md.) Hüküm
sonucu tefhim edildikten sonra gerekçeli karar imzalanmadan hâkim ölür veya
herhangi bir sebeple kararı imzalayamayacak hâle düşerse, yeni hâkim, tefhim
edilen hükme uygun olarak gerekçeli kararı bizzat yazarak imzalar. Toplu
mahkemelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi hâlinde, hüküm diğer hâkimler
tarafından imzalanır ve başkan veya en kıdemli hâkim tarafından, hükmün altına
diğer hâkimin imza edememesinin sebebi yazılarak imza olunur.
(6) Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun,
uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma
ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa
süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi
gerekir.
(7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt
kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir.
DÖRDÜNCÜ
KİTAP
Mağdur,
Şikâyetçi, Malen Sorumlu, Katılan
BİRİNCİ
KISIM
Suçun
Mağduru ile Şikâyetçinin Hakları
Suçun mağduru ile şikâyetçinin çağırılması

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 232. maddesinin altıncı fıkrasına göre hüküm fıkrasında; 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresinin ve merciinin hiçbir tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmesi zorunludur.

Hazır Bulunmayan İlgililere Tebliğ ve Kanun Yolu Güvenceleri

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, koruma tedbirlerine ilişkin olanlar ayrık tutulmak kaydıyla, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları duruşmada hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur. Bu düzenlemede geçen ilgili kavramı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 260. maddesi kapsamında kanun yoluna başvuru hakkı bulunan Cumhuriyet savcısını, şüpheliyi, sanığı, katılanı ve katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görenleri kapsar. Bu doğrultuda Cumhuriyet savcısının iştirak etmediği duruşmalarda verilen ve kanun yoluna açık nitelikteki kararların savcılığa tebliği zorunludur.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 260Kaynağı aç
Madde 260 – (1) Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet
savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile
katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek
surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır.
(2) (Değişik: 18/6/2014-6545/73
md.) Ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları, ağır ceza
mahkemesinin yargı çevresindeki asliye ceza mahkemelerinin; bölge adliye
mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları, bölge adliye mahkemelerinin
kararlarına karşı kanun yollarına başvurabilirler.
(3) Cumhuriyet savcısı, sanık lehine olarak da kanun yollarına
başvurabilir.
Avukatın başvurma hakkı

Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 2012/28186 esas ve 2013/19834 karar sayılı ilamında belirtildiği üzere, hükümdeki yanıltıcı nitelikteki yasa yolu açıklaması usulünce düzeltilip ilgilisine tebliğ edilmedikçe hüküm kesinleşemez ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesi kapsamında geçerli bir bildirim yapılmış sayılamaz. Yokluğunda karar verilen ilgilinin yanıltılmadığı ve tebligat işlemlerinin mevzuata uygun yürütüldüğü durumlarda ise kanun yolu başvuru süresi usulüne uygun tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başlar.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, E. 2012/28186, K. 2013/19834Kaynağı aç
4. Ceza Dairesi         2012/28186 E.  ,  2013/19834 K.
"İçtihat Metni"
Tehdit suçundan sanık … hakkında yapılan yargılama sonunda beraatine dair, İzmir 20. Asliye Ceza Mahkemesi'nce verilen 07/03/2008 tarih ve 2005/864 esas, 2008/94 karar sayılı hükmün mağdur … tarafından temyizi üzerine,
Dairemizin 28.02.2012 tarih ve 2010/18809 esas, 2012/4004 sayılı kararıyla;
"2) Sanık …'ın yakınan …'u tehdit suçuna ilişkin hükme yönelik temyize gelince
a-) 13/10/2006 tarihli duruşmada mahkemece hakları hatırlatılan yakınan, şikayetinin devam ettiğini bildirmiş olması karşısında, CYY 238/2 maddesi uyarınca davaya katılıp katılmayacağı sorularak bu husustaki isteği tutanağa geçirilip katılma konusunda karar verilmeden davanın neticelendirilmesi;
b-) Kabule göre de
Tehdit fiili kişinin ruh dinginliğini bozan, iç huzurunu ve irade özgürlüğünü ihlal eden bir olgudur. Fiilin mağdur üzerinde ciddi bir korku yaratabilmesi açısından sonuç almaya objektif olarak elverişli ve uygun olması yeterlidir. Ayrıca somut olayda muhatap üzerinde etkili olması gerekli değildir. Bu nedenle mağdurun korkup korkmadığının araştırılmaz.
Tehdit suçunun manevi öğesi genel kasttan ibaret olup suçun yasal tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek işlenmesini ifade eder. Olayda tasarlamanın varlığı aranmadığı gibi saikin de önemi yoktur.
Kavga ve tartışma sırasında haksız fiilin meydana getirdiği şiddetli öfke elem ve gazap iradeyi etkileyerek kusur yeteneğinde oluşturduğu azalma sebebiyle koşulları varsa ancak yasal indirim nedeni olarak kabul edilebilir ise de, önceden ilke boyutunda kastı kaldıran ve sucun oluşumunu engelleyen bir husus olarak kabulü mümkün değildir.
Bu açıklamaların ışığı altında sanığın elinde kesici aletle yakınanın üzerine yürüyüp tehdit ettiğinin oluşa uygun kabulü karşısında, sonuç almaya objektif olarak uygun ve elverişli olan bu sözler muhataba iletilmekle kişinin ruh dinginliğinin bozulduğu, tehdit suçunun gerçekleştiği gözetilmeden, sanığın yaşlı olması, yakınanın onu muhatap almadığı dolayısıyla tehditte ciddiyet unsurunun bulunmadığı gerekçe gösterilerek beraat kararı verilmesi;
Bozmayı gerektirmiş ve yakınan …’ın temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak, HÜKMÜN BOZULMASINA,'' karar verilmiştir.
I- İTİRAZ NEDENLERİ
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10/07/2012 tarihli kararı ile Dairemize gönderilen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17/04/2012 gün ve 2008/240720 sayılı yazısı ile;
“Ceza muhakemesinde muhakeme işlemlerinin ilgililere bildirilmesi gerekli ve hatta zorunludur. Tali bir mahiyet arz eden bildirme, ilgilinin öğrenmesini sağladığı için lehte olan bir işlem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Daha önceden başka bir şekilde muhakeme işleminin öğrenilmesi,aleyhe sonuç doğurmaz.Öğretide Kunter-Yenisey'e göre, uygulamada bildirim yerine tebliğ denilmesi isabetli değildir.Zira tebliğ, bildirimin sadece vasıtalı yapılanın adıdır.(Nurullah Kunter-Feridun Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 12.B.,C.l,s.475). Bildirimde temel ilke,
./..
-2-
özellikle ceza muhakemesi hukukunda, ilgilinin bildirilmek isteneni gerçekten öğrenmesidir. Burada temel sonuçlardan biriside ,belli işlemlerin yapılması için konulmuş olan sürelerin başlatılmasıdır. Temyiz süresinin başlamasının saptanmasında, bildirimin hangi işlem için,nasıl ve kime yapılacağının tayin ve tespiti önem arzetmektedir. Ancak bunu sağlamak her zaman mümkün olmadığından,başka çarelere de başvurulabilmektedir. Bunlar; a)Bilinen adrese bildirme(Tebligat K.m. 16) veya b)İlan suretiyle bildirme olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkabilmektedir.
Tebliğ; yazılı olarak vasıtalılık eden şahıs tarafından ilgiliye veya onun yerine tebligatı kabul edecek kimseye belgenin usulü dairesinde bildirilmesidir. Tarafların yokluklarında yapılan soruşturma veya kovuşturma işlemlerinde uygulanacak "Taban Kurallar(Regle minimales)”, Avrupa Konseyi tarafından kabul olunmuştur. (R-21/5/1975). Buna göre, yokluğunda yargılanan kişi, son karara karşı hazır bulunması halinde, kendisine açık olan bütün yasa yollarına başvurabilecektir. Her kararın ilgilisine bildirilmesi, muhakeme hukukunun temel esaslarındandır. Hiç bir hak arama imkânı olmazsa, karar lehine olsa bile durumunu öğrenmek ilgilinin hakkıdır. İlgiliye yapılan tebliğler, ilgilinin yasa ve usul hükümlerine müsteniden yapılan tebliğ işlemini öğrendiği karinesine dayanır. Şekli hakikatle ilgilenmeyen ceza muhakemesindeki bütün karineler gibi, mağdur veya sanığın tebliğ işleminden haberdar olup olmadığı çürütülmelidir. Hatta taban kurallara ters düşülmemesi için zorunludur. Bu nedenle, "yapılan işlemden kusuru olamadan haberdar olmamak" CMK’nın 40/1.maddesinde eski hale getirme nedeni olarak kabul edilmiştir.
Muhakeme işlemlerinin şekil şartlarından birisi de süre(mehil,delai)dir. Temyiz kanun yoluna başvurmada aranan bir haftalık süre(CMUK m. 310/1) ve yedi günlük süre(CMK m.291/1), kanun koyucunun belirlediği ''kanuni bir süre"dir.Temyiz kanun yolunda süre "gün" ile belirlendiğinden, tebligatın yapıldığının ertesi günü işlemeye başlar(CMK m.39/1).
Burada önemli olan husus, ceza muhakemesi sujelerince süreye riayet edilip edilmemesidir. Süreye riayet edilmemesi, işlemin süresi içerisinde yapılıp yapılmaması demektir. İşlemin yapılması da, yasanın geçerlilik için aradığı şekil ve şartlar dairesinde yapılması demektir. Bir işlemin süresi içerisinde yapılıp yapılmadığını bilmek için her şeyden evvel o işlemin kimin tarafından yapıldığına bakılmalıdır. Çünkü işlemin yapılması sujelere göre değişiklik gösterebilir. Bunun nedeni de süreyi başlatacak olan olayın sujelere göre farklı olabilmesidir. Bunun en açık göstergesi işlemlerin ilgiye bildirilmesidir. Nitekim Temyiz kanun yolunda başvuru süresi, son kararın ilgiliye tefhim veya tebliğ ile başlar.
CMK'nun 260/1. maddesinde yasa yollarına başvurma hakkı olanlar sayılmak suretiyle; "Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır…" şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir. Somut olayda; Hüküm fıkrasında kanun yoluna başvuru usulüne yönelik olarak ; "… talebe uygun, …7 gün içinde…Yargıtay yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı." şeklinde hüküm kurularak, hazırda bulunmayan mağdura karar, tebliğe çıkartılarak 29/05/2008 tarihinde mağdur tarafından tebellüğ edilmiş, ancak mağdur hükmü 09/06/2008 tarihinde yasal süresi geçtikten sonra hükmü temyiz etmiştir.
Öte yandan; hükmün son kısmında yer alan yasa yolu açıklamasında, "temyiz süresinin" tefhimde hazır bulunmayan mağdur açısından "tebliğden" itibaren başlayacağı şeklinde bir ifadeye yer verilmemişse de; hükümde "tefhim veya tebliğ" gibi yanlış anlamaya neden olacak ifadelere yer verilmemiş ve dolayısı ile yasa yolu süresinin ne zaman başlayacağı konusunda mağdurun yanıltılmamış olduğu görülmektedir. Esasen, yanıltıcı tarzdaki yasa yolu açıklaması düzeltilmedikçe ve düzeltilmiş şekliyle ilgiliye tebliğ edilmedikçe hüküm kesinleşemeyeceğinden, 5271 sayılı CMK.nın 35. maddesi kapsamında geçerli bir bildirimde bulunulduğundan söz edilemez.
./..
-3-
Anayasanın 40/2, 5271 sayılı CMK.nun 34/2, 232/6 maddelerine göre, karar ve hükümlerde, kanun yolunun türü, mercii, süresi ve başvuru şeklinin gösterilmesi zorunludur. Ancak hemen belirtelim ki gerek Anayasada ve gerekse CMK nun 34/2. Maddesinde, kararlarda başvuru süresinin nasıl başlayacağının sarih bir biçimde belirtilmesine yönelik bağlayıcı ve emredici bir norm yoktur. Buradaki temel ilke "başvuru süresi"nin belirtilmesidir. Yoksa ayrıca sürenin tebliğden itibaren başlayacağının tasrih edilmesine gerek bulunmamaktadır. Nitekim yasa koyucu, CMK'nun 39/1.maddesinde temel ilkeyi gün ile belirlenen sürelerde tebligatın usulüne uygun olarak yapılması olarak kabul etmiş ve bunun nasıl işleyeceğini de yine aynı maddede ertesi gün olarak açıkça hükme bağlanmıştır.
Somut olayda, karar, mağdurun yokluğunda verilmiştir. Kararda, kanun yoluna başvuru şekli belirtildiği gibi, başvuru süresi 7 gün olarak açıklanmış, bu suretle yasa yoluna başvuru süresinin başlangıcı konusunda mağdur yanıltılmamıştır. 5271 sayılı CMK'nın zorunlu tebligata ve yasa yollarına başvuruya ilişkin hükümleri, 1412 sayılı CMUK'nun halen geçerliliğini koruyan temyize ilişkin hükümleri, 7201 sayılı Tebligat Yasasının 11. maddesi ve buna bağlı Tüzükle, Rehber'de yer alan hükümler birlikte değerlendirildiğinde;Temyiz süresi 7 gündür ve bu süre hükmün tebliğinden itibaren başlar(CMK .m. 291,34/2 ,39/l).Başvuru süresi hak düşürücü bir süredir ve kusursuz geçirilmesi halinde,eski hale getirme dışında başka bir yönteme başvurulması mümkün değildir.(Bahri Oztürk-M. Ruhan Erdem,Ceza Muhakemesi Hukuku, 1 l.B.,s.896).Bu nedenledir ki,ancak, usulüne uygun ve süresi içinde olmak koşulu ile, yapılan temyiz yasa yolu başvuruları;hukuk normlarının istikrarlı aynı biçimde yorumlanması ve tatbikini sağlama amacına hizmet edebilecektir.
Yargıtay 4.Ceza Dairesinin Bozma kararının kaldırılarak temyiz talebinin REDDİNE karar verilmesi, itirazen arz ve talep olunur.'' isteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü:
II- KARAR
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri yerinde görülmekle, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle eklenen 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İTİRAZIN KABULÜNE,
Dairemizce sanık … hakkında verilen 28.02.2012 tarih ve 2010/18809 esas, 2012/4004 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
Mağdur …’un 29.05.2008 tarihinde tebliğ edilen kararı, yasal 7 günlük süreden sonra 09.06.2008 tarihinde temyiz ettiği, böylece Ceza Genel Kurulu'nun 13.03.2012 tarih ve 2011/6-386- 2012/99 sayılı kararı da gözetilerek, temyiz süresinin geçmesi nedeniyle 5320 sayılı Yasanın 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca mağdur …’un tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE, Dairemizin önceki kararında yer alan diğer hususların olduğu gibi bırakılmasına, 20.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
…

Temyiz yoluna başvurma hakkı bulunan ve duruşmada hazır bulunmayan katılana gerekçeli kararın tebliğ edilmemesi muhakeme sürecinde giderilmesi gereken bir eksikliktir. Katılana gerekçeli karar tebliğ olunmadan temyiz incelemesi yapılarak bozma kararı verilemez; öncelikle tebligat eksikliğinin giderilmesi amacıyla dosyanın mahalline tevdi edilmesi gerekir.

Tutuklu ve Serbest Olmayan Kişilere Tebligatta Okunup Anlatılma Kuralı

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, tebliğ edilecek kararın muhatabı serbest olmayan bir kişi veya tutuklu ise tebliğ edilen kararın kendisine okunup anlatılması zorunludur. Kanunun gerekçesinde açıklandığı üzere serbest olmayan kişi kavramı; kanunun öngördüğü işlemler çerçevesinde yakalanan, gözaltına alınan veya bu maksatla bir yerden başka bir yere götürülmekte olan kişileri ifade eder. Ceza infaz kurumunda tutuklu veya hükümlü bulunan kişilere yokluklarında verilen kararlar tebliğ edilirken kararın muhataba okunup anlatıldığına ilişkin şerhin tebliğ evrakına düşülmesi şarttır.

Yargıtay 17. Ceza Dairesi, E. 2016/558, K. 2018/2480Kaynağı aç
17. Ceza Dairesi         2016/558 E.  ,  2018/2480 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇLAR : Hırsızlık, konut dokunulmazlığının ihlali, mala zarar verme
HÜKÜM : Mahkumiyet
Yerel mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararların niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
1)Sanık …'e yokluğunda verilen 04/07/2014 tarihli kararın 5271 sayılı CMK'nın 35/son maddesine aykırı olarak hükümlü bulunduğu cezaevinde kararın okunup anlatıldığına dair şerh bulunmadan tebliğ edildiği; bu nedenle hükmün usulüne uygun şekilde tebliğ edilmediğinin anlaşılması karşısında; yasa yol ve yöntemini gösterir biçimde gerekçeli kararın adı geçene tebliğ edilerek, buna ilişkin belge ile sunarsa temyiz dilekçesi eklendikten ve bu konuda ek tebliğname düzenlendikten sonra incelenmek üzere Dairemize gönderilmesi için,
2)Suça sürüklenen çocuk …’in yokluğunda verilen 04/07/2014 tarihli kararın 5271 sayılı CMK'nın 35/son maddesine aykırı olarak hükümlü bulunduğu cezaevinde kararın okunup anlatıldığına dair şerh bulunmadan tebliğ edildiği; bu nedenle hükmün usulüne uygun şekilde tebliğ edilmediğinin anlaşılması ve zorunlu müdafiiliğe ilişkin CMK'nın 150. maddesinin uygulanması ile ilgili olarak ayrıntıları Ceza Genel Kurulu'nun 18.3.2008 tarih 2008/9-7-56, 21.12.2010 tarih 2010/11-251-267 ve 20.3.2012 gün 2011/6-235-2012/110 Esas ve Karar sayılı kararlarında açıklandığı üzere "Kendisine zorunlu müdafii atandığından sanığın haberdar edilmediği durumlarda, zorunlu müdafiine yapılan tefhim veya tebliğin kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmayacağı; bu durumda zorunlu müdafiinin, hükümlünün lehine bazı işlemler yapmış, örneğin temyiz dilekçesi vermiş olsa dahi, hükmün hükümlüye de tebliğ edilmesi ve onun tarafından temyiz dilekçesi verilmesi hâlinde, isteminin kabul edilmesi gerektiğinin," belirtilmesi karşısında;
a)Gerekçeli kararın kendisine zorunlu müdafii atandığından haberi olmayan adı geçen suça sürüklenen çocuğa, yasa yol ve yöntemini gösterir biçimde gerekçeli kararın tebliğ edilerek “müdafii tarafından kararın temyiz edildiği, temyiz talebini kabul edip etmediğini bildirmesi, temyiz dilekçesini 7 gün içinde göndermesi ve cevap vermediği takdirde müdafiinin temyizinin geçersiz olacağı” açıklamasını içeren kayıt ile birlikte yöntemine uygun olarak tebliğ edilmesi,
b)Hükümlü tarafından temyiz dilekçesi verilmesi durumunda, bu konuda ek tebliğname düzenlenerek incelenmek üzere Dairemize gönderilmesi için, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na İADESİNE, 01/03/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 17. Ceza Dairesinin 2016/558 esas ve 2018/2480 karar sayılı ilamında açıklandığı üzere, cezaevinde bulunan kişiye yapılan tebliğ evrakında kararın okunup anlatıldığına dair şerh bulunmaması veya tebligatın yalnızca kararı almak ya da okumak suretiyle yapılması halinde tebligat işlemi usulsüzdür. Usulüne uygun tebliğ edilmeyen kararlar kesinleşmez; usulsüz kesinleşmeye dayanılarak gerçekleştirilen sonraki işlemler de hukuken geçersiz kalır. Ceza infaz kurumundaki kişiye usulüne uygun tebligat yapılmadığının tespiti halinde, yasa yolu ve yöntemi gösterilerek gerekçeli kararın yeniden tebliğ edilmesi gerekir.

Ceza infaz kurumunda bulunan kişiye yokluğunda verilen kararın tebliğinde kararın okunup anlatılmaması veya dilekçenin cezaevi idaresi aracılığıyla verilebileceğinin gösterilmemesi halinde kanun yolu süresi işlemez ve ilgilinin başvurusu süresinde kabul edilir. Bu güvence yalnızca mahkûmiyet hükümleriyle sınırlı olmayıp yargılamanın yenilenmesi talebinin reddi gibi aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek diğer hâkim veya mahkeme kararları yönünden de geçerlidir.

Yüze Karşı Açıklanan Kararlarda Tutuklulara Tebliğ Usulü

Hükmün ilgilisinin yüzüne karşı açıklandığı (tefhim edildiği) ve kanun yoluna müracaat eden ilgilinin başvuru nedenlerini bildirmek için gerekçeli kararın tebliğini istediği durumlarda, ilgilinin tutuklu veya serbest olmayan kişi olması gerekçeli kararın cezaevinde ayrıca okunup anlatılmasını zorunlu kılmaz. Bu halde görevlilerce ilgilisine yapılan tebligat sırasında gerekçeli kararın ayrıca okunup anlatılmaksızın tebliğ edilmesi yeterlidir.

Müdafi Bulunan Hallerde Tebligat ve Kanun Yolu Süresi

Müdafi, vekilden farklı olarak sanığın temsilcisi konumunda olmayıp bağımsız bir muhakeme süjesidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2023/380 esas ve 2023/707 karar sayılı kararında belirtildiği üzere, hem sanığın hem müdafiin yokluğunda karara bağlanan dosyalarda hüküm yalnızca müdafie değil; isnat edilen fiilin ve cezanın asıl muhatabı olan sanığa da tebliğ edilmelidir. Benzer şekilde, sanığın bilgisi dışında re'sen görevlendirilen zorunlu müdafie yapılan bildirim kanunun aradığı hukuki sonuçları doğurmaz; müdafi kanun yoluna başvurmuş bulunsa bile hükmün sanığın kendisine de usulünce tebliği aranır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2023/380, K. 2023/707Kaynağı aç
Ceza Genel Kurulu         2023/380 E.  ,  2023/707 K.
"İçtihat Metni"
İtirazname No : 2022/110486
YARGITAY DAİRESİ : 10. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SAYISI : 109-506
I. HUKUKÎ SÜREÇ
Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 188/3, 62, 52/2-4, 53, 54, 55 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 16.660,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin İstanbul Anadolu 17. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.11.2020 tarihli ve 124-99 sayılı hükmün, sanık ve müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 01.03.2022 tarih ve 109-506 sayı ile; "Sanık hakkında verilen adli para cezasında taksitlendirme yapıldığı halde, adli para cezasının ödenmemesi halinde ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin ihtar edilmemiş olduğu, bu yasaya aykırılığın giderilmesi ise mümkün olmakla, hükmün B parağrafının 8. bendinin sonuna; '….ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin sanığa ihtarına;….' ibaresinin eklenerek," denilmek suretiyle düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.
Hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 21.06.2022 tarihli ve 109-506 sayılı ek karar ile temyiz isteminin reddine karar verilmiş, bu kararın da sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 07.03.2023 tarih, 977-1909 sayı ve oy çokluğuyla; "15 günlük kanuni süre geçtikten sonra sanık tarafından 13.06.2022 tarihinde eski hale getirme nedenleri ile temyiz isteminde bulunmadığı, sanığın temyiz isteminin süresinden sonra olduğu," açıklaması ile temyiz isteminin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 298. maddesi gereğince reddine karar verilmiş,
Daire Üyesi O. …..; "Adil yargılama ilkesi gereğince, hükmün, bu suçtan tutuklu bulunan sanığa tebliğ edilmesi ve yasa yolu süresinin de tebliğden itibaren başlaması gerektiği görüşü ile sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum." düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 26.05.2023 tarih ve 110486 sayı ile; "Ayrıntısı Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24.02.2022 tarih ve 2022/119 karar sayılı kararında açıklandığı üzere '…Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu ve yöntemine verilen önem dikkate alındığında, Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrası, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) 13. maddesi ve CMK'nın 34. maddesinin ikinci fıkrası ile 232. maddesinin altıncı fıkrasına uygun olarak kararın tebliğinin şeklî değil, faydalı, amacına uygun, hak arama hürriyetini ve etkin başvuru hakkını engellemeyecek biçimde yapılması gerekmektedir. CMK’nın 'Kanun yollarına başvurma hakkı' başlıklı 260. maddesinin ilk fıkrasında; 'Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır.' denilmek suretiyle sanıkların kanun yoluna başvuru haklarının bulunduğu açıkça kabul edilmiştir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 11. maddesinin 1. fıkrası, adı geçen yasaya değişiklik getiren 3220 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenmiştir. Eski düzenlemede 11. maddenin 1. fıkrası 'vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır.' hükmünü içerdiği hâlde yeni düzenlemede 'Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden çok vekile yapılmış ise bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak Ceza Muhakemeleri Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır.' şeklindedir. Yapılan değişiklikte 06.06.1985 tarih ve 3220 sayılı Kanun'un 5. maddesinin gerekçesinde ceza yargılamasında duruşmanın vekil için değil, sanık için yapıldığı, akıbetinin de sanığın özgürlüğü veya mali durumu ile kısacası şahsı ile ilgili bulunduğu, bu itibarla ceza davalarında kararların sanıklara tebliğ edilmesine gerek görmemenin, müdafisine yapılan tebliği geçerli saymanun adalet ilkeleriyle bağdaştırılamayacak bir durum olduğu ifade edilmiştir. CMK'nın 'Kararların Açıklanması ve Tebliği' başlıklı 35. maddesinin 2. fıkrasında ise koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararlarının hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunacağı açıkça düzenlenmiştir. Öte yandan 'Müdafi', 'vekilden' farklı olarak şüphelinin/sanığın temsilcisi değil, ondan bağımsız ayrı bir ceza muhakemesi organı/öznesidir. Ceza muhakemesinde müdafi savunduğu kişiyi temsil etmemekte, kamusal bir yargılama makamı olarak kişinin savunmasına destek sağlamaktadır. Buna göre şüpheli/sanık ile müdafi ilişkisinin temsil kavramıyla açıklanması olanaklı değildir. Buradaki ilişki temsil ilişkisi olmayıp işleyişi kamu hukuku kurallarıyla düzenlenmiş bağımsız bir görev ilişkisidir. Ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) 13. maddesi ve CMK'nın 34. maddesinin ikinci fıkrası, Tebligat Kanunu'nun 11. maddesinin son cümlesi ile CMK'nın 35. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenlemeler ve müdafi ile vekil arasındaki farklılıklar da gözetildiğinde; sanığın ve müdafisinin yokluğunda verilen hükmün müdafiden başka, kamu davasının tarafı, süjesi, cezanın sorumlusu kısacası ilgilisi olan sanığa da ayrıca tebliğ edilmesi gerekmektedir. Burada yapılan tebliğin, kararın içeriği hakkında bilgi sahibi olmayı ve müdafinin kusurlu davranışı ile kanun yolu başvuru süresini geçirmiş olması hâlinde eski hâle getirme imkânının bulunup bulunmadığının incelenerek koşullarının bulunması hâlinde eski hâle getirme talebinde bulunma imkânı amacı taşıdığından kanun yollarına başvuru süresinin müdafiye yapılan tebligat ile başladığı kabul edilmelidir…'
Sanık … tutuksuz yargılandığı ilk derece mahkemesinin tüm duruşmalarına katılmış, yüzüne karşı verilen hükmü zorunlu müdafiinden ayrı olarak istinaf etmiş, fakat istinaf mahkemesinin karar verdiği zamanda başka suçtan cezaevinde olması nedeniyle bölge adliye mahkemesi nezdinde ve zorunlu müdafiini de ziyaret etmek suretiyle yargılamanın akıbetinden haberdar olamamıştır. Zorunlu müdafii de hükmü temyiz etmeyince sanığın mağduriyetine yol açan süreç başlamıştır. Zira tebliğnamede dosyanın esastan incelenmesini ve zincirleme suç olasılığına binaen bozulmasını talep etmiştir. Sanık …'nün temyiz talebine ilişkin tebliğnamede değinildiği üzere ve YCGK'nun 2022/119 karar sayılı kararına istinaden temyiz incelemesinin ek karar kaldırılarak esastan yapılması gerekirken yazılı şekilde ek kararın onanmasına karar verilmesi usul ve yasalara aykırıdır." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 04.07.2023 tarih, 11040-6086 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU
İtirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire çoğunluğuyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; usulüne uygun tebliğe rağmen sanık müdafii tarafından süresi içinde temyiz edilmeyen Bölge Adliye Mahkemesi kararını, kendisine herhangi bir tebligat yapılmamasına rağmen atılı suçtan dolayı hükümlü olarak bulunduğu ceza infaz kurumundan gönderdiği 13.06.2022 tarihli dilekçesiyle temyiz eden sanığın, söz konusu bu temyiz isteminin süresinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 03.09.2020 tarihli ve 32959-3778 sayılı iddianamesiyle sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 188/3, 188/4(a)-(b), 53, 54, 55 ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,
İstanbul Anadolu 17. Ağır Ceza Mahkemesince 17.11.2020 tarih ve 124-99 sayı ile sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan TCK’nın 188/3, 62, 52/2-4, 53, 54, 55 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 16.660,00 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, taksitlendirmeye, müsadereye ve mahsuba karar verildiği, hükmün sanık ve müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 01.03.2022 tarih ve 109-506 sayı ile düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine hükmedildiği,
Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın usulüne uygun olarak 19.03.2022 tarihinde sanık müdafiine tebliğ edildiği, ancak müdafii tarafından süresi içinde temyiz yoluna başvurulmadığı, kendisine herhangi bir tebligat yapılmayan ve atılı suçtan dolayı Maltepe 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan sanığın, 13.06.2022 düzenleme ve havale tarihli dilekçesi ile söz konusu karara karşı temyiz talebinde bulunduğu, dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 21.06.2022 tarihli ve 109-506 sayılı ek karar ile süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine karar verildiği, söz konusu ek kararın hükümlü olarak Maltepe 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bulunan sanığa 23.06.2022 tarihinde tebliğ edildiği, sanığın da 27.06.2022 düzenleme ve havale tarihli dilekçesiyle söz konusu kararı temyiz etmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 07.03.2023 tarih ve 977-1909 sayı ile kanuni süresinden sonra temyiz isteminde bulunulduğu gerekçesiyle temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararının onanmasına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
V. GEREKÇE
A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde hüküm altına alınan adil yargılanma hakkı hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup kişilerin hukuk devleti kuralları içinde makul sürede yargılanmasını öngörür. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti ilkesinin bir gereği olup bireyler için bir hak, devlet için ise bir görevdir. Adil yargılanma hakkının amacı, yargılamanın doğru, hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır.
Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu ve yöntemine verilen önem dikkate alındığında, Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrası, AİHS'nin 13. maddesi ve CMK'nın 34. maddesinin ikinci fıkrası ile 232. maddesinin altıncı fıkrasına uygun olarak kararın tebliğinin şeklî değil, faydalı, amacına uygun, hak arama hürriyetini ve etkin başvuru hakkını engellemeyecek biçimde yapılması gerekmektedir.
Anayasa'nın "Hak Arama Hürriyeti" başlıklı 36. maddesi; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir", "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesine 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrasında da, "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." şeklinde hükümlere yer verilmiş, 40. maddenin ikinci fıkrasının gerekçesinde bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercisi ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline geldiği belirtilmiştir.
Genel olarak pozitif hukukça tanınmış hakların ön koşulu ve usuli güvencesi olarak anlaşılması gereken ve yargıya başvurma olanağını her olayda ve aşamada gerekli kılan hak arama özgürlüğü, Anayasa Mahkemesinin 19.09.1991 tarihli ve 2-30 sayılı kararında belirtildiği üzere sav ve savunma hakkı şeklinde birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşmakta, hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama ve bu konuda tüm yollardan yararlanma haklarını içermektedir (Mesut Aydın, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Hak Arama Özgürlüğü, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl:2006, S. 3, s. 4-10.).
Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesi;
"Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır." şeklindedir. Anayasa'nın 40. maddesinde yer alan hak arama hürriyeti ile yakından ilişkili olan CMK'nın "Kararların Açıklanması ve Tebliği" başlıklı 35. maddesi;
"(1) İlgili tarafın yüzüne karşı verilen karar kendisine açıklanır ve isterse kararın bir örneği de verilir.
(2) Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur.
(3) İlgili taraf serbest olmayan bir kişi veya tutuklu ise tebliğ edilen karar, kendisine okunup anlatılır." şeklinde düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması kanuni bir mecburiyettir.
CMK’nın "Kanun yollarına başvurma hakkı" başlıklı 260. maddesinin ilk fıkrasında; "Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır." denilmek suretiyle sanıkların kanun yoluna başvuru haklarının bulunduğu açıkça kabul edilmiştir. Diğer taraftan, söz konusu bu düzenleme nedeniyle temyiz mahkemesince, temyiz davasının görülmesine başlamadan önce ilgililerin tümünün davadan ve hükümden haberdar olup olmadığının denetlenmesi, kararı usulüne uygun şekilde öğrenmelerinin sağlanması ve müteakiben inceleme yaparak kanun yoluna başvuru hakkını da içeren adil yargılama ilkesine işlerlik kazandırılması gerekmektedir.
Aynı Kanun'un "Avukatın başvurma hakkı" başlıklı 261. maddesi ise; "Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin açık arzusuna aykırı olmamak koşuluyla kanun yollarına başvurabilir." şeklinde düzenlenerek müdafinin ve vekilin kanun yoluna başvuru haklarının bulunduğu açıkça kabul edilmiştir.
CMK'nın 40. maddesinde eski hâle getirme kurumu düzenlenmiş olup birinci fıkrada; "Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişi, eski hale getirme isteminde bulunabilir", ikinci fıkrada ise "Kanun yoluna başvuru hakkı kendisine bildirilmemesi halinde kişi kusursuz sayılır." hükümlerini içermektedir.
CMK'nın 34/2, 231/2 ve 232/6. maddelerinde ise, karar ve hükümlerde başvurulacak kanun yolu, başvurunun yapılacağı merci, başvuru süresi ve yönteminin hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ve açıkça gösterilmesi gerektiği düzenlemelerine yer verilmiş olup anılan hükümlere aykırılık, aynı Kanun'un 40. maddesi gereğince eski hale getirme nedeni oluşturacaktır. Bu bildirimdeki temel amaç, süjelerin başvuru haklarını etkin bir şekilde kullanmalarının sağlanması ve kanun yolu bildirimindeki eksiklik nedeniyle hak kayıplarına yol açılmamasıdır.
Bu aşamada, 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun da yapılan düzenlemelerden de bahsedilmesi gerekmektedir. Tebligat hukukunun en önemli konularından biri vekile tebligattır. Bu husus anılan Kanunu’nun 11. maddesinde düzenlenmiştir
7201 sayılı Kanunu’nun "Vekile ve kanuni mümessile tebligat" başlıklı 11. maddesi;
"Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulu Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır.
Avukat tarafından takip edilen işlerde, avukatın bürosunda yapılacak tebligatlar, resmî çalışma gün ve saatleri içinde yapılır.
Kanuni mümessilleri bulunanlara veya bulunması gerekenlere yapılacak tebligat kanunlara göre bizzat kendilerine yapılması icabetmedikçe bu mümessillere yapılır." şeklinde düzenlenmiştir.
Bilindiği gibi 7201 sayılı Kanun'un 11. maddesinin 1. fıkrası, adı geçen kanuna değişiklik getiren 3220 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenmiştir. Eski düzenlemede 11. maddenin 1. fıkrası "Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır." hükmünü içerdiği hâlde yeni düzenleme yukarıda da açıklandığı üzere "Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden çok vekile yapılmış ise bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak Ceza Muhakemeleri Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır." şeklindedir.
7201 sayılı Kanunu'nun 11. maddesini değiştiren 6.6.1985 tarihli ve 3220 sayılı Kanun'un 5. maddesinin gerekçesi, "…Diğer taraftan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 'Kararların tefhim ve tebliği' başlığını taşıyan 33. maddesinde, ilgililerin yüzüne karşı verilen kararların tefhim olunacağı ve diğer kararların tebliğ edileceği esası kabul edilmiştir. Görülüyor ki her hükmün ilgiliye bildirilmesi CMUK'nın ana ilkelerinden birini oluşturmaktadır. Kanun koyucu bu konuda çok hassas davranmış, ilgililerin kanuni haklarını kullanabilmeleri için sanıkların karar ve hükümlerden haberdar edilmelerini öngörmüştür. Hâl böyleyken Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun eski 124. maddesinin mukabili olan Tebligat Kanununun 11. maddesinde geçen 'vekil' kavramı çoğu zaman müdafi kavramıyla aynı mahiyette telakki edilmekte, bu nedenle ceza yargılamasında, tebligat bakımından birbirinden farklı uygulamalara ve hatalı sonuçlar doğmasına sebep olmaktadır. Bilindiği gibi hukuk yargılamasındaki 'vekil' ile ceza yargılamasındaki müdafi kavramları birbirinden farklıdır. Vekil, müvekkilden ayrı ve bağımsız bir statüye sahip değildir, bağımlıdır. Temsil ettiği kişinin talimatıyla hareket eder ve onun yokluğunda onun yerine geçer. Müdafi ise yalnızca ceza davasında söz konusudur. YCGK.'nın 25.12.1978 gün ve 427/507 sayılı kararında da belirtildiği üzere, duruşma vekil için değil, sanık için yapılmaktadır. Akıbeti de sanığın özgürlüğü veya mali durumu ile kısacası şahsı ile ilgili bulunmaktadır. Bu itibarla ceza davalarında kararların sanıklara tebliğ edilmesine gerek görmemek, müdafiine yapılan tebliği geçerli saymak adalet ilkeleriyle bağdaştırılamayacak bir durumdur. İşte yukarıda belirtilen görüşlerin ışığı altında uygulamaya açıklık getirmek için 11.maddenin 1. fıkrası yeniden düzenlenmiştir…" şeklinde açıklanmıştır.
Gelinen noktada müdafi ve vekil kavramlarının da açıklanması gerekmektedir.
Ceza muhakemesi hukuku, devletin suç şüphesi altındaki bireyleri, yani failleri yargılayarak ve gerektiğinde ceza vererek toplumun adalet ve güvenliğini sağlama görevinin yerine getirilmesi ile uğraşan hukuk dalıdır. Bu hukuk dalı en geniş anlamda ceza iddiası, savunma ve yargılama faaliyetlerinin birlikte yapılmasına ilişkin ilkeleri ve kuralları içermektedir (Nurullah Kunter/Feridun Yenisey/Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, İstanbul, Beta Yayıncılık, 2010, s.13.). Ancak bu faaliyet yapılırken bir yandan toplumsal düzenin korunması için devlet erki kullanılmakta, öte yandan bireylerin temel hak ve özgürlüklerine sınırlamalar getirilmekte veya en azından bu hakların ve özgürlüklerin sınırlanması tehdidinde bulunulmaktadır. Bu bağlamda ceza muhakemesi, devletin cezalandırma hakkı ile şüpheli veya sanığın özgürlük hakkı arasındaki çatışmayı ceza hukuku ilkelerine göre çözmeye çalışmaktadır (Faruk Erem, Diyalektik Açıdan Ceza Yargılaması Hukuku, 6. Bası, Ankara, Işın Yayıncılık, 1986, s.40.). Sonuç olarak ceza muhakemesi hukuku, insan haklarına uygun biçimde maddi gerçeği araştırarak suç şüphesi altındaki bireyin gerçekten suçu olup olmadığını araştırmakta, suçlu olduğu tespit edilen bireyi cezalandırarak kamu düzenini sağlamaya, bunu sağlarken de devlet erki ve toplumun çıkarları ile şüpheliye/sanığa ait bireysel temel hak ve özgürlükler arasındaki dengeyi gerçekleştirmeye çalışmaktadır (Hamide Zafer, Faile Yardım Suçu ve Müdafiin Bu Suçtan Sorumluluğu, İstanbul, Beta Yayınları, 2004, s.255.).
Müdafi, vekilden farklı olarak şüphelinin/sanığın temsilcisi değil, ondan bağımsız ayrı bir ceza muhakemesi organı/öznesidir. Ceza hukukunda esas olarak korunması gereken bireylerin özel çıkarları değil, kamunun yani toplumun çıkarıdır; dolayısıyla ceza davasının kamusal niteliği ve bu davada gerçeği arama yükümlülüğü, temsil ilişkisinin özel hukuktaki anlamıyla yani vekâlet sözleşmesiyle bağdaşmamaktadır (Yener Ünver/Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Bası, Ankara, Adalet Yayınevi, 2012, s.230.). Bu bağlamda sanık ile müdafi arasındaki ilişkinin temsil ilişkisi olarak kabul edilmemesi gerekir. Müdafi her zaman sanığın temsilcisi ve/veya yardımcısı değildir, müdafiin sanığa göre bağımsız bir durumu (Ünver/Hakeri, …e., s.231) ayrı yetkileri ve sorumlulukları vardır. Dolayısıyla kamusal savunma görevini yerine getiren müdafi, savunmasını üstlendiği şüpheli/sanıktan bağımsız, serbest ve talimat ile bağlı olmayan bir konumdadır. Müdafi, sanığın lehine olmak kaydıyla, sanığın isteğine aykırı davranabilir. Örneğin sanığa danışmadan tutuklu sanığın tahliyesini isteyebileceği gibi, sanık istemese de sanık lehine delil sunabilir veya sanığın beraatini talep edebilir.
Müdafilik, kamu hukukuna ait bir kurumdur; dolayısıyla farklı bir mantık ve ihtiyaçtan doğan ve özel hukuka ait bir kurum olan vekâlet ilişkisi ile müdafilik kurumunun ve müdafiin sanıkla olan ilişkisinin açıklanması mümkün değildir. Ceza muhakemesinde müdafi savunduğu kişiyi temsil etmemekte, kamusal bir yargılama makamı olarak kişinin savunmasına destek sağlamaktadır, buna göre şüpheli/sanık ile müdafi ilişkisinin temsil kavramıyla açıklanması olanaklı değildir. (… Volkan Dülger, Ceza Muhakemesinde Müdafini Konumu ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar, Ankara Barosu Dergisi/Hakemeli, s.48.).
Müdafi ile şüpheli/sanık arasındaki ilişki, kural olarak temsil ilişkisi değil, işleyişi kamu hukuku kurallarıyla düzenlenmiş bağımsız bir görev ilişkisidir (Nur Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Müdafi, İstanbul, 1984, s.48 vd.; Centel, Müdafi ile Savunma Hakkı, s.331.). Nitekim Yargıtaya göre de müdafi, yasa adına faaliyette bulunmak görevi ile yükümlü, kamu hizmeti gören bir organ olup, vekilden ayrı bir statüdedir (YCGK, 9.12.1974, 272/447, YKD, S.7, Temmuz 1975, s.34.). Zira bu statü, müdafie vekile oranla farklı görev, sorumluluk ve ayrıcalıklar vermektedir.
Alman hukukuna göre kişinin müdafisini kendisinin seçmesinde dahi, sürenin geçirilmesi müdafinin kusurundan kaynaklanıyorsa bu durumdan kural olarak sanık sorumlu değildir. Burada müdafinin kusurlu davranışı sanığa yüklenmemelidir. Kanun yolu başvurusu hakkında doğru bir şekilde bilgilendirilen sanık durumdan hemen sonra müdafinin yazılı ve gerekçeli hükmün tamamlanmasına kadar beklenmesi tavsiyesine uyması nedeniyle kanun yolu başvurusunu geçirmesi hâlinde, yine kusurlu sayılmayacaktır (Faruk Turhan, Ceza Muhakemesindeki Sürelerin Kusur Olmaksızın Geçirilmesinde Eski Hâle Getirme, Makale, s.1240-1241, 'Weslau/Deiters, in: Volter, SK-StPO I, s. 44, Nr. 342' den alıntı).
Sonuç olarak müdafi ile vekil arasındaki farklılıklar da gözetildiğinde, sanığın ve müdafiin yokluğunda verilen hükmün müdafiden başka, kamu davasının tarafı, süjesi ve cezanın sorumlusu olan sanığa da ayrıca tebliği 7201 sayılı Kanunu'nun 11. maddesine aykırı olmadığı gibi tam tersine hukuken geçerli ve yapılması zorunlu bir işlemdir. (Serap Keskin, Karar İncelemeleri, Ceza Muhakemesinde Müdafie Yapılan Tebligat Sanığa Yapılmış Sayılır Mı?, İHFM C.LV-S3, 1997, s. 362).
Diğer taraftan hâkim veya mahkeme kararlarının şüpheli veya sanığa bildirilmesi ile kanun yolu başvuru süresinin başlamasını birbirinden ayırmak gerekir. Bu aşamada başvuru süresinin müdafiye yapılan tebligat ile başladığı kabul edilmelidir (Faruk Turhan, Ceza Muhakemesinde Hakim ve Mahkeme Kararlarının İlgilisine Bildirilmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 27, Sayı 2, Aralık 2021, s. 37.). Müdafi yanında şüpheli veya sanığa yapılacak tebligat, kararın içeriği hakkında bilgi sahibi olmayı ve müdafinin kusurlu davranışı ile kanun yolu başvuru süresini geçirmiş olması hâlinde eski hâle getirme imkânının bulunup bulunmadığının incelenerek koşullarının bulunması hâlinde eski hâle getirme talebinde bulunma imkânı verebilecektir.
B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme
Sanığın TCK’nın 188/3, 62, 52/2-4, 53, 54, 55 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 16.660,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesince kurulan 17.11.2020 tarihli ve 124-99 sayılı hükmün, sanık ve müdafii tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 01.03.2022 tarih ve 109-506 sayı ile düzeltilerek istinaf başvurularının esastan reddine karar verildiği, Bölge Adliye Mahkemesi kararının usulüne uygun olarak 19.03.2022 tarihinde sanık müdafiine tebliğ edildiği, ancak müdafii tarafından süresi içinde temyiz yoluna başvurulmadığı, kendisine herhangi bir tebligat yapılmayan ve atılı suçtan cezaevinde hükümlü olarak bulunan sanığın, 13.06.2022 düzenleme ve havale tarihli dilekçesi ile söz konusu karara karşı temyiz talebinde bulunduğu, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 21.06.2022 tarihli ve 109-506 sayılı ek karar ile süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verildiği, ek kararı hükümlü olarak bulunduğu ceza infaz kurumunda 23.06.2022 tarihinde tebliğ alan sanığın, 27.06.2022 tarihli dilekçesiyle temyiz yoluna başvurduğu, Özel Dairece yapılan inceleme neticesinde temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararın onanmasına karar verildiği dosya kapsamında;
Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu ve yöntemine verilen önem dikkate alındığında, Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrası, AİHS'nin 13. maddesi ve CMK'nın 34. maddesinin ikinci fıkrası ile 232. maddesinin altıncı fıkrasına uygun olarak kararın tebliğinin şeklî değil, faydalı, amacına uygun, hak arama hürriyetini ve etkin başvuru hakkını engellemeyecek biçimde yapılması gerekmektedir. CMK’nın "Kanun yollarına başvurma hakkı" başlıklı 260. maddesinin ilk fıkrasında; "Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır." denilmek suretiyle sanıkların kanun yoluna başvuru haklarının bulunduğu açıkça kabul edilmiştir. 7201 sayılı Kanunu'nun "Vekile ve kanuni mümessile tebligat" başlıklı 11. maddesinin 1. fıkrası; "Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden çok vekile yapılmış ise bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak Ceza Muhakemeleri Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır." şeklinde düzenlenmiş olup madde gerekçesinde de; ceza yargılamasında duruşmanın vekil için değil, sanık için yapıldığı, yargılamanın akıbetinin de sanığın özgürlüğü veya mali durumu ile kısacası şahsı ile ilgili bulunduğu, bu itibarla ceza davalarında kararların sanıklara tebliğ edilmesine gerek görmemenin, müdafiye yapılan tebliği geçerli saymanın adalet ilkeleriyle bağdaştırılamayacak bir durum olduğu ifade edilmiştir. CMK'nın "Kararların Açıklanması ve Tebliği" başlıklı 35. maddesinin 2. fıkrasında; koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararlarının hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunacağı hususu açıkça belirtilerek, müdafiin yanı sıra sanığa da tebligat yapılmasının yolu açılmıştır.
Öte yandan müdafi, vekilden farklı olarak şüphelinin/sanığın temsilcisi değil, ondan bağımsız ayrı bir ceza muhakemesi organı/öznesidir. Ceza muhakemesinde müdafi savunduğu kişiyi temsil etmemekte, kamusal bir yargılama makamı olarak kişinin savunmasına destek sağlamaktadır. Buna göre şüpheli/sanık ile müdafi ilişkisinin temsil kavramıyla açıklanması olanaklı değildir. Buradaki ilişki temsil ilişkisi olmayıp işleyişi kamu hukuku kurallarıyla düzenlenmiş bağımsız bir görev ilişkisidir. Şüpheli/sanık ve müdafi birlikte ancak birbirinden bağımsız olarak savunma makamını işgal eden iki süjedir. Dolayısıyla savunmaya ilişkin tüm kararlar iki süjeyi de ilgilendireceğinden, ilgili sıfatıyla hem müdafiye hem de şüpheli/sanığa tebligat yapılmalıdır.
Yukarıda yapılan değerlendirme ve tespitler doğrultusunda; ceza yargılamasında adil yargılanma hakkının bir parçası olarak etkin başvuru yolu, AİHS'nin 13. maddesi, CMK'nın 34. maddesinin ikinci fıkrası, Tebligat Kanunu'nun 11. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesi, CMK'nın 35. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenlemeler ve müdafi ile vekil arasındaki farklılıklar ve de itiraza konu olayda olduğu gibi; müdafinin usulüne uygun olarak tebliğ edilen Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı kusurlu davranışı ile süresi içinde temyiz yoluna başvurmaması nedeniyle oluşan hukuki sonuçlardan sanığı sorumlu tutmanın, hak arama hürriyeti ve adil yargılanma ilkesi çerçevesinde etkin bir şekilde temyiz yoluna başvurma hakkı ile bağdaşmayacağı da dikkate alındığında; İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 01.03.2022 tarihli ve 109-506 sayılı kararı kendisine tebliğ edilmeyen, kamu davasının asli süjesi ve tarafı, diğer bir anlatımla cezanın sorumlusu olan sanığın, 13.06.2022 düzenleme ve havale tarihli temyiz dilekçesiyle, haklarını ve hukuki statüsünü etkileyecek kararı öğrenmiş sayılacağı, diğer taraftan söz konusu bu tarihinin aynı zamanda kararın sanığa tebliğ edildiği tarih olarak kabul edilmesi gerektiği, bu hâliyle Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın içeriği ve bu karara karşı başvurulacak kanun yolu hakkında bilgi sahibi olan sanık yönünden, müdafiinin süresi içinde temyiz yoluna başvurmama şeklindeki kusurlu davranışının eski hâle getirme nedeni sayılması gerektiği, bu kapsamda sanık tarafından süresi içinde kaçırılan işlemin yapılmış, diğer bir ifadeyle 13.06.2022 tarihinde tebliğ alınan karara karşı aynı tarihinde temyiz yoluna başvurulmuş olunmasının aynı zamanda eski hâle getirme istemi yerine de geçtiği, bu hâliyle sanığın temyiz isteminin süresinde olduğu ve dosyanın temyiz incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerektiği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 07.03.2023 tarihli ve 977-1909 sayılı kararının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın, temyiz incelemesinin yapılabilmesi amacıyla Yargıtay 10. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.12.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 291. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz yoluna, gerekçeli kararın bildirilmesinden itibaren iki haftalık yasal sürede mahkemeye verilecek dilekçeyle veya zabıt kâtibine tutanağa geçirilip hâkime onaylatılacak beyanla başvurulabilir. Kendisine barodan avukat atandığı bildirilmemiş olan suça sürüklenen çocuğa gerekçeli karar tebliğe çıkarılırken, müdafiin yaptığı temyizi kabul edip etmediği ile süresinde beyanda bulunmaması durumunda müdafi başvurusunun geçersiz kalacağına dair açıklamanın şerhe eklenmesi zorunludur. Karar tebliğ edilmediği için süreyi kaçıran ve müdafiinin de süresinde dilekçe vermediği tutuklu sanığın ilk dilekçeyi sunduğu gün tebellüğ tarihi kabul edilir; müdafiin ihmali eski hâle getirme sebebi sayılarak kanun yolu başvurusu süresinde değerlendirilir.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU m. 291Kaynağı aç
Madde 291 – (1) Temyiz istemi, hükmün gerekçesiyle birlikte tebliğ
edildiği tarihten itibaren iki hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe
verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan
tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık
hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır. [134]
(2) (Mülga:2/3/2024-7499/19 md.)
Eski hâle getirme süresi içinde temyiz süresinin işlemesi
Tutuklu sanığa yokluğunda verilen karar sadece teslim edilirse tebligat geçerli olur mu?

Geçerli olmaz; Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca tebliğ edilen kararın tutukluya okunup anlatılması ve bu hususun tebliğ tutanağına şerh düşülmesi zorunludur.

Duruşmaya katılmayan Cumhuriyet savcısına kararın tebliğ edilmesi zorunlu mudur?

Evet, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hazır bulunamayan ilgili kavramı Cumhuriyet savcısını da kapsadığından, katılmadığı celsede verilen ve kanun yoluna açık kararların savcıya tebliği zorunludur.

Duruşmada yüze karşı açıklanan karar tutukluya tebliğ edilirken tekrar okunup anlatılır mı?

Hayır, hükmün ilgilinin yüzüne karşı tefhim edildiği ve ilgilinin temyiz nedenlerini bildirmek için gerekçeli kararın tebliğini istediği hallerde gerekçeli kararın ayrıca okunup anlatılmaksızın tebliğ edilmesi yeterlidir.

Hüküm fıkrasında kanun yolu süresinin yanıltıcı gösterilmesi tebligatı nasıl etkiler?

Yanıltıcı yasa yolu açıklaması usulünce düzeltilip ilgilisine tebliğ edilmedikçe hüküm kesinleşemez ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 35. maddesi kapsamında geçerli bir tebligat yapılmış sayılmaz.

Sanığın haberi olmaksızın atanan zorunlu müdafie yapılan tebligat temyiz süresini başlatır mı?

Hayır, sanığın haberdar edilmediği zorunlu müdafie yapılan tefhim veya tebliğ kanuni sonuç doğurmaz; hükmün davanın asli süjesi ve cezanın sorumlusu olan sanığa da ayrıca tebliğ edilmesi şarttır.

Hukuki uyarı: Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır; somut olay değerlendirmesi için avukata başvurulmalıdır.

Hazırlayan: Av. Erdal Ersoy

Avukat Erdal Ersoyİletişim ve randevu